Bilinmeyen İstihbarat Gücü “Pakistan İstihbaratı”

“İnter Services İntelligence”…  Eminim siz değerli okuyuculara dünyadaki en güçlü istihbarat servislerinden beşini sıralar mısınız diye sorsam birçoğunuzun listesinde ISI olmaz. Hatta bu teşkilatın kime ait olduğu dahi maalesef pek bilinmez. Ancak ISI, her yıl bağımsız kaynaklarca en başarılı istihbarat teşkilatları arasında gösterilmektedir. 2013 yılında ise birinci sırada yerini almıştır.

Baştan şunu söylemeliyim ki; ben bu konularda uzman biri ya da akademisyen değilim. Sadece romandan ziyade istihbaratla alakalı kitapları ve tezleri okumayı tercih etmiş sıradan biriyim.

 Fikir yazılarım hariç olmak üzere bu tarz çalışmalarda sizler için dağınık olan bilgileri bir araya getiriyor, tevatürlerden de bahsederek ucundan da olsa bir fikir edinmenizi sağlamaya çalışıyorum. Bu açıklamayı mail yoluyla ve Twitter üzerinden gelen hakarete varacak mesajlar sebebiyle yapma ihtiyacı hissettim. Konumuza dönecek olursak;

 Pakistan istihbaratı, dünyada hakkında en az bilginin olduğu istihbarat teşkilatlarında biridir. Gizlilik şeffaflık dengesini çok iyi kurmayı başaran bu teşkilatın tarihinde CIA, FBI, MOSSAD, BND vd. teşkilatlardan çok daha az skandal vardır. Şahsen her zaman Pakistan’ın en önemli stratejik ortaklarımızdan biri olabileceğini düşünmüşümdür. Hatta bu düşünce hayallerimi süslüyor da diyebilirim.

Bu yazımda Türkiye-Pakistan ilişkileri hakkında önem verdiğim birkaç konuyu ve özellikle Pakistan istihbaratının bilinmeyen yönlerini ve gücünün tarihsel kökenini incelemeye çalışacağım. Genel hatlarıyla maruf ve meşhur vakalardan hareket edecek olsam da bu yazının bir parça şahsi düşüncelerimi de barındıracağını siz değerli okuyucuya bildirmeyi kendime bir borç addediyorum. Bu ön alma açıklamasının ardından hepinize iyi okumalar dilerim…

Pakistan istihbaratı hakkında yazarken yukarıdaki resimde bir Amerikalı bürokrat ve bir askerin olması biraz garip gelebilir ilk bakışta. Ama Pakistan istihbaratının bu gücünün nereden kaynaklığını incelerken öncelikle bu şahsiyetleri biraz tanımalıyız. Jerry KİNG 80’li yıllarda Pentagon’da görevli bir albay. John M. DEUTCH ise 90’lı yılların CIA direktörü.

Jerry KİNG Amerikan istihbarat tarihinde oldukça önemli bir şahsiyettir. Zira kendisi 1981 yılında yalnızca 50 kişi ile ABD’nin ilk “askeri insan istihbaratı teşkilatı” olan ve adı çok fazla bilinmemesine rağmen sahada çok aktif olan İNTELLİGENCE SUPPORT ACTİVİTY adlı oluşumu kurmuştur. Yıllar içinde çok daha güçlü bir hale gelen İntelligence Support Activity, birçok operasyonda CIA’yı yetersiz buluyor, bu durumu CIA direktörü John M. DEUTCH’a söylemekte dahi bir beis görmüyordu.

İlerleyen yıllarda Donald Rumsfeld, Pentagon’un dünyada daha da etkin bir güç haline gelmesi için CIA tipi yapılanmalara gitmesi gerektiğini düşünerek bu teşkilatın faaliyetlerinin artırılmasının da önünü açıyordu. CIA ise kendi ülkesinin bu teşkilatını kendisine bir tehdit olarak algılıyordu. Bu gelişmeler ışığında Amerikan istihbarat tarihinde sıkça karşımıza çıkan şey yine dünyanın başına bela olacaktı. İstihbarat savaşları…

Amerikan istihbarat yapısında yukarıda kaba hatlarıyla anlattığım istihbarat savaşları devam ederken Pakistan’da da bir operasyon devam etmekteydi. 2001 yılında başlatılan bu operasyonun adı “Grey Fox”dur. CIA’nın kendisine tehdit olarak gördüğü ISA, Grey Fox kod adıyla yürütülen operasyon çerçevesinde Pakistan istihbaratı ISI ile ortak çalışmaya başlamıştı.

Hatırlarsanız CIA geçmişte Irak istihbaratıyla örtüleme teknikleri ile alakalı bir eğitim programı çerçevesinde müşterek istihbarat birimi oluşturmuş ancak boynuz kulağı geçmişti. Irak istihbaratı, CIA ajanlarından öğrendikleri özellikle savaş sahasında askeri hareketlilikleri ve tesisleri istihbarat gözlemcilerinden ve uydulardan saklayan teknikler konusunda öylesine uzmanlaşmıştı ki CIA bile buna şaşırmıştı.

İşte aynı durum Grey Fox operasyonunda da karşımıza çıkmaktadır. ISA tarafından desteklenen ISI, ilerleyen zamanlarda CIA’ya yine aynı makûs kaderi yaşatacaktı. Pakistan istihbaratı hakkında biraz bilgiye sahip olanlar, darbeler tarihini de göz önüne alarak ISI’nın CIA kontrolünde olan bir teşkilat olduğunu söylerler ancak o dönemdeki ISA ve CIA arasındaki çıkar çatışmasına ve hatta istihbarat savaşlarına değinmez, bu hususu denkleme dâhil etmezler. Sonuç olarak kanaatimce ISA ve CIA özelinde Amerikan istihbaratında yaşanan savaşın kazananı ISI olmuştur. Ancak tabii ki ISI’nın bu denli güçlü ve önemli bir teşkilat olmasının tek sebebi buna bağlanamaz. Zaten yukarıda anlattığım hususlar oldukça yüzeysel bilgiler ve şahsi yorumlardır.

Dünya genelinde 12.000 civarı ajanı olduğu iddia edilen, dünyanın en iyi istihbarat teşkilatlarının başında gelen ISI’nın bu denli güçlü bir teşkilat olmasının bir başka nedeni de kuruluşundan gelmektedir. Yazının başında da belirttiğim gibi ISI, hakkında çok çok az bilgi olan bir istihbarat teşkilatıdır. Üniversite yıllarımda tanıştığım Pakistan’lı dostlarım bana bildiğimi zannettiğim ISI hakkında çok ilginç şeyler anlatmıştı. Tabi kaynak gösteremeyeceğim için birçoğunu etik gereği sizlerle paylaşamıyorum. Akademik boyutundan ayrı olarak zaten konu istihbarat olunca “bu böyledir, şu şöyledir” demek mümkün değildir.

ISI bölgede MOSSAD tarzı operatif faaliyetleri başarıyla gerçekleştiren sayılı teşkilatlardandır. Bunu ise hem örgütlenme biçimine hem de Pakistan’ın ileri derecede olan savunma sanayisine borçludur. İstihbaratın HUMİNT (insan istihbaratı), SİGİNT (sinyal istihbaratı), ELİNT (elektronik istihbarat), İMİNT (görüntü istihbaratı), SATİNT (uydu istihbaratı), COMİNT (haberleşme istihbaratı) vd. gibi birçok yönü vardır.

Bunların içinde HUMİNT diğerlerini de kapsayıcı niteliktedir. Zira her faaliyet biçiminin içinde kendini göstermektedir. Gelişmiş bir teknolojinin getirdiği sağlam bir SİGİNT, SATİNT, ELİNT ve İMİNT hiç şüphesiz ki HUMİNT faaliyetlerinde de başarıyı beraberinde getirecektir. Birbirlerini çarpan olarak etkileyen bu faktörler bakımından Pakistan, bölgede gücü yadsınamayacak bir ülkedir.

Bu başarının bir diğer ayağını da örgütlenme tarzları oluşturmaktadır. Malumunuz üzere Pakistan, İngiliz sömürgesi olan Hindistan’dan kanlı mücadeleler sonucunda ayrılmış ve devam eden yıllarda iki büyük mücadeleye daha girmiştir. Savaş ortamının getirdiği şartlarda Pakistan istihbaratı aynı bizim 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Mücadelemizde olduğu gibi Teşkilat-ı Mahsusa tarzı bir yapılanmayla mücadelesini sürdürmüştür.

Yani istihbarat elemanları taktik istihbarat boyutuyla operasyon kabiliyeti yüksek olan elemanlardır. İlerleyen yıllarda da bu yapısını korumayı başaran ve kurumlarının stratejik zihniyetini geleceğe aktarmayı başaran bir yapı olarak günümüzde en güçlü istihbarat teşkilatlarından biri olmayı başarmıştır.

Yazılarımda her zaman bir istihbarat teşkilatının operasyon kabiliyetinin ne kadar önemli olduğunu vurgulamışımdır. Bu hususta kaynak gösteremeyecek olsam da üniversitede Pakistanlı dostlarımdan edindiğim bilgilere göre insanların kafasında CIA ajanı olarak canlanan ajan profili aslında ISI ajanları için geçerlidir. Kısacası CIA’nın teknolojik kapasitesiyle stratejik istihbarat kapasitesini ve MOSSAD’ın operasyonel kabiliyetini barındıran bir teşkilat olarak ISI bölgenin en önemli istihbarat güçlerindendir. Sonuç olarak bu önemli teşkilatın gücünü üç maddede ortaya koyabiliriz;

  1. CIA’nın ve ISA’nın Taliban politikası sebebiyle ISI’yı aynı Irak’ta yaptığı gibi kontrolsüz şekilde desteklemesi ve ABD istihbarat örgütleri arasındaki istihbarat savaşlarından ISI’nın başarılı bir şekilde faydalanması
  2. Pakistan devletinin askeri ve teknolojik gücünün üst düzeyde olması ve bu güçten istihbarat teşkilatının hakkıyla faydalanması
  3. İstihbarat yapılarının kuruluştan itibaren operasyonel kapasiteyi haiz olması ve ilerleyen yıllarda kendini daha da geliştirerek kurumlarının stratejik zihniyetini sağlıklı olarak geleceğe aktarmayı başarabilmesi

Söylediğim gibi hakkında çok az bilgi olan bir konu hakkında, özellikle de istihbarat boyutuyla alakalı bir şeyler yazmak gerçekten çok zor. Sizler için dağınık halde olan bilgi kırıntılarını bir araya getirdim ve naçizane yorumlamaya çalıştım.  Bu noktadan sonra ise Pakistan’la alakalı olarak şahsi düşüncelerime yer vereceğim. Bu sebeple bu noktadan sonra okumaya devam edip etmemek sizlerin tercihi…

GERÇEK STRATEJİK ORTAK OLARAK PAKİSTAN

Bu fotoğrafa her baktığımda gözlerim dolar. Bunun ilk sebebi ilk kurşunu atan Hasan Tahsin’in, besmeleli mermisiyle devletimizi kurtaran Seyit Onbaşı’nın ve Yüce Türk Milletinin maneviyatının tek bir bedende bir araya geldiği kahraman şehidimiz Ömer HALİSDEMİR’dir. İkinci sebebi ise bu fotoğrafın bana hayalini kurduğum Türkiye-Pakistan dostluğunu ve müttefikliğini hatırlatmasıdır.

Belki ilk kez bu kadar şahsi bir yazı yazıyorum ama konu Pakistan olunca kendimi tutamadım. Bir Türk olarak “iki devlet tek millet” lafını duyduğumda aklıma Azerbaycan’ın yanında Pakistan da gelir. Pakistan’la alakalı bugüne kadar duyduğum en güzel söz de şudur; “Pakistan Asya’nın Türkiye’sidir.”

Pakistan halkı ile tarihin her döneminde çok yakın ilişkilerimiz olmuştur. Sadece maddi olarak değil manevi olarak da her zaman Yüce Türk milletinin yanında olan Pakistanlı Müslüman kardeşlerimizdir. Her ne kadar 12 Eylül darbesini ilk tanıyan kişi Ziya ül Hak olsa da 15 Temmuz hain darbesini de ilk kınayan devlet stratejik ortak(!) olarak gördüğümüz ABD değil Pakistan’dır. Osmanlı döneminden gelen bu kardeşlik olgusu bugün dahi her alanda kendini göstermektedir. Askeri olarak Pakistan’la müşterek eğitim faaliyetlerimizin yanında atış sistemleri, telsiz, yüksek süratli botlar, karakol botları, uçuş simülatörleri, denizde ikmal tankeri ve F-16 modernizasyonu konusunda askeri işbirlikleri de yapılmaktadır.

Geçenlerde Nuri Killigil Silah ve Mühimmat fabrikası ile alakalı bir yazıda 1949 yılı Mart ayı meclis tutanaklarında rastladığımı söylediğim bir bilgi vermiştim. Tutanaklara göre birçok bölge ülkesi savunma sanayii alanında silah ve mühimmat talebinde bulunmuş, ancak Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti o dönem bu ülkelerden sadece birinin talebini kabul etmişti. Bu konu ilgililerinin araştırma konusu olsun demiştim ama burada bahsetmeden geçemeyeceğim.

O dönem silah ve mühimmat talebi tek kabul edilen ülke İngiliz sömürgesi Hindistan karşısında mücadele eden kardeş ülke Pakistan’dır. Türk milleti olarak geçmişte bizim için yaptıkları fedakârlıkların borcunu bir parça olsun ödemiş olmamız,  Türk milletin ne kadar büyük ve vefakâr olduğunun da ispatıdır.

Nükleer gücünü herkesin bildiği, istihbarat gücünden ise bihaber olunan, şahsıma göre bölgede aynı milletten olmasak da İslam’ın getirdiği kardeşlik bağımızın çok üstün olduğu Pakistan halkı geleceğin dünyasında bölgede Türkiye’nin en önemli müttefiklerinden biri olacaktır.

Türkiye, Pakistan, Azerbaycan ve diğerleri… Bizler bu coğrafyada kader ortağıyız. Her şeyi üst düzey akademik çalışmalarla veya diplomatik esaslara göre çözemezsiniz. Aynı Atatürk’ün Büyük Taarruzu gibi… Saygılarımla…

 

Dünyadan Dikkat Çeken ‘Kudüs Günü’ Fotoğrafları

0

Kudüs Günü, 6 Gün Savaşları’nda Kudüs’ün ve Eski Şehir (Kudüs)’in İsrail tarafından işgal edilmesinin kutlanıldığı İsrail milli bayramıdır.

23 Haziran’da resmi olarak kutlama ve anmaların yapılmasına rağmen seküler İsrailliler tarafından değerini kaybettiği biliniyor. Ancak hala Siyonistler tarafından dua edilerek kutlanıyor. Müslüman ülkeler de bu güne tepki amacıyla protesto gösterisi düzenliyor.

Irak’tan

İran’dan

Pakistan’dan

Bağımsızlığa Giden IKBY’nin Genişleyen Sınırları ve 140. Madde

ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgaliyle başlayan Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) bağımsızlık çıkışları 2004 yılında geçici anayasa ile gündeme gelmiş, 2007’de tartışmalı bölgeler olarak tanımlanan topraklarda referandum yapılmasıyla sonuca ulaştırılmak istenmiştir. Ülkedeki Şii-Sünni gerilimi ve daha sonra gerçekleşen IŞİD işgaliyle de Erbil nihai sonuca ulaşmıştır.

7 Haziran 2017 yılında Mesut Barzani başkanlığında bir araya gelen IKBY’de bulunan parti temsilcileri, bağımsızlık referandumunun 25 Eylül’de yapılmasını kararlaştırdı. İran ve Türkiye’nin tepkisini çeken bu karardan dönülmeyeceğini açıklayan IKBY yetkilileri, referandumun Kerkük’ü de kapsadığını belirtti. Referandumun Erbil, Duhok, ve Süleymaniye vilayetlerinde de yapılacağı ve Irak anayasasının 140. maddesine göre düzenleneceği iddia ediliyor.

Barzani hükümeti gerçekten anayasada yer alan 140. maddeye göre mi, yoksa kendi belirlediği sınırılar dahilinde mi referandum yapacak? Yıllardır tartışma konusu olan bu maddenin içeriğinde ne var?

“Bir bölgeye bağlı olmayan vilayetlerin” yer aldığı 140. madde, ABD’nin 2003 yılındaki Irak işgalinden bir yıl sonra Irak Geçici İdare Yasası’nın (GİY) 58. maddesi, Irak anayasasının da 140. maddesi olarak daimi anayasa yerleşti. Kürtler tarafından masaya “şart olarak” getirilen bu maddeyle; normalleştirme, nüfus sayımı ve sakinlerinin iradesini tespit için Kerkük’te ve Kerkük’e bağlı diğer tartışmalı bölgelerde en geç 31.12.2007 tarihine kadar referandum düzenlenmesi planlandı. Fakat bu madde hiçbir zaman yürürlüğe girmedi. 2017 yılına kadar geçen sürede bu bölgelere Kürt göçü yaşanırken, Barzani yönetimindeki IKBY kendi taleplerini Irak’ın ABD desteğiyle hazırlanan anayasasına yerleştirmiş oldu. 2007 yılı sonuna kadar nüfus sayımı ve referandum yapılarak sorunlu bölgelerin IKBY’ye veya Bağdat’a bağlanması şart koşulmuştu ancak; Kürt, Türkmen ve Araplar arasında ‘uygulamadaki uyuşmazlıklardan’ ötürü bu madde 2007 yılı sonunda yürürlükten düştü.

Irak Anayasası’nda (140. Madde) tartışmalı bölge olarak söz edilen toprakların Musul ve ona bağlı olan Sehil Ninova, Şihan, Hamdaniyye, Tilkef, Zummar, Sincar, Kerkük ile Salahaddin vilayetine bağlı Tuzhurmatu, Diyala’ya bağlı Hanekin, Mendeli ve Bedre bölgelerini kapsadığı belirtilirken; Kerkük’ün dışında diğer şehirlerin ihtilaflı bölge olduğuna dair hiçbir belge ve anlaşma olmadığı da iddialar arasında. 140. maddeye ilişkin yapılan açıklamalarda Bağdat makamlarının da kesin olarak bir bölge tarifi vermediği biliniyor.

Irak anayasasının 140. maddesine göre ‘tartışmalı bölgeler’

Merkezi Bağdat hükümetiyle Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) arasında paylaşılamayan yerler olarak bilinen bu bölgeler, IŞİD’in Musul işgaliyle tekrar gündeme gelmiş, IKBY yetkililerinin ‘ilginç’ açıklamalarıyla bu toprakların IKBY’ye ait olduğu iddia edilmişti. Mesud Barzani, Irak Anayasa’nın 140. maddesinin, Irak ordusunun IŞİD’in gelmesinin ardından bu bölgelerden çekilip Peşmerge güçlerinin kontrolü sağlamasıyla artık konuşulmayacağını söyledi. IŞİD’i Irak’tan çıkarma operasyonlarında boy gösteren Peşmerge güçleri, Suriye sınırından İran’a kadar IŞİD kontrolündeki büyük bir bölgede hakimiyetini ele geçirdi. IŞİD’den geri alınan toprakların yüzde 40’ının kontrolünü elinde bulunduran Bölgedesel Kürt Yönetimi, Musul’un kuzeybatısında Türk askerinin Sünni milislere eğitim verdiği Başika ile birlikte kırsalda stratejik bölgeleri ele geçirdi. Aynı zamanda Peşmerge, ‘İkinci Kandil’ olarak bilinen Sincar’ı da PKK ile birlikte yönetiyor.

IKBY Peşmergelerinin IŞİD sonrası ele geçirdiği bölgeler

Bağdat yönetimi savaşta yeni bir cephe açmamak adına en baştan itibaren Peşmerge ile iyi ilişkilerini sürdürse de, özellikle Kerkük ve güneyindeki IŞİD kontrolündeki Havice’nin egemenliği konusu Erbil ile arasında büyük bir gerginlik kaynağı olarak varlığını koruyor.

Referandumun Peşmergenin IŞİD sonrasında ele geçirdiği tüm bölgeleri kapsayacağı konusu belirsizliğini korurken, Erbil yetkilileri yaptığı açıklamalarla hiçbir şekilde bu karardan dönülmeyeceğini söylüyor.

IKBY’deki eski bakanlardan Ebu Bekir Ali’nin IŞİD sonrası Irak’ın geleceği konusunda söylediği sözler ile yazıyı bitirmek istiyorum.

Üç yıl önce IKBY’nin bağımsızlığı hakkında konuşan İslam Birliği Partisi’nin yöneticilerinden Ali, “Bağımsız Kürdistan için koşullar hiç olmadığı kadar müsait.” ifadelerini kullanmasının ardından “IŞİD’e teşekkür borçluyuz, sayelerinde devletimiz oldu.” diyerek IŞİD’in aslında Irak’ın bölünmesi için bir vesile kaynağı olduğunu itiraf etti. Öyle ki milyonlarca insanın komplo olarak ortaya attığı ve üzerinde yıllardır tartıştığı teori gerçek oldu. Bakalım bağımsızlık referandumu ve IŞİD sonrasında bölgede kaç devlet daha kurulacak?


Kaynak:

http://www.aljazeera.com.tr/blog/irak-kurtleri-dogru-zamani-ariyor/

http://www.ydh.com.tr/HD3148_irak-anayasasinda-kerkuk.html

http://www.orsam.org.tr/files/OA/49/10mahirnakip.pdf

http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-40191041

http://www.uscirf.gov/sites/default/files/Kurdistan.Report.pdf

Ortadoğu’da Yeni Cephe: ABD’nin İran’a Karşı Vekalet Savaşı

 

Dünya’ nın Suudi Arabistan ve Katar arasındaki krize odaklandığı bir zamanda İran bölgesinde meydana gelen gelişmeler bize bu yaşanan olayların birbirleri ile bağlantılı olduğunu düşündürmelidir.  11 Eylül saldırıları sonrası dünyada aktif terör olayları gerçekleştiren  El-Kaide, İran’da günümüze kadar eylem gerçekleştirmezken tam bu sıralarda Tahran’da gerçekleştirdiği eylem ile Ortadoğu’ da yeni bir cephe açıldığının haberini vermektedir. Bu noktada  verilmek istenen mesajı Katar ve Suudi Arabistan krizinin bir parçası olarak ortaya koyabiliriz. Günümüze kadar Amerika ile işbirliği içerisinde olan İran(uygulanan ambargolara rağmen) Trump ile tıpkı değişen diğer Amerikan politikaları gibi kendilerine yönelik politikalarında değişimi ile karşı karşıya kalmıştır.

Son dönemde İran, merkezinde olduğu kadar dışarıda El Tanf bölgesinde de mücadele içerisindedir. Haziran ayında iki defa ABD öncülüğündeki DEAŞ karşıtı koalisyon güçlerinin  Amerikan savaş uçağı ile Suriye’de rejim yanlısı olarak tanımladığı İran yapımı insansız hava aracını(İHA) düşürdü. Özellikle aynı bölgede İHA’ların düşürülmesi başka bir yere dikkatimizi çekmektedir. Suriye-Ürdün-Irak üçgeninde bulunan El Tanf bölgesinde ABD daha önce Özgür Suriye Ordusunu (ÖSO) eğitmek amacıyla bir üs kurmuştu. Daha önce inşa edilen bu askeri üs şu an YPG terör örgütünün yerleşim alanı haline getirilmek istenmektedir. Tam bu noktada İran destekli Şii milisler Suriye çölündeki etkinliği arttırmak için bu bölgeden geçmek zorundadır.

Hizbullah, Haşdi Şabi ve İran milisleri ile sahada varlık gösteren İran, ileri dönemlerde Amerika’nın sahada vekalet savaşçısı olan YPG terör örgütü ile karşı karşıya gelerek bu noktada vekalet savaşlarının başlatılacağı öngörüsünde bulunmaktayız. İlk izlenimlerimize göre şu an  yapılmak istenen DAEŞ terör örgütünün sahadan temizlenmesi ile YPG terör unsurlarının oraya yerleştirilmesi ve İran ile bir savaş başlatılmasının söz konusu olmasıdır. YPG terör unsurları burada İran’a karşı üstünlük sağlarsa buradan sonra ki hedeflerin Rakka’ya doğru ilerlenmesi olacak DAEŞ’in boşalttığı alanlara YPG terör örgütleri yerleştirilecektir.

Körfez Ülkeleri arasındaki yaşanan krize bakıldığında Suudi Arabistan’ın ve ABD’nin ortak birlikteliği ile başı çekmiş olduğu koalisyonun İslami ortaklar arasından İran’ı etkisizleştirme amacı güttüğü ve bu konunun Katar başta olmak üzere Suriye sınır sahasında da devam ettirilmesi ile İran üzerine uygulanan etkisizleştirme politikalarının siyasal, ekonomik ve stratejik olmak üzere tüm alanlarda etkisini gösterdiği bu dönemde İran’ın ayakta kalması tamamen kurgulayacağı stratejinin etkili olmasına bağlıdır.

Ferdi Güçyetmez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

4 Perdede Suudi Arabistan’daki Saray Darbesi

Suudi Arabistan’da kraliyet ailesinde bazı çekişmelerin yaşandığı ve genç bir veliaht prensin tahta çıkarılabileceği iddiaları sık sık gündeme geliyor.

David Hearst Middle East Eye’daki son yazısında kraliyetteki taht oyunlarına değindi. Hears’tün yazısı tercüme edildi.

31 yaşındaki veliahtı Suudi tahtına çıkarma mekanizması, dört perdelik bir Verdi operası.

Suudi Arabistan Veliahtı Muhammed bin Selman

Bir Suudi veliahdının kral olması için üç güç kaynağına ihtiyacı vardır. Önem sırasına göre bunlar; ABD, kraliyet ailesi ve her ne kadar bu üçüncüsü herhangi bir hesapta açık ara son sırada yer alsa da Suudi halkıdır. Bu, 14 Şubat 1945’te Franklin D. Roosvelt, Suudi Krallığının kurucusu Kral Abdülaziz ile Mısır’daki Büyük Acı Göl’ün suları üzerindeki bir ABD destroyerinde görüştüğünden bu yana böyle olageldi.

23 Ocak 2015’te Kral Abdullah öldüğünde ve baba bir kardeşi Selman tahta çıktığında, onun oğlu Muhammed bin Selman hiçbir şeye hakim değildi. Bir devlet bakanı ve babasının danışmanıydı ancak Washington’da bilinmiyordu ve sadece 29 yaşındaydı. Toy bir gençti…

Muhammed’i Suudi tahtına çıkaracak dört perdelik operanın ilk perdesi, o noktada başladı.

Yazıya başlamadan önce Suudi Arabistan Krallığı’nın soy ağacını incelemenizi tavsiye ederiz.

İLK PERDE: ROYAL FLUSH

Kral Selman, Abdullah’ın maiyetinden geriye kalanları; müteveffa kralın en yakını, genel sekreteri ve Kraliyet Mahkemesinin denetçisi olan Khaled Tuwaijri’den başlayarak temizledi. Tuwaijri’nin yerine genç Muhammed geçmişti ki Muhammed aynı zamanda dünyanın en genç savunma bakanı oluyordu. Selman, kardeşi Prens Muqrin’i veliaht prens ve yeğeni Muhammed bin Nayef’i ikinci veliaht prens olarak belirledi.

Tuwaijri’nin düşüşü, BAE’nin güçlü adamı Muhammed bin Zayed için kötü haberdi. Bu ikisi, Mısır’da Abdülfettah el Sisi’yi iktidara getiren askeri darbeyi finanse ve organize etmiş ve sonradan bu üçlü de de İran’ın değil Müslüman Kardeşlerin varoluşsal tehdit olduğuna dair ortak inanç etrafında birleşmişti. Bu iki ülke arasındaki pakt, birkaç ay sonra, Nisan 2015’te olanlar sebebiyle zarar gördü ki bu da ikinci perde olarak düşünülebilir:

İKİNCİ PERDE: OĞULUN YÜKSELİŞİ

Kral Selman, kardeşi Prens Muqrin’i veliaht konumundan ederek onun yerine yeğeni Bin Nayef’i getirdi ve favori çocuğu Muhammed’i de ikinci veliaht yaptı. Muhammed, büyük kuzeni Bin Nayef’in elini öperken fotoğraflanıyordu ancak o eli ısırmayı öğrenmesi sadece zaman meselesiydi…

Yeni veliaht Selman eski veliaht Nayef’in elini öpüyor.

Zemin, hâlihazırda veliaht prensin ayaklarının altından kaymış durumda çünkü Kral, veliaht prensin maiyetini ilga etti. Bu hamleye kadar kralın ve veliaht prensin birbirinden ayrı maiyetleri mevcuttu. Kendi maiyetinin ilgası, Bin Nayef’i elindeki yegâne güç kaynağı İçişleri Bakanlığı olacak şekilde bıraktı.

Bin Nayef’in, babasını maymuna benzeten Bin Zayed’e karşı kişisel kini vardı. Dahası, Bin Nayef’in Pentagon ve Washington ile olan ilişkileri iyiydi, hatta Washington’ın adamıydı. Kısa bir sürede işler, BAE ile rekabet halindeki bölgesel güçler olan ve Müslüman Kardeşleri destekleyen Türkiye ve Katar için iyiye gitmeye başladı.

Bin Zayed bu durumu sineye çekti ve uygun zamanı bekledi. Kraliyet maiyetine bir başka kapıdan, Muhammed’in açtığı kapıdan tekrar yakınlaşma yolu olduğunu fark etti. Bin Zayed, kendisinin ve Muhammed’in ortak bir düşmanı olduğunu hesapladı. Nayef’in veliaht prenslik sırasında pole pozisyonunda olması, kuzeni Muhammed’in yolunda yatan bir engeldi.

Muhammed’in, Savunma Bakanı olarak yaptığı ilk hamleler ise Washington’da pek iyi karşılanmamıştı. Ulusal Muhafızlardan sorumlu Bakan Prens Meteb yurtdışındayken Yemen’de Husilere karşı büyük bir askeri harekât başlattı. Genç savunma bakanı laubali ve başına buyruk olmakla ün saldı. Barack Obama’nın Savunma Bakanı Ash Carter kendisine ulaşmaya çalışırken ortadan kaybolup Maldivlere tatile gitti.

Suudi Arabistan Savunma Bakanı Muhammed bin Selman Husilere karşı Yemen Operasyonu’nu başlattı.

O yılın Aralık ayında, Alman istihbarat ajansı BND, 29 yaşındaki Muhammed’i elinde çok fazla güç bulunan pervazsız bir kumarbaz olarak betimleyen -pek alışıldık olmayan bir içtenlikte- 1,5 sayfalık bir not yayımladı.

Bin Zayed hızla harekete geçti. Hesabına milyonlarca dolar akıttığı güçlü bir Suudi medya imparatorunu aracı olarak ayarladı. Bin Zayed, kendi tecrübesinden yola çıkarak, Muhammed’e hızlı harekete geçmeyi tavsiye etti.

Middle East Eye’ın o zamanlarda haberleştirdiği gibi, Bin Zayed, Muhammed’e İsrail ile yakınlaşmak için Kraliyet’te Vahhabizm’in iktidarını sonlandırması gerektiğini ifade etti. Washington ile bizzat iletişim kanalı açacağına söz verdi fakat önce Muhammed’in kendi başına bir aktör olarak bilinmesi gerektiğini söyledi.

Muhammed de ülkenin bu zamana dek gördüğü en büyük özelleştirme programını başlattı. Genç prensi Batı kamuoyuna satabilecek ve Batı’nın anlayabileceği bir dilin kullanıldığı bir PR kampanyası organize edildi. Muhammed dört başı mamur bir kampanya ile sabırsız bir reformcu olarak resmedildi. The Economist’e verdiği ilk röportajının ardından hararetli yorumlar ortaya döküldü. New York Times’ın sazanı Thomas Friedman oltaya geldi:

“Muhammed bin Selman ile ofisinde bir akşam geçirdim ve beni bitkin düşürdü. Büyük bir enerji patlamasıyla planlarını detaylıca anlattı. Asıl projeleri, her bakanlığın hedeflerini aylık performans değerlendirme göstergeleriyle gösterip onları denetlenebilir kılabilecek online bir hükümet tablosunda yer alıyor. Tüm ülkenin hükümetin performansına uyum sağlaması gerektiği fikrini taşıyor Bakanlar da size şunu söylüyor: Muhammed göreve geldiğinden beri, iki yılda alınacak büyük kararlar iki haftada alındı.” yazıyordu Friedman, kaleme aldığı azizler kitabesinde.

Muhammed, bir modernleştiricinin yolundan yürüyordu. Öte yandan da bir risk alıcının. Aldığı en büyük risk, 2030 Vizyonu’nu başlattığında kamunun petrol şirketi Aramco’nun yüzde 5 hissesini özelleştirme ya da dini polisin yetkisi azaltma taahhüdünde bulunması değildi fakat kamu çalışanlarının yüzde 20 ila 30’una denk gelen ulusal geliri iptal etmesiydi. Bu grubun iş gücünün üçte ikisini oluşturduğu düşünülürse, memnuniyetsizliğe dair homurdanma yayıldı ve bu kısık sesli de değildi.

Aynı zamanda, Bin Zayed, Washington ile sıcak bağlar kurmak için hummalı bir çalışma içerisindeydi. BAE ve Trump arasında birçok iş ilişkisi zaten kurulmuştu. Onlardan emlak milyarderi olan bir tanesi, Trump ile Dubai yakınlarında Akoya isimli bir golf sahasının yapımında ortak olmuş olan Hüseyin Sajwani’ydi.

Sajwani, Forbes’e “Trump ile organizasyon düzeyinde anlaşma yaptık, golf sahalarını nasıl işletileceğini biliyorlardı. Politika ile alakamız yok.” diye konuştu. Sajwani, ortağı ABD Başkanı olduğunda da her zamanki gibi bunun bir iş olduğunu düşündü. Trump ise Ocak ayında, Dubaili arkadaşından 2 milyarlık anlaşmayı geri çevirdiğini söyledi: “Bunu geri çevirmek zorunda değildim, çünkü bildiğiniz gibi, başkan olduğum için çelişkili bir pozisyonum yok. Bu sahip olması güzel bir şey ama bir şeyin avantajından faydalanmak istemiyorum.” diye konuştu.

Trump göreve başlamadan bir ay önce Bin Zayed gizlice New York’a uçtu. Mevcut ABD Başkanı Barack Obama’yı bilgilendirmeyerek protokolü bozdu ki Obama’nın ekibi Bin Zayed’in ismini ancak uçuş listesinde görünce fark etti. Washington Post’a göre, Bin Zayed, Trump’ın yakın danışman çevresinden Michael Flynn, Jared Kushner ve Stephen Bannon ile görüştü.

Bin Zayed’in birincil amacı, Trump ailesine hizmetlerini sunmaktı. Bin Zayed’in BAE’nin ulusal güvenlik danışmanı olan ağabeyi, Seyşeller’de Blackwater’ın kurucusu Erik Prince ve Vladimir Putin’e yakın bir Rus ile bir toplantı ayarladı. Washington Post’un iddiasına göre toplantının ana fikri, Moskova ile daha sonradan başkan seçilen Donald Trump ile bir gizli iletişim kanalı kurulmasıydı.

Fakat bu toplantı aynı zamanda Bin Zayed’i Trump nezdinde Körfez’deki işleri ayarlayan kişi kıldı. Trump nihayet Muhammed bin Selman ile Mart’ta Beyaz Saray’da buluştuğunda, bu buluşma bir “dönüm noktası” olarak tanımlandı. Trump, Obama’nın İran ile barış gözeterek çarçur ettiği Suudi Krallığı ile ilişkileri yeniden tesis ettiğini gösterme şansını kullandı. Ancak Muhammed’le görüşmeye dair varsayımlar, müzakerelerin kendisinden daha çok şey anlatıyordu: Trump, gelecekteki kralla konuşuyordu.

Suudi Arabisan’ın yeni veliahtı Muhammed bin Selman ve ABD Başkanı Donald Trump

ABD Savunma Bakanı James Mattis geçen hafta Riyad’a iade-i ziyarette bulunduğunda Kral Selman’la ve Muhammed’le görüştü. Washington’un Krallık’taki eski başvuru mercii Bin Nayef resmin dışındaydı.

ÜÇÜNCÜ PERDE: AYRILIK HÜKÜMLERİ

Şimdi üçüncü perdeye geliyoruz. Cumartesi günü, Kral Selman 40 hüküm yayımladı. Aralarında en önemli olanı, 2020 Vizyonu’nun darbe vurduğu memurlar ve askeri personele tekrar ödenek sağlanmasına müsaade ederek Muhammed’in popülaritesini yeniden tamir etmesiydi. İlk etapta bu ödenekleri kesmek onun fikri olsa da tuhaf bir şekilde bu kredi Muhammed’e verildi. Bu, kuzeni Bin Nayef’in rolünü hepten azaltıyordu.

Diğer hükümlere baktığımızda, Muhammed’in genç kardeşi Khaled, ABD Büyükelçisi oldu. Khaled’in uluslararası diplomasiye dair tüm tecrübesi, bir savaş pilotu olarak F-16 sürmüş olmasıydı. İlginç bir biçimde aynı hüküm paketinde bir bakan, oğlunu işe aldığı için kovuluyordu. Fakat bu kural Suudların sarayına uygulanmıyor.

Muhammed’in bir diğer ağabeyi Prens Abdülaziz bin Selman, Enerji Bakanı yapıldı. Muhammed’e yakın bir diğer aile üyesi olan yeğeni Prens Ahmed bin Fahd bin Selman da petrol zengini doğu bölgesinin vali yardımcılığına getirildi. O bölgenin valisi, Muhammed bin Nayef’in ağabeyi olan Saud bin Nayef. Böylece yeni vali yardımcısının gelişi, veliaht prensin ensesine sıkıca yapışmanın bir başka yolunu teşkil ediyor.

Kraliyet ailesinin başkaca düzinelerce üyesi, Muhammed’in kontrolü altında, önemli koltuklara yerleştiler. Yani Washington’a rüşvet verildi, aile atın alındı ve halk mutlu edildi. Ancak Bin Nayef hâlâ Muhammed’in yolunda duruyordu.

Sonraki hükümler ordu ve iç güvenlik hakkındaydı. Meslekten bir profesyonel olan ordu komutanı, Korgeneral Eid al-Shalwi’nin yerine Prens Fahad bin Türki getirildi ki tesadüf odur, Bin Zayed’i Yemen’deki savaş hakkında bilgilendirmek için daha yeni Abu Dabi’ye gitmişti.

Bin Nayef’e ölümcül darbe vuran hükmün ise Yemen ile hiçbir alakası yoktu. Bu hüküm, Kraliyet maiyetinin rehberliği altında Ulusal Güvenlik Merkezi oluşturulmasıydı. Bu organizasyon, kuzen Bin Nayef’in kontrolündeki İçişleri Bakanlığına doğrudan rakip olacaktı. Yeni yapının Kraliyet maiyetine doğrudan bildirim yapıyor oluşu önemli çünkü Muhammed orayı da kontrol ediyor.

Muhammed, genel sekreterlik görevinden ayrılıp ikinci veliaht prens olurken içeride kendisi adına kontrolü sağlayabilecek bir müttefik bırakarak işini sağlama almıştı. O adam, Tuwaijri 2.0 olarak nam salan Saud Al-Qahtani idi.

Al-Wi’am Gazetesi’nin kurucusu Suudi yazar Turki al-Ruqi, Al-Qahtani’yi bir internet trollü olarak davranıp muhaliflerini korkutmak için seçtiği hedeflere karşı sosyal medya kampanyaları yürütmekle suçladı. Al-Ruqi, Al-Qahtani’nin, siteleri hedef alacak ve birçoğunun itibarına zarar verecek bir hacker ordusunu yönettiğini iddia etti. Ayrıca, “Bu adam sınırı çok aştı. Ülkenin birçok genç adamı onun kurbanı oldu. Karar alıcılar ve bu ülkenin vatandaşları arasındaki ilişkilerde gerilim yaratarak provokasyon yaptı.. Bakanlarca ve devlet adamlarınca dayanılması gereken dokunulmazlığın altını oydu.” diye iddialarını sürdürdü.

Müesses nizam içerisinden olup ülkenin önde gelen analistlerinden olan Jamal Khashoggi gibi birçok öne çıkan Suudi sesin susturulduğu kesinlikle doğru.

DÖRDÜNCÜ PERDE: TAHTI DEVİRMEK

Dördüncü perde? Hâlâ Veliaht Prens Bin Nayef’in akıbetinin ne olacağını göreceğiz. Trump yönetimi onu umursamıyor. Önemli toplantılara katılımının önüne set çekilmiş durumda ve kuzeni şu an tüm güce sahip.

Muhammed bin Selman ile Muhammed bin Nayef

Peki, maç sayısı geldi mi?

Öyle gözüküyor. Eski karşı devrimci eksen, yeni bir yüz olan Muhammed’in katılmasıyla yenilendi. Onunla beraber iki eski yüz de var: Bin Zayed ve geçen haftasonu, daha önceki küçük bir münakaşadan sonra ilişkileri düzeltip el öpmek için Riyad’da beliren Mısır Cumhurbaşkanı Sisi. Trump’ın yeni yönetimi, İsrail’in de onayı ve memnuniyetiyle, açıkça her birinin arkasında duruyor.

Her şey Kral Abdullah zamanındaki hâline döndü. Kral Selman, Trump ile konuşurken, Bin Ladin’in daha önce Müslüman Kardeşler üyesi olduğunu belirtmeye özellikle dikkat etti.

Fakat bir küçük fark mevcut.

Atlantik’ten Körfez’e kadar Arap halkları değişti. Kanları aktı; evlerini, ailelerini, işlerini ve özgürlüklerini kaybettiler. Binlercesi Akdeniz’de boğuldu ve milyonlarcası yerlerinden edildi. Mutlak ayrıcalığa ve mutlak servete sahip mutlak iktidarlardan artık dehşete düşmüyorlar. Ve temel insan hakları için mücadele etmeye hazırlar.

Tüm entrikalarıyla ve Abdullah’ın Selman’a, daha sonra da Muhammed’e intikal etmesiyle, Suudilerin sarayında ise hiçbir şey değişmedi. Güce erişim aile ağacına bağlı. Erkek kardeş mi yoksa baba bir kardeş mi olduğun fark yaratıyor.

Bakanlıklar birer eşyaymış gibi hâlâ babadan oğula geçiyor. Profesyonellerin yerine hâlâ atanmışlar konuyor. Aile, bir adamın eline çok büyük bir güç veriyor. O da Yemen’de ve Suriye’de muazzam yanlışlar yapıyor. Ve burası, hayal edilemez servetiyle, hâlâ kâğıttan taht (house of cards).

Kaynak: David Hearst/ Middle East Eye

(Yazı Deniz Baran tarafından Haberiyat adına çevrilmiştir.)

Kitap Hediyeli İstihbarat Testinin Cevapları ve Kazananlar

Öncelikle çalışmama ilgi gösterip katılım sağlayan tüm okuyucularımıza gönülden teşekkür ediyorum. Test yazımda da söylediğim gibi bu çalışmayı yapmaktaki amacım siz değerli okuyucuları istihbarat alanında araştırmaya sevk etmekti. Her sorunun bir amacı, bir mesajı vardı. Bu mesajlarla alakalı uzun ve sıkıcı yazılar yazmaktan ziyade bunları sizlerin araştırmasının daha faydalı olacağını düşündüm. Aldığım geri dönüşe bakılacak olursa da amacıma ulaşmış görünüyorum ve bu beni ziyadesiyle memnun etti.

Cevapları görmeden önce testi çözmeyenler için 15 Soruluk İstihbarat Testi

Şimdi soruların cevaplarını ve kitap kazanan arkadaşlarımızı açıklayalım…

Cevap 1)

Soru Türklerin ilk istihbarat teşkilatı olan “Börü Budun”(Ulus’un Kurtları) ile alakalıydı. Bu soruyu sormaktaki amacım ise sizleri Murat Bardakçı’nın Börü Budun’la alakalı yazısını okumaya yönlendirmekti ve gelen mesaj ve maillerde birçok insanın internette bu yazıyı bulup okuduğunu gördüm.

Murat Bardakçı yazısında Börü Budun’un bir palavra olduğundan bahseder ve kanaatimce bu konuda da haklı. Şöyle ki; aslında ben Börü Budun’un var olduğuna inanıyorum. Ama esas mesele Börü Budun’un var olup olmadığı değil ne olduğudur. 680’li yıllarda kurulduğu iddia edilen bu teşkilatın o dönemdeki Çin’in istihbarat faaliyetleri incelendiğinde Çin’e karşı kurulmuş normal bir istihbarat teşkilatı olduğu kanaati kuvvetlenmektedir.

Ancak bazı kesimler bu teşkilatı günümüzde hala varlığını devam ettiren, devlet yıkılmaya yüz tuttuğunda ortaya çıkan Türklerin derin teşkilatı ve bir yönüyle de derin kültürü olarak görürler. Yani bir nevi Kurtlar Vadisi dizisindeki “Aksaçlılar” olarak tahayyül ederler.  Murat Bardakçı da bu meseleden “palavra” olarak bahseder ve dediğim gibi bence haklıdır da. Kısacası cevabımız C seçeneği “S.680’li yıllar” olacaktı.

Cevap 2)

Okullarda hepimize Nizamülmülk-Siyasetname diye ezberletirler ancak ne anlattığından bahsetmezler. Nizamülmülk gibi bir insanı onaylamak benim haddime bile değil ama istihbarat felsefesi anlamında bir efsanedir o. İstihbarat yapmanın devlet başkanı için “farz” olduğunu söyleyecek kadar önem verir istihbarata. Ayrıca devlet namına istihbarat yapmakla vazifeli insanları sayarken şu kişiler de vazifelidir der; SIRADAN İNSANLAR…

Alp Arslan ise istihbaratın dostlara olan güveni sarsabileceği gerekçesiyle tehlikeli bir faaliyet olduğundan bahseder. İşte bu noktada Alp Arslan’ı bile eleştirmiştir Nizamülmülk. Sonuç olarak doğru cevap D seçeneği yani “Siyasetname-Nizamülmülk” olacaktı.

Cevap 3)

Kurtuluş mücadelesi yıllarında Anadolu’ya subay kaçıran Karakol Cemiyeti’nin en önemli mensuplarından biri de “İsa” kod adlı Galatalı Şevket’tir. Anadolu’ya geçecek subaylar belirlendikten sonra onlara öğretilen şifre ile birlikte Özbekler Tekkesine giderler ve buradan da mücadele için Anadolu’ya geçerlerdi. Özbekler Tekkesi Anadolu’ya geçişe yardımcı olurdu. Anadolu’ya geçecek subaylar Özbekler tekkesinin kapısını çalar ve Galatalı Şevket’i kastederek kapıyı açan kişiye “Beni İsa gönderdi” şifresini söylerdi. Yıllarca “İsa” kelimesinin manası anlaşılamamıştır ancak “İsa”, Galatalı Şevket’in teşkilattaki kod adıdır. Sonuç olarak doğru cevap D seçeneği yani “Özbekler Tekkesi- Beni İsa gönderdi” olacaktı.

Cevap 4)

Cengiz Han tarihte istihbaratı en etkin kullanan hükümdarlardandır. Hattı bazıları psikolojik savaşı onun icat ettiği dahi söyler. Cengiz Han psikolojik savaşın gücünü fark ettikten sonra sırf bu tarz operasyonlar için özel ajanlar yetiştirerek araziye yollarmış. Yani doğru cevap B seçeneği “Cengiz Han” olacaktı.

Cevap 5)

Jerry KİNG Amerikan istihbarat tarihinde oldukça önemli bir şahsiyettir. Zira kendisi 1981 yılında yalnızca 50 kişi ile ABD’nin ilk “askeri insan istihbaratı teşkilatı” olan ve adı çok fazla bilinmemesine rağmen sahada çok aktif olan İNTELLİGENCE SUPPORT ACTİVİTY adlı oluşumu kurmuştur. İlerleyen yıllarda Donald Rumsfeld, Pentagon’un dünyada daha da etkin bir güç haline gelmesi için CIA tipi yapılanmalara gitmesi gerektiğini düşünerek bu teşkilatın faaliyetlerinin artırılmasının da önünü açmıştır. ISA, Grey Fox kod adıyla yürütülen operasyon çerçevesinde Pakistan istihbaratı ISI ile ortak çalışmaya başlamıştır.(Yakında yayınlanacak olan Pakistan istihbaratı ile alakalı yazımdan bir bölüm). Sonuç olarak doğru cevap B seçeneği yani “İntelligence Support Activity- Pakistan” olacaktı.

Cevap 6)

Mehmet Fuat Doğu her ne kadar asker kökenli bir müsteşar olsa da teşkilatın sivilleştirilmesi gerektiğini düşünen bir isimdi. Bu düşünce ile teşkilatın personel politikasında değişiklikler yapmıştır. Tevatürlere göre Geçmişte MİT’in, Ankara SBF ve Hukuk Fakültelerinin bazı öğrencilerine kimden geldiği belli olmayan mektuplar yolladığı ve işe ihtiyacı olanların “PK:507” ye mektupla başvurmalarını istediği iddia edilmiştir. Bu dönemin MİT Personel Daire Başkanı ise Erkan Ersil’dir. Yani doğru cevap D seçeneği “Erkan Ersil” olacaktı.

Cevap 7)

Eski yazılarımdan birinde istihbarat teşkilatlarının iç-dış istihbarat olarak farklı örgütlenmelere gitmeleri gerektiğinden ve bunun öneminden bahsetmiştim. Bu soruyu sormaktaki amacım ise siz değerli okuyucuları dünya istihbarat sistemlerini araştırmaya sevk etmekti. Bu sorunun doğru cevabı ise D seçeneği yani “Güney Kore” olacaktı.

Cevap 8)

ABD’de 17 istihbarat örgütünün çatısında yer alan Ulusal İstihbarat Direktörlüğü Ofisi’nin analitik kolu olarak faaliyet gösteren Ulusal İstihbarat Konseyi tarafından, ilk olarak 1996-97 döneminde hazırlanan ve her Başkanlık seçiminden sonra güncellenerek, yeni ABD Yönetimi’ne uzun dönemli stratejik planlamada yardımcı olmayı amaçlayan “Küresel Eğilimler” raporu yayınlanır. Bu soruyu sormaktaki amacım da sizleri bu raporu okumaya sevk etmekti. Raporda çok ilginç tespitler vardır. Bunlardan biri de ABD istihbarat mekanizmaları tarafından 2030’lu yıllarda “Asya” kıtasında yaşanması muhtemel gelişmelerin küresel düzene tehdit olacağı öngörüsüdür. Sizlerden gelen cevapların büyük çoğunluğunda “Türkiye yakın coğrafyası” vardı. Bu şıkkı tuzak şık olarak uydurmuştum. Zira Türkiye yakın coğrafyası sadece Ortadoğu’dan ibaret değildir. Bu sebeple bu şık tam manasıyla doğru cevabı karşılamamaktadır. Yani doğru cevap D seçeneği olan “Asya Kıtası” olacaktı.

Cevap 9)

Orhun Yazıtlarında Göktürklerin diğer Türk kavimlerinden olan Türgişler, Kırgızlar ve diğerleri ile olan mücadelelerinde “Körüglerin”(Yani istihbarat getiren habercilerin) oynadığı rol de yer almaktadır. Bu soruyu sormaktaki amacım da “Türklerde istihbarat faaliyetleri çok eskilere dayanır” gibi bir klişe lafı sizlere söylemek yerine, sizlere bunu buldurmaktı. Sonuç olarak doğru cevap C seçeneği yani “Körüg” olacaktı.

Cevap 10) 

Sovyet istihbarat teşkilatı KGB’nin 3 ana bölümünden biri olan “Pervoye Upravleniye”ye bağlı birimlerin görevini sormuştum. Sorunun amacı, istihbarat teşkilatlarının ne kadar farklı ve bize basit gelen işler için ayrı birimler oluşturduğunu göstermekti (Ulaştırma yolları ile alakalı birim gibi). NKO diye bir birim yok. Varsa da ben bilmiyorum çünkü uydurdum bu birimi. Bu sorunun doğru cevabı da E seçeneği yani “NKO: Rusya’yı nükleer tehditlere karşı korumak” olacaktı.

Cevap 11)

Hangi müsteşar iki dönem görev yapmıştır diye sormuştum. Mehmet Fuat Doğu ilk müsteşarlık görevini 27.08.1962-25.08.1964 arasında “Milli Emniyet Hizmeti Riyaseti Reisi” olarak, ikinci görevini 01.03.1966-23.07.1971 arasında “Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı” olarak yapmıştır. Yani doğru cevap B seçeneği “Mehmet Fuat Doğu” olacaktı.

Cevap 12)

CIA’ya casusluk yapan eski istihbaratçıyı sormuştum. Bu sorunun cevabı “MİT’in Efsane Operasyonları” başlıklı yazımda mevcuttu. İnternette de kolaylıkla bulunabilecek bir bilgidir. Sorunun amacı ise istihbaratta “Kontrespiyonaj” faaliyetlerinin ne kadar hayati önemde olduğunu araştırmaya sizleri sevk etmekti. Hatta bu konuyla alakalı geçmişte bir yazı dahi yazmıştım. Eski bir albay ve MİT mensubu olan Sabahattin Savaşman, 1977 yılında MİT’in 3.adamı pozisyonundadır. Bir gün Hiram Abas ve Mehmet Eymür tarafından bir CIA ajanına bilgi satarken yakalanmıştır. CIA ajanı ile takasın yapılacağı daireyi ellerinde silahlarla basan Hiram Abas ve Mehmet Eymür, dosyaları CIA ajanına teslim edemeden Savaşman’ı yakalamıştır. İddialara göre Savaşman, oğlunun okul parası karşılığında MİT’in önemli belgelerini satmak konusunda CIA ile anlaşmıştır. Daha sonra yargılanan Savaşman 17 yıl hapse mahkûm edilmiştir ancak 1984 yılında tahliye olmuştur. Yani doğru cevap C seçeneği “Sabahattin Savaşman” olacaktı.

Cevap 13)

Yörüngeye yerleşen ilk istihbarat uydusu hangisidir diye sormuştum. Sorunun amacı ise sizleri uydu istihbaratının ilk defa etkin olarak kullanıldığı Basra Körfezi Savaşını ve Avrasya bölgesinde uydu istihbaratının potansiyeli üzerine araştırmaya sevk etmekti. Umarım cevabı ararken bu konularla karşılaşmışsınızdır. Bir kopya vereyim; bu mesele hakkında bilgi alabileceğiniz en yetkin insanlar “coğrafyacılar”dır. Coğrafya sadece dağ, ova, dere öğrenilen bir alan değildir ve kanaatimce istihbarat bilimi içinde çok çok önemli bir yere sahiptir coğrafyacılar. Kısacası bu sorunun doğru cevabı A seçeneği yani “KH\11” olacaktı.

Cevap 14)

1992’de İran istihbaratı 9 ay boyunca bir mühendisi sorgulamıştır. Sorgu sonucu edinilen bilgilere göre İsviçre’de bir firma tarafından üretilen ve 120 ülkenin kullandığı kripto makinaları ile çekilen her mesajın bir kopyasının doğrudan Washington’a gittiği belirlenmiştir. Bu şirketi adı CRYPTO A.G.’dir. Bağımsız İsviçre ve NATO ile alakalı ilginç bir hikâye değil mi? Sonuç olarak doğru cevap D seçeneği yani “CRYPTO A.G.” olacaktı.

Cevap 15)

Önceki yazılarımdan birinde Churchill’in akıl dolu aldatmalarının Normandiya çıkarmasındaki rolü üzerinde durmuş, istihbaratın askeri gücü nasıl çarpan olarak etkileyen bir faktör olduğundan bahsetmiştim. Churchill’in kurduğu “London Controlling Section”, aldatmaca operasyonlar yapmak amacıyla kurulan ilk istihbarat teşkilatıdır. Yani doğru cevap C seçeneği “London Controlling Section” olacaktı.

Sayın yazar arkadaşım Sefa SOLE, bir yazısında Cevher Dudayev’in harika bir beyanatına yer vermişti. Dudayev’e Çeçenlerin kaç generali olduğu sorulduğunda Dudayev; “Her Çeçen bir generaldir, ben sadece milyon birincisiyim.” demiştir. Cevher Dudayev’in felsefesini ve Nizamülmülk’ün görüşlerini göz önüne alarak ben de “Her Türk bir istihbaratçıdır.” desem sizce abartmış olur muyum? Saygılarımla…

 KİTAP KAZANAN OKUYUCULARIMIZ

  1. Burak GÜNDOĞDU: İstihbarat Dünyası – (Sait YILMAZ)
  2. Ayhan TEZEL: Milli Güvenlik Teorisi – (Ümit ÖZDAĞ)
  3. Harun AYDOĞDU: İstihbarat Bilimi – (Sait YILMAZ)

Kitap kazanan okuyucularımızla irtibata geçip hediyelerini en kısa zamanda yollayacağım. Kitap hediyeli istihbarat testimize katılım yoğundu ancak gelen yorumların azlığı sebebiyle bu tarzda ikinci bir çalışma yapmayı düşünmüyorum. Tekrar katılımınız için hepinize teşekkür ederim…

 

Türkiye’nin Geçmişteki Suriye Politikası ve Öcalan Krizi

Eylül 1998’de Suriye’nin, yıllardır topraklarımızda yaşamıyor diye, Türkiye’nin teslim edilmesi taleplerini geri çevirdiği bölücü terör örgütü lideri Öcalan, Silahlı Kuvvetlerimizin kararlı ültimatomu üzerine ülkeden uzaklaştırılmıştı. Ülkemize binlerce şehit verdiren ve milyarlarca dolara mal olan PKK yıllardır, Türkiye’nin sözde müttefiklerince ve komşusu olan ülkelerce desteklenmişti. 1990 öncesi Sovyetlerden güç alan Suriye, Kıbrıs’ta 1974’de ağır bir hezimete uğrayıp öç alma hevesindeki Yunanistan, bölgede güçlü, demokratik ve laik bir Türkiye’yi arzulamayan İran, 1990 sonrası Ermenistan, 1990 öncesi Bulgaristan kanlı terör örgütü PKK’nın etkinlik çabasını sürdürdüğü bütün süreçte destek vermiş olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Suriye’nin 1990 öncesi sistematik bir şekilde başlattığı PKK’yı destekleme stratejisi hiç şüphesiz kendi tarihsel hesaplaşmasına uygundu. Amaç, büyük Suriye ütopyası çerçevesinde Hatay’ı almaktı. Bunun için Türkiye’nin zayıflatılması ve bunun için de içerde kargaşa çıkarılması gerekliydi. Suriye ve Lübnan’daki kamplarda yetiştirilen, silahlandırılan ve sınırlarımıza kadar Suriye tarafından getirilen teröristlerin Türkiye’ye sızmaları bu strateji çerçevesinde sağlanıyordu. Kağıt üzerinde güçlü bir silah envanterine sahip olan Suriye, elindeki binlerce tank , top ve yüzlerce savaş uçağına mı yoksa İsrail’e karşı vermiş olduğu başarısız savaşlarda kendine hiçbir zaman yeterli ölçüde yardım etmeyen Arap Dünyası’na mı güveniyordu da Türkiye’ye karşı böylesine bir strateji izliyordu?

Öcalan Lazkiye’de yüzerken

1990 öncesi için bu sorunun cevabı her halükarda hayır olmalıdır. Çünkü Suriye Ordusu’nun NATO standartlarının ötesinde, Sovyet Orduları’na karşı savaşacak şekilde hazırlanmış güçlü ve disiplinli Türk Ordusu’na karşı koyamayacağı açıktı. Suriye geçmiş deneyimlerine bakarak Arap’lara da güvenemezdi. O halde tek güvendiği ABD ve NATO dışındaki öteki küresel ve askeri güçler, Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı idi. Biliyordu ki Türkiye’nin kendisine yönelik bir harekatı, Sovyetlerin sert müdahalesini peşinden getirecekti. Yani o günlerde pkk terörünün önde gelen iki hamlesinden ( diğeri komşumuz Yunanistan’dır) biri olan Suriye’nin arkasında o zamanki küresel ve askeri güç Sovyetler Birliğidir.

Sovyetler Birliği’nin Türkiye’deki terörün artmasından ve hatta Türkiye’nin zayıflayarak bölünmesinden elde edebileceği çıkarlar ise azımsanmayacak boyutlardaydı. Her halükarda bir NATO üyesi parçalanmış olacağı ve Akdeniz’e rahatça inebilme, dahası Orta Doğu ülkeleri ve dolayısıyla petrollerine “el atabileceği“ için karlı çıkabilecekti. Esasen pkk’nin güçlenmesinde , Türkiye üzerinde taşeron olarak kullandığı Bulgaristan’ın büyük ölçüde yardımcı olduğu ve bu yardımın her boyutta olduğu hatırlanırsa , Sovyetler Birliğinin parçalanmadan önceki yardımları somut ortaya konmuş olur.

Türk Milletinin bekasını yardımcı ellerin şefaatine teslim etmek onlardan medet ummak ülkemizin geleceğini mahvedebilir. Türkiye büyük bir ülkedir. Bu büyüklük atalarımızın mirasıdır ve kanla elde edilmiştir. Bu tarihsel büyüklüğü yanı sıra coğrafi büyüklüğümüz ise Türk milletinin özgürlüğü ve toprak bütünlüğü için önemlidir. Bir karış topraktan dahi vazgeçmek düşünülemez. Sonuç ise Lozan’dan bu yanan batılılarca özlenen, Türkleri Anadolu’dan atma hayalinin gerçekleşmesi anlamına gelecektir.

Muratcan Işıldak

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Neden Katar?

Suudi Arabistan’ın ağabeyliğindeki Körfez ülkelerinden, Umman ile birlikte daima farklı ve bağımsız bir politika izleyen Katar’la ilgili olarak alınan yaptırım kararlarının bu kadar şiddetli olacağı herhalde tahmin edilememişti.

Katar’ın diğer Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinden farklı politika izlemesi oldukça eskiye dayanmakta. Katar’ın yönetici ailesinin tarihi-siyasi bir entite olarak oluşmaya başladığı yıllardan itibaren daima Suud ve diğer Körfez ülkelerinden farklı bir yol izlediği dikkati çekmektedir. 18. yüzyılın sonlarından itibaren Bahreyn’i yöneten Al Halife ailesinin bölgedeki nüfuzu yaklaşık bir asır sonra Al Sani ailesinin İngilizler tarafından bölge lideri olarak tanımlanmasıyla ciddi bir meydan okuma ile karşılaşmıştır.

Katar Devleti ve bağımsızlık politikası

Katar, bu ülkeyi Arap yarımadasının tabii bir uzantısı olarak gören Suudi Arabistan’ın kurucularının daima takibinde olmuş ve Suudlular Katar’ı nüfuzları altına almak istemişlerdir. Katar yönetici ailesi bundan ancak Osmanlı yönetimi ile işbirliği yaparak kurtulmuş; Osmanlılar da 1916 yılına kadar bu baskılara direnmekle birlikte, ardından bölgeyi İngilizlere terketmiştir. Aynı durum Birleşik Arap Emirlikleri’nin teşekkülü esnasında tekerrür etmiş Katar da bu oluşuma davet edilmiş ancak Katarlılar bu teklifi de kabul etmeyerek bağımsız bir devlet olma yolunu seçmiştir. Aslında Katar’ın diğer Körfez ülkelerinin resmi adlarında kullandığı krallık, emirlik ve sultanlık yerine Kuveyt’le birlikte Devletü Katar (Katar Devleti) ismini kullanması bile bu bağımsız politikanın bir sembolü olarak ifade edilebilir.

Katar’ın bu bağımsız tutumu Suudi Arabistan liderliğindeki Körfez şeyhlikleri ve emirlikleri arasında adeta bir kader haline gelerek bu son krize kadar da devam etmiştir. Aslında bu kriz Körfez İşbirliği Konseyi üyesi Körfez ülkeleri ve Katar ilişkilerinde periyodik olarak meydana gelen krizlerin son halkası olmakla birlikte, zamanlaması ve şiddeti nedeniyle bir anda Ortadoğu gündeminin en önemli maddesi haline gelmiştir.

Katar Doğalgaz sahası

Bu periyodik krizler özellikle şimdiki Şeyh Temim’in babası Şeyh Hamad’ın 1995’te iktidara gelmesi ile süreklilik kazanmaya başladı. 1996’da Katar Devleti tarafından bir soft power (yumuşak güç) aracı olarak kurulan ve bölgede liberal ve açıklık yanlısı tutumuyla kısa sürede Arap dünyasının bir numaralı televizyonu haline gelen el-Cezire’nin yayın politikası, Körfez ülkeleri ile Katar arasındaki sorunlu ilişkilerin en önemli sembolü olarak düşünülebilir. Nitekim bölgedeki her kriz el-Cezire televizyonunun bürolarının kapatılmasıyla sonuçlanmıştır.

El-Cezire televizyonunun yanısıra Şeyh Hamad döneminde Katar’ın dış politikası da Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinden farklılık gösterdi. Katar Filistin’de Suud liderliğindeki Körfez’in desteklediği el-Fetih’in aksine Hamas’ı, Mısır’da selefi hareketlere karşı Müslüman Kardeşleri desteklediği gibi Körfez İşbirliği Konseyi’nde Umman’la birlikte daha farklı bir politika izlemiş İran ile de iyi ilişkiler göstermiştir. Körfez İşbirliği Konseyi İran ilişkileri her zaman sorunlu olmakla birlikte Konseyin üyeleri karşılıklı olarak İran’la özellikle ticari ilişkilerini iyi tutmaya özen göstermişlerdir. Körfez ülkeleri içerisinde İran’la en iyi ilişkilere sahip ülke ise ironik bir şekilde Birleşik Arap Emirlikleri’dir.

Katar ile diplomatik ilişkilerini kesen ülkeler: Suudi Arabistan, Bahreyn, Mısır, Yemen, Libya ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)

Arap Baharı süreci

Suudi Arabistan’ın 1995 yılında Körfez İşbirliği Konseyi başkanlığına karşı çıkan Şeyh Hamad’a karşı iki başarısız darbe teşebbüsü olmuş ve bu Suud-Katar ilişkilerini gerginleştirmiştir. 2002 yılında da el-Cezire’nin yayın politikası nedeniyle Suudi Arabistan Katar’daki büyükelçisini geri çekmişti. Katar-Körfez ilişkileri en sorunlu dönemini ise 2011’de Arap Baharı adı verilen sürecin başlamasıyla yaşadı. Özellikle Mısır ve Libya’daki süreçlerde Müslüman Kardeşlerin amansız düşmanı Birleşik Arap Emirlikleri ile ters düştü. Müslüman Kardeşler üyelerinin Katar’ın başkenti Doha’da kendilerine sığınma imkanı bulmaları bu krizin temel sebebini oluşturuyordu.

Bu arada 2013’te Katar’daki iktidar değişikliği Körfez ülkeleri içinde umutla karşılandıysa da Şeyh Temim babasının politikalarını devam ettirmekte kararlı gibiydi. Bunun üzerine Riyad’a çağrılarak Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin istekleri doğrultusunda bir güvenlik anlaşması imzalamaya mecbur bırakılmıştı. Aslında 2014’te bu anlaşma şartlarının Katar tarafından yerine getirilmediği iddiasıyla Körfez ülkelerinin elçileri çekilmişti Doha’dan. 2014 krizinin nedeni yine Müslüman Kardeşler üyelerinin Doha’da kendilerine yer bulmalarıydı. Bu kriz de Kuveyt şeyhi Sabah el-Ahmed’in devreye girmesi ve Müslüman Kardeşler üyelerinin ülkeden gönderilmesiyle çözülmüştü.

Son yaşadığımız kriz ise yine bu yıl mart başında Suudi Arabistan, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Katar’la ilgili bölgesel güvenliği tehdit ve Müslüman Kardeşlerle işbirliği gibi iddialarıyla başladı. Körfez ülkelerinin, Müslüman Kardeşler üyelerini topraklarında barındırmaması, el-Cezire’nin yayın politikasını değiştirmesi ve Müslüman Kardeşler’e yakın kanallara ve din adamlarına destek vermemesi gibi istekleri vardı Katar’dan. Nisan ortalarında Katar kabul etmişti bu istekleri. Ancak ne olduysa ABD başkanının ziyaretinin sonrasında oldu. Ziyaretin hemen ardından Katar Şeyhi Hamad’ın aslında var olmayan İran lehine bir açıklaması sızdırılarak işaret fişeği atılmış oldu. Katar bunun bir siber saldırı sonucu yapıldığını ve gerçek olmadığını resmi olarak ilan ettiyse de Körfez basını bunu gerçek kabul ederek olayın üstüne gitti ve nihayetinde kriz şu anda geldiği zirve noktasına ulaştı.

Kriz büyük planın parçası

Yukarıda verilen kronoloji aslında çok şey ifade ediyor. Öteden beri İslam ve Arap dünyasının liderliği hususunda önemli iddialar taşıyan Suudi Arabistan özellikle Körfez’de kendisinden bağımsız bir politika izleyen Katar’a bölgede patronun kim olduğunu ve artık ne tarafta duracağı hususunda bir karar vermesinin gerektiği mesajını verdi. İran’a karşı safları sıklaştırmak isteyen Suud ve Körfez ülkeleri bölgede çatlak ses istemediklerini çok sert bir şekilde ifade ettiler. Zamanlama ise her zaman olduğu gibi manidar. Zira Trump’ın son ziyaretinde yapılan anlaşmalarla İran’a karşı arkasını sağlama alan Suudi Arabistan bölgedeki liderliğine kayıtsız şartsız itaat bekliyor.

Olaylara mikro ölçekte bakıldığında Körfez içi bir hizalama problemi olarak görünse de krizin özellikle Trump’ın ziyareti sonrasına denk gelmesi ve Ortadoğu’daki genel durumun nezaketi göz önüne alındığında makro bir planın parçası olduğu açık. Zira Trump’ın İran karşıtı bir politikaya yönelmesi ve İran’ı çevreleme politikası izlemesi, bölgede DEAŞ gibi terörist örgütlerle mücadeleyi öncelemesi büyük planda Körfez ülkelerin tümünün İran karşıtı cephede yekpare bir hâle gelmesini amaçlıyor. Bu aynı zamanda İran tehdidi karşısında zengin Körfez ülkelerine daha çok silah satışı anlamına geliyor. Seçim öncesinde ABD vatandaşlarına daha çok zenginlik vadeden ve içeride de çok zor durumda olan işadamı zihniyetine sahip Trump için de önemli bir fırsat bu. Zengin Körfez ülkelerini İran nüfuzunun yayılmasına karşı korumanın da bir bedeli olmalı herhalde. Tabii bir de radikal terörist örgütlere maddi yardım hususunda bir günah keçisine ihtiyaç duyulmakta terörist PYD’ye silah verenlar tarafından.

Bu durum Katar gibi son yıllarda bağımsız bir politika izlemeye çalışan ve PYD/YPG terör örgütünün DEAŞ’a karşı kullanılması hususunda ABD ile ters düşen Türkiye’yi de komşusu ve iyi ilişkiler kurmaya çalıştığı İran karşıtı kampta yer almaya zorlamaya yönelik bir hamle olarak da algılanabilir. Nitekim İran Dışişleri Bakanı Zarif’in dün Türkiye’ye yaptığı ziyaret de Katar kriziyle yakından bağlantılı. Tabii burada Suriye’de İran’ın müttefiki olan Rusya’nın İran’ın yanında yer alıp almayacağı önemli bir soru işareti olarak belirsizliğini koruyor. Zira bu durum hem bölgesel hem de küresel bir savaşa sebep olabilir.

Kaynak: AA

Kendi Anılarıyla Putin’in Kremlin Yolculuğu

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 1999 yılında dönemin Devlet Başkanı Boris Yeltsin kendisini çağırıp önce başbakan olmasını sonra da başkanlığa adaylığını koymasını önerdiğinde, bunu hemen kabul etmediğini söyledi.

‘The Putin Interviews’ (Putin Röportajları) belgeseli için ünlü ABD’li yönetmen Oliver Stone’a röportaj veren Putin, Kremlin’e yükselme sürecinde yaşadıklarını anlattı.

‘YELTSİN’İN BAŞKAN ADAYLIĞI ÖNERİSİNİ BAŞTA GERİ ÇEVİRDİM’

Yeltsin’in kendisine yaptığı önce başbakanlık sonra da başkan adaylığı önerisini, bu görevler ‘çok büyük sorumluluk gerektirdiği, tüm hayatını değiştireceği ve buna hazır olup olmadığından emin olmadığı için’ başta geri çevirdiğini ve düşünmek için süre istediğini belirten Putin, “Bürokratken neredeyse sıradan bir insan gibi yaşayabilir, misafirliğe, sinemaya, tiyatroya gidebilir, arkadaşlarınızla sohbet edebilirsiniz. Ancak o durumda Rusya’nın sorumluluğunu üstlenmek farklı bir şeydi. Tek düşündüğüm şey, çocuklarımı nereye saklayacağım oldu” ifadelerini kullandı.

‘YELTSİN’İN NEDEN BENİ SEÇTİĞİNİ BİLMİYORUM’

“Bir düşünsenize: Beni görevden alıyorlar ve korumam yok, hiçbir şeyim yok, ne yapabilirim? Nasıl yaşayabilirim ve ailemin güvenliğini nasıl sağlarım? Ne kadar görevde kalacağımı dahi bilmiyordum. Zira başkan beni herhangi bir anda görevden alabilirdi. Daha sonra kendime ‘Eğer kader böyle yazıldıysa sonuna kadar gitmek lazım’ diye düşündüm. O zaman başkan olacağımı kesinlikle bilmiyordum. Bu konuda kimse garanti vermemişti” diye devam eden Putin, Yeltsin’in neden kendisini seçtiğini bilmediğinin de altını çizdi.

‘REAGAN’IN KARŞILAŞTIĞI ZORLUKLARLA BENİM YAŞADIKLARIM KIYAS EDİLEMEZ’

Stone, Putin’den eski ABD Başkanı Ronald Reagan’in 1980’lerin başında göreve geldiğinde karşılaştığı zorluklarla kendisinin 1999’da göreve geldiğinde karşı karşıya kaldığı zorlukları karşılaştırmasını da istedi.

Reagan’ın görevdeki ilk günlerinde karşılaştığı zorlukların, Rusya’nın 1999 ve 2000’de karşı karşıya olduğu zorluklarla kıyaslanamayacağını belirten Putin, “Çok büyük bir fark var. Reagan, ABD’nin başına geçti. Oradaki zorluklar ve sorunlar her ne olursa olsun, 1999-2000 Rusya’sındaki zorluklarla ve sorunlarla kıyaslanamaz” ifadelerini kullandı.

Putin göreve geldiğinde iki sorunu çözmesi gerektiğini, birincisinin doğru kişileri bulmak, ikincisinin de onlara sorumluluk yüklemek olduğunu vurguladı.

’25 MİLYON RUS, BİR GECEDE RUSYA SINIRLARININ DIŞINDA KALDI’

Putin, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından üzüntü duyduğu için kendisine yöneltilen eleştirileri de yanıtladı.

“En önemli husus, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra 25 milyon Rus, bir gecede Rusya’nın sınırları dışında kaldı. Bu gerçekten de 20. yüzyılın en büyük felaketlerinden biriydi” diyen Putin, ülkenin değişime ihtiyacı olduğunu düşünen dönemin Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov ve çevresindekilerin, nasıl bir değişime ihtiyaç olduğunu ise anlamadıklarının altını çizdi.

‘GORBAÇOV VE ÇEVRESİNDEKİLER, NELER YAPILMASI GEREKTİĞİNİ BİLMİYORDU’

Putin, “Ülkedeki durumu ve sistemi değiştirmek ve bunu yaparken ülkeyi korumak için ne yapılması gerektiğini Gorbaçov da dahil hiç kimse bilmiyordu ve ülkeyi parçalanmaya sürüklediler” diye sözlerine ekledi.

Kaynak: Sputnik

Tarihi Kişiliği İle Enver Paşa

İsmail Enver, 1881’de İstanbul’da doğdu.  babası Hacı Ahmet Paşa, annesi Dilara hanımdır. Ailenin 5 çocuğundan en büyüğüdür.

Askerliği

Askeri eğitimi babasının Manastır’a tayin olması ile birlikte 1889’da başladı.  Yaşı küçük olmasına karşın Manastır Askeri Rüştiyesi’ne kabul edildi ve oradan 1893’te mezun oldu. 15. sırada girdiği Manastır Askeri İdadi’sinden 6. sırada mezun olarak eğitimini sürdüren İsmail Enver, 1896’da Harp Okuluna geçti. Burada okurken amcası ile birlikte padişaha suikast edecek iki anarşisti evlerinde sakladıkları nedeniyle tutuklandı. Fakat suçlamaların asılsız olduğu kısa süre içerisinde anlaşıldı ve serbest kaldı. İlk görevlerini Manastır, Koçana ve Üsküp’te yaptı. 1904’de kolağası 1906’da binbaşılığa terfi etii. Binbaşı iken 1907’de yeni yeni filizlenmeye başlamış Bulgar çetelerine karşı görevlendirildi. 1908’e kadar devam ettiği bu görev onda Milliyetçilik düşüncesinin gelişmesini sağladı. Harp Okulunda okurken beraber tutuklandığı Amcası Halil Paşanın tavsiyesi ile Jön Türk Hareketinin Selanik kolu olan Hürriyet Cemiyetine on ikinci üye olarak katıldı. Manastır’daki ihtilal hareketlerine katıldı.2. Meşrutiyet’in ilan edilmesinden sonra “Hürriyet Kahramanı” olarak anılmaya başlandı. Sonraki ismi ile İttihat ve Terakki Cemiyeti olan Hürriyet Cemiyetinin askeri kanadının en önemli ismi haline geldi.

2. Meşrutiyetten sonra Berlin Askeri Ataşeliği görevine getirildi. 31 Mart ayaklanması sırasında geçici olarak yurda döndü ve isyana karşı kurulan Hareket Ordusunun kurmay başkanlığını Mustafa Kemal Bey’den devraldı. İsyan bastırıldıktan sonra 2. Abdülhamit tahtan indirildi ve yerine V. Mehmet Reşat geçti. İsyan bastırıldıktan sonra tekrar Berline döndü. 1911’de İşkodra’da çıkan isyan üzerine yeniden yurda döndü ve isyanın bastırılmasını sağladı ve Mehmet Reşatın yeğeni Naciye Sultan ile nişanlanıp hanedana damat oldu. isyanın bastırılmasından sonra yine Berline geçtiyse de İtalyanların Libya’ya saldırması ile geri döndü. İtalyanlara karşı gerilla savaşı yürütülmesine karar verildi. Gönüllü subay olarak başta Kuşçubaşı Eşref, Ali (Çetinkaya), Fethi (Okyar), Mustafa Kemal (Atatürk) olmak üzere gönüllü askerler ile yerel direnişi örgütlemeye gitti. Bu görev için önce doktor sonra tüccar kılığında, İskenderiye’ye kadar bir gemiyle oradan Trablusgarp’a deveyle yolculuk yaptı. Bingazi ve Derne’deki kuvvetlerin başına geçti. Burada 20.000’i aşkın kişiyi seferber etmeyi başardı. Bir yıl İtalyanlara başarılı şekilde direndikten ve yarbaylığa yükseldikten sonra 1912’de Balkan Harbi’nin başlaması ile diğer subaylarla birlikte yurda döndü. Sonrasında imzalanmak zorunda kalınan Uşi Antlaşması ile Afrika’da ki son toprağımızda elimizden çıktı. Balkan savaşında düşman kuvvetlerinin Çatalca’da durdurulmasını sağladıysa da Osmanlı savaşı kaybetti.

Savaştan sonra Kamil Paşa hükümeti Ülkeye Londra Konferansında dayatılan Edirne’neyi kaybettiğimiz Midye Enez hattının sınır olarak belirlenmesini kabule yanaşıyorlardı. Bu kabul edilemez karara karşı cemiyetten hükümeti zorla ele geçirme kararı çıktı ve Enver Bey’in başrolünde olduğu Bab-ı Ali Baskını gerçekleştirildi. Bu baskın sırasında Enver Paşanın fedaisi Yakub Cemil Nazım Paşayı öldürdü. Enver Paşa Mehmet Kamil Paşa’ya istifasını imzalattı ve Mahmut Şevket Paşa’nın Sadrazamlığa getirilmesini sağladı. Böylece İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidarı ele geçirmiş oldu. Bu olaydan sonra Baskının ana yapılış sebebi olan Batı Trakya ve Edirne’nin geri alınma fikri Sadrazam tarafından Padişaha sunuldu ve sürpriz bir saldırı yapılma kararı alındı.

1913’te Enver Bey’in     komutasındaki ordu ile Bulgaristan’a saldırıldı. 21 Temmuz günü şehir düştü ve Edirne Anavatan’a geri döndü. Savaştan sonra saygınlığı artan Enver Paşa ”Edirne Fatihi” olarak anılmaya başlandı. Konu ile ilgili, o sıralar bir Alman askeri olan Adolf Hitlerin şöyle bir sözü vardır; ” Eğer olaylar farklı bir şekilde gelişmiş ve müttefikler, İkinci Balkan Savaşları’nda olduğu gibi kendi aralarında ani bir kan davasının içine düşmediyse, bu Almanya’da Enver Paşa gibi birinden ziyade, Şansölye Kruno’nun olmasından kaynaklanıyordu.”  Edirne’nin düşmesi üzerine Enver Beyin rütbesi önce albaylığa, 1914’te de generalliğe yükseltildi. Hemen ardından istifa ettirilen Ahmet İzzet Paşa yerine Harbiye Nazırlığına getirildi ve nişanlısı olduğu Naciye Sultan ile Damat Ferit Paşa konağında yapılan bir düğün ile evlendi. Harbiye Nazırlığı boyunca  Berlin Askeri Ataşesi iken görüp öğrendiği Alman stilini orduda Fransız stili yerine uygulamaya koydu. Almanya’dan getirilen subaylar Türk Ordusu’nda danışman olarak görevlendirildi. Orduda iletişimi kolaylaştırmak ve  okur yazar oranını artırmak için ”Hurûf-ı munfasıla” veya ”Enveriye” denilen yeni yazı sistemi kullanıldı. Paşa’nın Harbiye Nazırlığı görevi 1908’e dek devam etti.

1. Cihan Harbi

Uluslararası arenada yalnızlık ve en başta İngiltere ile Fransa’nın ekonomik baskısından kurtulmak istemesi Osmanlı Devletini Almanya ile antlaşmaya itmişti. 2 Ağustos 1914’de Ruslara karşı gizli bir ittifak antlaşması imzalandı. 10 Ağustos’ta Boğaz’a girmesine izin verilen Goben (Yavuz) ve Breslav (Midilli) isimli iki Alman kruvazörünün satın alındığı ilan edildi. 29 Ekim’de Rus Çarlığının Sivastapol limanına saldırmak için gerekli onay verildi ve Osmanlı devleti resmen savaşa girmiş oldu. 1914 yılında Osmanlı Maliyesi iflas etmiş Balkanları, Mısır’ı ve Trablusgarp’ı kaybetmiş durumdaydı. Askeri olarak ise Balkan Savaşları sonucu son derece zayıflamış olmasına rağmen, İttihat ve Terakki hükümetinin sayesinde iki yıldan kısa bir sürede bu yapı reforme edildi ve yeni bir ordu oluşturma başarısı gösterildi. İttihat ve Terakki hükümeti ordu yapısındaki alaylı sistemi değiştirerek, okullu subayları faal birliklere, alaylı subayları da emekliye ya da hat araksı görevlere sevk etmiştir. Ancak, personel yapısında görülen olumlu değişim yetersiz finansal kaynaklar nedeni ile teknoloji ve silahlar konusunda görülememiştir.

Çanakkale ve Enver Paşa:

Çanakkale’de ordularının başkumandan vekili Harbiye Nazırı Enver Paşadır. Esat Paşa kolordu komutanı, Yarbay Mustafa Kemal ise tümen komutanıdır. Çanakkale’de özellikle deniz zaferlerinin kazanılmasındaki en büyük etken bölgeye Enver Paşa tarafından atanan Liman von Sanders’in atanmasıdır.. Fakat bu etkiyi Liman von Sanders değil, ancak onun bölgeye atanması ile gelen Alman matematikçi subaylarımız yapmıştır. Çok kanlı çarpışmaların yaşandığı, Okyanusya devletlerinin milletleşmesinin başladığı, yarım milyon insanın can verdiği dünya tarihinin en önemli savaşlarından olan Gelibolu savaşı Osmanlı’nın zaferi ile sonuçlanmıştır. Müttefikleri Çar’a yardım götüremeyen İtilaf devletleri başka yöntemler deneseler de devrime karşı koyamamıştır. Konu ile ilgili zamanın Britanya İmparatorluğu komutanı olan Winston Churchill’in yıllar sonra Enver Paşa’nın tek oğluna söylediği söz şudur: ”Senin baban Enver Paşa benim siyasi hayatımı 20 yıl geriye attı…”


Sarıkamış Cephesi

Sarıkamış..  Enver Paşa’ya en büyük iftiraların atıldığı yer. Öncelikle bu cephe nedir ve neden açılmıştır bu konunun üzerinde durmak lazım. Kasım’da Ruslar Azap ile Köprüköy’e saldırmış ve mağlup oluşlardı. Fakat Hasan İzzet Paşa dağılmış düşman ordusunu yakalamak yerine orduyu geri çekmiştir. Cephenin açılma amacı ise Rus Ordusu’nu tamamen yok etmek, Berlin Antlaşması ile verilen Kars, Sarıkamış, Ardahan ve Artvin’i geri almak, Azerbaycan’ı kurtarıp Bakü petrollerine ulaşmak, Kafkasya üzerinden harekete geçip Orta Asya’daki Türkler ile bağlantı kurmak ve zaten ekonomik ve siyası sıkıntılar içerisinde olan Rusya’yı tamamıyla saf dışı bırakmaktır. Savaşta Osmanlı 3. Ordusu yaklaşık 75.000 mensuplu idi. Rusların sayısı ise Ermeni Leyjonu ile birlkte 100.000’i buluyordu. Yani dostlar, matematik bile her canlı şunu kavrayabilir ki 75.000 kişiden 90.000 ölü çıkamaz. İşin daha da ilginci bir kurşun bile atmadan öldüler iftirası. Sarıkamışta ki Rus Ordusu komutanı Nikolay Yudeniç Osmanlının kaybının 18.000 ölü ve 6.000 esir, Rusya’nın kaybının ise 32.00 ölü ve 12.000 esir olduğunu söylemiştir. Peki nerden çıktı bu 90.000 yalanı? Sarıkamış ile ilgili hemen hemen bütün iftiralar 9. Kolordu Kurmay başkanı Köprülü Şerif İlbey’in harekattan yıllar sonra Ankara hükümetine yaranmak için yazdığı ”Sarıkamış İhata Harekatı” kitabında geçer. Fakat Rus kaynaklarının ve generallerinin bile doğrulamadığı bu iftira ülkemizde yayılmış ve doğru kabul görmüştür. Şu anda da genelkurmay başkanlığımız gerçekten donarak şehit olanların sayısını 7.000 küsür olarak açıklamıştır. Rus  General Vorontsov ise 9.000 Rus askerinin donarak öldüğünü söyler. Peki.. Durum böyle iken savaş neden kaybedildi? Öncelikle Sarıkamış’ta bir ihata yani çevirme hareketi uygulanmaya karar verilmişti. Tüm Sarıkamış iftiralarının kaynağındaki Şerif İlbey bile kitabında Şayet ilk çevirme harekatına sadık kalınsaydı muvaffakiyet kesindi demiştir. Hatta Rus Ordusu Kurmay Başkanı Maslofski tarafından “Enver Paşa tarafından hazırlanmış dahiyane bir plan” olarak anılmıştır. Fakat Karadeniz’den erzak ve giyim malzemesi getiren gemilerin batırılması, Komutanların plana sadık kalmaması Hafız Hakkı Paşa’nın Bardız’a gitmesi gerekirken Koşur istikametine yönelip yolu 75 kilometre uzatması sonucunda Sarıkamış Muharebeleri kaybedilmiştir. Murat Bardakçı’nın “Hafız Hakkı Paşa’nın Sarıkamış Günlüğü” adlı kitabında Hafız Hakkı Paşa’nın kendi yazdığı bir günlükte ise şu yazmaktadır; ‘Yarabbi! Bu felâkete ben sebep oldum, yine ben tamir edeceğim. Harekat başarısız olmuş fakat Çanakkale Zaferi ile kendisine yardım gönderilemeyen Rusya devrime engel olamamamıştır. Başa geçen Sovyetlerin Toprak kaybını Savaşa tercihi sonucu 1918 Mart ayında Brest-Litovsk Antlaşması ile Sarıkamış ve Kars geri alınmıştır.

Basmacı Harekatı

Enver Paşa’nın Kurtuluş Savaşı’na girme isteği reddedildikten sonra 1921 yılının Ekim ayında Turan ülküsünü gerçekleştirmek Orta Asya Türklerini bağımsızlığına kavuşturmak amacı ile Türkistan’a gitti ve Basmacı İsyan’ının başına geçti. Bazı zaferler kazanılmasına rağmen 1922’de bir kurban bayramı gününde saldıran Sovyet ordusu mitralyözlerini susturmak için atıyla hücum eder iken şehit düştü. Harekat ise  1934’e değin devam etti.

Ölümünün Ardından

Enver Paşa’nın naaşı 1996’ya kadar Çeğen’de kalmış, sonrasında naaşı Türkiye ye getirilip Abide-i Hürriyet e nakledilmiştir.

Kafkasya ve Hoş Gelişler Ola Marşları

Kafkasya Marşı İzzeddin Hümayi Elçioğlu tarafından 1914 yılında Kafkasya Cephesi için bestelenmiştir. Sonrasında bu beste Kurtuluş Savaşı Döneminde İzmir Marşı olarak uyarlanmıştır. Hoş Gelişler Ola marşı ise Azerbaycan Türkleri tarafından önce Enver Paşa için söylenmiştir.

Etkileri:

Kurucuları arasında bulunduğu İttihat ve Terakki fırkası günümüz milliyetçiliğinin temelini atmıştır. Zamanında yapılan modernizasyonlar ve yetiştirilen subaylar Kurtuluş Savaşındaki zaferlerimizin nedenlerindendir. Sadece Türkiye veya Osmanlı değil Tüm dünya Türklüğünü etkilemiştir.

İhsan Akbel*


*Stratejikortak.com misafir yazarı.

Kaynakça:

-Murat Bardakçı, “Hafız Hakkı Paşa’nın Sarıkamış Günlüğü
-Osman Mayatepek, “Dedem Enver Paşa”
– http://www.ibu.edu.mk/Enver%20Pasanin%20Hayati.pdf
-Babanzade İsmail Hakkı, “Fas ve Trablusgarp”
– Şerif İlbey. ”Sarıkamış İhata Harekatı”
– https://tr.wikisource.org/wiki/Enver_Paşa
-https://youtu.be/m_gVFMgZLDY
-Türk Tarihi, Toplumların Mayası ve Uygarlık.
-http://en.calameo.com/read/0023338639c2957828938
-Türk tarihinin portrelerinden Enver Paşa | İlber Ortaylı
– M. Galip Baysan, Enver Paşa’yı Dağa Çıkaran Nedenler, Enverpasadergisi.net 21.11.2008
-Murat Bardakçı, İzmir Marşı muamması
-Mustafa Çalık, https://www.youtube.com/watch?v=XI7QlI-bGuo
-https://tr.wikiquote.org/wiki/Adolf_Hitler
– https://books.google.com.tr/books?isbn=6051552707

Katar Krizinde İsrail Parmağı

Trump’ın Suudi Arabistan ziyaretinin, ABD’nin Körfez ülkeleriyle var olan ilişkileriyle pek bir alakası yoktu. Daha ziyade İsrail ve KİK üyesi ülkeler arasında barış tesisine yönelik bir senaryoydu.

Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’yle (BAE) Katar ilişkilerinde yaşanan ani tansiyon artışı pek açıklanabilir bir durum değil. Suudi Arabistan ve BAE medyası, muhtemelen Katar Emiri Şeyh Temim bin Hammad es-Sânî’nin, Körfez İşbirliği Konseyi’nin (KİK) İran’a yönelik sert tavrından farklı bir tutum izleyeceğine ilişkin olduğu varsayılan açıklamalarına bir tepki olarak saldırıya geçti.

Emirine atfedilen açıklamayı Doha yalanladı ve tartışmalı ifadeleri yayınlayan resmi haber ajansının siber saldırıya uğradığını savundu. Bu iddia daha sonra Washington tarafından da doğrulandı.

Fakat sahte bir ifade üzerine başlayan medya savaşı aldı yürüdü. Riyad ve Abu Dabi, medya savaşından sonra Doha’ya karşı topyekûn bir diplomatik saldırı başlattı: Diplomatik ilişkilerini kesti, Katar uçaklarına hava sahasını ve Katar deniz trafiğine de limanlarını kapattı. Ekonomik olarak hayatta kalması BAE ve Suudi Arabistan’dan gelen nakit desteğine bağlı olan Mısır cumhurbaşkanı Abdülfettah Sisi ise memnuniyetle bu iki ülkenin peşine takıldı. Diplomatik olarak pek bir ağırlığı olmayan birkaç Arap başkenti de bu Katar karşıtı cepheye katıldı. Daha büyük ağırlığa sahip Ürdün gibi bazı ülkeler ise sadece diplomatik temsil düzeyini azaltarak arada durmaya çalıştılar.

En sonunda Katar, aralarında Türkiye, Irak, Lübnan, Ürdün, Kuveyt, umman, Cezayir, Fas, Sudan ve Tunus bulunan birçok ülkeyle ilişkilerini muhafaza ederek bu saldırıdan sağ kurtuldu. En önemlisi de Başkan Trump’ın birkaç garip ve diplomatik olmaktan uzak tweetine rağmen, Doha Washington’un kati bir şekilde övgülerine mazhar oldu. Amerika’nın önde gelen siyasi erki, Trump’ın tweetlerinin aleyhinde açıklamalarda bulundu ve Washington’ın Katar’la ilişkilerini övdü. Hasılı, Katar’ı tecrit etme gayretlerinin bir yere varamadığı açıktı.

İlk kavganın sebep olduğu toz duman dindiğinde ve Kuveyt Emiri Şeyh Sabah el-Sabah olaya taraf olan ülkelerin temsilcilerini kabul edip çekişmekte olan başkentlerin arasında mekik dokurken, KİK’teki bu kavganın, ne İran’la ne de Suriye’yle alakalı meselelere dayanıyor görünen gerçek sebeplerine dair çok daha net bir resim ortaya çıkmaya başladı.

Trump’ın Suudi Arabistan ziyaretinden önce yazdığımız gibi, ABD başkanının Riyad tercihinin, ABD’nin Körfez ülkeleriyle var olan ilişkileriyle pek bir alakası yoktu. Daha ziyade İsrail ve KİK üyesi ülkeler arasında barış tesisine yönelik bir senaryoydu. Trump seçildikten sonra, Ortodoks bir Yahudi olan damadı Jared Kushner’i Arap-İsrail barışından sorumlu kişi olarak atadı. 36 yaşındaki Kushner ise tecrübesizliği nedeniyle, yine bir Ortodoks Yahudisi ve Trump organizasyona uzun süre hizmet etmiş olan Jason Greenblatt’ın kendisine koçluk yapmasına bel bağladı.

Greenblatt’ın yaptığı ilk iş, İsrail’in de bir süredir yaydığı bir söylemi ifade etmek oldu. Bu söylem en son İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun geçtiğimiz Şubat ayında Beyaz Saray’a gerçekleştirdiği ziyarette Trump’la ortak basın toplantısında dile getirilmiş, Netanyahu İran korkusunun İsraillilerle Arapları birbirine daha da yakınlaştırdığını söylemişti.

Netanyahu, Filistinlilere hiçbir taviz vermeye istekli olmayan ve sıklıkla İsrail’in (milattan önce var olan ve sonrasında da bir müddet ömür sürmüş) Yahudi Krallığı’nın Batı Şeria’daki tarihi topraklarını elinde tutması gerektiğini savunan muhafazakâr yerleşim yanlısı partilere minnet borcu olan zayıf bir koalisyon hükümetine başkanlık ediyor. Bu da Trump’ın muazzam barış vaatlerinden herhangi birini gerçekleştirebilmesi için Netanyahu’nun, alternatif bir barışa ihtiyacı olacağı anlamına geliyor. Bu nedenle İsrailliler ve Greenblatt, İsrail’in KİK üyesi ülkelerle barış anlaşmaları yapabileceğine inanıyor. Böyle bir başarı hem Trump’ı iyi gösterecek hem de İsrailliler için bir ödül olacaktır. Buradaki tek sıkıntı ise böyle bir barışın Filistinlilerin, İsraillilerle barış görüşmelerine girdikleri takdirde, sahip olabilecekleri herhangi bir baskı yapma imkanını da kaybetmelerine neden olacak olması.

Greenblatt’ın planı, Filistinlilerin, İsrail’le yapılacak kolektif bir Arap barışına onay vermeden önce, İsraillilerden istediklerini almasına dayanan geleneksel ‘içten dışa’ planının aksine bir ‘dıştan içe’ yaklaşım olarak pazarlanıyor.

Kushner, eşi –yani, kendisiyle evlenebilmek için Ortodoks Yahudiliğe geçen Trump’ın kızı İvanka– ve Greenblatt’ın, Suudi Arabistan’a hareket edecek başkanlık uçağına binebilmek için New Jersey hahamından izin almaları gerekti. Zira uçuş kısmen Yahudi Şabat’ına denk gelecekti. Riyad’a vardıklarına Grennblatt Şabat’ın geri kalanına odasında riayet etti ve dışarıya ilk defa Trump’ın ikili görüşmeleri başlatacağı Pazar sabahı çıkarak toplantılara katıldı. Birkaç görüşmeden edinilen bilgiye göre, KİK-İsrail barışı Trump’ın önceliklerinden biriydi. Bu da Suudi Arabistan’a yapılan ABD seyahatinin diğer her şeyden daha fazla barış arzusu tarafından yönlendirildiği fikrini teyit ediyor.

Trump bu seyahatinde mevkidaşlarıyla İran tehdidi ve diğer konularda ortak hareket etti. Fakat barış ihtimali olmaksızın Trump’ın Riyad ziyareti pek bir haber malzemesi sunmaktan uzaktı: Suudi Arabistan önceki Başkan Barack Obama’ya da bir madalya vermişti. Suudi Arabistan’la yapılıp ABD’de ciddi şekilde övülen ve Trump’ın “yüz milyarlarca dolar” ve Amerikan işçileri için “iş, iş, iş!” diyerek tanımladığı 110 milyar dolarlık silah anlaşması, Brookings Enstitüsü’nden Bruce Reidel’in bir araştırmasına göre gerçekten çok sahteye benziyor.

Trump’ın uçağının İsrail’e inmesinden kısa süre sonra Netanyahu, Trump’ı karşıladığı sırada, bir İsrail başbakanının da Riyad’tan Kudüs’e uçacağı günü düşlediğini söyledi. Bu da Trump’ın Suudi Arabistan ziyaretinde İsrailliler için en önemli olan unsurun, bu ziyaretin bir Suud-İsrail barışına katkı sunma ihtimali olduğunun diğer bir göstergesi.

KİK’te yaşanan anlaşmazlığın İsrail barışıyla ilgili bir sürecin neticesi olduğunun en son delili de, Trump’ın ziyaretinden bir hafta önce bir Katar karşıtı kampanyanın başladığı Washington’dan geldi. İsrail dostları tarafından fonlanan düşünce kuruluşlarında çalışan araştırmacılar, kendilerinden geçmiş bir şekilde, Katar’ı Sünni terörizmine destek vermekle suçlayan makaleler yayınladılar. Bu araştırmacılar yazdıklarıyla Doha’nın beş Taliban militanına ev sahipliği yapmasına ve ayrıca Hamas ve Müslüman Kardeşlerin liderlerini de barındırmasına tepkiler gösterdiler.

Fakat Taliban liderleri Washington’un talebi üzerine Doha’da yaşıyorlar. Normalde bir ABD hapishanesinde tutuklu bulunan bu Taliban militanları, Obama yönetimi tarafından bir mahkum değişimi sırasında ABD askeri Bowie Bergdahl’a karşılık serbest bırakılmışlardı. Washington bu Taliban militanlarını Katar’da tutmanın onları Afganistan’dan uzakta tutmak anlamına geleceğini düşündü, zira Afganistan’da tekrar Taliban’a katılarak ABD’ye ve çıkarlarına karşı savaşabilirlerdi.

Hamas ve İhvan liderlerine ev sahipliği yapılması konusu da, çözüldüğü zamana kadar KİK’te anlaşmazlıklara sebep olmuş eski bir sorun. Suudi Arabistan ve BAE, Katar’ın İhvan’ı kara listeye almasını ve Hamas liderlerini ülkeden çıkarmasını talep ettiğinde Doha, İhvan’ın ne ABD’nin, ne AB’nin, ne BM’nin ne de Arap Birliği’nin terör listesinde olduğunu ifade ederek buna karşı çıkmıştı. Doha ayrıca İhvan’ın kanunlara uygun şekilde faaliyet gösterdiğini ve aralarında Kuveyt, Ürdün, Tunus ve Fas’ın da bulunduğu Arap ülkelerinde parlamentoda temsil edildiğini söyledi. Bunun üzerine, Kuveyt’in arabuluculuğuyla KİK, İhvan’la nasıl muhatap olunacağının Katar’ın kendi iç meselesi olduğunu kabul etti ve fakat hiçbir devletin İhvan’ın herhangi bir ülkelerarası meclis karşıtı faaliyetini desteklememesi gerektiğini ifade ederek savaş baltalarını gömdü. O günden bu yana KİK ülkeleri, İhvan konusundaki anlaşmazlıklarına rağmen barış içinde yaşıyorlardı.

Katar ve İhvan konusunda bu süreçte hiçbir değişiklik yaşanmadığı, Katar İran’la Suriye ve Irak’ta canını dişine takmış bir şekilde mücadele ettiği, ayrıca Yemen’de Suudi Arabistan’ın başını çektiği koalisyonun ve DEAŞ karşıtı koalisyonun bir üyesi olduğu için, Doha ve iki Körfez başkenti arasındaki bu ayrılığın tek muhtemel sebebi olarak geriye İsrail barışı kalıyor.

Katar belki de gelmekte olan bu diplomatik saldırıyı hissetmiş ve buna uygun olarak Hamas’a Filistin devletine biçilen 1967 sınırlarında yaşayabileceğini duyuran yeni bir bildiri yayımlaması talimatını vermişti. Fakat İsrail 1967 sınırlarının çok ötesinde bulunuyor. Netanyahu Hamas’ın yeni bildirisinin itibarını lime lime etmek maksadıyla televizyona çıktı. Bundan kısa bir süre sonra da KİK’te, Suudi Arabistan ve BAE’nin Katar’dan artık kati bir şekilde Hamas’ı boğmasını talep etmesi üzerine çıkan çatışma geldi. Bundan sonra ne olacağını ise kimse kesin olarak bilemiyor.

Kaynak: AA