Rus RIA Novosti Ajansı’nda yer alan habere göre ilgili açıklamayı “Rusya ve Çin: İkili ilişkilerde yeni bir kalite yolunda” Üçüncü Uluslararası Konferansı’na katılan ŞİÖ Genel Sekreteri Rashid Alimov yaptı.
Alimov, yaklaşan zirve organizasyonunun kalite olarak “yepyeni” bir toplantı olacağını söyleyerek, “Bu, örgütün tamamen yeni kalite durumuna geçtiğini gösterecektir. ‘ŞİÖ altılısı’ yavaşça sekiz ülke tam üye olacak yeni bir yapıya kavuşuyor” dedi. Alimov yaptığı açılamada, “Şanghay İşbirliği Örgütü artık bölgesel değil, büyük bir uluslararası organizasyona dönüşüyor”dedi.
Alimov’a göre, Hindistan ve Pakistan katılımı ile ŞİÖ ülkelerinin nüfusu dünya nüfusunun yüzde 43-44 ve GSYİH ise yaklaşık 33 trilyon dolar olacak.
ŞANGHAY İŞBİRLİĞİ ÖRGÜTÜ
Ana işbirliği konusu güvenlik olan ŞİÖ, ilk olarak 1996’da Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan tarafından “Şanghay Beşlisi” adıyla kuruldu. 2001’de Özbekistan’ın da katılmasının ardından adını Şanghay İşbirliği Örgütü olarak değiştirdi.
Örgütün sekretaryası Çin’in başkenti Pekin’de, “Bölgesel Terörle Mücadele Kuruluşu” ise Özbekistan’ın başkenti Taşkent’te bulunuyor.
6 üyesi var
Bugün örgütün 6 üyesinin yanı sıra 6 gözlemcisi ve 6 “diyalog ortağı” bulunuyor.
Gözlemciler; Afganistan, Belarus, Hindistan, İran, Moğolistan ve Pakistan. Örgütün diyalog ortakları ise Ermenistan, Azerbaycan, Kamboçya, Nepal, Sri Lanka ve Türkiye.
Dünya nüfusunun yaklaşık yarısı
ŞİÖ üyesi 6 ülke, dünya nüfusunun yaklaşık çeyreğini oluşturuyor. Buna gözlemciler ve diyalog ortakları da eklendiğinde ŞİÖ, dünya nüfusunun yaklaşık yarısını içeriyor.
ŞİÖ üyeleri, terör ve uyuşturucu ile mücadelede birbirileriyle istihbarat paylaşımında bulunuyor, ortak askeri tatbikat düzenliyor, “suçluları” birbirlerine iade ediyor. Örgüt, Rusya ve Çin’in Orta Asya’ya yönelik politikalarını koordine etmenin bir aracı olma özelliği taşıyor. Askeri bir ittifak değil.
Ünlü imparator Napolyon’un Çin hakkında dediği gibi “Bırakın uyusun, uyandığında dünyayı sallayacaktır!” Çin’in 1978 yılında başlayan ekonomik reformları , günümüzde satın alma paritesi açısından onu bugün dünyanın en büyük ekonomisi haline getirmiştir. 2030 yılında ise Çin’in ABD’yi geride bırakması öngörülmektedir. Uyanmış olan Çin uluslararası sistemin inkar edemeyeceği bir gerçeklik haline gelmiş olmakla kalmayıp yeniden dirilme çabasını, yine kendine özgü “Çin karakteristiği” ile gözler önüne sermektedir. Batılı realistlerin beklentisinin aksine Nazi Almanyası ya da Japon İmparatorluğu gibi saldırgan bir tutumla uluslararası sistemde yükselmeyi tercih etmemiş, rakibin silahı olan küreselleşmenin araçlarını elinden alarak Çin karakteristiği ile meydan okumuştur.
Batı medeniyet, küreselleşme ile ortaya çıkan sorunlarına çözüm üretemeyip derin bir kriz içine girmişken, Konfüçyanist medeniyetin temsilcisi Çin, dünyanın neredeyse her yerinde devasa altyapı yatırımları ile sosyo-ekonomik gelişmesi ve küresel bağlantısını artırmayı öngören “Bir Kuşak, Bir Yol” (BKBY) projesi ile Asya üzerinden karadan Avrupa’ya ulaşmayı hedefleyen bir hat ve ikinci olarak ise Çin’in doğusundan başlayıp Rotterdam ve sonrasında Batı Hemisphere’de sona eren yol olarak adlandırılan planlarından söz etmektedir.
Batı’nın ‘Proxy War’ Una Karşı Doğu’da Yeni Küresel Ekonomik Sistem
Bu projenin, 65 ülkede 4.5 milyar insana ve 21 trilyon dolarlık bir değere ulaşması bekleniyor. Çin, Kuşak ve Yol içerisinde yer alan ülkeler ile ticaret hacmini artırmakta ve işbirliği bölgeleri kurarak ekonomik ve altyapı yatırımlarına ciddi miktarlarda bütçelerle yatırımlar yapıyor. Çin, ABD’nin egemen kurumlarına ve Batı’nın yükselişine karşı gücünü ve özerkliğini artırmak aynı zamanda uluslararası etki alanını genişletmek adına tasarladığı bu alternatif mekanizmanın finansmanında önemli rol oynamaktadır. Küresel ekonomik sistemin günümüz lideri ABD başta olmak üzere gelişmiş ülkelerde korumacılığın yeniden canlanması, altyapı ve ekonomik yatırımlara ihtiyacı olan gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkeleri Çin ile işbirliğine itmektedir. Başka bir bakıma Batı’nın bölgeler üzerinde oluşturmuş olduğu silahlı mücadeleler ve özellikle Orta Doğu’da sürdürülen vekalet savaşları ve Hibrid savaş metodları Çin’in bu projesi ile baskı altındaki ülkelere adeta fırsat olmuştur. 11 Eylül ile Avrasya’nın terörle mücadele kapsamında savaş alanına çevrilmesi yıllar sonra Çin’in yükselişi ve ekonomik atılımı ile Batı’nın sarsılmasına sebep olacak adeta bumerang etkisi yaratacaktır. Aslında bu tutumu ile Çin’in , başkaları tarafından kontrol edilen ekonomik sistem içerisinde var olmaya devam ederken aynı zamanda yumuşak bir geçişle alternatif bir sistemi de oluşturmanın çabası içerisinde olduğu söylenebilir.
SYRIA WARS
Rekabet Ortamı Ve Kaleyi İçten Fethetmek
Küresel alanda çift kutuplu sistemin tarihe karışmaya başlaması ve çok boyutlu sistemin ortaya çıkması ile küresel ve bölgesel anlamda birbirine yakın ve benzer teknolojik donanım ve insan kaynağına sahip çok sayıda ülkenin aynı anda varlık göstermeye başlaması yeni bir dönemin kapılarını açmıştır. Özellikle Batı dünyası “borç-para-borç” kısır döngüsü içinde ciddi kaynak krizi yaşamakta ve jeopolitik rekabet temeli de kaynak oluşturacak yeni alanlara doğru kaymaktadır. Bu bağlamda uygulanacak olan bu proje jeo-stratejik açıdan Batı Dünyasının Avrasya’ yı kuşatma politikası karşısında yapılan karşı atak olarak Batı’ nın kalbine döşenecek ve adeta onu içten fethedecek bir yol olacaktır.
Batı ve ABD Cephesi
Proje kapsamındaki kara ve deniz güzergahları Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarını geçerek Çin ekonomisi ile gelişmiş Avrupa ekonomisinin birbirine bağlanmasına olanak sağlıyor. Öyle ki, lojistik hat ile artık Çin-Fransa arasında aktarmasız demiryolu taşımacılığı yapmak mümkün.Fakat Batılı uzmanlarca ABD merkezli dünya ticaret düzenine ve ekonomik modeline tehdit olarak görülen proje, küreselleşmeden ekonomik olarak en çok faydalanan Çin’in, ABD Başkanı Trump’ın ekonomik milliyetçi, korumacı , küreselleşme karşıtı söylemlerinin yoğunlaştığı bir dönemde küreselleşmenin yeni lideri olmaya aday olduğunu ilan ediyor. Çin Dış İşleri Bakanı Wang Yi ” forumun bir amacının da küreselleşme karşıtı politikalara bir cevap olduğunu” açıkça ifade etmiştir. Ayrıca Çin’in devasa yatırım sözlerinin , gelişmemiş ve ekonomik yatırımlara ihtiyacı olan ülkelerdeki etkisini artırma amacı da Batı tarafından eleştirilmektedir.
Trump’ın ekonomik milliyetçi söylemlerine karşı, büyük pazar payı ile birlikte yatırımcı olan Çin’in yatırımları ile gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelere girmesinin, bu ülkeler tarafından olumlu karşılanıyor olması projeye olan ilginin arttığını göstermekte. ABD önderliğinde 1945 sonrası kurulan küresel düzenden kendi iç politik nedenler ile çekilmesi ile oluşacak boşluğun da Çin tarafından doldurulması bir fırsat sunuyor. Bu durum Çin’in yumuşak gücünün yükselmesi ve uluslararası etkisinin artmasında bir dönüm noktasıdır. Çin’in bu süreçte ne kadar başarılı olacağını ise ilerleyen süreçte göreceğiz.
Türkiye ve Bir Kuşak Bir Yol Stratejisi
Çin’den başlayıp, Türkiye üzerinden Romanya’ya kadar uzanan proje ile güzergah üzerindeki devletlerin ekonomik hacimlerini yaklaşık 21 trilyon dolar artırmıştır. Üçü deniz , ikisi kara yolu olan toplam 5 rotanın da tarihsel gelişimine bakıldığında Türkiye üzerinden geçmesi, ticaret hacminin yeni bir boyuta geçeceğini göstermektedir. AB’nin içinde bulunduğu katı entegrasyon süreçleri ve ekonomik başarısızlıklarla birlikte değerlendirildiğinde, Afro- Avrasya bağlamında stratejik geçiş güzergahlarının tamamını kontrol eden Türkiye, İpek Yolu’nu temsil eden maddi manevi tüm değerleri taşımaktadır. Yeni rekabet parametreleri ile şekillenen yeni uluslararası sistemin de, Yeni İpek Yolu’nun entegrasyonunun ne olacağı Türkiye ve Rusya’nın ne olacağına bağlıdır diyebiliriz. Bu bağlamda Çin’in, bu iki ülke üzerindeki baskılar dahil gerekli çok boyutlu analizleri yaptığı düşünülmektedir.
Şırnak’ta 13 askerimizin şehit olduğu helikopter kazasındaki en yüksek rütbeli asker olan Tümgeneral Aydoğan Aydın teröre karşı başarılı operasyonlarıyla adını duyurdu. 15 Temmuz darbe girişiminde darbecilere karşı onurlu bir duruş sergileyen Aydın, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) bünyesinde birçok önemli görevde bulundu.
15 Temmuz’da Kayseri 1. Tugay Komutanı olan Aydın, “Kışladan 1 er dahi dışarı adımını atmayacak” emrini vermişti. Darbe girişimi sonrası YAŞ kararlarıyla tümgeneralliğe terfi ederek 23. Sınır Tümen Komutanı olarak atandı. 19 Nisan’da başlatılan ve terör örgütü PKK’ya son yılların en büyük darbesinin vurulduğu Kato Dağı’ndaki operasyonu yönetiyordu.
23. Jandarma Sınır Tümen Komutanı Tümgeneral Aydoğan Aydın
Terörle mücadelede destan yazan Türkiye’nin en yüksek rütbeli şehitlerinden olan komutanımız TSK’da birçok önemli görevde bulunmuştu. Aydın,
– 1988-1992 yılları arasındaİstanbul 6. Piyade Tugay Takım Komutanlığı,
– 1992-1998 yıllarında Özel Kuvvetler Komutanlığı,
– 2000-2001’de Hakkâri Dağ Komando Tugay Komutanlığı’nda Harekât Şube Müdürlüğü,
– 2001-2008’de Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda tabur komutanlığı ve kurmay başkanlığı,
– 2008-2010’da Almanya’da NATO daimi görevinde bulundu. Aydın,
– 2010-2012 yılları arasında Gökçeada’da Komando Alay Komutanlığı,
– 2012-2016’da Kayseri Komando Tugay Komutanlığı,
– 2016 yılından itibaren Şırnak 23. Jandarma Sınır Tümen Komutanlığı görevini üstleniyordu.
Allah şehit olan 13 askerimizin şehadetlerini kabul etsin, ülkemize bir daha böyle bir acı yaşatmasın. Başımız sağolsun.
Şırnak’ta helikopter kazasında şehit olan 13 asker ve isimleri
Esad rejiminin en büyük destekçilerinden Hizbullah, hava aracı tarafından Suriye-Ürdün sınırında çekilen görüntüleri paylaştı. 400’den fazla ABD zırhlı aracının sınıra konuşlandığının görüldüğü fotoğraflar, sosyal medyada birçok kişi tarafından “Suriye’nin güneyinde ne oluyor?” yada olacak şeklinde soru sormasına neden oldu. Son bir buçuk ayda ülkenin güneyinde ABD ve Ürdün destekli muhaliflerin IŞİD’e karşı sessizce ilerlediği biliniyor.
13 Haziran 2017: ABD destekli muhaliflerin IŞİD’e karşı ilerleyişini durduran rejim güçleri, muhalifleri kuşatmaya aldı.
20 Mayıs 2017: ABD destekli muhalifler IŞİD’e karşı ilerleyişini sürdürürken, Rusya öncülüğünde ilerleyen Esad güçleri de muhaliflerin ele geçirdiği Suriye-Irak sınır kapısı Tenef’i kontrol etmek istiyor. ABD’nin savaş uçaklarıyla Esad güçlerini vurduğu bölgede son durum…
Hizbullah’a ait İHA’dan Ürdün-Suriye sınırının görüntüsü: 400’den fazla ABD zırhlı aracı
Aynı zamanda geçtiğimiz ay Beşşar Esad, Ürdün’ün ABD planı doğrultusunda Suriye’nin güneyine asker göndermeyi planladığını açıklamıştı. Suriye’nin güneyinin son durum haritası ise şöyle…
18 Mart – 2 Mayıs arası muhaliflerin Suriye’nin güneyinde ilerleyişi…
Irak’ın batısında Sincar Dağı ve çevresinde PKK, peşmerge ve Şii Haşdi Şabi milisleri bulunurken, Irak güvenlik güçleri 4 yıl sonra ilk kez (kuzeyden) Suriye sınırına ulaştı. Irak halkı tarafından coşkuyla kutlanan bu operasyon sonrası Irak güvenlik güçleri 17 km2’lik alanda kontrol sağladı. (pembe olarak gösterilmiş) Sincar Dağı’nın güneyinde bazı bölgeleri IŞİD’den geri alan Irak güçlerinin ilerleyişinin süreceği belirtiliyor.
Ayrıntılı olarak gösterilen aşağıdaki haritada PKK ve bileşenleri YPŞ-HPG gibi örgütlerin Sincar Dağı ve Suriye sınırında kontrol ettiği bölgeler olduğu göze çarpıyor.
1 Haziran 2017:
Irak-Suriye sınırı Sincar Dağı çevresinde son durum
30 Mayıs 2017:
30 Mayıs 2017 | Irak’ın Şengal bölgesinde Sincar Dağı ve çevresinde son durum haritası
Suriye ve Irak’ta iç savaş ve IŞİD nedeniyle sular yıllardır hiç durulmuyor. Suriye’deki savaşta İran ve Türkiye’nin ağırlığı gözle görülür bir şekilde dikkat çekerken, Irak’ta Şii Haşdi Şabi ve Bağdat yönetiminin İran desteğiyle IŞİD karşısında ilerleyişi komşu ülkelerin çıkarlarını tekrar gündeme getirdi. Devlet kadrolarından Irak Silahlı Güçleri’ne kadar her alanda İran’ın etkisinin gözlemlendiği Irak’ın IŞİD sonrası geleceği ise muamma.
Peki İran bu kaosun hüküm sürdüğü iki ülke üzerinden Akdeniz’e nasıl ulaşıyor?
İşte Tahran yönetiminin Suriye ve Irakson durum haritası üzerinden Akdeniz’e çıkış rotaları.
Suudi Arabistan’ın El Arabiya televizyonu, Katar yönetimini terörü desteklemekle suçladı. Yeni bilgilerin, El Kaide lideri Usame Bin Ladin’i öldüren ABD askerleri tarafında ele geçirilen belgelerde yer aldığı ileri sürüldü. Russia Today (RT) televizyonu, iki ülke liderinin neden kavgaya giriştiğini araştırdı.
İddia, Katar ile Suudi Arabistan arasında gelişen medya savaşını bir üst seviyeye taşıdı.
Ofisleri Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde (BEA) bulunan El Arabiya televizyonu, “Ben Ladin’in belgeleri, onun Katar ile olan bağlantılarını mı gösteriyor?” sorusuyla başlayan haberde, ABD’nin eline geçen Ladin’e ait belgeler arasında yer alan ve Ladin’in eşlerinden birine yazdığı mektupta, Katar’dan sığınma almayı teklif ettiği iddia edildi.
Ancak ABD’nin açıkladığı Ladin arşivinde böyle bir mektubun olmaması dikkat çekiyor.
El Arabiya, Katar’ın teröristlerle işbirliğine dair diğer ‘delilleri’ de sundu.
‘HALİD ŞEYH MUHAMMED KATAR’DA SAKLANDI’
Örneğin, 11 Eylül saldırısının organizatörlerinden Halid Şeyh Muhammed’in bir süre Katar’da saklandığı belirtildi.
Kanal, “Halid Şeyh Muhammed, Çalışma Bakanlığı’nın tavsiyesi üzerine Katar’a getirildi, Elektrik ve Su Bakanlığı’nda mühendis olarak çalıştı ve bakanlığın parasıyla seyahat etti. Muhammed, devlet kurumunda çalışsa da ABD istihbaratının verdiği bilgiye göre Katar, teröristi bulamadıklarını açıkladı ve sonra gizli bir şekilde ülkeden kaçmasını planladı” ifadelerine yer verdi.
Katar’ın, Fas’ta aranan ve en tehlikeli teröristlerin biri olarak gösterilen Abdülkerim el-Macati, Afganistan’daki Taliban örgütünün 2 üyesi ve El Kaide’nin Suudi Arabistan hücresinin lideri Yunis el Hayari ile de işbirliği yaptığını savunan El Arabiya, “Katar defalarca terörü finanse etmek veya Selim Hasan Halife Raşid el Kuvari gibi finansçıların faaliyetine göz yummak ile suçlandı” ifadelerini kullandı.
Haberde, söz konusu finansçının Katar İçişleri Bakanlığı ile işbirliği yaptığı iddia edildi.
‘TERÖRİSTLERE YARDIM KONUSUNDA KATAR’IN YALNIZ OLMADIĞINI ÇOK İYİ BİLİYORUZ’
ABD’nin belgelerini kaynak gösteren El Arabiya, iki Katar vatandaşını daha: Abdülganim el Havari ile Abdullah Rahman bin Ömer el Nuaymi’yi de terör örgütlerini finanse etmekle suçladı.
Rusya Bilimler Akademisi Şarkiyat Enstitüsü Arap ve İslam Araştırmaları Merkezi yetkilisi İrina Zvyagilskaya, Suudi Arabistan’ın Katar’ın imajını lekelemeye çalıştığının açık olduğunu belirterek, “Teröristlere yardım konusunda, Katar’ın yalnız olmadığını çok iyi biliyoruz. Diğer ülkeler de taktik anlamda IŞİD’e destek verdi ve Suriye’de oldukça radikal muhalif grupları destekledi” dedi.
İki ülke arasındaki medya savaşı, Katar Emiri Tamim bin Hamad bin Halifa el-Tani’nin ‘büyük İslam ülkesi’ olarak tanımladığı İran ile işbirliği çağrısını yapması ile başladı.
ABD ile ilişkilerde gerilim yaşadıklarını belirten Katar lideri, Hizbullah ve Hamas’ın direniş hareketleri olduğunu kaydederek bu örgütleri terörist olarak adlandırmayı reddetti.
Moskova Devlet Diplomasi Enstitüsü Uluslararası Araştırmalar Enstitüsü Medeniyetler Partnerliği Merkezi Direktörü Veniamin Popov, Katar emirinin ABD Başkanı Donald Trump’ın Ortadoğu ziyareti ve Suudilerle varılan tüm anlaşmalar hakkında oldukça yumuşak ama çok eleştirel bahsettiğini belirterek bu konuda şu değerlendirmede bulundu:
“Katar emiri, silahın nasıl alınacağını değil ülkenin nasıl geliştirileceğini düşünmenin önemli olduğunu, paranın silaha değil ekonomiye yatırılması gerektiğini söyledi. Üstelik koltukta uzun kalmayacak bir başkan söz konusuyken, (Trump’ın) yakında görevden alınacağını söyledi. Kasıtlı mı değil mi, bu sızıntılar Riyad’daki görüşmeye katılan herkesi şaşırttı.”
Emirin bu açıklaması medyaya sızdıktan birkaç saat sonra haber ajans, sitelerinin saldırıya uğradığını duyurarak haberi yalanladı.
Ama ardından medya dünyasında yeni garip haberler yer almaya başladı. Katar haber ajansının sitesinde ve Twitter hesabında, dışişleri bakanlığına dayandırılan haberde, Katar’ın Suudi Arabistan dahil 5 komşu ülkenin büyükelçilerini sınır dışı ettiğine dair bilgi verildi. Bu haberler de birkaç saat sonra yalanlandı. Ama El Arabiya ve Sky News Arabia dahil Körfez ülkelerin medyası, Katar emirinin açıklamalarıyla ilgili haberleri yaymaya devam etti
Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani
Katar hükümeti, devlet haber ajanslarının saldırı kurbanı olduğunu doğruladı ve emirin, skandala yol açan ifadeleri kullanmadığını açıkladı. Katar’ın bu resmi açıklamasına rağmen diğer Körfez ülkelerinin basını, yalanlanan haberi yaymaya devam etti. Suudi Arabistan, BAE, Mısır ve Bahreyn, El Cezire dahil Katar’ın tüm haber kaynaklarına erişimi engelledi.
‘BU TÜR SIZINTILAR OLUNCA ONLARI DAHA SONRA YALANLAMAK MÜMKÜN’
Katar emirinin, skandala yol açan bu ifadeleri gerçekten kullanmış olabileceği tahmininde bulunan Popov, “Bu tür sızıntılar olunca onları daha sonra yalanlamak mümkün. Bu, son zamanlardaki enformasyon savaşlarında oldukça yaygın hale gelen manevralar” dedi.
Savaş bununla bitmedi. ABC News, “Katar’ın yalanlamalarına rağmen Suudi Arabistan hükümetine bağlı medya, Şeyh Tamim’e mal edilen yalan haberleri yaymaya ve Katar’ı bölgesel düşmanların tarafında geçmekle suçlamaya devam ediyor” diye duyurdu.
“(ABD Başkanı) Donald Trump ve (İngiltere Başbakanı) Theresa May’den (Rusya Devlet Başkanı) Vladimir Putin’e kadar herkesin kınadığı yalan haberler şimdi de Sky News Arabia ve El Arabia televizyonlarında boy gösterdi” diye El Cezire televizyonu, temel rakiplerini yalan bilgi yaymakla suçladı.
‘KATAR’A KARŞI MEDYA KAMPANYASI ORTADA’
The Peninsula Qatar portalının verdiği bilgiye göre, komşuların dostça olmayan davranışına yanıt olarak Katar Dışişleri Bakanı Muhammed bin Abdurahman el-Tani, “Katar’a karşı medya kampanyası ortada” diye açıkladı.
Donald Trump’ın Ortadoğu ziyaretinin iki monarşi arasındaki çatışmaya ivme kazandırdığını belirten Zvyagilskaya, “ABD Başkanı, seçimini Riyad’dan yana yaptığını gösterince Suudi Arabistan kendini sadece Arap değil tüm İslam dünyasının liderİ hissetti. Ama çok büyük etkiye sahip küçük Katar da var ve bu etkiyi hem medya, hem de kendini Suudi Arabistan’a göre daha özgür ülke olarak konumlandırarak yayıyor. Bu durumda Katar’a haddini göstermesinler de ne yapsınlar?” yorumunda bulundu.
Uzmanların görüşüne göre, uydurma haberler olayı gerçekte Suudi Arabistan ile Katar arasındaki karşı durmayı yansıtıyor.
Katar’ın Müslüman Kardeşler hareketine destek verdiği kimse için sır değil. Aynı zamanda Suudi Arabistan, Bahreyn ve BAE, bu hareketi düşman olarak görüyor. Bu üç ülke, 2014 yılında, Katar’ın Müslüman Kardeşleri’ne verdiği desteği protesto ederek Doha’daki büyükelçilerini geri çağırmıştı.
Ama şu anda bu mücadele, sadece Müslüman Kardeşler’e verilen destekle ilgili değil. Katar, öncelikle İran’a destek vermekle suçlanıyor. Katar Emiri, 2015 yılında İran ile ilişkileri iyileştirme çağrısında bulunmuştu. ABD Başkanı Donald Trump ile Suudi Kral Selman’ın İran’ı izole etme talebini dile getirdiği Riyad zirvesi öncesinde de Katar Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman el-Tani, Arab News’a açıklamasında, İran ile ilişkilerdeki gerilimi düşürme çağrısında bulunmuştu. Bakan, “İran’la daha pozitif ilişkilere, iyi komşuluk ve diğerlerin iç işlerine karışmama ilkelerine dayanan ilişkilere sahip olmamız gerektiğine inanıyoruz” demişti. Körfez monarşileri için bu alışılmışın dışındaki duruşu neden aldıklarını da anlatan Şeyh Muhammed bin Abdurrahman el-Tani, “İran ile aramızda doğalgaz yatağı var ve bir gün onlarla iş yapmak zorunda kalacağız. Bu durumda ne yapmamız gerekiyor?” ifadelerini kullanmıştı.
‘KATAR İRAN İLE İŞ İLİŞKİLERİ KURMAYA ÇALIŞAN TEK KÖRFEZ ÜLKESİ’
İranlı siyaset uzmanı Hasan Hanizade, Katar’ın İran’la diyalog başlatma niyetinin bu ülkeye karşı agresif medya kampanyasının başlatılmasına yol açtığını belirterek şunu dedi: “Katar, çatışmaya girmemeye ve İran ile iş ilişkileri korumaya çalışan tek Körfez İşbirliği Konseyi üyesi. Ama medyada, Suudi Arabistan, Bahreyn ve BAE’nin sert yanıtı üstün geldi”.
İranlı uzmanın görüşüne göre, Katar’ın stratejisi, Riyad’dan bağımsız dış politika yürüten Kuveyt ve Umman gibi ülkeler tarafından anlayışla karşılanabilir
The Times of Israel gazetesine konuşan İsrail’in muhafazakar olmayan Demokrasi Koruma Vakfı’nın araştırmacısı David Vainberg, “Suudi Arabistan ve BAE’nin acil yanıtı, onların çatışma için fırsat kolladığını veya onları edişe eden şeylere dikkat çekmek için bir bahane aradığını gösteriyor” dedi.
Popov, bu çatışmanın kısa sürmeyeceğini, aksine uzun süre devam edeceğini kaydetti.
Lübnan İç Savaşı’nda ”Lübnan Cephesi” ve ”Lübnan Milli Hareketi” adı altında toplanan taraflar, irili ufaklı çeşitli gruplardan oluşmaktaydı. Bu gruplar etnik, siyasi özellikle de dini karakterleri ile ortaya çıkmıştı.
Lübnan Milli Hareketi, Dürzî lider Kemal Canbolat önderliğinde oluşturulmuştu. Lübnan siyasi tarihinde önemli bir muhalefet lideri olan Canbolat, İlerici Sosyalist Partisi’nin de kurucusuydu. Yönetime geldiği kısa sürelerde Pan-Arap, ülkedeki Filistinliler yanlısı politikalar izlemişti. Ülkedeki silahlı en büyük grup olan FKÖ’nün de Lübnan Milli Hareketi’ne katılması ile savaşın Müslüman/Dürzi tarafı şekillenmişti. Canbolat, Sünni, Şii, Dürzi ve solcu Hristiyanları bir çatı altında toplamaya çalışmıştı. Bu oluşum, Suriye, Mısır, Libya’dan ve dolaylı yoldan Sovyetlerden para, silah ve eğitim yardımı alıyordu.
Lübnan Cephesi ise Marunî Hıristiyanlar tarafından oluşturulmuştu. Marunîler, önceleri Lübnan’da çoğunluğu oluştururken, Filistinli mültecilerin ülkeye gelmesi ile bu özelliklerini kaybetmeye başlamıştılar. Öte yandan Lübnan’ın yönetim sisteminden en fazla yararlanan, görece elit bir kesimi oluşturuyorlardı. Ayrıca Filistinlilerin İsrail’e karşı Lübnan’dan yaptığı saldırılardan şikayetçi olan kesimdi. Bu savaşın kendileri ile alakası olmamasına rağmen İsrail’in karşı saldırılarına maruz kaldıklarını, bunun en önemli sebebinin de artık ülke içinde ayrı bir devlet gibi davranan Filistinlilerin olduğunu düşünüyorlardı. Lübnan Cephesi’nde çoğunluğu Maruniler oluşturmasına rağmen diğer Hıristiyanlar da cephe içinde yer aldı. Liderlik, Lübnan Milliyetçisi Kataeb Partisi(Falanj) lideri Beşir Cemayel‘de idi. Bu yapı ise çoğunlukla İsrail’den ve bazı Batılı ülkelerden silah ve para yardımı aldı.
Lübnan İç Savaşı’nda bazı ön plana çıkan grupları bakacak olursak;
İlerici Sosyalist Parti
Dürzî lider Kemal Canbolat 40’lı yıllardan beri, ailesi ise kadim tarihlerden beri Dürzîlerin temsilcisi olarak Lübnan siyasetinde boy göstermekteydi. 1949’da kurduğu İlerici Sosyalist Parti ile bu harekete siyasi bir sıfat eklemiş oldu. Lübnan’da Maruni otoritesini kırmak, azınlıkta kalan diğer mezheplerin statüsünü güçlendirmek için uğraştı. Partisi aslında ideoloji olarak Pan-Arap ideallere bağlıydı. 1956 yılında Süveyş Krizinde Maruni başkan Şamun Batı yanlısı politikaya devam etmesi, Mısır yanlısı Arapları kızdırdı. Gerginlikler büyük kentlerde çatışmaları peşi sıra getirdi. Büyüyen krize çözüm olarak ABD askeri ülkeye davet edildi ve ortalık duruldu. Ancak bu asıl filmin fragmanı, adeta gelecek durum için verilen bir sinyaldi.
Kemal Canbolat’ın fotoğrafının asılı olduğu kamyon ve İlerici Sosyalist Parti’ye bağlı bir milis
Kemal Canbolat, hükümette yer aldığı dönemlerde ülkeye yerleşen FKÖ’nün mülteci kamplarında silah bulundurması, siyasi faaliyetlerini sürdürmesi ve İsrail’e saldırmasını kolaylaştırıcı kararlara imza attı. Bununla beraber İsrail’in, Lübnan’da Filistinlilere karşı yaptığı harekatlara göz yumulduğu için hükümeti sık sık eleştirdi. Filistinlilerin elde ettiği haklardan Lübnanlı azınlıkların da faydalanması için Lübnan Milli Hareketi adı ile siyasi ortaklarını bir çatı altında toplamaya çalıştı. Maruniler ile artan gerilime bağlı olarak da destekçileri silahlanmaya başladı. Partinin silahlı kolu Halk Kurtuluş Ordusu’nun 5 ila 10 bin arası militanı vardı.
Lübnan Komünist Partisi
Önceleri yasaklı olan parti, Kemal Canbolat’ın İçişleri Bakanlığı döneminde tekrardan siyasete döndü. İç savaşa iyi eğitimli Halk Muhafızları adındaki silahlı kolu ile katıldı. Üyeleri arasında Ortodoks ve Ermenilerin de olduğu parti 3 bin militan ile Lübnan Milli Hareketi safında yer aldı. Bununla beraber savaşın ilerleyen yıllarında muhafazakâr İslami gruplarla da çatıştı.
Al-Murabitoun – (Bağımsız Nasırcı Hareket)
Adından da anlayacağımız üzere Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdül Nasır’ın sosyalist / Pan-Arap ideallerinden etkilenen Al-Murabitoun, Sünni Araplar arasından taraftar topladı. Lübnan’ın Arap kimlğine vurgu yaparken, sosyalizm ile karşı taraftaki Lübnan milliyetçisi gruplardan ayrılır. Kendisini seküler bir yapı olarak adlandırmasına rağmen genellikle Sünni Müslüman kategorisinde değerlendirilir. 1956 yılında Mısır karşıtı hükümete tepki olarak kuruldu. Çatışmalarda da boy gösteren Hareket, 2 bin kişilik silahlı kolu olan Al-Murabitoun’u o dönemde oluşturdu. Dürzîlerin liderliğini üstlenen İlerici Sosyalist Parti ile gayrıresmi Sünni topluluğun partisi olarak işbirliğine gitti. Lübnan Komünist Partisi ve Filistin ideallerini desteklediği FKÖ ile yakın ilişki içindeydi. İç savaşta Lübnan Milli Hareketi içinde en büyük askeri kapasite ve halk desteğine sahip olduğunu iddia etti. Kararlı, cesur üyeleri ile dikkat çeken hareket, şehirlerde uyguladığı gerilla taktikleri ile bir çok alanı hakimiyeti altında tuttu. Libya, Irak ve özellikle FKÖ’den silah yardımı aldı. Ayrıca İsrail’den 10 tane Sovyet yapımı T-34 tankını ele geçirmişliği vardır.
Al-Murabitoun milisi kimlik kontrolü yapıyor
Suriye Sosyalist Milliyetçi Partisi (SSNP)
Büyük Suriye idealleri ile kurulan bir siyasi parti olan SSNP, Suriye Milliyetçiliğini savunuyordu. İç Savaşta ezeli rakipleri Falanjlara karşı saf tuttular. SSNP’ye göre iç savaş, Büyük Suriye’yi parçalara ayırmanın sonucuydu. Falanjların olası bir kazanımı bu ayrımı daha da belirginleştirecek ve büyük düşman İsrail’in ekmeğine yağ sürecekti. SSNP aynı zamanda aşırı Yahudi karşıtı idi. Bununla beraber Filistin’i işgal altındaki Güney Suriye olarak gördüğü için Filistinli gruplarla da eski düşman-yeni dost ilişkisi sürdürdü. Bu ideolojik belirsizlikler nedeniyle kimi zaman kendi safındaki gruplarla da savaşmasına rağmen çoğunlukla Suriye’ye bağlı kaldı. Savaşın başında Müslümanların tarafında yer alan Suriye, İsrail’in Maruniler yanında savaşa dahil olup Lübnan’ı işgal etmesine sebep olacağını düşünerek desteğini azalttı. Bu duruma tepki gösteren Kemal Canbolat’ın SSNP tarafından Suriye’nin emri ile öldürüldüğü iddia ediliyor. Aynı zamanda SSNP’in sorumlu tutulduğu bir diğer önemli eylemi Falanj lideri ve o dönem devlet başkanı olan Beşir Cemayel’in öldürülmesidir.
SSNP milisleri
Amal Hareketi
Şii İmam Musa As Sadr tarafından iç savaştan bir yıl önce kuruldu ancak savaşa girme konusunda erken davranmadı. Şii toplumunda kurulup, destek almasına rağmen tüm Lübnanlıları kapsayacak bir hareket olduğunu savunarak ılımlı bir çizgi çiziyordu. 1976’da Marunilere yardım gelen Suriye müdahalesini desteklemesi ile taraftar kaybı yaşayarak FKÖ ile çatışmaya girdi. Çatışmanın bir ayağı da ilk zamanlarda Filistinlilerin Şii bölgelerinde kamp kurmalarından kaynaklanıyordu. Bu kampların hakimiyeti iki tarafı karşı karşıya getirdi. 70’li yılların sonunda İran’daki İslam Devrimi ve Güney Lübnan’dan göçen Şii nüfus sayesinde destekçileri arttı. Amal, Şii toplumundan taraftar toplamasına rağmen çizdiği herkesi kapsayan ılımlı yapısı ile İslam Devleti amacını gütmüyordu. Buna tepki olarak daha radikal kesimler hareketten koparak Hizbullah’ı kurdular. Hizbullah’ın Filistinlilerin yanında saf tutması nedeniyle iki grup zaman zaman karşı karşıya geldi. 1980’den sonra ülkedeki İsrail işgaline karşı mücadele veren önemli kuvvetlerden biri haline gelen hareket, Suriye ile iyi ilişkiler kurarken İran ile ilişkilerinde mesafeli durdu.
Amal Hareketi milisleri
Hizbullah
Amal Hareketinden kopan radikal gruplar ve İran desteği ile 1980’li yılların başında Şii bir oluşum olarak kuruldu. Bölgede İran elçiliği ile yakın ilişkide olan Hizbullah’ın askeri eğitiminde İran’dan gelen subaylar görev aldı. Amal Hareketi’nin yapılanmasını ve taktiklerini sürdüren Hizbullah, bunun dışında sansasyonel eylemler yapıyordu. Kurulduğu dönem itibariyle enerjisini ülkedeki yabancı askerler ve güneydeki İsrail’e karşı kullandı. Zaman zaman ise Amal Hareketi ile çatışmaya girdi. Direnişin yanında sosyal hayatın iyileştirilmesi için yaptığı çalışmalarla taraftar sayısını arttırdı. İç savaşın sonlanmasının ardından silah bırakmayarak ana bölgeleri olan Güney Lübnan’daki İsrail varlığına karşı savaşmaya devam etti. 2000’li yıllarda seçimlerde de oylarını arttırması ile Lübnan siyasetinde önemli bir figür olmaya devam etmektedir.
Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ)
Lübnan’daki Filistinlileri temsil eden çatı yapı FKÖ’nün ana unsurunu El-Fetih oluşturuyordu. İsrail’in kurulması ile başlayan Filistinli sürgünün bir durağı da Lübnan’dı. İlk aşamalarda sayıca az ve durgun olan Filistinli nüfus 1970’den sonra Ürdün’den kovulan FKÖ’nün ana karargahını getirmesi ile kalabalıklaşıp hareketlendi. Filistinliler aldıkları haklar ile otonom bir yapı haline gelmişlerdi. Kamplarında silah bulundurabiliyor, güvenlik kontrolü yapıyor, kimlik soruyorlardı. En önemlisi Lübnan’dan İsrail’e saldırı yapıyor, İsrail saldırısı için Lübnan’ı hedef haline getiriyorlardı. Filistinlilerin faaliyetleri, Lübnan’ı Filistinli yanlısı ve karşıtı olarak ikiye bölmüş, aynı zamanda dinsel yapıyı da Müslümanlar lehine genişleterek iç savaşa zemin hazırlamıştı.
Yasser Arafat, Beyrut, 1982
İç savaş başlamadan önce 15 ila 20 bin silahlı militanı ile Lübnan’daki en kalabalık ve eğitimli örgütü oluşturuyordu. Resmiyette FKÖ, Kemal Canbolat’ın Lübnan Milli Hareketi’ne katılmıştı. Ancak durum tam tersi idi. İç Savaş tam olarak FKÖ-Maruni Savaşı’na döndü. Savaşın başında Suriye’nin Marunilere destek vermesi iki taraf arasında çatışmalara neden oldu. Ancak Mısır’ın İsrail ile barışması, Suriye’yi yalnız bırakınca FKÖ ile Suriye arasında ilişkiler düzeldi. O zamana kadar Lübnan’ın güneyinde hareket eden İsrail ordusu, 1982 yılında başkent Beyrut’a kadar gelmesiyle FKÖ, Lübnan’dan ayrılarak karargahını Tunus’a taşıdı. Böylece iç savaşta da Müslümanların gücü zayıflamış oldu.
Çatı yapıyı oluşturan FKÖ içinde El-Fetih, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi ve diğer küçük gruplar bulunmaktaydı. Bu gruplar içinde Hıristiyan Araplar da vardı. Ancak bunlar Filistinli kimliklerine bağlı kalarak Marunilere karşı savaşmıştır.
Kataeb (Lübnan Falanjistleri)
1936 yılında kurulan partinin politikası Lübnan Milliyetçiliği idi. İlk başlarda Fransız sömürgesine daha sonra Pan-Arap yayılmacılığa karşı mücadele etti. İç savaş sırasında da Filistin karşıtlığı ile Hıristiyan Marunîlerin en etkili partisi oldu. Liderleri Beşir Cemayel’in gayretleri ile Lübnan Milli Hareketi’ne karşı Lübnan Cephesi’ni oluşturdular. Filistinlilere ait bir otobüse saldırarak, yolcuları öldürmeleri iç savaşın fitilini ateşleyen olay oldu. Bu saldırıyı Maruni Kilisesi’ne ateş açılmasına misilleme amacıyla yapmışlardı. İlk yıllardaki Suriye desteğinin FKÖ’ye geri dönmesiyle İsrail’le olan ilişkilerini daha da arttırdı. 1982 yılında liderleri Beşir Cemayel meclis tarafından Lübnan Başkanı seçildi. İsrail ile anlaşarak tüm Filistinlileri Lübnan’dan atmayı planlıyordu. Ancak koltuğa geçmesinden üç hafta sonra Suriyeliler tarafından öldürüldü. Yerine kardeşi Emin Cemayel geçti. Eylül 1982’de başını Falanjlarin çektiği Maruniler Sabra ve Şatilla adındaki Filistin Mülteci Kamplarına girerek katliam yaptılar. Bu katliamın İsrail askerlerinin denetiminde gerçekleştiği ve sorumlusunun Ariel Şaron olduğu söyleniyor.
Kataeb Milisleri
Milli Liberal Parti
Lübnan’ın eski başkanlarından olan Şamun’un kuruduğu merkez sağ partidir. Lübnan’daki pek çok siyasi örgüt gibi mezhepsel kökleri vardır ve Hıristiyanlar tarafından desteklenmektedir. Şamun 1956’ki krizde karşı karşıya geldiği Kemal Canbolat’a karşı iç savaşta Kataeb ile ittifaka gitti. Parti, Kaplanlar adı ile kendi milis gücünü oluşturdu. 1980’de Beşir Cemayel, bütün güçleri kendi komutası altına alma girişiminin bir parçası olarak 500 kadar Kaplanlar militanının olduğu Safra kasabasına saldırdı. Safra Katliamı ve Uzun Bıçaklar Günü olarak bilinen bu saldırıdan sonra Milli Liberal Parti’nin gücü azaldı ve sadece bir siyasi parti olarak yaşamını devam ettirdi.
Hıristiyan Milisler
Sedir Muhafızları
Sloganları ”Lübnan, senin hizmetindeyiz” olan Sedir Muhafızları, Étienne Saqr önderliğinde iç savaşa giden yıllarda silahlanmaya başladı. 1975 yılında yayınladığı bildiriler ile Lübnan’ın bölünmesini red ediyor, Filistinlileri açıkça tehdit edip, Lübnan kimliğini ön plana çıkarıyordu. Düşmanlarına karşı uyguladıkları acımasız yöntemlerle ün saldılar. Mülteci kamplarına, Suriye hedeflerini sık sık saldırılar düzenlediler. Grubun ”Her Hıristiyan’ın görevi bir Filistinli öldürmektir”, ” Filistinli kadın ve çocuklara merhamet hissediyorsanız, onların yeni Komünistler yaratacağını hatırlayın” gibi sert söylemleri vardı. Falanj Partisi ile işbirliğine giderek Lübnan Cephesi içinde yer aldı. İsrail denetimindeki Güney Lübnan’da da etkili hakimiyet alanı kurdu. Silahlarını eski Lübnan Ordusu ve İsrail’den temin eden Muhafızlar Suriye ile ilişkiye girmeyen tek Hıristiyan grup olarak biliniyor.
Eylemleri, etkileri, yöntemleri ve stratejileri ile bugüne kadar ortaya çıkmış terör örgütlerinden farklı olarak hareket eden DEAŞ Amorf yapısı ile dünya gündeminde geniş yankı uyandırmış örgütün evrimi, tarihi ve yapısı ile ilgili herkes bir şeyler söylemeye çalışmıştır. Peki on kadar farklı isim değişikliği ile günümüze gelen DEAŞ nerede nasıl ortaya çıkarılmış, hangi süreçlerden geçerek hangi kaynaklarla etkisini bugüne kadar sürdürebilmiştir?
DEAŞ son zamanlarda ortaya çıkan ve sıradan bir örgüt yapısına sahip olan faaliyetlerden değildir. DEAŞ’ ı çözmek için El-Kaide dosyasını iyi incelemek gerekmektedir, aksi halde bir terör örgütünün nasıl terör şirketine dönüştüğünü anlamak mümkün olmayacaktır.
Sovyetler Birliğinin 1978’de Afganistan’ı işgal etmesinin ardından, ‘Afganlara yardım etmek’ maksadı ile farklı ülkelerden çok sayıda Müslüman gönüllü olarak ülkeye akın etmiştir. Bu akımın karşısında Usame Bin Ladin ve Filistin Müslüman Kardeşlerin lideri Abdullah Azaam, ‘Afgan direnişinde savaşacak yeni gönüllüler bulmak, bu gönüllülere mali ve lojistik destek sağlamak amacıyla ‘1980 yılında Mektep El Hidamat’ı (Hizmet Bürosu) kurmuşlardır. MAK başta ABD, Suudi Arabistan ve Mısır başta olmak üzere Elli farklı ülkede şubeler açmıştır. Bin Ladin örgütlenmeye katılanlar için bir veritabanı oluşturmuş ve adını ‘El Kaide’ koymuştur. 1988’de Sovyetlerin Afganistan’dan çekilmesi ile dağılmaya başlayan bu gönüllü ordu yeni bir amaç için Bin Ladin tarafından bir araya getirilmiş ve yapı El Kaide olarak adlandırılmıştır.
Bin Ladin
ABD liderliğinde oluşturulan koalisyonların 1991’de Irak’ı işgal etmesi El Kaide tarafından ağır şekilde eleştirilir ve 1992’de Yemen’de El-Kaide ilk saldırısını gerçekleştirir. Amaçlarını ‘ABD’yi Arap Yarımadasından çıkararak Mekke ve Medine’yi kurtarmak, ABD ile işbirliği yapan Suudi yönetimini devirmek ve devrimci gruplara destek vermek’ olarak sıralamış eylemlerini meşrulaştırma amacıyla cihat çağrısı yaparak fetvalar yayınlamıştır.
Saldırıları gün geçtikçe şiddetlenen El-Kaide, ABD Büyükelçilikleri ve askeri tesisler başta olmak üzere İstanbul, Madrid, Londra ve farklı merkezlerde şiddetli ve yankılı terörize eylemler gerçekleştirmiş ve ABD’nin yeni bir dış politika belirmesine etken olan ‘İkiz Kule’ saldırılarıyla terör faaliyetlerini sürdürmüştür.
ABD’ nin Arap Yarımadasını terk etmesini, Batı tarzı Müslüman devletlerin sistemlerinin yıkılmasını ve Orta Doğu’da Halife yönetiminde bir İslam Devleti kurulmasını hedefleyen El-Kaide bu bağlamda Selefi İslam inancının yanı sıra Neo-Marksist yaklaşımın izlerini taşıyan özellikler göstermektedir.
Kendisine Dini referans olarak Selefilik ve Vahabilik anlayışlarını baz alan El-Kaide, klasik terör örgütleri gibi katı bir hiyerarşik yapının aksine esnek bir yapıya sahiptir. Şöyle ki; El-Kaide yapısal ve fiziki olarak oluşturmuş olduğu terör ağları ile ideolojilerini başka gruplara benimseterek adeta marka hakkı veren bir ‘franchasing’ terör şirketi haline bürünmüştür.
Ladin’in 2011’de ‘öldürülmesi’! nin ardından beklenen etkinin aksine El-Kaide’nin farklı coğrafyalarda ki uzantıları evirilerek farklı terör örgütleri olarak yapılanmış ve eylemlerini artırmıştır. Nijerya’da Boko Haram, Somali’de Eş-Şebab, Yemen’de Ensar El-Şeria, Arap Yarımadasın El-Kaide’si, Mağrip El Kaidesi, Irak El Kaidesi gibi.
DEAŞ Gelişimi ve Dönüşümü
Terörün ve kıyımların had safhada olduğu Orta Doğu’da her savaş ve kriz Afrika bölgesinde de olduğu gibi yeni birer terör örgütlerinin kurulması ve güçlenmesi için avantaj insanlık adına ise dezavantaj oluşturmaktadır. Sovyetler Birliği’ nin Afganistan’ı işgali Taliban ve El-Kaide için nasıl bir gelişme ortamı oluşturmuş ise Suriye iç savaşı ve Irak’ta ki yaşanan gelişmeler DEAŞ için aynı etkiyi ortaya çıkarmıştır.
DEAŞ’ın bu kadar etkili olması ve bölge ile birlikte dünya genelinde eylemler yapabilirliğini anlamak için Suriye iç savaşına kadar olan süreci incelememiz gerekmektedir.
Taliban
Kamuoyu DEAŞ adını Suriye’de ki iç savaşla duymaya başlasa da tarihi çok daha öncesine dayanmaktadır. Örgütün ilk kurucusu, Afgan direnişine de cihatçı olarak katılmış Ürdün asıllı ‘Ebu Musab Ez Zerkavi’ dir. Zerkavi Ürdün’de kraliyet ailesine karşı gerçekleştirdiği radikal İslamcı tavrı ve eylemleri nedeniyle 1993-1999 yılları arasında mahkum edilmiştir fakat bu hapis süreci sonunda daha radikal ve sertleşmiş mizacı ile ortaya çıkan Zerkavi, Ladin ise yakınlaşmak ister fakat aşırı şiddet içerikli söylemleri ve davasında Sünni ve Şiilere karşı sert tutumu ile reddedilirse de 2004 yılında ABD askerlerini Felluce direnişinde başarısızlığa uğratması Ladin’in dikkatini çeker. Bu bağlamda bağlılık yemini ve biat ettikten sonra örgüt 2004 yılında Irak El Kaidesi adını alır. 2006 yılına gelindiğinde Zerkavi’ nin ABD operasyonu sırasında öldürülmesi ile yerine Ebu Eyyub El Mısri geçmiştir. Bu tarihten sonra ise oluşum adını ‘Irak İslam Devleti’ haline getirir. Örgütün 2006 ve sonrasındaki değişimi çok önemlidir çünkü adını devlet olarak duyurmak istemiş, Irak’ta şeriat ile yönetilen bir İslam devleti kurmak istediği görülmüştür. Ayrıca bu süreçte örgüt Irak’ta ABD’ nin yanı sıra Şia mezhebine Hristiyanlığa karşıda savaş başlatmıştır.
Nisan 2010’da Ebu Eyyub El Mısri’ nin öldürülmesinin ardından örgütün başına bugün hala lider olan Ebu Bekir El-Bağdadi geçmiştir. Bağdadi döneminde DEAŞ diğer örgütlere göre daha fazla şiddet yöntemi kullanmış ve radikal militanların bu dönemde örgüte olan ilgisi artmıştır.
Irak İslam Devleti hızlı gelişme göstermiştir. İlk olarak 2011 yılında ABD askerlerinin Irak’tan çekilmesi ile oluşan güç boşluğu ve kaos ortamı Maliki’nin Irak’ta ki Sünni Müslümanlara yıldırıcı ve baskıcı politikası ve Suriye’de ki protestoların artıp iç savaşa dönmesi ile bölgede oluşan farklılıklar Bağdadi’nin ‘Duvar Yıkma’ harekatı ile de süreç devam etmiştir.
Ebu Bekir Bağdadi
2012 yılından itibaren bölgede ortaya çıkan El-Kaide unsurları da savaşa dahil olmuştur. Daha sonra adını El-Nusra olarak ilan edecek olan bu örgüt, Suriye Muhalefeti gibi yalnızca Esad rejimine karşı savaşmak ve rejimi devirmek için değil, bu coğrafyada şeriat kanunları ile yönetilen Sünni İslam yönetimleri kırmaktır. Savaşın ilk zamanlarında ÖSO ile beraber savaşan Nusra, kuzey Suriye’de etkisini artırır ve ‘Rakka’ merkezini ele geçirir.
2013 yılında Bağdadi, El-Nusra ve Irak İslam Devletinin birleştiğini ve Irak Şam İslam Devlet’inin kurulduğunu açıklar. Nusra lideri Culani, Irak İslam Devleti liderine El-Kaide ye biat ettiğini ve mutlak liderin zevahiri olduğunu iletir. Bu durum El-Kaide ve DEAŞ arasında ki güç çatışmasını gözler önüne serer. El –Kaide, DEAŞ’ ın iptal olduğunu ve Suriye’de temsilciliğin El-Nusra’ da olduğunu bildirirken DEAŞ varlıklarının devam ettiğini ve tek İslam koruyucusunun kendi imtiyazında olduğunu belirtir. Kaçınılmaz güç çatışması ve kaçınılmaz son olarak DEAŞ bağımsızlığını ilan etmiştir. DEAŞ’ ın aşırı Radikal tutumu El Nusra’ ya militan kaybettirip DEAŞ Saflarına kattı. DEAŞ Rakka’yı Nusra’ nın yönetiminden kendi yönetimine geçirmesi sonucu savaş giderek mezhep çatışmasına dönüşür. El-Kaide’den kopuş analiz edildiğinde diğer örgütlerin aksine bir ‘İslam Devleti’ kurma amacı olan DEAŞ’ ın önünde El Kaide ve onun lideri Zevahiri bir engel teşkil ediyordu. Bu durum DEAŞ’ ın cihat çağrılarının gerekli etkiyi yaratamamasına neden oluyordu. El Kaide cephesinde ise taban, DEAŞ’ ın ABD’den yardım aldığı düşüncesi nedeni ile imaj kaybı yaşadığını düşünüyordu.
DEAŞ’ ın Suriye ve Irak’ta saldırdığı yerler incelendiğinde Irak’ın batısı ile Suriye’nin doğusu arasında bir devlet kurmak istediği rahatça anlaşılmaktadır. Bu amaca bağlı olarak örgütün maddi ve manevi gücünü artırmak için Irak’ın kuzey batısına yaptığı saldırılar bu açıdan önemlidir.
Irak’ta ki gelişimin ardından DEAŞ, İslam Devleti kurmak amacı için yeterli güce sahip olmuştur. Ayrıca Suriye’de yaptığı gibi ırak’ta da hapishanelere saldırmış ve burada ki suçluları militan olarak örgüt bünyesine katmıştır. 29 Haziran 2014 tarihinde DEAŞ ve lideri Bağdadi hilafet ve İslam Devleti’nin kurulduğunu ilan edilmiştir. Örgütün adı Irak Şam İslam Devletinden İslam Devletine dönmüş Bağdadi Halife ilan edilmiştir.
Sonuç Olarak
Din motifli bir terör örgütü olmasına rağmen Mao’nun genellikle ayrılıkçı terör örgütleri tarafından uygulanan üç aşamalı stratejisi uygulanmaktadır. Bunlar; Stratejik Savunma, Stratejik Denge ve Stratejik taarruz safhalarından oluşur.
Ana hatları ile ele alındığında ise DEAŞ temelleri Afganistan-Sovyetler Birliği savaşına kadar uzayan 2000 yılında Ebu Musab El Zerkavi tarafından Tevhid ve Cihat örgütü adı altında kurulmuş, selefi cihadı savunan ve geçen 17 yıl içerisinde 3 lider değiştiren ve dinamiğini korumaya çalışan bir terör örgütüdür.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın, Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Korgeneral Herbert Raymond McMaster başkanlığındaki heyetle bir araya geldiği gün, 9 Mayıs 2017, ABD Başkanı Donald Trump’ın, YPG’ye daha ağır silah verilmesini sağlayan planı onayladığı açıklandı. Türkiye’nin güvenliği çerçevesinde, böyle bir kararın tamda Türkiye’nin güvenliğinden sorumlu makamların temasta bulunduğu vakitte alınması oldukça düşündürücüdür zira bir devleti temsil eden bu heyetin karşısında bir terör örgütünün lobi zaferi söz konusudur. Bu durum, köklü devlet geleneğine ve derin siyasal hayata sahip bir devletin dış politika bağlamında, eğer turistik gezi planlaması dahilinde orada değillerse, koltuk sahiplerinin sınıfta kaldığına işaret etmektedir.
Bu kararın etkisi hala sürerken tuhaf bir kararın açıklaması yapıldı: ‘‘Cumhurbaşkanı Erdoğan, 16 Mayıs’ta Trump ile bir araya gelecek’’. İç politikayı hareketlendirecek bu karar dış politika açısından bir hataydı. Görüşme ileri bir tarihe ertelenerek, diplomatik teamüller içerisinde sert ve enformel bir tepki verilerek bekle-gör politikası çerçevesinde bu süreci yönetmek daha makul bir seçenek idi. Zira, sürekli yinelediğimiz gibi, iç politikada cevap almak niyetinde dün söylenenler dış politikada bugün ve yarın söyleneceklerin altını boşaltır. Bu hatadan geri dönülerek itibar kaybının engellenmesi için Türk mercilerinin eline birçok fırsat geçmesine rağmen, alışılageldiği gibi hepsi reddedildi: 20 dakikalık görüşme ayrılması, karşılama rezaleti, görüşme günü FETÖ liderinin ABD’nin köklü bir gazetesinde fikir yazısının yayınlanması. Öyle ki, hâl hatır seremonisinin yarısına yetmeyecek bir süre ayrılması, karşı tarafın net tavrını gösterir ve atlanmamalıdır ki Johnson mektubu da dahil, hiçbir dönemde Türkiye dışarıda bu kadar hafife alınmamıştı. İç politikada FETÖ liderinin iadesi konuşma konularından birisi algısını yaratıp, görüşme gününde söz konusu şahsın gövde gösterisine maruz kalınması yönetilememenin ve sürdürülebilir bir politikaya sahip olunmadığının işaretidir.
Hatalar zincirine hız kesmeden devam etme gayretini gösteren yetkililer, görüşme sonunda hayli gerilen sinirler neticesinde tam bir fiyaskoya girişti. Türk Büyükelçiliği önünde, bir güruhun mesnetsiz iddialarına yapılan lüzumsuzca saldırı, hatalar zincirine yeni bir halka eklerken, uluslararası ortamda itibar kaybına neden oldu. O gün orada kişisel meseleler, devlet meselelerinin önüne geçmiştir. Unutulmamalıdır ki, kişiler gelip geçicidir mühim olan devlettir.
YPG’ye ağır silah verilmesi, 20 dakikalık görüşme ayrılması, karşılama rezaleti, görüşme günü FETÖ liderinin ABD’nin hatırı sayılır bir gazetesinde fikir yazısının yayınlanması konularının devamında ABD görüşmelerinde artık gelenekselleşen ve dayanak noktası boş olan protestolarla gereksizce münakaşaya girmek veya girilmesine izin vermek dış politika bilgisizliğini açıkça gösterir. Bu hata, demokratik(!) bebek katillerine söz hakkı doğmasına ve Türkiye’nin itibarsızlaştırılmasına çanak tutmuştur. Devamında peş peşe gelen gazete manşetleri ve açıklamalar şahısları da hedef alsa dahi uluslararası ortam da Türkiye Cumhuriyeti’nin itibarının zedelenmesine neden olur. Zira, şahıslar o gün orada bulunmalarını kendi üstün kişiliklerin değil makamlarının başındaki Türkiye Cumhuriyeti’ne borçludur.
ABD Senatosunun Erdoğan’a mektubundaki birkaç ifade üzerinde düşünülmeye sevk etmektedir: ‘‘Korumalarınızın barışçıl protestoculara şiddet kullanarak karşılık vermesi asla kabul edilemez. Bu, maalesef hükümetinizin basına, etnik azınlıklara ve muhaliflere karşı davranışlarını yansıtıyor’’.
İngiliz Diplomat Sir Victor Wellesley‘e göre, ‘‘politika stratejiyi saptar, diplomasi ise taktikleri’’. Stratejisiz ve taktiksiz yönetim anlayışı ise rezilliği getirir. Türk Dil Kurumu’nun diplomasi tanımını ‘‘Yabancı bir ülkede ve uluslararası toplantılarda ülkesini temsil etme işi ve sanatıdır’’. Bu tanım baz alındığında hatırı sayılır bir süredir dış politika araçlarını kullanmadan siyasi hayatımızı sürdürmekteyiz.
Bireylerin tekelinde çehresiz bir dış politika değil, istikrarlı, isteklerini ve tepkilerini açıkça ortaya koyan, gizli pazarlıkların arabulucusu olmayan, iç politikanın manipüle edilmesini amaçlamayan, stratejik ve milli argümanlarla desteklenen bir dış politika belirlenmeli ve bu doğrultuda diplomasi etkin kullanılmalıdır.
Son olarak, Türkiye’nin itibarının sarsılmasına neden olan bu hataların faturası YPG’ye daha ağır silah vermeyi kabul eden ABD’ye mi yoksa Salih Müslim’i Ankara’ya davet edip kırmızı halıda karşılayanlara mı ya da FETÖ liderinin yazısını yayınlayan Washington Post’a mı yoksa ‘‘ne istediler de vermedik?’’ diyenlere mi kesilmelidir?
Yaklaşık olarak 3 aydır bölge gündemini meşgul eden İran seçimleri 19 Mayıs Cuma günü gerçekleşti. Bölge açısından mühim bir öneme sahip olan İran seçimlerine bir hafta kala dünya gözünü İran’a çevirdi. Bu süreçte başlangıç itibariyle Anayasa Koruma Konseyi tarafından adaylıkları onaylanan mevcut cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, İshak Cihangiri, İbrahim Reisi, Muhammed Bakır Galibbaf, Mustafa Mir Selim, Mustafa Haşimitabaa’dan oluşan 6 isimin cumhurbaşkanlığı için yarışacağı ilan edildi. Bu 6 isim arasında favori isimler reformist Hasan Ruhani ile muhafazakar aday İbrahim Reisi’ydi. Fakat seçime 1 hafta kala Muhammed Bakır Galibaf İbrahim Reisi lehine, İshak Cihangiri ise Ruhani lehine seçim yarışından çekildi. Öte yandan diğer adaylardan Haşimitabaa ve Mir Selim’in ise oy potansiyeline etki etmeyeceği düşünülmekteydi.
İbrahim Reisî
Bununla birlikte Galibaf ve Cihangiri’nin çekilmesi birer seçim stratejisiydi. İran siyasi sisteminde Anayasa Koruma Konseyi (AKK)’nin adayları veto etme hakkına sahipti. Ayrıca AKK’nin birkaç sefer Ruhani’yi tehdit ettiği de görülmüştü.
Bununla birlikte 19 Mayıs Cuma günü İran halkı sandık başına gitti. Yurtiçi ve yurtdışı katılımın yoğun olduğu görüldü. Ayrıca ülkenin en tepe ismi dini rehber Ayetullah Ali Hamaney’de halkı oy kullanmaya davet ettiği görüldü. Bununla birlikte yurtiçinde ve yurtdışında vatandaşların yoğun ilgisinden dolayı İçişleri Bakanlığı oy kullanma saatini üç defa uzattı. 19’da sona ermesi gereken oy verme işlemi 23’e kadar devam etti. İstanbul konsolosluğu önünde oy kullanmayı bekleyen İran vatandaşları kuyruk oluşturdul. Hatta gözlemlerimize göre İstanbul’da birkaç esnafın camında Ruhani posterinin asılı olduğu görüldü. Bu durum Türk halkının da komşudaki seçimlere kayıtsız kalmadığının göstergesidir.
20 Mayıs Cumartesi günü İran İçişleri Bakanı Rahman Fazli İran seçim sonuçlarını açıkladı. Buna göre;
Katılım: 41.220.131
Ruhani :23 milyon 549 bin-% 57
Reisi:15 milyon 786 bin-%38.5
Mir Selim: 478 bin
Haşimitaba: 215 bin
Bu sonuçlar doğrultusunda mevcut cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, seçimi kazanarak görevine devam etme hakkı kazandı. Seçimden sonra açıklama yapan din rehber Hamaney çağrısına kulak veren İran halkına seçime katılımından dolayı teşekkür etti.
Sonuçlardan Sonra Ruhani’nin Açıklamaları
Seçim sonrası çeşitli açıklamalarda bulunan Ruhani, kazananın İran halkı olduğunu ve kendisinin tüm İran halkının cumhurbaşkanı olduğunu dile getirdi. Ayrıca muhaliflerinde eleştirilerine açık olduğunu ifadelerine ekledi. Dış politikaya yönelikte açıklamalarda bulunan Ruhani, Dünya’daki diğer ülkelerle olan ilişkilerini geliştireceklerini dile getirdi. İç politika da refah, huzur, güvenlik ve uzlaşıdan yana olduklarını; çatışma, şiddet ve gerginliğe karşı olduklarını söyledi. Bu seçimle birlikte gerginliğin, şiddete galip geldiğini söylemiştir.
Seçim Vaatleri
26 Nisan da adaylığı kesinleşen Hasan Ruhani seçim meydanlarına inerek bir takım vaatlerde bulundu. Bunlardan en önemlisi hiç şüphesiz vatandaşlık hakları bildirisidir. Buna göre; anayasada güvence altına alınan insan hakları aşırı muhafazakarlar tarafından görmezden geliniyor. İran halkının en büyük taleplerinden biri vatandaşlık haklarıdır. Bununla birlikte kendisinin seçim vaatleri arasında etnik grup ve dini azınlıklar başta olmak üzere tüm vatandaşların haklarını korumaya ilişkin vaatlerin arkasında duracağını dile getirdi. Ayrıca bildirinin içeriğinde hayat hakkı, eşit yurttaşlık, düşünce özgürlüğü gibi ifadelere de yer vermiştir.
Bununla birlikte Ruhani’nin halkın en büyük sorunlarından birisi olan işsiz konusunda halka bir takım vaatlerde bulunmuştur. 1 Mayıs Emek ve Dayanışma gününde işçilere yaptığı konuşmada 1 milyon işsizsin iş sahibi olduğunu hedefin 2 milyon kişiye daha iş imkanı sağlayacağını söylemiştir.
Azınlıklardan Ruhani Çıktı
19 Mayıs Cuma günü yapılan İran seçimlerinde Kürdistan, Güney Azerbaycan, Ahvaz gibi Türklerin, Kürtlerin ve Arapların bulunduğu yerlerde halk Ruhani’nin tercih edildiği görülmektedir.
Azeri Türklerinin yoğun olarak yaşadığı Urmiye, Tebriz gibi bölgelerde yüzde 70-80, Kürt bölgelerinden yüzde 65 oranında oy aldı. Ehli sünnet vatandaşlarının yaşadığı yerden yüzde 80, Ermeni, Yahudi gibi diğer etnik grupların yaşadığı yerlerden de yüzde 80 oranında oy aldı.
Arapların çoğunlukta yaşadığı Ahvaz Bölgesi’nde şubat ayında şiddetli kum fırtınaları yaşanmıştı. Bu afet sonucunda bölgeye elektrik ve temiz içme suyu verilememiş, halk sokaklara dökülmüştü. Bunun sonucunda Ruhani ve Hamaney’in girişimleri ile halk teskin edilip evlerine sokulmuştu. Bu seçim döneminde Ahvaz’ın da tercihini kimden yana kullanacağı merak konusu olmuştur. Bunun sonucunda onlarda tercihlerini Ruhani’den yana kullandılar. Ruhani 336568 oy alarak rakibi Reisi’yi ezici bir skorla geçti. Reisi ise 168 binlerde kaldı.
Ayrıca Ruhani’nin seçim meydanlarında kullandığı seçim müziğinde “Yaşasın İran” sözü Türkçe, Kürtçe ve Farsça olarak yankılandı. Burada Ruhani’nin kucaklayıcı bir tavır içinde olduğu gözden kaçmayacak derecede önemli bir durumdur.
İran Seçimlerinin Türkiye Açısından Önemi
İran seçimleri Dünyada olduğu kadar bölgede de büyük bir öneme sahiptir. Bu seçimler Türkiye için ayrıca önem arz etmektedir. Zira bölgesel müttefiklerimiz arasında yer alan ve Suriye konusunda beraber Cenevre sürecini yürüttüğümüz İran seçimleri ilerisi için ne doğuracağı merak konusudur. Lakin Ruhani’nin mevcut cumhurbaşkanlığı döneminde izlediği politika ve seçim sonrasında verdiği demeçler bize ipucu vermektedir.
Nükleer Antlaşma sonrasında tam anlamıyla kalkmayan ambargolar İran’ın ekonomik sıkıntıdan tam manasıyla çıkmadığının göstergesidir. Bu durum karşısında seçim vaatlerinde içersinde ekonomiyi düzeltme sözü veren Ruhani yeni formüller arayacaktır. Bunun içinde komşusu Türkiye’nin kapısını çalarak gerilemekte olan ekonomik ilişkilerini yeniden düzeltmenin formüllerini arayacaktır. Ayrıca elinde bulunduğu gazı ve petrolü de Türkiye üzerinden Avrupa’ya pazarlamaya çalışacaktır. Böylece ticaret yaparken Avrupa ile de ilişkilerini geliştirecektir. Bunun yanında Trump’ın tehditkar faaliyetlerini engellemiş olacaktır. Ayrıca seçim sonrası yaptığı açıklamada bölgenin güvenliğinin güvence altına almak için yabancı güçlere sırtını dayamamak gerektiğini söyledi. Bu durum İran’ın küresel güçlerden ziyade bölgesel güçlerle ya da daha doğru bir ifade ile Türkiye ile ilişkilerini geliştireceği söylenebilir.
Bununla birlikte İran’ın Neo-Persist yayılmacı faaliyetlerinden vazgeçmeyeceği de aşikardır. Bu politika Türkiye ile İran’ın arasında set oluşturacaktır.
Recep Tayyip Erdoğan, Ayetullah Ali Hamaney
Sonuç
Sonuç olarak seçimi kazanan mevcut cumhurbaşkanı Hasan Ruhani olmuştur. Bu sonuçtan ülkenin dini rehberi Ali Hamaney’in pek memnun kaldığı söylenemez. Çünkü Hamaney’in muhafazakar aday Reisi’yi zaman zaman üstü kapalı zaman zamanda açıktan desteklediği gözden kaçmayacak bir detaydır. Seçim öncesinde verdiği bir demeçte ülkenin ekonomik ve siyasi açıdan kalkınması dışarıda aranmamasını, İran halkında aranması gerektiğini söylemişti. Bu durum Ruhani’nin uygulayacağı politikaya aykırı bir durumdur. Ayrıca seçim sonucunda Ali Hamaney’in Ruhani’yi tebrik etmediği de gözden kaçmayacak bir detaydır. Bunun için ileride Ruhani ve Hamaney arasındaki sürtüşmenin devam edeceğinin göstergesidir. Lakin mutlak hakimiyet dini rehberdedir. Bu yüzden İran Devleti Ruhani’den ziyade Hamaney’in izin verdiği ölçütte yönetilecektir.
Ayrıca Ali Hamaney’in seçime katılım oranından memnun kaldığı gözden kaçmayacak derecede önemli bir etkendir. Bu bağlamda halka teşekkür etmiştir. İran yapılan seçim geçen yılkine nazaran daha fazla olmuştur. Oy kullanan vatandaş sayısı yaklaşık olarak yüzde 13 oranında artmıştır.
Öte yandan Ruhani’ye zaferi getiren en önemli etken özgürlük söylemidir. Zira halkın temel sorunu özgürlük ve işsizliktir. Ruhani’nin miting meydanlarında işsizliği çözeceğini ifade etmişti. Slogan olarak da özgürlük ve güven diyerek yola çıkmıştır. Bu doğrultuda vatandaşlık bildirisini ön plana atmıştır. Ayrıca mevcut cumhurbaşkanlığı döneminde Tebriz ve Senecan Üniversitelerinde Kürt Dili ve Türk Dili Edebiyatı bölümleri kurması samimiyetini göstermiştir. Fakat cumhurbaşkanlığı sürecinde bunu başaramamıştır. Bu söylem Ruhani’yi ülkedeki azınlıklarında oylarını almada etken kılmıştır.
Dış politikada da çizgisini değiştirmeyecek olan Ruhani demeçlerinde bunların ipuçlarını vermiştir. Dünya’ya ile ilişkilerini geliştireceğini söyleyen Ruhani, dünyaya açılım hızını artıracağını gösterecektir.
Bununla birlikte yıllardır Devrimin yok olacağını, ABD, Avrupa gibi devletlerin İran’ı ve devrimi ortadan kaldırmaya çalıştığını söyleyen muhafazakar kesim bu seçim sonucu ile söyleminde başarısız olmuştur. Özgürlük isteyen halk Ruhani’yi tercih etmiş ve ABD ile Batı’dan önce devrime karşı devrim yapmıştır.
Bununla birlikte Ruhani tüm halkı kucaklayıcı bir tavır içerisine girmiştir. Kutuplaşmadan uzak durmuştur.