İttifakın 29. üyesi olan Karadağ için çarşamba günü, Brüksel’de NATO karargahında tören düzenlenecek. Karadağ Başbakanı Duşko Markoviç ve NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in katılacağı törende diğer müttefik üye bayraklarının yanına Karadağ bayrağı eklenecek.
NATO İÇİN ÖNEMLİ BİR COĞRAFİ KAZANIM
Yaklaşık iki bin askerden oluşan orduya sahip Karadağ’ın yıllık savunma harcaması 69 milyon dolar civarında. Coğrafi konumu nedeniyle NATO’ya önemli kazanım sağlayacak Karadağ’ın üyeliğinin ardından ittifak, Bosna Hersek’e ait 20 kilometrelik alan hariç, İtalya’dan Yunanistan’a kadar uzanan Adriyatik denizi kıyılarına hakim olacak.
Karadağ’ın konumu
Karadağ’ın üyeliği, NATO’nun 2009 yılında Arnavutluk ve Hırvatistan’a kapılarını açtıktan sonra ilk genişlemesi. Karadağ meclisi, nisan ayında NATO üyeliğine karşı ciddi bir muhalefete rağmen ittifaka üyeliğe ilişkin protokolü onaylamıştı. Ülkedeki NATO karşıtı mücadele, muhalefetteki Demokratik Cephe (DF) ve Karadağ’ın eski Cumhurbaşkanı Momir Bulatoviç liderliğinde yürütülüyor.
‘İKTİDARA GELİRSEM ÜYELİĞİ DONDURURUM’
DF lideri Andrija Mandiç, iktidara gelmesi halinde NATO üyeliğini donduracağını ve üyeliğe halkın karar vereceği halk oylaması düzenleyeceğini açıklamıştı.
RUSYA ÜYELİĞE KARŞI
Sırbistan’dan 2006 yılında ayrılan Karadağ ile Rusya, yakın ilişkilere sahip. İki ülke, ticari, diplomatik, tarihi, dini ve kültürel bağlara sahip. NATO’nun 2015 yılındaki davetinin ardından Karadağ’ın ittifaka üyeliği için görüşmeler başlamış, bunun üzerine Rusya, Karadağ’ın üyeliğine karşı olduğunu açıkça dile getirmişti.
Karadağ meclisinin nisan ayında protokolü imzalaması sonrasında Rusya Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan yazılı açıklamada, “Karadağ’ın NATO üyeliğinin büyük bir hata olduğunu düşünüyoruz. Balkanlar ile Avrupa’daki istikrara zarar verecek bu hamle, ülke halkının çıkarlarına aykırı” ifadeleri yer almıştı.
Suudi Arabistan ve Mısır öncülüğünde bazı Körfez ülkeleri Katar ile ilişkileri kesme kararı aldı. Daha önce Suudi Arabistan’ın Tahran büyükelçiliğinin ateşe verilmesinin ardından ‘İran’a cephe alan Körfez ülkeleri’, aynı şekilde Katar’a karşı ‘İran’a ve terörizme destek veriyor bahanesiyle’ diplomatik ambargo uyguluyor.
Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır’ın ardından Suudi destekli Yemen’de Katar ile diplomatik ilişkilerini kesti. Aynı zaman da üç hükümetin olduğu Libya’da Halife Haftar liderliğindeki Tobruk hükümeti de (Libya Ulusal hükümeti), Katar’la tüm ilişkisini kesme kararı aldı.
İlişkiyi kesen 7 ülke: Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, Libya, Yemen ve Maldivler.
Suudi Arabistan, Katar ile olan deniz ve hava sınırını kapattı.
Diplomatlara 48 saat, vatandaşlara 14 gün mühlet verildi.
Katar Yemen’deki koalisyondan çıkarıldı.
Suudi Arabistan yasakların Hac ve Umre yapacak Katarlıları etkilemeyeceğini söyledi.
Katar ile diplomatik ilişkilerini kesen ülkeler: Suudi Arabistan, Bahreyn, Mısır, Yemen, Libya ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)
Güncel gelişmeler:
– Türkiye’den ilk yorum: Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “Biz var olan tablodan üzüntü duyduk. Aşılması için elimizden geleni yapmaya hazırız.” dedi. Dışişleri Bakanlığı diyalog çağrısı yaparken, açıklamasında “Bölgesinin sorumlu bir aktörü ve İslam İşbirliği Teşkilatı’nın (İİT) Zirve Dönem Başkanı olarak dost ve kardeş ülkeler arasında yaşanan bu anlaşmazlığa en kısa sürede çözüm bulunması hususunda üzerine düşeni yerine getirmeye hazırdır.” ifadelerine yer verdi.
– Rusya, gerilimin terörizmle savaşa olumsuz etki etmemesini umduğunu açıkladı.
– İran etkisindeki Irak, Katar ile olan anlaşmazlıklarının sona erdiğini duyurdu.
– ABD, Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Yardımcısı Dina Powell, Katar’ı ABD Başkanı Donald Trump’ın katılımıyla Riyad’da yapılan zirvede imzalanan protokole bağlı kalmaya çağırdı. (Bu açıklama, Suudi Arabistan ve müttefikleri ile Katar arasında yaşanan gerilime Washington’un müdahalesi ve Suudileri desteklemesi olarak yorumlandı.)
– Katar Dışişleri Bakanlığı, ilişkilerin kesilmesini üzüntü ve şaşkınlıkla karşılandıklarını ve kararların “dayanağı olmayan, gerçek dışı iddialar” nedeni ile alındığını belirtti.
– Körfez bölündü: Ürdün, Uman, Kuveyt ve Pakistan Katar ile ilişkilerini kesen 5 ülkeye tepki göstererek Katar’la ilişkilerini sürdüreceğini açıkladı.
– Arap ülkelerinin terörizme destek vermekle suçladıkları Katar ile diplomatik ilişkileri kesmesinin ardından, Abu Dabi ve Dubai havayolu şirketleri de Katar’a uçuşu durdurdu.
– Kuveyt Emiri El Sabah‘ın 2 haftadır Suudi Arabistan ve Katar’ın arasını bulmak için defalarca taraflarla görüştüğü ancak başarılı olamadığı bildirildi. Sabah’ın, bu olayı “Körfez’in en büyük krizi” şeklinde nitelendirdiği belirtildi.
– İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Behram Kasımi, Katar krizine ilişkin olarak ılımlı konuşarak diyalog çağrısında bulundu. İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin yardımcılarından Hamid Ebu Talebi ise Twitter üzerinden paylaştığı mesajda “Yaşananlar kılıç dansının ilk sonucu” ifadelerini kullandı.
Peki Katar ile Körfez ülkeleri arasındaki kriz nasıl başlamıştı?
Katar resmi Haber Ajansı sitesi, 23 Mayıs’ta Katar Emiri Al Sani’nin “ABD’ye karşı ve İran’ı destekleyici” açıklamalarını yayınladı. Haber, El-Arabiyya ve BAE merkezli SKY News Arapça televizyon kanalları tarafından Katar Haber Ajansına dayandırılarak yayınlandı. Emirin ABD karşıtı ve İran’ı destekleyen açıklamasının ardından Katar, ajans sitesinin siber saldırıya uğradığını, bu açıklamayı onların yayınladığını duyurdu. Krizin başlangıç noktası tam da bul olmuştu.
– Aynı gece “Suudi Arabistan, Mısır, Kuveyt, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) büyükelçilerinin 24 saat içerisinde ülkeyi terk etmeleri” haberi son dakika olarak basına yansıdı.
– Katar Dışişleri Bakanlığı, açıklamanın “uydurma ve gerçek dışı” olduğunu ve bu haberin siber saldırıyı düzenleyenler tarafından yayıldığını duyurdu. Bakanlık bu haberlerin bazı basın organları tarafından yayılma çabası gösterilmesini kınadı.
– Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri Katar Resmi Haber Ajansı sitesi, Katar Devlet Televizyonu ve El Cezire’yi erişime kapattı. Ardından Mısır ve Bahreyn de El Cezire ve bazı Katar merkezli yayın organlarının ülkelerinde erişimini engellediğini duyurdu.
– 25 Mayıs’ta Katar Dışişleri Bakanı Al Sani, ülkesini hedef alan bir medya kampanyası olduğunu ve buna karşı koyacaklarını söyledi. Katar yönetiminin diğer körfez ülkeleri ve ABD desteğiyle kurulan ‘Sünni Blok’tan farklı açıklamaları devam etti.
– ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Ed Royce, kongrede yaptığı konuşmada, Katar’ın İhvan’ı desteklediğini belirterek, mevcut siyasetin değişmemesi durumunda ABD’nin Katar’da bulunan askeri üslerini nakil edeceklerini vurguladı.
ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Ed Royce
– Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile telefonda görüştü. İkili ilişkilerin geliştirilmesi ve bölgede istikrarın korunmasına işaret edilirken içinde bulunduğumuz Ramazan ayının Müslümanlar arasındaki dostluğu ve kardeşliği artırdığı belirtildi.
Kıbrıs açıklarında keşfedilen doğal gaz rezervleri, adada yıllardır süregelen çatışmaya barışçıl bir çözüm getirmesi umut edilirken, tam tersi gerilimi tırmandırmıştır. Bazı araştırma yapılan sahalarda doğal gaza ulaşılması; deniz sınırlarının belirlenmesi ve gaz ihracat gelirlerinin iki toplum arasında nasıl bölüşüleceği konusunda da yeni tartışmalara yol açtı. Halihazırda var olan sorunların üzerine yeni bir sorunda enerji üzerinden çıkmış oldu.
2011 yılından itibaren Doğu Akdeniz’de devam eden doğalgaz sorunu, Cumhurbaşkanı Anastasiades’in BM’in gözetiminde sürdürülen barış görüşmelerini 7 Ekim 2014 tarihinde tek taraflı olarak askıya almasıyla başladı. Rumlar buna sebep olarak ise Münhasır Ekonomik Bölge olarak ilan ettiği sularda Türkiye’nin petrol ve doğalgaz aramasını gösterdi. Türkiye ve KKTC ise daha önceden Rumların ilan ettiği Münhasır Ekonomik Bölge planına şiddetle karşı çıkmıştı. Gelinen noktada Rum tarafı konuyu Avrupa Konseyi‘ne taşıdı. Konsey aldığı kararda Türkiye’yi “Kıbrıs’ın denizler üzerindeki egemenliğine ve Kıbrıs’ın Münhasır Ekonomik Bölge’sine saygı göstermeye” davet etti. Rumlar aynı zamanda Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecinde adaylığını engellemek için bir dizi tedbirler aldığını duyursada Türkiye dik durmuş ve aramalarına devam etmiştir.
30 Ekim 2014 MGK kararlarında Türkiye KKTC’yi ve onun egemenlik haklarını korumak için her tedbiri alacağını yineledi. 9 Kasım’da Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Bostanoğlu, Türkiye’nin Kıbrıslı ve İsrailli unsurların hareketlerini izlemeye devam ettiğini ve angajman kuralları çerçevesinde hareket edileceğini duyurdu.
Rumların gerek Türkiye’ye baskı yapmak, gerekse müzakerelerde üstünlük kazanmak için 2011 yılından beridir tehdit unsuru olarak kullanmaya çalıştıkları doğalgaz kozu sanıldığının aksine yeterli bir koz olmadığı gerçektir. Çünkü Rum kesimi bu gazı çıkarabilmesi için gerekli ekonomik duruma sahip değil. İç piyasadaki doğalgaz tüketimi maliyetleri karşılamakta yetersiz kalmaktadır. Rumlar bu gazdan kar edebilmesi ve kendi tüketimini daha ucuza mal etmek için mutlak suretle bu gazı yakın ülkelere de satmak durumundadır. Dünya piyasasındaki doğalgaz fiyatlarını göz önüne aldığımızda, bu Rumlar için bir koz dan çok bir handikap oluşturmaktadır.
Konuya İsrail açısından bakacak olursak, İsrail 2005’ten bu yana Mısır’dan makül bir fiyattan doğal gaz alıyordu. Mursi’yle değişen Mısır politikası İsrail’i bir çok noktadan olumsuz etkiledi ve İsrail’e akan doğal gaz hattını keserek Mübarek döneminde imzalanan anlaşmayı tek taraflı olarak fes etti. Bu durum İsrail’i doğalgaz aramalarına itmiştir. 1999’da İsrail’in Aşdod limanı açıklarında küçük doğal gaz rezervleri keşfedilmesinin ardından hız kazanan arama çalışmaları sunucunda 2009 yılında Hayfa açıklarında Tamar ( 260 Milyar m3), 2010 yılında Leviatham sahasında (450 milyar m3), Kıbrıs kıta sahanlığı içerisindeki Afrodit bölgesinde (200 milyar m3) doğal gaz yatakları keşfedildi.Bugüne kadar Doğu Akdeniz bölgesinde 3.5 Trilyon Metre Küp doğal gaz keşfi yapıldı.
Doğu Akdeniz’de tahmini rezervler
İsrail bulduğu bu doğalgazı en büyük pazar olan Avrupa’ya satmayı planlamaktadır. Bu bakımdan bölgedeki ülkelerle stratejik ilişkiler geliştirme yolunu aramaktadır. Bölge ülkeleri Türkiye,KKTC, Kıbrıs Rum Yönetimi ve Lübnan ile problemleri çözme yoluna gitmektedir. Bu bakımdan kurulması planlanan boru hattı için en uygun güzergah Türkiye üzerinden geçmektedir. İsrail Bu sebeple işe, Türkiye ile arasındaki sorunları çözmekle başlamıştır.
Önerilen boru hattı projesi
Rumlar,Türkiye ve İsrail arasında kurulması planlanan doğalgaz hattını bir baskı unsuru olarak da kullanmak istemektedir. Böyle bir hattın kendi Münhasır Ekonomik Bölgesi’nden geçeceğini ve dolayısıyla da buna izin vermeyeceklerini de açıklamışlardır. İsrail Enerji Bakanı Yuval Steinitz bu açıklamaların tamamen mesnetsiz ve kafadan atma bir iddia olduğu belirtmiştir. Uluslararası Deniz Hukukuna göre Münhasır Ekonomik Bölgeler devletlerin deniz sınırlarını oluşturamaz. Haliyle İsrail ile Türkiye arasında döşenmesi planlanan boru hattının, Kıbrıs Rum Yönetiminin tek taraflı ilân ettiği Münhasır Ekonomik Bölgesi’nden geçiyor olması da Kıbrıs Rum Yönetiminin iznine tabi değil.
İsrail Enerji Bakanı Yuval Steinitz – Türkiye Enerji Bakanı Berat Albayrak (Dünya Enerji Kongresi 2016)
İsrail Enerji Bakanı Yuval Steinitz “Türk ve İsrail hükümetleri arasında gaz konusunda bu yaz bir mutabakat zaptı imzalamayı ümit ettiklerini ve İsrail ile Türkiye arasındaki doğalgaz boru hattı inşasının da bir olasılıkla üç yıl içerisinde tamamlanacağını” belirterek İsrail doğalgazının güzergahı hakkında son noktayı da koymuş oldu.
Doğu Akdeniz’de devam eden bu enerji savaşlarında Türkiye her konuda olduğu gibi kilit ülke. Türkiye şu anki durumunda Rusya’dan, Azerbaycan’dan ve İran’dan gelen gaza sahip. Bu bakımdan İsrail kendi doğalgazını pazarlayabilmek için hattı Türkiye’den geçirmenin peşinde. Ve bunun için Mavi Marmara konusunda Türkiye’nin taleplerini kabul ettiği de sıkça gündeme geldi. Kıbrıs Rum Yönetimi ise çıkaracağı gazın tamamen kendi kontrolünde olmasını istiyor. Fakat Kıbrıs’tan Yunanistan’a döşenecek bir hattın, Türkiye’ye döşenecek hattat 3 kat fazla maliyet gerektiriyor olması Rum Yönetiminin elini kolunu bağlamaktadır. Türkiye ise bu hat üzerinden ülkedeki Rus Doğalgazı’nın tekelini kırmak istemektedir. Dünya doğalgaz fiyatları göz önüne alındığında iki ülkede kar etmek için Türkiye’nin kapısını çalmak zorunda kaldığı gibi bir durum ortaya çıkıyor. Rumların Türkiye’ye olan karşıt durumunun sebebi, Kıbrıs Doğalgazı’nın kontrolünün tamamen kendilerinde olmasını istemeleri. Türkiye ise KKTC’nin içinde olmadığı hiçbir projeyi kabul etmemektedir.
11 Mayıs 2017 tarihli mülteci haritasında Türkiye ve Suriye’de bulunan mülteci kamplarıyla beraber Türkiye’de en fazla mültecinin kaldığı şehirler, Suriye’nin mevcut durumunda Suriyelilerin yoğun olarak yaşadığı bölgeler gösterilmiştir. Türkiye’de en fazla Suriyeli mültecinin yaşadığı iller İstanbul, Bursa, Şanlıurfa, İzmir, Gaziantep, Hatay, Adana, Mersin olarak gösterilirken; Suriye’de en fazla kişinin yaşadığı bölge Halep olarak göze çarpıyor.
Halep vilayeti içerisinde Fırat Kalkanı Harekatı ile kontrol sağlanan El Bab, Azez ve Cerablus gibi alanlarda nüfusun arttığı, başkent Şam ve doğusunun da Halep kadar yoğun nüfusa sahip olduğu dikkat çekiyor.
15 Şubat 2017’de İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun açıklamalarına göre resmi veriler;
– Türkiye’deki toplam mülteci sayısı 3 milyon 551 bin 78 kişidir.
– AFAD verilerine göre, Suriyeli mültecileri harcanan para Suriye krizinin başından günümüze toplam 25 milyar dolardır. (kamu kurumu, sivil toplum kuruluşları ve halk tarafından yardımların toplamı)
– Avrupa Birliği ülkelerinde ne kadar mülteci var? AB ülkelerinin toplam kabul ettiği Suriyeli mülteci sayısı 866 bin 831 kişidir. Türkiye’nin misafir ettiği kişi sayısı ise bunun tam 3,3 katıdır.
12 Nisan 2017’de Hacettepe Üniversitesi Göç ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (HÜGO) Müdürü Doç. Dr. M. Murat Erdoğan’ın açıklamalarına göre;
– Nisan 2017 tarihiyle Türkiye’deki toplam mülteci sayısı 3,6 milyonu aşmış durumda. 79 milyon 814 bin 871 kişi olan Türkiye nüfusunun yüzde 4,61’i mültecilerden oluşuyor.
– Türkiye, 2014 yılından itibaren dünyada en fazla mülteci ağırlayan ülke konumunda. Bu mültecilerin yüzde 8’i kamplarda kalıyor.
– Dünyada ve özellikle Avrupa’da 6,5 milyon Türk kökenli kişinin yaşadığı belirtiliyor.
– Türkiye iç ve dış göç konusunda en aktif ülkelerden bir tanesi. Kendi içerisinde yılda 2,7 milyonun üzerinde vatandaş göç ediyor.
ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’da düzenlediği basın açıklamasıyla ABD’yi 190’ı aşkın ülkenin imzaladığı Paris Anlaşması’ndan çekeceğini duyurdu. Trump, “Anlaşmanın iklim değişikliğiyle mücadeleyi değil, diğer ülkelere ABD’ye karşı ekonomik avantaj kazandırmayı amaçladığını” iddia ederek “Tamamen yeni bir sözleşmenin müzakerelerine başlayacağız” dedi.
İş adamlarından oyunculara kadar birçok kişinin tepkisini çeken bu karar ve Paris İklim Anlaşması‘nın içeriğinde neler var?
Kısaca İklim Anlaşması
2016 yılında yürürlüğe giren Paris İklim Anlaşması, küresel ısınmaya karşı mücadele edilmesine yönelik dünya çapındaki en geniş kabul görmüş anlaşma özelliğine sahip.
– Anlaşma, fosil yakıtların kullanımının kısıtlanmasını ve sera gazı emisyonlarının azaltılmasını öngörüyor. Böylece küresel sıcaklık artışının 1,5 ila 2 derecede kalması planlanıyor.
– Bilim insanları, küresel ısınma, deniz suyu seviyesinin yükselmesi, kuraklıklar ve sert fırtınalardan karbon dioksit oranlarını sorumlu tutuyor.
– Tüm tepkilere rağmen ABD Başkanı Donald Trump anlaşmadan çekilme kararı aldı.
– ABD, 194 ülkenin imzaladığı iklim anlaşmasından Nikaragua ve Suriye’den sonra çekilen 3. ülke oldu.
– Şayet ABD anlaşmadan çekilmeseydi, yapması gereken şey karbon emisyonlarını 2025 yılı itibariyle 2005 seviyesinden yüzde 26-28 düşürmek olacaktı.
– ABD, Çin’den sonra karbondioksit emisyonunda ikinci sırada geliyor.
– Dünya genelindeki karbon emisyonlarının yaklaşık yüzde 15’ini tek başına üreten ABD’nin bu anlaşmadan çekilmesi, anlaşmayı ‘anlamsız’ hale getirebilir.
Rus RIA Novosti Ajansı’nda yer alan habere göre ilgili açıklamayı “Rusya ve Çin: İkili ilişkilerde yeni bir kalite yolunda” Üçüncü Uluslararası Konferansı’na katılan ŞİÖ Genel Sekreteri Rashid Alimov yaptı.
Alimov, yaklaşan zirve organizasyonunun kalite olarak “yepyeni” bir toplantı olacağını söyleyerek, “Bu, örgütün tamamen yeni kalite durumuna geçtiğini gösterecektir. ‘ŞİÖ altılısı’ yavaşça sekiz ülke tam üye olacak yeni bir yapıya kavuşuyor” dedi. Alimov yaptığı açılamada, “Şanghay İşbirliği Örgütü artık bölgesel değil, büyük bir uluslararası organizasyona dönüşüyor”dedi.
Alimov’a göre, Hindistan ve Pakistan katılımı ile ŞİÖ ülkelerinin nüfusu dünya nüfusunun yüzde 43-44 ve GSYİH ise yaklaşık 33 trilyon dolar olacak.
ŞANGHAY İŞBİRLİĞİ ÖRGÜTÜ
Ana işbirliği konusu güvenlik olan ŞİÖ, ilk olarak 1996’da Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan tarafından “Şanghay Beşlisi” adıyla kuruldu. 2001’de Özbekistan’ın da katılmasının ardından adını Şanghay İşbirliği Örgütü olarak değiştirdi.
Örgütün sekretaryası Çin’in başkenti Pekin’de, “Bölgesel Terörle Mücadele Kuruluşu” ise Özbekistan’ın başkenti Taşkent’te bulunuyor.
6 üyesi var
Bugün örgütün 6 üyesinin yanı sıra 6 gözlemcisi ve 6 “diyalog ortağı” bulunuyor.
Gözlemciler; Afganistan, Belarus, Hindistan, İran, Moğolistan ve Pakistan. Örgütün diyalog ortakları ise Ermenistan, Azerbaycan, Kamboçya, Nepal, Sri Lanka ve Türkiye.
Dünya nüfusunun yaklaşık yarısı
ŞİÖ üyesi 6 ülke, dünya nüfusunun yaklaşık çeyreğini oluşturuyor. Buna gözlemciler ve diyalog ortakları da eklendiğinde ŞİÖ, dünya nüfusunun yaklaşık yarısını içeriyor.
ŞİÖ üyeleri, terör ve uyuşturucu ile mücadelede birbirileriyle istihbarat paylaşımında bulunuyor, ortak askeri tatbikat düzenliyor, “suçluları” birbirlerine iade ediyor. Örgüt, Rusya ve Çin’in Orta Asya’ya yönelik politikalarını koordine etmenin bir aracı olma özelliği taşıyor. Askeri bir ittifak değil.
Ünlü imparator Napolyon’un Çin hakkında dediği gibi “Bırakın uyusun, uyandığında dünyayı sallayacaktır!” Çin’in 1978 yılında başlayan ekonomik reformları , günümüzde satın alma paritesi açısından onu bugün dünyanın en büyük ekonomisi haline getirmiştir. 2030 yılında ise Çin’in ABD’yi geride bırakması öngörülmektedir. Uyanmış olan Çin uluslararası sistemin inkar edemeyeceği bir gerçeklik haline gelmiş olmakla kalmayıp yeniden dirilme çabasını, yine kendine özgü “Çin karakteristiği” ile gözler önüne sermektedir. Batılı realistlerin beklentisinin aksine Nazi Almanyası ya da Japon İmparatorluğu gibi saldırgan bir tutumla uluslararası sistemde yükselmeyi tercih etmemiş, rakibin silahı olan küreselleşmenin araçlarını elinden alarak Çin karakteristiği ile meydan okumuştur.
Batı medeniyet, küreselleşme ile ortaya çıkan sorunlarına çözüm üretemeyip derin bir kriz içine girmişken, Konfüçyanist medeniyetin temsilcisi Çin, dünyanın neredeyse her yerinde devasa altyapı yatırımları ile sosyo-ekonomik gelişmesi ve küresel bağlantısını artırmayı öngören “Bir Kuşak, Bir Yol” (BKBY) projesi ile Asya üzerinden karadan Avrupa’ya ulaşmayı hedefleyen bir hat ve ikinci olarak ise Çin’in doğusundan başlayıp Rotterdam ve sonrasında Batı Hemisphere’de sona eren yol olarak adlandırılan planlarından söz etmektedir.
Batı’nın ‘Proxy War’ Una Karşı Doğu’da Yeni Küresel Ekonomik Sistem
Bu projenin, 65 ülkede 4.5 milyar insana ve 21 trilyon dolarlık bir değere ulaşması bekleniyor. Çin, Kuşak ve Yol içerisinde yer alan ülkeler ile ticaret hacmini artırmakta ve işbirliği bölgeleri kurarak ekonomik ve altyapı yatırımlarına ciddi miktarlarda bütçelerle yatırımlar yapıyor. Çin, ABD’nin egemen kurumlarına ve Batı’nın yükselişine karşı gücünü ve özerkliğini artırmak aynı zamanda uluslararası etki alanını genişletmek adına tasarladığı bu alternatif mekanizmanın finansmanında önemli rol oynamaktadır. Küresel ekonomik sistemin günümüz lideri ABD başta olmak üzere gelişmiş ülkelerde korumacılığın yeniden canlanması, altyapı ve ekonomik yatırımlara ihtiyacı olan gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkeleri Çin ile işbirliğine itmektedir. Başka bir bakıma Batı’nın bölgeler üzerinde oluşturmuş olduğu silahlı mücadeleler ve özellikle Orta Doğu’da sürdürülen vekalet savaşları ve Hibrid savaş metodları Çin’in bu projesi ile baskı altındaki ülkelere adeta fırsat olmuştur. 11 Eylül ile Avrasya’nın terörle mücadele kapsamında savaş alanına çevrilmesi yıllar sonra Çin’in yükselişi ve ekonomik atılımı ile Batı’nın sarsılmasına sebep olacak adeta bumerang etkisi yaratacaktır. Aslında bu tutumu ile Çin’in , başkaları tarafından kontrol edilen ekonomik sistem içerisinde var olmaya devam ederken aynı zamanda yumuşak bir geçişle alternatif bir sistemi de oluşturmanın çabası içerisinde olduğu söylenebilir.
SYRIA WARS
Rekabet Ortamı Ve Kaleyi İçten Fethetmek
Küresel alanda çift kutuplu sistemin tarihe karışmaya başlaması ve çok boyutlu sistemin ortaya çıkması ile küresel ve bölgesel anlamda birbirine yakın ve benzer teknolojik donanım ve insan kaynağına sahip çok sayıda ülkenin aynı anda varlık göstermeye başlaması yeni bir dönemin kapılarını açmıştır. Özellikle Batı dünyası “borç-para-borç” kısır döngüsü içinde ciddi kaynak krizi yaşamakta ve jeopolitik rekabet temeli de kaynak oluşturacak yeni alanlara doğru kaymaktadır. Bu bağlamda uygulanacak olan bu proje jeo-stratejik açıdan Batı Dünyasının Avrasya’ yı kuşatma politikası karşısında yapılan karşı atak olarak Batı’ nın kalbine döşenecek ve adeta onu içten fethedecek bir yol olacaktır.
Batı ve ABD Cephesi
Proje kapsamındaki kara ve deniz güzergahları Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarını geçerek Çin ekonomisi ile gelişmiş Avrupa ekonomisinin birbirine bağlanmasına olanak sağlıyor. Öyle ki, lojistik hat ile artık Çin-Fransa arasında aktarmasız demiryolu taşımacılığı yapmak mümkün.Fakat Batılı uzmanlarca ABD merkezli dünya ticaret düzenine ve ekonomik modeline tehdit olarak görülen proje, küreselleşmeden ekonomik olarak en çok faydalanan Çin’in, ABD Başkanı Trump’ın ekonomik milliyetçi, korumacı , küreselleşme karşıtı söylemlerinin yoğunlaştığı bir dönemde küreselleşmenin yeni lideri olmaya aday olduğunu ilan ediyor. Çin Dış İşleri Bakanı Wang Yi ” forumun bir amacının da küreselleşme karşıtı politikalara bir cevap olduğunu” açıkça ifade etmiştir. Ayrıca Çin’in devasa yatırım sözlerinin , gelişmemiş ve ekonomik yatırımlara ihtiyacı olan ülkelerdeki etkisini artırma amacı da Batı tarafından eleştirilmektedir.
Trump’ın ekonomik milliyetçi söylemlerine karşı, büyük pazar payı ile birlikte yatırımcı olan Çin’in yatırımları ile gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelere girmesinin, bu ülkeler tarafından olumlu karşılanıyor olması projeye olan ilginin arttığını göstermekte. ABD önderliğinde 1945 sonrası kurulan küresel düzenden kendi iç politik nedenler ile çekilmesi ile oluşacak boşluğun da Çin tarafından doldurulması bir fırsat sunuyor. Bu durum Çin’in yumuşak gücünün yükselmesi ve uluslararası etkisinin artmasında bir dönüm noktasıdır. Çin’in bu süreçte ne kadar başarılı olacağını ise ilerleyen süreçte göreceğiz.
Türkiye ve Bir Kuşak Bir Yol Stratejisi
Çin’den başlayıp, Türkiye üzerinden Romanya’ya kadar uzanan proje ile güzergah üzerindeki devletlerin ekonomik hacimlerini yaklaşık 21 trilyon dolar artırmıştır. Üçü deniz , ikisi kara yolu olan toplam 5 rotanın da tarihsel gelişimine bakıldığında Türkiye üzerinden geçmesi, ticaret hacminin yeni bir boyuta geçeceğini göstermektedir. AB’nin içinde bulunduğu katı entegrasyon süreçleri ve ekonomik başarısızlıklarla birlikte değerlendirildiğinde, Afro- Avrasya bağlamında stratejik geçiş güzergahlarının tamamını kontrol eden Türkiye, İpek Yolu’nu temsil eden maddi manevi tüm değerleri taşımaktadır. Yeni rekabet parametreleri ile şekillenen yeni uluslararası sistemin de, Yeni İpek Yolu’nun entegrasyonunun ne olacağı Türkiye ve Rusya’nın ne olacağına bağlıdır diyebiliriz. Bu bağlamda Çin’in, bu iki ülke üzerindeki baskılar dahil gerekli çok boyutlu analizleri yaptığı düşünülmektedir.
Şırnak’ta 13 askerimizin şehit olduğu helikopter kazasındaki en yüksek rütbeli asker olan Tümgeneral Aydoğan Aydın teröre karşı başarılı operasyonlarıyla adını duyurdu. 15 Temmuz darbe girişiminde darbecilere karşı onurlu bir duruş sergileyen Aydın, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) bünyesinde birçok önemli görevde bulundu.
15 Temmuz’da Kayseri 1. Tugay Komutanı olan Aydın, “Kışladan 1 er dahi dışarı adımını atmayacak” emrini vermişti. Darbe girişimi sonrası YAŞ kararlarıyla tümgeneralliğe terfi ederek 23. Sınır Tümen Komutanı olarak atandı. 19 Nisan’da başlatılan ve terör örgütü PKK’ya son yılların en büyük darbesinin vurulduğu Kato Dağı’ndaki operasyonu yönetiyordu.
23. Jandarma Sınır Tümen Komutanı Tümgeneral Aydoğan Aydın
Terörle mücadelede destan yazan Türkiye’nin en yüksek rütbeli şehitlerinden olan komutanımız TSK’da birçok önemli görevde bulunmuştu. Aydın,
– 1988-1992 yılları arasındaİstanbul 6. Piyade Tugay Takım Komutanlığı,
– 1992-1998 yıllarında Özel Kuvvetler Komutanlığı,
– 2000-2001’de Hakkâri Dağ Komando Tugay Komutanlığı’nda Harekât Şube Müdürlüğü,
– 2001-2008’de Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda tabur komutanlığı ve kurmay başkanlığı,
– 2008-2010’da Almanya’da NATO daimi görevinde bulundu. Aydın,
– 2010-2012 yılları arasında Gökçeada’da Komando Alay Komutanlığı,
– 2012-2016’da Kayseri Komando Tugay Komutanlığı,
– 2016 yılından itibaren Şırnak 23. Jandarma Sınır Tümen Komutanlığı görevini üstleniyordu.
Allah şehit olan 13 askerimizin şehadetlerini kabul etsin, ülkemize bir daha böyle bir acı yaşatmasın. Başımız sağolsun.
Şırnak’ta helikopter kazasında şehit olan 13 asker ve isimleri
Esad rejiminin en büyük destekçilerinden Hizbullah, hava aracı tarafından Suriye-Ürdün sınırında çekilen görüntüleri paylaştı. 400’den fazla ABD zırhlı aracının sınıra konuşlandığının görüldüğü fotoğraflar, sosyal medyada birçok kişi tarafından “Suriye’nin güneyinde ne oluyor?” yada olacak şeklinde soru sormasına neden oldu. Son bir buçuk ayda ülkenin güneyinde ABD ve Ürdün destekli muhaliflerin IŞİD’e karşı sessizce ilerlediği biliniyor.
13 Haziran 2017: ABD destekli muhaliflerin IŞİD’e karşı ilerleyişini durduran rejim güçleri, muhalifleri kuşatmaya aldı.
20 Mayıs 2017: ABD destekli muhalifler IŞİD’e karşı ilerleyişini sürdürürken, Rusya öncülüğünde ilerleyen Esad güçleri de muhaliflerin ele geçirdiği Suriye-Irak sınır kapısı Tenef’i kontrol etmek istiyor. ABD’nin savaş uçaklarıyla Esad güçlerini vurduğu bölgede son durum…
Hizbullah’a ait İHA’dan Ürdün-Suriye sınırının görüntüsü: 400’den fazla ABD zırhlı aracı
Aynı zamanda geçtiğimiz ay Beşşar Esad, Ürdün’ün ABD planı doğrultusunda Suriye’nin güneyine asker göndermeyi planladığını açıklamıştı. Suriye’nin güneyinin son durum haritası ise şöyle…
18 Mart – 2 Mayıs arası muhaliflerin Suriye’nin güneyinde ilerleyişi…
Irak’ın batısında Sincar Dağı ve çevresinde PKK, peşmerge ve Şii Haşdi Şabi milisleri bulunurken, Irak güvenlik güçleri 4 yıl sonra ilk kez (kuzeyden) Suriye sınırına ulaştı. Irak halkı tarafından coşkuyla kutlanan bu operasyon sonrası Irak güvenlik güçleri 17 km2’lik alanda kontrol sağladı. (pembe olarak gösterilmiş) Sincar Dağı’nın güneyinde bazı bölgeleri IŞİD’den geri alan Irak güçlerinin ilerleyişinin süreceği belirtiliyor.
Ayrıntılı olarak gösterilen aşağıdaki haritada PKK ve bileşenleri YPŞ-HPG gibi örgütlerin Sincar Dağı ve Suriye sınırında kontrol ettiği bölgeler olduğu göze çarpıyor.
1 Haziran 2017:
Irak-Suriye sınırı Sincar Dağı çevresinde son durum
30 Mayıs 2017:
30 Mayıs 2017 | Irak’ın Şengal bölgesinde Sincar Dağı ve çevresinde son durum haritası
Suriye ve Irak’ta iç savaş ve IŞİD nedeniyle sular yıllardır hiç durulmuyor. Suriye’deki savaşta İran ve Türkiye’nin ağırlığı gözle görülür bir şekilde dikkat çekerken, Irak’ta Şii Haşdi Şabi ve Bağdat yönetiminin İran desteğiyle IŞİD karşısında ilerleyişi komşu ülkelerin çıkarlarını tekrar gündeme getirdi. Devlet kadrolarından Irak Silahlı Güçleri’ne kadar her alanda İran’ın etkisinin gözlemlendiği Irak’ın IŞİD sonrası geleceği ise muamma.
Peki İran bu kaosun hüküm sürdüğü iki ülke üzerinden Akdeniz’e nasıl ulaşıyor?
İşte Tahran yönetiminin Suriye ve Irakson durum haritası üzerinden Akdeniz’e çıkış rotaları.