Türkiye’de Sivil İstihbarat Eğitimi

İstihbaratçılık bilindiğinin aksine sadece bir meslek değildir. İstihbarat bir meslek faaliyetinden çok daha öte bir şeydir. İstihbarat bir bilimdir. Askeri, siyasi, ekonomik, sosyolojik boyutları olan bir bilim… Ancak biz toplum olarak istihbaratı sadece MİT bünyesinde icra edilen bir meslek faaliyeti olarak algılıyoruz. Bunun sebebi ise toplum olarak kavramlar dünyasına ve faaliyetlerin felsefesine gereken önemi vermememizdir. İstihbaratçı ile casus kavramları arasındaki farkı bile kavramsal yönüyle düşünmek bize gereksiz ve yorucu geliyor maalesef. Sosyal ve politik analiz yapabilmek adına sürekli bilgi peşinden koşmamıza rağmen bu analizlerin ilerleyeceği doğrultuya yön verecek olan kavramlara gereken önemi vermezsek işin doğasını algılayamayız ve analizlerimiz de sığ yorumlar olmaktan öteye geçemez. MİT’in yürüttüğü istihbarat faaliyetleri hiç şüphesiz bu bilimin en can alıcı, en önemli dalıdır. Ancak ülkemizde üniversiteler, dernekler, sivil toplum örgütleri ve hatta ticaret şirketleri dahi çok kapsamlı istihbarat çalışmaları yapmaktadır. İstihbaratı sadece devletler ve örgütler yapmaz.

Üniversite birinci sınıf öğrencisiyken Ankara’da istihbaratla alakalı bir sertifika programına katılmıştım. Yaklaşık 10 kişi vardı programda. Aralarındaki tek öğrenci bendim. Diğer katılımcılar ise farklı ticaret şirketlerinde farklı pozisyonlarda çalışan kişilerdi. Kimi reklam sorumlusu, kimi insan kaynakları müdürüydü. Sadece bu katılımcı kitlesini müşahede etmek bile benim adıma büyük kazanımdı. Yeni yeni istihbarat çalışan biri olarak bu durum istihbaratın ne kadar geniş bir yelpazeye sahip olduğunu ve aslında hayatımızın ne kadar içinde olduğunu idrak etmemi sağladı. O günden sonra hep şunu söylemeye başladım; “İstihbarat Mevlana’nın bahsettiği elif gibidir, her şeyde o vardır ama hiçbir şeyde görünmez.”

İstihbaratın hak ettiği üzere bir bilim olduğu gerçeğinden hareket edilen ülkelerde hem devlet hem de think-tank tarzı oluşumlar akademik boyutuyla istihbarat eğitimleri vermektedir. ABD’de istihbarat eğitimi üzerine kurulan bir üniversite dahi vardır. Ayrıca gelişmiş istihbarat örgütleri özellikle son 10-15 yıldır akademileşme yolunu seçmiştir. Ülkemizde de 2008’den bu yana MİT akademileşme çalışmalarına başlamış, bunun fiziki altyapısını oluşturmaya başlamıştır. Maalesef her konuda dünyanın gerisinden geliyoruz. Hem teknik koşullar bakımında hem de dünyada yaşanılan “felsefe değişimleri” açısından resmen muadillerimizin arkasından koşup yetişmeye çalışıyoruz. Ama koşuyoruz en azından. Hem de muadillerimizden ayrı olarak sadece pragmatist bir yaklaşımla değil, bir medeniyet ve sistem inşa etmeye çalıştığımız bilinciyle koşuyoruz. Bu bakımdan son yıllarda istihbarat alanında da ülkemizde güzel gelişmelere şahit olmaktayız.

Bu yazıyı daha lise ikinci sınıfta olmasına rağmen istihbarata akademik yönüyle ilgi duyan kıymetli bir okuyucumuzun talebi doğrultusunda kaleme aldım. Dünyada ve ülkemizde istihbarat alanında yaşanan gelişmelerden ziyade beni en memnun eden şey genç arkadaşlarımızın bu alana akademik yönüyle ilgi duymasıdır. Ülkemiz namına istihbarat alanında en büyük kazanımımız ve sermayemiz bu olacaktır. Genç arkadaşımız istihbarata ilgi duyduğunu ama bu alanda nasıl çalışacağını bilmediğini yazmıştı yorumunda. Yazının devamında Türkiye’de maalesef çok kısıtlı olan istihbarat eğitimi ile alakalı kısa bilgiler vereceğim.

Öncelikle istihbaratın hepimizin algısında ilk sırada yer alan yönüyle başlayalım. Devlet ihtiyaç duyduğu istihbarat hizmeti adına farklı kurumlar bünyesinde istihbarat eğitimi veren oluşumlar kurmuştur. Genelkurmay Başkanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Milli İstihbarat Teşkilatı bünyesinde mesleki eğitim faaliyetleri ile istihbaratçı yetiştirilmektedir. Bu personeller kurumların görev alanları ve sorumluluk sahasında ihtiyaç duyulan istihbarat hizmetlerini sağlamak adına özel eğitimler alırlar. Aldıkları eğitim doğrultusunda kurumları bünyesinde istihbarat hizmeti verirler. Yazının başında dediğim gibi biz istihbaratı sadece bu yönüyle algılıyoruz ama istihbaratın ticari ve akademik yönleri de vardır.

Bu meslek eğitimlerinden ayrı olarak ülkemizde farklı enstitüler bünyesinde istihbarat eğitimleri almak da mümkündür. Maalesef sadece öğretmen olmak için matematik, edebiyat vb. bölümlerin okunduğu, üniversitelerin iş kapısı olarak görüldüğü ülkemizde kendilerine kariyer ve ekonomik anlamda getiri sağlamayacak eğitimlerle ilgilenmiyor gençlerimiz. Bundan dolayı da arz-talep gerçekliğinin bir neticesi olarak bu eğitim faaliyetleri çok az.

Üniversiteler bakımından ise durum çok daha vahim. Ülkemizde yalnızca İstanbul Aydın Üniversitesi’nde istihbaratla alakalı bir yüksek lisans programı vardır. Bu üniversiteye bir mail yolladım ve ayrıntılı bir bilgi talep ettim. Gelen cevap şu şekildeydi;

“Uluslararası İlişkiler ve İstihbarat İncelemeleri” yüksek lisans programı 2015 bahar döneminden itibaren eğitim vermektedir. 2 yıl süren bu yüksek lisans programı tezlidir. Program 2 ders, 2 de tez döneminden oluşmaktadır. Bu program subaylardan istihbaratçılara, uluslararası ilişkicilerden gazetecilere kadar çok farklı disiplinlerde çalışanlar tarafından tercih edilmektedir.

Program çerçevesinde alanında uzman terör, güvenlik ve istihbarat alanında çalışmalar yapan akademisyenler, bürokratlar ve politikacılar ders vermektedir. Programlarda Siyasal Şiddet ve Terörizm, Kamu Düzeninin Yeni Boyutları ve Toplumsal Hareketler, Türkiye’de İstihbarat Sistemi, Türk Siyasal Hayatı ve Siyasal Kurumlar, Stratejik İstihbarat ve Ulusal Güvenlik konularının bulunduğu güvenlik, istihbarat ve terörizme dair seçmeli ve zorunlu dersler verilmektedir. Ders dönemi başarı ile bitirildikten sonra programla alakalı çalışılmak istenen konu belirlenir ve tez çalışması yapılır.

Programlardan mezun olan öğrenciler akademik kariyerlerinde devam edebilecekleri gibi güvenlik ve uluslararası ilişkiler üzerine çalışan enstitülerde kariyerlerine devam edebilirler.”

Yıllardır hayalini kurduğum bir şey var. O da üniversite tercih kitapçıklarında “Milli İstihbarat Üniversitesi” ibaresini görmek. İstihbaratı sadece politik yönüyle algılamaktan vazgeçip bir sosyal bilim olduğunu devlet ve toplum olarak idrak edebilirsek ve en zeki gençlerimizi bu alana yönlendirebilirsek büyük devlet olma iddiasının da ötesinde “büyük medeniyet” olma yolunda önemli bir ilerleme kaydetmiş olacağız. Ülkemizde akademik anlamda bu altyapı kurulana kadar ve dünyada yaşanan felsefe değişimi yakalanana kadar yapmamız gereken şey bireysel olarak kendimizi geliştirmektir. Einstein hayatta başarının formülünü şöyle açıklar;

“A’yı başarı olarak tanımlayacak olursak A= X+Y+Z’dir. X çok çalışmaktır, Y oyun oynamaktır, Z ise çeneni kapalı tutmaktır.”

Bu formülde en önemli şey eminim hepinizin üstünde düşünmek yerine sadece okuyup geçtiği “oyun oynamak” ifadesidir. Einstein burada şunu kastetmektedir;

“Çocuklar oyun oynarlar. Oyun öyle bir şeydir ki çocuğun hayatının belki de %90’lık kısmını oluşturur. Peki, insan her hareketini bir amaca yöneltmişken, sonunda bir kazanım sağlamak adına faaliyetler yürütürken oyun sonucunda ne kazanır? Hiçbir şey. Oyun oynarsın, eğlenirsin ve biter.”

İşte bizler de bu alanda başarılı olmak istiyorsak gerçekten kısıtlı imkânların olduğu ülkemizde çok çalışmalıyız. İcabında 365 günün büyük çoğunluğunda güneşin doğuşuna şahitlik etmeliyiz. Ketumiyetten zaten bahsetmiyorum bile. Ama asıl önemli olan bu çalışmaları bireysel anlamda yaparken sonunu düşünmemeliyiz. Aynı oyun oynamak gibi. Kıymetli olan netice değil o sürecin kendisidir. Son kertede diyeceğim o ki bu gibi yüksek lisans programlarına ve farklı eğitimlere “bittikten sonra hangi kadroda istihdam edilirim?” düşüncesiyle yaklaşmamalı, bir bilim insanı felsefesiyle hareket etmeliyiz. İstihbaratçı olmak için illa ki cebimizde herhangi bir kurumun personel kartını taşımamız gerekmez. Unutulmamalıdır ki bu ülkeyi Atatürk ve arkadaşları gibi “apoletlerini söküp atmış” bir nesil kurmuştur. Saygılarımla…

NATO Suriye’ye Girecek

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, ittifakın IŞİD’e karşı uluslararası koalisyona katılmasına karar verildiğini, ancak muharip bir rol üstlenmeyeceğini söyledi.

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Brüksel’deki NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Toplantısı’nın ardından alınan kararlara ilişkin basın toplantısı düzenledi.

Jens Stoltenberg

Ele aldıkları konulardan birinin terörle mücadele olduğunu kaydeden Stoltenberg, bu konuda ittifakın çabalarının artırılmasına yönelik bir eylem planı üzerinde mutabık kaldıklarını söyledi.

‘SAVUNMA HARCAMALARI ARTARACAK’

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, ittifak üyelerinin savunma harcamalarını nasıl artıracaklarını ortaya koyan yıllık planlar geliştirmede mutabık kaldıklarını ifade ederek, “Müttefikler, gayrisafi yurt içi hasılanın (GSYİH) yüzde 2’sini savunmaya harcama taahhüdünü yerine getirme niyetinde” dedi.

RUSYA’YLA İLİŞKİLER: ‘SAVUNMA VE DİYALOG’

NATO-Rusya ilişkisinin de liderlerin gündeminde geldiğini kaydeden Stoltenberg, “Bugün, güçlü savunma ve anlamlı diyalogu kapsayan çift kulvarlı yaklaşımımızı tekrar teyit ettik. İki alanda da ilerleme kaydediyoruz. Müttefikler, bir çatışma çıkarmak için değil, çatışmayı önlemek ve barışı korumak için güçlü bir şekilde birlikte duruyorlar. Aynı zamanda, şeffaflığı artırmak ve riskleri azaltmak için Rusya ile diyaloga açık kalmayı sürdürüyoruz” değerlendirmesinde bulundu.

AFGANİSTAN’DA EĞİTİM GÖREVİ DEVAM EDECEK

Afganistan’daki eğitim görevinin devam etmesine karar verildiğini belirten Stoltenberg, bazı ittifak üyelerinin bu misyon için asker gönderme taahhüdünde bulunmasından memnuniyet duyduğunu ifade etti.

IŞİD karşıtı koalisyona verilen desteğin artırılması kararı aldıklarını söyleyen Stoltenberg, bu çerçevede erken uyarı gözlem uçaklarıyla daha fazla uçuş yapılacağını, bu sayede de daha fazla istihbarat paylaşımında bulunacaklarını ifade ederek, şöyle konuştu:

‘NATO SİYASİ DEĞERLENDİRMELERDE ROL ALACAK’

“NATO’nun uluslararası koalisyonun tam üyesi olmasına karar verdik. Tüm 28 ittifak üyesi halihazırda koalisyonun üyesi. Koalisyonda olmak, NATO’nun muharip rol alacağı anlamına gelmiyor, ancak bizim terörle küresel mücadeleye olan taahhüdümüze ilişkin güçlü bir mesaj gönderiyor. Aynı zamanda, NATO’nun eğitim ve kapasite inşaası dahil siyasi değerlendirmelerde rol almasını sağlayacak.”

Genel Sekreter, NATO’nun Irak güvenlik güçlerine verdiği eğitime devam edileceğini de kaydetti.

Türkiye’deki ABD ve NATO Askeri Üsleri

2016 yılı itibariyle Türkiye’nin 10 şehrinde toplamda 15 askeri üs bulunmakta. Bunların bazıları NATO kontrolünde, bazıları ise doğrudan ABD’ye bağlı.

Aşağıdaki harita incelendiğinde bu üslerde askeri varlığını gösteren NATO ve ABD’nin Türkiye’nin 6 coğrafi bölgesinde yer aldığı görülüyor. İstanbul, Diyarbakır, İzmir, Adana, Malatya ve Ankara’da birden fazla yabancı askeri tesisin olduğu ve Türkiye’nin yedi bölgesinden sadece Karadeniz Bölgesi’nde ABD ve NATO’ya bağlı askeri üslerin bulunmadığı da yine göze çarpanlar arasında.

 NATO Varlığı ABD Varlığı
İstanbul  ✓
İzmir  ✓
Konya  X
Ankara  ✓ (2)  ✓
Mersin  X  ✓
Adana  ✓  ✓
Kahramanmaraş  ✓  X
Malatya  ✓  ✓ (2)
Diyarbakır  ✓  ✓ (2)
Batman  X  ✓

Türkiye’de NATO’nun ve Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) bağlı askeri üsler ve askeri mevcudiyet haritası:

https://stratejikortak.com/2017/05/nato-fuze-savunma-harita.html

Halep, Şam ve Lazkiye’nin Değişim Haritaları [2013-2016-2017]

Suriye’de sahil kenti Lazkiye, ülkenin iç savaştan önce en kalabalık nüfusuna sahip olan vilayeti Halep ve Suriye’nin başkenti Şam’ın 2013 tarihindeki haritasıyla; Rusya’nın Suriye’de müdahaleye başladığı 30 Eylül 2015 sonrası [2016 ve günümüzdeki] haritalarının tek başlıkta gösterildiği görsel, muhaliflerin büyük toprak kayıplarını gözler önüne seriyor. Muhaliflerin toprak kaybetmesinin başlıca sebepleri arasında IŞİD’in ortaya çıkışı ve Rusya’nın hava harekatları olduğu belirtiliyor.

Halep, Şam ve Lazkiye Haritaları [2013-2016-2017]
Diğer haritalarımıza da göz atabilirsiniz:

12 Üyeye Sahip Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü

Merkezi İstanbul olan Karadeniz Ekonomik İŞbirliği Örgütü (KEİ) 25 Haziran 1992’de kurulmuştur. Çoğunluğunu Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin oluşturduğu örgütün 12 üyesi vardır.

Üyeler:

Kurucu üyeler: Türkiye, Rusya, Azerbaycan, Ermenistan, Moldova, Gürcistan, Ukrayna, Bulgaristan ve Romanya.

Diğer üç ülke: Sırbistan Yunanistan ve Arnavutluk

Örgütün Amacı Nedir?

12 üyeden oluşan örgütün temel amacı Karadeniz havsında barış ve istikrar bölgesi haline getirmektir. Bu amaca ulaşmak isteyen ülkeler, ikili veya çok taraflı ekonomik, teknoloji ve sosyolojik işbirlikleriyle bu amaca ulaşmayı arzulamaktadır. 1992’den beri örgüt üyeleri arasında en çok ekonomik işbirliği yapılmıştır.

KEİ’nin Yapısı

Dışişleri Bakanları Konseyi: Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü’nün tek karar alma organıdır. Yılda iki defa toplanan konsey, oydaşma ile karar alır.

Yüksek Düzeyli Memurlar Komitesi: Üye ülkelerin Dışişleri Bakanlarını temsil den komite üyeleri, uluslararası örgütlerin olmazsa olmazı üst düzey bürokratlardan oluşur. Dışişleri Bakanları Konseyi’nin aldığı karar ve tavsiyelerin uygulanmasını sağlayan komite, konseye tavsiyelerde bulunarak yol haritasının belirlenmesinde önemli rol oynar.

Örgüte Bağlı Kuruluşlar:

  • Karadeniz Ekonomik İşbirliği Parlamenter Asamblesi (KEİPA)
  • Ticaret ve Kalkınma Bankası
  • Karadeniz Etütleri Uluslararası Merkezi
  • İş Konseyi

KEİ’nin 25. Kuruluş Yıldönümü Zirvesi

22 Mayıs 2017’de Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı 25. Kuruluş Yıldönümü Zirvesi düzenlendi. Üye ülkelerin devlet ve hükümet başkanları ile bakanlarının geldiği zirveye, Rusya Başbakanı Dmitri Medvedev de katıldı. Zirvenin açılış konuşmasını yapan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan önemli açıklamalarda bulundu.

Üye ülkelerin kara ulaşımını rahatlamak amacıyla Karadeniz Çevre Otoyolu projesinin çok önemli olduğunu dilen getiren Erdoğan, “Biz ülkemize ait kısmını 10 yıl önce tamamladık. Aynı şekilde İstanbul’un altında ve üstünde dünya çapında projeleri hayata geçirdik.” dedi. Üye ülkelerin birbirleri arasında vizesiz seyahatin önünü açması gerektiğini belirten Erdoğan, “Son yıllarda vize engellerinin kaldırılması konusunda büyük mesafeler katettik. Ukrayna ve Gürcistan’a pasaportsuz seyahatin yolunu da açtık. Bu kolaylığı bütün üye ülkelere yaymak, insanlarımızı yakınlaştırmak istiyoruz” ifadelerini kullandı.

Kaynak: StratejikOrtak.com

‘Türkiye, Afrin İçin ÖSO’dan Oluşan 10 Bin Kişilik Ordu Kuruyor’

Türkiye’nin desteklediği Özgür Suriye Ordusu ve PKK’nın Suriye kolu PYD yetkililerinin ayrı ayrı yaptığı açıklamalara göre Türkiye, YPG’ye karşı ÖSO ordusu kuruyor. Türkiye’nin profesyonel eğitimlerini sürdürdüğü ÖSO ordusuyla Cerablus’tan İdlip’e kadar olan bölgede güvenli bölge kurmak istediği ve YPG kontrolündeki bazı bölgelere harekat düzenleyeceği belirtiliyor.

Kısa süre içinde YPG’ye karşı kara ve hava harekatı düzenleme planı yaptığı öne sürülen Türkiye, kara harekatında ÖSO güçlerini aktif bir şekilde kullanmak istiyor.

Suriyelilerden oluşan ve tamam erkeklerden oluşan ÖSO ordusunun sayısının ise şimdilik 10 bin olacağı, gelecekte bu sayının artabileceği iddia edildi.

‘GAZİANTEP VE KİLİS’TE ÖZEL KUVVETLER’E BAĞLI TÜRK ASKERLERİ EĞİTİM VERİYOR’

Konuyla ilgili Sputnik’e konuşan ve eğitimde yer alan bir ÖSO komutanı “Türkiye YPG’ye karşı harekat yapmak ve Cerablus’tan İdlib’e kadar olan güvenli bölgede görev almaları amacıyla Suriyelilerden oluşan bir ÖSO ordusu kuruyor. Bu çalışma 3 aydır devam ediyor. Gaziantep ve Kilis’te Özel Kuvvetler’e bağlı Türk askerleri eğitim veriyorlar. Eğitimler 45 günlük oluyor. Suriye’nin İdlib, Halep, Şam, Hama kentlerinden Suriyeliler eğitime katılıyorlar. Gönüllü olarak bu orduda yer alıyorlar. Eğitime katılanların çoğu Türkmen ve Araplardan oluşuyor. Kürtler de var ama sayıca azlar. Eğitime katılanlara aylık 300 dolar veriliyor. Yeme, içme ve kalacak yerleri de Türkiye tarafından temin ediliyor. Eğitim kısa bir süre sonra sona erecek. Bu kurulan ÖSO ordusunun hedefinde ilk etapta Menbiç, Afrin ve Tel Abyad olacak” dedi.

‘TÜRKİYE AFRİN’E KARA HAREKATI YAPMAK İÇİN ÖSO GÜÇLERİNİ EĞİTİYOR’

PYD’ye yetkilisi Demokratik Suriye Meclisi (DSM) yöneticisi Rezan Hiddo ise Türkiye’nin YPG’ye karşı bir ÖSO ordusu kurmak için çalışmalar yaptığına dikkat çekerek, şöyle devam etti: “Bize gelen bilgilere göre Türkiye Afrin’e kara harekatı yapmak için ÖSO güçlerini eğitiyor. ABD’nin YPG’yi silahlandırma kararından sonra Türkiye harekete geçmek istiyor. Kobani ve Kamışlı’da ABD askerleri olduğundan Türkiye oraya kara harekatı yapamıyor. Ama Afrin’de ABD askerleri olmadığı için, Türkiye buraya kara harekatı yapmayı planlıyor. Ayrıca Türkiye Azez, Mare, Cerablus-Halep batısı ve İdlib’i tamamıyla kontrol etmek istiyor. Türkiye, Batı Halep ve İdlib bölgesini birleştirmek istiyor. Suriye hükümeti ve Rusya’nın bu plana nasıl bir tepki vereceğini merak ediyoruz. Biz, bir tepki bekliyoruz.”

‘TÜRKİYE ŞİMDİ DE CEZİRE VE DİCLE KALKANI’NI KURUYOR’

Suriye Kürtleri Ulusal Konseyi (ENKS) yöneticisi Müslim Mıhemed ise “Fırat Kalkanı oluştuğunda Fırat’ın batısında Azez, Cerablus ve El Bab bölgelerinde savaştı. Türkiye birçok kalkan kuruyor. Şimdide Cezire Kalkanı ve Dicle Kalkanı’nı kuruyor. Dicle Kalkanı’yla Silopi’den Şengal’a kadar olan bölgede bir harekat yapmayı hedefliyor. Türkiye’nin bu konuda projeleri var ve devam ediyor. Türkiye kendi çalışmasını yapıyor fakat PYD, Suriye Kürdistanı ile ilgilenmek yerine ENKS’yi yok etmeyi düşünüyor. Türkiye, PYD’yi kabul etmiyor. PYD’nin savaşçılarının sınırda olmasına karşı çıkıyor ve bu konuda hazırlıklarını yapıyor” ifadelerini kullandı.

Fırat Kalkanı Harekatı’nın en büyük güçlerinden ÖSO’ya bağlı Hamza Tugayı’nın eğitim görüntüleri:

Fotoğraf: İHA

Son Muhalifler Çekildi, Esad Güçleri Humus’un Tamamını Kontrol Altına Aldı

Suriye Hükumeti(rejim güçleri) Humus’daki son mahalleyi de alarak şehrin tamamını muhaliflerin elinden aldı.

Hükumet güçlerinin yaptığı açıklamaya göre yaklaşık 700 muhalif aileleri ile birlikte (toplam 3000 kişi) Al-Wair ilçesinden çıkartıldığını ve şehrin tamamının silahsız ve militansız hale getirildiğini söylediler. Savaştan geri çekilen diğer muhaliflerin ise (muhaliflerin elinde bulunan) İdlib’e doğru gittiği öğrenildi. 

Rusya ile yapılan anlaşmaya göre muhaliflerin silahları ile birlikte geri çekilmesi için açılan koridorda, kendi ellerinde bulunan şehirlere doğru gitmelerine izin verilmişti. Ancak, muhaliflere, böyle bir anlaşmanın zemini hazırlanırken Esed ve Rus güçlerinin kendilerini zalimce bir şekilde askeri operasyonlarla ve bombardımanlarla köşeye sıkıştırdığını ifade ettiler.

Rejim Güçlerinin Aldığı Son Yerler

(Böylece 2011’den beri Suriye’de ölen insan sayısı 300.000’i aştı)

Humus nerede?

Kaynak: BBC – StratejikOrtak.com

En Ayrıntılı Suriye Savaş Haritası: Askeri Üsler ve Örgütler

Suriye’de 2011’den günümüze süren iç savaş, ilk olarak Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) tarafından Esad rejimine karşı direnişe geçen muhaliflerle başlamış ve Irak El Kaidesi olarak bilinen ve daha sonra Nusret Cephesi’nden ayrılan IŞİD’in ülkeye girişiyle çok farklı boyutlara ulaşmıştır. Nusret Cephesi’nden ayrılan IŞİD‘in Suriye’de varlığından önce Rakka’dan Menbiç’e ülkenin çok büyük bir kısmını kontrol eden muhalifler(ÖSO), örgütün ülkede operasyonlara girişmesiyle kendi içinde de bölünmeye ve güç kaybetmeye başlamıştır. Tıpkı ÖSO gibi El Kaide’nin Suriye uzantısı olarak bilinen Nusret Cephesi’nin sahaya girmesi ve çeşitli Selefi örgütlerin güçlenerek kendi birliklerini oluşturmasıyla savaş rejim karşıtlığından, örgütlerin kendi arasındaki güç savaşına dönmüştür.

Suriye’deki savaş git gide anlamsız bir hal alırken, 2014’te ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin (Kobani ile başladı) ve 2015 sonlarında Rusya’nın Suriye müdahalesiyle içinden çıkılmaz bir denkleme evrilmiştir.

Şu anda ülkede birçok ayrı grup yer almakla birlikte Türkiye dahil birçok ülkenin askeri de sahadadır. Suriye iç savaşının en güncel ve en ayrıntılı olarak gösterildiği haritada Suriye’deki ABD, Rusya, İran ve Türkiye’nin askeri üsleri, örgütlerin kontrol ettiği bölgeler ve ittifak ile yönetilen alanlar Mayıs 2017 Suriye son durum haritası üzerinden gösterilmiştir (Turuncu renkteki alan: PKK’nın Sincar çevresinde kontrol ettiği topraklar).

Suriye savaş haritası (ABD, Türkiye, Rusya, İran ve Fransa’nın askeri üsleri) – Harita: omrandirasat.org




  • Haritada bulunan çizgili bölgeler ortak kontrol alanlarıdır. Haritayı kabataslak şöyle okuyabilirsiniz;
Muhaliflerin kontrolündeki bölgeler: YPG kontrolündeki bölgeler: Esad Rejimi kontrolündeki bölgeler:
Sadece muhalifler, ABD(Suriye’nin güneyi) ve Türkiye destekli muhalifler gibi ayrımların yapıldığı haritada İdlip gibi muhaliflerin en güçlü olduğu bölgede Heyetül Tahrir-i Şam‘ın (Aşırıcı muhalifler olarak anlatmakta fayda var) muhaliflerle birlikte kontrol ettiği bölgeler gösterilmiştir. Sadece YPG kontrolündeki, Suriye Demokratik Güçleri (SDG)-YPG, ABD-YPG, Rusya-YPG, ve Esad Rejimi-YPG ittifaklarının olduğu ve bu iki ayrı güçlerin yönettiği topraklar olarak gösterilmiştir. Sadece rejim ordusu, Hizbullah, İran ve Rusya şeklinde ayrılmıştır.

[Suriye özel sayfamızı ziyaret etmeyi unutmayın]

Suriye’de 6. yılına giren iç savaşta ülke nüfusu %21 oranında azaldı. 600 bine yakın insan yaşamını yitirdi ve 10 milyondan fazla kişi ülke içinde ve ülke dışına göç etmek zorunda kaldı. Ülkedeki kanlı iç savaş birçok kenti de harap hale getirdi. Bir zamanlar insanların gezip alışveriş yaptığı tarihi çarşılar, tedavi oldukları hastaneler, hatta camiiler ağır silahlarla yerle bir oldu.

Suriye ve Irak canlı savaş haritası adlı konumuzda bulunan, Suriye ve Irak’ta köy köy değişimlerin yansıtıldığı interaktif haritayı ziyaret edebilirsiniz.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Çin’in Ortadoğu’daki Askeri ve Ekonomik Varlığı (Harita)

Ekonomik büyümenin ülkesi haline gelen Çin Halk Cumhuriyeti, dünya ülkeleri için stratejik konumda bulunan Ortadoğu’da bulunan askeri üsleri, ekonomik yatırımları ve limanlarıyla varlığını hissettiriyor. Ekonomik gücünü her geçen gün artıran Pekin yönetimi, Ortadoğu’daki belirsizlikten ekonomik olarak faydalanıyor. Suriye ve Yemen iç savaşında açıkça sahada bulunmayı tercih etmeyen, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki veto hakkını her daim Rusya tarafında ABD karşısında kullanmaktan da çekinmiyor.

Şu anda dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olan ve 2030 yılında dünyanın en büyük ekonomik gücü olacağı düşünülen Çin’in, Ortadoğu’daki askeri tesisleri ve ekonomik yatırımlarıyla birlikte bölgeye yaptığı ticaret için kullandığı limanların haritası şöyle:

Çin’in Ortadoğu’daki varlığı (Askeri tesisler, ekonomik yatırımlar, Çin’e ait limanlar ve Ortadoğu ülkelerinin Çin’den ithalatı)

Çin’in Ortadoğu politikası ve yurtdışındaki ilk ve tek askeri üssü hakkında detaylı bilgi almak için “Çin, İran’a karşı Suudi Arabistan’ın yanında” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Masonluk Nedir? Nerede ve Nasıl Ortaya Çıktı?

Masonlarla ilgili çok sayıda komplo teorisi dolaşıyor. Ama İskoçya’nın gerçek masonluk tarihi yüzlerce yıldır unutulmuş olsa da herkesin ulaşabileceği bir yerde duruyor.

İskoçya’nın başkenti Edinburgh’daki ünlü kale ve esrarengiz çıkmaz sokaklarına kıyasla parke taşlarıyla kaplı sakin Hill Street sokağı pek sır barındıracak bir yer görünmüyor.

Ama sokağı yavaşça adımlarken bir kapının üstünde altın yaldızla yazılmış “Edinburgh Locası (Mary Şapeli) No 1” yazısı gibi ilginç sayı ve işaretlerle dolu bir levhayla karşılaşabilirsiniz.

Hill Street 19 numaradaki bu şapel dini bir mekân değil. Burası bir mason locası. 1599’a kadar giden tarihiyle dünyanın hala ayaktaki en eski locası.

Bazıları buna şaşırabilir. Konunun meraklısına sorulsa masonluk ne zaman başladı diye, çok daha sonraki bir tarih söylenecektir. 1717 İngiltere Büyük Locasının kuruluş tarihidir. Fakat bugün bildiğimiz masonluk İskoçya kökenlidir.

Edinburgh’da 19 Hill Street adresindeki Mason locası

Duvar ustalarının oluşturduğu birlikler Ortaçağ’dan bu yana İngiltere ve İskoçya’da vardı. Ama bu birliklerin ya da locaların düzenli kullanımına dair ilk veriler İskoçya’da görülmüştür. 1500’lerin sonunda İskoçya’da en az 13 loca vardı. 16. yüzyıla gelindiğinde bu localar kurumsal bir özellik kazandı ve çoğu insan bu noktayı modern masonluğun başlangıcı olarak görüyor.

Masonların Şifresini Çözmek adlı kitabın yazarı ve İskoçya’nın Büyük Locası müzesinin küratörü Robert Cooper’a göre, “Olaylar bu tarihlerde başlıyor. Localar İskoçya’nın temel bir özelliği. Ülke çapında bir ağ oluşturmuşlardı ve Edinburgh işin başını çekiyordu”.

Mason Locası adıyla da bilinen İskoçya’nın Büyük Loncası başkent Edinburgh’da

Cooper’la ofisinde görüştüm. Edinburgh’da Mary Şapeline çok yakın 96 George Street adresindeki İskoçya’nın Büyük Locası’nda, duvarları ahşap kaplama, kitaplarla dolu bir odaydı burası. 1736’da kuruluşundan bu yana bu loca İskoçya’daki bütün mason localarının kayıtlarını tutuyordu. Buraya Mason localarının bütün üyelerinin kayıtları da geliyor ve üye sayısının dört milyonu aştığı görülüyordu.

Cooper, belgeler arasında Japonya’nın Nagasaki şehrinden 115 yıl öncesine ait üye kayıtları da olduğunu söylüyor.

Büyük Loca müzesinde sergilenen bir listede ünlü Mason Robert Burns’ün imzası görülüyor.

“Eski bir söz vardır: İskoçlar nereye gitmişse yaptıkları ilk şey önce bir kilise, sonra bir banka, sonra bir pub ve dördüncü sırada da bir lonca kurmuştur” diyor Cooper.

Bu enternasyonalizm müzede de kendisini gösteriyor. Dünyanın her tarafından bir şeyler var burada: Kuzey Çin İskoç Mason Locası’nın flaması, 30 kadar mason takısı, Çekoslovakya’dan madalyonlar, vs.

Komplo teorisi yanlılarının bir kısmı masonluğun Illuminati tarzı gizli örgütlenmelerle bağlantılı olduğunu düşünüyor. Bazıları ise Amerikan dolarının tasarımından Fransız Devrimi’ne kadar her şeyde gizli eli olan dünya çapında bir ağ olduğu kanısında. Fakat birçok tarihçi gibi Cooper da buna itiraz ediyor.

Müzenin küratörü Robert Cooper

“Gizli bir örgüt olsak nasıl haberiniz olur bizden? Burası herkese açık bir bina, internet sitemiz, Facebook ve Twitter sayfamız var. Hatta basına reklam veriyoruz. Ama yine de dünyayı yöneten ‘gizli örgüt’ oluyoruz! Asıl gizli örgüt Mafya’dır, Çinli organize suç şebekeleridir. Onların bizim gibi kütüphanesi ya da müzesi yok.”

Masonlukla ilgili esrarengiz havanın bir nedeni ilk çıkış noktasıyla ilgili fazla bilgi olmamasıdır. Fantastik teorilerden biri masonluğu Fransa’da 1307 yılında Kral Philip tarafından ezilen Tapınak Şövalyeleri’ne kadar götürüyor.

Bunların bir kısmının İskoçya’ya kaçarak masonluğu kurduklarını ileri sürüyor bu teori.

Masonlar ise kökenlerini Kral Süleyman’a dayandırıyor. Dediklerine göre Süleyman’ın tapınağı kuşaktan kuşağa duvar ustalarına aktarılan gizli bilgilerle inşa edilmiş.

Cooper mason sembollerinden birine işaret ediyor.

Bu hikâyenin daha gerçekçi versiyonu ise zanaatkârlar loncasına dayanıyor olabilir. “Bu örgütler zanaata dayanıyordu ve her zanaatkârın kendine özgü loncası vardı” diyor Cooper. Böylece her biri kendi arasında irtibat halinde oluyor, zanaatlarının ince noktalarını birbirine aktarıyor ve yabancıları dışlayabiliyordu.

Duvar ustaları ise Ortaçağ’da Britanya topraklarında giderek daha devasa ve ince işlenmiş kiliseler inşa etme durumunda olduğu için muhtemelen evlerinden uzak uzun süreli işlerde çalışıyordu. Bu işleri yapacak farklı yerlerden çok sayıda insanı bir arada toplarken her birinin işinin ustası olduğundan emin olmayı sağlayacak bir örgüte ihtiyaç vardı. Gidilen yerde o örgütün üyesi olduğunu kanıtlamak için sadece kendileri arasında bir şifre belirlemek gerekiyordu.

Localar daha eski olsa da mason hareketi 1500’lerin sonuna dayanıyor. William Schaw adında biri İskoç (daha sonra İngiltere) kralı 6. James’in ustabaşıydı ve kralın şato, saray ve diğer konaklarının inşa ve bakımından sorumluydu. Yani Britanya’nın duvar ustaları ondan sorulurdu. Schaw bu işi daha örgütlü bir halde yapıp çıraklık işlerini de düzenlemeyi, ustaların “kardeş gibi birbiriyle yardımlaşma ve dayanışmasını” amaçlıyordu.

1598’de bu amacı ifade eden yazılı bir metni tüm İskoç localarına gönderdi. Bundan sonra da her loca tutanak tutmaya başladı.

İngiltere’nin Büyük Locası kurulduktan sonra İskoçya’nın etkisi azalmaya başladı. Bundan sonra masonluğun İskoç kökeni yavaş yavaş unutuldu.

Masonluğun Kökeni adlı kitabında David Stevenson bu durumu, “Büyük locaları kurarak ülke çapında örgütlenme adımını ilk İngiltere’nin atması ve bunu 1725’te İrlanda ve 1736’da İskoçya’nın takip etmesi, birçok İngiliz mason tarihçinin Masonluğun kökenini İngiltere’ye dayandırmasına neden oldu” diye açıklıyor. Cooper da bu düşünceyi paylaşıyor.

Fakat Dan Brown’ın Da Vinci Şifresi‘nde adı geçen Rosslyn Şapeli’ndeki oyma ve heykeller nedeniyle masonluk ile bağlantılı olduğu ifade edilmiş, İskoçya ile Masonluk arasında bu sayede bir bağ kurulmuştu. Oysa bunu gösterecek herhangi bir veri olmadığından bu şüpheli bir iddiadır.

İskoçya Mason loncası

İskoçya’nın asıl masonluk tarihi Dan Brown’ın üne kavuşturduğu kiliseden daha orta yerde duruyor. Büyük Loca ve müzenin kapıları tüm ziyaretçilere açık ve isteyen herkes arşivlere bakabilir. Bunlar kapılarını üye olmayan kişilere açmıyor olabilir, ama adresleri ve varlıkları gizli değil, ortada.

Ötekileştirmek ve Teröristleştirmek

Dünyanın herhangi bir yerinde canlı bomba eylemi gerçekleştiğinde ve saldırının üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra insanların aklına ”Teröristler hangi zihniyetle canlı bomba olmayı kabul ediyorlar?” diye bir soru geliyordur. Böyle bir sorunun insanın aklına gelmesinin temel sebebi teröristin kendisini patlattıktan sonra bir kişinin, masum insanların canına kıymasının yanı sıra kendisini parçalara ayırabilecek bir zihniyete sahip olduğuna şahit olmalarıdır (çünkü masum insanları öldürüp kendisini öldürmeyen teröristler de var).

İnsanlar herhangi bir sebep bulamadıklarında daha doğrusu kendilerine mantıklı gelen bir sebep bulamadıklarında kendi kafalarında canlı bomba olmanın sebebini üretmeye başlar. Üretilen sebep kendilerinin hayata bakış açıları, yaşam tarzları, zihin yapıları vb. faktörler tarafından şekilleniyor. Bu şekillenen sebebi bazıları din etrafında topluyorlar ya da toplamaya çalışıyorlar. Fakat etraflıca bir düşünme uğraşına girildiğinde kendilerine dinden bir haklılık çıkarmaya çalışmayan hatta dinlere karşı olan çeşitli terör örgütlerinin olduğunun farkına varılıyor. Peki bir insan neden kendini parçalara ayırmak ister? Bu soru birçok insanın kafasını karıştırmıştır. Ve yukarıdaki faktörlerden dolayı insanlar bu soruya hep kendince mantıklı gelen bir sebep bulacaktır.

Halep

Amerikalı siyaset bilimci Robert Pape insanların kendilerini parçalayarak hayatlarına son vermelerinin sebebini kendi mantığına göre düşünmemek için ve insanlarında kendi mantıklarına dayanarak düşünmelerine son vermek için bilimsel bir uğraşın içine giriyor. Robert Pape, Kazanmak için Ölmek adlı kitabında 1980 ile 2003 arasında 315 intihar terörü vakasını incelemiştir. Robert Pape’in bu araştırması, intihar bombalarının %95’nin ulusal özgürlük amacına yönelik olduğunu ortaya çıkarmıştır. Pape, intihar terörizminin dini bir eylemden ziyade laik bir eylem olduğunu söyler. Pape’in araştırmasına göre eylemin ana hedefi yabancı işgalci gücü anavatandan çıkarmaktır. ”İntihar eylemleri yabancı işgaline karşı bir tepkidir.” der Robert Pape.

Günümüzde küreselleşen bir terörizm var.  Dünyanın farklı ülkelerinden hatta farklı kıtalarından militana sahip olan terör örgütleri var. Peki dünyanın bir ucundan diğer ucuna bir terör örgütüne katılmak için giden kişi nasıl oluyor da kendisinin doğup büyüdüğü topraklar olmayan topraklar için kendini parçalara ayırabilecek duruma geliyor. Bunun temel sebeplerinden biri de bir insanın inancından, düşüncesinden, etnik aidiyetinden, yaşam tarzından dolayı ”ötekileşmesidir”. Herhangi bir insan nerede inancından, düşüncesinden, etnik aidiyetinden, yaşam tarzından dolayı ötekileşmez? Elbette kendini ait hissettiği yerde. Peki bir insanın kendini ait hissettiği yer neresidir?

Kendi inancından, düşüncesinden, etnik aidiyetinden, yaşam tarzından dolayı ötekileşmediği yer neresiyse insan kendini oraya ait hisseder. O yer neresi ise artık orası kişinin vatanıdır. Çünkü insan kendi vatanında ötekileşmez. Yukarıda sayılan faktörlerden herhangi birinden dolayı bir insan vatanında ötekileşemez. Eğer bir insan bu faktörlerden dolayı ötekileşir ise kendisine ötekileşmeyeceği bir yer arayışına girer. Psikolojik olarak kendini arayış içinde bulur. Çünkü artık buna hazır hale gelmiş olur. Terör örgütleri de insanların bu ötekileşmelerinden dolayı yaşadıkları psikolojilerinden yararlanarak onlara ötekileşmeyecekleri bir vatan sunarlar. Kişiler de kendilerine sunulan yerlerde ötekileşmediklerini anladıklarında artık kendisinin doğup büyüdüğü, atalarının uğruna can verdikleri yerler onlar için bir anlam ifade etmemeye başlar. Çünkü Ötekileşmedikleri yerler artık onların vatanı olmuştur. Robert Pape’in yaptığı bilimsel araştırma da tam burada başlar. Ötekileşmiş kişiler artık kendilerine sunulan yerleri vatan olarak benimsedikten sonra doğup büyüdükleri yerler için değil ötekileşmedikleri yerleri korumaya başlar. Ve bu uğurda kendilerini parçalayacak duruma kadar gelirler.

İntihar eylemlerinin İslam ile ya da herhangi bir dinle ilişkilendirmenin ne kadar saçma bir durum olduğu ortadır aslında. Sadece bunu görmek için etraflıca düşünmek gerekir. Yukarıda belirtilenlerden yola çıkarak intihar eylemlerinin bir fanatizm değil belli bir amaca yönelik bir eylem olduğunu umarım anlatabilmişizdir.

Bazıları için tatmin edici çalışmalar olmayabilir yukarıda belirtilenler. Ama zaten onlar fikirlerinde herhangi bir değişiklik istemiyorlar. Çünkü İslam’ı o şekilde ya da bu şekilde terör ile aynı safta tutmaya çalışacaklar. Zihinlerini bağladıkları yerler onlardan bunu istiyorlar. Hegel, efendi-köle diyalektiğini anlatırken ‘’kölelerin, köle olduklarını anladıkları an, köle olmaktan kurtulabilirler.’’ diyor. Bu kölelerinde bunu anlamaları umuduyla…

Ez cümle ötekileştirmeyin, teröristleştirmeyin!

İsmail Yılmaz*


*Stratejik Ortak misafir yazarı.

21. Yüzyıl Dünyası Çok Kutuplu Bir Dünyaya Mı Evriliyor?

ABD ve Sovyetler Birliği’nin arasındaki rekabetin eşiğinde süren iki kutuplu dünya düzeni Sovyetler Birliğinin çökmesiyle birlikte sona ermiştir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla tek başına kalan Amerika’nın dünyaya yön vereceği yönünde iddialar ortaya atılmıştır. Fukuyama da kitabında Amerika’nın dünyada tek başına kaldığını ve tarihin sonunun geldiğini yazmıştır. Ancak ABD’nin tek kutuplu dünya düzeni uzun sürmemiştir. Çünkü Amerika bu tek kutuplu düzeni kurmada başarılı olamamış ve günümüzde çok kutuplu dediğimiz bir dünya düzeni oluşmaya başlamıştır. Bu düzenin yeni aktörleri: Rusya, Çin, Hindistan, bölgesel bir aktör olarak AB ve AB’den henüz ayrılma kararı alan ve eski hinterlantına dönme niyetinde olan İngiltere olarak sayılabilir.

Bu makalemizde ABD ve Sovyetler Birliği’nin iki kutuplu dünyası ve ardından Amerikan’ın tek aktör olarak sıyrılıp dünyaya yön vermeye çalışırken başarısızlığa uğraması ve hem ekonomik hem de jeostratejik açıdan gelişen diğer aktörlerin ABD’ye yetişerek dünyayı çok kutuplu bir düzene kaydırmaya çalışmaları ele alınacaktır.

  1. İKİ KUTUPLU DÜNYA: ABD-SOVYETLER BİRLİĞİ

İki kutuplu sistem, tarihsel olarak gerçekleşmiş olan bir uluslararası siyasal sistem türüdür. 2. Dünya Savaşı sonrasında başlayıp 1990’lara kadar gelen bu sisteme ilişkin bazı özelliklere iki dünya savaşı arası dönemde de rastlanmaktadır. 2. Dünya Savaşında ABD, İngiltere, Fransa ve Sovyet Rusya çıkarları gereği Almanya, İtalya ve Japonya’ya karşı birlikte savaşmışlardır. Savaşın kazananları İngiltere, Fransa, ABD ve Sovyet Rusya olmuştur ancak bu savaşın sonunda herkes kaybetmiştir, ABD ve Sovyet Rusya hariç. Diğer ülkeler savaş sonunda ekonomik anlamda zarara uğrarken ABD ve Sovyet Rusya askeri anlamda güçlenmiştir. Özellikle kara gücü anlamında Rusya, hava ve deniz gücü anlamında ABD. İşte bu iki kutuplu dünya düzeni, savaştan güçlenmiş bir şekilde çıkan bu iki aktörün rekabetini ve kendilerine müttefikler edinerek dünyaya yayılma mücadelelerini kapsamaktadır.

2. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında ortaya çıkan ve 1990-91’de Doğu Blokunun dağılmasına kadar devam eden dönemin temel özelliği devletlerin iki blok etrafında yoğunlaşmış olmalarıdır. Bu döneme Soğuk Savaş denmektedir. Soğuk Savaş İkinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkan bu iki büyük devletin ve bunların etrafında kutuplaşan küçük devletlerin arasındaki anlaşmazlığın doğrudan silah kullanmadan sürdürüldüğü dönemdir. Her iki blokta da ABD ve SSCB gibi blok önderleri ve NATO ve Varşova Paktı gibi blok örgütleri bulunmaktadır.

Sovyetler Birliği ve ABD arasındaki bu çatışmanın en büyük sebebi karşılıklı güvensizliktir. Bu iki devlet çıkarları gereği savaşta aynı tarafta yer almış olsalar da birbirlerine güvenmemişlerdir. Çünkü her ikisi de kıta devletidir ve kıta devletleri önce bulundukları kıtaya hükmetmek sonra da kıtaya komşu olan bölgelerde kendine müttefik hükümetler yerleştirmek isterler. İşte bu iki devlet de bunu yapmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bu iki devlet Avrupa’yı yeniden şekillendirme derdine düşmüş ancak aralarındaki bu anlaşmazlık Avrupa ile sınırlı kalmamış, Asya’ya da sıçramıştır. Her iki ülke de birbirlerini çevrelemeye ve yayılma alanlarını engellemeye yani süper güç olmaya çalışmışlardır. Şimdi NATO ve Varşova Paktını inceleyelim.

1.1. NATO: KUZEY ATLANTİK ANTLAŞMASI ÖRGÜTÜ

Kuzey Atlantik Antlaşması, 4 Nisan 1949 tarihinde Washington’da Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa, İngiltere, İzlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz ve ABD arasında imzalanmış ve Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü yani NATO kurulmuştur. ABD, NATO ile birlikte Sovyetler Birliği’ni çevrelemeyi amaçlamaktadır. Bu noktada 3 yıl sonra Türkiye ve Yunanistan’ı da içine almıştır. Ancak yine de ABD, NATO’nun kuruluşundan sonra Avrupa’da ve Uzak Doğu’da yayılmasını arzulamaktadır. Soğuk savaşın Uzak Doğu’da çatışmaya dönüşmesi ve Ortadoğu’da ulusçu hareketlerin başlamasıyla ABD politikasını değiştirmiştir. Bu sebeple ABD dış politikada rolünü Ortadoğu’yu da hakimiyeti altına alacak biçimde genişletmiştir.

NATO, Batı Avrupa ülkeleri ile ABD arasındaki ilişkileri geliştirmiştir. Aynı zamanda Doğu-Batı blokları arasındaki soğuk savaşın da doruk noktasını oluşturmuştur. 1949 yılı sonuna doğru Avrupa’da siyasal istikrar oluşmaya başlamış, Marshall Planı sayesinde Batı Avrupa’da ekonomik refah sağlanmaya başlamıştır. Ayrıca NATO da askeri anlamda hızla örgütlenmekte ve güçlenmektedir. Tabi Sovyetler Birliği de bu noktada boş durmamış, NATO’ya karşılık olarak kendi blokunun askeri örgütlenmesini sağlamıştır.

1.2.VARŞOVA PAKTI

14 Mayıs 1955’te, Sovyetler Birliği Varşova Paktı’nı oluşturmuştur. Bu devletin yanında, Çekoslovakya, Bulgaristan, Macaristan, Polonya, Romanya, Doğu Almanya ve Arnavutluk bu ortak savunma örgütünün üyesi olmuşlardır. Varşova Paktı’nın kuruluş amacı NATO saldırısına karşı doğu ülkelerini korumak gibi anlatılsa da aslında sebep Yugoslavya’da bağımsız, ulusçu hareket eden Tito yönetimini ve Tito gibilerin Doğu Avrupa’da yayılmasını engellemektir. Varşova Paktı da tıpkı NATO gibi üye ülkeler arasında ortak bir askeri birlik oluşturmaktır. Bunu daha çok Doğu Avrupa ülkelerine müdahale etmek olarak değerlendirebiliriz. Bunu hukuki zeminlere oturtabilmek için adına Brejnev Doktrini demişlerdir.
Brejnev doktrini ve dolayısıyla Varşova Paktı, Doğu Avrupa ülkelerine “sınırlı egemenlik” nitelikleri sağlamaktadır. Bu ülkelerde Varşova Paktının egemenliği sınırlayıcı niteliklerine karşı ayaklanmalara sebebiyet vermiş ve ayaklanmaların yayılmasıyla bölgede 1989’da Sovyet etkisinin yıkılmasını hazırlamıştır. 1989’da Doğu Avrupa ülkelerinde komünizm çökmüş, çok partili parlamenter rejime geçilmiş ve Brejnev doktrini kaldırılmıştır. 1991’de de Varşova Paktı dağılmıştır.

Sovyetler Birliği’nde ise ekonominin çökmesiyle birlikte birçok ülke Rusya’dan bağımsızlığını ilan ederek ayrılmış ve Sovyet Rusya’da Boris Yeltsin’in güçlenerek mevcut politikaların başarısızlığı nedeniyle arkasında bir kitle oluşturarak Sovyetler Birliği’ni feshetmiştir. Garbaçov buna itiraz etmiş fakat artık yapacak bir şey kalmamıştır. Garbaçov son olarak bunları söylemiştir: “Ekonomimizi felce uğratan, düşüncelerimizi çarpıtan ve ahlakımızı bozan ‘Soğuk Savaş’a, silah yarışına ve ülkemizin çılgınca askerileştirilmesine son verildi. Artık dünya savaşı tehdidi yok.”

2.TEK KUTUPLU DÜNYADA ABD

Uluslararası sistemde tek bir egemen gücün olduğu, diğer devletlerin veya siyasal ünitelerin ise bu merkezi gücün altında yer aldığı sistemlere tek kutuplu ya da hiyerarşik sistem denir. Bu noktada İkinci Dünya Savaşı öncesinde dünyada hegemon olan güç Britanya İmparatorluğudur. Zaten İkinci Dünya Savaşı da İngiltere’nin yerini kimin alacağı üzerine yaşanmıştır. Savaş sonrasında İngiltere gücünü ABD’ye devretmiş ve Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle birlikte ABD gerçek anlamda İngiltere’nin yerini almıştır. Ancak ABD’nin bu konumu uzun sürmemiştir. Çünkü ABD gittiği her bölgeye demokrasi vaatlerinde bulunarak gitmiş ancak ne demokrasi ne de huzur, refah sağlayamadığı gibi zulüm, şiddet, terör, kıyım ve yıkımlara sebebiyet vermiştir. Bütün bunlar sonucunda özellikle Ortadoğu’da Amerikan düşmanlığı baş göstermiş ve Amerika sempatisini kaybetmeye başlamıştır. Bunun sebebi olarak da 11 Eylül olayları sonucu terörizmi ve kitle imha silahlarının yayılmasını engellemek adı altında Afganistan’a ve Irak’a müdahalelerde bulunması ve günümüzde de bu ülkelerdeki istikrarı sağlayamamış olması sayılabilir.

ABD Afganistan müdahalesine gerekçe olarak; Taliban rejiminin ABD’deki 11 Eylül saldırılarının müsebbibi olduğu iddia edilen El-Kaide terör örgütü lideri Usame bin Ladin’i sakladığını ileri sürmüştür. Böylelikle Taliban rejimini de ortadan kaldırarak bölgede istikrarı ve iç güvenliği sağlayabileceğine inanmıştır. Afganistan‘da Taliban rejimi sırasında yaşanan şiddet sonrası, ülkede düzen kurmak amacıyla Aralık 2001 tarihli Bonn Konferansı kararı doğrultusunda BM yönergesiyle ülkede Uluslararası Güvenlik Gücü’nün (ISAF) yerleştirilmesine karar verilmiştir. 11 Ağustos 2003’te NATO bu gücün komutasını devralmıştır.

Irak müdahalesi ise; Afganistan’daki gibi olmamış, ABD Irak’a tek taraflı olarak askeri müdahalede bulunmuştur. Müdahalenin nedeni de dönemin devlet başkanı Saddam Hüseyin’in kimyasal silah ürettiği iddialarıdır. Ayrıca Ortadoğu’da ‘demokratik İslam’ı geliştirmek amacıyla Arap Baharını başlatarak, başta Suriye ve Mısır olmak üzere birçok Arap ülkesinde iç savaşa sebep olmuştur. Bütün bunlar ABD’nin hegemon güç olmaya çalışırken ‘zorba devlet’ olmasına sebep olmuş ve bölgede popülaritesini kaybetmeye başlamıştır. Dünyadaki diğer aktörlerin; Rusya, Çin, AB, Hindistan, İngiltere vs. sivrilmeye başlamasıyla ABD tek süper güç olma yetisini yitirmiş dünya çok kutupluluğa doğru evrilmeye başlamıştır.
3.ÇOK KUTUPLULUK: ABD, RUSYA, ÇİN, AB, HİNDİSTAN, İNGİLTERE
Çok kutuplu sistemler, ikiden fazla bloklaşmanın ya da koalisyonun olduğu sistemlerdir. Çok kutuplu sistemin yaşandığı günümüz dünyasında bloklaşmadan çok ülkelerin kendi çıkarları doğrultusunda süper güç olmaya çalıştıklarını söyleyebiliriz. Morgenthau’ya göre; coğrafya, doğal kaynaklar, üretim kapasitesi, askeri kapasite, nüfus, ulusal karakter, diplomasinin ve hükümetin niteliği bir ülkenin gücünü belirleyen faktörlerdir. Şimdi bu faktörler çerçevesinde süper güç adayı olan ülkeleri değerlendirelim.

3.1.ABD

Soğuk Savaş sonrası dünyada tek hegemon güç olarak kalan ABD’nin bu konumunu uzun süre devam ettiremediğini söylemiştik. Aslında bu dönemde ABD’nin amacı dünya güvenliğini kendi çıkarları doğrultusunda sağlamak yönündedir. Bu noktada ABD, NATO’nun askeri gücünü kullanarak Afganistan, Irak gibi ülkelere müdahale ederek sert güç (hard power) uygulamıştır. Bunu da 2001 yılında ABD Başkanı Bush tarafından ortaya atılan Bush Doktrini ile sağlamışlardır. Bush Doktrini ile birlikte ABD, ‘çevreleme’ ve ‘caydırıcılık’ stratejisini terk etmiştir. Bu sebeple NATO, BM gibi uluslararası örgütler bu tarz operasyonları gerçekleştirebilmek için ABD’nin başvurabileceği askeri güç olmuşlardır. Obama’nın iktidara gelmesiyle birlikte Bush döneminde özellikle Ortadoğu’da başarısız olan ABD, bu dönemde, müdahalede bulunduğu ülkelerden çekileceği iddiasında bulunmuşsa da aslında çekilmemiştir. Çünkü ABD bölgeden çekildiği anda bölgedeki istikrarsızlıktan başka ülkelerin, özellikle Rusya’nın, yararlanabileceğini bilmektedir. Obama döneminde de Ortadoğu’daki istikrarsızlık son bulmamıştır.

ABD Rusya çatışması bu dönemde de varlığını sürdürmektedir. Bunu sadece Ortadoğu’da değil, Güney Kafkasya’da, Avrupa’da ve Asya’da da görmekteyiz. Rusya, bugün Avrupa’ya sattığı petrol ve doğal gaz ile tekel olmaya çalışırken ABD bu tekeli kırmaya ve Güney Kafkasya petrollerini Avrupa’ya ulaştırmaya çalışmaktadır. Böylelikle hem bölgeye girmek hem de müttefikleri olan Avrupa ülkelerini Rusya’ya olan bağımlılıklarından kurtarmaya çalışmaktadır. Bugün dünyada ABD’nin Güney Kafkasya petrol ve doğal gaz rezervlerine ihtiyacı olduğu anlayışı bulunmaktadır. Ancak bu doğru değildir. Çünkü ABD’nin Hazar’dan gelecek enerjiye ihtiyacı yoktur. Ülkesindekiler kendisine yeter de artar bile, hatta tamamını kullanmamaktadır. Hem kendi kaynağını çıkarmak oldukça maliyetli olabilmekte hem de kendi rezervlerini geleceğe yönelik tutmaktadır. Doğal gazı ise kimseden almaya ihtiyacı yoktur, çünkü kaya gazı üretmektedir hatta bunu yakında satmaya başlayacaktır. Ancak Avrupa’nın Hazar’ın enerjisine ihtiyacı vardır ve bunlar ABD’nin müttefikleridir. Bu sebeple ABD, Güney Kafkasya’da bulunmak istemektedir.

Süper güç Amerika’nın askeri kapasitesi oldukça yüksektir, üstelik bu ülke nükleer güce de sahiptir. Ayrıca üretim kapasitesi ve doğal kaynakları da oldukça zengindir. Bunun yanı sıra Dolar’ın da uluslararası para birimi olması ABD’nin artılarındandır. Bugün gelişmekte olan ülkelerdeki istikrarsızlık sonucunda ulusal Dolar karşısında değer kaybetmesi ABD’yi daha da güçlü duruma getirmektedir. Bu faktörler çerçevesinde ABD süper güç olduğunu kanıtlamakta ve elinde bulundurduğu liderlik vasfını kaptırmamak için yeni doktrinler oluşturmaktadır.

3.2.RUSYA FEDERASYONU

SSCB’nin dağılmasıyla oluşturulan Rusya Federasyonu, Putin’in iktidara gelmesi ve gelişen ekonomisiyle birlikte kendine dünya devletleri arasında yer bulmaya başlamıştır. Bugün Rusya dünya petrol rezervleri bakımından 8. sırada yer almakla birlikte, Suudi Arabistan’ın ardından dünyanın 2. Büyük petrol ihracatçısıdır. Doğal gazda hem rezerv büyüklüğü hem de ihracat bakımından dünya lideri konumundadır. Öyle ki bugün dahi Avrupa ülkeleri doğal gaz ve petrol açısından Rusya’ya bağımlı durumdadır. ABD, Rusya’nın tekelini kırmak amacıyla Güney Kafkasya’daki petrol ve doğal gazı Azerbaycan-Gürcistan-Türkiye üzerinden Batıya ulaştırmaya çalışmaktadır. Ayrıca Türkiye-Ermenistan, Ermenistan-Azerbaycan arasındaki sorunları çözmeye çalışmaktadır. Ancak Rusya, Güney Kafkasya’daki sorunların çözümlerini engelleyerek hem Güney Kafkasya’da hakimiyet kurmakta hem de Avrupa’nın kendisine olan bağımlılığını devam ettirmeye çalışmaktadır.

Rusya’nın yüzyıllardır yegane amacı güneye inmektir. Bunun için de defalarca Osmanlı Devleti ve onun mirasçısı Türkiye ile anlaşmazlık yaşamıştır. Rusya’nın güneye inebilmesi için öncelikle Karadeniz’e çıkması gerekmektedir. Bu nedenle Rusya için Kırım oldukça önemlidir. Kırım’ın Sivastopol (Bahçesaray) Limanı’nda Rus askerleri bulunmaktadır. Bu üs SSCB döneminde kurulmuş, SSCB dağıldıktan sonra da varlığını korumuştur. Karadeniz’i geçtikten sonra da Türk Boğazları Rusya için oldukça önemlidir. Bu noktada 1936 yılında imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin süresi dolmasına rağmen varlığını koruması Rusya’nın yararınadır. Boğazlardan geçen Rusya’nın Akdeniz’de etkili olabilmesi için bölgede bir üs bulundurması gerekmektedir. Laskiye yakınlarında, Suriye’nin kuzey batısında Tartus Deniz üssünü elde etmiştir, ancak bugün de Laskiye’de üssü bulunmaktadır.

Rusya’nın SSCB’den kalan nükleer gücünü de unutmamak gerekmektedir. Her ne kadar bugün bu gücünü kullanamayacak olsa da varlığı bile bu ülkenin bir süper güç olduğunun göstergesidir. Ayrıca Rusya, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü ve Şanghay İşbirliği Örgütü ile eski SSCB hinterlantındaki etkisini koruyabilmeyi ve bu ülkelerin NATO’ya üye olmasını engellemeyi amaçlamıştır. Böylelikle bugünkü konjöktürde Rusya bir süper güç olabilecek düzeyde ülkedir. Putin döneminin agresif tavrı ve ülke içerisindeki birliği sağlayan tutumu, sabit duruşu, hızlı ilerlemeye yönelik atmış olduğu adımlar Rusya’yı bugünkü Rusya yapan en önemli faktörlerdendir.

3.3.ÇİN HALK CUMHURİYETİ

Çin Halk Cumhuriyeti 1949 yılından bu yana komünizm ile yönetilmektedir. 1949-55 yılları arasında “tek tarafa yaslanma” siyaseti ile SSCB’ye yaslanmıştır. 1956-62 yılları arasında dış politikasında hala SSCB ile paralel olduğu ancak SSCB komünist partisinden bağımsızlığını artırmıştır. 1962’den başlayıp kültür devriminin etkin yıllarını içine alarak 1972’ye kadar uzatılabilecek Anti-Sovyet anlamında Anti-Hegemonyacı ve üç dünya görüşünün belirleyici olduğu 1962-72 arası yıllar bir diğer dönemdir. Günümüzde ise Şanghay İşbirliği Örgütü çerçevesinde Rusya ile birlikte dünya düzeninde yer almaktadır.
1907’de Deng Xizoping’in iktidara gelmesiyle daha az ideolojik, daha fazla maddi politikalar yolu seçilmiştir. Bu dönemde Çin içeride oldukça komünist dışarıda ise büyüme peşinde olan kapitalist bir ülkedir yani karma ekonomik sistem uygulamıştır. Çin’in ekonomik büyümesi oldukça iyi ancak parayı halka değil komünizmin devamına harcamaktadır. Bu politikaya ‘açık kapı politikası’ denilmiş ve 1980’ler boyunca genişleyerek sürmüştür. 1990’larda ABD’nin tek hegemon güç olarak kaldığı Yeni Dünya düzeninde Çin ABD’nin etkisini dengelemek için birçok yeni politika benimsemiştir. Bu dönemde ABD mevcut sistemi korumaktan yana ancak Çin 1 numara olmak istemektedir. Bu yüzden yakın çevrede büyümeye, nüfus edinmeye çalışmakta ancak ABD ile çatışmak istememektedir.

Buna bağlı olarak Asya’da hegemonya kurmak, enerji arz güvenliğini sağlamak ve en son olarak da Şanghay İşbirliği Örgütü ile dünyada bir güç olarak yer edinmeye çalışmaktadır. Çin’in Asya’da hegemonya kurabilmesi için kendi içerisinde bulunan sorunları çözmesi gerekmektedir. Bunun yanı sıra Asya’da Çin’in en büyük rakibi Hindistan’dır. Batı’da Hindistan, Güney’de Vietnam, Laos, Kamboçya, Myanmar, Filipinler, Endonezya, Malezya; Doğu’da Japonya (ABD), Güney Kore; Kuzey’de Rusya ile ortak bir tutum sergilemek zorundadır. Ancak Çin’in Rusya ile Asya hegemonyası konusunda anlaşması olanaksız görünmektedir. Enerji arz güvenliği konusunda Çin, büyük bir enerji ithalatçısıdır. Bu yüzden Orta Doğu’ya ve özellikle Afrika’ya yönelmiştir. Kendi topraklarında bulunmayan enerji ihtiyacını bu bölgelerde bulmuş ve farklı bölgelerden sağlayarak çok çeşitli bir enerji arz güvenliği sağlamıştır. ŞİÖ ile enerjide çeşitliliğe yenisini ekleyen Çin aynı zamanda politik, askeri ve ekonomik anlamda da işbirliği sağlamıştır.

Bugün için Çin tek başına süper güç olamayacak düzeyde bir ülkedir. Çünkü Çin’in kendi ekonomisini sürdürebileceği bir doğal kaynağı yoktur, sürekli ithal etmektedir. Çin dünyanın en büyük kömür madenlerine, rezervlerine sahip bir ülkedir, ancak kömür günümüzde sanayide kullanımı azalan, azalma zorunda olan ve stratejik önemini kaybeden bir üründür. Çin eğer daha fazla büyümek ve süper güç olmak istiyorsa daha fazla enerjiye ihtiyacı vardır.

3.4.AVRUPA BİRLİĞİ (AB)

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa ülkeleri bir daha böyle bir savaşın yaşanmaması ve Sovyetler Birliği’nin tüm dünyaya özellikle de Doğu Avrupa’ya komünizmi yaymaya çalışması düşüncesinden hareketle ABD’nin de desteğiyle Avrupa entegrasyonunu oluşturma kararı almışlardır. AB’nin temeli 1951’de Fransa, Batı Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’un Paris Antlaşması ile kurduğu AKÇT (Avrupa Kömür Çelik Topluluğu) ile atılmıştır. AKÇT ile savaş sanayisinin iki önemli hammaddesi olan kömür ve çeliğin kullanımı ve üretimi üzerinde birlik oluşmuştur. Daha sonra atom enerjisi, tarım, balıkçılık gibi konularda da ortaklık oluşturulmuştur. AB üyesi ülkeler arasında ticaret kotaları ve tarifelerini kaldırmak amacıyla Gümrük Birliği Antlaşması imzalanmıştır. Buna göre; imzacı devletler kendi aralarında gümrük vergilerini ve kotaları kaldırmışlar ancak imzacı olmayan devletlerle ticari ilişkilerde ise ortak bir tutum belirleme kararı almışlardır. Bunun yanı sıra AB Gümrük Birliği ile sınırlı kalmamış Ortak Pazar mantığı oluşturmaya başlamıştır. Tek Pazar Politikası, tek bir Avrupa pazarı anlamındadır. Elbette ki bunu Tek Para Politikası izlemiştir. AB’nin bu tek pazarda kullanabileceği bir paraya ihtiyacı vardır. Çünkü farklı ulusal paralardaki kur dalgalanmaları AB’ye ekonomik anlamda zarar vermektedir. Bu sebeple AB ülkeleri tek para (EURO) oluşturmaya karar vermişlerdir. Bunu da Avrupa Ordusu oluşturma fikri takip etmiştir. ABD’nin kitle imha silahlarının yayılmasının ve terörizmin engellenmesi için sert güç kullanması ve AB ülkelerinin daha çok yumuşak güç kullanılması gerektiğini söyleyerek NATO’dan bağımsız hareket etmek istemişler bu sebeple de Avrupa Ordusu oluşturma kararı almışlardır. Bugün bunu tam anlamıyla sağlayamamışlardır. Ancak yine de ABD, AB’nin artık taşın altına elini koymasını istemektedir. Her ne kadar AB ekonomik amaçlarla kurulmuş olsa da aslında bugün blok diyebileceğimiz bir noktadadır ve tek para, tek pazar, Avrupa ordusu gibi politikalarıyla dünyada önemli bir konumdadır.

Bugün tek para ve tek pazar politikasını uygulamaktadır. Ancak bütün AB üyesi ülkeler Euro’ya geçmiş değildir. Çünkü Euro ile birlikte ülkelerin ellerinden para basma yetkileri alınmakta ve bu da ekonomik krizlere yol açmaktadır. Bugün AB kendi ordusunu oluşturmuş olmasına rağmen tecrübesiz olması sebebiyle pek aktif değildir. Örneğin; Suriye’de ya NATO ile birlikte hareket etmişler ya da Almanya, Fransa gibi ülkeler kendileri bireysel olarak bölgede operasyonlara katılmışlardır. Ayrıca güvenlik algılaması bağlamında da AB iki ayrı bölgeye ayrılmıştır. Güney Avrupa Ortadoğu’dan gelebilecek terörist saldırıları ve mülteci akınının hedefindedir. Ancak Almanya ve Fransa AB’nin güneye yardım etmesinin gereksiz olduğunu söyleyerek bu ülkelere yardım etmemektedir. AB üyesi ülkeler, AB’yi kendi çıkarları için kullanmayı bırakıp tamamıyla birlik mantığında hareket ederlerse ve ekonomik birliklerini siyasi ve askeri birliktelik olarak tamamlarlarsa gerçek anlamda bir birlik olabileceklerdir. Süper güç olabilmek ve dünya hegemonyasında AB adı altında yer almak istiyorlarsa birlik mantığını tamamlamaları gerekmektedir. Aksi takdirde AB kuzey-güney veya doğu-batı olarak farklı gruplara ayrılacaktır.

3.5.İNGİLTERE

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiliz İmparatorluğu dağılmıştır. Ancak kültürel, siyasal, toplumsal, ekonomik anlamda işbirliği sağlamak ve İngiliz İmparatorluğu’nu sembolik anlamda ayakta tutabilmek için Commanwealt (İngiliz Devletler Topluluğu) adında, eski sömürgelerini kapsayan bir örgüt kurmuşlardır. İngiltere bu Commanwealt mantığına çok inanmaktadır. Öyle ki yıllarca AB’ye girmemiş, AB politikalarını kendi politikalarına aykırı görmüş, kendini Avrupa devleti olarak değil bir dünya devleti olarak görmüştür ve bugün de hala öyle görmektedir. İngiltere’nin AB’ye üye olmak istememesinin en önemli nedeni Gümrük Birliği Antlaşmasıdır. Hiç şüphesiz bu antlaşma İngiltere’yi kısıtlayacaktır. İngiltere’nin COMMANWEALT (İngiliz Devletler Topluluğu) mantığı var, kolonileri var. AB’nin Avrupa’da sıkışmış politikaları İngiltere’ye uymaz. Çünkü İngiltere’nin politikaları küresel politikalar, Commanwealt mantığı ile dünyanın dört bir yanında toprağı var ancak AB’nin politikaları bölgeseldir ve İngiltere zaten kendisini bir Avrupa ülkesi olarak görmemektedir. Bu sebeple de uzun bir süre AB’den uzak durmuştur. Ancak sonradan AB’ye üye olmuşsa da bugün çıkma kararı almıştır. Bugün çıkmak istemesinin nedenleri AB’ye tam anlamıyla entegre olamaması, coğrafi olarak uzak kalması, AB politikalarını benimsemek istememesi ve İkinci Dünya Savaşı öncesi hinterlantına dönerek dünya güçleri arasında yer almak istemesidir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere ekonomik anlamda sıkıntılı dönemler geçirmiş, bu dönem içerisinde dünya güvenliğini koruma görevini ABD’ye devretmiştir. Ancak bugün gelinen noktada İngiltere ABD’nin bu görevi eline yüzüne bulaştırdığını, başarısız olduğunu fark etmiş, belirli noktalarda politikasını ABD çizgisinden ve AB çizgisinden çıkararak tek başına dünya güçleri arasında yer almaya karar vermiştir.

3.6.HİNDİSTAN

1947’de İngiltere’den bağımsız olan Hindistan, bugün 1.326.804.576 nüfusuyla dünyanın en büyük demokrasisidir. Bağımsızlık aynı zamanda dini anlamda bölünmeyi beraberinde getirmiş ve ülke Hindistan ve Pakistan olarak ikiye ayrılmıştır. Hindistan’ın bağımsızlık hareketinin önderlerinden ve ülkenin ilk başbakanı olan Nehru, bağımsızlığın kazanılmasının arifesinde, 14 Ağustos 1947’de mecliste yaptığı konuşmada ülke olarak bundan sonraki hedeflerinin yoksulluğu, cahilliği, hastalıkları ve fırsat eşitsizliğini bitirmek olduğunu ilan etmiştir. Ancak bağımsızlığından bu yana son 10 yıl hariç bu hedeflerin gerçekleştirilmesinde oldukça pasif kalınmıştır. 1980’lerden itibaren pazar ekonomisine geçen Hindistan son yıllarda dünyanın en hızlı büyüyen ve dikkat çeken ekonomilerinden biri olmuştur.
Son dönemlerde yeni küresel güçler olarak Çin ve Hindistan sürekli olarak kıyaslanmaktadır. Bu kıyaslanmanın nedeni her iki ülkenin de son yıllarda gelişen ekonomileri, hızla büyüyen genç nüfusları, teknolojik ve askeri, özellikle nükleer, anlamda rekabet edebilecek düzeyde olmalarıdır. İki ülke de geçmişte Asya’da Asyalı olmayan ülkelerin hakimiyet kurmasından rahatsızlık duymuşlar ve Asya’nın Asyalılar tarafından kontrol edilmesi düşüncesindedirler. Bu sebeple de açıkça olmasa da rekabet içerisindedirler. Bu noktada Hindistan günümüzde Şanghay İşbirliği Örgütü’ne gözlemci statüsünde ve bu yıl içerisinde (2017) de tam üye olarak yer alacağı düşünülmektedir.

Bu gelişmelerle birlikte Hindistan son yıllarda aktif bir dış politika izlemektedir. Savunma, stratejik ortaklık ve enerji bağlamında ikili antlaşmalar imzalamıştır. Orta Asya petrolü ve doğal gazı konusunda aktif bir politika izlemiştir. Askeri alanda ise Asya’daki Çin üstünlüğü ve Keşmir sorunu nedeniyle orduya büyük önem verilmiş, nükleer güç geliştirilmiştir. Bütün bunların yanı sıra 2000 yıllık kültürü, resmi dil düzeyindeki İngilizce, Avrasya, Orta ve Uzakdoğu arasında bulunmanın getirdiği stratejik önem, etnik, kültürel ve dinsel çeşitliliği çevreleyen modern demokrasisi Hindistan’ın uluslararası alandaki yükselişinin nedenlerindendir. Bu gelişmeler çerçevesinde Hindistan’ın hızla büyüyen nüfusu, teknolojisi ve askeri kapasite bakımında gelinen noktaya bakacak olursak gelecek yıllarda Hindistan’ın bir süper güç olması şaşırtıcı olmayacaktır.

SONUÇ

21. yüzyıl artık tek bir gücün dünyaya hakim olduğu bir düzeni kabul etmemektedir. Tıpkı Britanya İmparatorluğu’nun çökmesi gibi ABD’nin hegemonyası da sona erecektir. Çünkü tarihsel süreçte hiçbir imparatorluğun hegemonyası kalıcı olmamıştır. Öyle ki günümüz dünyasında gelişen yeni küresel güçler ABD’yi geçebilecek düzeye ulaşmaya başlamaktadır. Küreselleşmenin hızla ilerlemesiyle birlikte teknolojinin gelişmesi ve süper güç adayı olan bu ülkelerin bu gelişmeleri takip etmesi ilerleyen dönemlerde ABD’nin hegemonyasını ortadan kaldıracağını ortaya koymaktadır. Bunun farkına varan İngiltere AB içerisinden ayrılma kararı alarak, eski hinterlantına dönme ve ABD’den kalan boşluğu doldurma hevesindedir. Her ne kadar ABD İngiltere’nin AB’de kalmasıyla eski sömürge devletlerine ve İngiltere’ye yararı dokunacağını iddia etse de bugün İngiltere Brexit sürecini başlatmış bulunmaktadır. Bunun yanı sıra AB de geliştirmiş olduğu tek pazar, tek para, Avrupa ordusu, siyasi ve ekonomik birlik gibi adımlar atarak dünyada bölgesel olarak yer edinmeye çalışmaktadır. Rusya ise güneye inme amacını yüzyıllar sonra gerçekleştirebilmiş ve bölgede kalıcı olabilmek adına tüm gücünü kullanmaktadır. Bununla da kalmayarak eski SSCB ülkeleriyle ilişkilerini geliştirerek kendi hinterlantı olarak kabul ettiği bölgede varlığını sürdürmektedir. Bütün bu saydığımız küresel aktörlerin yanı sıra iki aktör vardır ki işte bunlar gerçekten ABD’yi zorlayacak güçlerdir: Çin ve Hindistan. Güncel politikaları takip ettiğimizde görüyoruz ki araştırmacılar bu iki devleti birbirleriyle kıyaslamaktadır. Bu iki devletin gelişen ekonomi, teknoloji ve askeri kapasitelerinin yanı sıra hızla büyüyen nüfusları ABD karşısında büyük bir avantajdır. Üstelik bu ülkeler Asya’da güçlü aktör olmak istemekte ve bu bölgeyi Asyalı olmayanlara kaptırmamayı düşünmektedirler. Öyle ki Rusya ve Çin’in önderliğinde kurulmuş olan ŞİO’nun Asya’ya yayılarak blok oluşturmaya çalışması ve Hindistan’ın da bu yıl içerisinde bu blok içerisinde yer alacak olması tesadüf olmasa gerektir. Eğer bu ülkelerden biri veya birkaçı ABD’nin hegemonyasını kırarak dünyada büyük küresel güç olarak yer alabilirlerse 21. yüzyıl dünyanın yeniden kurulduğu bir yüzyıl olacaktır.

Afranur Arıkan ve Emrah Bozkurt


KAYNAKÇA
– ARI Tayyar, Uluslararası İlişkilere Giriş, MKM yayınları, Şubat 2010, BURSA.
– ARI Tayyar, Uluslararası İlişkiler ve Dış Politika, MKM Yayıncılık, Mart 2013, BURSA.             -AKÇADAĞ ALAGÖZ Emine, Yükselen Güç Hindistan, 13 Kasım 2009, http://www.bilgesam.org/incele/84/-yukselen-guc-hindistan/#.WOlE5WnyjIU, 13.04.17.
– ATEŞOĞLU GÜNEY Nurşin, Batı’nın Yeni Stratejileri AB-NATO-ABD, Bağlam Yayıncılık, Kasım 2006, İSTANBUL.
– GADDIS John Lewis, Soğuk Savaş Pazarlıklar, Casuslar, Yalanlar, Gerçek, çev: Dilek CENKÇİLER, YKY Yapı Kredi Yayınları, Mayıs 2015, İSTANBUL.
– KAMEL Ayhan, 1923’ten Günümüze Türk Dış Politikası ve Diplomasisi, İnkılap Yayınları, 2014, İSTANBUL
– ÖZ Sumru, Küresel Rekabette Yeni Bir Güç: Hindistan, TUSİAD- Sabancı Üniversitesi Rekabet Forumu, Kasım 2017, İSTANBUL,                                                                            – http://ref.sabanciuniv.edu/sites/ref.sabanciuniv.edu/files/hindistanraporu.pdf. 13.04.17.     – SANDER Oral, Siyasi Tarih 1918-1994, İMGE Kitabevi, Kasım 2013, ANKARA.
– SÖNMEZOĞLU Faruk – ERLER BAYIR Özgün, DIŞ POLİTİKA Karşılaştırmalı Bir Bakış, DER Yayınları, 2014, İSTANBUL.