Kitap Hediyeli İstihbarat Testinin Cevapları ve Kazananlar

Öncelikle çalışmama ilgi gösterip katılım sağlayan tüm okuyucularımıza gönülden teşekkür ediyorum. Test yazımda da söylediğim gibi bu çalışmayı yapmaktaki amacım siz değerli okuyucuları istihbarat alanında araştırmaya sevk etmekti. Her sorunun bir amacı, bir mesajı vardı. Bu mesajlarla alakalı uzun ve sıkıcı yazılar yazmaktan ziyade bunları sizlerin araştırmasının daha faydalı olacağını düşündüm. Aldığım geri dönüşe bakılacak olursa da amacıma ulaşmış görünüyorum ve bu beni ziyadesiyle memnun etti.

Cevapları görmeden önce testi çözmeyenler için 15 Soruluk İstihbarat Testi

Şimdi soruların cevaplarını ve kitap kazanan arkadaşlarımızı açıklayalım…

Cevap 1)

Soru Türklerin ilk istihbarat teşkilatı olan “Börü Budun”(Ulus’un Kurtları) ile alakalıydı. Bu soruyu sormaktaki amacım ise sizleri Murat Bardakçı’nın Börü Budun’la alakalı yazısını okumaya yönlendirmekti ve gelen mesaj ve maillerde birçok insanın internette bu yazıyı bulup okuduğunu gördüm.

Murat Bardakçı yazısında Börü Budun’un bir palavra olduğundan bahseder ve kanaatimce bu konuda da haklı. Şöyle ki; aslında ben Börü Budun’un var olduğuna inanıyorum. Ama esas mesele Börü Budun’un var olup olmadığı değil ne olduğudur. 680’li yıllarda kurulduğu iddia edilen bu teşkilatın o dönemdeki Çin’in istihbarat faaliyetleri incelendiğinde Çin’e karşı kurulmuş normal bir istihbarat teşkilatı olduğu kanaati kuvvetlenmektedir.

Ancak bazı kesimler bu teşkilatı günümüzde hala varlığını devam ettiren, devlet yıkılmaya yüz tuttuğunda ortaya çıkan Türklerin derin teşkilatı ve bir yönüyle de derin kültürü olarak görürler. Yani bir nevi Kurtlar Vadisi dizisindeki “Aksaçlılar” olarak tahayyül ederler.  Murat Bardakçı da bu meseleden “palavra” olarak bahseder ve dediğim gibi bence haklıdır da. Kısacası cevabımız C seçeneği “S.680’li yıllar” olacaktı.

Cevap 2)

Okullarda hepimize Nizamülmülk-Siyasetname diye ezberletirler ancak ne anlattığından bahsetmezler. Nizamülmülk gibi bir insanı onaylamak benim haddime bile değil ama istihbarat felsefesi anlamında bir efsanedir o. İstihbarat yapmanın devlet başkanı için “farz” olduğunu söyleyecek kadar önem verir istihbarata. Ayrıca devlet namına istihbarat yapmakla vazifeli insanları sayarken şu kişiler de vazifelidir der; SIRADAN İNSANLAR…

Alp Arslan ise istihbaratın dostlara olan güveni sarsabileceği gerekçesiyle tehlikeli bir faaliyet olduğundan bahseder. İşte bu noktada Alp Arslan’ı bile eleştirmiştir Nizamülmülk. Sonuç olarak doğru cevap D seçeneği yani “Siyasetname-Nizamülmülk” olacaktı.

Cevap 3)

Kurtuluş mücadelesi yıllarında Anadolu’ya subay kaçıran Karakol Cemiyeti’nin en önemli mensuplarından biri de “İsa” kod adlı Galatalı Şevket’tir. Anadolu’ya geçecek subaylar belirlendikten sonra onlara öğretilen şifre ile birlikte Özbekler Tekkesine giderler ve buradan da mücadele için Anadolu’ya geçerlerdi. Özbekler Tekkesi Anadolu’ya geçişe yardımcı olurdu. Anadolu’ya geçecek subaylar Özbekler tekkesinin kapısını çalar ve Galatalı Şevket’i kastederek kapıyı açan kişiye “Beni İsa gönderdi” şifresini söylerdi. Yıllarca “İsa” kelimesinin manası anlaşılamamıştır ancak “İsa”, Galatalı Şevket’in teşkilattaki kod adıdır. Sonuç olarak doğru cevap D seçeneği yani “Özbekler Tekkesi- Beni İsa gönderdi” olacaktı.

Cevap 4)

Cengiz Han tarihte istihbaratı en etkin kullanan hükümdarlardandır. Hattı bazıları psikolojik savaşı onun icat ettiği dahi söyler. Cengiz Han psikolojik savaşın gücünü fark ettikten sonra sırf bu tarz operasyonlar için özel ajanlar yetiştirerek araziye yollarmış. Yani doğru cevap B seçeneği “Cengiz Han” olacaktı.

Cevap 5)

Jerry KİNG Amerikan istihbarat tarihinde oldukça önemli bir şahsiyettir. Zira kendisi 1981 yılında yalnızca 50 kişi ile ABD’nin ilk “askeri insan istihbaratı teşkilatı” olan ve adı çok fazla bilinmemesine rağmen sahada çok aktif olan İNTELLİGENCE SUPPORT ACTİVİTY adlı oluşumu kurmuştur. İlerleyen yıllarda Donald Rumsfeld, Pentagon’un dünyada daha da etkin bir güç haline gelmesi için CIA tipi yapılanmalara gitmesi gerektiğini düşünerek bu teşkilatın faaliyetlerinin artırılmasının da önünü açmıştır. ISA, Grey Fox kod adıyla yürütülen operasyon çerçevesinde Pakistan istihbaratı ISI ile ortak çalışmaya başlamıştır.(Yakında yayınlanacak olan Pakistan istihbaratı ile alakalı yazımdan bir bölüm). Sonuç olarak doğru cevap B seçeneği yani “İntelligence Support Activity- Pakistan” olacaktı.

Cevap 6)

Mehmet Fuat Doğu her ne kadar asker kökenli bir müsteşar olsa da teşkilatın sivilleştirilmesi gerektiğini düşünen bir isimdi. Bu düşünce ile teşkilatın personel politikasında değişiklikler yapmıştır. Tevatürlere göre Geçmişte MİT’in, Ankara SBF ve Hukuk Fakültelerinin bazı öğrencilerine kimden geldiği belli olmayan mektuplar yolladığı ve işe ihtiyacı olanların “PK:507” ye mektupla başvurmalarını istediği iddia edilmiştir. Bu dönemin MİT Personel Daire Başkanı ise Erkan Ersil’dir. Yani doğru cevap D seçeneği “Erkan Ersil” olacaktı.

Cevap 7)

Eski yazılarımdan birinde istihbarat teşkilatlarının iç-dış istihbarat olarak farklı örgütlenmelere gitmeleri gerektiğinden ve bunun öneminden bahsetmiştim. Bu soruyu sormaktaki amacım ise siz değerli okuyucuları dünya istihbarat sistemlerini araştırmaya sevk etmekti. Bu sorunun doğru cevabı ise D seçeneği yani “Güney Kore” olacaktı.

Cevap 8)

ABD’de 17 istihbarat örgütünün çatısında yer alan Ulusal İstihbarat Direktörlüğü Ofisi’nin analitik kolu olarak faaliyet gösteren Ulusal İstihbarat Konseyi tarafından, ilk olarak 1996-97 döneminde hazırlanan ve her Başkanlık seçiminden sonra güncellenerek, yeni ABD Yönetimi’ne uzun dönemli stratejik planlamada yardımcı olmayı amaçlayan “Küresel Eğilimler” raporu yayınlanır. Bu soruyu sormaktaki amacım da sizleri bu raporu okumaya sevk etmekti. Raporda çok ilginç tespitler vardır. Bunlardan biri de ABD istihbarat mekanizmaları tarafından 2030’lu yıllarda “Asya” kıtasında yaşanması muhtemel gelişmelerin küresel düzene tehdit olacağı öngörüsüdür. Sizlerden gelen cevapların büyük çoğunluğunda “Türkiye yakın coğrafyası” vardı. Bu şıkkı tuzak şık olarak uydurmuştum. Zira Türkiye yakın coğrafyası sadece Ortadoğu’dan ibaret değildir. Bu sebeple bu şık tam manasıyla doğru cevabı karşılamamaktadır. Yani doğru cevap D seçeneği olan “Asya Kıtası” olacaktı.

Cevap 9)

Orhun Yazıtlarında Göktürklerin diğer Türk kavimlerinden olan Türgişler, Kırgızlar ve diğerleri ile olan mücadelelerinde “Körüglerin”(Yani istihbarat getiren habercilerin) oynadığı rol de yer almaktadır. Bu soruyu sormaktaki amacım da “Türklerde istihbarat faaliyetleri çok eskilere dayanır” gibi bir klişe lafı sizlere söylemek yerine, sizlere bunu buldurmaktı. Sonuç olarak doğru cevap C seçeneği yani “Körüg” olacaktı.

Cevap 10) 

Sovyet istihbarat teşkilatı KGB’nin 3 ana bölümünden biri olan “Pervoye Upravleniye”ye bağlı birimlerin görevini sormuştum. Sorunun amacı, istihbarat teşkilatlarının ne kadar farklı ve bize basit gelen işler için ayrı birimler oluşturduğunu göstermekti (Ulaştırma yolları ile alakalı birim gibi). NKO diye bir birim yok. Varsa da ben bilmiyorum çünkü uydurdum bu birimi. Bu sorunun doğru cevabı da E seçeneği yani “NKO: Rusya’yı nükleer tehditlere karşı korumak” olacaktı.

Cevap 11)

Hangi müsteşar iki dönem görev yapmıştır diye sormuştum. Mehmet Fuat Doğu ilk müsteşarlık görevini 27.08.1962-25.08.1964 arasında “Milli Emniyet Hizmeti Riyaseti Reisi” olarak, ikinci görevini 01.03.1966-23.07.1971 arasında “Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı” olarak yapmıştır. Yani doğru cevap B seçeneği “Mehmet Fuat Doğu” olacaktı.

Cevap 12)

CIA’ya casusluk yapan eski istihbaratçıyı sormuştum. Bu sorunun cevabı “MİT’in Efsane Operasyonları” başlıklı yazımda mevcuttu. İnternette de kolaylıkla bulunabilecek bir bilgidir. Sorunun amacı ise istihbaratta “Kontrespiyonaj” faaliyetlerinin ne kadar hayati önemde olduğunu araştırmaya sizleri sevk etmekti. Hatta bu konuyla alakalı geçmişte bir yazı dahi yazmıştım. Eski bir albay ve MİT mensubu olan Sabahattin Savaşman, 1977 yılında MİT’in 3.adamı pozisyonundadır. Bir gün Hiram Abas ve Mehmet Eymür tarafından bir CIA ajanına bilgi satarken yakalanmıştır. CIA ajanı ile takasın yapılacağı daireyi ellerinde silahlarla basan Hiram Abas ve Mehmet Eymür, dosyaları CIA ajanına teslim edemeden Savaşman’ı yakalamıştır. İddialara göre Savaşman, oğlunun okul parası karşılığında MİT’in önemli belgelerini satmak konusunda CIA ile anlaşmıştır. Daha sonra yargılanan Savaşman 17 yıl hapse mahkûm edilmiştir ancak 1984 yılında tahliye olmuştur. Yani doğru cevap C seçeneği “Sabahattin Savaşman” olacaktı.

Cevap 13)

Yörüngeye yerleşen ilk istihbarat uydusu hangisidir diye sormuştum. Sorunun amacı ise sizleri uydu istihbaratının ilk defa etkin olarak kullanıldığı Basra Körfezi Savaşını ve Avrasya bölgesinde uydu istihbaratının potansiyeli üzerine araştırmaya sevk etmekti. Umarım cevabı ararken bu konularla karşılaşmışsınızdır. Bir kopya vereyim; bu mesele hakkında bilgi alabileceğiniz en yetkin insanlar “coğrafyacılar”dır. Coğrafya sadece dağ, ova, dere öğrenilen bir alan değildir ve kanaatimce istihbarat bilimi içinde çok çok önemli bir yere sahiptir coğrafyacılar. Kısacası bu sorunun doğru cevabı A seçeneği yani “KH\11” olacaktı.

Cevap 14)

1992’de İran istihbaratı 9 ay boyunca bir mühendisi sorgulamıştır. Sorgu sonucu edinilen bilgilere göre İsviçre’de bir firma tarafından üretilen ve 120 ülkenin kullandığı kripto makinaları ile çekilen her mesajın bir kopyasının doğrudan Washington’a gittiği belirlenmiştir. Bu şirketi adı CRYPTO A.G.’dir. Bağımsız İsviçre ve NATO ile alakalı ilginç bir hikâye değil mi? Sonuç olarak doğru cevap D seçeneği yani “CRYPTO A.G.” olacaktı.

Cevap 15)

Önceki yazılarımdan birinde Churchill’in akıl dolu aldatmalarının Normandiya çıkarmasındaki rolü üzerinde durmuş, istihbaratın askeri gücü nasıl çarpan olarak etkileyen bir faktör olduğundan bahsetmiştim. Churchill’in kurduğu “London Controlling Section”, aldatmaca operasyonlar yapmak amacıyla kurulan ilk istihbarat teşkilatıdır. Yani doğru cevap C seçeneği “London Controlling Section” olacaktı.

Sayın yazar arkadaşım Sefa SOLE, bir yazısında Cevher Dudayev’in harika bir beyanatına yer vermişti. Dudayev’e Çeçenlerin kaç generali olduğu sorulduğunda Dudayev; “Her Çeçen bir generaldir, ben sadece milyon birincisiyim.” demiştir. Cevher Dudayev’in felsefesini ve Nizamülmülk’ün görüşlerini göz önüne alarak ben de “Her Türk bir istihbaratçıdır.” desem sizce abartmış olur muyum? Saygılarımla…

 KİTAP KAZANAN OKUYUCULARIMIZ

  1. Burak GÜNDOĞDU: İstihbarat Dünyası – (Sait YILMAZ)
  2. Ayhan TEZEL: Milli Güvenlik Teorisi – (Ümit ÖZDAĞ)
  3. Harun AYDOĞDU: İstihbarat Bilimi – (Sait YILMAZ)

Kitap kazanan okuyucularımızla irtibata geçip hediyelerini en kısa zamanda yollayacağım. Kitap hediyeli istihbarat testimize katılım yoğundu ancak gelen yorumların azlığı sebebiyle bu tarzda ikinci bir çalışma yapmayı düşünmüyorum. Tekrar katılımınız için hepinize teşekkür ederim…

 

Türkiye’nin Geçmişteki Suriye Politikası ve Öcalan Krizi

Eylül 1998’de Suriye’nin, yıllardır topraklarımızda yaşamıyor diye, Türkiye’nin teslim edilmesi taleplerini geri çevirdiği bölücü terör örgütü lideri Öcalan, Silahlı Kuvvetlerimizin kararlı ültimatomu üzerine ülkeden uzaklaştırılmıştı. Ülkemize binlerce şehit verdiren ve milyarlarca dolara mal olan PKK yıllardır, Türkiye’nin sözde müttefiklerince ve komşusu olan ülkelerce desteklenmişti. 1990 öncesi Sovyetlerden güç alan Suriye, Kıbrıs’ta 1974’de ağır bir hezimete uğrayıp öç alma hevesindeki Yunanistan, bölgede güçlü, demokratik ve laik bir Türkiye’yi arzulamayan İran, 1990 sonrası Ermenistan, 1990 öncesi Bulgaristan kanlı terör örgütü PKK’nın etkinlik çabasını sürdürdüğü bütün süreçte destek vermiş olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Suriye’nin 1990 öncesi sistematik bir şekilde başlattığı PKK’yı destekleme stratejisi hiç şüphesiz kendi tarihsel hesaplaşmasına uygundu. Amaç, büyük Suriye ütopyası çerçevesinde Hatay’ı almaktı. Bunun için Türkiye’nin zayıflatılması ve bunun için de içerde kargaşa çıkarılması gerekliydi. Suriye ve Lübnan’daki kamplarda yetiştirilen, silahlandırılan ve sınırlarımıza kadar Suriye tarafından getirilen teröristlerin Türkiye’ye sızmaları bu strateji çerçevesinde sağlanıyordu. Kağıt üzerinde güçlü bir silah envanterine sahip olan Suriye, elindeki binlerce tank , top ve yüzlerce savaş uçağına mı yoksa İsrail’e karşı vermiş olduğu başarısız savaşlarda kendine hiçbir zaman yeterli ölçüde yardım etmeyen Arap Dünyası’na mı güveniyordu da Türkiye’ye karşı böylesine bir strateji izliyordu?

Öcalan Lazkiye’de yüzerken

1990 öncesi için bu sorunun cevabı her halükarda hayır olmalıdır. Çünkü Suriye Ordusu’nun NATO standartlarının ötesinde, Sovyet Orduları’na karşı savaşacak şekilde hazırlanmış güçlü ve disiplinli Türk Ordusu’na karşı koyamayacağı açıktı. Suriye geçmiş deneyimlerine bakarak Arap’lara da güvenemezdi. O halde tek güvendiği ABD ve NATO dışındaki öteki küresel ve askeri güçler, Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı idi. Biliyordu ki Türkiye’nin kendisine yönelik bir harekatı, Sovyetlerin sert müdahalesini peşinden getirecekti. Yani o günlerde pkk terörünün önde gelen iki hamlesinden ( diğeri komşumuz Yunanistan’dır) biri olan Suriye’nin arkasında o zamanki küresel ve askeri güç Sovyetler Birliğidir.

Sovyetler Birliği’nin Türkiye’deki terörün artmasından ve hatta Türkiye’nin zayıflayarak bölünmesinden elde edebileceği çıkarlar ise azımsanmayacak boyutlardaydı. Her halükarda bir NATO üyesi parçalanmış olacağı ve Akdeniz’e rahatça inebilme, dahası Orta Doğu ülkeleri ve dolayısıyla petrollerine “el atabileceği“ için karlı çıkabilecekti. Esasen pkk’nin güçlenmesinde , Türkiye üzerinde taşeron olarak kullandığı Bulgaristan’ın büyük ölçüde yardımcı olduğu ve bu yardımın her boyutta olduğu hatırlanırsa , Sovyetler Birliğinin parçalanmadan önceki yardımları somut ortaya konmuş olur.

Türk Milletinin bekasını yardımcı ellerin şefaatine teslim etmek onlardan medet ummak ülkemizin geleceğini mahvedebilir. Türkiye büyük bir ülkedir. Bu büyüklük atalarımızın mirasıdır ve kanla elde edilmiştir. Bu tarihsel büyüklüğü yanı sıra coğrafi büyüklüğümüz ise Türk milletinin özgürlüğü ve toprak bütünlüğü için önemlidir. Bir karış topraktan dahi vazgeçmek düşünülemez. Sonuç ise Lozan’dan bu yanan batılılarca özlenen, Türkleri Anadolu’dan atma hayalinin gerçekleşmesi anlamına gelecektir.

Muratcan Işıldak

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Neden Katar?

Suudi Arabistan’ın ağabeyliğindeki Körfez ülkelerinden, Umman ile birlikte daima farklı ve bağımsız bir politika izleyen Katar’la ilgili olarak alınan yaptırım kararlarının bu kadar şiddetli olacağı herhalde tahmin edilememişti.

Katar’ın diğer Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinden farklı politika izlemesi oldukça eskiye dayanmakta. Katar’ın yönetici ailesinin tarihi-siyasi bir entite olarak oluşmaya başladığı yıllardan itibaren daima Suud ve diğer Körfez ülkelerinden farklı bir yol izlediği dikkati çekmektedir. 18. yüzyılın sonlarından itibaren Bahreyn’i yöneten Al Halife ailesinin bölgedeki nüfuzu yaklaşık bir asır sonra Al Sani ailesinin İngilizler tarafından bölge lideri olarak tanımlanmasıyla ciddi bir meydan okuma ile karşılaşmıştır.

Katar Devleti ve bağımsızlık politikası

Katar, bu ülkeyi Arap yarımadasının tabii bir uzantısı olarak gören Suudi Arabistan’ın kurucularının daima takibinde olmuş ve Suudlular Katar’ı nüfuzları altına almak istemişlerdir. Katar yönetici ailesi bundan ancak Osmanlı yönetimi ile işbirliği yaparak kurtulmuş; Osmanlılar da 1916 yılına kadar bu baskılara direnmekle birlikte, ardından bölgeyi İngilizlere terketmiştir. Aynı durum Birleşik Arap Emirlikleri’nin teşekkülü esnasında tekerrür etmiş Katar da bu oluşuma davet edilmiş ancak Katarlılar bu teklifi de kabul etmeyerek bağımsız bir devlet olma yolunu seçmiştir. Aslında Katar’ın diğer Körfez ülkelerinin resmi adlarında kullandığı krallık, emirlik ve sultanlık yerine Kuveyt’le birlikte Devletü Katar (Katar Devleti) ismini kullanması bile bu bağımsız politikanın bir sembolü olarak ifade edilebilir.

Katar’ın bu bağımsız tutumu Suudi Arabistan liderliğindeki Körfez şeyhlikleri ve emirlikleri arasında adeta bir kader haline gelerek bu son krize kadar da devam etmiştir. Aslında bu kriz Körfez İşbirliği Konseyi üyesi Körfez ülkeleri ve Katar ilişkilerinde periyodik olarak meydana gelen krizlerin son halkası olmakla birlikte, zamanlaması ve şiddeti nedeniyle bir anda Ortadoğu gündeminin en önemli maddesi haline gelmiştir.

Katar Doğalgaz sahası

Bu periyodik krizler özellikle şimdiki Şeyh Temim’in babası Şeyh Hamad’ın 1995’te iktidara gelmesi ile süreklilik kazanmaya başladı. 1996’da Katar Devleti tarafından bir soft power (yumuşak güç) aracı olarak kurulan ve bölgede liberal ve açıklık yanlısı tutumuyla kısa sürede Arap dünyasının bir numaralı televizyonu haline gelen el-Cezire’nin yayın politikası, Körfez ülkeleri ile Katar arasındaki sorunlu ilişkilerin en önemli sembolü olarak düşünülebilir. Nitekim bölgedeki her kriz el-Cezire televizyonunun bürolarının kapatılmasıyla sonuçlanmıştır.

El-Cezire televizyonunun yanısıra Şeyh Hamad döneminde Katar’ın dış politikası da Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinden farklılık gösterdi. Katar Filistin’de Suud liderliğindeki Körfez’in desteklediği el-Fetih’in aksine Hamas’ı, Mısır’da selefi hareketlere karşı Müslüman Kardeşleri desteklediği gibi Körfez İşbirliği Konseyi’nde Umman’la birlikte daha farklı bir politika izlemiş İran ile de iyi ilişkiler göstermiştir. Körfez İşbirliği Konseyi İran ilişkileri her zaman sorunlu olmakla birlikte Konseyin üyeleri karşılıklı olarak İran’la özellikle ticari ilişkilerini iyi tutmaya özen göstermişlerdir. Körfez ülkeleri içerisinde İran’la en iyi ilişkilere sahip ülke ise ironik bir şekilde Birleşik Arap Emirlikleri’dir.

Katar ile diplomatik ilişkilerini kesen ülkeler: Suudi Arabistan, Bahreyn, Mısır, Yemen, Libya ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)

Arap Baharı süreci

Suudi Arabistan’ın 1995 yılında Körfez İşbirliği Konseyi başkanlığına karşı çıkan Şeyh Hamad’a karşı iki başarısız darbe teşebbüsü olmuş ve bu Suud-Katar ilişkilerini gerginleştirmiştir. 2002 yılında da el-Cezire’nin yayın politikası nedeniyle Suudi Arabistan Katar’daki büyükelçisini geri çekmişti. Katar-Körfez ilişkileri en sorunlu dönemini ise 2011’de Arap Baharı adı verilen sürecin başlamasıyla yaşadı. Özellikle Mısır ve Libya’daki süreçlerde Müslüman Kardeşlerin amansız düşmanı Birleşik Arap Emirlikleri ile ters düştü. Müslüman Kardeşler üyelerinin Katar’ın başkenti Doha’da kendilerine sığınma imkanı bulmaları bu krizin temel sebebini oluşturuyordu.

Bu arada 2013’te Katar’daki iktidar değişikliği Körfez ülkeleri içinde umutla karşılandıysa da Şeyh Temim babasının politikalarını devam ettirmekte kararlı gibiydi. Bunun üzerine Riyad’a çağrılarak Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin istekleri doğrultusunda bir güvenlik anlaşması imzalamaya mecbur bırakılmıştı. Aslında 2014’te bu anlaşma şartlarının Katar tarafından yerine getirilmediği iddiasıyla Körfez ülkelerinin elçileri çekilmişti Doha’dan. 2014 krizinin nedeni yine Müslüman Kardeşler üyelerinin Doha’da kendilerine yer bulmalarıydı. Bu kriz de Kuveyt şeyhi Sabah el-Ahmed’in devreye girmesi ve Müslüman Kardeşler üyelerinin ülkeden gönderilmesiyle çözülmüştü.

Son yaşadığımız kriz ise yine bu yıl mart başında Suudi Arabistan, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Katar’la ilgili bölgesel güvenliği tehdit ve Müslüman Kardeşlerle işbirliği gibi iddialarıyla başladı. Körfez ülkelerinin, Müslüman Kardeşler üyelerini topraklarında barındırmaması, el-Cezire’nin yayın politikasını değiştirmesi ve Müslüman Kardeşler’e yakın kanallara ve din adamlarına destek vermemesi gibi istekleri vardı Katar’dan. Nisan ortalarında Katar kabul etmişti bu istekleri. Ancak ne olduysa ABD başkanının ziyaretinin sonrasında oldu. Ziyaretin hemen ardından Katar Şeyhi Hamad’ın aslında var olmayan İran lehine bir açıklaması sızdırılarak işaret fişeği atılmış oldu. Katar bunun bir siber saldırı sonucu yapıldığını ve gerçek olmadığını resmi olarak ilan ettiyse de Körfez basını bunu gerçek kabul ederek olayın üstüne gitti ve nihayetinde kriz şu anda geldiği zirve noktasına ulaştı.

Kriz büyük planın parçası

Yukarıda verilen kronoloji aslında çok şey ifade ediyor. Öteden beri İslam ve Arap dünyasının liderliği hususunda önemli iddialar taşıyan Suudi Arabistan özellikle Körfez’de kendisinden bağımsız bir politika izleyen Katar’a bölgede patronun kim olduğunu ve artık ne tarafta duracağı hususunda bir karar vermesinin gerektiği mesajını verdi. İran’a karşı safları sıklaştırmak isteyen Suud ve Körfez ülkeleri bölgede çatlak ses istemediklerini çok sert bir şekilde ifade ettiler. Zamanlama ise her zaman olduğu gibi manidar. Zira Trump’ın son ziyaretinde yapılan anlaşmalarla İran’a karşı arkasını sağlama alan Suudi Arabistan bölgedeki liderliğine kayıtsız şartsız itaat bekliyor.

Olaylara mikro ölçekte bakıldığında Körfez içi bir hizalama problemi olarak görünse de krizin özellikle Trump’ın ziyareti sonrasına denk gelmesi ve Ortadoğu’daki genel durumun nezaketi göz önüne alındığında makro bir planın parçası olduğu açık. Zira Trump’ın İran karşıtı bir politikaya yönelmesi ve İran’ı çevreleme politikası izlemesi, bölgede DEAŞ gibi terörist örgütlerle mücadeleyi öncelemesi büyük planda Körfez ülkelerin tümünün İran karşıtı cephede yekpare bir hâle gelmesini amaçlıyor. Bu aynı zamanda İran tehdidi karşısında zengin Körfez ülkelerine daha çok silah satışı anlamına geliyor. Seçim öncesinde ABD vatandaşlarına daha çok zenginlik vadeden ve içeride de çok zor durumda olan işadamı zihniyetine sahip Trump için de önemli bir fırsat bu. Zengin Körfez ülkelerini İran nüfuzunun yayılmasına karşı korumanın da bir bedeli olmalı herhalde. Tabii bir de radikal terörist örgütlere maddi yardım hususunda bir günah keçisine ihtiyaç duyulmakta terörist PYD’ye silah verenlar tarafından.

Bu durum Katar gibi son yıllarda bağımsız bir politika izlemeye çalışan ve PYD/YPG terör örgütünün DEAŞ’a karşı kullanılması hususunda ABD ile ters düşen Türkiye’yi de komşusu ve iyi ilişkiler kurmaya çalıştığı İran karşıtı kampta yer almaya zorlamaya yönelik bir hamle olarak da algılanabilir. Nitekim İran Dışişleri Bakanı Zarif’in dün Türkiye’ye yaptığı ziyaret de Katar kriziyle yakından bağlantılı. Tabii burada Suriye’de İran’ın müttefiki olan Rusya’nın İran’ın yanında yer alıp almayacağı önemli bir soru işareti olarak belirsizliğini koruyor. Zira bu durum hem bölgesel hem de küresel bir savaşa sebep olabilir.

Kaynak: AA

Kendi Anılarıyla Putin’in Kremlin Yolculuğu

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 1999 yılında dönemin Devlet Başkanı Boris Yeltsin kendisini çağırıp önce başbakan olmasını sonra da başkanlığa adaylığını koymasını önerdiğinde, bunu hemen kabul etmediğini söyledi.

‘The Putin Interviews’ (Putin Röportajları) belgeseli için ünlü ABD’li yönetmen Oliver Stone’a röportaj veren Putin, Kremlin’e yükselme sürecinde yaşadıklarını anlattı.

‘YELTSİN’İN BAŞKAN ADAYLIĞI ÖNERİSİNİ BAŞTA GERİ ÇEVİRDİM’

Yeltsin’in kendisine yaptığı önce başbakanlık sonra da başkan adaylığı önerisini, bu görevler ‘çok büyük sorumluluk gerektirdiği, tüm hayatını değiştireceği ve buna hazır olup olmadığından emin olmadığı için’ başta geri çevirdiğini ve düşünmek için süre istediğini belirten Putin, “Bürokratken neredeyse sıradan bir insan gibi yaşayabilir, misafirliğe, sinemaya, tiyatroya gidebilir, arkadaşlarınızla sohbet edebilirsiniz. Ancak o durumda Rusya’nın sorumluluğunu üstlenmek farklı bir şeydi. Tek düşündüğüm şey, çocuklarımı nereye saklayacağım oldu” ifadelerini kullandı.

‘YELTSİN’İN NEDEN BENİ SEÇTİĞİNİ BİLMİYORUM’

“Bir düşünsenize: Beni görevden alıyorlar ve korumam yok, hiçbir şeyim yok, ne yapabilirim? Nasıl yaşayabilirim ve ailemin güvenliğini nasıl sağlarım? Ne kadar görevde kalacağımı dahi bilmiyordum. Zira başkan beni herhangi bir anda görevden alabilirdi. Daha sonra kendime ‘Eğer kader böyle yazıldıysa sonuna kadar gitmek lazım’ diye düşündüm. O zaman başkan olacağımı kesinlikle bilmiyordum. Bu konuda kimse garanti vermemişti” diye devam eden Putin, Yeltsin’in neden kendisini seçtiğini bilmediğinin de altını çizdi.

‘REAGAN’IN KARŞILAŞTIĞI ZORLUKLARLA BENİM YAŞADIKLARIM KIYAS EDİLEMEZ’

Stone, Putin’den eski ABD Başkanı Ronald Reagan’in 1980’lerin başında göreve geldiğinde karşılaştığı zorluklarla kendisinin 1999’da göreve geldiğinde karşı karşıya kaldığı zorlukları karşılaştırmasını da istedi.

Reagan’ın görevdeki ilk günlerinde karşılaştığı zorlukların, Rusya’nın 1999 ve 2000’de karşı karşıya olduğu zorluklarla kıyaslanamayacağını belirten Putin, “Çok büyük bir fark var. Reagan, ABD’nin başına geçti. Oradaki zorluklar ve sorunlar her ne olursa olsun, 1999-2000 Rusya’sındaki zorluklarla ve sorunlarla kıyaslanamaz” ifadelerini kullandı.

Putin göreve geldiğinde iki sorunu çözmesi gerektiğini, birincisinin doğru kişileri bulmak, ikincisinin de onlara sorumluluk yüklemek olduğunu vurguladı.

’25 MİLYON RUS, BİR GECEDE RUSYA SINIRLARININ DIŞINDA KALDI’

Putin, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından üzüntü duyduğu için kendisine yöneltilen eleştirileri de yanıtladı.

“En önemli husus, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra 25 milyon Rus, bir gecede Rusya’nın sınırları dışında kaldı. Bu gerçekten de 20. yüzyılın en büyük felaketlerinden biriydi” diyen Putin, ülkenin değişime ihtiyacı olduğunu düşünen dönemin Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov ve çevresindekilerin, nasıl bir değişime ihtiyaç olduğunu ise anlamadıklarının altını çizdi.

‘GORBAÇOV VE ÇEVRESİNDEKİLER, NELER YAPILMASI GEREKTİĞİNİ BİLMİYORDU’

Putin, “Ülkedeki durumu ve sistemi değiştirmek ve bunu yaparken ülkeyi korumak için ne yapılması gerektiğini Gorbaçov da dahil hiç kimse bilmiyordu ve ülkeyi parçalanmaya sürüklediler” diye sözlerine ekledi.

Kaynak: Sputnik

Tarihi Kişiliği İle Enver Paşa

İsmail Enver, 1881’de İstanbul’da doğdu.  babası Hacı Ahmet Paşa, annesi Dilara hanımdır. Ailenin 5 çocuğundan en büyüğüdür.

Askerliği

Askeri eğitimi babasının Manastır’a tayin olması ile birlikte 1889’da başladı.  Yaşı küçük olmasına karşın Manastır Askeri Rüştiyesi’ne kabul edildi ve oradan 1893’te mezun oldu. 15. sırada girdiği Manastır Askeri İdadi’sinden 6. sırada mezun olarak eğitimini sürdüren İsmail Enver, 1896’da Harp Okuluna geçti. Burada okurken amcası ile birlikte padişaha suikast edecek iki anarşisti evlerinde sakladıkları nedeniyle tutuklandı. Fakat suçlamaların asılsız olduğu kısa süre içerisinde anlaşıldı ve serbest kaldı. İlk görevlerini Manastır, Koçana ve Üsküp’te yaptı. 1904’de kolağası 1906’da binbaşılığa terfi etii. Binbaşı iken 1907’de yeni yeni filizlenmeye başlamış Bulgar çetelerine karşı görevlendirildi. 1908’e kadar devam ettiği bu görev onda Milliyetçilik düşüncesinin gelişmesini sağladı. Harp Okulunda okurken beraber tutuklandığı Amcası Halil Paşanın tavsiyesi ile Jön Türk Hareketinin Selanik kolu olan Hürriyet Cemiyetine on ikinci üye olarak katıldı. Manastır’daki ihtilal hareketlerine katıldı.2. Meşrutiyet’in ilan edilmesinden sonra “Hürriyet Kahramanı” olarak anılmaya başlandı. Sonraki ismi ile İttihat ve Terakki Cemiyeti olan Hürriyet Cemiyetinin askeri kanadının en önemli ismi haline geldi.

2. Meşrutiyetten sonra Berlin Askeri Ataşeliği görevine getirildi. 31 Mart ayaklanması sırasında geçici olarak yurda döndü ve isyana karşı kurulan Hareket Ordusunun kurmay başkanlığını Mustafa Kemal Bey’den devraldı. İsyan bastırıldıktan sonra 2. Abdülhamit tahtan indirildi ve yerine V. Mehmet Reşat geçti. İsyan bastırıldıktan sonra tekrar Berline döndü. 1911’de İşkodra’da çıkan isyan üzerine yeniden yurda döndü ve isyanın bastırılmasını sağladı ve Mehmet Reşatın yeğeni Naciye Sultan ile nişanlanıp hanedana damat oldu. isyanın bastırılmasından sonra yine Berline geçtiyse de İtalyanların Libya’ya saldırması ile geri döndü. İtalyanlara karşı gerilla savaşı yürütülmesine karar verildi. Gönüllü subay olarak başta Kuşçubaşı Eşref, Ali (Çetinkaya), Fethi (Okyar), Mustafa Kemal (Atatürk) olmak üzere gönüllü askerler ile yerel direnişi örgütlemeye gitti. Bu görev için önce doktor sonra tüccar kılığında, İskenderiye’ye kadar bir gemiyle oradan Trablusgarp’a deveyle yolculuk yaptı. Bingazi ve Derne’deki kuvvetlerin başına geçti. Burada 20.000’i aşkın kişiyi seferber etmeyi başardı. Bir yıl İtalyanlara başarılı şekilde direndikten ve yarbaylığa yükseldikten sonra 1912’de Balkan Harbi’nin başlaması ile diğer subaylarla birlikte yurda döndü. Sonrasında imzalanmak zorunda kalınan Uşi Antlaşması ile Afrika’da ki son toprağımızda elimizden çıktı. Balkan savaşında düşman kuvvetlerinin Çatalca’da durdurulmasını sağladıysa da Osmanlı savaşı kaybetti.

Savaştan sonra Kamil Paşa hükümeti Ülkeye Londra Konferansında dayatılan Edirne’neyi kaybettiğimiz Midye Enez hattının sınır olarak belirlenmesini kabule yanaşıyorlardı. Bu kabul edilemez karara karşı cemiyetten hükümeti zorla ele geçirme kararı çıktı ve Enver Bey’in başrolünde olduğu Bab-ı Ali Baskını gerçekleştirildi. Bu baskın sırasında Enver Paşanın fedaisi Yakub Cemil Nazım Paşayı öldürdü. Enver Paşa Mehmet Kamil Paşa’ya istifasını imzalattı ve Mahmut Şevket Paşa’nın Sadrazamlığa getirilmesini sağladı. Böylece İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidarı ele geçirmiş oldu. Bu olaydan sonra Baskının ana yapılış sebebi olan Batı Trakya ve Edirne’nin geri alınma fikri Sadrazam tarafından Padişaha sunuldu ve sürpriz bir saldırı yapılma kararı alındı.

1913’te Enver Bey’in     komutasındaki ordu ile Bulgaristan’a saldırıldı. 21 Temmuz günü şehir düştü ve Edirne Anavatan’a geri döndü. Savaştan sonra saygınlığı artan Enver Paşa ”Edirne Fatihi” olarak anılmaya başlandı. Konu ile ilgili, o sıralar bir Alman askeri olan Adolf Hitlerin şöyle bir sözü vardır; Eğer olaylar farklı bir şekilde gelişmiş ve müttefikler, İkinci Balkan Savaşları’nda olduğu gibi kendi aralarında ani bir kan davasının içine düşmediyse, bu Almanya’da Enver Paşa gibi birinden ziyade, Şansölye Kruno’nun olmasından kaynaklanıyordu.”  Edirne’nin düşmesi üzerine Enver Beyin rütbesi önce albaylığa, 1914’te de generalliğe yükseltildi. Hemen ardından istifa ettirilen Ahmet İzzet Paşa yerine Harbiye Nazırlığına getirildi ve nişanlısı olduğu Naciye Sultan ile Damat Ferit Paşa konağında yapılan bir düğün ile evlendi. Harbiye Nazırlığı boyunca  Berlin Askeri Ataşesi iken görüp öğrendiği Alman stilini orduda Fransız stili yerine uygulamaya koydu. Almanya’dan getirilen subaylar Türk Ordusu’nda danışman olarak görevlendirildi. Orduda iletişimi kolaylaştırmak ve  okur yazar oranını artırmak için ”Hurûf-ı munfasıla” veya ”Enveriye” denilen yeni yazı sistemi kullanıldı. Paşa’nın Harbiye Nazırlığı görevi 1908’e dek devam etti.

1. Cihan Harbi

Uluslararası arenada yalnızlık ve en başta İngiltere ile Fransa’nın ekonomik baskısından kurtulmak istemesi Osmanlı Devletini Almanya ile antlaşmaya itmişti. 2 Ağustos 1914’de Ruslara karşı gizli bir ittifak antlaşması imzalandı. 10 Ağustos’ta Boğaz’a girmesine izin verilen Goben (Yavuz) ve Breslav (Midilli) isimli iki Alman kruvazörünün satın alındığı ilan edildi. 29 Ekim’de Rus Çarlığının Sivastapol limanına saldırmak için gerekli onay verildi ve Osmanlı devleti resmen savaşa girmiş oldu. 1914 yılında Osmanlı Maliyesi iflas etmiş Balkanları, Mısır’ı ve Trablusgarp’ı kaybetmiş durumdaydı. Askeri olarak ise Balkan Savaşları sonucu son derece zayıflamış olmasına rağmen, İttihat ve Terakki hükümetinin sayesinde iki yıldan kısa bir sürede bu yapı reforme edildi ve yeni bir ordu oluşturma başarısı gösterildi. İttihat ve Terakki hükümeti ordu yapısındaki alaylı sistemi değiştirerek, okullu subayları faal birliklere, alaylı subayları da emekliye ya da hat araksı görevlere sevk etmiştir. Ancak, personel yapısında görülen olumlu değişim yetersiz finansal kaynaklar nedeni ile teknoloji ve silahlar konusunda görülememiştir.

Çanakkale ve Enver Paşa:

Çanakkale’de ordularının başkumandan vekili Harbiye Nazırı Enver Paşadır. Esat Paşa kolordu komutanı, Yarbay Mustafa Kemal ise tümen komutanıdır. Çanakkale’de özellikle deniz zaferlerinin kazanılmasındaki en büyük etken bölgeye Enver Paşa tarafından atanan Liman von Sanders’in atanmasıdır.. Fakat bu etkiyi Liman von Sanders değil, ancak onun bölgeye atanması ile gelen Alman matematikçi subaylarımız yapmıştır. Çok kanlı çarpışmaların yaşandığı, Okyanusya devletlerinin milletleşmesinin başladığı, yarım milyon insanın can verdiği dünya tarihinin en önemli savaşlarından olan Gelibolu savaşı Osmanlı’nın zaferi ile sonuçlanmıştır. Müttefikleri Çar’a yardım götüremeyen İtilaf devletleri başka yöntemler deneseler de devrime karşı koyamamıştır. Konu ile ilgili zamanın Britanya İmparatorluğu komutanı olan Winston Churchill’in yıllar sonra Enver Paşa’nın tek oğluna söylediği söz şudur: ”Senin baban Enver Paşa benim siyasi hayatımı 20 yıl geriye attı…”


Sarıkamış Cephesi

Sarıkamış..  Enver Paşa’ya en büyük iftiraların atıldığı yer. Öncelikle bu cephe nedir ve neden açılmıştır bu konunun üzerinde durmak lazım. Kasım’da Ruslar Azap ile Köprüköy’e saldırmış ve mağlup oluşlardı. Fakat Hasan İzzet Paşa dağılmış düşman ordusunu yakalamak yerine orduyu geri çekmiştir. Cephenin açılma amacı ise Rus Ordusu’nu tamamen yok etmek, Berlin Antlaşması ile verilen Kars, Sarıkamış, Ardahan ve Artvin’i geri almak, Azerbaycan’ı kurtarıp Bakü petrollerine ulaşmak, Kafkasya üzerinden harekete geçip Orta Asya’daki Türkler ile bağlantı kurmak ve zaten ekonomik ve siyası sıkıntılar içerisinde olan Rusya’yı tamamıyla saf dışı bırakmaktır. Savaşta Osmanlı 3. Ordusu yaklaşık 75.000 mensuplu idi. Rusların sayısı ise Ermeni Leyjonu ile birlkte 100.000’i buluyordu. Yani dostlar, matematik bile her canlı şunu kavrayabilir ki 75.000 kişiden 90.000 ölü çıkamaz. İşin daha da ilginci bir kurşun bile atmadan öldüler iftirası. Sarıkamışta ki Rus Ordusu komutanı Nikolay Yudeniç Osmanlının kaybının 18.000 ölü ve 6.000 esir, Rusya’nın kaybının ise 32.00 ölü ve 12.000 esir olduğunu söylemiştir. Peki nerden çıktı bu 90.000 yalanı? Sarıkamış ile ilgili hemen hemen bütün iftiralar 9. Kolordu Kurmay başkanı Köprülü Şerif İlbey’in harekattan yıllar sonra Ankara hükümetine yaranmak için yazdığı ”Sarıkamış İhata Harekatı” kitabında geçer. Fakat Rus kaynaklarının ve generallerinin bile doğrulamadığı bu iftira ülkemizde yayılmış ve doğru kabul görmüştür. Şu anda da genelkurmay başkanlığımız gerçekten donarak şehit olanların sayısını 7.000 küsür olarak açıklamıştır. Rus  General Vorontsov ise 9.000 Rus askerinin donarak öldüğünü söyler. Peki.. Durum böyle iken savaş neden kaybedildi? Öncelikle Sarıkamış’ta bir ihata yani çevirme hareketi uygulanmaya karar verilmişti. Tüm Sarıkamış iftiralarının kaynağındaki Şerif İlbey bile kitabında Şayet ilk çevirme harekatına sadık kalınsaydı muvaffakiyet kesindi demiştir. Hatta Rus Ordusu Kurmay Başkanı Maslofski tarafından “Enver Paşa tarafından hazırlanmış dahiyane bir plan” olarak anılmıştır. Fakat Karadeniz’den erzak ve giyim malzemesi getiren gemilerin batırılması, Komutanların plana sadık kalmaması Hafız Hakkı Paşa’nın Bardız’a gitmesi gerekirken Koşur istikametine yönelip yolu 75 kilometre uzatması sonucunda Sarıkamış Muharebeleri kaybedilmiştir. Murat Bardakçı’nın “Hafız Hakkı Paşa’nın Sarıkamış Günlüğü” adlı kitabında Hafız Hakkı Paşa’nın kendi yazdığı bir günlükte ise şu yazmaktadır; ‘Yarabbi! Bu felâkete ben sebep oldum, yine ben tamir edeceğim. Harekat başarısız olmuş fakat Çanakkale Zaferi ile kendisine yardım gönderilemeyen Rusya devrime engel olamamamıştır. Başa geçen Sovyetlerin Toprak kaybını Savaşa tercihi sonucu 1918 Mart ayında Brest-Litovsk Antlaşması ile Sarıkamış ve Kars geri alınmıştır.

Basmacı Harekatı

Enver Paşa’nın Kurtuluş Savaşı’na girme isteği reddedildikten sonra 1921 yılının Ekim ayında Turan ülküsünü gerçekleştirmek Orta Asya Türklerini bağımsızlığına kavuşturmak amacı ile Türkistan’a gitti ve Basmacı İsyan’ının başına geçti. Bazı zaferler kazanılmasına rağmen 1922’de bir kurban bayramı gününde saldıran Sovyet ordusu mitralyözlerini susturmak için atıyla hücum eder iken şehit düştü. Harekat ise  1934’e değin devam etti.

Ölümünün Ardından

Enver Paşa’nın naaşı 1996’ya kadar Çeğen’de kalmış, sonrasında naaşı Türkiye ye getirilip Abide-i Hürriyet e nakledilmiştir.

Kafkasya ve Hoş Gelişler Ola Marşları

Kafkasya Marşı İzzeddin Hümayi Elçioğlu tarafından 1914 yılında Kafkasya Cephesi için bestelenmiştir. Sonrasında bu beste Kurtuluş Savaşı Döneminde İzmir Marşı olarak uyarlanmıştır. Hoş Gelişler Ola marşı ise Azerbaycan Türkleri tarafından önce Enver Paşa için söylenmiştir.

Etkileri:

Kurucuları arasında bulunduğu İttihat ve Terakki fırkası günümüz milliyetçiliğinin temelini atmıştır. Zamanında yapılan modernizasyonlar ve yetiştirilen subaylar Kurtuluş Savaşındaki zaferlerimizin nedenlerindendir. Sadece Türkiye veya Osmanlı değil Tüm dünya Türklüğünü etkilemiştir.

İhsan Akbel*


*Stratejikortak.com misafir yazarı.

Kaynakça:

-Murat Bardakçı, “Hafız Hakkı Paşa’nın Sarıkamış Günlüğü
-Osman Mayatepek, “Dedem Enver Paşa”
– http://www.ibu.edu.mk/Enver%20Pasanin%20Hayati.pdf
-Babanzade İsmail Hakkı, “Fas ve Trablusgarp”
– Şerif İlbey. ”Sarıkamış İhata Harekatı”
– https://tr.wikisource.org/wiki/Enver_Paşa
-https://youtu.be/m_gVFMgZLDY
-Türk Tarihi, Toplumların Mayası ve Uygarlık.
-http://en.calameo.com/read/0023338639c2957828938
-Türk tarihinin portrelerinden Enver Paşa | İlber Ortaylı
– M. Galip Baysan, Enver Paşa’yı Dağa Çıkaran Nedenler, Enverpasadergisi.net 21.11.2008
-Murat Bardakçı, İzmir Marşı muamması
-Mustafa Çalık, https://www.youtube.com/watch?v=XI7QlI-bGuo
-https://tr.wikiquote.org/wiki/Adolf_Hitler
– https://books.google.com.tr/books?isbn=6051552707

Katar Krizinde İsrail Parmağı

Trump’ın Suudi Arabistan ziyaretinin, ABD’nin Körfez ülkeleriyle var olan ilişkileriyle pek bir alakası yoktu. Daha ziyade İsrail ve KİK üyesi ülkeler arasında barış tesisine yönelik bir senaryoydu.

Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’yle (BAE) Katar ilişkilerinde yaşanan ani tansiyon artışı pek açıklanabilir bir durum değil. Suudi Arabistan ve BAE medyası, muhtemelen Katar Emiri Şeyh Temim bin Hammad es-Sânî’nin, Körfez İşbirliği Konseyi’nin (KİK) İran’a yönelik sert tavrından farklı bir tutum izleyeceğine ilişkin olduğu varsayılan açıklamalarına bir tepki olarak saldırıya geçti.

Emirine atfedilen açıklamayı Doha yalanladı ve tartışmalı ifadeleri yayınlayan resmi haber ajansının siber saldırıya uğradığını savundu. Bu iddia daha sonra Washington tarafından da doğrulandı.

Fakat sahte bir ifade üzerine başlayan medya savaşı aldı yürüdü. Riyad ve Abu Dabi, medya savaşından sonra Doha’ya karşı topyekûn bir diplomatik saldırı başlattı: Diplomatik ilişkilerini kesti, Katar uçaklarına hava sahasını ve Katar deniz trafiğine de limanlarını kapattı. Ekonomik olarak hayatta kalması BAE ve Suudi Arabistan’dan gelen nakit desteğine bağlı olan Mısır cumhurbaşkanı Abdülfettah Sisi ise memnuniyetle bu iki ülkenin peşine takıldı. Diplomatik olarak pek bir ağırlığı olmayan birkaç Arap başkenti de bu Katar karşıtı cepheye katıldı. Daha büyük ağırlığa sahip Ürdün gibi bazı ülkeler ise sadece diplomatik temsil düzeyini azaltarak arada durmaya çalıştılar.

En sonunda Katar, aralarında Türkiye, Irak, Lübnan, Ürdün, Kuveyt, umman, Cezayir, Fas, Sudan ve Tunus bulunan birçok ülkeyle ilişkilerini muhafaza ederek bu saldırıdan sağ kurtuldu. En önemlisi de Başkan Trump’ın birkaç garip ve diplomatik olmaktan uzak tweetine rağmen, Doha Washington’un kati bir şekilde övgülerine mazhar oldu. Amerika’nın önde gelen siyasi erki, Trump’ın tweetlerinin aleyhinde açıklamalarda bulundu ve Washington’ın Katar’la ilişkilerini övdü. Hasılı, Katar’ı tecrit etme gayretlerinin bir yere varamadığı açıktı.

İlk kavganın sebep olduğu toz duman dindiğinde ve Kuveyt Emiri Şeyh Sabah el-Sabah olaya taraf olan ülkelerin temsilcilerini kabul edip çekişmekte olan başkentlerin arasında mekik dokurken, KİK’teki bu kavganın, ne İran’la ne de Suriye’yle alakalı meselelere dayanıyor görünen gerçek sebeplerine dair çok daha net bir resim ortaya çıkmaya başladı.

Trump’ın Suudi Arabistan ziyaretinden önce yazdığımız gibi, ABD başkanının Riyad tercihinin, ABD’nin Körfez ülkeleriyle var olan ilişkileriyle pek bir alakası yoktu. Daha ziyade İsrail ve KİK üyesi ülkeler arasında barış tesisine yönelik bir senaryoydu. Trump seçildikten sonra, Ortodoks bir Yahudi olan damadı Jared Kushner’i Arap-İsrail barışından sorumlu kişi olarak atadı. 36 yaşındaki Kushner ise tecrübesizliği nedeniyle, yine bir Ortodoks Yahudisi ve Trump organizasyona uzun süre hizmet etmiş olan Jason Greenblatt’ın kendisine koçluk yapmasına bel bağladı.

Greenblatt’ın yaptığı ilk iş, İsrail’in de bir süredir yaydığı bir söylemi ifade etmek oldu. Bu söylem en son İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun geçtiğimiz Şubat ayında Beyaz Saray’a gerçekleştirdiği ziyarette Trump’la ortak basın toplantısında dile getirilmiş, Netanyahu İran korkusunun İsraillilerle Arapları birbirine daha da yakınlaştırdığını söylemişti.

Netanyahu, Filistinlilere hiçbir taviz vermeye istekli olmayan ve sıklıkla İsrail’in (milattan önce var olan ve sonrasında da bir müddet ömür sürmüş) Yahudi Krallığı’nın Batı Şeria’daki tarihi topraklarını elinde tutması gerektiğini savunan muhafazakâr yerleşim yanlısı partilere minnet borcu olan zayıf bir koalisyon hükümetine başkanlık ediyor. Bu da Trump’ın muazzam barış vaatlerinden herhangi birini gerçekleştirebilmesi için Netanyahu’nun, alternatif bir barışa ihtiyacı olacağı anlamına geliyor. Bu nedenle İsrailliler ve Greenblatt, İsrail’in KİK üyesi ülkelerle barış anlaşmaları yapabileceğine inanıyor. Böyle bir başarı hem Trump’ı iyi gösterecek hem de İsrailliler için bir ödül olacaktır. Buradaki tek sıkıntı ise böyle bir barışın Filistinlilerin, İsraillilerle barış görüşmelerine girdikleri takdirde, sahip olabilecekleri herhangi bir baskı yapma imkanını da kaybetmelerine neden olacak olması.

Greenblatt’ın planı, Filistinlilerin, İsrail’le yapılacak kolektif bir Arap barışına onay vermeden önce, İsraillilerden istediklerini almasına dayanan geleneksel ‘içten dışa’ planının aksine bir ‘dıştan içe’ yaklaşım olarak pazarlanıyor.

Kushner, eşi –yani, kendisiyle evlenebilmek için Ortodoks Yahudiliğe geçen Trump’ın kızı İvanka– ve Greenblatt’ın, Suudi Arabistan’a hareket edecek başkanlık uçağına binebilmek için New Jersey hahamından izin almaları gerekti. Zira uçuş kısmen Yahudi Şabat’ına denk gelecekti. Riyad’a vardıklarına Grennblatt Şabat’ın geri kalanına odasında riayet etti ve dışarıya ilk defa Trump’ın ikili görüşmeleri başlatacağı Pazar sabahı çıkarak toplantılara katıldı. Birkaç görüşmeden edinilen bilgiye göre, KİK-İsrail barışı Trump’ın önceliklerinden biriydi. Bu da Suudi Arabistan’a yapılan ABD seyahatinin diğer her şeyden daha fazla barış arzusu tarafından yönlendirildiği fikrini teyit ediyor.

Trump bu seyahatinde mevkidaşlarıyla İran tehdidi ve diğer konularda ortak hareket etti. Fakat barış ihtimali olmaksızın Trump’ın Riyad ziyareti pek bir haber malzemesi sunmaktan uzaktı: Suudi Arabistan önceki Başkan Barack Obama’ya da bir madalya vermişti. Suudi Arabistan’la yapılıp ABD’de ciddi şekilde övülen ve Trump’ın “yüz milyarlarca dolar” ve Amerikan işçileri için “iş, iş, iş!” diyerek tanımladığı 110 milyar dolarlık silah anlaşması, Brookings Enstitüsü’nden Bruce Reidel’in bir araştırmasına göre gerçekten çok sahteye benziyor.

Trump’ın uçağının İsrail’e inmesinden kısa süre sonra Netanyahu, Trump’ı karşıladığı sırada, bir İsrail başbakanının da Riyad’tan Kudüs’e uçacağı günü düşlediğini söyledi. Bu da Trump’ın Suudi Arabistan ziyaretinde İsrailliler için en önemli olan unsurun, bu ziyaretin bir Suud-İsrail barışına katkı sunma ihtimali olduğunun diğer bir göstergesi.

KİK’te yaşanan anlaşmazlığın İsrail barışıyla ilgili bir sürecin neticesi olduğunun en son delili de, Trump’ın ziyaretinden bir hafta önce bir Katar karşıtı kampanyanın başladığı Washington’dan geldi. İsrail dostları tarafından fonlanan düşünce kuruluşlarında çalışan araştırmacılar, kendilerinden geçmiş bir şekilde, Katar’ı Sünni terörizmine destek vermekle suçlayan makaleler yayınladılar. Bu araştırmacılar yazdıklarıyla Doha’nın beş Taliban militanına ev sahipliği yapmasına ve ayrıca Hamas ve Müslüman Kardeşlerin liderlerini de barındırmasına tepkiler gösterdiler.

Fakat Taliban liderleri Washington’un talebi üzerine Doha’da yaşıyorlar. Normalde bir ABD hapishanesinde tutuklu bulunan bu Taliban militanları, Obama yönetimi tarafından bir mahkum değişimi sırasında ABD askeri Bowie Bergdahl’a karşılık serbest bırakılmışlardı. Washington bu Taliban militanlarını Katar’da tutmanın onları Afganistan’dan uzakta tutmak anlamına geleceğini düşündü, zira Afganistan’da tekrar Taliban’a katılarak ABD’ye ve çıkarlarına karşı savaşabilirlerdi.

Hamas ve İhvan liderlerine ev sahipliği yapılması konusu da, çözüldüğü zamana kadar KİK’te anlaşmazlıklara sebep olmuş eski bir sorun. Suudi Arabistan ve BAE, Katar’ın İhvan’ı kara listeye almasını ve Hamas liderlerini ülkeden çıkarmasını talep ettiğinde Doha, İhvan’ın ne ABD’nin, ne AB’nin, ne BM’nin ne de Arap Birliği’nin terör listesinde olduğunu ifade ederek buna karşı çıkmıştı. Doha ayrıca İhvan’ın kanunlara uygun şekilde faaliyet gösterdiğini ve aralarında Kuveyt, Ürdün, Tunus ve Fas’ın da bulunduğu Arap ülkelerinde parlamentoda temsil edildiğini söyledi. Bunun üzerine, Kuveyt’in arabuluculuğuyla KİK, İhvan’la nasıl muhatap olunacağının Katar’ın kendi iç meselesi olduğunu kabul etti ve fakat hiçbir devletin İhvan’ın herhangi bir ülkelerarası meclis karşıtı faaliyetini desteklememesi gerektiğini ifade ederek savaş baltalarını gömdü. O günden bu yana KİK ülkeleri, İhvan konusundaki anlaşmazlıklarına rağmen barış içinde yaşıyorlardı.

Katar ve İhvan konusunda bu süreçte hiçbir değişiklik yaşanmadığı, Katar İran’la Suriye ve Irak’ta canını dişine takmış bir şekilde mücadele ettiği, ayrıca Yemen’de Suudi Arabistan’ın başını çektiği koalisyonun ve DEAŞ karşıtı koalisyonun bir üyesi olduğu için, Doha ve iki Körfez başkenti arasındaki bu ayrılığın tek muhtemel sebebi olarak geriye İsrail barışı kalıyor.

Katar belki de gelmekte olan bu diplomatik saldırıyı hissetmiş ve buna uygun olarak Hamas’a Filistin devletine biçilen 1967 sınırlarında yaşayabileceğini duyuran yeni bir bildiri yayımlaması talimatını vermişti. Fakat İsrail 1967 sınırlarının çok ötesinde bulunuyor. Netanyahu Hamas’ın yeni bildirisinin itibarını lime lime etmek maksadıyla televizyona çıktı. Bundan kısa bir süre sonra da KİK’te, Suudi Arabistan ve BAE’nin Katar’dan artık kati bir şekilde Hamas’ı boğmasını talep etmesi üzerine çıkan çatışma geldi. Bundan sonra ne olacağını ise kimse kesin olarak bilemiyor.

Kaynak: AA

Kitap Hediyeli İstihbarat Testi

Gündem bu kadar yoğunken bu yazıya ne gerek var diye düşünenler olabilir ancak bu millet Kurtuluş Mücadelesi verirken dahi 1921 yılında “Maarif Kongresi” toplanmıştır. Gündemin yoğunluğu bizleri etkilememelidir. Bizler üzerimize düşen kendimizi eğitme vazifemize her daim devam etmeliyiz.

Bu yazımda sizler için istihbarat tarihi ile alakalı çoktan seçmeli bir test hazırladım. Testin tüm sorularını doğru cevaplayıp suicmeznedim@gmail.com adresine mail olarak veya Twitter’da @NedimSuicmez adresine DM olarak yollayan okuyucularımıza Sait Yılmaz’ın “İstihbarat Dünyası” adlı kitabı ve Ümit Özdağ’ın “Milli Güvenlik Teorisi” adlı kitaplarından birini hediye edeceğim. Tüm soruları doğru cevaplayan kimse çıkmazsa en çok doğru cevabı olan okuyuculardan birine hediyesini yollayacağım. Bunu yapmaktaki amacım ise soruların cevaplarını ararken siz değerli okuyucuları araştırmaya sevk etmektir.

 Bu çalışmayı faydalı bulan ve bu tarz kitap hediyeli testlerin devamını isteyen okuyucuların yorumlarını bekliyorum. Ayrıca çalışmalarımızı karşılıklı etkileşimle nasıl daha faydalı hale getirebileceğimizle alakalı görüşlerinizi bekliyorum. Çünkü amacım sadece ilgilisine ulaşabilecek “yüksek düzeyde akademik çalışmalar” yapmaktan ziyade stratejik ortağınız olarak sizlerle karşılıklı olarak bilgi birikimimizi yükseltmektir. Hepinize iyi okumalar ve başarılar…

Not: İstihbarat tarihinde birçok vakıa için kesin ifadelerle konuşamıyoruz. Çünkü bu işin doğası budur. O yüzden soruları cevaplarken “genel kabul görmüş” bilgileri ve hikâyeleri esas alınız. Saygılar…

  1. Dünyada Türklerin kurmuş olduğu örgütlü olarak faaliyet gösteren ilk istihbarat teşkilatı olarak bahsedilen “Börü Budun” hangi dönemde kurulmuştur?
a) Ö. 120’li yıllar
b) S. 120’li yıllar
c) S. 680’li yıllar
d) S. 970’li yıllar
e) S. 1290’lı yıllar
  1. İstihbaratı devletin bekası için hayati bir faktör olarak gören ve bu konuyu genişçe işleyen, bir devlet başkanının istihbarat faaliyetleri yürütmesinin hayati önemde olduğunu hatta mecburi olduğunu sıklıkla vurgulayan, hatta kendi devlet başkanı ile bu konuda tamamen zıt görüşlere sahip olan ve onun fikirlerini eleştiren eserin sahibi ve eser hangisidir?
a) Savaş Sanatı – Sun Tzu
b) Prens – Machiavelli
c) Devlet – Platon
d) Siyasetname – Nizamülmülk
e) Diplomasi – Henry Kissinger
  1. Kurtuluş Mücadelesi yılları… Gizlice Anadolu’ya geçmek isteyen bir subay olduğunuzu farz edin. Bunun için gitmeniz gereken “yer” ve söylemeniz gereken “şifre” nedir?
a) Genelkurmay binası – Selaniklinin selamı var.
b) Haydarpaşa Tren Garı – Beni Süleyman gönderdi.
c) Haydarpaşa Tren Garı – Selaniklinin selamı var.
d) Özbekler Tekkesi – Beni İsa gönderdi.
e) İstanbul Şazeli Tekkesi – Beni Selanikli gönderdi.
  1. İstihbarat tarihinde “Psikolojik savaş için özel ajanlar yetiştiren ve psikolojik savaşı en etkili şekilde kullanan” hükümdar olarak bahsedilen kişi kimdir?
a) Atilla
b) Cengiz Han
c) İstemi Yabgu
d) Alp Arslan
e) Gazneli Mahmut
  1. ABD’nin ilk “askeri insan istihbarat teşkilatı” hangisidir ve bu teşkilat “Grey Fox” operasyonu kapsamında hangi ülke ile ortak faaliyet yürütmüştür?
a) National Reconnaissange Office – Mısır
b) İntelligence Support Activity – Pakistan
c) National Security Agency – İsrail
d) Defence İntelligence Agency – İsrail
e) National Geospatial İntelligence Agency – Afganistan
  1. Geçmişte MİT’in, Ankara SBF ve Hukuk Fakültelerinin bazı öğrencilerine kimden geldiği belli olmayan mektuplar yolladığı ve işe ihtiyacı olanların “PK:507” ye mektupla başvurmalarını istediği iddia edilmiştir. Bu iddialara konu olan dönemin MİT Personel Daire Başkanı kimdir?
a) Cevat Öneş
b) Nuri Gündeş
c) Mehmet Eymür
d) Erkan Ersil
e) Hiram Abas
  1. Aşağıdaki ülkelerin hangisinde kurumsal olarak “iç-dış” istihbarat ayrımına gidilmemiştir?
a) Hollanda
b) İtalya
c) Pakistan
d) Güney Kore
e) Avusturya
  1. ABD’de 17 istihbarat örgütünün çatısında yer alan Ulusal İstihbarat Direktörlüğü Ofisi’nin analitik kolu olarak faaliyet gösteren Ulusal İstihbarat Konseyi tarafından yayınlanan “Küresel Eğilimler: 2030” raporunda 2030’lu yıllarda hangi bölgede yaşanması muhtemel gelişmelerin “küresel düzene tehdit” olacağı ABD istihbarat birimlerince öngörülmüştür?
a) Afrika kıtasının kuzeyi
b) Avrupa kıtasının doğusu
c) Türkiye yakın coğrafyası
d) Asya kıtası
e) İsrail yakın coğrafyası
  1. Aşağıdakilerden hangisi Orta Asya Türk devletlerinde “istihbarat, casusluk,” faaliyetlerine ilişkin kullanılan kelimelerden biridir?
a) Çavuş
b) Oytun
c) Körüg
d) Acarer
e) Kutan
  1. Sovyet istihbarat teşkilatı KGB’nin 3 ana bölümünden biri olan “Pervoye Upravleniye” ye bağlı birimlerin görevleri hangisinde yanlış olarak verilmiştir?
a) SPO: Rejim karşıtlarını tespit etme
b) DTO: Ulaştırma yollarına yapılacak sabotajları engelleme
c) KRO: Rejim karşıtlarını tasfiye etme
d) EKO: Rusya’yı ekonomik sabotajlara karşı koruma
e) NKO: Rusya’yı Nükleer tehditlere karşı koruma
  1. Aşağıdaki isimlerden hangisi Türk istihbarat teşkilatlarında 2 dönem müsteşarlık görevi yapmış isimlerden biridir?
a) Hiram Abas
b) Mehmet Fuat Doğu
c) Emre Taner
d) Şükrü Ali Ögel
e) Hüseyin Avni Göktürk
  1. 1977 yılında CIA’ya bilgi satarken yakalanan ve casusluk suçundan yargılanan eski Türk istihbaratçı kimdir?
a) Mehmet Eymür
b) Mahmut Yıldırım
c) Sabahattin Savaşman
d) Hiram Abas
e) Cem Ersever
  1. 1976 yılında yörüngeye fırlatılan, bilinen “ilk istihbarat uydusu” aşağıdakilerden hangisidir?
a) KH-11
b) NSA-2
c) Kepler
d) Hubble
e) Uİnt-7
  1. 1992’de İran istihbaratı 9 ay boyunca bir mühendisi sorgulamıştır. Sorgu sonucu edinilen bilgilere göre İsviçre’de bir firma tarafından üretilen ve 120 ülkenin kullandığı kripto makinaları ile çekilen her mesajın bir kopyasının doğrudan Washington’a gittiği belirlenmiştir. Tüm NATO ülkelerine kritpo makinası satan bu şirketin adı nedir?
a) AstraZeneca
b) Crypto Swedish
c) Solvatten
d) Crypto A.G
e) Crypto Kongeneer
  1. Dünya Savaşı sırasında Churchill tarafından savaş hileleri planlamak amacıyla kurulan ve bu amaçla kurulmuş ilk istihbarat birimi olma özelliğini taşıyan yapı aşağıdakilerden hangisidir?
a) Military Operation 5
b) British Trick Agency
c) London Controlling Section
d) War Office İntelligence Department
e) Special İntelligence Service

 

Türkiye-Ermenistan İlişkilerinde “Sözde Ermeni Soykırımı ve Diaspora”

Ermeni Sorununun Ortaya Çıkışı ve Tehcir Kanunu

Ermeni Sorunu, günümüzden 102 yıl önce yaşandığı iddia edilen 1915 olaylarına dayandırılmaktadır. T.C ’nin kuruluşundan dahi önceki bir zamanda bir devletin kendi vatandaşlarıyla yaşadığı bir sorun kısa zamanda uluslararasılaşmış ve bugün de Türkiye’nin dünya ile ilişkilerini ve Türk Dış Politikasını etkilemektedir.

Ermeniler, ayrılıkçı-milliyetçi taleplerde bulunmadan önce Osmanlı’daki millet sınıflandırması içerisinde dini ve sosyal özgürlüklere sahip olarak yıllarca yaşamışlardır. Ancak, 19. yy’da Osmanlı’nın zayıflamasıyla birlikte Çarlık Rusya Ermeniler üzerine odaklanmıştır. Burada Rusya’nın amacı; Kafkasya’da bir Ermeni bölgesi oluşturmak ve Kafkasya Türkleri ile Osmanlı arasında bir tür bariyer yerleştirmektir. Rusya, Ermenilere din ortaklığı ve mezhepsel benzerliklerini kullanarak yaklaşmış ve kendisini koruyucusu ilan etmiştir. Ancak, bu sorunda tek etkili aktörün Rusya olduğunu söyleyemeyiz. Ermenilerin arasında Katolikliğin propagandasını yapan Fransa, Protestanlığı çıkarları için bölgeye yerleştirmeye çalışan İngiltere, dolaylı veya doğrudan etkili olan ABD ve Almanya gibi devletlerde Ermeniler üzerine oynamışlardır. Bütün bu kışkırtmalar sonucunda Ermeniler çeşitli ayaklanmalar çıkartmışlardır. Özellikle 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Ermeniler Rusların bağımsızlık vaatlerine kapılmışlardır. Bu da ciddi anlamda bir Ermeni meselesinin doğmasına neden olmuştur.

Osmanlı-Rus Savaşı sonrası imzalanan Ayestefanos Antlaşmasının 16.maddesi ile Ermenilerin yaşadığı bölgelerde iyileştirme yapılması istenmiş ve büyük devletler bu konuda Osmanlı’ya baskı yapmışlardır. Osmanlı Devleti karşısında reform hareketlerine girişmiştir. Ancak Ermenilerin akıllarında artık bağımsızlık vardır. Bu sebeple çeşitli Ermeni Komiteleri kurulmuş ve bu komiteler “Türkler, Ermenileri katlediyor” şeklinde propaganda yapmaya başlamışlardır. 1. Dünya Savaşı’na gelindiğinde ise sorun Osmanlı için daha büyük bir tehlike haline gelmiştir. Hemen her cephede savaş halinde olan Osmanlı, içeride de Ermenilerin silahlı saldırılarına maruz kalmıştır. Üstelik Avrupalı devletlerin neredeyse tamamı bu sorunda taraf konumundadır. Savaş sırasında birçok Ermeni grup Rusların saflarına geçmiştir. Bütün bunlar karşısında askeri ve ekonomik açıdan zayıflayan Osmanlı, doğuda Ermenilere güvenerek bir politika izleyemeyeceğini anlamış ve zorla yer değiştirme yani Tehcir kararı almıştır.

Tarihsel anlamda baktığımızda tehcir kanununu uygulayan tek devlet Osmanlı değildir. Dünyadaki diğer devletler de ekonomik, askeri, sosyal açıdan gerek gördükleri zaman bu politikayı uygulamışlardır. İşte Osmanlı Devleti’nin de yaptığı budur. Kaldı ki Osmanlı bu kararı tüm Ermeni vatandaşlarına uygulamamıştır. Ermeni Komitelerinde yer almayan, devletçe ihanetleri tespit edilemeyen Ermeniler sevk edilmemiştir.

30 Mayıs 1915 tarihinde alınan Tehcir kanununa göre;

– Düşmanla işbirliği yapmak
– Masum halkı katletmek
– Ülke içerisinde isyan çıkarmak gibi zararlı faaliyetlerde bulunan Ermenilerin Musul, Zor, Halep ve Suriye gibi Osmanlı vilayetlerine sevkleri uygun görülmüştür. Ne yazık ki bu sevk esnasında dönemin şartları nedeniyle on binlerce Ermeni hayatını kaybetmiştir. Ermeniler bu tehcir nedeniyle özelde Osmanlı Devleti’ni genelde ise Türkleri suçlamaktadır. Türklerin kendilerine soykırım yaptığını iddia eden Ermeniler bunu tüm dünyaya kanıtlama çabasındadır.

Başlangıçta kaybedilen Ermenilerin sayısının 300 bin olduğunu söyleyen Ermeniler bugün bu sayının 2 milyon olduğunu iddia etmektedirler. Ancak Osmanlı arşivlerine göre tehcir esnasında sevk edilen Ermeni sayısı 438.758, yerlerine sağ salim ulaşan Ermeni sayısı ise 382.148’dir. bu arada yitirilen kişilerin 20-30 bini yaygın hastalıklardan, 10 bin civarı ise yolculuk esnasındaki saldırılarda hayatlarını kaybetmişlerdir. Görüldüğü üzere burada soykırımdan bahsetmek mümkün değildir. Burada devletin ihmali vardır ancak bu soykırım gerekçesi olmamaktadır. Ermeniler ise bunun bir soykırım olduğunu iddia ediyorlar.

Hepimiz bu ‘soykırım’ kelimesiyle yüzleşiyoruz, her yerde duyuyoruz. Ancak bir çoğumuz ‘soykırım’ kelimesinin anlamını bilmiyoruz. Soykırım, BM’nin 1948 tarihli soykırım sözleşmesinin 2.maddesinde; “ ulusal, etnik, ırksal ve dinsel bir grubu toptan veya onun bir bölümünü yok etmek niyetiyle; grup üyelerinin öldürülmesi, fiziksel veya ruhsal sağlıklarına zarar verilmesi, bu grupta doğumlara engel olunması ve bir grubun çocuklarının zorla başka bir gruba nakledilmesi gibi eylemlerden herhangi birine başvurulmasıdır.” Bu maddeden de anlaşılacağı üzere Osmanlı Devleti bunlardan hiçbirisini yapmamıştır.

Bütün bunlar sonucunda anlaşılıyor ki Ermeni meselesi bir bağımsızlık meselesi değildir. Tamamı ile büyük güçlerin azınlıkları kullanarak Osmanlı Devletini çökertmek, parçalamak ve paylaşmak hedefine yönelik olarak çıkarttıkları bir sorundur. Bununla birlikte Osmanlı Devleti, Ermenilere devletin yüksek mevkilerinde görev vermiş, dışlamamış en güçlü olduğu dönemlerde dahi dokunmamış olmasına rağmen en zayıf olduğu bir dönemde hatta bütün dünya ile cenk halindeyken nasıl olur da soykırım yapmış olabilir? İşte bütün bu gerekçeleri bilmemize rağmen, Ermeni sorununu dünyaya doğru bir şekilde anlatamıyoruz. Çünkü Ermeniler yılladır bunun propagandasını bizden çok daha iyi yapmakta ve dünyayı buna inandırmaktadır. Peki o zaman başımıza bunca dert açan bu Ermeni Devleti nasıl bir devlet?

Ermenistan Cumhuriyeti

Ermenistan, Güney Kafkasya’nın denize kıyısı olmayan tek ülkesidir. Diğer Güney Kafkasya ülkeleri gibi iki kez bağımsız olmuştur. İlk bağımsızlığı 1. Dünya Savaşı sonrası dönemdir. Yalnızca iki yıl bağımsız kalabilmiş bu iki yılın sonunda SSCB tarafından işgal edilmiştir. İkinci bağımsızlığı ise SSCB’nin zayıfladığı dönemde SSCB henüz dağılmamışken gerçekleşmiştir. Ermenistan Sovyetler Birliği içerisinde herhangi bir tehdit altında olmamıştır tamamıyla daha fazla toprak elde etmek, sınırlarını genişletmek dolayısıyla Azerbaycan toprağı olan Dağlık Karabağ’ı kendi topraklarına katmak amacıyla bağımsız olmuştur. Güney Kafkasya’da bağımsızlığını ilan eden ilk devlettir. Doğu’da Azerbaycan, Batı’da Türkiye, Güney’de İran ve Kuzey’de Gürcistan ile komşudur ancak doğuda Azerbaycan ve batıda Türkiye ile sınırları kapalıdır.

Türkiye Ermenistan’ı tanıyan ilk ülkelerden biridir. Ancak Hocalı Katliamı, Karabağ işgali ve Karabağ’da yapılan zulümler, Ermeni Soykırımı iddiaları ve Ermenilerin, bugünkü Türkiye- Ermenistan sınırını tanımama nedenleriyle Türkiye’ye doğru yayılmacı pozisyonda olmaları sonucu 1993 yılında Türkiye, Ermenistan sınırını kapatmıştır ve bugün de hala kapalıdır. Türkiye ile Ermenistan arasında diyalog açısından en önemli girişim 9 Temmuz 2001’de Türk Ermeni Barışma Komisyonunun kurulmasıdır. Ancak bu komisyon Ermenistan’daki 10 siyasi parti tarafından kınanmış ve geçerliliği feshedilmiştir.

Ermenistan Dış Politikasında Etkili Olan Aktörler

Rusya Federasyonu

Bilindiği üzere Ermenistan ekonomik ve askeri anlamda Rusya’ya tam bağımlı bir ülkedir. Çünkü Ermenistan’ın doğal kaynağı yoktur ve doğu ve batı sınırlarının kapalı olması Ermenistan’ı Rusya’ya mecbur kılmaktadır. Bu da Rusya’nın işine gelmekte Ermenistan’ı iç ve dış politikası bağlamında yönlendirmektedir. Ermenistan’da Rusya’nın onaylamadığı hiç kimse devlet yönetiminde yer alamamaktadır. Bu sebeple Rusya Ermenistan’ın Türkiye ve Azerbaycan ile sorunlarını çözmesinde en büyük engellerden biridir. Ermenistan, Güney Kafkasya’da Rusya’nın hem müttefiki hem de eyaleti konumundadır. Ermenistan Türkiye ve Azerbaycan’dan tehdit alması duymasıyla Rusya’dan güçlü bir yardım aramakta ve Rusya da ona bu desteği vermektedir.

Karabağ Klanı (Karabağ Ermenileri)

Ermenistan’da dış politikayı etkileyen bir diğer aktör de Karabağ Klanları dediğimiz Karabağ Ermenileridir. Ermenistan’da bu zamana kadar devlet başkanlığı koltuğuna oturmuş kişilerin tamamı Karabağlıdır. Bunun sebebi de Ermenistan’ın bağımsızlık duygusunun Karabağ’dan gelmiş olmasıdır. İşte bu Karabağ Ermenileri Karabağ’ın Ermenistan’a bağlanmasını istemekte ve Ermenistan’ın dış politikasını yalnızca buna yönlendirmesini istemektedirler.

Ermenistan’ın birinci Cumhurbaşkanı olan Levon Ter Petrosyan onlar gibi düşünmemiş, Ermenistan’ı Karabağ çıkmazından kurtarmaya çalışmış ancak başaramamıştır. Ondan sonra gelen cumhurbaşkanlarının akıbetleri de tıpkı onun gibi başarısızlık olmuştur. Bütün bu başarısızlıkların yanı sıra bir de batının Güney Kafkasya üzerinde inşa ettiği petrol ve doğal gaz boru hatları ve Ermenistan’ın bunlara dahil olamaması Ermenistan’ı daha da yalnızlaştırmıştır. Ayrıca 2008 yılında Kuzey komşusu Gürcistan ile Rusya’nın yaşadığı sorundan da ciddi zarar görmüştür. Bütün bunlar sonucunda dönemin cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan Türkiye ile ilişkiler kurmaya, Karabağ konusunda farklı adımlar atmaya çalışmıştır. Türkiye ile diplomatik ilişkilerin geliştirilmesi ve sınırların açılması konusunda protokoller imzalamış ve Karabağ konusunda güven arttırıcı önlemler anlamına gelen bazı belgeler imzalamıştır. Sonuç alamamış olsa da Türkiye ile Azerbaycan’ın arasını kısa dönemli olarak açmayı başarmıştır. Fakat bir taraftan diaspora ve Ermeni muhalefetinin sert itirazları, diğer taraftan Türkiye’nin Karabağsız protokolleri imzalamayacağını bildirmesi Ermenistan’ın geleneksel dış politikasına dönmesine neden olmuştur.

Ermeni Diasporası

Ermenistan’ın dış politikasında önemli aktörlerden biri de hiç şüphesiz Ermeni Diasporasıdır. Dünyada 3 büyük diaspora vardır: Yahudi Diasporası, Ermeni Diasporası ve Yunan Diasporası. Bağımsız devlet kurana kadar diaspora Ermenilerin tek temsilcisi olarak kabul edilmiştir. Ermenistan devletinin kurulmasıyla diaspora kendini Ermenistan’ın temsilcisi olarak görmeye başlamıştır.
Diaspora Ermenileri; ABD, Fransa, Hollanda, Kanada gibi ülkelerde yaşayan ve 1915 olayları sebebiyle Ermeni olduklarını hatırlayan kişilerdir. Amaçları 1915 olaylarının soykırım olduğunu tüm dünyaya kabul ettirmektir. Ermenistan’ın da yegane amacının bu olması gerektiğini düşünmektedirler. Diaspora bu günlerde de Ermenistan’ın yurtdışındaki temsilcisi ve Ermenistan dış politikası üzerinde oldukça etkiye sahip bir güçtür. Ayrıca Ermenistan dış politikası üzerinde komşuları ile ilişkileri bağlamında sınırlayıcı rol oynamaktadır. Bugün Türkiye’nin üzerine atılan sözde soykırım meselesi her ne kadar asılsız kaynaklara dayansa da son yıllar içinde Türkiye’ye uluslararası ilişkilerde bir imaj kaybı oluşturmuştur.

Sözde Ermeni Soykırımını tam olarak tanıyan ilk devlet (1965) Uruguay’dır. Türkiye’nin uluslararası arenada önünü kapatmak isteyen 29 devlet tarafından da resmi olarak tanınmıştır. Sözde soykırım bugün Türkiye’nin AB ile ilişkilerini bile etkilemektedir. Bunun da önündeki en önemli faktör Fransa’dır. Fransa sözde Ermeni soykırımını tanıdığı günden itibaren Türkiye’nin AB’ye alınabilmesi için sözde soykırımı tanıması şartı konulmasını sağlamıştır. Suriye ise 2015 yılında Türkiye ile Esad rejiminin arasının bozulduğu dönemde sözde soykırımı tanımıştır. Almanya 2016 yılında tanımış ve bugün Almanya’da bu sözde soykırım tarih derslerinde anlatılmaktadır. Bugün de Türkiye ile Mısır’ın arasının bozulmasının ardından Mısır’da Ermeni Soykırımı iddiaları tartışılmaya başlanmıştır.

Bilindiği üzere bugün ABD sözde Ermeni soykırımını tanımamaktadır. Bunun da önündeki en büyük engel ABD’deki Yahudi Diasporasıdır. Çünkü Yahudiler dünyadaki en büyük soykırımın kendilerine yapıldığını ve onun eşinin benzerinin olmadığını düşünmektedirler. Bu sebeple de başka soykırımları tanımak istememektedirler ve bu konuda da Türkiye’nin tezine destek vermektedirler. Ancak 2007 yılında Türkiye’nin Hamas liderini Türkiye’ye davet edip görüşmesi, İran ile enerji antlaşması imzalaması sonucu ABD’deki önemli Yahudi diasporalarından olan ADL (İftira-İnkarla Mücadele Birliği) isimli diaspora sözde Ermeni soykırımını tanıyacağını açıklamıştır. Gerek Türkiye’nin tepkisi gerek İsrail’in baskısı sonucu geri adım atmak zorunda kalmıştır. Ancak tehlike henüz geçmemiştir.

Türkiye eğer bu Ermeni soykırımı iddialarının dünya ile ilişkilerinde ve dış politikasında önüne engel olmasını, büyük güçler tarafından kendisine baskı aracı olarak kullanılmasını istemiyorsa Yahudi Diasporası ve dolayısıyla İsrail ile ilişkilerini sıkı tutmalı, tehlikeye atmamalıdır. Ayrıca bilindiği üzere ABD’de Türk Diasporası bulunmaktadır ve Türkiye’nin ADL ile yaşadığı sorunda etkisiz kalmıştır. Türkiye’nin özellikle Türk Diasporasını daha aktif hale getirmesi gerekmektedir.

Afranur ARIKAN*


KAYNAKÇA

DUMAN Selçuk, Ermeni Sorununun Ortaya Çıkışı ve Tehcir Gerçeği,

LAÇİNER Sedat, Ermeni Sorunu, Diaspora ve Türk Dış Politikası, USAM ( Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu), 11.28.2008.

VELİYEV Cavid- ASLANLI Araz, Güney Kafkasya Toprak Bütünlüğü, Jeopolitik Mücadeleler ve Enerji, berikan yayınevi, ANKARA, 2011.

https://www.academia.edu/32074962/ERMEN%C4%B0_SORUNUNUN_ORTAYA_%C3%87IKI%C5%9EI_VE_TEHC%C4%B0R_GER%C3%87E%C4%9E%C4%B0_APPEAR%C4%B0NG_OF_ARMENiANS_PROBLEM_AND_REAL%C4%B0TY_OF_FORCED_EM%C4%B0GRAT%C4%B0ON. 24.05.17.

Katar’ın Kendine Güvenmesine Neden Olan 6 Etken

Suudi Arabistan öncülüğünde 10’dan fazla ülkenin “teröre destek vermekle” suçladığı Katar’ Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Mısır’ın başını çektiği bir grup Arap ülkesi ile ABD Başkanı Donald Trump’ın “teröre destek vermekle” suçladığı Katar, Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn’in karadan, havadan ve denizden uyguladığı ambargoya karşı Ulusal Varlık Fonu, ithalata alternatifleri, komşu ülkelerle olan ticaret hacminin zayıf olması ve ülkedeki ABD askeri üssü gibi elini güçlendiren etkenlere sahip.

1) Ulusal Varlık Fonu

Başkent Doha’da 2005’te kurulan ve yaklaşık 335 milyar dolar tutarında varlığı yöneten Ulusal Varlık Fonu’nun (UVF) yanı sıra rezervlerin 43,6 milyar dolara ulaşması, Katar’ın ekonomik krizi önleyebilecek gücünün olduğunu ortaya koyuyor.

Katar Gelişim Planlaması ve İstatistik Bakanlığı’nın Nisan ayı verileri, nüfusunun 2 milyon 700 bin olduğu göz önüne alındığında, ülke rezervlerinin büyük olduğunu gösteriyor.

Katar resmi haber ajansı QNA’nın haberine göre, Merkez Bankası yetkilileri finans sektörünü yakından takip ettiklerini, ülke piyasasında ihtiyaç halinde ek likitide sağlayacaklarını ifade ediyor.

2) İthalat alternatifleri

Suudi Arabistan, BAE’nin başını çektiği bir grup Arap ülkesinin 5 Haziran’da Katar’la ilişkilerini kestiklerini duyurmasından birkaç saat sonra İran’dan Doha’ya gıda malzemesi göndermeye hazır oldukları açıklaması geldi.

İran Tarım Ürünleri İhracatçılar Birliği Başkanı Rıza Nurani, ülkesinin Katar’a 3 liman aracılığıyla gıda başta olmak üzere çeşitli ürünleri ithal etmeye hazır olduğunu belirtmişti. Nurani ayrıca Katar’a en yakın deniz sınırı olan ülkenin İran olduğunu ve ürünlerin 12 saat içerisinde ulaşabileceğini kaydetmişti.

Katar uçakları İran ve Türkiye üzerinden geçiş yapıyor.

3) Boykot eden ülkelerle ticaret hacmi zayıf

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin ekonomilerinin gaz ve petrol ihracatına dayanması dolayısıyla Katar ile aralarındaki ticari ilişkiler ve yatırımların zayıf olduğu biliniyor. Bu da krizin ekonomik yansımalarının sınırlı olacağına işaret ediyor.

Katar Gelişim Planlaması ve İstatistik Bakanlığı verileri, Katar’ın KİK ülkeleriyle ticaret hacminin toplam ticaret hacminin yüzde 12’sine tekabül ettiğini, bunun da 2016’da 10,5 milyar dolar olarak kaydedildiğini gösteriyor.

4) Doğalgaz ve hazır limanlar

Dünyada en büyük ihracatçısı olduğu sıvılaştırılmış doğalgazdan (LNG) geçen Nisan ayında dış ticaret fazlasını 2,7 milyar dolara ulaştıran Katar, sahip olduğu hazır limanlarından LNG ihracatına başlayabilir ve daha önce Suudi Arabistan üzerinden ithal ettiği ürünleri deniz yoluyla elde edebilir.

Katar’ın doğalgaz rezervleri

Katar, petrol ve doğalgaz ihracatı için önem arz eden başkent Doha ve sanayi kenti Ras Laffan’da bulunan limanların yanı sıra petrol ve doğalgaz taşımacılığında kullanılan filolara da sahip.

5) Kuveyt ve Umman’ın tarafsızlığı

Doha yönetiminin, Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn tarafından Katar’a karşı başlatılan ablukaya katılmayan ve Körfez ülkeleri arasında yaşanan çatlağı kapatmak için ara bulucu rolü üstlenen Kuveyt ve Umman’dan da gıda ürünlerini ithal etme imkanı söz konusu.

Kuveyt Emiri Şeyh Sabah el-Ahmed el-Cabir es-Sabah, Körfez ülkeleri arasındaki anlaşmazlıkları gidermenin, “vazgeçemeyeceği bir görev” olduğunu söylemişti.

6) ABD’nin El-Udeyd askeri üssü

Başkent Doha’nın 30 kilometre batısında yer alan ABD’nin Orta Doğu’daki en büyük askeri üssü El Udeyd’de yaklaşık 11 bin Amerikan askeri görev yapıyor. Körfez bölgesinde en uzunu 3.8 kilometrelik piste sahip Udeyd üssünde 120 hava aracının donatılması kapasitesi bulunuyor.

ABD’nin Katar’da bulunan El-Udeyd askeri hava üssü

ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) sözcülerinden Binbaşı Adrian Rankine Galloway, AA muhabirine, bölgedeki tüm müttefiklere tansiyonu düşürme ve bölgenin güvenliği için ortak çözümler üzerinde uzlaşma çağrısında bulunarak, “ABD ve koalisyon, oradaki varlığımıza uzun zamandır verdiği destekten ve bölge güvenliğine derin bağlılığından dolayı Katarlılara minnettardır. Katar’daki durumumuzu değiştirmek gibi bir planımız söz konusu değil.” açıklamasını yapmıştı.

Kaynak: AA

Yeni Bölge Düzeni ve Türkiye

Suudi Arabistan, Mısır, Katar ve İran arasında giderek yükselen tansiyon Amerikan Başkanı Trump’ın Ortadoğu ziyareti sonrası şekillenmesini tamamladı, hem bölgesel dengelerin değişimi hem de tansiyonun artması net bir şekilde görüldü. Katar ile başlayan kriz ve anında 7 ülkenin Katar ile her türlü ilişkiyi kesmesi gösteriyor ki, Ortadoğu’da kartların yeniden karılmasına karar verilmiş. İran’ın başkenti Tahran’da eş zamanlı olarak parlamento ve Humeyni merkezine saldırı da bu krizin bir parçası ve neticesidir.

Öyle anlaşılıyor ki, Trump’ın Katar hamlesi sadece Katar’la sınırlı kalmayacak ve İran’a da sıçradı , hatta son saldırılar ve en son olarak da Kerbela da bomba patlaması bölgede tansiyonun tekrar artacağı hatta yeni ittifaklar ve yeni düşmanlaşmaların çok yakında oluşacağınında habercisi. Bu çerçevede yakında İran’a yönelik iç karışıklıklar beklemek şaşırtıcı olmaz, bu durumda ülkemizin de dikkatli ve ciddi bir güvenlik politikası oluşturması gerekmektedir.

Aslında Katar ve Suudi Arabistan arasındaki rekabet siyasi alanla sınırlı değil. Suudi Arabistan, son yıllarda özellikle petrol fiyatlarının düşmesi nedeniyle ekonomik olarak zor bir dönem geçiriyor. Ekonomik sıkıntılarını aşması ve yeni bir çıkış yapması için Suudi Arabistan’ın tercihi, kendisine bağlı ve görünürlüğü düşük bir Katar olacaktır. Yani, Suudi Arabistan’ın menfaatlerine uygun Katar profili, siyasi ve ekonomik olarak Suudi Arabistan’ın arkasında bulunan bir ülke olması.

Katar’ın coğrafi konumu da, bu ülkeler için risk. Çünkü Katar, Körfez ülkeleri içerisinde özellikle uluslararası uçuşlar açısından tüm bağlantıların kavşak noktasında. Bu konumunu güçlendirme konusundaki artan çabaları küresel dengeleri değiştirmişe benziyor. Diğer taraftan, Katar’ın uluslararası işbirliği açısından bölgede Türkiye ile enerji işbirliğine yönelik attığı adımların, Türkiye ile askeri ilişkilerin, hatta Katar’daki askeri üssün birçok Körfez ülkesini rahatsız ettiği açık. Katar’ın Varlık Fonu kanalıyla yaptığı yatırımların artık bildiğimiz ülkelere, şehirlere değil de Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelere yönelmiş olması da, küresel finans dengeleri açısından kabul edilebilir değil. Belli çevrelerin bu duruma tahammül etmesi kolay değil.

Katar ile diplomatik ilişkilerini kesen ülkeler: Suudi Arabistan, Bahreyn, Mısır, Yemen, Libya ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)

Şimdi Katar krizinde de Türkiye açıktan taraf olmayı seçti. Cumhurbaşkanı’nın yaptığı açıklamalar yetmemiş gibi bu krizin ortasında Katar ile daha önce yapılan bazı askeri ilişkilerin alelacele öne alınması bu krizde açıkça Katar’ın yanında yer aldığımızı göstermesi açısından önemlidir. Bu krizin nasıl evirileceğini görmeden bu aceleci tarafgirlik niye? Suudi Arabistan’ın bu krizde ileri sürdüğü gerekçelerin tamamı Suudiler için, hatta ABD için de aynen ileri sürülebilir. Ancak unutulmamalıdır ki, mevcut Katar şeyhleri yarın bir saray içi darbe ile devrilebilir. Katar’a ekonomik ambargo ağırlaşabilir ve bu ambargodan bazı Türk şirketleri de nasibini alabilir. Ayrıca ABD yarın bütün Arap şeyhlerini Beyaz Saray’a çağırıp “uzlaşın” talimatı da verebilir. Bu durumda Türkiye yine, yeniden Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olma tehlikesiyle bir kez daha yüzleşmek durumunda kalacaktır.

Bu durumda ikili ülke ilişkileri ve bölgesel ilişkiler tekrar sıcak bir atmosfere sahip olacak bu netleşmiş bulunmaktadır. Türkiye için doğru düzgün bir dengeyi sürdürmek ve Katar ile Suud arasındaki bu gerginliği kendisine zarar vermeyecek şekilde yönetmek mümkün.

Muratcan Işıldak

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Dünya Dengelerinde Rusya

Rusya, 2014 yılında Ukrayna ile Kırım sorunu yaşadığında, ABD ve AB üyesi ülkelerle ilişkileri sıkıntıya girmişti. Bu ülkelerin yatırım ve ticari ortaklıklarından doğan kayıpları, Çin’den gelecek yatırım ve yeni ticari ortaklıklarıyla telafi etmeyi düşünüyordu. 2016 yılının ilk yarısında Çin’in Rusya’daki yatırımı yüzde 172 arttı. Ancak Çin, Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesine gözle görünür bir şekilde destek vermedi. Çin, dünyaya yayılmak için tüm dünya ülkeleriyle iş birliğinden yana. İpek Yolu projesi ile 65 ülke ile bağlantı kurulacak.

Rusya da Çin ile iş yapmaktan hoşnut. Ki, Şangay İş Birliği‘ni de taşıyan iki dev. Aralarına Hindistan ve Pakistan’ı da katacak olmaları, AB’nin artık dünya için bir önem arz etmemesine bir adım daha yaklaştığımızın göstergesi. Bu ülkelerin nüfuslarını baz aldığımızda, Avrupa ülkelerinin yaşlı ve durağan bir nüfuslu ve Asya’nın aşırı fazla ve dinamik nüfuslu olduğunu görürüz. 

ŞİÖ

Japonya ise ABD için önemli bir merkez. Atom bombaları atmalarına rağmen, bu ülke ile ilişkileri iyi durumda. Ne kadar ilginç değil mi? Japonya, ABD’ye teknoloji ihraç eden ülke konumunda. Japon şirketlerin üretmiş oldukları arabaların önemli bir payı ABD’de satılıyor. Japonya’daki ABD askeri üslerin varlığı da dikkat çekici. Japonya’da 54 bine yakın Amerikalı askeri personel bulunuyor. Japon Başbakan Abe, Trump’ı Beyaz Saray’da ziyaret eden ilk liderlerdendi. Ki Amerika’da Çin’in yükselişini dengelemek için Japonya’nın ellerinde olması gerektiğinin gayet farkında.

ABD ile ilişkileri bu kadar iyi olan Japonya’nın Rusya ile ilişkisi de belli sorunları barındırıyor. Sorunlardan birisi Kuril Adaları’dır. Kuril Adaları meselesinden dolayı, Rusya ve Japonya İkinci Dünya Savaşı’nı sonlandıran bir barış anlaşmasını imzalamadılar. Kuril Adaları sorunu, zaman zaman Rusya ile Japonya arasında gerilime yol açan bir toprak paylaşımı sorunudur. 1949 yılında Sovyetler Birliği, adaları isgal etmiş ve adalarda yaşayan tüm Japon vatandaşlarını sınır dışı etmiştir. Bu iki devlet arasında uzun yıllar sürecek olan anlaşmazlığa sebep olmuştur.

Asya’daki durum böyleyken 380 milyar dolarlık silah anlaşmasına imza atan Suudilerle de Rusların ortak bir noktaları var. O da petrol fiyatları. Fiyatların düşmesi iki ülke için de bir sıkıntı kaynağı. Suudi Kamu Yatırım Fonu ve Rusya’nın Doğrudan Yatırım Fonu arasında 10 milyar dolarlık bir ortaklık kuruldu. Suriye’deki etkinliğiyle Ortadoğu’daki gücünü göstermeye çalışan Rusya için bu ortaklık, Ortadoğu’daki varlığını arttırması açısından mühimdir. Suudiler’in güvenliğinden sorumlu olan ABD için bu ortaklık haz verici olmasa gerek. Ancak Suudiler için ABD mi Rusya mı diye bir seçenek sunsalar, gözleri kapalı ABD derler. Zaten çocukları da ABD veya İngiltere’de okumaktadırlar. Oraların eğitimini alanların Batı’nın yanında yer alması beklenen bir durumdur.

Ve Türkiye-Rusya… Rusya ile domates tek sorunumuz olarak kaldı. Orada çalışan inşaat firmalarımıza yönelik kısıltlamaların kaldırılması da çok iyi oldu. Yaz sezonunun açılmasıyla birlikte gelecek olan Rus turistler de ikili ilişkilerimizde katalizatör rolü oynacak. İki ülke Suriye konusunda farklı düşünse de, iki lider arasındaki ilişkiler gayet iyi. Uçak ve büyükelçi olayları, herhangi iki ülke arasında savaş sebebi dahi olabilecekken, Rusya ve Türkiye arasında birlikteliği sağladı. Bizim de, şu anda, AB ve NATO ülkeleri ile aramızın pek de iyi olmaması, Rusya ile ilişkimizin iyi olmasına yol açıyor. Ki, sadece Rusya ile sınırlı kalmıyoruz; Hindistan ve Çin üzerinden Avrasya ile yakınlaşmamız iyi adımlar olarak nitelendirilebilir. Mavi Akım ile Rusya; İpek Yolu ile Çin gibi devlerle yakınlaşıyoruz. Bu yakınlaşmalar, Türkiye’nin öneminin anlaşılmasını sağlayacaktır.

NOT: Çin’in yakınındaki ülkelerde terör saldırıları oldu. Filipinler gibi. Afganistan’daki terör saldırısının bir diğer nedeni de İpek Yolu’nun oradan geçecek olması mı? Önümüzdeki süreçte İpek Yolu üzerindeki ülkelerde bu teröristler sahne alacaklar mı?

Ünal G. Akman

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR