Kitap Hediyeli İstihbarat Testi

Gündem bu kadar yoğunken bu yazıya ne gerek var diye düşünenler olabilir ancak bu millet Kurtuluş Mücadelesi verirken dahi 1921 yılında “Maarif Kongresi” toplanmıştır. Gündemin yoğunluğu bizleri etkilememelidir. Bizler üzerimize düşen kendimizi eğitme vazifemize her daim devam etmeliyiz.

Bu yazımda sizler için istihbarat tarihi ile alakalı çoktan seçmeli bir test hazırladım. Testin tüm sorularını doğru cevaplayıp suicmeznedim@gmail.com adresine mail olarak veya Twitter’da @NedimSuicmez adresine DM olarak yollayan okuyucularımıza Sait Yılmaz’ın “İstihbarat Dünyası” adlı kitabı ve Ümit Özdağ’ın “Milli Güvenlik Teorisi” adlı kitaplarından birini hediye edeceğim. Tüm soruları doğru cevaplayan kimse çıkmazsa en çok doğru cevabı olan okuyuculardan birine hediyesini yollayacağım. Bunu yapmaktaki amacım ise soruların cevaplarını ararken siz değerli okuyucuları araştırmaya sevk etmektir.

 Bu çalışmayı faydalı bulan ve bu tarz kitap hediyeli testlerin devamını isteyen okuyucuların yorumlarını bekliyorum. Ayrıca çalışmalarımızı karşılıklı etkileşimle nasıl daha faydalı hale getirebileceğimizle alakalı görüşlerinizi bekliyorum. Çünkü amacım sadece ilgilisine ulaşabilecek “yüksek düzeyde akademik çalışmalar” yapmaktan ziyade stratejik ortağınız olarak sizlerle karşılıklı olarak bilgi birikimimizi yükseltmektir. Hepinize iyi okumalar ve başarılar…

Not: İstihbarat tarihinde birçok vakıa için kesin ifadelerle konuşamıyoruz. Çünkü bu işin doğası budur. O yüzden soruları cevaplarken “genel kabul görmüş” bilgileri ve hikâyeleri esas alınız. Saygılar…

  1. Dünyada Türklerin kurmuş olduğu örgütlü olarak faaliyet gösteren ilk istihbarat teşkilatı olarak bahsedilen “Börü Budun” hangi dönemde kurulmuştur?
a) Ö. 120’li yıllar
b) S. 120’li yıllar
c) S. 680’li yıllar
d) S. 970’li yıllar
e) S. 1290’lı yıllar
  1. İstihbaratı devletin bekası için hayati bir faktör olarak gören ve bu konuyu genişçe işleyen, bir devlet başkanının istihbarat faaliyetleri yürütmesinin hayati önemde olduğunu hatta mecburi olduğunu sıklıkla vurgulayan, hatta kendi devlet başkanı ile bu konuda tamamen zıt görüşlere sahip olan ve onun fikirlerini eleştiren eserin sahibi ve eser hangisidir?
a) Savaş Sanatı – Sun Tzu
b) Prens – Machiavelli
c) Devlet – Platon
d) Siyasetname – Nizamülmülk
e) Diplomasi – Henry Kissinger
  1. Kurtuluş Mücadelesi yılları… Gizlice Anadolu’ya geçmek isteyen bir subay olduğunuzu farz edin. Bunun için gitmeniz gereken “yer” ve söylemeniz gereken “şifre” nedir?
a) Genelkurmay binası – Selaniklinin selamı var.
b) Haydarpaşa Tren Garı – Beni Süleyman gönderdi.
c) Haydarpaşa Tren Garı – Selaniklinin selamı var.
d) Özbekler Tekkesi – Beni İsa gönderdi.
e) İstanbul Şazeli Tekkesi – Beni Selanikli gönderdi.
  1. İstihbarat tarihinde “Psikolojik savaş için özel ajanlar yetiştiren ve psikolojik savaşı en etkili şekilde kullanan” hükümdar olarak bahsedilen kişi kimdir?
a) Atilla
b) Cengiz Han
c) İstemi Yabgu
d) Alp Arslan
e) Gazneli Mahmut
  1. ABD’nin ilk “askeri insan istihbarat teşkilatı” hangisidir ve bu teşkilat “Grey Fox” operasyonu kapsamında hangi ülke ile ortak faaliyet yürütmüştür?
a) National Reconnaissange Office – Mısır
b) İntelligence Support Activity – Pakistan
c) National Security Agency – İsrail
d) Defence İntelligence Agency – İsrail
e) National Geospatial İntelligence Agency – Afganistan
  1. Geçmişte MİT’in, Ankara SBF ve Hukuk Fakültelerinin bazı öğrencilerine kimden geldiği belli olmayan mektuplar yolladığı ve işe ihtiyacı olanların “PK:507” ye mektupla başvurmalarını istediği iddia edilmiştir. Bu iddialara konu olan dönemin MİT Personel Daire Başkanı kimdir?
a) Cevat Öneş
b) Nuri Gündeş
c) Mehmet Eymür
d) Erkan Ersil
e) Hiram Abas
  1. Aşağıdaki ülkelerin hangisinde kurumsal olarak “iç-dış” istihbarat ayrımına gidilmemiştir?
a) Hollanda
b) İtalya
c) Pakistan
d) Güney Kore
e) Avusturya
  1. ABD’de 17 istihbarat örgütünün çatısında yer alan Ulusal İstihbarat Direktörlüğü Ofisi’nin analitik kolu olarak faaliyet gösteren Ulusal İstihbarat Konseyi tarafından yayınlanan “Küresel Eğilimler: 2030” raporunda 2030’lu yıllarda hangi bölgede yaşanması muhtemel gelişmelerin “küresel düzene tehdit” olacağı ABD istihbarat birimlerince öngörülmüştür?
a) Afrika kıtasının kuzeyi
b) Avrupa kıtasının doğusu
c) Türkiye yakın coğrafyası
d) Asya kıtası
e) İsrail yakın coğrafyası
  1. Aşağıdakilerden hangisi Orta Asya Türk devletlerinde “istihbarat, casusluk,” faaliyetlerine ilişkin kullanılan kelimelerden biridir?
a) Çavuş
b) Oytun
c) Körüg
d) Acarer
e) Kutan
  1. Sovyet istihbarat teşkilatı KGB’nin 3 ana bölümünden biri olan “Pervoye Upravleniye” ye bağlı birimlerin görevleri hangisinde yanlış olarak verilmiştir?
a) SPO: Rejim karşıtlarını tespit etme
b) DTO: Ulaştırma yollarına yapılacak sabotajları engelleme
c) KRO: Rejim karşıtlarını tasfiye etme
d) EKO: Rusya’yı ekonomik sabotajlara karşı koruma
e) NKO: Rusya’yı Nükleer tehditlere karşı koruma
  1. Aşağıdaki isimlerden hangisi Türk istihbarat teşkilatlarında 2 dönem müsteşarlık görevi yapmış isimlerden biridir?
a) Hiram Abas
b) Mehmet Fuat Doğu
c) Emre Taner
d) Şükrü Ali Ögel
e) Hüseyin Avni Göktürk
  1. 1977 yılında CIA’ya bilgi satarken yakalanan ve casusluk suçundan yargılanan eski Türk istihbaratçı kimdir?
a) Mehmet Eymür
b) Mahmut Yıldırım
c) Sabahattin Savaşman
d) Hiram Abas
e) Cem Ersever
  1. 1976 yılında yörüngeye fırlatılan, bilinen “ilk istihbarat uydusu” aşağıdakilerden hangisidir?
a) KH-11
b) NSA-2
c) Kepler
d) Hubble
e) Uİnt-7
  1. 1992’de İran istihbaratı 9 ay boyunca bir mühendisi sorgulamıştır. Sorgu sonucu edinilen bilgilere göre İsviçre’de bir firma tarafından üretilen ve 120 ülkenin kullandığı kripto makinaları ile çekilen her mesajın bir kopyasının doğrudan Washington’a gittiği belirlenmiştir. Tüm NATO ülkelerine kritpo makinası satan bu şirketin adı nedir?
a) AstraZeneca
b) Crypto Swedish
c) Solvatten
d) Crypto A.G
e) Crypto Kongeneer
  1. Dünya Savaşı sırasında Churchill tarafından savaş hileleri planlamak amacıyla kurulan ve bu amaçla kurulmuş ilk istihbarat birimi olma özelliğini taşıyan yapı aşağıdakilerden hangisidir?
a) Military Operation 5
b) British Trick Agency
c) London Controlling Section
d) War Office İntelligence Department
e) Special İntelligence Service

 

Türkiye-Ermenistan İlişkilerinde “Sözde Ermeni Soykırımı ve Diaspora”

Ermeni Sorununun Ortaya Çıkışı ve Tehcir Kanunu

Ermeni Sorunu, günümüzden 102 yıl önce yaşandığı iddia edilen 1915 olaylarına dayandırılmaktadır. T.C ’nin kuruluşundan dahi önceki bir zamanda bir devletin kendi vatandaşlarıyla yaşadığı bir sorun kısa zamanda uluslararasılaşmış ve bugün de Türkiye’nin dünya ile ilişkilerini ve Türk Dış Politikasını etkilemektedir.

Ermeniler, ayrılıkçı-milliyetçi taleplerde bulunmadan önce Osmanlı’daki millet sınıflandırması içerisinde dini ve sosyal özgürlüklere sahip olarak yıllarca yaşamışlardır. Ancak, 19. yy’da Osmanlı’nın zayıflamasıyla birlikte Çarlık Rusya Ermeniler üzerine odaklanmıştır. Burada Rusya’nın amacı; Kafkasya’da bir Ermeni bölgesi oluşturmak ve Kafkasya Türkleri ile Osmanlı arasında bir tür bariyer yerleştirmektir. Rusya, Ermenilere din ortaklığı ve mezhepsel benzerliklerini kullanarak yaklaşmış ve kendisini koruyucusu ilan etmiştir. Ancak, bu sorunda tek etkili aktörün Rusya olduğunu söyleyemeyiz. Ermenilerin arasında Katolikliğin propagandasını yapan Fransa, Protestanlığı çıkarları için bölgeye yerleştirmeye çalışan İngiltere, dolaylı veya doğrudan etkili olan ABD ve Almanya gibi devletlerde Ermeniler üzerine oynamışlardır. Bütün bu kışkırtmalar sonucunda Ermeniler çeşitli ayaklanmalar çıkartmışlardır. Özellikle 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Ermeniler Rusların bağımsızlık vaatlerine kapılmışlardır. Bu da ciddi anlamda bir Ermeni meselesinin doğmasına neden olmuştur.

Osmanlı-Rus Savaşı sonrası imzalanan Ayestefanos Antlaşmasının 16.maddesi ile Ermenilerin yaşadığı bölgelerde iyileştirme yapılması istenmiş ve büyük devletler bu konuda Osmanlı’ya baskı yapmışlardır. Osmanlı Devleti karşısında reform hareketlerine girişmiştir. Ancak Ermenilerin akıllarında artık bağımsızlık vardır. Bu sebeple çeşitli Ermeni Komiteleri kurulmuş ve bu komiteler “Türkler, Ermenileri katlediyor” şeklinde propaganda yapmaya başlamışlardır. 1. Dünya Savaşı’na gelindiğinde ise sorun Osmanlı için daha büyük bir tehlike haline gelmiştir. Hemen her cephede savaş halinde olan Osmanlı, içeride de Ermenilerin silahlı saldırılarına maruz kalmıştır. Üstelik Avrupalı devletlerin neredeyse tamamı bu sorunda taraf konumundadır. Savaş sırasında birçok Ermeni grup Rusların saflarına geçmiştir. Bütün bunlar karşısında askeri ve ekonomik açıdan zayıflayan Osmanlı, doğuda Ermenilere güvenerek bir politika izleyemeyeceğini anlamış ve zorla yer değiştirme yani Tehcir kararı almıştır.

Tarihsel anlamda baktığımızda tehcir kanununu uygulayan tek devlet Osmanlı değildir. Dünyadaki diğer devletler de ekonomik, askeri, sosyal açıdan gerek gördükleri zaman bu politikayı uygulamışlardır. İşte Osmanlı Devleti’nin de yaptığı budur. Kaldı ki Osmanlı bu kararı tüm Ermeni vatandaşlarına uygulamamıştır. Ermeni Komitelerinde yer almayan, devletçe ihanetleri tespit edilemeyen Ermeniler sevk edilmemiştir.

30 Mayıs 1915 tarihinde alınan Tehcir kanununa göre;

– Düşmanla işbirliği yapmak
– Masum halkı katletmek
– Ülke içerisinde isyan çıkarmak gibi zararlı faaliyetlerde bulunan Ermenilerin Musul, Zor, Halep ve Suriye gibi Osmanlı vilayetlerine sevkleri uygun görülmüştür. Ne yazık ki bu sevk esnasında dönemin şartları nedeniyle on binlerce Ermeni hayatını kaybetmiştir. Ermeniler bu tehcir nedeniyle özelde Osmanlı Devleti’ni genelde ise Türkleri suçlamaktadır. Türklerin kendilerine soykırım yaptığını iddia eden Ermeniler bunu tüm dünyaya kanıtlama çabasındadır.

Başlangıçta kaybedilen Ermenilerin sayısının 300 bin olduğunu söyleyen Ermeniler bugün bu sayının 2 milyon olduğunu iddia etmektedirler. Ancak Osmanlı arşivlerine göre tehcir esnasında sevk edilen Ermeni sayısı 438.758, yerlerine sağ salim ulaşan Ermeni sayısı ise 382.148’dir. bu arada yitirilen kişilerin 20-30 bini yaygın hastalıklardan, 10 bin civarı ise yolculuk esnasındaki saldırılarda hayatlarını kaybetmişlerdir. Görüldüğü üzere burada soykırımdan bahsetmek mümkün değildir. Burada devletin ihmali vardır ancak bu soykırım gerekçesi olmamaktadır. Ermeniler ise bunun bir soykırım olduğunu iddia ediyorlar.

Hepimiz bu ‘soykırım’ kelimesiyle yüzleşiyoruz, her yerde duyuyoruz. Ancak bir çoğumuz ‘soykırım’ kelimesinin anlamını bilmiyoruz. Soykırım, BM’nin 1948 tarihli soykırım sözleşmesinin 2.maddesinde; “ ulusal, etnik, ırksal ve dinsel bir grubu toptan veya onun bir bölümünü yok etmek niyetiyle; grup üyelerinin öldürülmesi, fiziksel veya ruhsal sağlıklarına zarar verilmesi, bu grupta doğumlara engel olunması ve bir grubun çocuklarının zorla başka bir gruba nakledilmesi gibi eylemlerden herhangi birine başvurulmasıdır.” Bu maddeden de anlaşılacağı üzere Osmanlı Devleti bunlardan hiçbirisini yapmamıştır.

Bütün bunlar sonucunda anlaşılıyor ki Ermeni meselesi bir bağımsızlık meselesi değildir. Tamamı ile büyük güçlerin azınlıkları kullanarak Osmanlı Devletini çökertmek, parçalamak ve paylaşmak hedefine yönelik olarak çıkarttıkları bir sorundur. Bununla birlikte Osmanlı Devleti, Ermenilere devletin yüksek mevkilerinde görev vermiş, dışlamamış en güçlü olduğu dönemlerde dahi dokunmamış olmasına rağmen en zayıf olduğu bir dönemde hatta bütün dünya ile cenk halindeyken nasıl olur da soykırım yapmış olabilir? İşte bütün bu gerekçeleri bilmemize rağmen, Ermeni sorununu dünyaya doğru bir şekilde anlatamıyoruz. Çünkü Ermeniler yılladır bunun propagandasını bizden çok daha iyi yapmakta ve dünyayı buna inandırmaktadır. Peki o zaman başımıza bunca dert açan bu Ermeni Devleti nasıl bir devlet?

Ermenistan Cumhuriyeti

Ermenistan, Güney Kafkasya’nın denize kıyısı olmayan tek ülkesidir. Diğer Güney Kafkasya ülkeleri gibi iki kez bağımsız olmuştur. İlk bağımsızlığı 1. Dünya Savaşı sonrası dönemdir. Yalnızca iki yıl bağımsız kalabilmiş bu iki yılın sonunda SSCB tarafından işgal edilmiştir. İkinci bağımsızlığı ise SSCB’nin zayıfladığı dönemde SSCB henüz dağılmamışken gerçekleşmiştir. Ermenistan Sovyetler Birliği içerisinde herhangi bir tehdit altında olmamıştır tamamıyla daha fazla toprak elde etmek, sınırlarını genişletmek dolayısıyla Azerbaycan toprağı olan Dağlık Karabağ’ı kendi topraklarına katmak amacıyla bağımsız olmuştur. Güney Kafkasya’da bağımsızlığını ilan eden ilk devlettir. Doğu’da Azerbaycan, Batı’da Türkiye, Güney’de İran ve Kuzey’de Gürcistan ile komşudur ancak doğuda Azerbaycan ve batıda Türkiye ile sınırları kapalıdır.

Türkiye Ermenistan’ı tanıyan ilk ülkelerden biridir. Ancak Hocalı Katliamı, Karabağ işgali ve Karabağ’da yapılan zulümler, Ermeni Soykırımı iddiaları ve Ermenilerin, bugünkü Türkiye- Ermenistan sınırını tanımama nedenleriyle Türkiye’ye doğru yayılmacı pozisyonda olmaları sonucu 1993 yılında Türkiye, Ermenistan sınırını kapatmıştır ve bugün de hala kapalıdır. Türkiye ile Ermenistan arasında diyalog açısından en önemli girişim 9 Temmuz 2001’de Türk Ermeni Barışma Komisyonunun kurulmasıdır. Ancak bu komisyon Ermenistan’daki 10 siyasi parti tarafından kınanmış ve geçerliliği feshedilmiştir.

Ermenistan Dış Politikasında Etkili Olan Aktörler

Rusya Federasyonu

Bilindiği üzere Ermenistan ekonomik ve askeri anlamda Rusya’ya tam bağımlı bir ülkedir. Çünkü Ermenistan’ın doğal kaynağı yoktur ve doğu ve batı sınırlarının kapalı olması Ermenistan’ı Rusya’ya mecbur kılmaktadır. Bu da Rusya’nın işine gelmekte Ermenistan’ı iç ve dış politikası bağlamında yönlendirmektedir. Ermenistan’da Rusya’nın onaylamadığı hiç kimse devlet yönetiminde yer alamamaktadır. Bu sebeple Rusya Ermenistan’ın Türkiye ve Azerbaycan ile sorunlarını çözmesinde en büyük engellerden biridir. Ermenistan, Güney Kafkasya’da Rusya’nın hem müttefiki hem de eyaleti konumundadır. Ermenistan Türkiye ve Azerbaycan’dan tehdit alması duymasıyla Rusya’dan güçlü bir yardım aramakta ve Rusya da ona bu desteği vermektedir.

Karabağ Klanı (Karabağ Ermenileri)

Ermenistan’da dış politikayı etkileyen bir diğer aktör de Karabağ Klanları dediğimiz Karabağ Ermenileridir. Ermenistan’da bu zamana kadar devlet başkanlığı koltuğuna oturmuş kişilerin tamamı Karabağlıdır. Bunun sebebi de Ermenistan’ın bağımsızlık duygusunun Karabağ’dan gelmiş olmasıdır. İşte bu Karabağ Ermenileri Karabağ’ın Ermenistan’a bağlanmasını istemekte ve Ermenistan’ın dış politikasını yalnızca buna yönlendirmesini istemektedirler.

Ermenistan’ın birinci Cumhurbaşkanı olan Levon Ter Petrosyan onlar gibi düşünmemiş, Ermenistan’ı Karabağ çıkmazından kurtarmaya çalışmış ancak başaramamıştır. Ondan sonra gelen cumhurbaşkanlarının akıbetleri de tıpkı onun gibi başarısızlık olmuştur. Bütün bu başarısızlıkların yanı sıra bir de batının Güney Kafkasya üzerinde inşa ettiği petrol ve doğal gaz boru hatları ve Ermenistan’ın bunlara dahil olamaması Ermenistan’ı daha da yalnızlaştırmıştır. Ayrıca 2008 yılında Kuzey komşusu Gürcistan ile Rusya’nın yaşadığı sorundan da ciddi zarar görmüştür. Bütün bunlar sonucunda dönemin cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan Türkiye ile ilişkiler kurmaya, Karabağ konusunda farklı adımlar atmaya çalışmıştır. Türkiye ile diplomatik ilişkilerin geliştirilmesi ve sınırların açılması konusunda protokoller imzalamış ve Karabağ konusunda güven arttırıcı önlemler anlamına gelen bazı belgeler imzalamıştır. Sonuç alamamış olsa da Türkiye ile Azerbaycan’ın arasını kısa dönemli olarak açmayı başarmıştır. Fakat bir taraftan diaspora ve Ermeni muhalefetinin sert itirazları, diğer taraftan Türkiye’nin Karabağsız protokolleri imzalamayacağını bildirmesi Ermenistan’ın geleneksel dış politikasına dönmesine neden olmuştur.

Ermeni Diasporası

Ermenistan’ın dış politikasında önemli aktörlerden biri de hiç şüphesiz Ermeni Diasporasıdır. Dünyada 3 büyük diaspora vardır: Yahudi Diasporası, Ermeni Diasporası ve Yunan Diasporası. Bağımsız devlet kurana kadar diaspora Ermenilerin tek temsilcisi olarak kabul edilmiştir. Ermenistan devletinin kurulmasıyla diaspora kendini Ermenistan’ın temsilcisi olarak görmeye başlamıştır.
Diaspora Ermenileri; ABD, Fransa, Hollanda, Kanada gibi ülkelerde yaşayan ve 1915 olayları sebebiyle Ermeni olduklarını hatırlayan kişilerdir. Amaçları 1915 olaylarının soykırım olduğunu tüm dünyaya kabul ettirmektir. Ermenistan’ın da yegane amacının bu olması gerektiğini düşünmektedirler. Diaspora bu günlerde de Ermenistan’ın yurtdışındaki temsilcisi ve Ermenistan dış politikası üzerinde oldukça etkiye sahip bir güçtür. Ayrıca Ermenistan dış politikası üzerinde komşuları ile ilişkileri bağlamında sınırlayıcı rol oynamaktadır. Bugün Türkiye’nin üzerine atılan sözde soykırım meselesi her ne kadar asılsız kaynaklara dayansa da son yıllar içinde Türkiye’ye uluslararası ilişkilerde bir imaj kaybı oluşturmuştur.

Sözde Ermeni Soykırımını tam olarak tanıyan ilk devlet (1965) Uruguay’dır. Türkiye’nin uluslararası arenada önünü kapatmak isteyen 29 devlet tarafından da resmi olarak tanınmıştır. Sözde soykırım bugün Türkiye’nin AB ile ilişkilerini bile etkilemektedir. Bunun da önündeki en önemli faktör Fransa’dır. Fransa sözde Ermeni soykırımını tanıdığı günden itibaren Türkiye’nin AB’ye alınabilmesi için sözde soykırımı tanıması şartı konulmasını sağlamıştır. Suriye ise 2015 yılında Türkiye ile Esad rejiminin arasının bozulduğu dönemde sözde soykırımı tanımıştır. Almanya 2016 yılında tanımış ve bugün Almanya’da bu sözde soykırım tarih derslerinde anlatılmaktadır. Bugün de Türkiye ile Mısır’ın arasının bozulmasının ardından Mısır’da Ermeni Soykırımı iddiaları tartışılmaya başlanmıştır.

Bilindiği üzere bugün ABD sözde Ermeni soykırımını tanımamaktadır. Bunun da önündeki en büyük engel ABD’deki Yahudi Diasporasıdır. Çünkü Yahudiler dünyadaki en büyük soykırımın kendilerine yapıldığını ve onun eşinin benzerinin olmadığını düşünmektedirler. Bu sebeple de başka soykırımları tanımak istememektedirler ve bu konuda da Türkiye’nin tezine destek vermektedirler. Ancak 2007 yılında Türkiye’nin Hamas liderini Türkiye’ye davet edip görüşmesi, İran ile enerji antlaşması imzalaması sonucu ABD’deki önemli Yahudi diasporalarından olan ADL (İftira-İnkarla Mücadele Birliği) isimli diaspora sözde Ermeni soykırımını tanıyacağını açıklamıştır. Gerek Türkiye’nin tepkisi gerek İsrail’in baskısı sonucu geri adım atmak zorunda kalmıştır. Ancak tehlike henüz geçmemiştir.

Türkiye eğer bu Ermeni soykırımı iddialarının dünya ile ilişkilerinde ve dış politikasında önüne engel olmasını, büyük güçler tarafından kendisine baskı aracı olarak kullanılmasını istemiyorsa Yahudi Diasporası ve dolayısıyla İsrail ile ilişkilerini sıkı tutmalı, tehlikeye atmamalıdır. Ayrıca bilindiği üzere ABD’de Türk Diasporası bulunmaktadır ve Türkiye’nin ADL ile yaşadığı sorunda etkisiz kalmıştır. Türkiye’nin özellikle Türk Diasporasını daha aktif hale getirmesi gerekmektedir.

Afranur ARIKAN*


KAYNAKÇA

DUMAN Selçuk, Ermeni Sorununun Ortaya Çıkışı ve Tehcir Gerçeği,

LAÇİNER Sedat, Ermeni Sorunu, Diaspora ve Türk Dış Politikası, USAM ( Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu), 11.28.2008.

VELİYEV Cavid- ASLANLI Araz, Güney Kafkasya Toprak Bütünlüğü, Jeopolitik Mücadeleler ve Enerji, berikan yayınevi, ANKARA, 2011.

https://www.academia.edu/32074962/ERMEN%C4%B0_SORUNUNUN_ORTAYA_%C3%87IKI%C5%9EI_VE_TEHC%C4%B0R_GER%C3%87E%C4%9E%C4%B0_APPEAR%C4%B0NG_OF_ARMENiANS_PROBLEM_AND_REAL%C4%B0TY_OF_FORCED_EM%C4%B0GRAT%C4%B0ON. 24.05.17.

Katar’ın Kendine Güvenmesine Neden Olan 6 Etken

Suudi Arabistan öncülüğünde 10’dan fazla ülkenin “teröre destek vermekle” suçladığı Katar’ Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Mısır’ın başını çektiği bir grup Arap ülkesi ile ABD Başkanı Donald Trump’ın “teröre destek vermekle” suçladığı Katar, Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn’in karadan, havadan ve denizden uyguladığı ambargoya karşı Ulusal Varlık Fonu, ithalata alternatifleri, komşu ülkelerle olan ticaret hacminin zayıf olması ve ülkedeki ABD askeri üssü gibi elini güçlendiren etkenlere sahip.

1) Ulusal Varlık Fonu

Başkent Doha’da 2005’te kurulan ve yaklaşık 335 milyar dolar tutarında varlığı yöneten Ulusal Varlık Fonu’nun (UVF) yanı sıra rezervlerin 43,6 milyar dolara ulaşması, Katar’ın ekonomik krizi önleyebilecek gücünün olduğunu ortaya koyuyor.

Katar Gelişim Planlaması ve İstatistik Bakanlığı’nın Nisan ayı verileri, nüfusunun 2 milyon 700 bin olduğu göz önüne alındığında, ülke rezervlerinin büyük olduğunu gösteriyor.

Katar resmi haber ajansı QNA’nın haberine göre, Merkez Bankası yetkilileri finans sektörünü yakından takip ettiklerini, ülke piyasasında ihtiyaç halinde ek likitide sağlayacaklarını ifade ediyor.

2) İthalat alternatifleri

Suudi Arabistan, BAE’nin başını çektiği bir grup Arap ülkesinin 5 Haziran’da Katar’la ilişkilerini kestiklerini duyurmasından birkaç saat sonra İran’dan Doha’ya gıda malzemesi göndermeye hazır oldukları açıklaması geldi.

İran Tarım Ürünleri İhracatçılar Birliği Başkanı Rıza Nurani, ülkesinin Katar’a 3 liman aracılığıyla gıda başta olmak üzere çeşitli ürünleri ithal etmeye hazır olduğunu belirtmişti. Nurani ayrıca Katar’a en yakın deniz sınırı olan ülkenin İran olduğunu ve ürünlerin 12 saat içerisinde ulaşabileceğini kaydetmişti.

Katar uçakları İran ve Türkiye üzerinden geçiş yapıyor.

3) Boykot eden ülkelerle ticaret hacmi zayıf

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin ekonomilerinin gaz ve petrol ihracatına dayanması dolayısıyla Katar ile aralarındaki ticari ilişkiler ve yatırımların zayıf olduğu biliniyor. Bu da krizin ekonomik yansımalarının sınırlı olacağına işaret ediyor.

Katar Gelişim Planlaması ve İstatistik Bakanlığı verileri, Katar’ın KİK ülkeleriyle ticaret hacminin toplam ticaret hacminin yüzde 12’sine tekabül ettiğini, bunun da 2016’da 10,5 milyar dolar olarak kaydedildiğini gösteriyor.

4) Doğalgaz ve hazır limanlar

Dünyada en büyük ihracatçısı olduğu sıvılaştırılmış doğalgazdan (LNG) geçen Nisan ayında dış ticaret fazlasını 2,7 milyar dolara ulaştıran Katar, sahip olduğu hazır limanlarından LNG ihracatına başlayabilir ve daha önce Suudi Arabistan üzerinden ithal ettiği ürünleri deniz yoluyla elde edebilir.

Katar’ın doğalgaz rezervleri

Katar, petrol ve doğalgaz ihracatı için önem arz eden başkent Doha ve sanayi kenti Ras Laffan’da bulunan limanların yanı sıra petrol ve doğalgaz taşımacılığında kullanılan filolara da sahip.

5) Kuveyt ve Umman’ın tarafsızlığı

Doha yönetiminin, Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn tarafından Katar’a karşı başlatılan ablukaya katılmayan ve Körfez ülkeleri arasında yaşanan çatlağı kapatmak için ara bulucu rolü üstlenen Kuveyt ve Umman’dan da gıda ürünlerini ithal etme imkanı söz konusu.

Kuveyt Emiri Şeyh Sabah el-Ahmed el-Cabir es-Sabah, Körfez ülkeleri arasındaki anlaşmazlıkları gidermenin, “vazgeçemeyeceği bir görev” olduğunu söylemişti.

6) ABD’nin El-Udeyd askeri üssü

Başkent Doha’nın 30 kilometre batısında yer alan ABD’nin Orta Doğu’daki en büyük askeri üssü El Udeyd’de yaklaşık 11 bin Amerikan askeri görev yapıyor. Körfez bölgesinde en uzunu 3.8 kilometrelik piste sahip Udeyd üssünde 120 hava aracının donatılması kapasitesi bulunuyor.

ABD’nin Katar’da bulunan El-Udeyd askeri hava üssü

ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) sözcülerinden Binbaşı Adrian Rankine Galloway, AA muhabirine, bölgedeki tüm müttefiklere tansiyonu düşürme ve bölgenin güvenliği için ortak çözümler üzerinde uzlaşma çağrısında bulunarak, “ABD ve koalisyon, oradaki varlığımıza uzun zamandır verdiği destekten ve bölge güvenliğine derin bağlılığından dolayı Katarlılara minnettardır. Katar’daki durumumuzu değiştirmek gibi bir planımız söz konusu değil.” açıklamasını yapmıştı.

Kaynak: AA

Yeni Bölge Düzeni ve Türkiye

Suudi Arabistan, Mısır, Katar ve İran arasında giderek yükselen tansiyon Amerikan Başkanı Trump’ın Ortadoğu ziyareti sonrası şekillenmesini tamamladı, hem bölgesel dengelerin değişimi hem de tansiyonun artması net bir şekilde görüldü. Katar ile başlayan kriz ve anında 7 ülkenin Katar ile her türlü ilişkiyi kesmesi gösteriyor ki, Ortadoğu’da kartların yeniden karılmasına karar verilmiş. İran’ın başkenti Tahran’da eş zamanlı olarak parlamento ve Humeyni merkezine saldırı da bu krizin bir parçası ve neticesidir.

Öyle anlaşılıyor ki, Trump’ın Katar hamlesi sadece Katar’la sınırlı kalmayacak ve İran’a da sıçradı , hatta son saldırılar ve en son olarak da Kerbela da bomba patlaması bölgede tansiyonun tekrar artacağı hatta yeni ittifaklar ve yeni düşmanlaşmaların çok yakında oluşacağınında habercisi. Bu çerçevede yakında İran’a yönelik iç karışıklıklar beklemek şaşırtıcı olmaz, bu durumda ülkemizin de dikkatli ve ciddi bir güvenlik politikası oluşturması gerekmektedir.

Aslında Katar ve Suudi Arabistan arasındaki rekabet siyasi alanla sınırlı değil. Suudi Arabistan, son yıllarda özellikle petrol fiyatlarının düşmesi nedeniyle ekonomik olarak zor bir dönem geçiriyor. Ekonomik sıkıntılarını aşması ve yeni bir çıkış yapması için Suudi Arabistan’ın tercihi, kendisine bağlı ve görünürlüğü düşük bir Katar olacaktır. Yani, Suudi Arabistan’ın menfaatlerine uygun Katar profili, siyasi ve ekonomik olarak Suudi Arabistan’ın arkasında bulunan bir ülke olması.

Katar’ın coğrafi konumu da, bu ülkeler için risk. Çünkü Katar, Körfez ülkeleri içerisinde özellikle uluslararası uçuşlar açısından tüm bağlantıların kavşak noktasında. Bu konumunu güçlendirme konusundaki artan çabaları küresel dengeleri değiştirmişe benziyor. Diğer taraftan, Katar’ın uluslararası işbirliği açısından bölgede Türkiye ile enerji işbirliğine yönelik attığı adımların, Türkiye ile askeri ilişkilerin, hatta Katar’daki askeri üssün birçok Körfez ülkesini rahatsız ettiği açık. Katar’ın Varlık Fonu kanalıyla yaptığı yatırımların artık bildiğimiz ülkelere, şehirlere değil de Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelere yönelmiş olması da, küresel finans dengeleri açısından kabul edilebilir değil. Belli çevrelerin bu duruma tahammül etmesi kolay değil.

Katar ile diplomatik ilişkilerini kesen ülkeler: Suudi Arabistan, Bahreyn, Mısır, Yemen, Libya ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)

Şimdi Katar krizinde de Türkiye açıktan taraf olmayı seçti. Cumhurbaşkanı’nın yaptığı açıklamalar yetmemiş gibi bu krizin ortasında Katar ile daha önce yapılan bazı askeri ilişkilerin alelacele öne alınması bu krizde açıkça Katar’ın yanında yer aldığımızı göstermesi açısından önemlidir. Bu krizin nasıl evirileceğini görmeden bu aceleci tarafgirlik niye? Suudi Arabistan’ın bu krizde ileri sürdüğü gerekçelerin tamamı Suudiler için, hatta ABD için de aynen ileri sürülebilir. Ancak unutulmamalıdır ki, mevcut Katar şeyhleri yarın bir saray içi darbe ile devrilebilir. Katar’a ekonomik ambargo ağırlaşabilir ve bu ambargodan bazı Türk şirketleri de nasibini alabilir. Ayrıca ABD yarın bütün Arap şeyhlerini Beyaz Saray’a çağırıp “uzlaşın” talimatı da verebilir. Bu durumda Türkiye yine, yeniden Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olma tehlikesiyle bir kez daha yüzleşmek durumunda kalacaktır.

Bu durumda ikili ülke ilişkileri ve bölgesel ilişkiler tekrar sıcak bir atmosfere sahip olacak bu netleşmiş bulunmaktadır. Türkiye için doğru düzgün bir dengeyi sürdürmek ve Katar ile Suud arasındaki bu gerginliği kendisine zarar vermeyecek şekilde yönetmek mümkün.

Muratcan Işıldak

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Dünya Dengelerinde Rusya

Rusya, 2014 yılında Ukrayna ile Kırım sorunu yaşadığında, ABD ve AB üyesi ülkelerle ilişkileri sıkıntıya girmişti. Bu ülkelerin yatırım ve ticari ortaklıklarından doğan kayıpları, Çin’den gelecek yatırım ve yeni ticari ortaklıklarıyla telafi etmeyi düşünüyordu. 2016 yılının ilk yarısında Çin’in Rusya’daki yatırımı yüzde 172 arttı. Ancak Çin, Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesine gözle görünür bir şekilde destek vermedi. Çin, dünyaya yayılmak için tüm dünya ülkeleriyle iş birliğinden yana. İpek Yolu projesi ile 65 ülke ile bağlantı kurulacak.

Rusya da Çin ile iş yapmaktan hoşnut. Ki, Şangay İş Birliği‘ni de taşıyan iki dev. Aralarına Hindistan ve Pakistan’ı da katacak olmaları, AB’nin artık dünya için bir önem arz etmemesine bir adım daha yaklaştığımızın göstergesi. Bu ülkelerin nüfuslarını baz aldığımızda, Avrupa ülkelerinin yaşlı ve durağan bir nüfuslu ve Asya’nın aşırı fazla ve dinamik nüfuslu olduğunu görürüz. 

ŞİÖ

Japonya ise ABD için önemli bir merkez. Atom bombaları atmalarına rağmen, bu ülke ile ilişkileri iyi durumda. Ne kadar ilginç değil mi? Japonya, ABD’ye teknoloji ihraç eden ülke konumunda. Japon şirketlerin üretmiş oldukları arabaların önemli bir payı ABD’de satılıyor. Japonya’daki ABD askeri üslerin varlığı da dikkat çekici. Japonya’da 54 bine yakın Amerikalı askeri personel bulunuyor. Japon Başbakan Abe, Trump’ı Beyaz Saray’da ziyaret eden ilk liderlerdendi. Ki Amerika’da Çin’in yükselişini dengelemek için Japonya’nın ellerinde olması gerektiğinin gayet farkında.

ABD ile ilişkileri bu kadar iyi olan Japonya’nın Rusya ile ilişkisi de belli sorunları barındırıyor. Sorunlardan birisi Kuril Adaları’dır. Kuril Adaları meselesinden dolayı, Rusya ve Japonya İkinci Dünya Savaşı’nı sonlandıran bir barış anlaşmasını imzalamadılar. Kuril Adaları sorunu, zaman zaman Rusya ile Japonya arasında gerilime yol açan bir toprak paylaşımı sorunudur. 1949 yılında Sovyetler Birliği, adaları isgal etmiş ve adalarda yaşayan tüm Japon vatandaşlarını sınır dışı etmiştir. Bu iki devlet arasında uzun yıllar sürecek olan anlaşmazlığa sebep olmuştur.

Asya’daki durum böyleyken 380 milyar dolarlık silah anlaşmasına imza atan Suudilerle de Rusların ortak bir noktaları var. O da petrol fiyatları. Fiyatların düşmesi iki ülke için de bir sıkıntı kaynağı. Suudi Kamu Yatırım Fonu ve Rusya’nın Doğrudan Yatırım Fonu arasında 10 milyar dolarlık bir ortaklık kuruldu. Suriye’deki etkinliğiyle Ortadoğu’daki gücünü göstermeye çalışan Rusya için bu ortaklık, Ortadoğu’daki varlığını arttırması açısından mühimdir. Suudiler’in güvenliğinden sorumlu olan ABD için bu ortaklık haz verici olmasa gerek. Ancak Suudiler için ABD mi Rusya mı diye bir seçenek sunsalar, gözleri kapalı ABD derler. Zaten çocukları da ABD veya İngiltere’de okumaktadırlar. Oraların eğitimini alanların Batı’nın yanında yer alması beklenen bir durumdur.

Ve Türkiye-Rusya… Rusya ile domates tek sorunumuz olarak kaldı. Orada çalışan inşaat firmalarımıza yönelik kısıltlamaların kaldırılması da çok iyi oldu. Yaz sezonunun açılmasıyla birlikte gelecek olan Rus turistler de ikili ilişkilerimizde katalizatör rolü oynacak. İki ülke Suriye konusunda farklı düşünse de, iki lider arasındaki ilişkiler gayet iyi. Uçak ve büyükelçi olayları, herhangi iki ülke arasında savaş sebebi dahi olabilecekken, Rusya ve Türkiye arasında birlikteliği sağladı. Bizim de, şu anda, AB ve NATO ülkeleri ile aramızın pek de iyi olmaması, Rusya ile ilişkimizin iyi olmasına yol açıyor. Ki, sadece Rusya ile sınırlı kalmıyoruz; Hindistan ve Çin üzerinden Avrasya ile yakınlaşmamız iyi adımlar olarak nitelendirilebilir. Mavi Akım ile Rusya; İpek Yolu ile Çin gibi devlerle yakınlaşıyoruz. Bu yakınlaşmalar, Türkiye’nin öneminin anlaşılmasını sağlayacaktır.

NOT: Çin’in yakınındaki ülkelerde terör saldırıları oldu. Filipinler gibi. Afganistan’daki terör saldırısının bir diğer nedeni de İpek Yolu’nun oradan geçecek olması mı? Önümüzdeki süreçte İpek Yolu üzerindeki ülkelerde bu teröristler sahne alacaklar mı?

Ünal G. Akman

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Sıcak Savaşın Soğuk Örgütü NATO: ‘Sonun Başlangıcı’

Çok kutuplu bir dünyaya girdiğimiz bu yüzyılda, BATI  hegemonyasının kolektif gücü konumunda bulunan NATO, Soğuk Savaş sonrasında uluslararası sistemin en büyük silahlı gücü olarak ulusların yeniden inşası sürecinde etkinliğini korumaya devam ediyor. Kuruluş amacı itibariyle bugüne gelindiğinde aslen var olma nedeninin ortadan kalkmış olduğu ve bir noktadan sonra varlığını devam ettirmek için kendisine yeni tehditler ve yeni roller arayışına giren örgüt, bugün oluşturmuş olduğu yeni misyonu doğrultusunda yeni benlik kapsamını önemli ölçüde aşmışa benziyor. İttifak, artık açıktan açığa BATI’ nın küresel çaptaki operasyonlarının geniş çapta müdahale aracı ve onlar adına adeta bir sözde ‘adalet’ kılıcı olarak ön plana çıkıyor.

Baltıklardan Kafkaslara oradan Doğu Asya ve Çin’ e kadar geniş bir coğrafyada aktif bir çevreleme politikası sürdüren, özellikle terörle mücadele ve barış misyonu adı altında kendisine  “Küresel Jandarma” görevi biçen örgüt, NATO içerisindeki zayıf ülkelere daha fazla askeri operasyonları üstlenmelerini dayatarak ülkeleri  birer savunma aracı olarak değerlendirmeye/kullanmaya devam ediyor.  

Türkiye Tüm Bu Gelişmelerin Neresinde Yer Almakta Ve Olayları Nasıl Değerlendirmektedir ?

Türkiye NATO’ya üye oluşundan bugüne kadar dış güvenlik politikasını en önemli unsurlarından biri olarak kabul edilmiştir. Özellikle son dönem içerisinde Türkiye ve NATO’ nun birbirine olan tutumu, NATO’ nun küresel bağlamda Türkiye’ yi etkileyen politikaları, Batı ile Türkiye arasında yaşanmakta olan sorunlar ve özellikle Orta Doğu’da yaşanan olaylara karşı savunma sistemlerinde bizi yalnız bırakması Türkiye’ nin Yeni Güvenlik Mimarisini ortaya koyarak göstermiş olduğu dik duruşu sonucunda NATO ile ilişkiler de olumsuz etkilenmeye devam etmiştir.

Soğuk Savaş’ın sıcak yüzü vekalet savaşları aracılığıyla Orta Doğu’da terör eylemleri üzerinden devam ederken, Soğuk yüzü ise  Batı ile Rusya arasındaki “nüfuz yarışı” NATO bölgesi içinde ve dışında gerginliklere ve sürtüşmelerle devam ediyor. Özellikle geçtiğimiz günlerde NATO’nun 29. üyesi olan Karadağ ile stratejik bir adım atarak Rusya’ya karşı bir hamle gerçekleştirmiş oldu. NATO’ nun bu meseleyi Soğuk Savaş dönemindekinden farklı, yeni ve daha gerçekçi bir yaklaşımla ele alması gerekirken aynı zamanda konvansiyonel olmayan saldırılara ve tehditlere karşı nasıl bir yaklaşım sergileyeceği, örgütün geleceği açısından önemlidir. “Yeni Dönemin Başat Sorunu”  yani Uluslararası terör bunların en önemli ve zorudur çünkü bu tür mücadelenin terörün klasik saldırı tipinden çok farklı özellikler taşıyor. Açıkçası, NATO bu alanda henüz başarılı bir performans gösteremiyor.

Aslında bu Türkiye’ yi doğrudan ilgilendiren bir konu. Türkiye Suriye’de DEAŞ terörü tehdidiyle karşı karşıya kaldığı süreçte bir NATO üyesine yapılan saldırının tüm üyelere yapılmış sayılmasını öngören 5. maddenin harekete geçirilememesi Türkiye açısından NATO’ya karşı bir güven zedelenmesine neden olmuştur. Fakat daha önemlisi, Başta ABD olmak üzere NATO üyesi bazı ülkelerin Türkiye’nin PKK’nın uzantısı saydığı PYD/YPG’ye aktif desteklerini sürdürmesidir.

NATO bölünüyor mu?

NATO Soğuk Savaş döneminde oluşturulmuş bir ittifak olmakla birlikte günümüze gelindiğinde koşullara adapte olma sorunları yaşamaktadır. Odağın ve gücün giderek Doğu’da toplanmaya başladığı ve parametrelerin hızlı değişkenlik gösterdiği  dönemde NATO bu değişimlere ayak uydurmaya çalışıyor fakat başarılı olduğu söylenemez. Kamuoyundaki genel kanıya göre de ABD’de NATO gibi dünya gücü statüsünü giderek kaybediyor. Dünyanın çeşitli bölgelerinde kendi jeopolitik çıkarlarını empoze etmekte başarısız kalması ve birçok konuda geri adım atmaya başlaması bunun kanıtı olarak görülmektedir.

Tek kutuplu bir dünya için yola çıkan ABD, yolda kendi müttefiklerini de kaybetmeye başlamış,  kapitalist sistem içerisinde kurulan NATO, AB, IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşlar güvenilirliklerini ve inandırıcılıklarını yitirme dönemine girmiştir. Özellikle bu dönemde Şanghay İşbirliği Örgütü’nün adının daha fazla anılmaya başlaması da karşılıklı yarışın giderek daha çekişmeli hale geleceğinin göstergesidir.

BM’den umutların tamamen tükendiği, Avrupa Birliği’nin hali hazırda dağılma sürecine girdiği, IMF ve Dünya Bankası’nın varlıkları ve işlevlerinin yetersiz kaldığı bu dönemde NATO’nun da işlevini yitirdiğini izliyoruz. Bu krizler yalnız Batılı küresel güçleri değil tüm dünyayı ilgilendiriyor fakat Batı dünyası bu soruların cevabını dünyanın geri kalanından fazla merak ederek sadece izlemekle yetinebiliyor.

Dünya Bölgesel NATO’lara Doğru Mu Gidiyor?

Dünya’nın geldiği durum neticesinde yeni atılımlar yapmaya çalışan ABD  Çin ile ticari  ilişkilerini geliştirmek ve Rusya’yı ” Balkanlaştırmak için” adımlar atsa da buna karşın sürekli reddediliyor. Rusya ve İran’ı yeniden tehdit eden ABD kendi kontrolü dışında oluşmaya başlayan bu çok kutuplu mekanizma ile başa çıkması gerektiğinin farkında. Bir yandan da NATO’nun sahibi gibi davranan ABD’nin bu sorumluluğu Almanya’ya bırakmaya çalışıyormuş görüntüsü örgütün işlevselliğinin azalmasında ciddi bir etken olarak karşımıza çıkıyor.

Tüm bu gelişmeler, başarısız operasyonlar ve yetersiz müdahaleler ile birleştiğinde NATO’nun yetisini kaybetmeye başladığını söylemek mümkündür. NATO, ne olduğu belli olmayan bir geleceğe doğru sürüklenirken ABD’nin izlediği politikalar ve Almanya merkezli olarak Avrupa’nın koyduğu direnç ile NATO işlevsiz hale getirilmiş oluyor.

nato military ile ilgili görsel sonucu

Seçim kampanyaları sırasında NATO’nun eskimiş ve rafa kalkması gereken bir örgüt olduğunu belirtmesine rağmen Trump yönetimi, NATO’nun bu belirsiz gidişine dur demek için yeni stratejiler oluşturmaya başladı. NATO’nun tamamen feshedilmesi ABD için olumlu bir gelişme olmayacağı gibi, eğer finansını Almanya gibi farklı kaynaklardan sürdürmeye devam edebilirse NATO’nun aynı formatında devam etmesini sağlamaya çalışmasını; finansman sağlayamaz ise daha dar kapsamlı ve bölgesel hareket eden NATO Büroları formatına çevirip, azami fayda sağlamaya çalışacağını öngörmekteyiz. Halihazırda bu girişimin ilk somut sinyali Arap NATO’su ile verilmiştir.

Bu gelişmelere göre NATO’nun geleceği ile ilgili iki farklı Tez ortaya koyabiliriz.

İlk Teze göre ; NATO üye ülkelerinin aralarında yaşamış olduğu anlaşmazlık neticesinde ve müdahale yetisinin de azalması ile birlikte net bir biçimde dağılma sürecine girecektir. Böylece önümüzdeki yılları tarih parçalanan birlikler yılı olarak anacaktır.

İkinci Teze gore;  NATO yeniden yapılanma adı altında bölünme sürecine girmiş bulunacak her bölgede farklı politikalar ve o bölgelerde stratejik yeni ortakları ile birlikte yoluna devam edecektir. NATO’nun göstereceği değişim ile bu doğrultuda yeniden müttefik tanımlamasına gidecek olması bölgeler bazından yola çıkarak devre dışı kalacak üyelerinin ileride eski bir NATO üyesi olmasının güvensizliği ve hatta düşmanı olma olasılığı ile karşı karşıya kalması durumu söz konusu olacaktır.

Ferdi Güçyetmez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Dünyanın En Güçlü Orduları [2017]

Aktif asker sayısı, savunma bütçesi, tank, savaş uçağı, uçak gemisi ve askeri denizaltılarının sayılarına göre hazırlanan dünyanın en güçlü orduları listesinde nükleer silaha sahip olan ülkeler kategori dışında bırakılıyor.

Yani nükleer silahı olan 9 ülke ABD, Rusya, Çin, Hindistan, Pakistan, İngiltere, Fransa, İsrail ve Kuzey Kore’nin bu potansiyelleri baz alınmıyor. Business Insider‘in en güncel Global Firepower verilerine dayandırarak hazırladığı listede Türkiye’de yer alıyor.

Dünyanın en güçlü ülkelerinin paylaşıldığı bu haberin en altında bulunan tabloda dünyanın en güçlü 25 ordusu sırayla (tüm askeri verilere göre) belirtilmiştir.

Dünyanın en güçlü orduları

1.) Amerika Birleşik Devletleri

2.) Rusya

3.) Çin

4.) Hindistan

5.) Fransa

6.) İngiltere

7.) Japonya

8.) Türkiye

9.) Almanya

10.) İtalya

11.) Güney Kore

12.) Mısır

13.) Pakistan

14.) Endonezya

15.) Brezilya

6 kategorinin lider ülkeleri

Savunma bütçesi: ABD – 581 milyon dolar

Aktif personel sayısı: Vietnam – 5,455,000 milyon asker

Tanklar: Rusya – 15,398 tank

Savaş uçakları: ABD – 13,444 savaş uçağı

Uçak gemisi: ABD – 19 uçak gemisi

Denizaltı: ABD – 75 denizaltı

Business Insider verileri:

2017 – Dünyanın en güçlü orduları

Türkiye’den Sonra 20 Bin Pakistan Askeri Katar’a Gidiyor

TBMM’nin Katar’a asker gönderme kararı almasının ardından Pakistan da Katar’a asker göndermek için harekete geçti. Pakistan Katar’a 20 bin asker gönderme kararı için meclise önerge verdi.

Milliyet’in haberine göre kararın TBMM’nin Katar’a asker gönderme kararının ardından gelmesi Pakistan ile Türkiye arasındaki ittifakı yeniden gündeme getirdi.

Suudi Arabistan ve Mısır’ın da aralarında bulunduğu 9 ülkenin Katar ile diplomatik ilişkilerini kesmesi ve Katar’a ambargo uygulama çabasının ardından Türkiye, bölgedeki tansiyonun düşürülmesi için diplomatik girişimler başlattı. Bu çerçevede Cumhurbaşkanı Erdoğan bölge ülkelerinin liderleri ile görüşerek krizin çözümü için diyalog önerisinde bulundu. Türkiye diğer taraftan ise Katar ile 2014 yılında kararlaştırılan ve 2015’te imzalanan askeri üs anlaşması kapsamında bölgeye asker gönderme kararını TBMM’den geçirdi.

Türkiye’nin ardından Pakistan’da Katar’a 20 bin asker göndererek bölgedeki tansiyonun düşürülmesine destek verecek.

Pakistan’ın nükleer silah hikayesi

Pakistan ilk olarak 1976’da nükleer araştırma laboratuvarlarını kurdu ve hummalı bir çalışma başlattı. 6 yıllık süre içerisinde uranyum geliştirme tekniği elde edildi. Nükleer güce giden tüm engeller birer birer aşıldı ve işler çok gizli yürütüldü. Çalışmalar esnasında gereken ve Pakistan Ordusu’na verilmeyen bir çok malzeme özel şirketler aracılığıyla getirtildi. Devlet, halk, asker, özel teşebbüs nükleer güce giden yolda el ele oldu ve bu güce ulaşıldı.

Hindistan’ın 10 Mayıs 1998″de gerçekleştirdiği 3 nükleer denemenin ardından Pakistan tarihi bir dönemece geldi. Bu denemelere karşı dönemin Başbakanı Navaz Şerif, iddialı konuştu:

“Üç günde biz de yaparız.”

Pakistan kamuoyu ayaktaydı. Herkes tek bir şey dile getiriyordu:

“Nükleer denemeyi ya şimdi yapacağız ya da hiç bir zaman.” 

Deneme yapması halinde Amerika”nın uygulayacağı ambargo hatırlatılınca dönemin Dışişleri Bakanı Gohar Eyüp Han şunları söyledi:

“Biz kendimize yeteriz. Yasaklar ve ambargolar bizi etkilemeyecektir. Hindistan”a cevap vereceğiz.”

Son noktayı ise Başbakan Şerif koydu. Haberin devamı için tıklayınız.

Dünyanın En Zengin Ülkesi Katar Hakkında Şaşırtan Bilgiler

Suudi Arabistan öncülüğünde 10’dan fazla ülkenin diplomatik ilişkilerini kestiği Katar Türkiye’nin bölgedeki en önemli müttefiki. Suriye İç Savaşı‘ndan Mısır, Libya ve Yemen’deki politikaları paralel olan iki ülke askeri anlamda da ilişkilerini güçlendiriyor.

Türk askerinin Katar’da konuşlandırılması ve Katar ile jandarma eğitimi anlaşması TBMM tarafından kabul edildi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından onaylandı.

Dünyanın en zengin ülkesi olan Katar hakkında bilmeniz gereken önemli bilgiler kısaca şöyle:

– Arap Yarımadasındaki en çok yağmur düşen ülke olan Katar, Arapça’da yağmur damlası anlamına geliyor.

– 11 bin 521 km2 yüz ölçümüne sahip olan ülkenin tek kara sınırı Suudi Arabistan ile var. Başkenti Doha olan ülke mutlak monarşi ile yönetiliyor.

– 2.3 milyona yakın nüfusa sahip olan ülkenin silahlı kuvvetlerinde görevli olan asker sayısı 12 bin civarında.

– Resmi dili Arapça olan ülkede Katarlı Araplardan çok yabancı işçiler yaşıyor. İşçi ülkesi olarak bilinen Katar’da yabancıla oranı yüzde 87.

– Kişi başına düşen gelir bakımından dünyanın en zengin ülkesi olan Katar, dünyada yüzde 0.4’lük işsizlik oranıyla en az işsizliğin olduğu ikinci ülke.

– 1871 yılında Osmanlının egemenliğini kabul eden Katar ile ilişkiler 1913 yılında sona erdi. 1915 yılında İngilizlerin işgal ettiği ve 1971’de bağımsızlığını kazanabilen Katar’da doğalgaz ve petrol rezervleri 1940 yılında keşfedildi.

– Ülke ekonomisinin yaklaşık 60’ı doğal gaz ve petrole dayanıyor. Katar, dünyanın en büyük 3. kanıtlanmış gaz rezervlerine sahip olmasıyla birlikte dünyanın en büyük sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) ihracatçısı.

– Rusya ile yaşanan uçak krizinden 10 gün sonra Türkiye ile sıvılaştırılmış doğalgaz anlaşması yapan Katar, 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin ardından da Türkiye’ye büyük destek verdi.

Suriye Son Durum Haritası (Haziran 2017)

Suriye’de Taraflar
Esad Rejimi  – Hizbullah, Rusya, İran ve Şii Milisler
Muhalifler – Ahrar uş-Şam, Şam’ın Fethi Cephesi, ÖSO vb.
PYD/YPG  – SDG çatısı altındaki küçük gruplar ve PKK
IŞİD – Örgüte biat eden yerel milis güçler ve aşiretler

Suriye’de Türkiye, İran ve Rusya 4 ayrı bölgede ‘çatışmasızlık bölgeleri’ni kurdu. ABD desteğiyle YPG Rakka Operasyonu’nu başlattı. Ülkenin güneyinde ise rejim güçleriyle ABD destekli muhaliflerin yer yer çatışması sürüyor. Suriye’de güncel son durum savaş haritası şöyle:

13 Haziran 2017: Halep, Hama, Şam, Haseke, İdlip, Rakka, Deyr-i Zor, Tartus, Humus, Dera ve Süveyde’de son durum haritaları, Suriye genel haritası ile birlikte tek başlıkta.

Suriye son durum haritası – 13 Haziran 2017

Güncel Suriye haritası (Temmuz 2017)

1 Haziran 2017:

Suriye son durum haritası (Haziran 2017)

Suriye ile ilgili geçen ayın bazı önemli başlıkları(yeniden eskiye):

Rusya Savunma Bakanlığı verilerine göre Suriye’de toplam 41,500 muhalif savaşçı var.

– ABD Dışişleri Bakanlığı, ABD’nin Astana’da Suriye konulu görüşmelerin doğrudan parçası olmadığını belirtti.

– Rusya, Suriye’de oluşturulacak güvenli bölgelerin ABD uçaklarına kapalı olacağını duyurdu.

– NATO Genel SekreteriStoltenberg, “Suriye’nin kuzeyinde tüm NATO müttefiklerinin(ABD-Türkiye) faaliyetlerini koordine etmesi gerekir.” dedi.

– Suriye-Ürdün sınırında 400’den fazla ABD zırhlı aracı görüldü. Esad, “Ürdün ABD ile Suriye’nin güneyine asker gönderecek” demişti.

– Trump yönetimi, Suriye’deki PKK’nın Suriye kolu YPG’ye ağır silah verilmesini öngören kararı onayladı. ABD, YPG’ye vereceği ağır silah kararı sonrası güvenlik riskleri konusunda Türkiye’ye güvence verdiklerini açıkladı.

– 2013’de Gezi eylemlerinde görülen ve dün Rakka’da öldürülen BÖG lideri Ulaş Bayraktaroğlu sonrası düzenlenen operasyonda 11 kişi yakalandı.

– Görevi devretmeden önce Fransa Cumhurbaşkanı Hollande PYD lideri Salih Müslim ile görüştü, Kuzey Suriye’deki federasyon için destek istedi.

– IŞİD Karşıtı Koalisyon Güçleri Sözcüsü Albay John Dorrian, YPG’ye verilecek silahların geri alınmayacağını söyledi.

– İngiltere Savunma Bakanı Michael Fallon, Suriye’de Rakka operasyonunun YPG ile yürütülmesinin ‘yanlış olacağını’ ifade etti.

– Hizbullah, ABD’den en fazla askeri yardım alan beşinci ülke olan Lübnan’da, Suriye sınırında bulunan tüm militanlarını çekeceğini duyurdu.

– ABD, YPG ile IŞİD’in anlaşması sonrasında IŞİD’in Tabka’dan çekildiğini ve sonrasında YPG’nin bölgeyi ele geçirdiğini duyuruldu.

– Başbakan Yıldırım, ABD Savunma Bakanı Mattis’in kendisine, “YPG ile işbirliğimiz bir seçim değil, bu bir mecburiyettir” dediğini söyledi.

– 911 KM’lik Suriye sınırına 688 KM uzunluğunda duvar inşa eden Türkiye, İran sınırına da (askeri kuleli) 144 KM’lik duvar örme kararı aldı.

– Askeri kanadı da olan Haseke Ulusal Devrim Güçleri Başkanı Mustafa, “%70’i Arap olan bu şehri yakın zamanda PYD’den temizleyeceğiz” dedi.

– Trump görüşmesinden 4 gün sonra bugün Lavrov, “Rusya, İran ve Türkiye’nin anlaştığı 4 bölgeyi gelecekte tüm Suriye’de uygulayacağız” dedi.

– ABD’nin Esat karşıtı açıklamalarıyla bilinen BM Daimi Temsilcisi Nikki Haley’in ilk yurtdışı gezisini Türkiye ve Ürdün’e yapacağı açıklandı.

– ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Jonathan R.Cohen, ülkesinin YPG ile ilişkisinin ‘geçici ve taktiksel’ olduğunu söyledi.

– Ünlü Ortadoğu uzmanı Robert Fisk, “ABD PYD’yi terk edecek. Türkiye’nin önemi Suriye Kürtlerinin devlet isteğinden ağır basacak.” dedi.

– Suriye’nin Humus şehrinde rejim ile yapılan anlaşma sonrası toplamda 3500’ün üzerinde muhalif, Cerablus ve bazı bölgelere tahliye edildi.

– Üst düzey PYD yöneticisi Hiddo, “Türkiye Afrin’e saldırmak için gönüllü muhaliflerden oluşan 10 bin kişilik profesyonel ordu kuruyor” dedi.

– NATO Trump’ın açıklamalarından sonra 28 üye ülkesiyle birlikte IŞİD karşıtı koalisyona resmen katılma kararı aldı.

– DSG(YPG) Sözcüsü Telal Silo, “Rusya bizimle birlikte Rakka’ya operasyon düzenlemek istiyordu. Biz tercihimizi ABD’den yana kullandık.” dedi.

– Putin, “Türkiye ve İran’ın tutumuyla Suriye’de ateşkesi sağladık” dedi. Ayrıca Rus lider, silahlı muhaliflerinin katkısını da vurguladı.

– Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, YPG’nin IŞİD ile Rakka konusunda anlaştığını ve Rakka’dan çıkmaları için IŞİD’e koridor açtığını belirtti.

– Suriye’de El Bab’ın güneyinde Rakka yönünde ilerleyen rejim güçleri, Maskanah’ı IŞİD’den alarak örgütü Halep sınırlarından tamamen çıkardı.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Suudi Arabistan’dan Katar’a Askeri Müdahale İması

Reuters haber ajansının bildirdiğine göre Paris’te bir basın toplantısı düzenleyen Suudi Dışişleri Bakanı Adil Cubeyr, Katar’a yönelik bir askeri müdahale ihtimalini reddetmedi.

Katar’dan Hamas ve Müslüman Kardeşler’e verdiği desteğini kesmesini isteyen Adil Cubeyr, ‘’Katar bu politikalarından vazgeçerek Ortadoğu’da istikrarın yerleşmesine yardım edebilir’’ dedi.

Katar’ın havadan ve denizden kuşatma abluka alındığına işaret eden Adil Cubeyr, bu kararla birlikte Katar üzerindeki baskının arttığını belirtti ve ‘’Umarım bunlar Katar’ı doğru, akılcı ve mantıklı adımlar atmaya ikna eder’’ dedi.

Katar’a yönelik alınan kararların son derece güçlü olduğunu ve Katar’a ağır bedeller ödeteceğini vurgulayan Cubeyr,  ‘Katar eğer davranışlarını değiştirmezse bu ülkeye yönelik askeri bir müdahale olabilir mi’’ şeklindeki bir soruya da ‘’umarım buna gerek kalmaz’’ şeklinde cevap verdi.

https://stratejikortak.com/2017/06/katar-krizi-korfez-ulkeri.html

RAKKA: IŞİD Üzerinden ABD ile Rusya’nın Çıkar Savaşı

Suriye’de birçok bölgeyi kontrol eden IŞİD, son iki yılda büyük toprak kayıpları yaşadı. Türkiye’nin Fırat Kalkanı Harekatı ile sınırdan tamamen temizlenerek dünya ile bağlantısı kesilen örgütün, kuzeydeki toprakları da ABD’nin Suriye müdahalesiyle birlikte PKK’nın Suriye kolu YPG tarafından ele geçirildi. Rejim güçlerinin bu zaman zarfında IŞİD kontrolündeki Palmira’da al-ver savaşı sürüyordu ve 2017 itibariyle antik şehir Palmira (Tedmur) rejim kontrolüne geçti.

İç savaşın başladığı 2011 yılından günümüze muhaliflere karşı savaşını sürdüren rejim güçleri, IŞİD’e karşı doğrudan bir saldırıdan ziyade her zaman savunmada kaldı. Sahada ki gelişmeleri yakından takip eden uzmanların konuyla ilgili açıklamalarında bu durumun iki tarafın da elini güçlendirdiği belirtildi. Suriye’de IŞİD öncesi ülkenin yüzde 60’ı muhaliflerin kontrolünde bulunurken, IŞİD sonrasında muhalifler büyük hezimete uğradı.

Rusya Suriye’ye girdi

Moskova yönetimi, 2015 yılında Suriye’ye müdahaleye başlamasıyla Tahran ve rejim güçleri ile birlikte ülkenin batısında ve başkent Şam çevresinde kontrol ettiği bölgelerin güvenliğini sağlamak için operasyonlarını sürdürdü. Rus savaş uçakları hava saldırılarının yüzde 90’dan fazla bir kısmını muhaliflere karşı yaptı.

Rus savaş uçakları bombardımanlarının neredeyse tamamını muhaliflere bölgelere yaptı. [20 Mart-25 Nisan 2017]

Rusya’nın hava saldırıları ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK)’daki veto yetkisiyle tekrar güç kazanan Esad rejimi, uzun süren savaş sonucu Halep’in tamamında kontrolü sağlayarak büyük bir kazanım elde etti. Rusya’nın Suriye müdahalesinin rejime katkısına ilişkin Rusya Dişleri Bakanı Lavrov, “Rusya Suriye’ye müdahil olduğunda, Şam 2 ya da 3 haftada düşecek durumdaydı” demişti.

Halep’te kontrol sağlayan rejim güçleri, Lazkiye kırsalında muhaliflerin ilerleyişini durdurdu. Halep‘in alınmasından önce rejim güçlerinin muhaliflerle savaşı öne çıkarken, artık ABD destekli YPG ve Rusya destekli rejim güçlerinin IŞİD üzerinden kazanım elde etme savaşı başladı.

Savaşın seyri değişiyor…

Rusya, İran ve Türkiye muhaliflerin kontrolündeki 4 bölge İdlip, Kuzey Humus, Doğu Guta ve Dera’yı “çatışmasızlık bölgeleri” olarak belirledi. Bu bölgelerde bulunan eski adıyla Nusra Cephesi yeni adıyla Şam’ın Fethi Cephesi kontrolündeki alanlar bu bölgelerden ayrı tutuldu. Aslında bu 4 bölgede çatışmanın durdurulmasıyla muhaliflerin harekatlarını durdurmayı amaçlayan Rusya, ABD desteğiyle ilerleyen YPG’nin Rakka Operasyonu ile ilgilenmeye fırsat buldu/bulmayı amaçladı. Halep ve bu 4 ‘çatışmasız bölge’ sonrası Rusya ve rejim güçleri, ülkenin en büyük barajının olduğu Tabka, Tabka’nın güneyi ve Deyr-i Zor çevresindeki petrol kuyularının olduğu IŞİD kontrolündeki bölgeye yöneldi.

Rusya ve rejim güçlerinin IŞİD ile savaşı dolaylı olarak ABD destekli YPG güçlerinin Rakka ve çevresinde stratejik bölgeleri kontrol altına almasıyla başladı. Hatta YPG’nin içinde yer aldığı Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Sözcüsü Telal Silo, “Rusya bizimle birlikte Rakka’ya operasyon düzenlemek istiyordu. Biz tercihimizi ABD’den yana kullandık.” şeklinde bir ifade de bulundu. Bu açıklama, saha gerçeklerinin resmiyete dökülmesiyle beraber PKK’nın Suriye kolu YPG’nin Rusya’ya karşı ABD’yi tercih ettiği anlamına gelmekteydi. (Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, YPG’nin IŞİD ile Rakka konusunda anlaştığını ve Rakka’dan çıkmaları için IŞİD’e koridor açtığını belirtti.)

Rusya da hava saldırılarını muhalif bölgelerden IŞİD kontrolündeki Rakka’nın güneyi ve Halep’in doğusundaki bölgelere düzenlemeye başladı.

Rusya hava saldırılarını Nisan ayında muhalif bölgelere düzenlerken, Mayıs ayı itibariyle IŞİD kontrolündeki bölgelere yapmaya başladı.

Halep’in doğusunda (El Bab’ın güneyinde) Rakka yönünde ilerleyen rejim güçleri Maskanah’ı IŞİD’den alarak örgütü Halep sınırlarından tamamen çıkardı. Bu ilerleyişin ABD desteğiyle ilerleyen YPG’nin kontrolüne geçen Tabka’ya doğru süreceği yorumlarında bulunuldu ki, öyle de görünüyor.

Maskanah’ı ele geçiren rejim güçleri ilk olarak Tabka’ya ardından da Rakka’ya ilerliyor.

Rakka ile birlikte ikinci Rusya-ABD taşeron savaşı da Suriye’nin güneyinde (sessizce) yaşanıyor. Irak-Suriye sınırında bulunan El Tenef sınır kapısını kontrol eden ABD’nin desteklediği muhalifler ülkenin çöl bölgelerini IŞİD’den ele geçirerek Deyri Zor’a ilerlemeyi hedefliyor. Bölgede Rusya’nın hava saldırısı düzenlemekten çekinmediği ve ilerlemesini kesmeyi hedeflediği muhalifler ile rejim güçlerinin yer yer çatışması yaşanıyor. Hatırlanacağı üzere geçtiğimiz ay ABD, desteklediği muhaliflerin ilerleyişini durdurmak için operasyon düzenleyen rejim güçlerini bombalamıştı.

Yukarıdaki haritalarda da görüldüğü üzere Rus savaş uçakları 2015’ten bugüne ilk kez muhaliflerden daha çok IŞİD hedeflerini vurdu. Tıpkı ABD’nin 2014’te Suriye’ye girmesi ve YPG ile birlikte ilerlemesi gibi Rusya da çıkarlarının gerektirdiği zaman IŞİD ile mücadele ediyor. Rusya ve ABD’nin IŞİD üzerinden savaşının artarak devam edeceği beklenirken; IŞİD’in geldiği gibi gideceğini ancak bundan sonraki haritanın iki süper gücün çıkar savaşına göre şekilleneceğini söylemek yanlış olmayacaktır.