Sıcak Savaşın Soğuk Örgütü NATO: ‘Sonun Başlangıcı’

Çok kutuplu bir dünyaya girdiğimiz bu yüzyılda, BATI  hegemonyasının kolektif gücü konumunda bulunan NATO, Soğuk Savaş sonrasında uluslararası sistemin en büyük silahlı gücü olarak ulusların yeniden inşası sürecinde etkinliğini korumaya devam ediyor. Kuruluş amacı itibariyle bugüne gelindiğinde aslen var olma nedeninin ortadan kalkmış olduğu ve bir noktadan sonra varlığını devam ettirmek için kendisine yeni tehditler ve yeni roller arayışına giren örgüt, bugün oluşturmuş olduğu yeni misyonu doğrultusunda yeni benlik kapsamını önemli ölçüde aşmışa benziyor. İttifak, artık açıktan açığa BATI’ nın küresel çaptaki operasyonlarının geniş çapta müdahale aracı ve onlar adına adeta bir sözde ‘adalet’ kılıcı olarak ön plana çıkıyor.

Baltıklardan Kafkaslara oradan Doğu Asya ve Çin’ e kadar geniş bir coğrafyada aktif bir çevreleme politikası sürdüren, özellikle terörle mücadele ve barış misyonu adı altında kendisine  “Küresel Jandarma” görevi biçen örgüt, NATO içerisindeki zayıf ülkelere daha fazla askeri operasyonları üstlenmelerini dayatarak ülkeleri  birer savunma aracı olarak değerlendirmeye/kullanmaya devam ediyor.  

Türkiye Tüm Bu Gelişmelerin Neresinde Yer Almakta Ve Olayları Nasıl Değerlendirmektedir ?

Türkiye NATO’ya üye oluşundan bugüne kadar dış güvenlik politikasını en önemli unsurlarından biri olarak kabul edilmiştir. Özellikle son dönem içerisinde Türkiye ve NATO’ nun birbirine olan tutumu, NATO’ nun küresel bağlamda Türkiye’ yi etkileyen politikaları, Batı ile Türkiye arasında yaşanmakta olan sorunlar ve özellikle Orta Doğu’da yaşanan olaylara karşı savunma sistemlerinde bizi yalnız bırakması Türkiye’ nin Yeni Güvenlik Mimarisini ortaya koyarak göstermiş olduğu dik duruşu sonucunda NATO ile ilişkiler de olumsuz etkilenmeye devam etmiştir.

Soğuk Savaş’ın sıcak yüzü vekalet savaşları aracılığıyla Orta Doğu’da terör eylemleri üzerinden devam ederken, Soğuk yüzü ise  Batı ile Rusya arasındaki “nüfuz yarışı” NATO bölgesi içinde ve dışında gerginliklere ve sürtüşmelerle devam ediyor. Özellikle geçtiğimiz günlerde NATO’nun 29. üyesi olan Karadağ ile stratejik bir adım atarak Rusya’ya karşı bir hamle gerçekleştirmiş oldu. NATO’ nun bu meseleyi Soğuk Savaş dönemindekinden farklı, yeni ve daha gerçekçi bir yaklaşımla ele alması gerekirken aynı zamanda konvansiyonel olmayan saldırılara ve tehditlere karşı nasıl bir yaklaşım sergileyeceği, örgütün geleceği açısından önemlidir. “Yeni Dönemin Başat Sorunu”  yani Uluslararası terör bunların en önemli ve zorudur çünkü bu tür mücadelenin terörün klasik saldırı tipinden çok farklı özellikler taşıyor. Açıkçası, NATO bu alanda henüz başarılı bir performans gösteremiyor.

Aslında bu Türkiye’ yi doğrudan ilgilendiren bir konu. Türkiye Suriye’de DEAŞ terörü tehdidiyle karşı karşıya kaldığı süreçte bir NATO üyesine yapılan saldırının tüm üyelere yapılmış sayılmasını öngören 5. maddenin harekete geçirilememesi Türkiye açısından NATO’ya karşı bir güven zedelenmesine neden olmuştur. Fakat daha önemlisi, Başta ABD olmak üzere NATO üyesi bazı ülkelerin Türkiye’nin PKK’nın uzantısı saydığı PYD/YPG’ye aktif desteklerini sürdürmesidir.

NATO bölünüyor mu?

NATO Soğuk Savaş döneminde oluşturulmuş bir ittifak olmakla birlikte günümüze gelindiğinde koşullara adapte olma sorunları yaşamaktadır. Odağın ve gücün giderek Doğu’da toplanmaya başladığı ve parametrelerin hızlı değişkenlik gösterdiği  dönemde NATO bu değişimlere ayak uydurmaya çalışıyor fakat başarılı olduğu söylenemez. Kamuoyundaki genel kanıya göre de ABD’de NATO gibi dünya gücü statüsünü giderek kaybediyor. Dünyanın çeşitli bölgelerinde kendi jeopolitik çıkarlarını empoze etmekte başarısız kalması ve birçok konuda geri adım atmaya başlaması bunun kanıtı olarak görülmektedir.

Tek kutuplu bir dünya için yola çıkan ABD, yolda kendi müttefiklerini de kaybetmeye başlamış,  kapitalist sistem içerisinde kurulan NATO, AB, IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşlar güvenilirliklerini ve inandırıcılıklarını yitirme dönemine girmiştir. Özellikle bu dönemde Şanghay İşbirliği Örgütü’nün adının daha fazla anılmaya başlaması da karşılıklı yarışın giderek daha çekişmeli hale geleceğinin göstergesidir.

BM’den umutların tamamen tükendiği, Avrupa Birliği’nin hali hazırda dağılma sürecine girdiği, IMF ve Dünya Bankası’nın varlıkları ve işlevlerinin yetersiz kaldığı bu dönemde NATO’nun da işlevini yitirdiğini izliyoruz. Bu krizler yalnız Batılı küresel güçleri değil tüm dünyayı ilgilendiriyor fakat Batı dünyası bu soruların cevabını dünyanın geri kalanından fazla merak ederek sadece izlemekle yetinebiliyor.

Dünya Bölgesel NATO’lara Doğru Mu Gidiyor?

Dünya’nın geldiği durum neticesinde yeni atılımlar yapmaya çalışan ABD  Çin ile ticari  ilişkilerini geliştirmek ve Rusya’yı ” Balkanlaştırmak için” adımlar atsa da buna karşın sürekli reddediliyor. Rusya ve İran’ı yeniden tehdit eden ABD kendi kontrolü dışında oluşmaya başlayan bu çok kutuplu mekanizma ile başa çıkması gerektiğinin farkında. Bir yandan da NATO’nun sahibi gibi davranan ABD’nin bu sorumluluğu Almanya’ya bırakmaya çalışıyormuş görüntüsü örgütün işlevselliğinin azalmasında ciddi bir etken olarak karşımıza çıkıyor.

Tüm bu gelişmeler, başarısız operasyonlar ve yetersiz müdahaleler ile birleştiğinde NATO’nun yetisini kaybetmeye başladığını söylemek mümkündür. NATO, ne olduğu belli olmayan bir geleceğe doğru sürüklenirken ABD’nin izlediği politikalar ve Almanya merkezli olarak Avrupa’nın koyduğu direnç ile NATO işlevsiz hale getirilmiş oluyor.

nato military ile ilgili görsel sonucu

Seçim kampanyaları sırasında NATO’nun eskimiş ve rafa kalkması gereken bir örgüt olduğunu belirtmesine rağmen Trump yönetimi, NATO’nun bu belirsiz gidişine dur demek için yeni stratejiler oluşturmaya başladı. NATO’nun tamamen feshedilmesi ABD için olumlu bir gelişme olmayacağı gibi, eğer finansını Almanya gibi farklı kaynaklardan sürdürmeye devam edebilirse NATO’nun aynı formatında devam etmesini sağlamaya çalışmasını; finansman sağlayamaz ise daha dar kapsamlı ve bölgesel hareket eden NATO Büroları formatına çevirip, azami fayda sağlamaya çalışacağını öngörmekteyiz. Halihazırda bu girişimin ilk somut sinyali Arap NATO’su ile verilmiştir.

Bu gelişmelere göre NATO’nun geleceği ile ilgili iki farklı Tez ortaya koyabiliriz.

İlk Teze göre ; NATO üye ülkelerinin aralarında yaşamış olduğu anlaşmazlık neticesinde ve müdahale yetisinin de azalması ile birlikte net bir biçimde dağılma sürecine girecektir. Böylece önümüzdeki yılları tarih parçalanan birlikler yılı olarak anacaktır.

İkinci Teze gore;  NATO yeniden yapılanma adı altında bölünme sürecine girmiş bulunacak her bölgede farklı politikalar ve o bölgelerde stratejik yeni ortakları ile birlikte yoluna devam edecektir. NATO’nun göstereceği değişim ile bu doğrultuda yeniden müttefik tanımlamasına gidecek olması bölgeler bazından yola çıkarak devre dışı kalacak üyelerinin ileride eski bir NATO üyesi olmasının güvensizliği ve hatta düşmanı olma olasılığı ile karşı karşıya kalması durumu söz konusu olacaktır.

Ferdi Güçyetmez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Dünyanın En Güçlü Orduları [2017]

Aktif asker sayısı, savunma bütçesi, tank, savaş uçağı, uçak gemisi ve askeri denizaltılarının sayılarına göre hazırlanan dünyanın en güçlü orduları listesinde nükleer silaha sahip olan ülkeler kategori dışında bırakılıyor.

Yani nükleer silahı olan 9 ülke ABD, Rusya, Çin, Hindistan, Pakistan, İngiltere, Fransa, İsrail ve Kuzey Kore’nin bu potansiyelleri baz alınmıyor. Business Insider‘in en güncel Global Firepower verilerine dayandırarak hazırladığı listede Türkiye’de yer alıyor.

Dünyanın en güçlü ülkelerinin paylaşıldığı bu haberin en altında bulunan tabloda dünyanın en güçlü 25 ordusu sırayla (tüm askeri verilere göre) belirtilmiştir.

Dünyanın en güçlü orduları

1.) Amerika Birleşik Devletleri

2.) Rusya

3.) Çin

4.) Hindistan

5.) Fransa

6.) İngiltere

7.) Japonya

8.) Türkiye

9.) Almanya

10.) İtalya

11.) Güney Kore

12.) Mısır

13.) Pakistan

14.) Endonezya

15.) Brezilya

6 kategorinin lider ülkeleri

Savunma bütçesi: ABD – 581 milyon dolar

Aktif personel sayısı: Vietnam – 5,455,000 milyon asker

Tanklar: Rusya – 15,398 tank

Savaş uçakları: ABD – 13,444 savaş uçağı

Uçak gemisi: ABD – 19 uçak gemisi

Denizaltı: ABD – 75 denizaltı

Business Insider verileri:

2017 – Dünyanın en güçlü orduları

Türkiye’den Sonra 20 Bin Pakistan Askeri Katar’a Gidiyor

TBMM’nin Katar’a asker gönderme kararı almasının ardından Pakistan da Katar’a asker göndermek için harekete geçti. Pakistan Katar’a 20 bin asker gönderme kararı için meclise önerge verdi.

Milliyet’in haberine göre kararın TBMM’nin Katar’a asker gönderme kararının ardından gelmesi Pakistan ile Türkiye arasındaki ittifakı yeniden gündeme getirdi.

Suudi Arabistan ve Mısır’ın da aralarında bulunduğu 9 ülkenin Katar ile diplomatik ilişkilerini kesmesi ve Katar’a ambargo uygulama çabasının ardından Türkiye, bölgedeki tansiyonun düşürülmesi için diplomatik girişimler başlattı. Bu çerçevede Cumhurbaşkanı Erdoğan bölge ülkelerinin liderleri ile görüşerek krizin çözümü için diyalog önerisinde bulundu. Türkiye diğer taraftan ise Katar ile 2014 yılında kararlaştırılan ve 2015’te imzalanan askeri üs anlaşması kapsamında bölgeye asker gönderme kararını TBMM’den geçirdi.

Türkiye’nin ardından Pakistan’da Katar’a 20 bin asker göndererek bölgedeki tansiyonun düşürülmesine destek verecek.

Pakistan’ın nükleer silah hikayesi

Pakistan ilk olarak 1976’da nükleer araştırma laboratuvarlarını kurdu ve hummalı bir çalışma başlattı. 6 yıllık süre içerisinde uranyum geliştirme tekniği elde edildi. Nükleer güce giden tüm engeller birer birer aşıldı ve işler çok gizli yürütüldü. Çalışmalar esnasında gereken ve Pakistan Ordusu’na verilmeyen bir çok malzeme özel şirketler aracılığıyla getirtildi. Devlet, halk, asker, özel teşebbüs nükleer güce giden yolda el ele oldu ve bu güce ulaşıldı.

Hindistan’ın 10 Mayıs 1998″de gerçekleştirdiği 3 nükleer denemenin ardından Pakistan tarihi bir dönemece geldi. Bu denemelere karşı dönemin Başbakanı Navaz Şerif, iddialı konuştu:

“Üç günde biz de yaparız.”

Pakistan kamuoyu ayaktaydı. Herkes tek bir şey dile getiriyordu:

“Nükleer denemeyi ya şimdi yapacağız ya da hiç bir zaman.” 

Deneme yapması halinde Amerika”nın uygulayacağı ambargo hatırlatılınca dönemin Dışişleri Bakanı Gohar Eyüp Han şunları söyledi:

“Biz kendimize yeteriz. Yasaklar ve ambargolar bizi etkilemeyecektir. Hindistan”a cevap vereceğiz.”

Son noktayı ise Başbakan Şerif koydu. Haberin devamı için tıklayınız.

Dünyanın En Zengin Ülkesi Katar Hakkında Şaşırtan Bilgiler

Suudi Arabistan öncülüğünde 10’dan fazla ülkenin diplomatik ilişkilerini kestiği Katar Türkiye’nin bölgedeki en önemli müttefiki. Suriye İç Savaşı‘ndan Mısır, Libya ve Yemen’deki politikaları paralel olan iki ülke askeri anlamda da ilişkilerini güçlendiriyor.

Türk askerinin Katar’da konuşlandırılması ve Katar ile jandarma eğitimi anlaşması TBMM tarafından kabul edildi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından onaylandı.

Dünyanın en zengin ülkesi olan Katar hakkında bilmeniz gereken önemli bilgiler kısaca şöyle:

– Arap Yarımadasındaki en çok yağmur düşen ülke olan Katar, Arapça’da yağmur damlası anlamına geliyor.

– 11 bin 521 km2 yüz ölçümüne sahip olan ülkenin tek kara sınırı Suudi Arabistan ile var. Başkenti Doha olan ülke mutlak monarşi ile yönetiliyor.

– 2.3 milyona yakın nüfusa sahip olan ülkenin silahlı kuvvetlerinde görevli olan asker sayısı 12 bin civarında.

– Resmi dili Arapça olan ülkede Katarlı Araplardan çok yabancı işçiler yaşıyor. İşçi ülkesi olarak bilinen Katar’da yabancıla oranı yüzde 87.

– Kişi başına düşen gelir bakımından dünyanın en zengin ülkesi olan Katar, dünyada yüzde 0.4’lük işsizlik oranıyla en az işsizliğin olduğu ikinci ülke.

– 1871 yılında Osmanlının egemenliğini kabul eden Katar ile ilişkiler 1913 yılında sona erdi. 1915 yılında İngilizlerin işgal ettiği ve 1971’de bağımsızlığını kazanabilen Katar’da doğalgaz ve petrol rezervleri 1940 yılında keşfedildi.

– Ülke ekonomisinin yaklaşık 60’ı doğal gaz ve petrole dayanıyor. Katar, dünyanın en büyük 3. kanıtlanmış gaz rezervlerine sahip olmasıyla birlikte dünyanın en büyük sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) ihracatçısı.

– Rusya ile yaşanan uçak krizinden 10 gün sonra Türkiye ile sıvılaştırılmış doğalgaz anlaşması yapan Katar, 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin ardından da Türkiye’ye büyük destek verdi.

Suriye Son Durum Haritası (Haziran 2017)

Suriye’de Taraflar
Esad Rejimi  – Hizbullah, Rusya, İran ve Şii Milisler
Muhalifler – Ahrar uş-Şam, Şam’ın Fethi Cephesi, ÖSO vb.
PYD/YPG  – SDG çatısı altındaki küçük gruplar ve PKK
IŞİD – Örgüte biat eden yerel milis güçler ve aşiretler

Suriye’de Türkiye, İran ve Rusya 4 ayrı bölgede ‘çatışmasızlık bölgeleri’ni kurdu. ABD desteğiyle YPG Rakka Operasyonu’nu başlattı. Ülkenin güneyinde ise rejim güçleriyle ABD destekli muhaliflerin yer yer çatışması sürüyor. Suriye’de güncel son durum savaş haritası şöyle:

13 Haziran 2017: Halep, Hama, Şam, Haseke, İdlip, Rakka, Deyr-i Zor, Tartus, Humus, Dera ve Süveyde’de son durum haritaları, Suriye genel haritası ile birlikte tek başlıkta.

Suriye son durum haritası – 13 Haziran 2017

Güncel Suriye haritası (Temmuz 2017)

1 Haziran 2017:

Suriye son durum haritası (Haziran 2017)

Suriye ile ilgili geçen ayın bazı önemli başlıkları(yeniden eskiye):

Rusya Savunma Bakanlığı verilerine göre Suriye’de toplam 41,500 muhalif savaşçı var.

– ABD Dışişleri Bakanlığı, ABD’nin Astana’da Suriye konulu görüşmelerin doğrudan parçası olmadığını belirtti.

– Rusya, Suriye’de oluşturulacak güvenli bölgelerin ABD uçaklarına kapalı olacağını duyurdu.

– NATO Genel SekreteriStoltenberg, “Suriye’nin kuzeyinde tüm NATO müttefiklerinin(ABD-Türkiye) faaliyetlerini koordine etmesi gerekir.” dedi.

– Suriye-Ürdün sınırında 400’den fazla ABD zırhlı aracı görüldü. Esad, “Ürdün ABD ile Suriye’nin güneyine asker gönderecek” demişti.

– Trump yönetimi, Suriye’deki PKK’nın Suriye kolu YPG’ye ağır silah verilmesini öngören kararı onayladı. ABD, YPG’ye vereceği ağır silah kararı sonrası güvenlik riskleri konusunda Türkiye’ye güvence verdiklerini açıkladı.

– 2013’de Gezi eylemlerinde görülen ve dün Rakka’da öldürülen BÖG lideri Ulaş Bayraktaroğlu sonrası düzenlenen operasyonda 11 kişi yakalandı.

– Görevi devretmeden önce Fransa Cumhurbaşkanı Hollande PYD lideri Salih Müslim ile görüştü, Kuzey Suriye’deki federasyon için destek istedi.

– IŞİD Karşıtı Koalisyon Güçleri Sözcüsü Albay John Dorrian, YPG’ye verilecek silahların geri alınmayacağını söyledi.

– İngiltere Savunma Bakanı Michael Fallon, Suriye’de Rakka operasyonunun YPG ile yürütülmesinin ‘yanlış olacağını’ ifade etti.

– Hizbullah, ABD’den en fazla askeri yardım alan beşinci ülke olan Lübnan’da, Suriye sınırında bulunan tüm militanlarını çekeceğini duyurdu.

– ABD, YPG ile IŞİD’in anlaşması sonrasında IŞİD’in Tabka’dan çekildiğini ve sonrasında YPG’nin bölgeyi ele geçirdiğini duyuruldu.

– Başbakan Yıldırım, ABD Savunma Bakanı Mattis’in kendisine, “YPG ile işbirliğimiz bir seçim değil, bu bir mecburiyettir” dediğini söyledi.

– 911 KM’lik Suriye sınırına 688 KM uzunluğunda duvar inşa eden Türkiye, İran sınırına da (askeri kuleli) 144 KM’lik duvar örme kararı aldı.

– Askeri kanadı da olan Haseke Ulusal Devrim Güçleri Başkanı Mustafa, “%70’i Arap olan bu şehri yakın zamanda PYD’den temizleyeceğiz” dedi.

– Trump görüşmesinden 4 gün sonra bugün Lavrov, “Rusya, İran ve Türkiye’nin anlaştığı 4 bölgeyi gelecekte tüm Suriye’de uygulayacağız” dedi.

– ABD’nin Esat karşıtı açıklamalarıyla bilinen BM Daimi Temsilcisi Nikki Haley’in ilk yurtdışı gezisini Türkiye ve Ürdün’e yapacağı açıklandı.

– ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Jonathan R.Cohen, ülkesinin YPG ile ilişkisinin ‘geçici ve taktiksel’ olduğunu söyledi.

– Ünlü Ortadoğu uzmanı Robert Fisk, “ABD PYD’yi terk edecek. Türkiye’nin önemi Suriye Kürtlerinin devlet isteğinden ağır basacak.” dedi.

– Suriye’nin Humus şehrinde rejim ile yapılan anlaşma sonrası toplamda 3500’ün üzerinde muhalif, Cerablus ve bazı bölgelere tahliye edildi.

– Üst düzey PYD yöneticisi Hiddo, “Türkiye Afrin’e saldırmak için gönüllü muhaliflerden oluşan 10 bin kişilik profesyonel ordu kuruyor” dedi.

– NATO Trump’ın açıklamalarından sonra 28 üye ülkesiyle birlikte IŞİD karşıtı koalisyona resmen katılma kararı aldı.

– DSG(YPG) Sözcüsü Telal Silo, “Rusya bizimle birlikte Rakka’ya operasyon düzenlemek istiyordu. Biz tercihimizi ABD’den yana kullandık.” dedi.

– Putin, “Türkiye ve İran’ın tutumuyla Suriye’de ateşkesi sağladık” dedi. Ayrıca Rus lider, silahlı muhaliflerinin katkısını da vurguladı.

– Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, YPG’nin IŞİD ile Rakka konusunda anlaştığını ve Rakka’dan çıkmaları için IŞİD’e koridor açtığını belirtti.

– Suriye’de El Bab’ın güneyinde Rakka yönünde ilerleyen rejim güçleri, Maskanah’ı IŞİD’den alarak örgütü Halep sınırlarından tamamen çıkardı.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Suudi Arabistan’dan Katar’a Askeri Müdahale İması

Reuters haber ajansının bildirdiğine göre Paris’te bir basın toplantısı düzenleyen Suudi Dışişleri Bakanı Adil Cubeyr, Katar’a yönelik bir askeri müdahale ihtimalini reddetmedi.

Katar’dan Hamas ve Müslüman Kardeşler’e verdiği desteğini kesmesini isteyen Adil Cubeyr, ‘’Katar bu politikalarından vazgeçerek Ortadoğu’da istikrarın yerleşmesine yardım edebilir’’ dedi.

Katar’ın havadan ve denizden kuşatma abluka alındığına işaret eden Adil Cubeyr, bu kararla birlikte Katar üzerindeki baskının arttığını belirtti ve ‘’Umarım bunlar Katar’ı doğru, akılcı ve mantıklı adımlar atmaya ikna eder’’ dedi.

Katar’a yönelik alınan kararların son derece güçlü olduğunu ve Katar’a ağır bedeller ödeteceğini vurgulayan Cubeyr,  ‘Katar eğer davranışlarını değiştirmezse bu ülkeye yönelik askeri bir müdahale olabilir mi’’ şeklindeki bir soruya da ‘’umarım buna gerek kalmaz’’ şeklinde cevap verdi.

https://stratejikortak.com/2017/06/katar-krizi-korfez-ulkeri.html

RAKKA: IŞİD Üzerinden ABD ile Rusya’nın Çıkar Savaşı

Suriye’de birçok bölgeyi kontrol eden IŞİD, son iki yılda büyük toprak kayıpları yaşadı. Türkiye’nin Fırat Kalkanı Harekatı ile sınırdan tamamen temizlenerek dünya ile bağlantısı kesilen örgütün, kuzeydeki toprakları da ABD’nin Suriye müdahalesiyle birlikte PKK’nın Suriye kolu YPG tarafından ele geçirildi. Rejim güçlerinin bu zaman zarfında IŞİD kontrolündeki Palmira’da al-ver savaşı sürüyordu ve 2017 itibariyle antik şehir Palmira (Tedmur) rejim kontrolüne geçti.

İç savaşın başladığı 2011 yılından günümüze muhaliflere karşı savaşını sürdüren rejim güçleri, IŞİD’e karşı doğrudan bir saldırıdan ziyade her zaman savunmada kaldı. Sahada ki gelişmeleri yakından takip eden uzmanların konuyla ilgili açıklamalarında bu durumun iki tarafın da elini güçlendirdiği belirtildi. Suriye’de IŞİD öncesi ülkenin yüzde 60’ı muhaliflerin kontrolünde bulunurken, IŞİD sonrasında muhalifler büyük hezimete uğradı.

Rusya Suriye’ye girdi

Moskova yönetimi, 2015 yılında Suriye’ye müdahaleye başlamasıyla Tahran ve rejim güçleri ile birlikte ülkenin batısında ve başkent Şam çevresinde kontrol ettiği bölgelerin güvenliğini sağlamak için operasyonlarını sürdürdü. Rus savaş uçakları hava saldırılarının yüzde 90’dan fazla bir kısmını muhaliflere karşı yaptı.

Rus savaş uçakları bombardımanlarının neredeyse tamamını muhaliflere bölgelere yaptı. [20 Mart-25 Nisan 2017]

Rusya’nın hava saldırıları ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK)’daki veto yetkisiyle tekrar güç kazanan Esad rejimi, uzun süren savaş sonucu Halep’in tamamında kontrolü sağlayarak büyük bir kazanım elde etti. Rusya’nın Suriye müdahalesinin rejime katkısına ilişkin Rusya Dişleri Bakanı Lavrov, “Rusya Suriye’ye müdahil olduğunda, Şam 2 ya da 3 haftada düşecek durumdaydı” demişti.

Halep’te kontrol sağlayan rejim güçleri, Lazkiye kırsalında muhaliflerin ilerleyişini durdurdu. Halep‘in alınmasından önce rejim güçlerinin muhaliflerle savaşı öne çıkarken, artık ABD destekli YPG ve Rusya destekli rejim güçlerinin IŞİD üzerinden kazanım elde etme savaşı başladı.

Savaşın seyri değişiyor…

Rusya, İran ve Türkiye muhaliflerin kontrolündeki 4 bölge İdlip, Kuzey Humus, Doğu Guta ve Dera’yı “çatışmasızlık bölgeleri” olarak belirledi. Bu bölgelerde bulunan eski adıyla Nusra Cephesi yeni adıyla Şam’ın Fethi Cephesi kontrolündeki alanlar bu bölgelerden ayrı tutuldu. Aslında bu 4 bölgede çatışmanın durdurulmasıyla muhaliflerin harekatlarını durdurmayı amaçlayan Rusya, ABD desteğiyle ilerleyen YPG’nin Rakka Operasyonu ile ilgilenmeye fırsat buldu/bulmayı amaçladı. Halep ve bu 4 ‘çatışmasız bölge’ sonrası Rusya ve rejim güçleri, ülkenin en büyük barajının olduğu Tabka, Tabka’nın güneyi ve Deyr-i Zor çevresindeki petrol kuyularının olduğu IŞİD kontrolündeki bölgeye yöneldi.

Rusya ve rejim güçlerinin IŞİD ile savaşı dolaylı olarak ABD destekli YPG güçlerinin Rakka ve çevresinde stratejik bölgeleri kontrol altına almasıyla başladı. Hatta YPG’nin içinde yer aldığı Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Sözcüsü Telal Silo, “Rusya bizimle birlikte Rakka’ya operasyon düzenlemek istiyordu. Biz tercihimizi ABD’den yana kullandık.” şeklinde bir ifade de bulundu. Bu açıklama, saha gerçeklerinin resmiyete dökülmesiyle beraber PKK’nın Suriye kolu YPG’nin Rusya’ya karşı ABD’yi tercih ettiği anlamına gelmekteydi. (Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, YPG’nin IŞİD ile Rakka konusunda anlaştığını ve Rakka’dan çıkmaları için IŞİD’e koridor açtığını belirtti.)

Rusya da hava saldırılarını muhalif bölgelerden IŞİD kontrolündeki Rakka’nın güneyi ve Halep’in doğusundaki bölgelere düzenlemeye başladı.

Rusya hava saldırılarını Nisan ayında muhalif bölgelere düzenlerken, Mayıs ayı itibariyle IŞİD kontrolündeki bölgelere yapmaya başladı.

Halep’in doğusunda (El Bab’ın güneyinde) Rakka yönünde ilerleyen rejim güçleri Maskanah’ı IŞİD’den alarak örgütü Halep sınırlarından tamamen çıkardı. Bu ilerleyişin ABD desteğiyle ilerleyen YPG’nin kontrolüne geçen Tabka’ya doğru süreceği yorumlarında bulunuldu ki, öyle de görünüyor.

Maskanah’ı ele geçiren rejim güçleri ilk olarak Tabka’ya ardından da Rakka’ya ilerliyor.

Rakka ile birlikte ikinci Rusya-ABD taşeron savaşı da Suriye’nin güneyinde (sessizce) yaşanıyor. Irak-Suriye sınırında bulunan El Tenef sınır kapısını kontrol eden ABD’nin desteklediği muhalifler ülkenin çöl bölgelerini IŞİD’den ele geçirerek Deyri Zor’a ilerlemeyi hedefliyor. Bölgede Rusya’nın hava saldırısı düzenlemekten çekinmediği ve ilerlemesini kesmeyi hedeflediği muhalifler ile rejim güçlerinin yer yer çatışması yaşanıyor. Hatırlanacağı üzere geçtiğimiz ay ABD, desteklediği muhaliflerin ilerleyişini durdurmak için operasyon düzenleyen rejim güçlerini bombalamıştı.

Yukarıdaki haritalarda da görüldüğü üzere Rus savaş uçakları 2015’ten bugüne ilk kez muhaliflerden daha çok IŞİD hedeflerini vurdu. Tıpkı ABD’nin 2014’te Suriye’ye girmesi ve YPG ile birlikte ilerlemesi gibi Rusya da çıkarlarının gerektirdiği zaman IŞİD ile mücadele ediyor. Rusya ve ABD’nin IŞİD üzerinden savaşının artarak devam edeceği beklenirken; IŞİD’in geldiği gibi gideceğini ancak bundan sonraki haritanın iki süper gücün çıkar savaşına göre şekilleneceğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Rusya Kaybetti: Karadağ NATO’nun 29. Üyesi Oldu

İttifakın 29. üyesi olan Karadağ için çarşamba günü, Brüksel’de NATO karargahında tören düzenlenecek. Karadağ Başbakanı Duşko Markoviç ve NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in katılacağı törende diğer müttefik üye bayraklarının yanına Karadağ bayrağı eklenecek.

NATO İÇİN ÖNEMLİ BİR COĞRAFİ KAZANIM

Yaklaşık iki bin askerden oluşan orduya sahip Karadağ’ın yıllık savunma harcaması 69 milyon dolar civarında. Coğrafi konumu nedeniyle NATO’ya önemli kazanım sağlayacak Karadağ’ın üyeliğinin ardından ittifak, Bosna Hersek’e ait 20 kilometrelik alan hariç, İtalya’dan Yunanistan’a kadar uzanan Adriyatik denizi kıyılarına hakim olacak.

Karadağ’ın konumu

Karadağ’ın üyeliği, NATO’nun 2009 yılında Arnavutluk ve Hırvatistan’a kapılarını açtıktan sonra ilk genişlemesi. Karadağ meclisi, nisan ayında NATO üyeliğine karşı ciddi bir muhalefete rağmen ittifaka üyeliğe ilişkin protokolü onaylamıştı. Ülkedeki NATO karşıtı mücadele, muhalefetteki Demokratik Cephe (DF) ve Karadağ’ın eski Cumhurbaşkanı Momir Bulatoviç liderliğinde yürütülüyor.

‘İKTİDARA GELİRSEM ÜYELİĞİ DONDURURUM’

DF lideri Andrija Mandiç, iktidara gelmesi halinde NATO üyeliğini donduracağını ve üyeliğe halkın karar vereceği halk oylaması düzenleyeceğini açıklamıştı.

RUSYA ÜYELİĞE KARŞI

Sırbistan’dan 2006 yılında ayrılan Karadağ ile Rusya, yakın ilişkilere sahip. İki ülke, ticari, diplomatik, tarihi, dini ve kültürel bağlara sahip. NATO’nun 2015 yılındaki davetinin ardından Karadağ’ın ittifaka üyeliği için görüşmeler başlamış, bunun üzerine Rusya, Karadağ’ın üyeliğine karşı olduğunu açıkça dile getirmişti.

Karadağ meclisinin nisan ayında protokolü imzalaması sonrasında Rusya Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan yazılı açıklamada, “Karadağ’ın NATO üyeliğinin büyük bir hata olduğunu düşünüyoruz. Balkanlar ile Avrupa’daki istikrara zarar verecek bu hamle, ülke halkının çıkarlarına aykırı” ifadeleri yer almıştı.

https://stratejikortak.com/2015/12/nato-rusya-cekismesi-karadagn-onemi.html

[CANLI] Körfezin En Büyük Krizi: Katar’a Karşı Savaş Başladı

Suudi Arabistan ve Mısır öncülüğünde bazı Körfez ülkeleri Katar ile ilişkileri kesme kararı aldı. Daha önce Suudi Arabistan’ın Tahran büyükelçiliğinin ateşe verilmesinin ardından ‘İran’a cephe alan Körfez ülkeleri’, aynı şekilde Katar’a karşı ‘İran’a ve terörizme destek veriyor bahanesiyle’ diplomatik ambargo uyguluyor.

Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır’ın ardından Suudi destekli Yemen’de Katar ile diplomatik ilişkilerini kesti. Aynı zaman  da üç hükümetin olduğu Libya’da Halife Haftar liderliğindeki Tobruk hükümeti de (Libya Ulusal hükümeti), Katar’la tüm ilişkisini kesme kararı aldı.

İlişkiyi kesen 7 ülke: Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, Libya, Yemen ve Maldivler.

  • Suudi Arabistan, Katar ile olan deniz ve hava sınırını kapattı.
  • Diplomatlara 48 saat, vatandaşlara 14 gün mühlet verildi.
  • Katar Yemen’deki koalisyondan çıkarıldı.
  • Suudi Arabistan yasakların Hac ve Umre yapacak Katarlıları etkilemeyeceğini söyledi.
Katar ile diplomatik ilişkilerini kesen ülkeler: Suudi Arabistan, Bahreyn, Mısır, Yemen, Libya ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)

Güncel gelişmeler:

– Türkiye’den ilk yorum: Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “Biz var olan tablodan üzüntü duyduk. Aşılması için elimizden geleni yapmaya hazırız.” dedi. Dışişleri Bakanlığı diyalog çağrısı yaparken, açıklamasında “Bölgesinin sorumlu bir aktörü ve İslam İşbirliği Teşkilatı’nın (İİT) Zirve Dönem Başkanı olarak dost ve kardeş ülkeler arasında yaşanan bu anlaşmazlığa en kısa sürede çözüm bulunması hususunda üzerine düşeni yerine getirmeye hazırdır.” ifadelerine yer verdi.

– Rusya, gerilimin terörizmle savaşa olumsuz etki etmemesini umduğunu açıkladı.

– İran etkisindeki Irak, Katar ile olan anlaşmazlıklarının sona erdiğini duyurdu.

ABD, Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Yardımcısı Dina Powell, Katar’ı ABD Başkanı Donald Trump’ın katılımıyla Riyad’da yapılan zirvede imzalanan protokole bağlı kalmaya çağırdı. (Bu açıklama, Suudi Arabistan ve müttefikleri ile Katar arasında yaşanan gerilime Washington’un müdahalesi ve Suudileri desteklemesi olarak yorumlandı.)

– Katar Dışişleri Bakanlığı, ilişkilerin kesilmesini üzüntü ve şaşkınlıkla karşılandıklarını ve kararların “dayanağı olmayan, gerçek dışı iddialar” nedeni ile alındığını belirtti.

– Körfez bölündü: Ürdün, Uman, Kuveyt ve Pakistan Katar ile ilişkilerini kesen 5 ülkeye tepki göstererek Katar’la ilişkilerini sürdüreceğini açıkladı.

– Arap ülkelerinin terörizme destek vermekle suçladıkları Katar ile diplomatik ilişkileri kesmesinin ardından, Abu Dabi ve Dubai havayolu şirketleri de Katar’a uçuşu durdurdu.

– Kuveyt Emiri El Sabah‘ın 2 haftadır Suudi Arabistan ve Katar’ın arasını bulmak için defalarca taraflarla görüştüğü ancak başarılı olamadığı bildirildi. Sabah’ın, bu olayı “Körfez’in en büyük krizi” şeklinde nitelendirdiği belirtildi.

– İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Behram Kasımi, Katar krizine ilişkin olarak ılımlı konuşarak diyalog çağrısında bulundu. İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin yardımcılarından Hamid Ebu Talebi ise Twitter üzerinden paylaştığı mesajda “Yaşananlar kılıç dansının ilk sonucu” ifadelerini kullandı.

Peki Katar ile Körfez ülkeleri arasındaki kriz nasıl başlamıştı?

Katar resmi Haber Ajansı sitesi, 23 Mayıs’ta Katar Emiri Al Sani’nin “ABD’ye karşı ve İran’ı destekleyici” açıklamalarını yayınladı. Haber, El-Arabiyya ve BAE merkezli SKY News Arapça televizyon kanalları tarafından Katar Haber Ajansına dayandırılarak yayınlandı. Emirin ABD karşıtı ve İran’ı destekleyen açıklamasının ardından Katar, ajans sitesinin siber saldırıya uğradığını, bu açıklamayı onların yayınladığını duyurdu. Krizin başlangıç noktası tam da bul olmuştu.

– Aynı gece “Suudi Arabistan, Mısır, Kuveyt, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) büyükelçilerinin 24 saat içerisinde ülkeyi terk etmeleri” haberi son dakika olarak basına yansıdı.

– Katar Dışişleri Bakanlığı, açıklamanın “uydurma ve gerçek dışı” olduğunu ve bu haberin siber saldırıyı düzenleyenler tarafından yayıldığını duyurdu. Bakanlık bu haberlerin bazı basın organları tarafından yayılma çabası gösterilmesini kınadı.

Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri Katar Resmi Haber Ajansı sitesi, Katar Devlet Televizyonu ve El Cezire’yi erişime kapattı. Ardından Mısır ve Bahreyn de El Cezire ve bazı Katar merkezli yayın organlarının ülkelerinde erişimini engellediğini duyurdu.

– 25 Mayıs’ta Katar Dışişleri Bakanı Al Sani, ülkesini hedef alan bir medya kampanyası olduğunu ve buna karşı koyacaklarını söyledi. Katar yönetiminin diğer körfez ülkeleri ve ABD desteğiyle kurulan ‘Sünni Blok’tan farklı açıklamaları devam etti.

– ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Ed Royce, kongrede yaptığı konuşmada, Katar’ın İhvan’ı desteklediğini belirterek, mevcut siyasetin değişmemesi durumunda ABD’nin Katar’da bulunan askeri üslerini nakil edeceklerini vurguladı.

ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Ed Royce

– Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile telefonda görüştü. İkili ilişkilerin geliştirilmesi ve bölgede istikrarın korunmasına işaret edilirken içinde bulunduğumuz Ramazan ayının Müslümanlar arasındaki dostluğu ve kardeşliği artırdığı belirtildi.

Körfez Monaşileri’nin Medya Savaşı ve Bin Ladin Kavgası” adlı analizi inceleyebilirsiniz.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Doğu Akdeniz’de Enerji Savaşları

Kıbrıs açıklarında keşfedilen doğal gaz rezervleri, adada yıllardır süregelen çatışmaya barışçıl bir çözüm getirmesi umut edilirken, tam tersi gerilimi tırmandırmıştır. Bazı araştırma yapılan sahalarda doğal gaza ulaşılması; deniz sınırlarının belirlenmesi ve gaz ihracat gelirlerinin iki toplum arasında nasıl bölüşüleceği konusunda da yeni tartışmalara yol açtı. Halihazırda var olan sorunların üzerine yeni bir sorunda enerji üzerinden çıkmış oldu.

2011 yılından itibaren Doğu Akdeniz’de devam eden doğalgaz sorunu, Cumhurbaşkanı Anastasiades’in BM’in gözetiminde sürdürülen barış görüşmelerini 7 Ekim 2014 tarihinde tek taraflı olarak askıya almasıyla başladı. Rumlar buna sebep olarak ise Münhasır Ekonomik Bölge olarak ilan ettiği sularda Türkiye’nin petrol ve doğalgaz aramasını gösterdi. Türkiye ve KKTC ise daha önceden Rumların ilan ettiği Münhasır Ekonomik Bölge planına şiddetle karşı çıkmıştı. Gelinen noktada Rum tarafı konuyu Avrupa Konseyi‘ne taşıdı. Konsey aldığı kararda Türkiye’yi Kıbrıs’ın denizler üzerindeki egemenliğine ve Kıbrıs’ın Münhasır Ekonomik Bölge’sine saygı göstermeye davet etti. Rumlar aynı zamanda Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecinde adaylığını engellemek için bir dizi tedbirler aldığını duyursada Türkiye dik durmuş ve aramalarına devam etmiştir.

30 Ekim 2014 MGK kararlarında Türkiye KKTC’yi ve onun egemenlik haklarını korumak için her tedbiri alacağını yineledi. 9 Kasım’da Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Bostanoğlu, Türkiye’nin Kıbrıslı ve İsrailli unsurların hareketlerini izlemeye devam ettiğini ve angajman kuralları çerçevesinde hareket edileceğini duyurdu.

Rumların gerek Türkiye’ye baskı yapmak, gerekse müzakerelerde üstünlük kazanmak için 2011 yılından beridir tehdit unsuru olarak kullanmaya çalıştıkları doğalgaz kozu sanıldığının aksine yeterli bir koz olmadığı gerçektir. Çünkü Rum kesimi bu gazı çıkarabilmesi için gerekli ekonomik duruma sahip değil. İç piyasadaki doğalgaz tüketimi maliyetleri karşılamakta yetersiz kalmaktadır. Rumlar bu gazdan kar edebilmesi ve kendi tüketimini daha ucuza mal etmek için mutlak suretle bu gazı yakın ülkelere de satmak durumundadır. Dünya piyasasındaki doğalgaz fiyatlarını göz önüne aldığımızda, bu Rumlar için bir koz dan çok bir handikap oluşturmaktadır.

     Konuya İsrail açısından bakacak olursak, İsrail 2005’ten bu yana Mısır’dan makül bir fiyattan doğal gaz alıyordu. Mursi’yle değişen Mısır politikası İsrail’i bir çok noktadan olumsuz etkiledi ve İsrail’e akan doğal gaz hattını keserek Mübarek döneminde imzalanan anlaşmayı tek taraflı olarak fes etti. Bu durum İsrail’i doğalgaz aramalarına itmiştir. 1999’da İsrail’in Aşdod limanı açıklarında küçük doğal gaz rezervleri keşfedilmesinin ardından hız kazanan arama çalışmaları sunucunda 2009 yılında Hayfa açıklarında Tamar ( 260 Milyar m3), 2010 yılında Leviatham sahasında (450 milyar m3), Kıbrıs kıta sahanlığı içerisindeki Afrodit bölgesinde (200 milyar m3) doğal gaz yatakları keşfedildi. Bugüne kadar Doğu Akdeniz bölgesinde 3.5 Trilyon Metre Küp doğal gaz keşfi yapıldı.

Doğu Akdeniz’de tahmini rezervler

İsrail bulduğu bu doğalgazı en büyük pazar olan Avrupa’ya satmayı planlamaktadır. Bu bakımdan bölgedeki ülkelerle stratejik ilişkiler geliştirme yolunu aramaktadır. Bölge ülkeleri Türkiye,KKTC, Kıbrıs Rum Yönetimi ve Lübnan ile problemleri çözme yoluna gitmektedir. Bu bakımdan kurulması planlanan boru hattı için en uygun güzergah Türkiye üzerinden geçmektedir. İsrail Bu sebeple  işe, Türkiye ile arasındaki sorunları çözmekle başlamıştır.

Önerilen boru hattı projesi

Rumlar,Türkiye ve İsrail arasında kurulması planlanan doğalgaz hattını bir baskı unsuru olarak da kullanmak istemektedir. Böyle bir hattın kendi   Münhasır Ekonomik Bölgesi’nden geçeceğini ve dolayısıyla da buna izin vermeyeceklerini de açıklamışlardır. İsrail Enerji Bakanı Yuval Steinitz bu açıklamaların tamamen mesnetsiz ve kafadan atma bir iddia olduğu belirtmiştir. Uluslararası Deniz Hukukuna göre Münhasır Ekonomik Bölgeler devletlerin deniz sınırlarını oluşturamaz. Haliyle  İsrail ile Türkiye arasında döşenmesi planlanan boru hattının, Kıbrıs Rum Yönetiminin tek taraflı ilân ettiği Münhasır Ekonomik Bölgesi’nden geçiyor olması da Kıbrıs Rum Yönetiminin iznine tabi değil.

İsrail Enerji Bakanı Yuval Steinitz – Türkiye Enerji Bakanı Berat Albayrak (Dünya Enerji Kongresi 2016)

 İsrail Enerji Bakanı Yuval Steinitz “Türk ve İsrail hükümetleri arasında gaz konusunda bu yaz bir mutabakat zaptı imzalamayı ümit ettiklerini ve İsrail ile Türkiye arasındaki doğalgaz boru hattı inşasının da bir olasılıkla üç yıl içerisinde tamamlanacağını” belirterek İsrail doğalgazının güzergahı hakkında son noktayı da koymuş oldu.

Doğu Akdeniz’de devam eden bu enerji savaşlarında Türkiye her konuda olduğu gibi kilit ülke. Türkiye şu anki durumunda Rusya’dan, Azerbaycan’dan ve İran’dan gelen gaza sahip. Bu bakımdan İsrail kendi doğalgazını  pazarlayabilmek için hattı Türkiye’den geçirmenin peşinde. Ve bunun için Mavi Marmara konusunda Türkiye’nin taleplerini kabul ettiği de sıkça gündeme geldi. Kıbrıs Rum Yönetimi ise çıkaracağı gazın tamamen kendi kontrolünde olmasını istiyor. Fakat Kıbrıs’tan Yunanistan’a döşenecek bir hattın, Türkiye’ye döşenecek hattat 3 kat fazla maliyet gerektiriyor olması Rum Yönetiminin elini kolunu bağlamaktadır. Türkiye ise bu hat üzerinden ülkedeki Rus Doğalgazı’nın tekelini kırmak istemektedir. Dünya doğalgaz fiyatları göz önüne alındığında iki ülkede kar etmek için Türkiye’nin kapısını çalmak zorunda kaldığı gibi bir durum ortaya çıkıyor. Rumların Türkiye’ye olan karşıt durumunun sebebi, Kıbrıs Doğalgazı’nın kontrolünün tamamen kendilerinde olmasını istemeleri. Türkiye ise KKTC’nin içinde olmadığı hiçbir projeyi kabul etmemektedir.

 

Mülteci Haritası: Suriye ve Türkiye’deki Suriyelilerin Sayısı

11 Mayıs 2017 tarihli mülteci haritasında Türkiye ve Suriye’de bulunan mülteci kamplarıyla beraber Türkiye’de en fazla mültecinin kaldığı şehirler, Suriye’nin mevcut durumunda Suriyelilerin yoğun olarak yaşadığı bölgeler gösterilmiştir. Türkiye’de en fazla Suriyeli mültecinin yaşadığı iller İstanbul, Bursa, Şanlıurfa, İzmir, Gaziantep, Hatay, Adana, Mersin olarak gösterilirken; Suriye’de en fazla kişinin yaşadığı bölge Halep olarak göze çarpıyor.

Halep vilayeti içerisinde Fırat Kalkanı Harekatı ile kontrol sağlanan El Bab, Azez ve Cerablus gibi alanlarda nüfusun arttığı, başkent Şam ve doğusunun da Halep kadar yoğun nüfusa sahip olduğu dikkat çekiyor.

15 Şubat 2017’de İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun açıklamalarına göre resmi veriler;

– Türkiye’deki toplam mülteci sayısı 3 milyon 551 bin 78 kişidir.

– AFAD verilerine göre, Suriyeli mültecileri harcanan para Suriye krizinin başından günümüze toplam 25 milyar dolardır. (kamu kurumu, sivil toplum kuruluşları ve halk tarafından yardımların toplamı)

Avrupa Birliği ülkelerinde ne kadar mülteci var? AB ülkelerinin toplam kabul ettiği Suriyeli mülteci sayısı 866 bin 831 kişidir. Türkiye’nin misafir ettiği kişi sayısı ise bunun tam 3,3 katıdır.

12 Nisan 2017’de Hacettepe Üniversitesi Göç ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (HÜGO) Müdürü Doç. Dr. M. Murat Erdoğan’ın açıklamalarına göre;

– Nisan 2017 tarihiyle Türkiye’deki toplam mülteci sayısı 3,6 milyonu aşmış durumda. 79 milyon 814 bin 871 kişi olan Türkiye nüfusunun yüzde 4,61’i mültecilerden oluşuyor.

– Türkiye, 2014 yılından itibaren dünyada en fazla mülteci ağırlayan ülke konumunda. Bu mültecilerin yüzde 8’i kamplarda kalıyor.

– Dünyada ve özellikle Avrupa’da 6,5 milyon Türk kökenli kişinin yaşadığı belirtiliyor.

– Türkiye iç ve dış göç konusunda en aktif ülkelerden bir tanesi. Kendi içerisinde yılda 2,7 milyonun üzerinde vatandaş göç ediyor.

Fırat Kalkanı ile Ülkesine Dönen Suriyeli Sayısı Ne Kadar?

Kaynak: StratejikOrtak.com

Kısaca ABD’nin Çekildiği İklim Anlaşması ve Beklenen Tehlike

ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’da düzenlediği basın açıklamasıyla ABD’yi 190’ı aşkın ülkenin imzaladığı Paris Anlaşması’ndan çekeceğini duyurdu. Trump, “Anlaşmanın iklim değişikliğiyle mücadeleyi değil, diğer ülkelere ABD’ye karşı ekonomik avantaj kazandırmayı amaçladığını” iddia ederek “Tamamen yeni bir sözleşmenin müzakerelerine başlayacağız” dedi.

İş adamlarından oyunculara kadar birçok kişinin tepkisini çeken bu karar ve Paris İklim Anlaşması‘nın içeriğinde neler var?

Kısaca İklim Anlaşması

2016 yılında yürürlüğe giren Paris İklim Anlaşması, küresel ısınmaya karşı mücadele edilmesine yönelik dünya çapındaki en geniş kabul görmüş anlaşma özelliğine sahip.

– Anlaşma, fosil yakıtların kullanımının kısıtlanmasını ve sera gazı emisyonlarının azaltılmasını öngörüyor. Böylece küresel sıcaklık artışının 1,5 ila 2 derecede kalması planlanıyor.

– Bilim insanları, küresel ısınma, deniz suyu seviyesinin yükselmesi, kuraklıklar ve sert fırtınalardan karbon dioksit oranlarını sorumlu tutuyor.

– Tüm tepkilere rağmen ABD Başkanı Donald Trump anlaşmadan çekilme kararı aldı.

– ABD, 194 ülkenin imzaladığı iklim anlaşmasından Nikaragua ve Suriye’den sonra çekilen 3. ülke oldu.

– Şayet ABD anlaşmadan çekilmeseydi, yapması gereken şey karbon emisyonlarını 2025 yılı itibariyle 2005 seviyesinden yüzde 26-28 düşürmek olacaktı.

– ABD, Çin’den sonra karbondioksit emisyonunda ikinci sırada geliyor.

– Dünya genelindeki karbon emisyonlarının yaklaşık yüzde 15’ini tek başına üreten ABD’nin bu anlaşmadan çekilmesi, anlaşmayı ‘anlamsız’ hale getirebilir.