Körfez Monaşileri’nin Medya Savaşı ve Bin Ladin Kavgası

Suudi Arabistan’ın El Arabiya televizyonu, Katar yönetimini terörü desteklemekle suçladı. Yeni bilgilerin, El Kaide lideri Usame Bin Ladin’i öldüren ABD askerleri tarafında ele geçirilen belgelerde yer aldığı ileri sürüldü. Russia Today (RT) televizyonu, iki ülke liderinin neden kavgaya giriştiğini araştırdı.

İddia, Katar ile Suudi Arabistan arasında gelişen medya savaşını bir üst seviyeye taşıdı.

BİN LADİN’İN KATAR’DAN SIĞINMA İSTEDİĞİ İDDİA EDİLDİ

Ofisleri Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde (BEA) bulunan El Arabiya televizyonu, “Ben Ladin’in belgeleri, onun Katar ile olan bağlantılarını mı gösteriyor?” sorusuyla başlayan haberde, ABD’nin eline geçen Ladin’e ait belgeler arasında yer alan ve Ladin’in eşlerinden birine yazdığı mektupta, Katar’dan sığınma almayı teklif ettiği iddia edildi.

Ancak ABD’nin açıkladığı Ladin arşivinde böyle bir mektubun olmaması dikkat çekiyor.

El Arabiya, Katar’ın teröristlerle işbirliğine dair diğer ‘delilleri’ de sundu.

‘HALİD ŞEYH MUHAMMED KATAR’DA SAKLANDI’

Örneğin, 11 Eylül saldırısının organizatörlerinden Halid Şeyh Muhammed’in bir süre Katar’da saklandığı belirtildi.

Kanal, “Halid Şeyh Muhammed, Çalışma Bakanlığı’nın tavsiyesi üzerine Katar’a getirildi, Elektrik ve Su Bakanlığı’nda mühendis olarak çalıştı ve bakanlığın parasıyla seyahat etti. Muhammed, devlet kurumunda çalışsa da ABD istihbaratının verdiği bilgiye göre Katar, teröristi bulamadıklarını açıkladı ve sonra gizli bir şekilde ülkeden kaçmasını planladı” ifadelerine yer verdi.

Katar’ın, Fas’ta aranan ve en tehlikeli teröristlerin biri olarak gösterilen Abdülkerim el-Macati, Afganistan’daki Taliban örgütünün 2 üyesi ve El Kaide’nin Suudi Arabistan hücresinin lideri Yunis el Hayari ile de işbirliği yaptığını savunan El Arabiya, “Katar defalarca terörü finanse etmek veya Selim Hasan Halife Raşid el Kuvari gibi finansçıların faaliyetine göz yummak ile suçlandı” ifadelerini kullandı.

Haberde, söz konusu finansçının Katar İçişleri Bakanlığı ile işbirliği yaptığı iddia edildi.

‘TERÖRİSTLERE YARDIM KONUSUNDA KATAR’IN YALNIZ OLMADIĞINI ÇOK İYİ BİLİYORUZ’

ABD’nin belgelerini kaynak gösteren El Arabiya, iki Katar vatandaşını daha: Abdülganim el Havari ile Abdullah Rahman bin Ömer el Nuaymi’yi de terör örgütlerini finanse etmekle suçladı.

Rusya Bilimler Akademisi Şarkiyat Enstitüsü Arap ve İslam Araştırmaları Merkezi yetkilisi İrina Zvyagilskaya, Suudi Arabistan’ın Katar’ın imajını lekelemeye çalıştığının açık olduğunu belirterek, “Teröristlere yardım konusunda, Katar’ın yalnız olmadığını çok iyi biliyoruz. Diğer ülkeler de taktik anlamda IŞİD’e destek verdi ve Suriye’de oldukça radikal muhalif grupları destekledi” dedi.

MEDYA SAVAŞI KATAR EMİRİNİN ‘AÇIKLAMALARI’ SONRASI BAŞLADI

İki ülke arasındaki medya savaşı, Katar Emiri Tamim bin Hamad bin Halifa el-Tani’nin ‘büyük İslam ülkesi’ olarak tanımladığı İran ile işbirliği çağrısını yapması ile başladı.

ABD ile ilişkilerde gerilim yaşadıklarını belirten Katar lideri, Hizbullah ve Hamas’ın direniş hareketleri olduğunu kaydederek bu örgütleri terörist olarak adlandırmayı reddetti.

Moskova Devlet Diplomasi Enstitüsü Uluslararası Araştırmalar Enstitüsü Medeniyetler Partnerliği Merkezi Direktörü Veniamin Popov, Katar emirinin ABD Başkanı Donald Trump’ın Ortadoğu ziyareti ve Suudilerle varılan tüm anlaşmalar hakkında oldukça yumuşak ama çok eleştirel bahsettiğini belirterek bu konuda şu değerlendirmede bulundu:

“Katar emiri, silahın nasıl alınacağını değil ülkenin nasıl geliştirileceğini düşünmenin önemli olduğunu, paranın silaha değil ekonomiye yatırılması gerektiğini söyledi. Üstelik koltukta uzun kalmayacak bir başkan söz konusuyken, (Trump’ın) yakında görevden alınacağını söyledi. Kasıtlı mı değil mi, bu sızıntılar Riyad’daki görüşmeye katılan herkesi şaşırttı.”

Emirin bu açıklaması medyaya sızdıktan birkaç saat sonra haber ajans, sitelerinin saldırıya uğradığını duyurarak haberi yalanladı.

Ama ardından medya dünyasında yeni garip haberler yer almaya başladı. Katar haber ajansının sitesinde ve Twitter hesabında, dışişleri bakanlığına dayandırılan haberde, Katar’ın Suudi Arabistan dahil 5 komşu ülkenin büyükelçilerini sınır dışı ettiğine dair bilgi verildi. Bu haberler de birkaç saat sonra yalanlandı. Ama El Arabiya ve Sky News Arabia dahil Körfez ülkelerin medyası, Katar emirinin açıklamalarıyla ilgili haberleri yaymaya devam etti

Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani

Katar hükümeti, devlet haber ajanslarının saldırı kurbanı olduğunu doğruladı ve emirin, skandala yol açan ifadeleri kullanmadığını açıkladı. Katar’ın bu resmi açıklamasına rağmen diğer Körfez ülkelerinin basını, yalanlanan haberi yaymaya devam etti. Suudi Arabistan, BAE, Mısır ve Bahreyn, El Cezire dahil Katar’ın tüm haber kaynaklarına erişimi engelledi.

‘BU TÜR SIZINTILAR OLUNCA ONLARI DAHA SONRA YALANLAMAK MÜMKÜN’

Katar emirinin, skandala yol açan bu ifadeleri gerçekten kullanmış olabileceği tahmininde bulunan Popov, “Bu tür sızıntılar olunca onları daha sonra yalanlamak mümkün. Bu, son zamanlardaki enformasyon savaşlarında oldukça yaygın hale gelen manevralar” dedi.

Savaş bununla bitmedi. ABC News, “Katar’ın yalanlamalarına rağmen Suudi Arabistan hükümetine bağlı medya, Şeyh Tamim’e mal edilen yalan haberleri yaymaya ve Katar’ı bölgesel düşmanların tarafında geçmekle suçlamaya devam ediyor” diye duyurdu.

“(ABD Başkanı) Donald Trump ve (İngiltere Başbakanı) Theresa May’den (Rusya Devlet Başkanı) Vladimir Putin’e kadar herkesin kınadığı yalan haberler şimdi de Sky News Arabia ve El Arabia televizyonlarında boy gösterdi” diye El Cezire televizyonu, temel rakiplerini yalan bilgi yaymakla suçladı.

‘KATAR’A KARŞI MEDYA KAMPANYASI ORTADA’

The Peninsula Qatar portalının verdiği bilgiye göre, komşuların dostça olmayan davranışına yanıt olarak Katar Dışişleri Bakanı Muhammed bin Abdurahman el-Tani, “Katar’a karşı medya kampanyası ortada” diye açıkladı.

Donald Trump’ın Ortadoğu ziyaretinin iki monarşi arasındaki çatışmaya ivme kazandırdığını belirten Zvyagilskaya, “ABD Başkanı, seçimini Riyad’dan yana yaptığını gösterince Suudi Arabistan kendini sadece Arap değil tüm İslam dünyasının liderİ hissetti. Ama çok büyük etkiye sahip küçük Katar da var ve bu etkiyi hem medya, hem de kendini Suudi Arabistan’a göre daha özgür ülke olarak konumlandırarak yayıyor. Bu durumda Katar’a haddini göstermesinler de ne yapsınlar?” yorumunda bulundu.

Uzmanların görüşüne göre, uydurma haberler olayı gerçekte Suudi Arabistan ile Katar arasındaki karşı durmayı yansıtıyor.

Katar’ın Müslüman Kardeşler hareketine destek verdiği kimse için sır değil. Aynı zamanda Suudi Arabistan, Bahreyn ve BAE, bu hareketi düşman olarak görüyor. Bu üç ülke, 2014 yılında, Katar’ın Müslüman Kardeşleri’ne verdiği desteği protesto ederek Doha’daki büyükelçilerini geri çağırmıştı.

Ama şu anda bu mücadele, sadece Müslüman Kardeşler’e verilen destekle ilgili değil. Katar, öncelikle İran’a destek vermekle suçlanıyor. Katar Emiri, 2015 yılında İran ile ilişkileri iyileştirme çağrısında bulunmuştu. ABD Başkanı Donald Trump ile Suudi Kral Selman’ın İran’ı izole etme talebini dile getirdiği Riyad zirvesi öncesinde de Katar Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman el-Tani, Arab News’a açıklamasında, İran ile ilişkilerdeki gerilimi düşürme çağrısında bulunmuştu. Bakan, “İran’la daha pozitif ilişkilere, iyi komşuluk ve diğerlerin iç işlerine karışmama ilkelerine dayanan ilişkilere sahip olmamız gerektiğine inanıyoruz” demişti. Körfez monarşileri için bu alışılmışın dışındaki duruşu neden aldıklarını da anlatan Şeyh Muhammed bin Abdurrahman el-Tani, “İran ile aramızda doğalgaz yatağı var ve bir gün onlarla iş yapmak zorunda kalacağız. Bu durumda ne yapmamız gerekiyor?” ifadelerini kullanmıştı.

‘KATAR İRAN İLE İŞ İLİŞKİLERİ KURMAYA ÇALIŞAN TEK KÖRFEZ ÜLKESİ’

İranlı siyaset uzmanı Hasan Hanizade, Katar’ın İran’la diyalog başlatma niyetinin bu ülkeye karşı agresif medya kampanyasının başlatılmasına yol açtığını belirterek şunu dedi: “Katar, çatışmaya girmemeye ve İran ile iş ilişkileri korumaya çalışan tek Körfez İşbirliği Konseyi üyesi. Ama medyada, Suudi Arabistan, Bahreyn ve BAE’nin sert yanıtı üstün geldi”.

İranlı uzmanın görüşüne göre, Katar’ın stratejisi, Riyad’dan bağımsız dış politika yürüten Kuveyt ve Umman gibi ülkeler tarafından anlayışla karşılanabilir

The Times of Israel gazetesine konuşan İsrail’in muhafazakar olmayan Demokrasi Koruma Vakfı’nın araştırmacısı David Vainberg, “Suudi Arabistan ve BAE’nin acil yanıtı, onların çatışma için fırsat kolladığını veya onları edişe eden şeylere dikkat çekmek için bir bahane aradığını gösteriyor” dedi.

Popov, bu çatışmanın kısa sürmeyeceğini, aksine uzun süre devam edeceğini kaydetti.

Lübnan İç Savaşı: Taraflar ve Gruplar

Lübnan İç Savaşı’nda ”Lübnan Cephesi” ve ”Lübnan Milli Hareketi” adı altında toplanan taraflar, irili ufaklı çeşitli gruplardan oluşmaktaydı. Bu gruplar etnik, siyasi özellikle de dini karakterleri ile ortaya çıkmıştı.

Lübnan Milli Hareketi,  Dürzî lider Kemal Canbolat önderliğinde oluşturulmuştu. Lübnan siyasi tarihinde önemli bir muhalefet lideri olan Canbolat, İlerici Sosyalist Partisi’nin de kurucusuydu. Yönetime geldiği kısa sürelerde Pan-Arap, ülkedeki Filistinliler yanlısı politikalar izlemişti. Ülkedeki silahlı en büyük grup olan FKÖ’nün de Lübnan Milli Hareketi’ne katılması ile savaşın Müslüman/Dürzi tarafı şekillenmişti. Canbolat, Sünni, Şii, Dürzi ve solcu Hristiyanları bir çatı altında toplamaya çalışmıştı. Bu oluşum, Suriye, Mısır, Libya’dan ve dolaylı yoldan Sovyetlerden para, silah ve eğitim yardımı alıyordu.

Lübnan Cephesi ise Marunî Hıristiyanlar tarafından oluşturulmuştu. Marunîler, önceleri Lübnan’da çoğunluğu oluştururken, Filistinli mültecilerin ülkeye gelmesi ile bu özelliklerini kaybetmeye başlamıştılar. Öte yandan Lübnan’ın yönetim sisteminden en fazla yararlanan, görece elit bir kesimi oluşturuyorlardı.  Ayrıca Filistinlilerin İsrail’e karşı Lübnan’dan yaptığı saldırılardan şikayetçi olan kesimdi. Bu savaşın kendileri ile alakası olmamasına rağmen İsrail’in karşı saldırılarına maruz kaldıklarını, bunun en önemli sebebinin de artık ülke içinde ayrı bir devlet gibi davranan Filistinlilerin olduğunu düşünüyorlardı.  Lübnan Cephesi’nde çoğunluğu Maruniler oluşturmasına rağmen diğer Hıristiyanlar da cephe içinde yer aldı. Liderlik, Lübnan Milliyetçisi Kataeb Partisi(Falanj) lideri Beşir Cemayel‘de idi. Bu yapı ise çoğunlukla İsrail’den ve bazı Batılı ülkelerden silah ve para yardımı aldı.

Lübnan İç Savaşı’nda bazı ön plana çıkan grupları bakacak olursak;

İlerici Sosyalist Parti

Dürzî lider Kemal Canbolat 40’lı yıllardan beri, ailesi ise kadim tarihlerden beri Dürzîlerin temsilcisi olarak Lübnan siyasetinde boy göstermekteydi.  1949’da kurduğu İlerici Sosyalist Parti ile bu harekete siyasi bir sıfat eklemiş oldu. Lübnan’da Maruni otoritesini kırmak, azınlıkta kalan diğer mezheplerin statüsünü güçlendirmek için uğraştı. Partisi aslında ideoloji olarak Pan-Arap ideallere bağlıydı. 1956 yılında Süveyş Krizinde Maruni başkan Şamun Batı yanlısı politikaya devam etmesi, Mısır yanlısı Arapları kızdırdı. Gerginlikler büyük kentlerde çatışmaları peşi sıra getirdi. Büyüyen krize çözüm olarak ABD askeri ülkeye davet edildi ve ortalık duruldu. Ancak bu asıl filmin fragmanı, adeta gelecek durum için verilen bir sinyaldi.

Kemal Canbolat’ın fotoğrafının asılı olduğu kamyon ve İlerici Sosyalist Parti’ye bağlı bir milis

Kemal Canbolat, hükümette yer aldığı dönemlerde ülkeye yerleşen FKÖ’nün mülteci kamplarında silah bulundurması, siyasi faaliyetlerini sürdürmesi ve İsrail’e saldırmasını kolaylaştırıcı kararlara imza attı. Bununla beraber İsrail’in, Lübnan’da Filistinlilere karşı yaptığı harekatlara göz yumulduğu için hükümeti sık sık eleştirdi. Filistinlilerin elde ettiği haklardan Lübnanlı azınlıkların da faydalanması için Lübnan Milli Hareketi adı ile siyasi ortaklarını bir çatı altında toplamaya çalıştı. Maruniler ile artan gerilime bağlı olarak da destekçileri silahlanmaya başladı. Partinin silahlı kolu Halk Kurtuluş Ordusu’nun 5 ila 10 bin arası militanı vardı.

Lübnan Komünist Partisi

Önceleri yasaklı olan parti, Kemal Canbolat’ın İçişleri Bakanlığı döneminde tekrardan siyasete döndü. İç savaşa iyi eğitimli Halk Muhafızları adındaki silahlı kolu ile katıldı. Üyeleri arasında Ortodoks ve Ermenilerin de olduğu parti 3 bin militan ile Lübnan Milli Hareketi safında yer aldı. Bununla beraber savaşın ilerleyen yıllarında muhafazakâr İslami gruplarla da çatıştı.

Al-Murabitoun – (Bağımsız Nasırcı Hareket)

Adından da anlayacağımız üzere Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdül Nasır’ın sosyalist / Pan-Arap ideallerinden etkilenen Al-Murabitoun, Sünni Araplar arasından taraftar topladı. Lübnan’ın Arap kimlğine vurgu yaparken, sosyalizm ile karşı taraftaki Lübnan milliyetçisi gruplardan ayrılır. Kendisini seküler bir yapı olarak adlandırmasına rağmen genellikle Sünni Müslüman kategorisinde değerlendirilir. 1956 yılında Mısır karşıtı hükümete tepki olarak kuruldu. Çatışmalarda da boy gösteren Hareket, 2 bin kişilik silahlı kolu olan Al-Murabitoun’u o dönemde oluşturdu. Dürzîlerin liderliğini üstlenen İlerici Sosyalist Parti ile gayrıresmi Sünni topluluğun partisi olarak işbirliğine gitti. Lübnan Komünist Partisi ve Filistin ideallerini desteklediği FKÖ ile yakın ilişki içindeydi.  İç savaşta Lübnan Milli Hareketi içinde en büyük askeri kapasite ve halk desteğine sahip olduğunu iddia etti. Kararlı, cesur üyeleri ile dikkat çeken hareket, şehirlerde uyguladığı gerilla taktikleri ile bir çok alanı hakimiyeti altında tuttu.  Libya, Irak ve özellikle FKÖ’den silah yardımı aldı. Ayrıca İsrail’den 10 tane Sovyet yapımı T-34 tankını ele geçirmişliği vardır.

Al-Murabitoun milisi kimlik kontrolü yapıyor

Suriye Sosyalist Milliyetçi Partisi (SSNP)

Büyük Suriye idealleri ile kurulan bir siyasi parti olan SSNP, Suriye Milliyetçiliğini savunuyordu. İç Savaşta ezeli rakipleri Falanjlara karşı saf tuttular. SSNP’ye göre iç savaş, Büyük Suriye’yi parçalara ayırmanın sonucuydu. Falanjların olası bir kazanımı bu ayrımı daha da belirginleştirecek ve büyük düşman İsrail’in ekmeğine yağ sürecekti. SSNP aynı zamanda aşırı Yahudi karşıtı idi. Bununla beraber Filistin’i işgal altındaki Güney Suriye olarak gördüğü için Filistinli gruplarla da eski düşman-yeni dost ilişkisi sürdürdü. Bu ideolojik belirsizlikler nedeniyle kimi zaman kendi safındaki gruplarla da savaşmasına rağmen çoğunlukla Suriye’ye bağlı kaldı. Savaşın başında Müslümanların tarafında yer alan Suriye, İsrail’in Maruniler yanında savaşa dahil olup Lübnan’ı işgal etmesine sebep olacağını düşünerek desteğini azalttı. Bu duruma tepki gösteren Kemal Canbolat’ın SSNP tarafından Suriye’nin emri ile öldürüldüğü iddia ediliyor. Aynı zamanda SSNP’in sorumlu tutulduğu bir diğer önemli eylemi Falanj lideri ve o dönem devlet başkanı olan Beşir Cemayel’in öldürülmesidir.

SSNP milisleri

Amal Hareketi

Şii İmam Musa As Sadr tarafından iç savaştan bir yıl önce kuruldu ancak savaşa girme konusunda erken davranmadı. Şii toplumunda kurulup, destek almasına rağmen tüm Lübnanlıları kapsayacak bir hareket olduğunu savunarak ılımlı bir çizgi çiziyordu. 1976’da Marunilere yardım gelen Suriye müdahalesini desteklemesi ile taraftar kaybı yaşayarak FKÖ ile çatışmaya girdi. Çatışmanın bir ayağı da ilk zamanlarda Filistinlilerin Şii bölgelerinde kamp kurmalarından kaynaklanıyordu. Bu kampların hakimiyeti iki tarafı karşı karşıya getirdi. 70’li yılların sonunda İran’daki İslam Devrimi ve Güney Lübnan’dan göçen Şii nüfus sayesinde destekçileri arttı. Amal, Şii toplumundan taraftar toplamasına rağmen çizdiği herkesi kapsayan ılımlı yapısı ile İslam Devleti amacını gütmüyordu. Buna tepki olarak daha radikal kesimler hareketten koparak Hizbullah’ı kurdular. Hizbullah’ın Filistinlilerin yanında saf tutması nedeniyle iki grup zaman zaman karşı karşıya geldi. 1980’den sonra ülkedeki İsrail işgaline karşı mücadele veren önemli kuvvetlerden biri haline gelen hareket, Suriye ile iyi ilişkiler kurarken İran ile ilişkilerinde mesafeli durdu.

Amal Hareketi milisleri

Hizbullah

Amal Hareketinden kopan radikal gruplar ve İran desteği ile 1980’li yılların başında Şii bir oluşum olarak kuruldu. Bölgede İran elçiliği ile yakın ilişkide olan Hizbullah’ın askeri eğitiminde İran’dan gelen subaylar görev aldı. Amal Hareketi’nin yapılanmasını ve taktiklerini sürdüren Hizbullah, bunun dışında sansasyonel eylemler yapıyordu. Kurulduğu dönem itibariyle enerjisini ülkedeki yabancı askerler ve güneydeki İsrail’e karşı kullandı. Zaman zaman ise Amal Hareketi ile çatışmaya girdi. Direnişin yanında sosyal hayatın iyileştirilmesi için yaptığı çalışmalarla taraftar sayısını arttırdı. İç savaşın sonlanmasının ardından silah bırakmayarak ana bölgeleri olan Güney Lübnan’daki İsrail varlığına karşı savaşmaya devam etti. 2000’li yıllarda seçimlerde de oylarını arttırması ile Lübnan siyasetinde önemli bir figür olmaya devam etmektedir.

Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ)

Lübnan’daki Filistinlileri temsil eden çatı yapı FKÖ’nün ana unsurunu El-Fetih oluşturuyordu. İsrail’in kurulması ile başlayan Filistinli sürgünün bir durağı da Lübnan’dı. İlk aşamalarda sayıca az ve durgun olan Filistinli nüfus 1970’den sonra Ürdün’den kovulan FKÖ’nün ana karargahını getirmesi ile kalabalıklaşıp hareketlendi. Filistinliler aldıkları haklar ile otonom bir yapı haline gelmişlerdi. Kamplarında silah bulundurabiliyor, güvenlik kontrolü yapıyor, kimlik soruyorlardı. En önemlisi Lübnan’dan İsrail’e saldırı yapıyor, İsrail saldırısı için Lübnan’ı hedef haline getiriyorlardı. Filistinlilerin faaliyetleri, Lübnan’ı Filistinli yanlısı ve karşıtı olarak ikiye bölmüş, aynı zamanda dinsel yapıyı da Müslümanlar lehine genişleterek iç savaşa zemin hazırlamıştı.

Yasser Arafat, Beyrut, 1982

İç savaş başlamadan önce 15 ila 20 bin silahlı militanı ile Lübnan’daki en kalabalık ve eğitimli örgütü oluşturuyordu. Resmiyette FKÖ, Kemal Canbolat’ın Lübnan Milli Hareketi’ne katılmıştı. Ancak durum tam tersi idi. İç Savaş tam olarak FKÖ-Maruni Savaşı’na döndü. Savaşın başında Suriye’nin Marunilere destek vermesi iki taraf arasında çatışmalara neden oldu. Ancak Mısır’ın İsrail ile barışması, Suriye’yi yalnız bırakınca FKÖ ile Suriye arasında ilişkiler düzeldi. O zamana kadar Lübnan’ın güneyinde hareket eden İsrail ordusu, 1982 yılında başkent Beyrut’a kadar gelmesiyle FKÖ, Lübnan’dan ayrılarak karargahını Tunus’a taşıdı. Böylece iç savaşta da Müslümanların gücü zayıflamış oldu.

Çatı yapıyı oluşturan FKÖ içinde El-Fetih, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi ve diğer küçük gruplar bulunmaktaydı.  Bu gruplar içinde Hıristiyan Araplar da vardı. Ancak bunlar Filistinli kimliklerine bağlı kalarak Marunilere karşı savaşmıştır.

Kataeb (Lübnan Falanjistleri)

1936 yılında kurulan partinin politikası Lübnan Milliyetçiliği idi. İlk başlarda Fransız sömürgesine daha sonra Pan-Arap yayılmacılığa karşı mücadele etti. İç savaş sırasında da Filistin karşıtlığı ile Hıristiyan Marunîlerin en etkili partisi oldu. Liderleri Beşir Cemayel’in gayretleri ile Lübnan Milli Hareketi’ne karşı Lübnan Cephesi’ni oluşturdular. Filistinlilere ait bir otobüse saldırarak, yolcuları öldürmeleri iç savaşın fitilini ateşleyen olay oldu. Bu saldırıyı Maruni Kilisesi’ne ateş açılmasına misilleme amacıyla yapmışlardı.  İlk yıllardaki Suriye desteğinin FKÖ’ye geri dönmesiyle İsrail’le olan ilişkilerini daha da arttırdı. 1982 yılında liderleri Beşir Cemayel meclis tarafından Lübnan Başkanı seçildi. İsrail ile anlaşarak tüm Filistinlileri Lübnan’dan atmayı planlıyordu. Ancak koltuğa geçmesinden üç hafta sonra Suriyeliler tarafından öldürüldü. Yerine kardeşi Emin Cemayel geçti.  Eylül 1982’de başını Falanjlarin çektiği Maruniler Sabra ve Şatilla adındaki Filistin Mülteci Kamplarına girerek katliam yaptılar. Bu katliamın İsrail askerlerinin denetiminde gerçekleştiği ve sorumlusunun Ariel Şaron olduğu söyleniyor.

Kataeb Milisleri

Milli Liberal Parti

Lübnan’ın eski başkanlarından olan Şamun’un kuruduğu merkez sağ partidir. Lübnan’daki pek çok siyasi örgüt gibi mezhepsel kökleri vardır ve Hıristiyanlar tarafından desteklenmektedir. Şamun 1956’ki krizde karşı karşıya geldiği Kemal Canbolat’a karşı iç savaşta Kataeb ile ittifaka gitti. Parti, Kaplanlar adı ile kendi milis gücünü oluşturdu. 1980’de Beşir Cemayel, bütün güçleri kendi komutası altına alma girişiminin bir parçası olarak 500 kadar Kaplanlar militanının olduğu Safra kasabasına saldırdı. Safra Katliamı ve Uzun Bıçaklar Günü olarak bilinen bu saldırıdan sonra Milli Liberal Parti’nin gücü azaldı ve sadece bir siyasi parti olarak yaşamını devam ettirdi.

Hıristiyan Milisler

Sedir Muhafızları

Sloganları ”Lübnan, senin hizmetindeyiz” olan Sedir Muhafızları, Étienne Saqr önderliğinde iç savaşa giden yıllarda silahlanmaya başladı. 1975 yılında yayınladığı bildiriler ile Lübnan’ın bölünmesini red ediyor, Filistinlileri açıkça tehdit edip, Lübnan kimliğini ön plana çıkarıyordu. Düşmanlarına karşı uyguladıkları acımasız yöntemlerle ün saldılar. Mülteci kamplarına, Suriye hedeflerini sık sık saldırılar düzenlediler. Grubun ”Her Hıristiyan’ın görevi bir Filistinli öldürmektir”, ” Filistinli kadın ve çocuklara merhamet hissediyorsanız, onların yeni Komünistler yaratacağını hatırlayın” gibi sert söylemleri vardı. Falanj Partisi ile işbirliğine giderek Lübnan Cephesi içinde yer aldı. İsrail denetimindeki Güney Lübnan’da da etkili hakimiyet alanı kurdu. Silahlarını eski Lübnan Ordusu ve İsrail’den temin eden Muhafızlar Suriye ile ilişkiye girmeyen tek Hıristiyan grup olarak biliniyor.

Şehmus Kızılkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

El Kaide’den DEAŞ’a Ağ Tabanlı Terör Organizasyonları

Eylemleri, etkileri, yöntemleri ve stratejileri ile bugüne kadar ortaya çıkmış terör örgütlerinden farklı olarak hareket eden DEAŞ Amorf yapısı ile dünya gündeminde geniş yankı uyandırmış örgütün evrimi, tarihi ve yapısı ile ilgili herkes bir şeyler söylemeye çalışmıştır. Peki on kadar farklı isim değişikliği ile günümüze gelen DEAŞ nerede nasıl ortaya çıkarılmış, hangi süreçlerden geçerek hangi kaynaklarla etkisini bugüne kadar sürdürebilmiştir?

DEAŞ son zamanlarda ortaya çıkan ve sıradan bir örgüt yapısına sahip olan faaliyetlerden değildir. DEAŞ’ ı çözmek için El-Kaide dosyasını iyi incelemek gerekmektedir, aksi halde bir terör örgütünün nasıl terör şirketine dönüştüğünü anlamak mümkün olmayacaktır.

Sovyetler Birliğinin 1978’de Afganistan’ı işgal etmesinin ardından, ‘Afganlara yardım etmek’ maksadı ile farklı ülkelerden çok sayıda Müslüman gönüllü olarak ülkeye akın etmiştir. Bu akımın karşısında Usame Bin Ladin ve Filistin Müslüman Kardeşlerin lideri Abdullah Azaam, ‘Afgan direnişinde savaşacak yeni gönüllüler bulmak, bu gönüllülere mali ve lojistik destek sağlamak amacıyla ‘1980 yılında Mektep El Hidamat’ı (Hizmet Bürosu) kurmuşlardır. MAK başta ABD, Suudi Arabistan ve Mısır başta olmak üzere Elli farklı ülkede şubeler açmıştır. Bin Ladin örgütlenmeye katılanlar için bir veritabanı oluşturmuş ve adını ‘El Kaide’ koymuştur. 1988’de Sovyetlerin Afganistan’dan çekilmesi ile dağılmaya başlayan bu gönüllü ordu yeni bir amaç için Bin Ladin tarafından bir araya getirilmiş ve yapı El Kaide olarak adlandırılmıştır.

Bin Ladin

ABD liderliğinde oluşturulan koalisyonların 1991’de Irak’ı işgal etmesi El Kaide tarafından ağır şekilde eleştirilir ve 1992’de Yemen’de  El-Kaide ilk saldırısını gerçekleştirir. Amaçlarını ‘ABD’yi Arap Yarımadasından çıkararak Mekke ve Medine’yi kurtarmak, ABD ile işbirliği yapan Suudi yönetimini devirmek ve devrimci gruplara destek vermek’ olarak sıralamış eylemlerini meşrulaştırma amacıyla cihat çağrısı yaparak fetvalar yayınlamıştır.

Saldırıları gün geçtikçe şiddetlenen El-Kaide, ABD Büyükelçilikleri ve askeri tesisler başta olmak üzere İstanbul, Madrid, Londra ve farklı merkezlerde şiddetli ve yankılı terörize eylemler gerçekleştirmiş ve ABD’nin yeni bir dış politika belirmesine etken olan ‘İkiz Kule’ saldırılarıyla terör faaliyetlerini sürdürmüştür.

ABD’ nin Arap Yarımadasını terk etmesini, Batı tarzı Müslüman devletlerin sistemlerinin yıkılmasını ve Orta Doğu’da Halife yönetiminde bir İslam Devleti kurulmasını hedefleyen El-Kaide bu bağlamda Selefi İslam inancının yanı sıra Neo-Marksist yaklaşımın izlerini taşıyan özellikler göstermektedir.

Kendisine Dini referans olarak Selefilik ve Vahabilik anlayışlarını baz alan El-Kaide, klasik terör örgütleri gibi katı bir hiyerarşik yapının aksine esnek bir yapıya sahiptir. Şöyle ki; El-Kaide yapısal ve fiziki olarak oluşturmuş olduğu terör ağları ile ideolojilerini başka gruplara benimseterek adeta marka hakkı veren bir ‘franchasing’ terör şirketi haline bürünmüştür.

Ladin’in 2011’de ‘öldürülmesi’! nin ardından beklenen etkinin aksine El-Kaide’nin farklı coğrafyalarda ki uzantıları evirilerek farklı terör örgütleri olarak yapılanmış ve eylemlerini artırmıştır. Nijerya’da Boko Haram, Somali’de Eş-Şebab, Yemen’de Ensar El-Şeria, Arap Yarımadasın El-Kaide’si, Mağrip El Kaidesi, Irak El Kaidesi gibi.

DEAŞ Gelişimi ve Dönüşümü

Terörün ve kıyımların had safhada olduğu Orta Doğu’da her savaş ve kriz Afrika bölgesinde de olduğu gibi yeni birer terör örgütlerinin kurulması ve güçlenmesi için avantaj insanlık adına ise dezavantaj oluşturmaktadır. Sovyetler Birliği’ nin Afganistan’ı işgali Taliban ve El-Kaide için nasıl bir gelişme ortamı oluşturmuş ise Suriye iç savaşı ve Irak’ta ki yaşanan gelişmeler DEAŞ için aynı etkiyi ortaya çıkarmıştır.

DEAŞ’ın bu kadar etkili olması ve bölge ile birlikte dünya genelinde eylemler yapabilirliğini anlamak için Suriye iç savaşına kadar olan süreci incelememiz gerekmektedir.

Taliban

Kamuoyu DEAŞ adını  Suriye’de ki iç savaşla duymaya başlasa da tarihi çok daha öncesine dayanmaktadır. Örgütün ilk kurucusu, Afgan direnişine de cihatçı olarak katılmış Ürdün asıllı ‘Ebu Musab Ez Zerkavi’ dir. Zerkavi Ürdün’de kraliyet ailesine karşı gerçekleştirdiği radikal İslamcı tavrı ve eylemleri nedeniyle 1993-1999 yılları arasında mahkum edilmiştir fakat bu hapis süreci sonunda daha radikal ve sertleşmiş mizacı ile ortaya çıkan Zerkavi, Ladin ise yakınlaşmak ister fakat aşırı şiddet içerikli söylemleri ve davasında Sünni ve Şiilere karşı sert tutumu ile reddedilirse de 2004 yılında ABD askerlerini Felluce direnişinde başarısızlığa uğratması Ladin’in dikkatini çeker.  Bu bağlamda bağlılık yemini ve biat ettikten sonra örgüt 2004 yılında Irak El Kaidesi adını alır. 2006 yılına gelindiğinde Zerkavi’ nin ABD operasyonu sırasında öldürülmesi ile yerine Ebu Eyyub El Mısri geçmiştir. Bu tarihten sonra ise oluşum adını ‘Irak İslam Devleti’ haline getirir. Örgütün 2006 ve sonrasındaki değişimi çok önemlidir çünkü adını devlet olarak duyurmak istemiş, Irak’ta şeriat ile yönetilen bir İslam devleti kurmak istediği görülmüştür. Ayrıca bu süreçte örgüt Irak’ta ABD’ nin yanı sıra Şia mezhebine Hristiyanlığa karşıda savaş başlatmıştır.

Nisan 2010’da Ebu Eyyub El Mısri’ nin öldürülmesinin ardından örgütün başına bugün hala lider olan Ebu Bekir El-Bağdadi geçmiştir. Bağdadi döneminde DEAŞ diğer örgütlere göre daha fazla şiddet yöntemi kullanmış ve radikal militanların bu dönemde örgüte olan ilgisi artmıştır.

Irak İslam Devleti hızlı gelişme göstermiştir. İlk olarak 2011 yılında ABD askerlerinin Irak’tan çekilmesi ile oluşan güç boşluğu ve kaos ortamı Maliki’nin Irak’ta ki Sünni Müslümanlara yıldırıcı ve baskıcı politikası ve Suriye’de ki protestoların artıp iç savaşa dönmesi ile bölgede oluşan farklılıklar Bağdadi’nin ‘Duvar Yıkma’ harekatı ile de süreç devam etmiştir.

Ebu Bekir Bağdadi

2012 yılından itibaren bölgede ortaya çıkan El-Kaide unsurları da savaşa dahil olmuştur. Daha sonra adını El-Nusra olarak ilan edecek olan bu örgüt, Suriye Muhalefeti gibi yalnızca Esad rejimine karşı savaşmak ve rejimi devirmek için değil, bu coğrafyada şeriat kanunları ile yönetilen Sünni İslam yönetimleri kırmaktır. Savaşın ilk zamanlarında ÖSO ile beraber savaşan Nusra, kuzey Suriye’de etkisini artırır ve ‘Rakka’ merkezini ele geçirir.

2013 yılında Bağdadi, El-Nusra  ve Irak İslam Devletinin birleştiğini ve Irak Şam İslam Devlet’inin kurulduğunu açıklar. Nusra lideri Culani, Irak İslam Devleti liderine El-Kaide ye biat ettiğini ve mutlak liderin zevahiri olduğunu iletir. Bu durum El-Kaide ve DEAŞ arasında ki güç çatışmasını gözler önüne serer.  El –Kaide, DEAŞ’ ın iptal olduğunu ve Suriye’de temsilciliğin El-Nusra’ da olduğunu bildirirken DEAŞ varlıklarının devam ettiğini ve tek İslam koruyucusunun kendi imtiyazında olduğunu belirtir. Kaçınılmaz güç çatışması ve kaçınılmaz son olarak DEAŞ bağımsızlığını ilan etmiştir. DEAŞ’ ın aşırı Radikal tutumu El Nusra’ ya militan kaybettirip DEAŞ Saflarına kattı.  DEAŞ Rakka’yı Nusra’ nın yönetiminden kendi yönetimine geçirmesi sonucu savaş giderek mezhep çatışmasına dönüşür. El-Kaide’den kopuş analiz edildiğinde diğer örgütlerin aksine bir ‘İslam Devleti’ kurma amacı olan DEAŞ’ ın önünde El Kaide ve onun lideri Zevahiri bir engel teşkil ediyordu.  Bu durum DEAŞ’ ın cihat çağrılarının gerekli etkiyi yaratamamasına neden oluyordu. El Kaide cephesinde ise taban, DEAŞ’ ın ABD’den yardım aldığı düşüncesi nedeni ile imaj kaybı yaşadığını düşünüyordu.

DEAŞ’ ın Suriye ve Irak’ta  saldırdığı yerler incelendiğinde Irak’ın batısı ile Suriye’nin doğusu arasında bir devlet kurmak istediği rahatça anlaşılmaktadır. Bu amaca bağlı olarak örgütün maddi ve manevi gücünü artırmak için Irak’ın kuzey batısına yaptığı saldırılar bu açıdan önemlidir.

Irak’ta ki gelişimin ardından DEAŞ, İslam Devleti kurmak amacı için yeterli güce sahip olmuştur. Ayrıca Suriye’de yaptığı gibi ırak’ta da hapishanelere saldırmış ve burada ki suçluları militan olarak örgüt bünyesine katmıştır. 29 Haziran 2014 tarihinde DEAŞ ve lideri Bağdadi hilafet ve İslam Devleti’nin kurulduğunu ilan edilmiştir. Örgütün adı Irak Şam İslam Devletinden İslam Devletine dönmüş Bağdadi Halife ilan edilmiştir.

Sonuç Olarak

Din motifli bir terör örgütü olmasına rağmen Mao’nun genellikle ayrılıkçı terör örgütleri tarafından uygulanan üç aşamalı stratejisi uygulanmaktadır.  Bunlar; Stratejik Savunma, Stratejik Denge ve Stratejik taarruz safhalarından oluşur.

Ana hatları ile ele alındığında ise DEAŞ temelleri Afganistan-Sovyetler Birliği savaşına kadar uzayan 2000 yılında Ebu Musab El Zerkavi tarafından Tevhid ve Cihat örgütü adı altında kurulmuş, selefi cihadı savunan ve geçen 17 yıl içerisinde 3 lider değiştiren ve dinamiğini korumaya çalışan bir terör örgütüdür.

Ferdi Güçyetmez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Yanlış Hesap Washington’dan Döner Mi?

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın, Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Korgeneral Herbert Raymond McMaster başkanlığındaki heyetle bir araya geldiği gün, 9 Mayıs 2017, ABD Başkanı Donald Trump’ın, YPG’ye daha ağır silah verilmesini sağlayan planı onayladığı açıklandı. Türkiye’nin güvenliği çerçevesinde, böyle bir kararın tamda Türkiye’nin güvenliğinden sorumlu makamların temasta bulunduğu vakitte alınması oldukça düşündürücüdür zira bir devleti temsil eden bu heyetin karşısında bir terör örgütünün lobi zaferi söz konusudur. Bu durum, köklü devlet geleneğine ve derin siyasal hayata sahip bir devletin dış politika bağlamında, eğer turistik gezi planlaması dahilinde orada değillerse, koltuk sahiplerinin sınıfta kaldığına işaret etmektedir.

Bu kararın etkisi hala sürerken tuhaf bir kararın açıklaması yapıldı: ‘‘Cumhurbaşkanı Erdoğan, 16 Mayıs’ta Trump ile bir araya gelecek’’. İç politikayı hareketlendirecek bu karar dış politika açısından bir hataydı. Görüşme ileri bir tarihe ertelenerek, diplomatik teamüller içerisinde sert ve enformel bir tepki verilerek bekle-gör politikası çerçevesinde bu süreci yönetmek daha makul bir seçenek idi. Zira, sürekli yinelediğimiz gibi, iç politikada cevap almak niyetinde dün söylenenler dış politikada bugün ve yarın söyleneceklerin altını boşaltır. Bu hatadan geri dönülerek itibar kaybının engellenmesi için Türk mercilerinin eline birçok fırsat geçmesine rağmen, alışılageldiği gibi hepsi reddedildi: 20 dakikalık görüşme ayrılması, karşılama rezaleti, görüşme günü FETÖ liderinin ABD’nin köklü bir gazetesinde fikir yazısının yayınlanması. Öyle ki, hâl hatır seremonisinin yarısına yetmeyecek bir süre ayrılması, karşı tarafın net tavrını gösterir ve atlanmamalıdır ki Johnson mektubu da dahil, hiçbir dönemde Türkiye dışarıda bu kadar hafife alınmamıştı. İç politikada FETÖ liderinin iadesi konuşma konularından birisi algısını yaratıp, görüşme gününde söz konusu şahsın gövde gösterisine maruz kalınması yönetilememenin ve sürdürülebilir bir politikaya sahip olunmadığının işaretidir.

Hatalar zincirine hız kesmeden devam etme gayretini gösteren yetkililer, görüşme sonunda hayli gerilen sinirler neticesinde tam bir fiyaskoya girişti. Türk Büyükelçiliği önünde, bir güruhun mesnetsiz iddialarına yapılan lüzumsuzca saldırı, hatalar zincirine yeni bir halka eklerken, uluslararası ortamda itibar kaybına neden oldu. O gün orada kişisel meseleler, devlet meselelerinin önüne geçmiştir. Unutulmamalıdır ki, kişiler gelip geçicidir mühim olan devlettir.

YPG’ye ağır silah verilmesi, 20 dakikalık görüşme ayrılması, karşılama rezaleti, görüşme günü FETÖ liderinin ABD’nin hatırı sayılır bir gazetesinde fikir yazısının yayınlanması konularının devamında ABD görüşmelerinde artık gelenekselleşen ve dayanak noktası boş olan protestolarla gereksizce münakaşaya girmek veya girilmesine izin vermek dış politika bilgisizliğini açıkça gösterir. Bu hata, demokratik(!) bebek katillerine söz hakkı doğmasına ve Türkiye’nin itibarsızlaştırılmasına çanak tutmuştur. Devamında peş peşe gelen gazete manşetleri ve açıklamalar şahısları da hedef alsa dahi uluslararası ortam da Türkiye Cumhuriyeti’nin itibarının zedelenmesine neden olur. Zira, şahıslar o gün orada bulunmalarını kendi üstün kişiliklerin değil makamlarının başındaki Türkiye Cumhuriyeti’ne borçludur.

ABD Senatosunun Erdoğan’a mektubundaki birkaç ifade üzerinde düşünülmeye sevk etmektedir: ‘‘Korumalarınızın barışçıl protestoculara şiddet kullanarak karşılık vermesi asla kabul edilemez. Bu, maalesef hükümetinizin basına, etnik azınlıklara ve muhaliflere karşı davranışlarını yansıtıyor’’.

İngiliz Diplomat Sir Victor Wellesley‘e göre, ‘‘politika stratejiyi saptar, diplomasi ise taktikleri’’. Stratejisiz ve taktiksiz yönetim anlayışı ise rezilliği getirir. Türk Dil Kurumu’nun diplomasi tanımını ‘‘Yabancı bir ülkede ve uluslararası toplantılarda ülkesini temsil etme işi ve sanatıdır’’. Bu tanım baz alındığında hatırı sayılır bir süredir dış politika araçlarını kullanmadan siyasi hayatımızı sürdürmekteyiz.

Bireylerin tekelinde çehresiz bir dış politika değil, istikrarlı, isteklerini ve tepkilerini açıkça ortaya koyan, gizli pazarlıkların arabulucusu olmayan, iç politikanın manipüle edilmesini amaçlamayan, stratejik ve milli argümanlarla desteklenen bir dış politika belirlenmeli ve bu doğrultuda diplomasi etkin kullanılmalıdır.

Son olarak, Türkiye’nin itibarının sarsılmasına neden olan bu hataların faturası YPG’ye daha ağır silah vermeyi kabul eden ABD’ye mi yoksa Salih Müslim’i Ankara’ya davet edip kırmızı halıda karşılayanlara mı ya da FETÖ liderinin yazısını yayınlayan Washington Post’a mı yoksa ‘‘ne istediler de vermedik?’’ diyenlere mi kesilmelidir?

Abdullah Özdil

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

2017 İran Seçimleri: Hasan Ruhani’nin İran’ı

Yaklaşık olarak 3 aydır bölge gündemini meşgul eden İran seçimleri 19 Mayıs Cuma günü gerçekleşti. Bölge açısından mühim bir öneme sahip olan İran seçimlerine bir hafta kala dünya gözünü İran’a çevirdi. Bu süreçte başlangıç itibariyle Anayasa Koruma Konseyi tarafından adaylıkları onaylanan mevcut cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, İshak Cihangiri, İbrahim Reisi, Muhammed Bakır Galibbaf, Mustafa Mir Selim, Mustafa Haşimitabaa’dan oluşan 6 isimin cumhurbaşkanlığı için yarışacağı ilan edildi. Bu 6 isim arasında favori isimler reformist Hasan Ruhani ile muhafazakar aday İbrahim Reisi’ydi. Fakat seçime 1 hafta kala Muhammed Bakır Galibaf İbrahim Reisi lehine, İshak Cihangiri ise Ruhani lehine seçim yarışından çekildi. Öte yandan diğer adaylardan Haşimitabaa ve Mir Selim’in ise oy potansiyeline etki etmeyeceği düşünülmekteydi.

İbrahim Reisî

Bununla birlikte Galibaf ve Cihangiri’nin çekilmesi birer seçim stratejisiydi. İran siyasi sisteminde Anayasa Koruma Konseyi (AKK)’nin adayları veto etme hakkına sahipti. Ayrıca AKK’nin birkaç sefer Ruhani’yi tehdit ettiği de görülmüştü.

Bununla birlikte 19 Mayıs Cuma günü İran halkı sandık başına gitti. Yurtiçi ve yurtdışı katılımın yoğun olduğu görüldü. Ayrıca ülkenin en tepe ismi dini rehber Ayetullah Ali Hamaney’de halkı oy kullanmaya davet ettiği görüldü. Bununla birlikte yurtiçinde ve yurtdışında vatandaşların yoğun ilgisinden dolayı İçişleri Bakanlığı oy kullanma saatini üç defa uzattı. 19’da sona ermesi gereken oy verme işlemi 23’e kadar devam etti. İstanbul konsolosluğu önünde oy kullanmayı bekleyen İran vatandaşları kuyruk oluşturdul. Hatta gözlemlerimize göre İstanbul’da birkaç esnafın camında Ruhani posterinin asılı olduğu görüldü. Bu durum Türk halkının da komşudaki seçimlere kayıtsız kalmadığının göstergesidir.

20 Mayıs Cumartesi günü İran İçişleri Bakanı Rahman Fazli İran seçim sonuçlarını açıkladı. Buna göre;

Katılım: 41.220.131
Ruhani :23 milyon 549 bin-% 57
Reisi:15 milyon 786 bin-%38.5
Mir Selim: 478 bin
 Haşimitaba: 215 bin

Bu sonuçlar doğrultusunda mevcut cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, seçimi kazanarak görevine devam etme hakkı kazandı. Seçimden sonra açıklama yapan din rehber Hamaney çağrısına kulak veren İran halkına seçime katılımından dolayı teşekkür etti.

Sonuçlardan Sonra Ruhani’nin Açıklamaları

Seçim sonrası çeşitli açıklamalarda bulunan Ruhani, kazananın İran halkı olduğunu ve kendisinin tüm İran halkının cumhurbaşkanı olduğunu dile getirdi. Ayrıca muhaliflerinde eleştirilerine açık olduğunu ifadelerine ekledi. Dış politikaya yönelikte açıklamalarda bulunan Ruhani, Dünya’daki diğer ülkelerle olan ilişkilerini geliştireceklerini dile getirdi. İç politika da refah, huzur, güvenlik ve uzlaşıdan yana olduklarını; çatışma, şiddet ve gerginliğe karşı olduklarını söyledi. Bu seçimle birlikte gerginliğin, şiddete galip geldiğini söylemiştir.

Seçim Vaatleri

26 Nisan da adaylığı kesinleşen Hasan Ruhani seçim meydanlarına inerek bir takım vaatlerde bulundu. Bunlardan en önemlisi hiç şüphesiz vatandaşlık hakları bildirisidir. Buna göre; anayasada güvence altına alınan insan hakları aşırı muhafazakarlar tarafından görmezden geliniyor. İran halkının en büyük taleplerinden biri vatandaşlık haklarıdır. Bununla birlikte kendisinin seçim vaatleri arasında etnik grup ve dini azınlıklar başta olmak üzere tüm vatandaşların haklarını korumaya ilişkin vaatlerin arkasında duracağını dile getirdi. Ayrıca bildirinin içeriğinde hayat hakkı, eşit yurttaşlık, düşünce özgürlüğü gibi ifadelere de yer vermiştir.

Bununla birlikte Ruhani’nin halkın en büyük sorunlarından birisi olan işsiz konusunda halka bir takım vaatlerde bulunmuştur. 1 Mayıs Emek ve Dayanışma gününde işçilere yaptığı konuşmada 1 milyon işsizsin iş sahibi olduğunu hedefin 2 milyon kişiye daha iş imkanı sağlayacağını söylemiştir.

Azınlıklardan Ruhani Çıktı

19 Mayıs Cuma günü yapılan İran seçimlerinde Kürdistan, Güney Azerbaycan, Ahvaz gibi Türklerin, Kürtlerin ve Arapların bulunduğu yerlerde halk Ruhani’nin tercih edildiği görülmektedir.

Azeri Türklerinin yoğun olarak yaşadığı Urmiye, Tebriz gibi bölgelerde yüzde 70-80, Kürt bölgelerinden yüzde 65 oranında oy aldı. Ehli sünnet vatandaşlarının yaşadığı yerden yüzde 80, Ermeni, Yahudi gibi diğer etnik grupların yaşadığı yerlerden de yüzde 80 oranında oy aldı.

Arapların çoğunlukta yaşadığı Ahvaz Bölgesi’nde şubat ayında şiddetli kum fırtınaları yaşanmıştı. Bu afet sonucunda bölgeye elektrik ve temiz içme suyu verilememiş, halk sokaklara dökülmüştü. Bunun sonucunda Ruhani ve Hamaney’in girişimleri ile halk teskin edilip evlerine sokulmuştu. Bu seçim döneminde Ahvaz’ın da tercihini kimden yana kullanacağı merak konusu olmuştur. Bunun sonucunda onlarda tercihlerini Ruhani’den yana kullandılar. Ruhani 336568 oy alarak rakibi Reisi’yi ezici bir skorla geçti. Reisi ise 168 binlerde kaldı.

Ayrıca Ruhani’nin seçim meydanlarında kullandığı seçim müziğinde “Yaşasın İran” sözü Türkçe, Kürtçe ve Farsça olarak yankılandı. Burada Ruhani’nin kucaklayıcı bir tavır içinde olduğu gözden kaçmayacak derecede önemli bir durumdur.

İran Seçimlerinin Türkiye Açısından Önemi

İran seçimleri Dünyada olduğu kadar bölgede de büyük bir öneme sahiptir. Bu seçimler Türkiye için ayrıca önem arz etmektedir. Zira bölgesel müttefiklerimiz arasında yer alan ve Suriye konusunda beraber Cenevre sürecini yürüttüğümüz İran seçimleri ilerisi için ne doğuracağı merak konusudur. Lakin Ruhani’nin mevcut cumhurbaşkanlığı döneminde izlediği politika ve seçim sonrasında verdiği demeçler bize ipucu vermektedir.

Nükleer Antlaşma sonrasında tam anlamıyla kalkmayan ambargolar İran’ın ekonomik sıkıntıdan tam manasıyla çıkmadığının göstergesidir. Bu durum karşısında seçim vaatlerinde içersinde ekonomiyi düzeltme sözü veren Ruhani yeni formüller arayacaktır. Bunun içinde komşusu Türkiye’nin kapısını çalarak gerilemekte olan ekonomik ilişkilerini yeniden düzeltmenin formüllerini arayacaktır. Ayrıca elinde bulunduğu gazı ve petrolü de Türkiye üzerinden Avrupa’ya pazarlamaya çalışacaktır. Böylece ticaret yaparken Avrupa ile de ilişkilerini geliştirecektir. Bunun yanında Trump’ın tehditkar faaliyetlerini engellemiş olacaktır. Ayrıca seçim sonrası yaptığı açıklamada bölgenin güvenliğinin güvence altına almak için yabancı güçlere sırtını dayamamak gerektiğini söyledi. Bu durum İran’ın küresel güçlerden ziyade bölgesel güçlerle ya da daha doğru bir ifade ile Türkiye ile ilişkilerini geliştireceği söylenebilir.

Bununla birlikte İran’ın Neo-Persist yayılmacı faaliyetlerinden vazgeçmeyeceği de aşikardır. Bu politika Türkiye ile İran’ın arasında set oluşturacaktır.

Recep Tayyip Erdoğan, Ayetullah Ali Hamaney

Sonuç

Sonuç olarak seçimi kazanan mevcut cumhurbaşkanı Hasan Ruhani olmuştur. Bu sonuçtan ülkenin dini rehberi Ali Hamaney’in pek memnun kaldığı söylenemez. Çünkü Hamaney’in muhafazakar aday Reisi’yi zaman zaman üstü kapalı zaman zamanda açıktan desteklediği gözden kaçmayacak bir detaydır. Seçim öncesinde verdiği bir demeçte ülkenin ekonomik ve siyasi açıdan kalkınması dışarıda aranmamasını, İran halkında aranması gerektiğini söylemişti. Bu durum Ruhani’nin uygulayacağı politikaya aykırı bir durumdur. Ayrıca seçim sonucunda Ali Hamaney’in Ruhani’yi tebrik etmediği de gözden kaçmayacak bir detaydır. Bunun için ileride Ruhani ve Hamaney arasındaki sürtüşmenin devam edeceğinin göstergesidir. Lakin mutlak hakimiyet dini rehberdedir. Bu yüzden İran Devleti Ruhani’den ziyade Hamaney’in izin verdiği ölçütte yönetilecektir.

Ayrıca Ali Hamaney’in seçime katılım oranından memnun kaldığı gözden kaçmayacak derecede önemli bir etkendir. Bu bağlamda halka teşekkür etmiştir. İran yapılan seçim geçen yılkine nazaran daha fazla olmuştur. Oy kullanan vatandaş sayısı yaklaşık olarak yüzde 13 oranında artmıştır.

Öte yandan Ruhani’ye zaferi getiren en önemli etken özgürlük söylemidir. Zira halkın temel sorunu özgürlük ve işsizliktir. Ruhani’nin miting meydanlarında işsizliği çözeceğini ifade etmişti. Slogan olarak da özgürlük ve güven diyerek yola çıkmıştır. Bu doğrultuda vatandaşlık bildirisini ön plana atmıştır. Ayrıca mevcut cumhurbaşkanlığı döneminde Tebriz ve Senecan Üniversitelerinde Kürt Dili ve Türk Dili Edebiyatı bölümleri kurması samimiyetini göstermiştir. Fakat cumhurbaşkanlığı sürecinde bunu başaramamıştır. Bu söylem Ruhani’yi ülkedeki azınlıklarında oylarını almada etken kılmıştır.

Dış politikada da çizgisini değiştirmeyecek olan Ruhani demeçlerinde bunların ipuçlarını vermiştir. Dünya’ya ile ilişkilerini geliştireceğini söyleyen Ruhani, dünyaya açılım hızını artıracağını gösterecektir.

Bununla birlikte yıllardır Devrimin yok olacağını, ABD, Avrupa gibi devletlerin İran’ı ve devrimi ortadan kaldırmaya çalıştığını söyleyen muhafazakar kesim bu seçim sonucu ile söyleminde başarısız olmuştur. Özgürlük isteyen halk Ruhani’yi tercih etmiş ve ABD ile Batı’dan önce devrime karşı devrim yapmıştır.

Bununla birlikte Ruhani tüm halkı kucaklayıcı bir tavır içerisine girmiştir. Kutuplaşmadan uzak durmuştur.

Türkiye’de Sivil İstihbarat Eğitimi

İstihbaratçılık bilindiğinin aksine sadece bir meslek değildir. İstihbarat bir meslek faaliyetinden çok daha öte bir şeydir. İstihbarat bir bilimdir. Askeri, siyasi, ekonomik, sosyolojik boyutları olan bir bilim… Ancak biz toplum olarak istihbaratı sadece MİT bünyesinde icra edilen bir meslek faaliyeti olarak algılıyoruz. Bunun sebebi ise toplum olarak kavramlar dünyasına ve faaliyetlerin felsefesine gereken önemi vermememizdir. İstihbaratçı ile casus kavramları arasındaki farkı bile kavramsal yönüyle düşünmek bize gereksiz ve yorucu geliyor maalesef. Sosyal ve politik analiz yapabilmek adına sürekli bilgi peşinden koşmamıza rağmen bu analizlerin ilerleyeceği doğrultuya yön verecek olan kavramlara gereken önemi vermezsek işin doğasını algılayamayız ve analizlerimiz de sığ yorumlar olmaktan öteye geçemez. MİT’in yürüttüğü istihbarat faaliyetleri hiç şüphesiz bu bilimin en can alıcı, en önemli dalıdır. Ancak ülkemizde üniversiteler, dernekler, sivil toplum örgütleri ve hatta ticaret şirketleri dahi çok kapsamlı istihbarat çalışmaları yapmaktadır. İstihbaratı sadece devletler ve örgütler yapmaz.

Üniversite birinci sınıf öğrencisiyken Ankara’da istihbaratla alakalı bir sertifika programına katılmıştım. Yaklaşık 10 kişi vardı programda. Aralarındaki tek öğrenci bendim. Diğer katılımcılar ise farklı ticaret şirketlerinde farklı pozisyonlarda çalışan kişilerdi. Kimi reklam sorumlusu, kimi insan kaynakları müdürüydü. Sadece bu katılımcı kitlesini müşahede etmek bile benim adıma büyük kazanımdı. Yeni yeni istihbarat çalışan biri olarak bu durum istihbaratın ne kadar geniş bir yelpazeye sahip olduğunu ve aslında hayatımızın ne kadar içinde olduğunu idrak etmemi sağladı. O günden sonra hep şunu söylemeye başladım; “İstihbarat Mevlana’nın bahsettiği elif gibidir, her şeyde o vardır ama hiçbir şeyde görünmez.”

İstihbaratın hak ettiği üzere bir bilim olduğu gerçeğinden hareket edilen ülkelerde hem devlet hem de think-tank tarzı oluşumlar akademik boyutuyla istihbarat eğitimleri vermektedir. ABD’de istihbarat eğitimi üzerine kurulan bir üniversite dahi vardır. Ayrıca gelişmiş istihbarat örgütleri özellikle son 10-15 yıldır akademileşme yolunu seçmiştir. Ülkemizde de 2008’den bu yana MİT akademileşme çalışmalarına başlamış, bunun fiziki altyapısını oluşturmaya başlamıştır. Maalesef her konuda dünyanın gerisinden geliyoruz. Hem teknik koşullar bakımında hem de dünyada yaşanılan “felsefe değişimleri” açısından resmen muadillerimizin arkasından koşup yetişmeye çalışıyoruz. Ama koşuyoruz en azından. Hem de muadillerimizden ayrı olarak sadece pragmatist bir yaklaşımla değil, bir medeniyet ve sistem inşa etmeye çalıştığımız bilinciyle koşuyoruz. Bu bakımdan son yıllarda istihbarat alanında da ülkemizde güzel gelişmelere şahit olmaktayız.

Bu yazıyı daha lise ikinci sınıfta olmasına rağmen istihbarata akademik yönüyle ilgi duyan kıymetli bir okuyucumuzun talebi doğrultusunda kaleme aldım. Dünyada ve ülkemizde istihbarat alanında yaşanan gelişmelerden ziyade beni en memnun eden şey genç arkadaşlarımızın bu alana akademik yönüyle ilgi duymasıdır. Ülkemiz namına istihbarat alanında en büyük kazanımımız ve sermayemiz bu olacaktır. Genç arkadaşımız istihbarata ilgi duyduğunu ama bu alanda nasıl çalışacağını bilmediğini yazmıştı yorumunda. Yazının devamında Türkiye’de maalesef çok kısıtlı olan istihbarat eğitimi ile alakalı kısa bilgiler vereceğim.

Öncelikle istihbaratın hepimizin algısında ilk sırada yer alan yönüyle başlayalım. Devlet ihtiyaç duyduğu istihbarat hizmeti adına farklı kurumlar bünyesinde istihbarat eğitimi veren oluşumlar kurmuştur. Genelkurmay Başkanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Milli İstihbarat Teşkilatı bünyesinde mesleki eğitim faaliyetleri ile istihbaratçı yetiştirilmektedir. Bu personeller kurumların görev alanları ve sorumluluk sahasında ihtiyaç duyulan istihbarat hizmetlerini sağlamak adına özel eğitimler alırlar. Aldıkları eğitim doğrultusunda kurumları bünyesinde istihbarat hizmeti verirler. Yazının başında dediğim gibi biz istihbaratı sadece bu yönüyle algılıyoruz ama istihbaratın ticari ve akademik yönleri de vardır.

Bu meslek eğitimlerinden ayrı olarak ülkemizde farklı enstitüler bünyesinde istihbarat eğitimleri almak da mümkündür. Maalesef sadece öğretmen olmak için matematik, edebiyat vb. bölümlerin okunduğu, üniversitelerin iş kapısı olarak görüldüğü ülkemizde kendilerine kariyer ve ekonomik anlamda getiri sağlamayacak eğitimlerle ilgilenmiyor gençlerimiz. Bundan dolayı da arz-talep gerçekliğinin bir neticesi olarak bu eğitim faaliyetleri çok az.

Üniversiteler bakımından ise durum çok daha vahim. Ülkemizde yalnızca İstanbul Aydın Üniversitesi’nde istihbaratla alakalı bir yüksek lisans programı vardır. Bu üniversiteye bir mail yolladım ve ayrıntılı bir bilgi talep ettim. Gelen cevap şu şekildeydi;

“Uluslararası İlişkiler ve İstihbarat İncelemeleri” yüksek lisans programı 2015 bahar döneminden itibaren eğitim vermektedir. 2 yıl süren bu yüksek lisans programı tezlidir. Program 2 ders, 2 de tez döneminden oluşmaktadır. Bu program subaylardan istihbaratçılara, uluslararası ilişkicilerden gazetecilere kadar çok farklı disiplinlerde çalışanlar tarafından tercih edilmektedir.

Program çerçevesinde alanında uzman terör, güvenlik ve istihbarat alanında çalışmalar yapan akademisyenler, bürokratlar ve politikacılar ders vermektedir. Programlarda Siyasal Şiddet ve Terörizm, Kamu Düzeninin Yeni Boyutları ve Toplumsal Hareketler, Türkiye’de İstihbarat Sistemi, Türk Siyasal Hayatı ve Siyasal Kurumlar, Stratejik İstihbarat ve Ulusal Güvenlik konularının bulunduğu güvenlik, istihbarat ve terörizme dair seçmeli ve zorunlu dersler verilmektedir. Ders dönemi başarı ile bitirildikten sonra programla alakalı çalışılmak istenen konu belirlenir ve tez çalışması yapılır.

Programlardan mezun olan öğrenciler akademik kariyerlerinde devam edebilecekleri gibi güvenlik ve uluslararası ilişkiler üzerine çalışan enstitülerde kariyerlerine devam edebilirler.”

Yıllardır hayalini kurduğum bir şey var. O da üniversite tercih kitapçıklarında “Milli İstihbarat Üniversitesi” ibaresini görmek. İstihbaratı sadece politik yönüyle algılamaktan vazgeçip bir sosyal bilim olduğunu devlet ve toplum olarak idrak edebilirsek ve en zeki gençlerimizi bu alana yönlendirebilirsek büyük devlet olma iddiasının da ötesinde “büyük medeniyet” olma yolunda önemli bir ilerleme kaydetmiş olacağız. Ülkemizde akademik anlamda bu altyapı kurulana kadar ve dünyada yaşanan felsefe değişimi yakalanana kadar yapmamız gereken şey bireysel olarak kendimizi geliştirmektir. Einstein hayatta başarının formülünü şöyle açıklar;

“A’yı başarı olarak tanımlayacak olursak A= X+Y+Z’dir. X çok çalışmaktır, Y oyun oynamaktır, Z ise çeneni kapalı tutmaktır.”

Bu formülde en önemli şey eminim hepinizin üstünde düşünmek yerine sadece okuyup geçtiği “oyun oynamak” ifadesidir. Einstein burada şunu kastetmektedir;

“Çocuklar oyun oynarlar. Oyun öyle bir şeydir ki çocuğun hayatının belki de %90’lık kısmını oluşturur. Peki, insan her hareketini bir amaca yöneltmişken, sonunda bir kazanım sağlamak adına faaliyetler yürütürken oyun sonucunda ne kazanır? Hiçbir şey. Oyun oynarsın, eğlenirsin ve biter.”

İşte bizler de bu alanda başarılı olmak istiyorsak gerçekten kısıtlı imkânların olduğu ülkemizde çok çalışmalıyız. İcabında 365 günün büyük çoğunluğunda güneşin doğuşuna şahitlik etmeliyiz. Ketumiyetten zaten bahsetmiyorum bile. Ama asıl önemli olan bu çalışmaları bireysel anlamda yaparken sonunu düşünmemeliyiz. Aynı oyun oynamak gibi. Kıymetli olan netice değil o sürecin kendisidir. Son kertede diyeceğim o ki bu gibi yüksek lisans programlarına ve farklı eğitimlere “bittikten sonra hangi kadroda istihdam edilirim?” düşüncesiyle yaklaşmamalı, bir bilim insanı felsefesiyle hareket etmeliyiz. İstihbaratçı olmak için illa ki cebimizde herhangi bir kurumun personel kartını taşımamız gerekmez. Unutulmamalıdır ki bu ülkeyi Atatürk ve arkadaşları gibi “apoletlerini söküp atmış” bir nesil kurmuştur. Saygılarımla…

NATO Suriye’ye Girecek

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, ittifakın IŞİD’e karşı uluslararası koalisyona katılmasına karar verildiğini, ancak muharip bir rol üstlenmeyeceğini söyledi.

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Brüksel’deki NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Toplantısı’nın ardından alınan kararlara ilişkin basın toplantısı düzenledi.

Jens Stoltenberg

Ele aldıkları konulardan birinin terörle mücadele olduğunu kaydeden Stoltenberg, bu konuda ittifakın çabalarının artırılmasına yönelik bir eylem planı üzerinde mutabık kaldıklarını söyledi.

‘SAVUNMA HARCAMALARI ARTARACAK’

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, ittifak üyelerinin savunma harcamalarını nasıl artıracaklarını ortaya koyan yıllık planlar geliştirmede mutabık kaldıklarını ifade ederek, “Müttefikler, gayrisafi yurt içi hasılanın (GSYİH) yüzde 2’sini savunmaya harcama taahhüdünü yerine getirme niyetinde” dedi.

RUSYA’YLA İLİŞKİLER: ‘SAVUNMA VE DİYALOG’

NATO-Rusya ilişkisinin de liderlerin gündeminde geldiğini kaydeden Stoltenberg, “Bugün, güçlü savunma ve anlamlı diyalogu kapsayan çift kulvarlı yaklaşımımızı tekrar teyit ettik. İki alanda da ilerleme kaydediyoruz. Müttefikler, bir çatışma çıkarmak için değil, çatışmayı önlemek ve barışı korumak için güçlü bir şekilde birlikte duruyorlar. Aynı zamanda, şeffaflığı artırmak ve riskleri azaltmak için Rusya ile diyaloga açık kalmayı sürdürüyoruz” değerlendirmesinde bulundu.

AFGANİSTAN’DA EĞİTİM GÖREVİ DEVAM EDECEK

Afganistan’daki eğitim görevinin devam etmesine karar verildiğini belirten Stoltenberg, bazı ittifak üyelerinin bu misyon için asker gönderme taahhüdünde bulunmasından memnuniyet duyduğunu ifade etti.

IŞİD karşıtı koalisyona verilen desteğin artırılması kararı aldıklarını söyleyen Stoltenberg, bu çerçevede erken uyarı gözlem uçaklarıyla daha fazla uçuş yapılacağını, bu sayede de daha fazla istihbarat paylaşımında bulunacaklarını ifade ederek, şöyle konuştu:

‘NATO SİYASİ DEĞERLENDİRMELERDE ROL ALACAK’

“NATO’nun uluslararası koalisyonun tam üyesi olmasına karar verdik. Tüm 28 ittifak üyesi halihazırda koalisyonun üyesi. Koalisyonda olmak, NATO’nun muharip rol alacağı anlamına gelmiyor, ancak bizim terörle küresel mücadeleye olan taahhüdümüze ilişkin güçlü bir mesaj gönderiyor. Aynı zamanda, NATO’nun eğitim ve kapasite inşaası dahil siyasi değerlendirmelerde rol almasını sağlayacak.”

Genel Sekreter, NATO’nun Irak güvenlik güçlerine verdiği eğitime devam edileceğini de kaydetti.

Türkiye’deki ABD ve NATO Askeri Üsleri

2016 yılı itibariyle Türkiye’nin 10 şehrinde toplamda 15 askeri üs bulunmakta. Bunların bazıları NATO kontrolünde, bazıları ise doğrudan ABD’ye bağlı.

Aşağıdaki harita incelendiğinde bu üslerde askeri varlığını gösteren NATO ve ABD’nin Türkiye’nin 6 coğrafi bölgesinde yer aldığı görülüyor. İstanbul, Diyarbakır, İzmir, Adana, Malatya ve Ankara’da birden fazla yabancı askeri tesisin olduğu ve Türkiye’nin yedi bölgesinden sadece Karadeniz Bölgesi’nde ABD ve NATO’ya bağlı askeri üslerin bulunmadığı da yine göze çarpanlar arasında.

 NATO Varlığı ABD Varlığı
İstanbul ✓  ✓
İzmir ✓  ✓
Konya ✓  X
Ankara  ✓ (2)  ✓
Mersin  X  ✓
Adana  ✓  ✓
Kahramanmaraş  ✓  X
Malatya  ✓  ✓ (2)
Diyarbakır  ✓  ✓ (2)
Batman  X  ✓

Türkiye’de NATO’nun ve Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) bağlı askeri üsler ve askeri mevcudiyet haritası:

https://stratejikortak.com/2017/05/nato-fuze-savunma-harita.html

Halep, Şam ve Lazkiye’nin Değişim Haritaları [2013-2016-2017]

Suriye’de sahil kenti Lazkiye, ülkenin iç savaştan önce en kalabalık nüfusuna sahip olan vilayeti Halep ve Suriye’nin başkenti Şam’ın 2013 tarihindeki haritasıyla; Rusya’nın Suriye’de müdahaleye başladığı 30 Eylül 2015 sonrası [2016 ve günümüzdeki] haritalarının tek başlıkta gösterildiği görsel, muhaliflerin büyük toprak kayıplarını gözler önüne seriyor. Muhaliflerin toprak kaybetmesinin başlıca sebepleri arasında IŞİD’in ortaya çıkışı ve Rusya’nın hava harekatları olduğu belirtiliyor.

Halep, Şam ve Lazkiye Haritaları [2013-2016-2017]
Diğer haritalarımıza da göz atabilirsiniz:

12 Üyeye Sahip Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü

Merkezi İstanbul olan Karadeniz Ekonomik İŞbirliği Örgütü (KEİ) 25 Haziran 1992’de kurulmuştur. Çoğunluğunu Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin oluşturduğu örgütün 12 üyesi vardır.

Üyeler:

Kurucu üyeler: Türkiye, Rusya, Azerbaycan, Ermenistan, Moldova, Gürcistan, Ukrayna, Bulgaristan ve Romanya.

Diğer üç ülke: Sırbistan Yunanistan ve Arnavutluk

Örgütün Amacı Nedir?

12 üyeden oluşan örgütün temel amacı Karadeniz havsında barış ve istikrar bölgesi haline getirmektir. Bu amaca ulaşmak isteyen ülkeler, ikili veya çok taraflı ekonomik, teknoloji ve sosyolojik işbirlikleriyle bu amaca ulaşmayı arzulamaktadır. 1992’den beri örgüt üyeleri arasında en çok ekonomik işbirliği yapılmıştır.

KEİ’nin Yapısı

Dışişleri Bakanları Konseyi: Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü’nün tek karar alma organıdır. Yılda iki defa toplanan konsey, oydaşma ile karar alır.

Yüksek Düzeyli Memurlar Komitesi: Üye ülkelerin Dışişleri Bakanlarını temsil den komite üyeleri, uluslararası örgütlerin olmazsa olmazı üst düzey bürokratlardan oluşur. Dışişleri Bakanları Konseyi’nin aldığı karar ve tavsiyelerin uygulanmasını sağlayan komite, konseye tavsiyelerde bulunarak yol haritasının belirlenmesinde önemli rol oynar.

Örgüte Bağlı Kuruluşlar:

  • Karadeniz Ekonomik İşbirliği Parlamenter Asamblesi (KEİPA)
  • Ticaret ve Kalkınma Bankası
  • Karadeniz Etütleri Uluslararası Merkezi
  • İş Konseyi

KEİ’nin 25. Kuruluş Yıldönümü Zirvesi

22 Mayıs 2017’de Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı 25. Kuruluş Yıldönümü Zirvesi düzenlendi. Üye ülkelerin devlet ve hükümet başkanları ile bakanlarının geldiği zirveye, Rusya Başbakanı Dmitri Medvedev de katıldı. Zirvenin açılış konuşmasını yapan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan önemli açıklamalarda bulundu.

Üye ülkelerin kara ulaşımını rahatlamak amacıyla Karadeniz Çevre Otoyolu projesinin çok önemli olduğunu dilen getiren Erdoğan, “Biz ülkemize ait kısmını 10 yıl önce tamamladık. Aynı şekilde İstanbul’un altında ve üstünde dünya çapında projeleri hayata geçirdik.” dedi. Üye ülkelerin birbirleri arasında vizesiz seyahatin önünü açması gerektiğini belirten Erdoğan, “Son yıllarda vize engellerinin kaldırılması konusunda büyük mesafeler katettik. Ukrayna ve Gürcistan’a pasaportsuz seyahatin yolunu da açtık. Bu kolaylığı bütün üye ülkelere yaymak, insanlarımızı yakınlaştırmak istiyoruz” ifadelerini kullandı.

Kaynak: StratejikOrtak.com

‘Türkiye, Afrin İçin ÖSO’dan Oluşan 10 Bin Kişilik Ordu Kuruyor’

Türkiye’nin desteklediği Özgür Suriye Ordusu ve PKK’nın Suriye kolu PYD yetkililerinin ayrı ayrı yaptığı açıklamalara göre Türkiye, YPG’ye karşı ÖSO ordusu kuruyor. Türkiye’nin profesyonel eğitimlerini sürdürdüğü ÖSO ordusuyla Cerablus’tan İdlip’e kadar olan bölgede güvenli bölge kurmak istediği ve YPG kontrolündeki bazı bölgelere harekat düzenleyeceği belirtiliyor.

Kısa süre içinde YPG’ye karşı kara ve hava harekatı düzenleme planı yaptığı öne sürülen Türkiye, kara harekatında ÖSO güçlerini aktif bir şekilde kullanmak istiyor.

Suriyelilerden oluşan ve tamam erkeklerden oluşan ÖSO ordusunun sayısının ise şimdilik 10 bin olacağı, gelecekte bu sayının artabileceği iddia edildi.

‘GAZİANTEP VE KİLİS’TE ÖZEL KUVVETLER’E BAĞLI TÜRK ASKERLERİ EĞİTİM VERİYOR’

Konuyla ilgili Sputnik’e konuşan ve eğitimde yer alan bir ÖSO komutanı “Türkiye YPG’ye karşı harekat yapmak ve Cerablus’tan İdlib’e kadar olan güvenli bölgede görev almaları amacıyla Suriyelilerden oluşan bir ÖSO ordusu kuruyor. Bu çalışma 3 aydır devam ediyor. Gaziantep ve Kilis’te Özel Kuvvetler’e bağlı Türk askerleri eğitim veriyorlar. Eğitimler 45 günlük oluyor. Suriye’nin İdlib, Halep, Şam, Hama kentlerinden Suriyeliler eğitime katılıyorlar. Gönüllü olarak bu orduda yer alıyorlar. Eğitime katılanların çoğu Türkmen ve Araplardan oluşuyor. Kürtler de var ama sayıca azlar. Eğitime katılanlara aylık 300 dolar veriliyor. Yeme, içme ve kalacak yerleri de Türkiye tarafından temin ediliyor. Eğitim kısa bir süre sonra sona erecek. Bu kurulan ÖSO ordusunun hedefinde ilk etapta Menbiç, Afrin ve Tel Abyad olacak” dedi.

‘TÜRKİYE AFRİN’E KARA HAREKATI YAPMAK İÇİN ÖSO GÜÇLERİNİ EĞİTİYOR’

PYD’ye yetkilisi Demokratik Suriye Meclisi (DSM) yöneticisi Rezan Hiddo ise Türkiye’nin YPG’ye karşı bir ÖSO ordusu kurmak için çalışmalar yaptığına dikkat çekerek, şöyle devam etti: “Bize gelen bilgilere göre Türkiye Afrin’e kara harekatı yapmak için ÖSO güçlerini eğitiyor. ABD’nin YPG’yi silahlandırma kararından sonra Türkiye harekete geçmek istiyor. Kobani ve Kamışlı’da ABD askerleri olduğundan Türkiye oraya kara harekatı yapamıyor. Ama Afrin’de ABD askerleri olmadığı için, Türkiye buraya kara harekatı yapmayı planlıyor. Ayrıca Türkiye Azez, Mare, Cerablus-Halep batısı ve İdlib’i tamamıyla kontrol etmek istiyor. Türkiye, Batı Halep ve İdlib bölgesini birleştirmek istiyor. Suriye hükümeti ve Rusya’nın bu plana nasıl bir tepki vereceğini merak ediyoruz. Biz, bir tepki bekliyoruz.”

‘TÜRKİYE ŞİMDİ DE CEZİRE VE DİCLE KALKANI’NI KURUYOR’

Suriye Kürtleri Ulusal Konseyi (ENKS) yöneticisi Müslim Mıhemed ise “Fırat Kalkanı oluştuğunda Fırat’ın batısında Azez, Cerablus ve El Bab bölgelerinde savaştı. Türkiye birçok kalkan kuruyor. Şimdide Cezire Kalkanı ve Dicle Kalkanı’nı kuruyor. Dicle Kalkanı’yla Silopi’den Şengal’a kadar olan bölgede bir harekat yapmayı hedefliyor. Türkiye’nin bu konuda projeleri var ve devam ediyor. Türkiye kendi çalışmasını yapıyor fakat PYD, Suriye Kürdistanı ile ilgilenmek yerine ENKS’yi yok etmeyi düşünüyor. Türkiye, PYD’yi kabul etmiyor. PYD’nin savaşçılarının sınırda olmasına karşı çıkıyor ve bu konuda hazırlıklarını yapıyor” ifadelerini kullandı.

Fırat Kalkanı Harekatı’nın en büyük güçlerinden ÖSO’ya bağlı Hamza Tugayı’nın eğitim görüntüleri:

Fotoğraf: İHA

Son Muhalifler Çekildi, Esad Güçleri Humus’un Tamamını Kontrol Altına Aldı

Suriye Hükumeti(rejim güçleri) Humus’daki son mahalleyi de alarak şehrin tamamını muhaliflerin elinden aldı.

Hükumet güçlerinin yaptığı açıklamaya göre yaklaşık 700 muhalif aileleri ile birlikte (toplam 3000 kişi) Al-Wair ilçesinden çıkartıldığını ve şehrin tamamının silahsız ve militansız hale getirildiğini söylediler. Savaştan geri çekilen diğer muhaliflerin ise (muhaliflerin elinde bulunan) İdlib’e doğru gittiği öğrenildi. 

Rusya ile yapılan anlaşmaya göre muhaliflerin silahları ile birlikte geri çekilmesi için açılan koridorda, kendi ellerinde bulunan şehirlere doğru gitmelerine izin verilmişti. Ancak, muhaliflere, böyle bir anlaşmanın zemini hazırlanırken Esed ve Rus güçlerinin kendilerini zalimce bir şekilde askeri operasyonlarla ve bombardımanlarla köşeye sıkıştırdığını ifade ettiler.

Rejim Güçlerinin Aldığı Son Yerler

(Böylece 2011’den beri Suriye’de ölen insan sayısı 300.000’i aştı)

Humus nerede?

Kaynak: BBC – StratejikOrtak.com