En Ayrıntılı Suriye Savaş Haritası: Askeri Üsler ve Örgütler

Suriye’de 2011’den günümüze süren iç savaş, ilk olarak Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) tarafından Esad rejimine karşı direnişe geçen muhaliflerle başlamış ve Irak El Kaidesi olarak bilinen ve daha sonra Nusret Cephesi’nden ayrılan IŞİD’in ülkeye girişiyle çok farklı boyutlara ulaşmıştır. Nusret Cephesi’nden ayrılan IŞİD‘in Suriye’de varlığından önce Rakka’dan Menbiç’e ülkenin çok büyük bir kısmını kontrol eden muhalifler(ÖSO), örgütün ülkede operasyonlara girişmesiyle kendi içinde de bölünmeye ve güç kaybetmeye başlamıştır. Tıpkı ÖSO gibi El Kaide’nin Suriye uzantısı olarak bilinen Nusret Cephesi’nin sahaya girmesi ve çeşitli Selefi örgütlerin güçlenerek kendi birliklerini oluşturmasıyla savaş rejim karşıtlığından, örgütlerin kendi arasındaki güç savaşına dönmüştür.

Suriye’deki savaş git gide anlamsız bir hal alırken, 2014’te ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin (Kobani ile başladı) ve 2015 sonlarında Rusya’nın Suriye müdahalesiyle içinden çıkılmaz bir denkleme evrilmiştir.

Şu anda ülkede birçok ayrı grup yer almakla birlikte Türkiye dahil birçok ülkenin askeri de sahadadır. Suriye iç savaşının en güncel ve en ayrıntılı olarak gösterildiği haritada Suriye’deki ABD, Rusya, İran ve Türkiye’nin askeri üsleri, örgütlerin kontrol ettiği bölgeler ve ittifak ile yönetilen alanlar Mayıs 2017 Suriye son durum haritası üzerinden gösterilmiştir (Turuncu renkteki alan: PKK’nın Sincar çevresinde kontrol ettiği topraklar).

Suriye savaş haritası (ABD, Türkiye, Rusya, İran ve Fransa’nın askeri üsleri) – Harita: omrandirasat.org




  • Haritada bulunan çizgili bölgeler ortak kontrol alanlarıdır. Haritayı kabataslak şöyle okuyabilirsiniz;
Muhaliflerin kontrolündeki bölgeler: YPG kontrolündeki bölgeler: Esad Rejimi kontrolündeki bölgeler:
Sadece muhalifler, ABD(Suriye’nin güneyi) ve Türkiye destekli muhalifler gibi ayrımların yapıldığı haritada İdlip gibi muhaliflerin en güçlü olduğu bölgede Heyetül Tahrir-i Şam‘ın (Aşırıcı muhalifler olarak anlatmakta fayda var) muhaliflerle birlikte kontrol ettiği bölgeler gösterilmiştir. Sadece YPG kontrolündeki, Suriye Demokratik Güçleri (SDG)-YPG, ABD-YPG, Rusya-YPG, ve Esad Rejimi-YPG ittifaklarının olduğu ve bu iki ayrı güçlerin yönettiği topraklar olarak gösterilmiştir. Sadece rejim ordusu, Hizbullah, İran ve Rusya şeklinde ayrılmıştır.

[Suriye özel sayfamızı ziyaret etmeyi unutmayın]

Suriye’de 6. yılına giren iç savaşta ülke nüfusu %21 oranında azaldı. 600 bine yakın insan yaşamını yitirdi ve 10 milyondan fazla kişi ülke içinde ve ülke dışına göç etmek zorunda kaldı. Ülkedeki kanlı iç savaş birçok kenti de harap hale getirdi. Bir zamanlar insanların gezip alışveriş yaptığı tarihi çarşılar, tedavi oldukları hastaneler, hatta camiiler ağır silahlarla yerle bir oldu.

Suriye ve Irak canlı savaş haritası adlı konumuzda bulunan, Suriye ve Irak’ta köy köy değişimlerin yansıtıldığı interaktif haritayı ziyaret edebilirsiniz.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Çin’in Ortadoğu’daki Askeri ve Ekonomik Varlığı (Harita)

Ekonomik büyümenin ülkesi haline gelen Çin Halk Cumhuriyeti, dünya ülkeleri için stratejik konumda bulunan Ortadoğu’da bulunan askeri üsleri, ekonomik yatırımları ve limanlarıyla varlığını hissettiriyor. Ekonomik gücünü her geçen gün artıran Pekin yönetimi, Ortadoğu’daki belirsizlikten ekonomik olarak faydalanıyor. Suriye ve Yemen iç savaşında açıkça sahada bulunmayı tercih etmeyen, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki veto hakkını her daim Rusya tarafında ABD karşısında kullanmaktan da çekinmiyor.

Şu anda dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olan ve 2030 yılında dünyanın en büyük ekonomik gücü olacağı düşünülen Çin’in, Ortadoğu’daki askeri tesisleri ve ekonomik yatırımlarıyla birlikte bölgeye yaptığı ticaret için kullandığı limanların haritası şöyle:

Çin’in Ortadoğu’daki varlığı (Askeri tesisler, ekonomik yatırımlar, Çin’e ait limanlar ve Ortadoğu ülkelerinin Çin’den ithalatı)

Çin’in Ortadoğu politikası ve yurtdışındaki ilk ve tek askeri üssü hakkında detaylı bilgi almak için “Çin, İran’a karşı Suudi Arabistan’ın yanında” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Masonluk Nedir? Nerede ve Nasıl Ortaya Çıktı?

Masonlarla ilgili çok sayıda komplo teorisi dolaşıyor. Ama İskoçya’nın gerçek masonluk tarihi yüzlerce yıldır unutulmuş olsa da herkesin ulaşabileceği bir yerde duruyor.

İskoçya’nın başkenti Edinburgh’daki ünlü kale ve esrarengiz çıkmaz sokaklarına kıyasla parke taşlarıyla kaplı sakin Hill Street sokağı pek sır barındıracak bir yer görünmüyor.

Ama sokağı yavaşça adımlarken bir kapının üstünde altın yaldızla yazılmış “Edinburgh Locası (Mary Şapeli) No 1” yazısı gibi ilginç sayı ve işaretlerle dolu bir levhayla karşılaşabilirsiniz.

Hill Street 19 numaradaki bu şapel dini bir mekân değil. Burası bir mason locası. 1599’a kadar giden tarihiyle dünyanın hala ayaktaki en eski locası.

Bazıları buna şaşırabilir. Konunun meraklısına sorulsa masonluk ne zaman başladı diye, çok daha sonraki bir tarih söylenecektir. 1717 İngiltere Büyük Locasının kuruluş tarihidir. Fakat bugün bildiğimiz masonluk İskoçya kökenlidir.

Edinburgh’da 19 Hill Street adresindeki Mason locası

Duvar ustalarının oluşturduğu birlikler Ortaçağ’dan bu yana İngiltere ve İskoçya’da vardı. Ama bu birliklerin ya da locaların düzenli kullanımına dair ilk veriler İskoçya’da görülmüştür. 1500’lerin sonunda İskoçya’da en az 13 loca vardı. 16. yüzyıla gelindiğinde bu localar kurumsal bir özellik kazandı ve çoğu insan bu noktayı modern masonluğun başlangıcı olarak görüyor.

Masonların Şifresini Çözmek adlı kitabın yazarı ve İskoçya’nın Büyük Locası müzesinin küratörü Robert Cooper’a göre, “Olaylar bu tarihlerde başlıyor. Localar İskoçya’nın temel bir özelliği. Ülke çapında bir ağ oluşturmuşlardı ve Edinburgh işin başını çekiyordu”.

Mason Locası adıyla da bilinen İskoçya’nın Büyük Loncası başkent Edinburgh’da

Cooper’la ofisinde görüştüm. Edinburgh’da Mary Şapeline çok yakın 96 George Street adresindeki İskoçya’nın Büyük Locası’nda, duvarları ahşap kaplama, kitaplarla dolu bir odaydı burası. 1736’da kuruluşundan bu yana bu loca İskoçya’daki bütün mason localarının kayıtlarını tutuyordu. Buraya Mason localarının bütün üyelerinin kayıtları da geliyor ve üye sayısının dört milyonu aştığı görülüyordu.

Cooper, belgeler arasında Japonya’nın Nagasaki şehrinden 115 yıl öncesine ait üye kayıtları da olduğunu söylüyor.

Büyük Loca müzesinde sergilenen bir listede ünlü Mason Robert Burns’ün imzası görülüyor.

“Eski bir söz vardır: İskoçlar nereye gitmişse yaptıkları ilk şey önce bir kilise, sonra bir banka, sonra bir pub ve dördüncü sırada da bir lonca kurmuştur” diyor Cooper.

Bu enternasyonalizm müzede de kendisini gösteriyor. Dünyanın her tarafından bir şeyler var burada: Kuzey Çin İskoç Mason Locası’nın flaması, 30 kadar mason takısı, Çekoslovakya’dan madalyonlar, vs.

Komplo teorisi yanlılarının bir kısmı masonluğun Illuminati tarzı gizli örgütlenmelerle bağlantılı olduğunu düşünüyor. Bazıları ise Amerikan dolarının tasarımından Fransız Devrimi’ne kadar her şeyde gizli eli olan dünya çapında bir ağ olduğu kanısında. Fakat birçok tarihçi gibi Cooper da buna itiraz ediyor.

Müzenin küratörü Robert Cooper

“Gizli bir örgüt olsak nasıl haberiniz olur bizden? Burası herkese açık bir bina, internet sitemiz, Facebook ve Twitter sayfamız var. Hatta basına reklam veriyoruz. Ama yine de dünyayı yöneten ‘gizli örgüt’ oluyoruz! Asıl gizli örgüt Mafya’dır, Çinli organize suç şebekeleridir. Onların bizim gibi kütüphanesi ya da müzesi yok.”

Masonlukla ilgili esrarengiz havanın bir nedeni ilk çıkış noktasıyla ilgili fazla bilgi olmamasıdır. Fantastik teorilerden biri masonluğu Fransa’da 1307 yılında Kral Philip tarafından ezilen Tapınak Şövalyeleri’ne kadar götürüyor.

Bunların bir kısmının İskoçya’ya kaçarak masonluğu kurduklarını ileri sürüyor bu teori.

Masonlar ise kökenlerini Kral Süleyman’a dayandırıyor. Dediklerine göre Süleyman’ın tapınağı kuşaktan kuşağa duvar ustalarına aktarılan gizli bilgilerle inşa edilmiş.

Cooper mason sembollerinden birine işaret ediyor.

Bu hikâyenin daha gerçekçi versiyonu ise zanaatkârlar loncasına dayanıyor olabilir. “Bu örgütler zanaata dayanıyordu ve her zanaatkârın kendine özgü loncası vardı” diyor Cooper. Böylece her biri kendi arasında irtibat halinde oluyor, zanaatlarının ince noktalarını birbirine aktarıyor ve yabancıları dışlayabiliyordu.

Duvar ustaları ise Ortaçağ’da Britanya topraklarında giderek daha devasa ve ince işlenmiş kiliseler inşa etme durumunda olduğu için muhtemelen evlerinden uzak uzun süreli işlerde çalışıyordu. Bu işleri yapacak farklı yerlerden çok sayıda insanı bir arada toplarken her birinin işinin ustası olduğundan emin olmayı sağlayacak bir örgüte ihtiyaç vardı. Gidilen yerde o örgütün üyesi olduğunu kanıtlamak için sadece kendileri arasında bir şifre belirlemek gerekiyordu.

Localar daha eski olsa da mason hareketi 1500’lerin sonuna dayanıyor. William Schaw adında biri İskoç (daha sonra İngiltere) kralı 6. James’in ustabaşıydı ve kralın şato, saray ve diğer konaklarının inşa ve bakımından sorumluydu. Yani Britanya’nın duvar ustaları ondan sorulurdu. Schaw bu işi daha örgütlü bir halde yapıp çıraklık işlerini de düzenlemeyi, ustaların “kardeş gibi birbiriyle yardımlaşma ve dayanışmasını” amaçlıyordu.

1598’de bu amacı ifade eden yazılı bir metni tüm İskoç localarına gönderdi. Bundan sonra da her loca tutanak tutmaya başladı.

İngiltere’nin Büyük Locası kurulduktan sonra İskoçya’nın etkisi azalmaya başladı. Bundan sonra masonluğun İskoç kökeni yavaş yavaş unutuldu.

Masonluğun Kökeni adlı kitabında David Stevenson bu durumu, “Büyük locaları kurarak ülke çapında örgütlenme adımını ilk İngiltere’nin atması ve bunu 1725’te İrlanda ve 1736’da İskoçya’nın takip etmesi, birçok İngiliz mason tarihçinin Masonluğun kökenini İngiltere’ye dayandırmasına neden oldu” diye açıklıyor. Cooper da bu düşünceyi paylaşıyor.

Fakat Dan Brown’ın Da Vinci Şifresi‘nde adı geçen Rosslyn Şapeli’ndeki oyma ve heykeller nedeniyle masonluk ile bağlantılı olduğu ifade edilmiş, İskoçya ile Masonluk arasında bu sayede bir bağ kurulmuştu. Oysa bunu gösterecek herhangi bir veri olmadığından bu şüpheli bir iddiadır.

İskoçya Mason loncası

İskoçya’nın asıl masonluk tarihi Dan Brown’ın üne kavuşturduğu kiliseden daha orta yerde duruyor. Büyük Loca ve müzenin kapıları tüm ziyaretçilere açık ve isteyen herkes arşivlere bakabilir. Bunlar kapılarını üye olmayan kişilere açmıyor olabilir, ama adresleri ve varlıkları gizli değil, ortada.

Ötekileştirmek ve Teröristleştirmek

Dünyanın herhangi bir yerinde canlı bomba eylemi gerçekleştiğinde ve saldırının üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra insanların aklına ”Teröristler hangi zihniyetle canlı bomba olmayı kabul ediyorlar?” diye bir soru geliyordur. Böyle bir sorunun insanın aklına gelmesinin temel sebebi teröristin kendisini patlattıktan sonra bir kişinin, masum insanların canına kıymasının yanı sıra kendisini parçalara ayırabilecek bir zihniyete sahip olduğuna şahit olmalarıdır (çünkü masum insanları öldürüp kendisini öldürmeyen teröristler de var).

İnsanlar herhangi bir sebep bulamadıklarında daha doğrusu kendilerine mantıklı gelen bir sebep bulamadıklarında kendi kafalarında canlı bomba olmanın sebebini üretmeye başlar. Üretilen sebep kendilerinin hayata bakış açıları, yaşam tarzları, zihin yapıları vb. faktörler tarafından şekilleniyor. Bu şekillenen sebebi bazıları din etrafında topluyorlar ya da toplamaya çalışıyorlar. Fakat etraflıca bir düşünme uğraşına girildiğinde kendilerine dinden bir haklılık çıkarmaya çalışmayan hatta dinlere karşı olan çeşitli terör örgütlerinin olduğunun farkına varılıyor. Peki bir insan neden kendini parçalara ayırmak ister? Bu soru birçok insanın kafasını karıştırmıştır. Ve yukarıdaki faktörlerden dolayı insanlar bu soruya hep kendince mantıklı gelen bir sebep bulacaktır.

Halep

Amerikalı siyaset bilimci Robert Pape insanların kendilerini parçalayarak hayatlarına son vermelerinin sebebini kendi mantığına göre düşünmemek için ve insanlarında kendi mantıklarına dayanarak düşünmelerine son vermek için bilimsel bir uğraşın içine giriyor. Robert Pape, Kazanmak için Ölmek adlı kitabında 1980 ile 2003 arasında 315 intihar terörü vakasını incelemiştir. Robert Pape’in bu araştırması, intihar bombalarının %95’nin ulusal özgürlük amacına yönelik olduğunu ortaya çıkarmıştır. Pape, intihar terörizminin dini bir eylemden ziyade laik bir eylem olduğunu söyler. Pape’in araştırmasına göre eylemin ana hedefi yabancı işgalci gücü anavatandan çıkarmaktır. ”İntihar eylemleri yabancı işgaline karşı bir tepkidir.” der Robert Pape.

Günümüzde küreselleşen bir terörizm var.  Dünyanın farklı ülkelerinden hatta farklı kıtalarından militana sahip olan terör örgütleri var. Peki dünyanın bir ucundan diğer ucuna bir terör örgütüne katılmak için giden kişi nasıl oluyor da kendisinin doğup büyüdüğü topraklar olmayan topraklar için kendini parçalara ayırabilecek duruma geliyor. Bunun temel sebeplerinden biri de bir insanın inancından, düşüncesinden, etnik aidiyetinden, yaşam tarzından dolayı ”ötekileşmesidir”. Herhangi bir insan nerede inancından, düşüncesinden, etnik aidiyetinden, yaşam tarzından dolayı ötekileşmez? Elbette kendini ait hissettiği yerde. Peki bir insanın kendini ait hissettiği yer neresidir?

Kendi inancından, düşüncesinden, etnik aidiyetinden, yaşam tarzından dolayı ötekileşmediği yer neresiyse insan kendini oraya ait hisseder. O yer neresi ise artık orası kişinin vatanıdır. Çünkü insan kendi vatanında ötekileşmez. Yukarıda sayılan faktörlerden herhangi birinden dolayı bir insan vatanında ötekileşemez. Eğer bir insan bu faktörlerden dolayı ötekileşir ise kendisine ötekileşmeyeceği bir yer arayışına girer. Psikolojik olarak kendini arayış içinde bulur. Çünkü artık buna hazır hale gelmiş olur. Terör örgütleri de insanların bu ötekileşmelerinden dolayı yaşadıkları psikolojilerinden yararlanarak onlara ötekileşmeyecekleri bir vatan sunarlar. Kişiler de kendilerine sunulan yerlerde ötekileşmediklerini anladıklarında artık kendisinin doğup büyüdüğü, atalarının uğruna can verdikleri yerler onlar için bir anlam ifade etmemeye başlar. Çünkü Ötekileşmedikleri yerler artık onların vatanı olmuştur. Robert Pape’in yaptığı bilimsel araştırma da tam burada başlar. Ötekileşmiş kişiler artık kendilerine sunulan yerleri vatan olarak benimsedikten sonra doğup büyüdükleri yerler için değil ötekileşmedikleri yerleri korumaya başlar. Ve bu uğurda kendilerini parçalayacak duruma kadar gelirler.

İntihar eylemlerinin İslam ile ya da herhangi bir dinle ilişkilendirmenin ne kadar saçma bir durum olduğu ortadır aslında. Sadece bunu görmek için etraflıca düşünmek gerekir. Yukarıda belirtilenlerden yola çıkarak intihar eylemlerinin bir fanatizm değil belli bir amaca yönelik bir eylem olduğunu umarım anlatabilmişizdir.

Bazıları için tatmin edici çalışmalar olmayabilir yukarıda belirtilenler. Ama zaten onlar fikirlerinde herhangi bir değişiklik istemiyorlar. Çünkü İslam’ı o şekilde ya da bu şekilde terör ile aynı safta tutmaya çalışacaklar. Zihinlerini bağladıkları yerler onlardan bunu istiyorlar. Hegel, efendi-köle diyalektiğini anlatırken ‘’kölelerin, köle olduklarını anladıkları an, köle olmaktan kurtulabilirler.’’ diyor. Bu kölelerinde bunu anlamaları umuduyla…

Ez cümle ötekileştirmeyin, teröristleştirmeyin!

İsmail Yılmaz*


*Stratejik Ortak misafir yazarı.

21. Yüzyıl Dünyası Çok Kutuplu Bir Dünyaya Mı Evriliyor?

ABD ve Sovyetler Birliği’nin arasındaki rekabetin eşiğinde süren iki kutuplu dünya düzeni Sovyetler Birliğinin çökmesiyle birlikte sona ermiştir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla tek başına kalan Amerika’nın dünyaya yön vereceği yönünde iddialar ortaya atılmıştır. Fukuyama da kitabında Amerika’nın dünyada tek başına kaldığını ve tarihin sonunun geldiğini yazmıştır. Ancak ABD’nin tek kutuplu dünya düzeni uzun sürmemiştir. Çünkü Amerika bu tek kutuplu düzeni kurmada başarılı olamamış ve günümüzde çok kutuplu dediğimiz bir dünya düzeni oluşmaya başlamıştır. Bu düzenin yeni aktörleri: Rusya, Çin, Hindistan, bölgesel bir aktör olarak AB ve AB’den henüz ayrılma kararı alan ve eski hinterlantına dönme niyetinde olan İngiltere olarak sayılabilir.

Bu makalemizde ABD ve Sovyetler Birliği’nin iki kutuplu dünyası ve ardından Amerikan’ın tek aktör olarak sıyrılıp dünyaya yön vermeye çalışırken başarısızlığa uğraması ve hem ekonomik hem de jeostratejik açıdan gelişen diğer aktörlerin ABD’ye yetişerek dünyayı çok kutuplu bir düzene kaydırmaya çalışmaları ele alınacaktır.

  1. İKİ KUTUPLU DÜNYA: ABD-SOVYETLER BİRLİĞİ

İki kutuplu sistem, tarihsel olarak gerçekleşmiş olan bir uluslararası siyasal sistem türüdür. 2. Dünya Savaşı sonrasında başlayıp 1990’lara kadar gelen bu sisteme ilişkin bazı özelliklere iki dünya savaşı arası dönemde de rastlanmaktadır. 2. Dünya Savaşında ABD, İngiltere, Fransa ve Sovyet Rusya çıkarları gereği Almanya, İtalya ve Japonya’ya karşı birlikte savaşmışlardır. Savaşın kazananları İngiltere, Fransa, ABD ve Sovyet Rusya olmuştur ancak bu savaşın sonunda herkes kaybetmiştir, ABD ve Sovyet Rusya hariç. Diğer ülkeler savaş sonunda ekonomik anlamda zarara uğrarken ABD ve Sovyet Rusya askeri anlamda güçlenmiştir. Özellikle kara gücü anlamında Rusya, hava ve deniz gücü anlamında ABD. İşte bu iki kutuplu dünya düzeni, savaştan güçlenmiş bir şekilde çıkan bu iki aktörün rekabetini ve kendilerine müttefikler edinerek dünyaya yayılma mücadelelerini kapsamaktadır.

2. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında ortaya çıkan ve 1990-91’de Doğu Blokunun dağılmasına kadar devam eden dönemin temel özelliği devletlerin iki blok etrafında yoğunlaşmış olmalarıdır. Bu döneme Soğuk Savaş denmektedir. Soğuk Savaş İkinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkan bu iki büyük devletin ve bunların etrafında kutuplaşan küçük devletlerin arasındaki anlaşmazlığın doğrudan silah kullanmadan sürdürüldüğü dönemdir. Her iki blokta da ABD ve SSCB gibi blok önderleri ve NATO ve Varşova Paktı gibi blok örgütleri bulunmaktadır.

Sovyetler Birliği ve ABD arasındaki bu çatışmanın en büyük sebebi karşılıklı güvensizliktir. Bu iki devlet çıkarları gereği savaşta aynı tarafta yer almış olsalar da birbirlerine güvenmemişlerdir. Çünkü her ikisi de kıta devletidir ve kıta devletleri önce bulundukları kıtaya hükmetmek sonra da kıtaya komşu olan bölgelerde kendine müttefik hükümetler yerleştirmek isterler. İşte bu iki devlet de bunu yapmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bu iki devlet Avrupa’yı yeniden şekillendirme derdine düşmüş ancak aralarındaki bu anlaşmazlık Avrupa ile sınırlı kalmamış, Asya’ya da sıçramıştır. Her iki ülke de birbirlerini çevrelemeye ve yayılma alanlarını engellemeye yani süper güç olmaya çalışmışlardır. Şimdi NATO ve Varşova Paktını inceleyelim.

1.1. NATO: KUZEY ATLANTİK ANTLAŞMASI ÖRGÜTÜ

Kuzey Atlantik Antlaşması, 4 Nisan 1949 tarihinde Washington’da Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa, İngiltere, İzlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz ve ABD arasında imzalanmış ve Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü yani NATO kurulmuştur. ABD, NATO ile birlikte Sovyetler Birliği’ni çevrelemeyi amaçlamaktadır. Bu noktada 3 yıl sonra Türkiye ve Yunanistan’ı da içine almıştır. Ancak yine de ABD, NATO’nun kuruluşundan sonra Avrupa’da ve Uzak Doğu’da yayılmasını arzulamaktadır. Soğuk savaşın Uzak Doğu’da çatışmaya dönüşmesi ve Ortadoğu’da ulusçu hareketlerin başlamasıyla ABD politikasını değiştirmiştir. Bu sebeple ABD dış politikada rolünü Ortadoğu’yu da hakimiyeti altına alacak biçimde genişletmiştir.

NATO, Batı Avrupa ülkeleri ile ABD arasındaki ilişkileri geliştirmiştir. Aynı zamanda Doğu-Batı blokları arasındaki soğuk savaşın da doruk noktasını oluşturmuştur. 1949 yılı sonuna doğru Avrupa’da siyasal istikrar oluşmaya başlamış, Marshall Planı sayesinde Batı Avrupa’da ekonomik refah sağlanmaya başlamıştır. Ayrıca NATO da askeri anlamda hızla örgütlenmekte ve güçlenmektedir. Tabi Sovyetler Birliği de bu noktada boş durmamış, NATO’ya karşılık olarak kendi blokunun askeri örgütlenmesini sağlamıştır.

1.2.VARŞOVA PAKTI

14 Mayıs 1955’te, Sovyetler Birliği Varşova Paktı’nı oluşturmuştur. Bu devletin yanında, Çekoslovakya, Bulgaristan, Macaristan, Polonya, Romanya, Doğu Almanya ve Arnavutluk bu ortak savunma örgütünün üyesi olmuşlardır. Varşova Paktı’nın kuruluş amacı NATO saldırısına karşı doğu ülkelerini korumak gibi anlatılsa da aslında sebep Yugoslavya’da bağımsız, ulusçu hareket eden Tito yönetimini ve Tito gibilerin Doğu Avrupa’da yayılmasını engellemektir. Varşova Paktı da tıpkı NATO gibi üye ülkeler arasında ortak bir askeri birlik oluşturmaktır. Bunu daha çok Doğu Avrupa ülkelerine müdahale etmek olarak değerlendirebiliriz. Bunu hukuki zeminlere oturtabilmek için adına Brejnev Doktrini demişlerdir.
Brejnev doktrini ve dolayısıyla Varşova Paktı, Doğu Avrupa ülkelerine “sınırlı egemenlik” nitelikleri sağlamaktadır. Bu ülkelerde Varşova Paktının egemenliği sınırlayıcı niteliklerine karşı ayaklanmalara sebebiyet vermiş ve ayaklanmaların yayılmasıyla bölgede 1989’da Sovyet etkisinin yıkılmasını hazırlamıştır. 1989’da Doğu Avrupa ülkelerinde komünizm çökmüş, çok partili parlamenter rejime geçilmiş ve Brejnev doktrini kaldırılmıştır. 1991’de de Varşova Paktı dağılmıştır.

Sovyetler Birliği’nde ise ekonominin çökmesiyle birlikte birçok ülke Rusya’dan bağımsızlığını ilan ederek ayrılmış ve Sovyet Rusya’da Boris Yeltsin’in güçlenerek mevcut politikaların başarısızlığı nedeniyle arkasında bir kitle oluşturarak Sovyetler Birliği’ni feshetmiştir. Garbaçov buna itiraz etmiş fakat artık yapacak bir şey kalmamıştır. Garbaçov son olarak bunları söylemiştir: “Ekonomimizi felce uğratan, düşüncelerimizi çarpıtan ve ahlakımızı bozan ‘Soğuk Savaş’a, silah yarışına ve ülkemizin çılgınca askerileştirilmesine son verildi. Artık dünya savaşı tehdidi yok.”

2.TEK KUTUPLU DÜNYADA ABD

Uluslararası sistemde tek bir egemen gücün olduğu, diğer devletlerin veya siyasal ünitelerin ise bu merkezi gücün altında yer aldığı sistemlere tek kutuplu ya da hiyerarşik sistem denir. Bu noktada İkinci Dünya Savaşı öncesinde dünyada hegemon olan güç Britanya İmparatorluğudur. Zaten İkinci Dünya Savaşı da İngiltere’nin yerini kimin alacağı üzerine yaşanmıştır. Savaş sonrasında İngiltere gücünü ABD’ye devretmiş ve Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle birlikte ABD gerçek anlamda İngiltere’nin yerini almıştır. Ancak ABD’nin bu konumu uzun sürmemiştir. Çünkü ABD gittiği her bölgeye demokrasi vaatlerinde bulunarak gitmiş ancak ne demokrasi ne de huzur, refah sağlayamadığı gibi zulüm, şiddet, terör, kıyım ve yıkımlara sebebiyet vermiştir. Bütün bunlar sonucunda özellikle Ortadoğu’da Amerikan düşmanlığı baş göstermiş ve Amerika sempatisini kaybetmeye başlamıştır. Bunun sebebi olarak da 11 Eylül olayları sonucu terörizmi ve kitle imha silahlarının yayılmasını engellemek adı altında Afganistan’a ve Irak’a müdahalelerde bulunması ve günümüzde de bu ülkelerdeki istikrarı sağlayamamış olması sayılabilir.

ABD Afganistan müdahalesine gerekçe olarak; Taliban rejiminin ABD’deki 11 Eylül saldırılarının müsebbibi olduğu iddia edilen El-Kaide terör örgütü lideri Usame bin Ladin’i sakladığını ileri sürmüştür. Böylelikle Taliban rejimini de ortadan kaldırarak bölgede istikrarı ve iç güvenliği sağlayabileceğine inanmıştır. Afganistan‘da Taliban rejimi sırasında yaşanan şiddet sonrası, ülkede düzen kurmak amacıyla Aralık 2001 tarihli Bonn Konferansı kararı doğrultusunda BM yönergesiyle ülkede Uluslararası Güvenlik Gücü’nün (ISAF) yerleştirilmesine karar verilmiştir. 11 Ağustos 2003’te NATO bu gücün komutasını devralmıştır.

Irak müdahalesi ise; Afganistan’daki gibi olmamış, ABD Irak’a tek taraflı olarak askeri müdahalede bulunmuştur. Müdahalenin nedeni de dönemin devlet başkanı Saddam Hüseyin’in kimyasal silah ürettiği iddialarıdır. Ayrıca Ortadoğu’da ‘demokratik İslam’ı geliştirmek amacıyla Arap Baharını başlatarak, başta Suriye ve Mısır olmak üzere birçok Arap ülkesinde iç savaşa sebep olmuştur. Bütün bunlar ABD’nin hegemon güç olmaya çalışırken ‘zorba devlet’ olmasına sebep olmuş ve bölgede popülaritesini kaybetmeye başlamıştır. Dünyadaki diğer aktörlerin; Rusya, Çin, AB, Hindistan, İngiltere vs. sivrilmeye başlamasıyla ABD tek süper güç olma yetisini yitirmiş dünya çok kutupluluğa doğru evrilmeye başlamıştır.
3.ÇOK KUTUPLULUK: ABD, RUSYA, ÇİN, AB, HİNDİSTAN, İNGİLTERE
Çok kutuplu sistemler, ikiden fazla bloklaşmanın ya da koalisyonun olduğu sistemlerdir. Çok kutuplu sistemin yaşandığı günümüz dünyasında bloklaşmadan çok ülkelerin kendi çıkarları doğrultusunda süper güç olmaya çalıştıklarını söyleyebiliriz. Morgenthau’ya göre; coğrafya, doğal kaynaklar, üretim kapasitesi, askeri kapasite, nüfus, ulusal karakter, diplomasinin ve hükümetin niteliği bir ülkenin gücünü belirleyen faktörlerdir. Şimdi bu faktörler çerçevesinde süper güç adayı olan ülkeleri değerlendirelim.

3.1.ABD

Soğuk Savaş sonrası dünyada tek hegemon güç olarak kalan ABD’nin bu konumunu uzun süre devam ettiremediğini söylemiştik. Aslında bu dönemde ABD’nin amacı dünya güvenliğini kendi çıkarları doğrultusunda sağlamak yönündedir. Bu noktada ABD, NATO’nun askeri gücünü kullanarak Afganistan, Irak gibi ülkelere müdahale ederek sert güç (hard power) uygulamıştır. Bunu da 2001 yılında ABD Başkanı Bush tarafından ortaya atılan Bush Doktrini ile sağlamışlardır. Bush Doktrini ile birlikte ABD, ‘çevreleme’ ve ‘caydırıcılık’ stratejisini terk etmiştir. Bu sebeple NATO, BM gibi uluslararası örgütler bu tarz operasyonları gerçekleştirebilmek için ABD’nin başvurabileceği askeri güç olmuşlardır. Obama’nın iktidara gelmesiyle birlikte Bush döneminde özellikle Ortadoğu’da başarısız olan ABD, bu dönemde, müdahalede bulunduğu ülkelerden çekileceği iddiasında bulunmuşsa da aslında çekilmemiştir. Çünkü ABD bölgeden çekildiği anda bölgedeki istikrarsızlıktan başka ülkelerin, özellikle Rusya’nın, yararlanabileceğini bilmektedir. Obama döneminde de Ortadoğu’daki istikrarsızlık son bulmamıştır.

ABD Rusya çatışması bu dönemde de varlığını sürdürmektedir. Bunu sadece Ortadoğu’da değil, Güney Kafkasya’da, Avrupa’da ve Asya’da da görmekteyiz. Rusya, bugün Avrupa’ya sattığı petrol ve doğal gaz ile tekel olmaya çalışırken ABD bu tekeli kırmaya ve Güney Kafkasya petrollerini Avrupa’ya ulaştırmaya çalışmaktadır. Böylelikle hem bölgeye girmek hem de müttefikleri olan Avrupa ülkelerini Rusya’ya olan bağımlılıklarından kurtarmaya çalışmaktadır. Bugün dünyada ABD’nin Güney Kafkasya petrol ve doğal gaz rezervlerine ihtiyacı olduğu anlayışı bulunmaktadır. Ancak bu doğru değildir. Çünkü ABD’nin Hazar’dan gelecek enerjiye ihtiyacı yoktur. Ülkesindekiler kendisine yeter de artar bile, hatta tamamını kullanmamaktadır. Hem kendi kaynağını çıkarmak oldukça maliyetli olabilmekte hem de kendi rezervlerini geleceğe yönelik tutmaktadır. Doğal gazı ise kimseden almaya ihtiyacı yoktur, çünkü kaya gazı üretmektedir hatta bunu yakında satmaya başlayacaktır. Ancak Avrupa’nın Hazar’ın enerjisine ihtiyacı vardır ve bunlar ABD’nin müttefikleridir. Bu sebeple ABD, Güney Kafkasya’da bulunmak istemektedir.

Süper güç Amerika’nın askeri kapasitesi oldukça yüksektir, üstelik bu ülke nükleer güce de sahiptir. Ayrıca üretim kapasitesi ve doğal kaynakları da oldukça zengindir. Bunun yanı sıra Dolar’ın da uluslararası para birimi olması ABD’nin artılarındandır. Bugün gelişmekte olan ülkelerdeki istikrarsızlık sonucunda ulusal Dolar karşısında değer kaybetmesi ABD’yi daha da güçlü duruma getirmektedir. Bu faktörler çerçevesinde ABD süper güç olduğunu kanıtlamakta ve elinde bulundurduğu liderlik vasfını kaptırmamak için yeni doktrinler oluşturmaktadır.

3.2.RUSYA FEDERASYONU

SSCB’nin dağılmasıyla oluşturulan Rusya Federasyonu, Putin’in iktidara gelmesi ve gelişen ekonomisiyle birlikte kendine dünya devletleri arasında yer bulmaya başlamıştır. Bugün Rusya dünya petrol rezervleri bakımından 8. sırada yer almakla birlikte, Suudi Arabistan’ın ardından dünyanın 2. Büyük petrol ihracatçısıdır. Doğal gazda hem rezerv büyüklüğü hem de ihracat bakımından dünya lideri konumundadır. Öyle ki bugün dahi Avrupa ülkeleri doğal gaz ve petrol açısından Rusya’ya bağımlı durumdadır. ABD, Rusya’nın tekelini kırmak amacıyla Güney Kafkasya’daki petrol ve doğal gazı Azerbaycan-Gürcistan-Türkiye üzerinden Batıya ulaştırmaya çalışmaktadır. Ayrıca Türkiye-Ermenistan, Ermenistan-Azerbaycan arasındaki sorunları çözmeye çalışmaktadır. Ancak Rusya, Güney Kafkasya’daki sorunların çözümlerini engelleyerek hem Güney Kafkasya’da hakimiyet kurmakta hem de Avrupa’nın kendisine olan bağımlılığını devam ettirmeye çalışmaktadır.

Rusya’nın yüzyıllardır yegane amacı güneye inmektir. Bunun için de defalarca Osmanlı Devleti ve onun mirasçısı Türkiye ile anlaşmazlık yaşamıştır. Rusya’nın güneye inebilmesi için öncelikle Karadeniz’e çıkması gerekmektedir. Bu nedenle Rusya için Kırım oldukça önemlidir. Kırım’ın Sivastopol (Bahçesaray) Limanı’nda Rus askerleri bulunmaktadır. Bu üs SSCB döneminde kurulmuş, SSCB dağıldıktan sonra da varlığını korumuştur. Karadeniz’i geçtikten sonra da Türk Boğazları Rusya için oldukça önemlidir. Bu noktada 1936 yılında imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin süresi dolmasına rağmen varlığını koruması Rusya’nın yararınadır. Boğazlardan geçen Rusya’nın Akdeniz’de etkili olabilmesi için bölgede bir üs bulundurması gerekmektedir. Laskiye yakınlarında, Suriye’nin kuzey batısında Tartus Deniz üssünü elde etmiştir, ancak bugün de Laskiye’de üssü bulunmaktadır.

Rusya’nın SSCB’den kalan nükleer gücünü de unutmamak gerekmektedir. Her ne kadar bugün bu gücünü kullanamayacak olsa da varlığı bile bu ülkenin bir süper güç olduğunun göstergesidir. Ayrıca Rusya, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü ve Şanghay İşbirliği Örgütü ile eski SSCB hinterlantındaki etkisini koruyabilmeyi ve bu ülkelerin NATO’ya üye olmasını engellemeyi amaçlamıştır. Böylelikle bugünkü konjöktürde Rusya bir süper güç olabilecek düzeyde ülkedir. Putin döneminin agresif tavrı ve ülke içerisindeki birliği sağlayan tutumu, sabit duruşu, hızlı ilerlemeye yönelik atmış olduğu adımlar Rusya’yı bugünkü Rusya yapan en önemli faktörlerdendir.

3.3.ÇİN HALK CUMHURİYETİ

Çin Halk Cumhuriyeti 1949 yılından bu yana komünizm ile yönetilmektedir. 1949-55 yılları arasında “tek tarafa yaslanma” siyaseti ile SSCB’ye yaslanmıştır. 1956-62 yılları arasında dış politikasında hala SSCB ile paralel olduğu ancak SSCB komünist partisinden bağımsızlığını artırmıştır. 1962’den başlayıp kültür devriminin etkin yıllarını içine alarak 1972’ye kadar uzatılabilecek Anti-Sovyet anlamında Anti-Hegemonyacı ve üç dünya görüşünün belirleyici olduğu 1962-72 arası yıllar bir diğer dönemdir. Günümüzde ise Şanghay İşbirliği Örgütü çerçevesinde Rusya ile birlikte dünya düzeninde yer almaktadır.
1907’de Deng Xizoping’in iktidara gelmesiyle daha az ideolojik, daha fazla maddi politikalar yolu seçilmiştir. Bu dönemde Çin içeride oldukça komünist dışarıda ise büyüme peşinde olan kapitalist bir ülkedir yani karma ekonomik sistem uygulamıştır. Çin’in ekonomik büyümesi oldukça iyi ancak parayı halka değil komünizmin devamına harcamaktadır. Bu politikaya ‘açık kapı politikası’ denilmiş ve 1980’ler boyunca genişleyerek sürmüştür. 1990’larda ABD’nin tek hegemon güç olarak kaldığı Yeni Dünya düzeninde Çin ABD’nin etkisini dengelemek için birçok yeni politika benimsemiştir. Bu dönemde ABD mevcut sistemi korumaktan yana ancak Çin 1 numara olmak istemektedir. Bu yüzden yakın çevrede büyümeye, nüfus edinmeye çalışmakta ancak ABD ile çatışmak istememektedir.

Buna bağlı olarak Asya’da hegemonya kurmak, enerji arz güvenliğini sağlamak ve en son olarak da Şanghay İşbirliği Örgütü ile dünyada bir güç olarak yer edinmeye çalışmaktadır. Çin’in Asya’da hegemonya kurabilmesi için kendi içerisinde bulunan sorunları çözmesi gerekmektedir. Bunun yanı sıra Asya’da Çin’in en büyük rakibi Hindistan’dır. Batı’da Hindistan, Güney’de Vietnam, Laos, Kamboçya, Myanmar, Filipinler, Endonezya, Malezya; Doğu’da Japonya (ABD), Güney Kore; Kuzey’de Rusya ile ortak bir tutum sergilemek zorundadır. Ancak Çin’in Rusya ile Asya hegemonyası konusunda anlaşması olanaksız görünmektedir. Enerji arz güvenliği konusunda Çin, büyük bir enerji ithalatçısıdır. Bu yüzden Orta Doğu’ya ve özellikle Afrika’ya yönelmiştir. Kendi topraklarında bulunmayan enerji ihtiyacını bu bölgelerde bulmuş ve farklı bölgelerden sağlayarak çok çeşitli bir enerji arz güvenliği sağlamıştır. ŞİÖ ile enerjide çeşitliliğe yenisini ekleyen Çin aynı zamanda politik, askeri ve ekonomik anlamda da işbirliği sağlamıştır.

Bugün için Çin tek başına süper güç olamayacak düzeyde bir ülkedir. Çünkü Çin’in kendi ekonomisini sürdürebileceği bir doğal kaynağı yoktur, sürekli ithal etmektedir. Çin dünyanın en büyük kömür madenlerine, rezervlerine sahip bir ülkedir, ancak kömür günümüzde sanayide kullanımı azalan, azalma zorunda olan ve stratejik önemini kaybeden bir üründür. Çin eğer daha fazla büyümek ve süper güç olmak istiyorsa daha fazla enerjiye ihtiyacı vardır.

3.4.AVRUPA BİRLİĞİ (AB)

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa ülkeleri bir daha böyle bir savaşın yaşanmaması ve Sovyetler Birliği’nin tüm dünyaya özellikle de Doğu Avrupa’ya komünizmi yaymaya çalışması düşüncesinden hareketle ABD’nin de desteğiyle Avrupa entegrasyonunu oluşturma kararı almışlardır. AB’nin temeli 1951’de Fransa, Batı Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’un Paris Antlaşması ile kurduğu AKÇT (Avrupa Kömür Çelik Topluluğu) ile atılmıştır. AKÇT ile savaş sanayisinin iki önemli hammaddesi olan kömür ve çeliğin kullanımı ve üretimi üzerinde birlik oluşmuştur. Daha sonra atom enerjisi, tarım, balıkçılık gibi konularda da ortaklık oluşturulmuştur. AB üyesi ülkeler arasında ticaret kotaları ve tarifelerini kaldırmak amacıyla Gümrük Birliği Antlaşması imzalanmıştır. Buna göre; imzacı devletler kendi aralarında gümrük vergilerini ve kotaları kaldırmışlar ancak imzacı olmayan devletlerle ticari ilişkilerde ise ortak bir tutum belirleme kararı almışlardır. Bunun yanı sıra AB Gümrük Birliği ile sınırlı kalmamış Ortak Pazar mantığı oluşturmaya başlamıştır. Tek Pazar Politikası, tek bir Avrupa pazarı anlamındadır. Elbette ki bunu Tek Para Politikası izlemiştir. AB’nin bu tek pazarda kullanabileceği bir paraya ihtiyacı vardır. Çünkü farklı ulusal paralardaki kur dalgalanmaları AB’ye ekonomik anlamda zarar vermektedir. Bu sebeple AB ülkeleri tek para (EURO) oluşturmaya karar vermişlerdir. Bunu da Avrupa Ordusu oluşturma fikri takip etmiştir. ABD’nin kitle imha silahlarının yayılmasının ve terörizmin engellenmesi için sert güç kullanması ve AB ülkelerinin daha çok yumuşak güç kullanılması gerektiğini söyleyerek NATO’dan bağımsız hareket etmek istemişler bu sebeple de Avrupa Ordusu oluşturma kararı almışlardır. Bugün bunu tam anlamıyla sağlayamamışlardır. Ancak yine de ABD, AB’nin artık taşın altına elini koymasını istemektedir. Her ne kadar AB ekonomik amaçlarla kurulmuş olsa da aslında bugün blok diyebileceğimiz bir noktadadır ve tek para, tek pazar, Avrupa ordusu gibi politikalarıyla dünyada önemli bir konumdadır.

Bugün tek para ve tek pazar politikasını uygulamaktadır. Ancak bütün AB üyesi ülkeler Euro’ya geçmiş değildir. Çünkü Euro ile birlikte ülkelerin ellerinden para basma yetkileri alınmakta ve bu da ekonomik krizlere yol açmaktadır. Bugün AB kendi ordusunu oluşturmuş olmasına rağmen tecrübesiz olması sebebiyle pek aktif değildir. Örneğin; Suriye’de ya NATO ile birlikte hareket etmişler ya da Almanya, Fransa gibi ülkeler kendileri bireysel olarak bölgede operasyonlara katılmışlardır. Ayrıca güvenlik algılaması bağlamında da AB iki ayrı bölgeye ayrılmıştır. Güney Avrupa Ortadoğu’dan gelebilecek terörist saldırıları ve mülteci akınının hedefindedir. Ancak Almanya ve Fransa AB’nin güneye yardım etmesinin gereksiz olduğunu söyleyerek bu ülkelere yardım etmemektedir. AB üyesi ülkeler, AB’yi kendi çıkarları için kullanmayı bırakıp tamamıyla birlik mantığında hareket ederlerse ve ekonomik birliklerini siyasi ve askeri birliktelik olarak tamamlarlarsa gerçek anlamda bir birlik olabileceklerdir. Süper güç olabilmek ve dünya hegemonyasında AB adı altında yer almak istiyorlarsa birlik mantığını tamamlamaları gerekmektedir. Aksi takdirde AB kuzey-güney veya doğu-batı olarak farklı gruplara ayrılacaktır.

3.5.İNGİLTERE

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiliz İmparatorluğu dağılmıştır. Ancak kültürel, siyasal, toplumsal, ekonomik anlamda işbirliği sağlamak ve İngiliz İmparatorluğu’nu sembolik anlamda ayakta tutabilmek için Commanwealt (İngiliz Devletler Topluluğu) adında, eski sömürgelerini kapsayan bir örgüt kurmuşlardır. İngiltere bu Commanwealt mantığına çok inanmaktadır. Öyle ki yıllarca AB’ye girmemiş, AB politikalarını kendi politikalarına aykırı görmüş, kendini Avrupa devleti olarak değil bir dünya devleti olarak görmüştür ve bugün de hala öyle görmektedir. İngiltere’nin AB’ye üye olmak istememesinin en önemli nedeni Gümrük Birliği Antlaşmasıdır. Hiç şüphesiz bu antlaşma İngiltere’yi kısıtlayacaktır. İngiltere’nin COMMANWEALT (İngiliz Devletler Topluluğu) mantığı var, kolonileri var. AB’nin Avrupa’da sıkışmış politikaları İngiltere’ye uymaz. Çünkü İngiltere’nin politikaları küresel politikalar, Commanwealt mantığı ile dünyanın dört bir yanında toprağı var ancak AB’nin politikaları bölgeseldir ve İngiltere zaten kendisini bir Avrupa ülkesi olarak görmemektedir. Bu sebeple de uzun bir süre AB’den uzak durmuştur. Ancak sonradan AB’ye üye olmuşsa da bugün çıkma kararı almıştır. Bugün çıkmak istemesinin nedenleri AB’ye tam anlamıyla entegre olamaması, coğrafi olarak uzak kalması, AB politikalarını benimsemek istememesi ve İkinci Dünya Savaşı öncesi hinterlantına dönerek dünya güçleri arasında yer almak istemesidir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere ekonomik anlamda sıkıntılı dönemler geçirmiş, bu dönem içerisinde dünya güvenliğini koruma görevini ABD’ye devretmiştir. Ancak bugün gelinen noktada İngiltere ABD’nin bu görevi eline yüzüne bulaştırdığını, başarısız olduğunu fark etmiş, belirli noktalarda politikasını ABD çizgisinden ve AB çizgisinden çıkararak tek başına dünya güçleri arasında yer almaya karar vermiştir.

3.6.HİNDİSTAN

1947’de İngiltere’den bağımsız olan Hindistan, bugün 1.326.804.576 nüfusuyla dünyanın en büyük demokrasisidir. Bağımsızlık aynı zamanda dini anlamda bölünmeyi beraberinde getirmiş ve ülke Hindistan ve Pakistan olarak ikiye ayrılmıştır. Hindistan’ın bağımsızlık hareketinin önderlerinden ve ülkenin ilk başbakanı olan Nehru, bağımsızlığın kazanılmasının arifesinde, 14 Ağustos 1947’de mecliste yaptığı konuşmada ülke olarak bundan sonraki hedeflerinin yoksulluğu, cahilliği, hastalıkları ve fırsat eşitsizliğini bitirmek olduğunu ilan etmiştir. Ancak bağımsızlığından bu yana son 10 yıl hariç bu hedeflerin gerçekleştirilmesinde oldukça pasif kalınmıştır. 1980’lerden itibaren pazar ekonomisine geçen Hindistan son yıllarda dünyanın en hızlı büyüyen ve dikkat çeken ekonomilerinden biri olmuştur.
Son dönemlerde yeni küresel güçler olarak Çin ve Hindistan sürekli olarak kıyaslanmaktadır. Bu kıyaslanmanın nedeni her iki ülkenin de son yıllarda gelişen ekonomileri, hızla büyüyen genç nüfusları, teknolojik ve askeri, özellikle nükleer, anlamda rekabet edebilecek düzeyde olmalarıdır. İki ülke de geçmişte Asya’da Asyalı olmayan ülkelerin hakimiyet kurmasından rahatsızlık duymuşlar ve Asya’nın Asyalılar tarafından kontrol edilmesi düşüncesindedirler. Bu sebeple de açıkça olmasa da rekabet içerisindedirler. Bu noktada Hindistan günümüzde Şanghay İşbirliği Örgütü’ne gözlemci statüsünde ve bu yıl içerisinde (2017) de tam üye olarak yer alacağı düşünülmektedir.

Bu gelişmelerle birlikte Hindistan son yıllarda aktif bir dış politika izlemektedir. Savunma, stratejik ortaklık ve enerji bağlamında ikili antlaşmalar imzalamıştır. Orta Asya petrolü ve doğal gazı konusunda aktif bir politika izlemiştir. Askeri alanda ise Asya’daki Çin üstünlüğü ve Keşmir sorunu nedeniyle orduya büyük önem verilmiş, nükleer güç geliştirilmiştir. Bütün bunların yanı sıra 2000 yıllık kültürü, resmi dil düzeyindeki İngilizce, Avrasya, Orta ve Uzakdoğu arasında bulunmanın getirdiği stratejik önem, etnik, kültürel ve dinsel çeşitliliği çevreleyen modern demokrasisi Hindistan’ın uluslararası alandaki yükselişinin nedenlerindendir. Bu gelişmeler çerçevesinde Hindistan’ın hızla büyüyen nüfusu, teknolojisi ve askeri kapasite bakımında gelinen noktaya bakacak olursak gelecek yıllarda Hindistan’ın bir süper güç olması şaşırtıcı olmayacaktır.

SONUÇ

21. yüzyıl artık tek bir gücün dünyaya hakim olduğu bir düzeni kabul etmemektedir. Tıpkı Britanya İmparatorluğu’nun çökmesi gibi ABD’nin hegemonyası da sona erecektir. Çünkü tarihsel süreçte hiçbir imparatorluğun hegemonyası kalıcı olmamıştır. Öyle ki günümüz dünyasında gelişen yeni küresel güçler ABD’yi geçebilecek düzeye ulaşmaya başlamaktadır. Küreselleşmenin hızla ilerlemesiyle birlikte teknolojinin gelişmesi ve süper güç adayı olan bu ülkelerin bu gelişmeleri takip etmesi ilerleyen dönemlerde ABD’nin hegemonyasını ortadan kaldıracağını ortaya koymaktadır. Bunun farkına varan İngiltere AB içerisinden ayrılma kararı alarak, eski hinterlantına dönme ve ABD’den kalan boşluğu doldurma hevesindedir. Her ne kadar ABD İngiltere’nin AB’de kalmasıyla eski sömürge devletlerine ve İngiltere’ye yararı dokunacağını iddia etse de bugün İngiltere Brexit sürecini başlatmış bulunmaktadır. Bunun yanı sıra AB de geliştirmiş olduğu tek pazar, tek para, Avrupa ordusu, siyasi ve ekonomik birlik gibi adımlar atarak dünyada bölgesel olarak yer edinmeye çalışmaktadır. Rusya ise güneye inme amacını yüzyıllar sonra gerçekleştirebilmiş ve bölgede kalıcı olabilmek adına tüm gücünü kullanmaktadır. Bununla da kalmayarak eski SSCB ülkeleriyle ilişkilerini geliştirerek kendi hinterlantı olarak kabul ettiği bölgede varlığını sürdürmektedir. Bütün bu saydığımız küresel aktörlerin yanı sıra iki aktör vardır ki işte bunlar gerçekten ABD’yi zorlayacak güçlerdir: Çin ve Hindistan. Güncel politikaları takip ettiğimizde görüyoruz ki araştırmacılar bu iki devleti birbirleriyle kıyaslamaktadır. Bu iki devletin gelişen ekonomi, teknoloji ve askeri kapasitelerinin yanı sıra hızla büyüyen nüfusları ABD karşısında büyük bir avantajdır. Üstelik bu ülkeler Asya’da güçlü aktör olmak istemekte ve bu bölgeyi Asyalı olmayanlara kaptırmamayı düşünmektedirler. Öyle ki Rusya ve Çin’in önderliğinde kurulmuş olan ŞİO’nun Asya’ya yayılarak blok oluşturmaya çalışması ve Hindistan’ın da bu yıl içerisinde bu blok içerisinde yer alacak olması tesadüf olmasa gerektir. Eğer bu ülkelerden biri veya birkaçı ABD’nin hegemonyasını kırarak dünyada büyük küresel güç olarak yer alabilirlerse 21. yüzyıl dünyanın yeniden kurulduğu bir yüzyıl olacaktır.

Afranur Arıkan ve Emrah Bozkurt


KAYNAKÇA
– ARI Tayyar, Uluslararası İlişkilere Giriş, MKM yayınları, Şubat 2010, BURSA.
– ARI Tayyar, Uluslararası İlişkiler ve Dış Politika, MKM Yayıncılık, Mart 2013, BURSA.             -AKÇADAĞ ALAGÖZ Emine, Yükselen Güç Hindistan, 13 Kasım 2009, http://www.bilgesam.org/incele/84/-yukselen-guc-hindistan/#.WOlE5WnyjIU, 13.04.17.
– ATEŞOĞLU GÜNEY Nurşin, Batı’nın Yeni Stratejileri AB-NATO-ABD, Bağlam Yayıncılık, Kasım 2006, İSTANBUL.
– GADDIS John Lewis, Soğuk Savaş Pazarlıklar, Casuslar, Yalanlar, Gerçek, çev: Dilek CENKÇİLER, YKY Yapı Kredi Yayınları, Mayıs 2015, İSTANBUL.
– KAMEL Ayhan, 1923’ten Günümüze Türk Dış Politikası ve Diplomasisi, İnkılap Yayınları, 2014, İSTANBUL
– ÖZ Sumru, Küresel Rekabette Yeni Bir Güç: Hindistan, TUSİAD- Sabancı Üniversitesi Rekabet Forumu, Kasım 2017, İSTANBUL,                                                                            – http://ref.sabanciuniv.edu/sites/ref.sabanciuniv.edu/files/hindistanraporu.pdf. 13.04.17.     – SANDER Oral, Siyasi Tarih 1918-1994, İMGE Kitabevi, Kasım 2013, ANKARA.
– SÖNMEZOĞLU Faruk – ERLER BAYIR Özgün, DIŞ POLİTİKA Karşılaştırmalı Bir Bakış, DER Yayınları, 2014, İSTANBUL.

Teknoloji Savaşları: Siber Terör Nedir?

ABD Hükümeti 2009 yılında Ulusal Araştırma Konseyi siber saldırıları, ‘bilgisayar sistemleri, ağlar veya bilgiyi ve/veya bunlarda yerleşik olan ya da bunları taşıyan programları değiştirmek, bozmak, aldatmak, küçük düşürmek veya yok etmek için yapılan kasıtlı hareketler.’ olarak tanımlamıştır. Siber terörizm, teknolojinin gelişmesiyle birlikte devletlerin sivil, askeri, finansal ve hizmet alanlarına, teknolojik alt yapılarına ve bilgisayar sistemlerine saldırılar artmıştır.

Kısaca; bilgisayar ve bilgisayar sistemlerini kullanarak kötü emeller için icra edilen sistemli saldırılar olarak tanımlanabilir. Siber terörizmi diğer internet yoluyla işlenen suçlardan ayıran temel fark, hedefin devlet, mağdurun da siyasi bir nedenden dolayı mağdur olmasıdır. Terör faaliyetlerinde bilgisayarlar bir silah olarak kullanılmaktadır. Hacker adı verilen kişiler web sunucularına, paylaşıma açık veri tabanlarına ve zayıf ağlar üzerindeki dosyalara siber saldırılar düzenlemektedir. Siber Komutanlığı’nın başındaki Amerikalı general 2010 yılında Kongre’ye ‘Amerikan Silahlı Kuvvetleri her gün milyonlarca siber saldırı altındadır.’ şeklinde ifade vermiştir. Bu ifade bizlere, ülkeler arasında sınırların sanal alemde yok olduğunu göstermektedir.

Siber saldırılar, coğrafya ve siyasi sınırlar tanımadan yapılmaktadır. Birden fazla hedefi aynı anda bir saldırıyla vurması mümkündür. Siber saldırı ile hedeflenen bilgiyi ele geçirir. Siber saldırıları bir kişiye isnat etmek oldukça zordur. Siber saldırılar; psikolojik saldırılar, elektronik savaş, aldatma, fikir taarruzu şeklinde yapılmaktadır. Sabotajlar, virüsler ve gizli askeri ve savunma bilgilerinin çalınması sıklıkla görülmektedir.

Yüzyılımızda siber terör terörün en sıklıkla kullanılan biçimi olmuştur. Elektronik saldırılar ile baraj kapaklarını açabilme, orduların haberleşme ağlarına sızarak ordunun gücünü zayıflatma, trafik ışıklarına sızma, telefonlara sızarak haberleşmeyi durdurma, elektrik ve doğalgazı açıp kapatabilme, ulaşım ve su sistemlerini karıştırabilme, bankacılık ve finans sektörünü çökertebilme, hükumet kurumların sitelerini ele geçirebilme imkanlarına sahiptirler.

Terör örgütleri, eylemlerini planlarken bilgi toplama, propaganda ve devlet kurumlarının internet sitelerine yönelik spam adı verilen kaynağı belli olmayan mesajlar e –mail yoluyla gönderilerek zarar vermeye çalışmaktadır. Stratejik öneme sahip kurumların web sayfalarına girerek gizli dosyaları çalabilmekte, güvenlik sistemlerini alt üst edebilmektedirler.

Siber saldırılar terör örgütlerine düşük maliyetli, rahatlıkla gizlenebilen araçlar ile istedikleri etkiyi yaratabilme imkânı sağlamaktadır. Terör örgütleri bilgisayar dosyalarını, e-mail’i kendi faaliyetlerinde kullanabilmektedir. İnternet, dünyaya yayılabilmesi, bilgi akışının çok hızlı olması, yeni eleman kazanma, resim ve objelerde gizli mesajlar, istihbarat toplama imkânları, psikolojik propaganda yaratabilirken siber saldırılar teröristlere daha fazla güvenlik ve operasyonel esneklik imkânı sağlamaktadır.

Siber terör, dikkatleri 2009 yılında İngiltere’ye yapılan siber saldırı ile çekmiştir. Bakanlığın web sitesi hackerler tarafından ele geçirilmiş ve yönlendirmek istedikleri web sitesine yönlendirmişlerdir. Bu olayın bir benzeri, Fransız Savunma Bakanlığı’na yapılmıştır. Bir başka örnek de, Villacoublay Hava Üssü’nden birçok uçak havalanamamıştır.

Birinci Körfez Savaşı sırasında Hollandalı hackerlar, ABD’nin savaş bilgilerini ele geçirmiş ve değiştirmiştir. 2001 yılında ABD’nin California eyaletinde yapılan siber saldırılar nedeniyle 1 gün internet kullanılamamıştır.

Siber saldırılara karşı devletler önlemler almaya başlamış durumdadır. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Ahmet Arslan yaptığı açıklamada, siber saldırılarla mücadele etmek için 13 binlik siber ordumuzun kurulduğunu açıklamıştır. Alman ordusu siber saldırılara karşı 15 binlik siber savunma timini kurmak için harekete geçmiştir. Fransa, bilhassa Çin, Rusya ve İran’dan gelebilecek siber saldırılara karşı önlem almak için bünyesindeki siber orduya 1 milyar dolar ayırmıştır. Fransa’nın 2019 yılına kadar siber savunma uzman sayısını 3 bine çıkarmayı planladığı iddia ediliyor. ABD’de Başkan Trump’ın başkan olabilmesi için Rus hackerların siber saldırılar düzenlediği iddialar arasındadır ve hala gündemimizi meşgul etmektedir.
Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı Erzincan’dan geçmektedir. Erzincan Refahiye’de 5 Ağustos 2008 tarihinde boru hattında bir patlama meydana gelmiştir. Yaklaşık 30 bin varil petrol çevreye saçılmıştır. Ülkelerin ve şirketlerin zararları ise 1 milyar doları geçmiştir. Bloomberg haber sitesi de ‘siber savaş tarihini yeniden yazan saldırı’ şeklinde olayı haberleştirmiştir.

Siber terör eylemlerini yapma amaçları kısaca şunlardır;

o Devletlerin siber saldırıları; düşmanı zayıflatmak, çökertmek, istihbarat ve sabotaj yapmak,
o Bazı Örgütlerin siber saldırıları; ekonomik, psikolojik çöküntü yaratmak, sosyal  yapının düzenini bozmak,
o Kurum İçi ve Dışı Düşmanların saldırıları; haksız rekabet elde etmek, casusluk yapmak,
o Hackerlerın siber saldırıları; güç ve itibar için.

Siber teröristlerin bazı hedefleri vardır;

Haberleşme alanına ve ulaşıma sızma, metro, tren ve kara trafiğinde senkronizasyon sorunlarının yaşanması,
Banka ve finans alanına müdahale, banka hesaplarına müdahale edip yurtdışına dahi para transferi yapma,
Enerji dağıtım merkezlerine müdahale yapma, nükleer tesislerde ve petrol ve doğalgaz hatlarında sorunların yaşanması,
Hastane sistemlerine müdahale yapma, kayıtları ele geçirme ve bozma ve sağlık hizmetlerinin durdurulması,
Su dağıtımına müdahale yapma, baraj kapaklarının açılması veya kapatılması,
Medyada yer alma isteği,
Kamu güvenliğini yok etme isteği.

 

Ünal G. Akman

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Erdoğan Konuştu, TSK Sınır Ötesi Harekat İçin Senaryoları Hazırladı

0

Güvenlik kaynaklarından edinilen bilgiye göre, sınırın Suriye veya Irak tarafındaki terör örgütü PKK/YPG/PYD unsurlarından gelebilecek olası bir saldırıya verilecek her türlü cevaba ilişkin hazırlıklar tamamlandı.

Bu kapsamda Hava Kuvvetleri Komutanlığı, düzenleyeceği olası harekatlara ilişkin çalışmalarını yaparken, kullanılacak üs komutanlıklarında da hazırlıklar sona erdi.

Kara Kuvvetleri Komutanlığına bağlı unsurlar da olası sınır ötesi harekatlara yönelik senaryolarını oluşturdu. Bununla ilgili sınıra zırhlı araç ve mühimmat takviyeleri yapılırken bazı birlikler sınır hattına yakın bölgelere kaydırıldı.

TSK’dan askeri takviye (Arşiv)

Sınır hattında, olası operasyonda birliklere lojistik destek sağlanmasına yönelik çalışmalar da tamamlandı. Mehmetçik için çadır ve konteynerler bölgeye gönderildi, olası ihtiyaçların karşılanmasına yönelik hazırlıklar bitirildi.

Bu kapsamda Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki terör örgütü üyelerinin bulunduğu bölgelerin karşısında yer alan birliklerde alarm düzeyi artırıldı.

“Mesaj çok net”

Güvenlik uzmanı Abdullah Ağar, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD’de ziyaretinde, Türkiye’nin bir tehditle karşılaşması durumunda terör örgütü PKK/YPG/PYD’ye misliyle karşılık verileceğinin açık ve net olarak aktarıldığını vurguladı.

Türkiye’nin bu konuda kararlı bir duruş sergilediğini ifade eden Ağar, TSK’nın Irak’ın kuzeyindeki Sincar Dağı ile Suriye’nin kuzeydoğusundaki Karaçok Dağı bölgelerine düzenlendiği hava harekatını anımsattı.

Daha sonra terörist unsurlarca hudut birliklerine çeşitli saldırıların düzenlendiğini belirten Ağar, “Bu saldırılara karşılık verildi. Burada çok net bir mesaj var. Eğer bu coğrafyadan, sizin verdiğiniz garantiye rağmen bize bir tehdit olursa, biz bu tehdide karşı sadece ateşle karşılık vermek anlamında değil, başka türlü tedbirler de alabiliriz. Sonuçta o tehdidin varlığının ortadan kaldırılması gerekiyor. Nerede? Yerinde. Bu anlamda Türkiye’nin ortaya koyduğu bu kararlılığı iyi anlamak gerekiyor.” diye konuştu.

PYD Denkleminde Türkiye, Rusya ve ABD

ABD, Rusya, İran, Suriye, terör örgütleri IŞİD ve YPG… Neler oluyor? Kimin eli kimin cebinde takip etmek gerçekten çok zor…

Rusya, Esad’a muhalif unsur gibi görünen YPG’yi elinden bırakmamak için elinden geleni yapıyor. YPG, yeri geldiğinde Rusya ve ABD’nin onayıyla Esad rejimine bir çizgi teslim ederek (Menbiç’te) Türk askerinin önüne set çekti. Rusya, Suriyeli Kürtlerin Rusya’da temsilcilik açmasını sağladı. PYD’yi, Astana görüşmelerine çağırdı. Ocak ayındaki görüşmede 27 maddelik bir taslak yayınlandı. Taslakta, Suriye Kürtleri için özerklik sözü vardı. Putin, 15 Mayıs’ta “PYD’ye silah göndermiyoruz ama Kürtlerle iş birliği içerisindeyiz” dedi. Ancak YPG şu an için ABD’nin hamiliğini kabul etmiş durumda.

Rusya’da Suriye Kürdistanı Temsilciliği’nin Açılışı

Esad, hem en alt düzeyde de olsa IŞİD’le çatışıyor hem de petrol ve silah alışverişi yapıyor. IŞİD de YPG gibi bazen Esad lehine bazen muhalifler lehine eylemler yapıyor. IŞİD’in Halep’i ele geçirmeye çalıştığı dönemde Esad’ın IŞİD’e destek verdiği çokça dillendirildi.

ABD, 2003’te Irak ordusunu kolayca havadan yok etmesine rağmen IŞİD’i bir türlü yok etmiyor, edemiyor. İddiaya göre ABD, IŞİD’i yok etmek yerine örgüte bir sınır çiziyor ve aşmamasını sağlıyor. ÖSO’nun tek başına bu işi bitireceğine olan inancını kaybeden ABD, YPG ile iş birliği içerisinde. ÖSO’nun yanında pek görünmeyen ABD’li askerler, ABD bayraklı üniformalarıyla terör örgütü YPG’nin militanlarının yanında boy boy fotoğraf çektiriyor. Sözde yemin törenlerine katılıyor.

ABD’li Komutanlar YPG Yemin Töreninde

İngiliz oyuncu Michael Enright da YPG saflarında savaşıp fotoğraflar yayınlayarak Batı’da örgüte sempati oluşturuyor. Örgüt saflarında savaşırken ölen İngiliz, Amerikalı ve diğer Batılı militanlardan bahsetmeye gerek yok. Bunlar bir propaganda aracı olarak kullanılıyor.

YPG’nin IŞİD’e Karşı Yaptığı Operasyonlara Katılan İngiliz Oyuncu Michael Enright

ABD, Irak ve Suriye’de IŞİD’e karşı PKK, PYD ve Peşmerge’yi savaştırıp bu bölgelerin bu unsurlar tarafından ele geçirilmesinin IŞİD’e karşı mücadele kapsamında olduğu için meşrulaştırılmasını sağlıyor.

Türkiye, YPG’den rahatsızlığını her alanda telaffuz etmesine rağmen ABD bir türlü bu terör örgütüyle iş birliğinden vazgeçmemektedir. Türkiye, Fırat Kalkanı Harekatı’ndan sonra Menbiç’e yönelmesinin, ABD ve Rusya iş birliğiyle engellemesinin ardından farklı bir strateji izlemektedir. Başka bir operasyonun sinyali verilmektedir. Sınırın farklı yerlerine askeri sevkiyat yapıldı. YPG kontrolü altındaki bölgelerin farklı noktalarında keşif uçuşu yapıldı. ABD ve YPG, Türkiye’nin operasyon yerini kestiremedi. Türkiye, Suriye’de Karaçok Dağı bölgelerine ve Irak’ta Şengal bölgesine 26 Nisan sabaha doğru güzel bir operasyon düzenledi. YPG’yi ve PKK’yı vurdu.

YPG ise hemen koruyucusuna sığınarak “Türkiye’yi durdurmazsanız Rakka operasyonu iptal olur” dedi. Operasyonun ardından ise ilk ses ABD’den geldi ve “Askerlerimizi tehlikeye attınız” denildi. Operasyon noktasına en yakın ABD birliğinin 10 kilometre uzaklıkta olmasından bahsetmeye gerek yok.

ABD ile birlikte IŞİD’e hava operasyonları yapan Koalisyon Güçleri de bu operasyona tepki gösterdi.

Rusya, “Bu gibi adımlar Moskova’da endişe yaratıyor” dedi.

İran, Irak’ın toprak bütünlüğüne saygı duyulmasını istedi ve harekatın bölgede istikrarsızlığa neden olacağını söyledi.

27 Nisan günü ise Suriye İnsan Hakları Gözlemevi 25 Nisan Salı akşamı Türkiye’ye ait bir zırhlı aracın Derbesiye (Salkım) köyü yakınlarından Suriye tarafına geçerek YPG mevzilerini hedef almaya çalışırken araca önleyici ateş açıldığını bunun üzerine Türk tarafının topçu atışlarıyla karşılık verdiğini ve YPG’nin sınır karakollarına roketatarlı saldırı düzenlediğini duyurdu. AFP’ye konuşan YPG sözcüsü de çatışmayı doğruladı. 25 Nisan akşamı bu çatışma yaşandığı için 26 Nisan sabaha doğru yani birkaç saat sonra bu operasyonun yapılmış olma ihtimali çok yüksek.

Türkiye operasyondan sonra kararlılığını göstermek için sınır sevkiyatlarına devam etti. ABD, Mardin’in Kızıltepe köyünün karşısında bulunan Derbesiye köyü yakınlarında sınır hattına birkaç yüz metre boyunca ABD bayraklı zırhlı araçlarını yerleştirdi. Kara harekatının önüne Menbiç benzeri bir hatla geçildi.

Nisan ayı sonu böyle hareketli geçerken Mayıs ayı başı ise diplomasi dönemi oldu.

Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcısı ve Sözcüsü İbrahim Kalın 6 Mayıs’ta ABD’ye gitti. Üçlünün, Recep Tayyip Erdoğan’ın 16 Mayıs’taki Trump ile görüşmesi öncesi öncü olarak ABD’ye gittiği biliniyor. Akar, Fidan ve Kalın, ABD’de Ulusal Güvenlik Danışmanı Korgeneral Herbert Raymond McMaster ile görüştü. Fethullah Gülen’i, Irak ve Suriye’deki operasyonları görüştüler. Ellerinde önemli bir plan da vardı. YPG’siz bir Rakka operasyonu… Ancak bu görüşme esnasında Trump’ın, YPG’ye ağır silah verilmesini öngören yasayı onayladığını Pentagon duyurdu ve Akar, Fidan ve Kalın doğrudan Ulusal Güvenlik Danışmanı’nın ağzından bu haberi öğrendiler. Recep Tayyip Erdoğan, Rakka operasyonunda ABD ile birlikte hareket etmek için Türkiye’nin hazır olduğunu, Mart ayında Pakistan ziyareti dönüşü dile getirmiş, “Yeter ki terör örgütü YPG/SDG ile birlikte hareket etmeyin” demişti. Böylece ABD, Rakka operasyonu için terör örgütü YPG/SDG’yi seçmiş oldu.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da 16 Mayıs’ta Trump ile Fethullah Gülen’i, Irak ve Suriye’deki operasyonlarımızı ve YPG’yi görüştü. Ancak görünen o ki ABD’nin YPG’ye ve Türkiye’ye tavrında bir değişiklik olmayacak. “Türkiye’yi bilgilendirdik, garanti verdik” açıklamalarının ardından YPG, silahları Orta İsrail’in sınırlarını temin ve muhafaza için kullanacak.

Geçmişte, Türkiye Rusya’ya selam verse ABD telaşlanırken şimdi Rusya ve İran’la oluşturulan Suriye siyasetine ABD’nin ses çıkartmamasının altından ne çıkacak diye düşünürken ABD ve Rusya’nın kapı arkasında anlaşmalı olduğu Menbiç’te Mehmetçik’in sınırına yan yana bayrakları çekmelerinden anlaşıldı.

Türkiye, Rusya ve İran’ın anlaştığı “güvenli bölgelerin” açıklamasında önemli bir nokta var. Türk Dış İşleri’nden yapılan açıklamada “Çatışan taraflar arasında (oluşturulacak çatışmasızlık bölgelerinde) hava unsurları dahil her türlü silah kullanımının durdurulmasını ve bölgelere acil ve kesintisiz insani yardım akışının sağlanmasını kayıt altına alan bu muhtırayı memnuniyetle karşılamaktayız.” ifadeleri kullanıldı. Rus Dış İşleri Bakanı Lavrov ise ABD’ye gittikten sonra bu güvenli bölgelerin tüm Suriye’ye yayılacağını açıkladı.

Dolayısıyla tüm Suriye’ye yayılacak “güvenli bölge” demek Türkiye’nin anlaşmaya taraf olması nedeniyle karadan veya havadan YPG koridoruna müdahalesini engellemek demektir.

Türkiye, Rusya ve İran’ın Anlaştığı “Güvenli “Bölge” Alanları

IŞİD de misyonunu tamamladı ve Suriye’nin kuzeyinde bazı yerleri çatışarak, Tabka gibi bazı yerleri de çatışmadan yavaş yavaş YPG’ye bırakıyor. Suriye’nin güney sınırını da ABD destekli ÖSO’ya sessiz sedasız bırakıyor.

Bir tahmin yürütecek olursak ABD ve Rusya’nın anlaştığı nokta, Rusya açısından bölünmüş ama Esad’lı bir Suriye, ABD açısından ABD/İsrail güdümünde yeni bir devlet olabilir.

İsrail de yıllardır Suriye ile anlaşmazlık noktası olan Golan tepelerini işgal edip kendi güvenliğini garantiye aldığına ve Orta İsrail’in sınırları ABD güdümündeki örgütlerin elinde olduğuna göre, Suriye meselesi 12-18 ay içinde çözüme kavuşacak ve başlaması gibi bitişi de bıçak kesmiş gibi olacak diye düşünüyorum.

Türkiye’nin çakallarla dolu bu vadiden nasıl bir sonuçla çıkacağını (en iyi sonuçlarla çıkmasını umarak) birlikte göreceğiz….

Alihan Özsoy

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Berlin Savaşı ve Hitler’in Ölümü

İkinci Dünya Savaşı sona ermeye yakındı. 1945’in başında Kızıl Ordu Berlin’in yakınlarına ulaştı. 16 Nisan’da, 2 milyondan fazla kişinin katıldığı kapsamlı bir taarruz başlatıldı.













Topçu kuvvetlerin kullanılması

Çok sayıda barikatlar ve sağlam binalar, orduların ilerlemesini engelliyordu. Bu engelleri aşmak için Sovyet askerler, nişangah tevcihi ile ateş açan topçu birliklerini aktif bir şekilde kullanıyordu. Berlin’e hücumda özellikle 203 mm’lik güçlü obüsler çok önemli roldeydi. Obüslerin sayesinde askerler her türlü engelleri aşabiliyordu.





Sahra mutfakları

Çatışmaların sona ermesinden kısa süre sonra Berlin’e erzak taşıyan kamyonlar geldi. Sovyet askerleri kentin caddelerinde sahra mutfakları kurdu ve sığınak olarak kullandıkları bodrum katlardan çıkmaya başlayan sivilleri besledi.

Bu durum, Rus askerlerin kentin tüm halkını öldürmek isteyen barbarlar olduğunu öne süren Nazi propagandasından korkmuş olan Berlinlleri çok şaşırttı.


“3 Ocak’ta oğlum izne gelmişti. SS birliklerinde görev alıyordu. Oğlum birkaç kez SS birliklerinin Rusya’da akıl almayacak şeyler yaptıklarını anlatmış, Ruslar buraya ulaşırsa üzerimize ‘gül yağı dökmeyeceklerini’ söylemişti. Aslında tam ters bir durum yaşandı, zafer kazananlar, ordusu Rusya’nın başına bunca felaket getiren, yenilgiye uğrayan halkımıza, hükümetimizin yaptığından daha fazla erzak yardımı yapıyor. Bunu anlamakta güçlük çekiyoruz. Böyle bir insanlığın ancak Rusların elinden geldiği ortada”.

Elisabeth Schmeer, Berlinli

Kaynak: Sputnik

Geleceğin Dünyasında Türk İstihbaratı

Bu çalışmam geleceğin dünyasında Türk istihbarat sisteminin nasıl şekillenmesi gerektiğine dair akademik kaynaklar çerçevesinde kişisel görüşlerimi ve istihbarat sistemimizin hâlihazırdaki sorunlarına dair tespitlerimi içermektedir. İyi okumalar…

Bu coğrafyada var olmaya devam edebilmemiz için devlet yönetimi ve güvenliği anlamında adımlarımızı zamanında ve dikkatle atmak zorundayız. Bunu yapabilmek için de evvela stratejik planlarımız içinde önceliklerimizi doğru belirlemeliyiz. Avrupa’nın gelecekte gücünü hissettirip hissettiremeyeceğinin tartışıldığı, 250-300 yıldır Batılı ülkelerin üstünlüğüne göre şekillenen dünya sisteminde önemli değişiklikler yaşanacağının konuşulduğu, ekonomik gücün Batı’dan Doğu ve Güney’e kaymasının ve değişen iklim koşullarının dünyanın coğrafi odağını da değiştireceği ve gücün Batı’dan Doğu’ya kayacağının öngörüldüğü bir küresel siyaset denkleminde yerimizi alabilmemiz için revize etmemiz gereken en önemli alan istihbarat alanıdır. Unutulmamalıdır ki Soğuk Savaş dönemi sonrası şartların getirdiği konjonktürde “ülkelerin güç parametreleri birbirinden bağımsız yalın unsurlar değil, her biri yeni fonksiyonlarla birbirini etkileyen dinamik unsurlar olarak görülmelidir.”[1] Bu güç parametrelerinin en önemlilerinden biri olan istihbarat, hiç şüphesiz diğer parametreleri çarpan olarak etkileyen hayati bir unsurdur.

İstihbarat algımızı ve mevcut istihbarat kurumlarındaki problemleri çözüme kavuşturmadığımız sürece istihbarat sistemine yeni kurumlar eklememizin devlet güvenliği anlamında bir fayda sağlamaktan öte hantallaşan bir bürokratik yapı ortaya çıkaracağı şüphesizdir. Çünkü kendilerinden beklenen faydayı sağlayamayan kurumların lağvedilmesi yahut bu kurumların eksikliklerini gidermek için yeni kurumların oluşturulması ile istihbarat sistemi içinde faaliyet gösteren devlet görevlilerinin algısını ve stratejik zihniyetini değiştiremezsiniz. Bu insanların paradigmaları, oluşturulan yeni kurumun stratejik yönelişine sirayet edecektir.

Mevcut istihbarat sistemimizin eksik yönlerini daha önceki yazılarımda da belirtmiştim. Bu eksiklikleri genel olarak şu şekilde sıralayabiliriz:

Türk halkının gözünde MİT’in illegal faaliyetlerin odağı konumunda olması
İstihbaratın zihinlerde reaktif yönüyle yer etmesi
İstihbarat sisteminin etkili bir denetimden yoksun olması
MİT’in siyasallaşmış bir kurum olduğunun düşünülmesi
İstihbaratta iç-dış istihbarat ayrımına kurumsal olarak gidilmemesi
MİT’in operasyonel yetki ve kabiliyetinin olmaması
İstihbarat kurumları arasındaki koordinasyon eksikliği

Tüm bu problemlerin derin tarihsel kökleri vardır ve çoğu kemikleşmiştir. Bu problemleri çözüme kavuşturmak her ne kadar zor olsa da ortaya sağlam bir irade konulduğu zaman kolaylıkla aşılabilecek problemlerdir. Ayrıca şunu unutmamak gerekir ki siyasal tarihimize baktığımız zaman devlet güvenliği ve siyasal yaşamla alakalı problemlerin çözümsüz kalmasının sebebi çözümlerinin olmaması yahut eldeki imkânların var olan çözümü hayata geçirmeye yetmemesi değil, belli odaklarca bu çözümlerin istenmemesidir. Geleceğin dünyasında ihtiyaçlara cevap veren etkili bir istihbarat sistemi için mevcut problemlere şu şekilde çözüm önerileri getirilebilir:

Türk halkının gözünde MİT’in illegal faaliyetlerin odağı konumunda olması

Kabul etmek gerekir ki doğası gereği istihbarat “etik ile reelpolitiğin üzerinde durduğu tahterevalli” gibidir. Zaman zaman yürütülen faaliyetin getirdiği bir zorunluluk olarak istihbarat elemanları kendilerini illegal işlerin içinde bulabilirler. Ancak Sun Tzu’nun da belirttiği gibi istihbarat denilen şey düşmanın içinde bulunduğu durumu bilen insanlardan elde edilmelidir. Hal böyle olunca istihbarat elemanları için bilgi elde etmenin en iyi yolu bazı durumlarda hedef kitlenin içine sızmak olabilir. Dünyadaki tüm istihbarat teşkilatları için bu durum böyledir. İstihbarat teşkilatının illegal oluşumların içine sızması yahut görevin gereği olarak –belli bir değerler çerçevesi içinde kalmak kaydıyla– temas kurmaları yadırganacak bir durum değildir. Peki, başka ülkelerin istihbarat servislerinin bu tür faaliyetleri kendi halkları gözünde küçültücü bir etki yapmazken neden Türkiye’de MİT gibi onurlu bir kurum illegal faaliyetlerin odağı olmakla suçlanıp halk nazarında küçük düşürülmektedir?

Bu durum istihbarat sisteminde “gizlilik-şeffaflık dengesinin” doğru bir şekilde kurulamamasında dolayı meydana gelmektedir. İnsanlar siyasi ideolojilerinin kamçılamasıyla hakkı olmadığı halde devlet yönetimi ile alakalı tüm ayrıntıya vakıf olmak istemektedir. Ancak insanların mahremi olduğu gibi devlet mekanizmasının da bir mahremi vardır ve bu mahrem alanın büyük bir çoğunluğunu istihbarat oluşturmaktadır. Doğası gereği gizli kalması gereken istihbarat dünyası vatandaşın şeffaflık talebi üzerine yahut siyasi çıkarlar uğruna deşifre edilmemelidir. İstihbarat faaliyetlerinin mahiyeti ne olursa olsun gizli tutulması hem devlet güvenliği anlamında hem de operasyonu yürüten istihbarat elemanlarının ve ailelerinin güvenliği anlamında elzemdir. Ancak bizim ülkemizde siyasi hırslar uğruna çok kritik görevler icra etmiş istihbaratçıların kimlikleri ve görevleri deşifre edilmiş ve hayatları tehlikeye sokulmuştur. Örnek vermek gerekirse Abdullah Öcalan’ı İmralı’da sorgulayan komutanlardan birisi Hasan Atilla Uğur’dur ve 1 Temmuz 2008 tarihinde gözaltına alınana kadar kimse onun bu sorguyu yaptığını bilmiyordu. Abdullah Öcalan avukatlarına sürekli kendisini sorgulayanların kimliklerini soruyordu. Güvenlik nedeniyle hem devlet hem de kendisi bunu gizli tutmuştu. Gözaltına alındıktan sonra ise devlet bu gizliliği sağlayamadı ve kimliği deşifre oldu. Kendisinin ve ailesinin hayatı tehlikeye girdi.[2]

Halkın istihbarata ve istihbaratçıya bakış açısını değiştirmenin birinci yolu gizlilik-şeffaflık dengesinin doğru bir şekilde kurulmasıdır. Bunun yolu da kanuni düzenlemeden geçmektedir. 26.04.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6532 sayılı Kanun ile birlikte 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’na önemli yenilikler getirilmiştir. Bu bağlamda yasa koyucu 6532 sayılı kanunun ile 2937 sayılı kanuna şu maddeyi eklemiştir:

MADDE 3- 2937 sayılı Kanunun 6 ncı maddesinin………….onuncu fıkrasından sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.

d) Görevlerini yerine getirirken gizli çalışma usul, prensip ve tekniklerini kullanabilir.[3]

Milli İstihbarat Teşkilatı’nın bu yasa değişikliğine bakış açısı şu şekildedir: “Dünyanın hemen her bölgesinde istihbari faaliyetler gizli çalışma usul, prensip ve teknikleri ile yürütülmektedir. Bu gizliliğin sağlanmasında istihbari faaliyetlerde görevlendirilenlerin güvenlikleri önem taşımaktadır. Bu kapsamda 6532 sayılı Kanun ile yapılan düzenlemeyle istihbari faaliyetlerde görevlendirilen şahısların, kimliklerinin değiştirilmesi gibi deşifre olmalarını önleyici tedbirlerin alınabilmesine imkân sağlanmıştır. MİT’in önleyici istihbarat kapasitesinin yapılan kanuni düzenlemeler ile artırılması, toplumun huzur ve güvenliğine yönelebilecek tehditlerin büyümeden engellenmesi bakımından büyük önem taşımaktadır.”[4]

İstihbaratın zihinlerde reaktif yönüyle yer etmesi

Günümüzde “haber alma” olarak Türkçeleştirilen “istihbarat” kelimesi köken olarak Arapça bir kelimedir. Bu Türkçeleştirme aslında toplum ve devlet olarak istihbarat denilen faaliyet hakkındaki paradigmamızın derin ipuçlarını içermektedir. Ülkemiz genel olarak Ortadoğu ve Arap kültürü etkisinde toplumsal dinamiklerini şekillendirmiş ve bu durum hiç şüphesiz felsefi boyutuyla, devlet teşkilatlarımızın yapısına ve işleyişine de menfi/müspet tesir etmiştir. Ortadoğu kültüründeki bu isimlendirmeye bakarsak istihbaratın insanların zihninde reaktif yönüyle yer ettiğini görürüz. . Doğu kültüründe “haber, bilgi” kavramları etrafında şekillenen bu çok önemli devlet faaliyeti Batı kültüründe “zekâ, akıl” kavramları etrafında şekillenmiş, isimlerine de bu şekilde yansımıştır.

Tüm dünyada istihbarat analistleri düşünen, mantıksal ve bilimsel metodu birleştirip uygulayan kişiler olarak istihbarat dünyasında geçmişte olduğundan daha fazla ilgi görmeye başlamışlardır. İstihbarat teknolojisi ve gizli bilgi toplama teknikleri önemli olmakla birlikte, politika üreticilerin karşı karşıya oldukları karmaşık ulusal güvenlik sorunlarına ilişkin “düşünceye dayalı bir analiz” daha üstündür.[5]

İstihbarat demek olan biteni haber almak değil olacak olanı öngörebilmektir. Bizim toplumumuz istihbarata sadece reaktif yönüyle yaklaşmakta ve bu sebepten dolayı da bu faaliyete hak ettiği değeri vermemektedir. Halkın bu konuya böyle bakmasından daha vahim olanı ise bürokraside ve siyasette karar alıcıların istihbarat algısının bu yönde şekillenmesidir. Böyle bir istihbarat algısı doğal olarak beraberinde reaktif hareket eden bir istihbarat teşkilatını getirecektir. Bu çok tehlikeli bir durumdur. Bu algı çerçevesinde şekillenen bir bürokratik yapı ve istihbarat sistemi, muadilleri geleceğin dünyasını anlamlandırmak ve şekillendirmek için ter dökerken, günümüz şartlarını anlamlandırmakta bile güçlük çekerler.

İstihbarat sisteminin etkili bir denetimden yoksun olması

İstihbarat her ne kadar gizli yürütülmesi gereken bir faaliyet olsa da milli menfaatlerden uzaklaşılmaması için etkili bir denetim altında olması gereken bir faaliyettir. Etkili bir denetim mekanizmasından yoksun olan istihbarat sistemlerinde kurumlar siyasi iradenin siyasi menfaat sağlamak adına kullandıkları bir argümana dönüşmektedir. Dünya tarihine bakacak olursak “Watergate Skandalı” bu durumun en çarpıcı örneklerindendir.

Görevleri gereği yasadışı oluşumların içine sızmak zorunda olan yahut temas kurmak zorunda kalan istihbarat teşkilatlarının milli menfaatler çizgisinde kalıp kalmadıklarının belirlenmesi ve gereken durumda gereken müdahalenin yapılabilmesi için de etkili bir denetim mekanizması zorunludur. Etkili bir denetim mekanizmasının varlığı halk nazarında da istihbarat teşkilatlarına karşı oluşabilecek menfi algıların önüne geçilmesini sağlayacaktır ve “gizlilik-şeffaflık dengesinin” sağlanmasında atılacak en somut adım olacaktır.

İstihbarat hizmet ve sağlayıcılarının denetim, gözetim ve kontrolünü sağlıklı bir şekilde yürütmek, onlardan en verimli şekilde yararlanmak yasama, yürütme ve yargının ortak sorumluluğunda olan yahut olması gereken bir şeydir. Gelişmiş modern ülkelerde çoğunlukla bu denge gözetilir. İstihbarat örgütleri görev alanlarına göre ilgili bakanlıklar bünyesinde yer alırlar ve görev alanları iyi tanımlanmıştır. İlgili Bakan, bakanlığı bünyesindeki güvenlik ve istihbarat konularına ilişkin politikaları belirlemede birincil yetki ve sorumluluklara sahiptir. Bunların parlamenter denetim ve kontrolünü sağlayan komiteler söz konusudur. İstihbarat komitelerinin bu teşkilatların politika ve uygulamalarının gerek belirlenmesi ve gerek denetim ve kontrolü üzerinde önemli yetkileri vardır.[6]

Ülkemizde bu bağlamda yetersiz de olsa çalışmalar sürmektedir. 6532 sayılı Kanunu’nun 12. Maddesi ile 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’na eklenen maddede Güvenlik ve İstihbarat Komisyonu’nun görevleri şu şekilde sıralanmıştır:

Millî güvenliğe ilişkin konularda görüş ve öneriler sunmak
Güvenlik ve istihbarat konularında uluslararası alanda kabul gören gelişmeleri izlemek
Kendi faaliyetlerine ilişkin rapor hazırlamak
Güvenlik ve istihbarat hizmetleri sırasında elde edilen kişisel verilerin güvenliğini ve bireyin hak ve özgürlüklerini koruyucu öneriler geliştirmek.[7]

Kanunda sayılan bu yetkilere baktığımız zaman kurulan bu komisyonun modern devlet sistemlerindeki denetim görevini icra kabiliyetinden çok uzak olduğunu görürüz. Komisyonun “görüş ve öneri sunmak” ve “gelişmeleri izlemek” dışında aktif bir görevi kanunen yoktur. Yani istihbarat faaliyetlerinin yargısal denetimi dışında bunu tamamlayacak bir “parlamenter denetim” mekanizması henüz yoktur. Ancak MİT bu görüşte değildir ve konuya şu şekilde yaklaşmaktadır:

“MİT hâlihazırda, ülkemizin hukuk sisteminde kamu idarelerinin tabi olduğu tüm denetim mekanizmalarına tabidir. 6532 sayılı düzenlemeyle birlikte, Cumhuriyet tarihinde ilk defa MİT’in millet iradesinin doğrudan temsil edildiği TBMM tarafından denetlenmesinin önü açılmaktadır. TBMM bünyesinde kurulacak olan Güvenlik ve İstihbarat Komisyonu ile demokratik ülkelerde mevcut olan önemli bir mekanizma ülkemize de kazandırılmaktadır.

MİT Müsteşarı’nın oluşturacağı bir Komisyon tarafından Teşkilat uhdesindeki bilgi ve belgelerin kullanıma ve paylaşılma açılmasının ve bunların akademik çalışmalar ile her türlü yayın ve edebi eserde kullanılmasının da önü açılarak tarihe tanıklık edilmesi açısından önemli bir gelişmeye imza atılmıştır.”[8]

MİT’in siyasallaşmış bir kurum olduğunun düşünülmesi

MİT hiyerarşik olarak Başbakanlığa bağlıdır ve Başbakanlık ile arasında herhangi bir denetleme komisyonu veya istihbarat konseyi yoktur. İstihbarat sistemimizin kalbini oluşturan MİT’in siyasal irade ile olan bu yakın bağı, kurumun siyasallaştığının düşünülmesine sebep olmuştur. Mevcut sistem böyle iken MİT tarafından yürütülen faaliyetler ülke menfaatinden öte siyasal iradenin menfaatlerine yönelikmiş gibi bir algı oluşturmaktadır. Özellikle 2000’li yıllardan sonra teşkilat içindeki askeri vesayetin kırılmış olmasıyla beraber görev yapan sivil müsteşarlar, hükümet ile daha yakın bağlar kurmaya başlamıştır ve bu görüntü belli odaklarca suiistimal edilip MİT’in siyasallaştığı yorumu yapılmıştır.

Devlet güvenliği bağlamında kurumlar, hükümetin emirleri doğrultusunda hareket ederek milli menfaatler doğrultusunda hizmet etmelidir. Bu bakımdan istihbarat sisteminin unsurlarının tamamen siyasi iradeden bağımsız olarak hareket etmesi düşünülemez. Ancak bu konuda sicili pek de temiz olmayan bir sistem söz konusu olduğundan ve gerekli denetleme mekanizmaları mevcut olmadığından bu konuda yapılan eleştiriler çok da yersiz değildir.

1970-80 arası tarihlere baktığımız zaman MİT, küresel sistemde ülkenin ve kurumun pozisyonunu doğru belirleyememiş ve kurumun siyasallaştığını düşündürecek faaliyetlere girişmiştir. Güçlü bir milli iradenin ortaya koyulamadığı süreçlerde devlet kurumlarında bu tür eksen kaymaları görülmesi olasıdır. Konjonktür ne olursa olsun istihbarat kurumları her türlü siyasi kesime eşit mesafede durarak görev icra etmeli ve siyasi iradenin bu tarafsızlığa gölge düşürecek istihbarat ve güvenlik politikalarından belli denetim mekanizmaları vasıtasıyla uzak durmalıdır. Aynı şekilde siyasi irade de istihbarat kurumlarının bu hassasiyetini göz önünde bulundurarak hareket etmelidir.

Bu algının yıkılması için istihbarat sistemi kanaatimce en genel anlamda şu şekilde çalıştırılmalıdır:

Siyasi irade milli menfaatler doğrultusunda istihbarat teşkilatlarını çalıştırmalıdır.
İstihbarat teşkilatlarının siyasi irade ile olan doğrudan bağı kesilerek araya ulusal istihbarat konseyi tarzında yapılar konumlandırılmalıdır.
İstihbarat teşkilatlarının faaliyetleri parlamento tarafından istihbarat komisyonlarınca denetlenmelidir.
İstihbarat faaliyetlerinin yargısal denetimi yapılarak demokratik değerlerin çiğnenmesinin önüne geçilmelidir.

İstihbaratta iç-dış istihbarat ayrımına kurumsal olarak gidilmemesi

Ülkemizde istihbarat sistemi iç ve dış olarak ayrılmamıştır. Siyasi irade ve MİT bu konuyla alakalı kendilerince haklı görüşler öne sürerek bu ayrımın yapılmasının gerekli olmadığını söylemektedir. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi istihbarat, kendi kuralları ve doğası olan istisnai bir alandır. İstihbarat alanında düşünecekseniz devlet güvenliği anlamında diğer kurumlar bakımından kabul görmüş genellemeleri temel alamazsınız. Şöyle ki istihbarat teşkilatlarında kendi içinde her birim apayrı bir dünyadır. Bir stratejik istihbarat uzmanı ile bir kontrespiyonaj uzmanı birbirlerinin alanında çalışamazlar, çalışırlarsa verimli olmazlar. Yani istihbarat o kadar geniş bir alandır ki her faaliyet için ayrıca uzmanlaşma gerektirir. Her branşta çalışan elemanların paradigmaları birbirlerinden çok ayrıdır.

Bu bağlamda değerlendirildiğinde iç istihbarat ve dış istihbarat gibi çok temel iki alanın tek bir teşkilatta birleştirilmesi beraberinde verimsizliği getirir. Lafzen baktığımız zaman sanki aynı faaliyetin içte ve dışta olanı olarak algılansa da aslında durum böyle değildir. İstihbarat fonksiyonel olarak en genel anlamda “stratejik istihbarat” ve “taktik istihbarat” olarak ikiye ayrılabilir.

“Doğru bilgiye dayanarak geleceğe ilişkin gerçekçi öngörülerde bulunabilmek, imkân ve riskleri tahmin etmek ve olayları önceden kestirebilmek için sosyal bilimlerin ve teknolojinin sunmuş olduğu imkânlarla bilgi toplamak gerekmektedir. Bu bilgileri analiz etmek suretiyle geleceğe yönelik kararlar alma ihtiyacı, bir anlamda “strateji” ve “istihbaratın” kesiştiği bir alanı, “stratejik istihbarat” olgusunu ortaya çıkarmıştır. Bu çerçevede stratejik istihbaratın temel fonksiyonunun, geleceğe dair uyarılar yaparak izlenecek politikaların üzerine tesis edilebileceği bilgi, değerlendirme, analiz ve öngörüyü sağlamak olduğu söylenebilir.”[9] İç politika ile alakalı da muhakkak stratejik istihbarat çalışmaları yapılmalıdır ve yapılmaktadır, ancak stratejik istihbarat genel anlamda dış politika ile alakalıdır. Dış politika ile alakalı olarak stratejik istihbarat yapacak istihbarat analizcilerinin taktik istihbarat ile alakalı çalışan elemanlardan çok daha farklı bir eğitime tabi tutulmaları ve daha güçlü bir entelektüel zemine sahip olmaları gerekmektedir.

Tüm bunlar değerlendirildiğinde istihbarat sistemimiz iç ve dış istihbarat anlamında şu şekilde oluşturulmalıdır:

İstihbarat sisteminde dış istihbarat alanında çalışacak yeni bir teşkilat kurulmalı yahut MİT sadece dış istihbarat odaklı çalışacak operasyonel bir istihbarat teşkilatına dönüştürülmelidir.
KDGM koordinasyon gibi gereksiz bir görevden sıyrılarak iç istihbarat alanında çalışacak bir teşkilata dönüştürülmelidir.
Bu iki ana teşkilatın bağlı olduğu bir merkezi istihbarat teşkilatı kurulmalı yahut MİT’in dış istihbarat görevini üstlendiği sistemde aynı zamanda merkezi istihbarat teşkilatı şeklinde çalışacak bir özelliğe kavuşturulması gerekmektedir.


MİT’in operasyonel yetki ve kabiliyetinin olmaması

MİT bugüne kadar kanun gereği operasyon yapma yetkisine sahip değildi. (Bu konuyla alakalı geçmişte ayrıca bir yazı yazmıştım) Özellikle dış ülkelerde gerçekleştireceği operasyonlarda istihbari faaliyetleri bitirdikten sonra askeri operasyon için “Genelkurmay Özel Harekât Daire Başkanlığı” ile ortak hareket etmek durumunda kalıyordu. Günümüzde de bu durum devam etmektedir. Dünya üzerindeki gelişmiş ülkelerin istihbarat teşkilatlarına baktığımız zaman tamamına yakınının operasyonel yetkiye ve kabiliyete sahip olduğunu görürüz. Hatta dünya üzerinde operasyonel kabiliyeti ile deyim yerindeyse nam salmış teşkilatlar vardır ve bu teşkilatlar herkesin üzerinde görüş birliğine varacağı gibi dünyanın en gelişmiş istihbarat teşkilatlarıdır.

İstihbarat mahrem bir alandır ve yürütülen faaliyetlerin azami ölçüde gizli olması gerekir. Hele ki yurtdışı görevlerinde bu gizlilik hem personelin can güvenliği hem de operasyonun tehlikeye düşmemesi bakımından son derece önemlidir. MİT’in operasyonel faaliyetlerini her ne kadar bu ülkenin kurumları yerine getirse de bu durum hem operasyonların gizliliği tehlikeye girdiği için hem de başarısız olan operasyonlar sonucunda kurumlar birbirlerini suçlayıp yıprandığı için sakıncalıdır.

Daha önce de belirttiğimiz gibi 17/4/2014 tarihinde yürürlüğe giren 6532 sayılı kanunun birinci maddesi ile eklenen ‘h’ bendi yurt içi ve dışında operasyonel yetki anlamında açık kapı bırakmıştır. Kanun maddesine göre MİT, dış güvenlik, terörle mücadele ve millî güvenliğe ilişkin konularda Bakanlar Kurulunca verilen görevleri yerine getirmekle mükellefti.[10] Bu madde MİT’e operasyonel yetki verilebileceği şeklinde yorumlanmıştır.

6532 sayılı kanun ile getirilen değişiklik her ne kadar operasyonel yetki anlamında açık kapı bıraksa da bu yetkini kanunda açıkça verilmesi gerekmektedir. Çünkü bu tür yoruma açık maddeler kurumların siyasi tartışmalar ile yıpranmasına sebep olmaktadır. Ayrıca kanunen operasyonel yetki verilmiş olsa bile önemli olan bunu hayata geçirmektir. Verilecek bu yetkinin pratikte uygulanabilmesi için de MİT içinde operasyonel kadrolar yetiştirilmelidir.

İstihbarat kurumları arasındaki koordinasyon eksikliği

Prof.Dr.Mahir KAYNAK’ın deyimiyle “darbeli demokrasiye” sahip ülkemizde çalkantılı siyasal süreçler beraberinde hantal ve güvensiz bir bürokrasi anlayışı getirmiştir. Güvensizden kastım hem halka olan güvensizlik hem de devlet güvenlik mekanizmasındaki kurumların birbirine karşı olan güvensizlikleridir. Halka olan güvensizlik devlet yapımıza en basit anlamda “fişleme kültürü” şeklinde yansımışken kurumların birbirlerine olan güvensizlikleri “istihbarat savaşları” şeklinde yansımıştır. Milli menfaatler ve devlet güvenliği doğrultusunda müşterek hareket etmeleri gereken kurumlardan kimi kendisini “laikliğin koruyucusu”, kimi “devletin koruyucusu” kimi ise ‘’toplumsal düzenin koruyucusu’’ ilan etmiş ve bundan dolayı da sürekli birbirleri ile savaş halinde olmuşlardır.

Kurumlar arası bu savaş daha çok istihbarat zemininde olmuştur. Tabi oldukları kanunlar gereği siyasi arenada doğrudan etkinlik sergileyemeyen kurumlar bu eksikliği istihbarat alanında birbirlerini mağlup ederek kapatmaya çalışmışlardır. Zaten hiç şüphesiz istihbarat savaşları vasıtası ile siyasi anlamda yaratmak istedikleri etkiyi yaratmayı başarmışlardır. Müslüm Gündüz vakası asker ile polis arasındaki istihbarat savaşları açısından gayet popüler bir örnektir.

Birbirlerine güveni olmayan savaş halindeki kurumlardan koordineli bir şekilde çalışarak devlet güvenliğine müşterek katkı sunmalarını beklemek çok zordur. Birbirlerinden istihbarat saklamayı bırakın birbirlerine karşı kontrespiyonaj faaliyetleri yürüten kurumlarımız ayrı ayrı değerlendirildiğinde güçlü kurumlar olmasına karşın birbirlerinin enerjisini yok ederek devlet güvenliği anlamında zafiyet oluşturmaktadır. Bu problemin giderilmesi için yapılması gerekenler kanaatimce şunlardır:

Devlet güvenlik kurumlarının görev tanımlarının çok açık bir şekilde belirlenmesi
Belirlenen görev tanımı dışında hareket edecek kurumların denetimini sağlayabilecek merkezi bir denetleme kurumu yahut parlamenter bir denetleme komisyonunun kurulması
Devlet güvenlik kurumlarının istihbarat kesiminin etkili bir şekilde yönetilebileceği merkezi bir istihbarat sistemi oluşturulması

SONUÇ

Tüm bu bilgiler ışığında son olarak kısaca geleceğin dünyasında devlet güvenliği anlamında daha etkili olabilecek güçlü bir Türk istihbarat sisteminin nasıl şekillenmesine dair kanaatlerime yer vereceğim.

Öncelikle Türkiye’nin ihtiyaçlarına cevap verebilecek yeni bir istihbarat sistemi inşa ederken geçmişte yaptığımız gibi kurum kapatıp kurum açmak yolunu tercih etmek yerine mevcut kurumların aksayan yönlerini gidermeli ve bu kurumların stratejik zihniyetlerini revize etmeliyiz. Halk unsurunu her zaman göz önünde bulundurmalı ve halkın devlet güvenlik kurumlarına bakış açısındaki algı yanlışlıklarını giderecek politikalar üretmeliyiz.

2000’li yıllardan sonraki istihbarat sistemimizi incelediğimiz zaman özellikle son yıllarda sistemli bir genişleme göze çarpmaktadır. Örneğin 2006 yılında Başbakanlı Güvenlik İşleri Başkanlığı genel müdürlük statüsüne dönüştürülmüştür. 2011 yılında 5952 sayılı kanun ile “Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı” kurulmuştur. Nisan 2014’de 6532 sayılı kanun ile MİT bazı alanlarda daha güçlü bir hale getirilmiştir.

Bunlar hiç şüphesiz güzel gelişmelerdir ancak ülkedeki siyasal süreçle beraber değerlendirildiğinde karşımıza daha farklı bir tablo çıkmaktadır. İlk olarak devletin PKK konusunda çözüm sürecine giriştiği bir dönemde KDGM gibi terörle alakalı konularda devlet kurumları arasındaki koordinasyonu sağlamak için bir kurum oluşturulması pek yerinde bir hamle olarak görülmemektedir. Zaten baktığımız zaman KDGM’nin hiçbir zaman etkili bir teşkilat olamadığı görmekteyiz. Bu durum akıllara şu soruları getirmektedir; acaba siyasi iradenin 2023 gibi bir hedef koyduğu bir konjonktürde bize anlamsız gelen hareketler Türkiye’nin stratejik planları çerçevesinde yeni istihbarat sistemi için atılan tohumlar mıdır? Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN’ın başbakan olduğu dönemde, aynı zamanda KDGM kurulmadan hemen önce, Mayıs 2010 tarihinde Brezilya’ya giderken söylediği “MİT’in birinci derecede ağırlıklı görevi yurtdışı istihbaratıdır.” söylemi bu bağlamda bir mesaj olarak değerlendirilebilir mi?

Tüm bunlar çerçevesinde kanaatimce gelecekte Türk istihbarat sistemi şu şekilde oluşturulmalıdır:

MİT iç istihbarat ile alakalı görev ve yetkilerini KDGM’ye devretmelidir.
MİT dışında genel müdürlük ve başkanlık şeklinde örgütlenmiş istihbarat birimleri iç istihbarat bağlamında KDGM altında faaliyet göstermeli ancak idari olarak(idare hukukundaki idari vesayet tarzı bir sistem oturtulabilir) KDGM bünyesinde yer almayıp sadece ona bağlı olmalıdır.
MİT ve KDGM yetki alanları açıkça belirlenip bu alanlarda operasyonel faaliyetler yürütebilmeleri için kanuni ve fiziki şartlar oluşturulmalıdır.
MİT daha çok istihbaratın stratejik boyutuyla alakalı çalışmalar yapmalıdır ve bunu yaparken ülkedeki düşünce kuruluşları ve üniversiteler ile yakın temas içinde olmalıdır. (Lafzen değil, fiili olarak)
MİT istihbarat sisteminin merkezinde olmalı ve “haber alma değil” “intelligence” yapmalıdır.
Güçlü bir merkezi teşkilat haline getirilecek olan MİT’in ve iç istihbaratın merkezi olan KDGM’nin kontrolsüz bir güç haline gelmemesi için bu kurumların müsteşarları şeklen siyasi sorumluluğu olan bir bakana bağlanmalıdır. Bu bakanın oy kaygısı olmayan, meclis dışından atanan bir bakan olması yerinde olur.
Bu bakan mecliste bir “ulusal istihbarat komisyonu” tarafından denetlenmelidir. Yargılama usulüne ilişkin milletvekillerinin yargılanma usulleri uygulanmalıdır.
MİT ve KDGM müsteşarının yargılanması özel izne tabi olur. İzin yetkisi ilgili bakanda olur. Böylelikle hem siyaseten hükümet rahatlar, hem denetim açısından sağlıklı bir istihbarat sistemi olur, hem de teşkilat yöneticileri güvencede olur.
Önerilen sistemde siyasiler ile bürokratlar arasındaki denge iyi kurulamazsa kurumlar yıpranabilir. Bu sebepten dolayı parlamento çatısı altında kurulacak denetleme komisyonuna halkın seçmiş olduğu Cumhurbaşkanı tarafından belli sayıda atama yapılmalıdır.

“Kara Vasıf Bey ile birlikte Mondros Mütarekesi’nden sonra Karakol Cemiyeti’ni kuran, milli mücadele sürecinde Anadolu’ya silah ve subay kaçırmakla görevli istihbaratçımız “İsa” kod adlı GALATALI ŞEVKET’in aziz hatırasına ithaf… Ruhu şad olsun… Saygılarımla…”


[1] Ahmet DAVUTOĞLU, Stratejik Derinlik, Küre Yayınları, 80.Baskı, İstanbul, Kasım 2012,  sf.17

[2] Saygı ÖZTÜRK,  Apo Olayının Perde Arkası, Doğan Yayıncılık, 4.Baskı, İstanbul, Mayıs 2009, sf.73-76

[3] 6532 Sayılı “Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”, madde.3

[4] http://www.mit.gov.tr/2937.html, (25.03.2015 Tarihinde Erişilmiştir)

[5] Ertan BEŞE ve Merve SEREN, “Stratejik İstihbarat Olgusunun Teorik Çerçevesi, Unsurları ve Terörle Mücadele Politikaları Açısından Rolü ve Önemi’’, Polis Bilimleri Dergisi, Cilt:13, Ankara, 2011, s.123-145

[6] Onur SEÇKİN, “ Devlet Güvenliği Kapsamında İstihbarat Alanında Karşılaşılan Sorunlar’’, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2010, sf.47

[7] 6532 sayılı ‘’Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’’, madde.12

[8] http://www.mit.gov.tr/2937.html, (25.03.2015 Tarihinde Erişilmiştir)

[9] Ertan BEŞE ve Merve SEREN, a.g.e. , sf.127

[10] 2937 sayılı ‘’Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’’, madde.4/h

15 Mayıs 1948: Filistinlilerin Büyük Felaketi ‘Nekbe’ Nedir?

İsrail’in 15 Mayıs 1948’de tarihi Filistin topraklarında bağımsızlığını ilan etmesi, Filistin halkı tarafından Büyük Felaket anlamına gelen Nekbe olarak adlandırılıyor.

Osmanlı topraklarındaki Filistin’de bir Yahudi Devleti kurulma fikrini, 1799 yılında Fransız General Napolyon Bonapart gündeme getirmişti. 1897 yılında İsviçre’de, Modern Siyonizm fikrinin kurucusu olarak bilinen Theodor Herzl, kurulacak yeni devletin esasları ve gayri-resmi sınırları belirlendi. Dönemin Osmanlı Padişahı 2. Abdülhamid’i Osmanlı topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasına ikna edemeyen Herlz, hayallerinin hayata geçirilmesini göremedi. 1917’de İngilizler, Osmanlı idaresindeki Filistin’i işgal etti. 1948’e kadar süren İngiliz manda yönetimi döneminde Filistin’e Yahudi göçü hızlandırıldı. İsrail Devleti, İngilizlerin ve Avrupalı baronların desteğiyle 15 Mayıs 1948’de bağımsızlığını ilan etti.

Theodor Herzl

O dönemde Filistin nüfusunun yüzde 67’sine takbul eden 957 bin kişi kendi topraklarından sürülürken, 1948’de 675 köy ve kasabanın tamamen yok edildiği ortaya çıktı.

1948’den günümüze Filistin mülteci sayısı dünya genelinde 6 milyona yaklaşırken, bunlardan bazıları ülke içinde ve dışında kurulan 61 mülteci kampında zor şartlar altında kalıyor.

Özetle 15 Mayıs 1948 tarihi, İsrail Devleti’nin kurulduğu tarih olduğu için Filistinliler tarafından Nekbe olarak adlandırılıyor.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Kuşak ve Yol Forumu Sona Erdi: Peki Hangi Anlaşmalar İmzalandı?

“Kuşak ve Yol Forumu”na 130 ülke 70 uluslararası kuruluştan temsilci, 29 ülke Devlet Başkanı veya Başbakan ile 1500’e yakın delege katıldı.

Forum süresi boyunca 30 ülke ile ticaret ve ekonomi alanında işbirliği anlaşmaları yapıldı. Çin yönetiminin, Kuşak ve Yol girişimi çerçevesinde toplam 79 milyar dolar mali yardımda bulunacağı bildirildi. Katılımcı olan 29 ülkeden Çin’de eğitim görmesi için her yıl 10 bin öğrenciye burs verileceği duyuruldu.

Fotoğraf: AA

Peki forumda Türkiye ile Çin arasında hangi anlaşmalar imzalandı?

  • Uluslararası Taşımacılık ve Koordinasyon Stratejisi Anlaşması
  • Kuşak ve Yol’un İnşası ve Standart İşbirliğini Güçlendirme Ortak İnisiyatifi
  • Suçluların Karşılıklı İadesi Anlaşması
  • Uluslararası Krayolları Üzerinde Taşımacılık Anlaşması
  • Çin Halk Cumhuriyeti ile Karşılıklı Kültür Merkezlerinin Kurulmasına İlişkin Anlaşma

Doğu’nun Çin önderliğinde ‘tekrar yükselişi’ olarak belirtilen Kuşak ve Yol Forumu’nun ikincisi 2019’da yapılacak.