Teknoloji Savaşları: Siber Terör Nedir?

ABD Hükümeti 2009 yılında Ulusal Araştırma Konseyi siber saldırıları, ‘bilgisayar sistemleri, ağlar veya bilgiyi ve/veya bunlarda yerleşik olan ya da bunları taşıyan programları değiştirmek, bozmak, aldatmak, küçük düşürmek veya yok etmek için yapılan kasıtlı hareketler.’ olarak tanımlamıştır. Siber terörizm, teknolojinin gelişmesiyle birlikte devletlerin sivil, askeri, finansal ve hizmet alanlarına, teknolojik alt yapılarına ve bilgisayar sistemlerine saldırılar artmıştır.

Kısaca; bilgisayar ve bilgisayar sistemlerini kullanarak kötü emeller için icra edilen sistemli saldırılar olarak tanımlanabilir. Siber terörizmi diğer internet yoluyla işlenen suçlardan ayıran temel fark, hedefin devlet, mağdurun da siyasi bir nedenden dolayı mağdur olmasıdır. Terör faaliyetlerinde bilgisayarlar bir silah olarak kullanılmaktadır. Hacker adı verilen kişiler web sunucularına, paylaşıma açık veri tabanlarına ve zayıf ağlar üzerindeki dosyalara siber saldırılar düzenlemektedir. Siber Komutanlığı’nın başındaki Amerikalı general 2010 yılında Kongre’ye ‘Amerikan Silahlı Kuvvetleri her gün milyonlarca siber saldırı altındadır.’ şeklinde ifade vermiştir. Bu ifade bizlere, ülkeler arasında sınırların sanal alemde yok olduğunu göstermektedir.

Siber saldırılar, coğrafya ve siyasi sınırlar tanımadan yapılmaktadır. Birden fazla hedefi aynı anda bir saldırıyla vurması mümkündür. Siber saldırı ile hedeflenen bilgiyi ele geçirir. Siber saldırıları bir kişiye isnat etmek oldukça zordur. Siber saldırılar; psikolojik saldırılar, elektronik savaş, aldatma, fikir taarruzu şeklinde yapılmaktadır. Sabotajlar, virüsler ve gizli askeri ve savunma bilgilerinin çalınması sıklıkla görülmektedir.

Yüzyılımızda siber terör terörün en sıklıkla kullanılan biçimi olmuştur. Elektronik saldırılar ile baraj kapaklarını açabilme, orduların haberleşme ağlarına sızarak ordunun gücünü zayıflatma, trafik ışıklarına sızma, telefonlara sızarak haberleşmeyi durdurma, elektrik ve doğalgazı açıp kapatabilme, ulaşım ve su sistemlerini karıştırabilme, bankacılık ve finans sektörünü çökertebilme, hükumet kurumların sitelerini ele geçirebilme imkanlarına sahiptirler.

Terör örgütleri, eylemlerini planlarken bilgi toplama, propaganda ve devlet kurumlarının internet sitelerine yönelik spam adı verilen kaynağı belli olmayan mesajlar e –mail yoluyla gönderilerek zarar vermeye çalışmaktadır. Stratejik öneme sahip kurumların web sayfalarına girerek gizli dosyaları çalabilmekte, güvenlik sistemlerini alt üst edebilmektedirler.

Siber saldırılar terör örgütlerine düşük maliyetli, rahatlıkla gizlenebilen araçlar ile istedikleri etkiyi yaratabilme imkânı sağlamaktadır. Terör örgütleri bilgisayar dosyalarını, e-mail’i kendi faaliyetlerinde kullanabilmektedir. İnternet, dünyaya yayılabilmesi, bilgi akışının çok hızlı olması, yeni eleman kazanma, resim ve objelerde gizli mesajlar, istihbarat toplama imkânları, psikolojik propaganda yaratabilirken siber saldırılar teröristlere daha fazla güvenlik ve operasyonel esneklik imkânı sağlamaktadır.

Siber terör, dikkatleri 2009 yılında İngiltere’ye yapılan siber saldırı ile çekmiştir. Bakanlığın web sitesi hackerler tarafından ele geçirilmiş ve yönlendirmek istedikleri web sitesine yönlendirmişlerdir. Bu olayın bir benzeri, Fransız Savunma Bakanlığı’na yapılmıştır. Bir başka örnek de, Villacoublay Hava Üssü’nden birçok uçak havalanamamıştır.

Birinci Körfez Savaşı sırasında Hollandalı hackerlar, ABD’nin savaş bilgilerini ele geçirmiş ve değiştirmiştir. 2001 yılında ABD’nin California eyaletinde yapılan siber saldırılar nedeniyle 1 gün internet kullanılamamıştır.

Siber saldırılara karşı devletler önlemler almaya başlamış durumdadır. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Ahmet Arslan yaptığı açıklamada, siber saldırılarla mücadele etmek için 13 binlik siber ordumuzun kurulduğunu açıklamıştır. Alman ordusu siber saldırılara karşı 15 binlik siber savunma timini kurmak için harekete geçmiştir. Fransa, bilhassa Çin, Rusya ve İran’dan gelebilecek siber saldırılara karşı önlem almak için bünyesindeki siber orduya 1 milyar dolar ayırmıştır. Fransa’nın 2019 yılına kadar siber savunma uzman sayısını 3 bine çıkarmayı planladığı iddia ediliyor. ABD’de Başkan Trump’ın başkan olabilmesi için Rus hackerların siber saldırılar düzenlediği iddialar arasındadır ve hala gündemimizi meşgul etmektedir.
Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı Erzincan’dan geçmektedir. Erzincan Refahiye’de 5 Ağustos 2008 tarihinde boru hattında bir patlama meydana gelmiştir. Yaklaşık 30 bin varil petrol çevreye saçılmıştır. Ülkelerin ve şirketlerin zararları ise 1 milyar doları geçmiştir. Bloomberg haber sitesi de ‘siber savaş tarihini yeniden yazan saldırı’ şeklinde olayı haberleştirmiştir.

Siber terör eylemlerini yapma amaçları kısaca şunlardır;

o Devletlerin siber saldırıları; düşmanı zayıflatmak, çökertmek, istihbarat ve sabotaj yapmak,
o Bazı Örgütlerin siber saldırıları; ekonomik, psikolojik çöküntü yaratmak, sosyal  yapının düzenini bozmak,
o Kurum İçi ve Dışı Düşmanların saldırıları; haksız rekabet elde etmek, casusluk yapmak,
o Hackerlerın siber saldırıları; güç ve itibar için.

Siber teröristlerin bazı hedefleri vardır;

Haberleşme alanına ve ulaşıma sızma, metro, tren ve kara trafiğinde senkronizasyon sorunlarının yaşanması,
Banka ve finans alanına müdahale, banka hesaplarına müdahale edip yurtdışına dahi para transferi yapma,
Enerji dağıtım merkezlerine müdahale yapma, nükleer tesislerde ve petrol ve doğalgaz hatlarında sorunların yaşanması,
Hastane sistemlerine müdahale yapma, kayıtları ele geçirme ve bozma ve sağlık hizmetlerinin durdurulması,
Su dağıtımına müdahale yapma, baraj kapaklarının açılması veya kapatılması,
Medyada yer alma isteği,
Kamu güvenliğini yok etme isteği.

 

Ünal G. Akman

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Erdoğan Konuştu, TSK Sınır Ötesi Harekat İçin Senaryoları Hazırladı

0

Güvenlik kaynaklarından edinilen bilgiye göre, sınırın Suriye veya Irak tarafındaki terör örgütü PKK/YPG/PYD unsurlarından gelebilecek olası bir saldırıya verilecek her türlü cevaba ilişkin hazırlıklar tamamlandı.

Bu kapsamda Hava Kuvvetleri Komutanlığı, düzenleyeceği olası harekatlara ilişkin çalışmalarını yaparken, kullanılacak üs komutanlıklarında da hazırlıklar sona erdi.

Kara Kuvvetleri Komutanlığına bağlı unsurlar da olası sınır ötesi harekatlara yönelik senaryolarını oluşturdu. Bununla ilgili sınıra zırhlı araç ve mühimmat takviyeleri yapılırken bazı birlikler sınır hattına yakın bölgelere kaydırıldı.

TSK’dan askeri takviye (Arşiv)

Sınır hattında, olası operasyonda birliklere lojistik destek sağlanmasına yönelik çalışmalar da tamamlandı. Mehmetçik için çadır ve konteynerler bölgeye gönderildi, olası ihtiyaçların karşılanmasına yönelik hazırlıklar bitirildi.

Bu kapsamda Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki terör örgütü üyelerinin bulunduğu bölgelerin karşısında yer alan birliklerde alarm düzeyi artırıldı.

“Mesaj çok net”

Güvenlik uzmanı Abdullah Ağar, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD’de ziyaretinde, Türkiye’nin bir tehditle karşılaşması durumunda terör örgütü PKK/YPG/PYD’ye misliyle karşılık verileceğinin açık ve net olarak aktarıldığını vurguladı.

Türkiye’nin bu konuda kararlı bir duruş sergilediğini ifade eden Ağar, TSK’nın Irak’ın kuzeyindeki Sincar Dağı ile Suriye’nin kuzeydoğusundaki Karaçok Dağı bölgelerine düzenlendiği hava harekatını anımsattı.

Daha sonra terörist unsurlarca hudut birliklerine çeşitli saldırıların düzenlendiğini belirten Ağar, “Bu saldırılara karşılık verildi. Burada çok net bir mesaj var. Eğer bu coğrafyadan, sizin verdiğiniz garantiye rağmen bize bir tehdit olursa, biz bu tehdide karşı sadece ateşle karşılık vermek anlamında değil, başka türlü tedbirler de alabiliriz. Sonuçta o tehdidin varlığının ortadan kaldırılması gerekiyor. Nerede? Yerinde. Bu anlamda Türkiye’nin ortaya koyduğu bu kararlılığı iyi anlamak gerekiyor.” diye konuştu.

PYD Denkleminde Türkiye, Rusya ve ABD

ABD, Rusya, İran, Suriye, terör örgütleri IŞİD ve YPG… Neler oluyor? Kimin eli kimin cebinde takip etmek gerçekten çok zor…

Rusya, Esad’a muhalif unsur gibi görünen YPG’yi elinden bırakmamak için elinden geleni yapıyor. YPG, yeri geldiğinde Rusya ve ABD’nin onayıyla Esad rejimine bir çizgi teslim ederek (Menbiç’te) Türk askerinin önüne set çekti. Rusya, Suriyeli Kürtlerin Rusya’da temsilcilik açmasını sağladı. PYD’yi, Astana görüşmelerine çağırdı. Ocak ayındaki görüşmede 27 maddelik bir taslak yayınlandı. Taslakta, Suriye Kürtleri için özerklik sözü vardı. Putin, 15 Mayıs’ta “PYD’ye silah göndermiyoruz ama Kürtlerle iş birliği içerisindeyiz” dedi. Ancak YPG şu an için ABD’nin hamiliğini kabul etmiş durumda.

Rusya’da Suriye Kürdistanı Temsilciliği’nin Açılışı

Esad, hem en alt düzeyde de olsa IŞİD’le çatışıyor hem de petrol ve silah alışverişi yapıyor. IŞİD de YPG gibi bazen Esad lehine bazen muhalifler lehine eylemler yapıyor. IŞİD’in Halep’i ele geçirmeye çalıştığı dönemde Esad’ın IŞİD’e destek verdiği çokça dillendirildi.

ABD, 2003’te Irak ordusunu kolayca havadan yok etmesine rağmen IŞİD’i bir türlü yok etmiyor, edemiyor. İddiaya göre ABD, IŞİD’i yok etmek yerine örgüte bir sınır çiziyor ve aşmamasını sağlıyor. ÖSO’nun tek başına bu işi bitireceğine olan inancını kaybeden ABD, YPG ile iş birliği içerisinde. ÖSO’nun yanında pek görünmeyen ABD’li askerler, ABD bayraklı üniformalarıyla terör örgütü YPG’nin militanlarının yanında boy boy fotoğraf çektiriyor. Sözde yemin törenlerine katılıyor.

ABD’li Komutanlar YPG Yemin Töreninde

İngiliz oyuncu Michael Enright da YPG saflarında savaşıp fotoğraflar yayınlayarak Batı’da örgüte sempati oluşturuyor. Örgüt saflarında savaşırken ölen İngiliz, Amerikalı ve diğer Batılı militanlardan bahsetmeye gerek yok. Bunlar bir propaganda aracı olarak kullanılıyor.

YPG’nin IŞİD’e Karşı Yaptığı Operasyonlara Katılan İngiliz Oyuncu Michael Enright

ABD, Irak ve Suriye’de IŞİD’e karşı PKK, PYD ve Peşmerge’yi savaştırıp bu bölgelerin bu unsurlar tarafından ele geçirilmesinin IŞİD’e karşı mücadele kapsamında olduğu için meşrulaştırılmasını sağlıyor.

Türkiye, YPG’den rahatsızlığını her alanda telaffuz etmesine rağmen ABD bir türlü bu terör örgütüyle iş birliğinden vazgeçmemektedir. Türkiye, Fırat Kalkanı Harekatı’ndan sonra Menbiç’e yönelmesinin, ABD ve Rusya iş birliğiyle engellemesinin ardından farklı bir strateji izlemektedir. Başka bir operasyonun sinyali verilmektedir. Sınırın farklı yerlerine askeri sevkiyat yapıldı. YPG kontrolü altındaki bölgelerin farklı noktalarında keşif uçuşu yapıldı. ABD ve YPG, Türkiye’nin operasyon yerini kestiremedi. Türkiye, Suriye’de Karaçok Dağı bölgelerine ve Irak’ta Şengal bölgesine 26 Nisan sabaha doğru güzel bir operasyon düzenledi. YPG’yi ve PKK’yı vurdu.

YPG ise hemen koruyucusuna sığınarak “Türkiye’yi durdurmazsanız Rakka operasyonu iptal olur” dedi. Operasyonun ardından ise ilk ses ABD’den geldi ve “Askerlerimizi tehlikeye attınız” denildi. Operasyon noktasına en yakın ABD birliğinin 10 kilometre uzaklıkta olmasından bahsetmeye gerek yok.

ABD ile birlikte IŞİD’e hava operasyonları yapan Koalisyon Güçleri de bu operasyona tepki gösterdi.

Rusya, “Bu gibi adımlar Moskova’da endişe yaratıyor” dedi.

İran, Irak’ın toprak bütünlüğüne saygı duyulmasını istedi ve harekatın bölgede istikrarsızlığa neden olacağını söyledi.

27 Nisan günü ise Suriye İnsan Hakları Gözlemevi 25 Nisan Salı akşamı Türkiye’ye ait bir zırhlı aracın Derbesiye (Salkım) köyü yakınlarından Suriye tarafına geçerek YPG mevzilerini hedef almaya çalışırken araca önleyici ateş açıldığını bunun üzerine Türk tarafının topçu atışlarıyla karşılık verdiğini ve YPG’nin sınır karakollarına roketatarlı saldırı düzenlediğini duyurdu. AFP’ye konuşan YPG sözcüsü de çatışmayı doğruladı. 25 Nisan akşamı bu çatışma yaşandığı için 26 Nisan sabaha doğru yani birkaç saat sonra bu operasyonun yapılmış olma ihtimali çok yüksek.

Türkiye operasyondan sonra kararlılığını göstermek için sınır sevkiyatlarına devam etti. ABD, Mardin’in Kızıltepe köyünün karşısında bulunan Derbesiye köyü yakınlarında sınır hattına birkaç yüz metre boyunca ABD bayraklı zırhlı araçlarını yerleştirdi. Kara harekatının önüne Menbiç benzeri bir hatla geçildi.

Nisan ayı sonu böyle hareketli geçerken Mayıs ayı başı ise diplomasi dönemi oldu.

Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcısı ve Sözcüsü İbrahim Kalın 6 Mayıs’ta ABD’ye gitti. Üçlünün, Recep Tayyip Erdoğan’ın 16 Mayıs’taki Trump ile görüşmesi öncesi öncü olarak ABD’ye gittiği biliniyor. Akar, Fidan ve Kalın, ABD’de Ulusal Güvenlik Danışmanı Korgeneral Herbert Raymond McMaster ile görüştü. Fethullah Gülen’i, Irak ve Suriye’deki operasyonları görüştüler. Ellerinde önemli bir plan da vardı. YPG’siz bir Rakka operasyonu… Ancak bu görüşme esnasında Trump’ın, YPG’ye ağır silah verilmesini öngören yasayı onayladığını Pentagon duyurdu ve Akar, Fidan ve Kalın doğrudan Ulusal Güvenlik Danışmanı’nın ağzından bu haberi öğrendiler. Recep Tayyip Erdoğan, Rakka operasyonunda ABD ile birlikte hareket etmek için Türkiye’nin hazır olduğunu, Mart ayında Pakistan ziyareti dönüşü dile getirmiş, “Yeter ki terör örgütü YPG/SDG ile birlikte hareket etmeyin” demişti. Böylece ABD, Rakka operasyonu için terör örgütü YPG/SDG’yi seçmiş oldu.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da 16 Mayıs’ta Trump ile Fethullah Gülen’i, Irak ve Suriye’deki operasyonlarımızı ve YPG’yi görüştü. Ancak görünen o ki ABD’nin YPG’ye ve Türkiye’ye tavrında bir değişiklik olmayacak. “Türkiye’yi bilgilendirdik, garanti verdik” açıklamalarının ardından YPG, silahları Orta İsrail’in sınırlarını temin ve muhafaza için kullanacak.

Geçmişte, Türkiye Rusya’ya selam verse ABD telaşlanırken şimdi Rusya ve İran’la oluşturulan Suriye siyasetine ABD’nin ses çıkartmamasının altından ne çıkacak diye düşünürken ABD ve Rusya’nın kapı arkasında anlaşmalı olduğu Menbiç’te Mehmetçik’in sınırına yan yana bayrakları çekmelerinden anlaşıldı.

Türkiye, Rusya ve İran’ın anlaştığı “güvenli bölgelerin” açıklamasında önemli bir nokta var. Türk Dış İşleri’nden yapılan açıklamada “Çatışan taraflar arasında (oluşturulacak çatışmasızlık bölgelerinde) hava unsurları dahil her türlü silah kullanımının durdurulmasını ve bölgelere acil ve kesintisiz insani yardım akışının sağlanmasını kayıt altına alan bu muhtırayı memnuniyetle karşılamaktayız.” ifadeleri kullanıldı. Rus Dış İşleri Bakanı Lavrov ise ABD’ye gittikten sonra bu güvenli bölgelerin tüm Suriye’ye yayılacağını açıkladı.

Dolayısıyla tüm Suriye’ye yayılacak “güvenli bölge” demek Türkiye’nin anlaşmaya taraf olması nedeniyle karadan veya havadan YPG koridoruna müdahalesini engellemek demektir.

Türkiye, Rusya ve İran’ın Anlaştığı “Güvenli “Bölge” Alanları

IŞİD de misyonunu tamamladı ve Suriye’nin kuzeyinde bazı yerleri çatışarak, Tabka gibi bazı yerleri de çatışmadan yavaş yavaş YPG’ye bırakıyor. Suriye’nin güney sınırını da ABD destekli ÖSO’ya sessiz sedasız bırakıyor.

Bir tahmin yürütecek olursak ABD ve Rusya’nın anlaştığı nokta, Rusya açısından bölünmüş ama Esad’lı bir Suriye, ABD açısından ABD/İsrail güdümünde yeni bir devlet olabilir.

İsrail de yıllardır Suriye ile anlaşmazlık noktası olan Golan tepelerini işgal edip kendi güvenliğini garantiye aldığına ve Orta İsrail’in sınırları ABD güdümündeki örgütlerin elinde olduğuna göre, Suriye meselesi 12-18 ay içinde çözüme kavuşacak ve başlaması gibi bitişi de bıçak kesmiş gibi olacak diye düşünüyorum.

Türkiye’nin çakallarla dolu bu vadiden nasıl bir sonuçla çıkacağını (en iyi sonuçlarla çıkmasını umarak) birlikte göreceğiz….

Alihan Özsoy

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Berlin Savaşı ve Hitler’in Ölümü

İkinci Dünya Savaşı sona ermeye yakındı. 1945’in başında Kızıl Ordu Berlin’in yakınlarına ulaştı. 16 Nisan’da, 2 milyondan fazla kişinin katıldığı kapsamlı bir taarruz başlatıldı.













Topçu kuvvetlerin kullanılması

Çok sayıda barikatlar ve sağlam binalar, orduların ilerlemesini engelliyordu. Bu engelleri aşmak için Sovyet askerler, nişangah tevcihi ile ateş açan topçu birliklerini aktif bir şekilde kullanıyordu. Berlin’e hücumda özellikle 203 mm’lik güçlü obüsler çok önemli roldeydi. Obüslerin sayesinde askerler her türlü engelleri aşabiliyordu.





Sahra mutfakları

Çatışmaların sona ermesinden kısa süre sonra Berlin’e erzak taşıyan kamyonlar geldi. Sovyet askerleri kentin caddelerinde sahra mutfakları kurdu ve sığınak olarak kullandıkları bodrum katlardan çıkmaya başlayan sivilleri besledi.

Bu durum, Rus askerlerin kentin tüm halkını öldürmek isteyen barbarlar olduğunu öne süren Nazi propagandasından korkmuş olan Berlinlleri çok şaşırttı.


“3 Ocak’ta oğlum izne gelmişti. SS birliklerinde görev alıyordu. Oğlum birkaç kez SS birliklerinin Rusya’da akıl almayacak şeyler yaptıklarını anlatmış, Ruslar buraya ulaşırsa üzerimize ‘gül yağı dökmeyeceklerini’ söylemişti. Aslında tam ters bir durum yaşandı, zafer kazananlar, ordusu Rusya’nın başına bunca felaket getiren, yenilgiye uğrayan halkımıza, hükümetimizin yaptığından daha fazla erzak yardımı yapıyor. Bunu anlamakta güçlük çekiyoruz. Böyle bir insanlığın ancak Rusların elinden geldiği ortada”.

Elisabeth Schmeer, Berlinli

Kaynak: Sputnik

Geleceğin Dünyasında Türk İstihbaratı

Bu çalışmam geleceğin dünyasında Türk istihbarat sisteminin nasıl şekillenmesi gerektiğine dair akademik kaynaklar çerçevesinde kişisel görüşlerimi ve istihbarat sistemimizin hâlihazırdaki sorunlarına dair tespitlerimi içermektedir. İyi okumalar…

Bu coğrafyada var olmaya devam edebilmemiz için devlet yönetimi ve güvenliği anlamında adımlarımızı zamanında ve dikkatle atmak zorundayız. Bunu yapabilmek için de evvela stratejik planlarımız içinde önceliklerimizi doğru belirlemeliyiz. Avrupa’nın gelecekte gücünü hissettirip hissettiremeyeceğinin tartışıldığı, 250-300 yıldır Batılı ülkelerin üstünlüğüne göre şekillenen dünya sisteminde önemli değişiklikler yaşanacağının konuşulduğu, ekonomik gücün Batı’dan Doğu ve Güney’e kaymasının ve değişen iklim koşullarının dünyanın coğrafi odağını da değiştireceği ve gücün Batı’dan Doğu’ya kayacağının öngörüldüğü bir küresel siyaset denkleminde yerimizi alabilmemiz için revize etmemiz gereken en önemli alan istihbarat alanıdır. Unutulmamalıdır ki Soğuk Savaş dönemi sonrası şartların getirdiği konjonktürde “ülkelerin güç parametreleri birbirinden bağımsız yalın unsurlar değil, her biri yeni fonksiyonlarla birbirini etkileyen dinamik unsurlar olarak görülmelidir.”[1] Bu güç parametrelerinin en önemlilerinden biri olan istihbarat, hiç şüphesiz diğer parametreleri çarpan olarak etkileyen hayati bir unsurdur.

İstihbarat algımızı ve mevcut istihbarat kurumlarındaki problemleri çözüme kavuşturmadığımız sürece istihbarat sistemine yeni kurumlar eklememizin devlet güvenliği anlamında bir fayda sağlamaktan öte hantallaşan bir bürokratik yapı ortaya çıkaracağı şüphesizdir. Çünkü kendilerinden beklenen faydayı sağlayamayan kurumların lağvedilmesi yahut bu kurumların eksikliklerini gidermek için yeni kurumların oluşturulması ile istihbarat sistemi içinde faaliyet gösteren devlet görevlilerinin algısını ve stratejik zihniyetini değiştiremezsiniz. Bu insanların paradigmaları, oluşturulan yeni kurumun stratejik yönelişine sirayet edecektir.

Mevcut istihbarat sistemimizin eksik yönlerini daha önceki yazılarımda da belirtmiştim. Bu eksiklikleri genel olarak şu şekilde sıralayabiliriz:

Türk halkının gözünde MİT’in illegal faaliyetlerin odağı konumunda olması
İstihbaratın zihinlerde reaktif yönüyle yer etmesi
İstihbarat sisteminin etkili bir denetimden yoksun olması
MİT’in siyasallaşmış bir kurum olduğunun düşünülmesi
İstihbaratta iç-dış istihbarat ayrımına kurumsal olarak gidilmemesi
MİT’in operasyonel yetki ve kabiliyetinin olmaması
İstihbarat kurumları arasındaki koordinasyon eksikliği

Tüm bu problemlerin derin tarihsel kökleri vardır ve çoğu kemikleşmiştir. Bu problemleri çözüme kavuşturmak her ne kadar zor olsa da ortaya sağlam bir irade konulduğu zaman kolaylıkla aşılabilecek problemlerdir. Ayrıca şunu unutmamak gerekir ki siyasal tarihimize baktığımız zaman devlet güvenliği ve siyasal yaşamla alakalı problemlerin çözümsüz kalmasının sebebi çözümlerinin olmaması yahut eldeki imkânların var olan çözümü hayata geçirmeye yetmemesi değil, belli odaklarca bu çözümlerin istenmemesidir. Geleceğin dünyasında ihtiyaçlara cevap veren etkili bir istihbarat sistemi için mevcut problemlere şu şekilde çözüm önerileri getirilebilir:

Türk halkının gözünde MİT’in illegal faaliyetlerin odağı konumunda olması

Kabul etmek gerekir ki doğası gereği istihbarat “etik ile reelpolitiğin üzerinde durduğu tahterevalli” gibidir. Zaman zaman yürütülen faaliyetin getirdiği bir zorunluluk olarak istihbarat elemanları kendilerini illegal işlerin içinde bulabilirler. Ancak Sun Tzu’nun da belirttiği gibi istihbarat denilen şey düşmanın içinde bulunduğu durumu bilen insanlardan elde edilmelidir. Hal böyle olunca istihbarat elemanları için bilgi elde etmenin en iyi yolu bazı durumlarda hedef kitlenin içine sızmak olabilir. Dünyadaki tüm istihbarat teşkilatları için bu durum böyledir. İstihbarat teşkilatının illegal oluşumların içine sızması yahut görevin gereği olarak –belli bir değerler çerçevesi içinde kalmak kaydıyla– temas kurmaları yadırganacak bir durum değildir. Peki, başka ülkelerin istihbarat servislerinin bu tür faaliyetleri kendi halkları gözünde küçültücü bir etki yapmazken neden Türkiye’de MİT gibi onurlu bir kurum illegal faaliyetlerin odağı olmakla suçlanıp halk nazarında küçük düşürülmektedir?

Bu durum istihbarat sisteminde “gizlilik-şeffaflık dengesinin” doğru bir şekilde kurulamamasında dolayı meydana gelmektedir. İnsanlar siyasi ideolojilerinin kamçılamasıyla hakkı olmadığı halde devlet yönetimi ile alakalı tüm ayrıntıya vakıf olmak istemektedir. Ancak insanların mahremi olduğu gibi devlet mekanizmasının da bir mahremi vardır ve bu mahrem alanın büyük bir çoğunluğunu istihbarat oluşturmaktadır. Doğası gereği gizli kalması gereken istihbarat dünyası vatandaşın şeffaflık talebi üzerine yahut siyasi çıkarlar uğruna deşifre edilmemelidir. İstihbarat faaliyetlerinin mahiyeti ne olursa olsun gizli tutulması hem devlet güvenliği anlamında hem de operasyonu yürüten istihbarat elemanlarının ve ailelerinin güvenliği anlamında elzemdir. Ancak bizim ülkemizde siyasi hırslar uğruna çok kritik görevler icra etmiş istihbaratçıların kimlikleri ve görevleri deşifre edilmiş ve hayatları tehlikeye sokulmuştur. Örnek vermek gerekirse Abdullah Öcalan’ı İmralı’da sorgulayan komutanlardan birisi Hasan Atilla Uğur’dur ve 1 Temmuz 2008 tarihinde gözaltına alınana kadar kimse onun bu sorguyu yaptığını bilmiyordu. Abdullah Öcalan avukatlarına sürekli kendisini sorgulayanların kimliklerini soruyordu. Güvenlik nedeniyle hem devlet hem de kendisi bunu gizli tutmuştu. Gözaltına alındıktan sonra ise devlet bu gizliliği sağlayamadı ve kimliği deşifre oldu. Kendisinin ve ailesinin hayatı tehlikeye girdi.[2]

Halkın istihbarata ve istihbaratçıya bakış açısını değiştirmenin birinci yolu gizlilik-şeffaflık dengesinin doğru bir şekilde kurulmasıdır. Bunun yolu da kanuni düzenlemeden geçmektedir. 26.04.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6532 sayılı Kanun ile birlikte 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’na önemli yenilikler getirilmiştir. Bu bağlamda yasa koyucu 6532 sayılı kanunun ile 2937 sayılı kanuna şu maddeyi eklemiştir:

MADDE 3- 2937 sayılı Kanunun 6 ncı maddesinin………….onuncu fıkrasından sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.

d) Görevlerini yerine getirirken gizli çalışma usul, prensip ve tekniklerini kullanabilir.[3]

Milli İstihbarat Teşkilatı’nın bu yasa değişikliğine bakış açısı şu şekildedir: “Dünyanın hemen her bölgesinde istihbari faaliyetler gizli çalışma usul, prensip ve teknikleri ile yürütülmektedir. Bu gizliliğin sağlanmasında istihbari faaliyetlerde görevlendirilenlerin güvenlikleri önem taşımaktadır. Bu kapsamda 6532 sayılı Kanun ile yapılan düzenlemeyle istihbari faaliyetlerde görevlendirilen şahısların, kimliklerinin değiştirilmesi gibi deşifre olmalarını önleyici tedbirlerin alınabilmesine imkân sağlanmıştır. MİT’in önleyici istihbarat kapasitesinin yapılan kanuni düzenlemeler ile artırılması, toplumun huzur ve güvenliğine yönelebilecek tehditlerin büyümeden engellenmesi bakımından büyük önem taşımaktadır.”[4]

İstihbaratın zihinlerde reaktif yönüyle yer etmesi

Günümüzde “haber alma” olarak Türkçeleştirilen “istihbarat” kelimesi köken olarak Arapça bir kelimedir. Bu Türkçeleştirme aslında toplum ve devlet olarak istihbarat denilen faaliyet hakkındaki paradigmamızın derin ipuçlarını içermektedir. Ülkemiz genel olarak Ortadoğu ve Arap kültürü etkisinde toplumsal dinamiklerini şekillendirmiş ve bu durum hiç şüphesiz felsefi boyutuyla, devlet teşkilatlarımızın yapısına ve işleyişine de menfi/müspet tesir etmiştir. Ortadoğu kültüründeki bu isimlendirmeye bakarsak istihbaratın insanların zihninde reaktif yönüyle yer ettiğini görürüz. . Doğu kültüründe “haber, bilgi” kavramları etrafında şekillenen bu çok önemli devlet faaliyeti Batı kültüründe “zekâ, akıl” kavramları etrafında şekillenmiş, isimlerine de bu şekilde yansımıştır.

Tüm dünyada istihbarat analistleri düşünen, mantıksal ve bilimsel metodu birleştirip uygulayan kişiler olarak istihbarat dünyasında geçmişte olduğundan daha fazla ilgi görmeye başlamışlardır. İstihbarat teknolojisi ve gizli bilgi toplama teknikleri önemli olmakla birlikte, politika üreticilerin karşı karşıya oldukları karmaşık ulusal güvenlik sorunlarına ilişkin “düşünceye dayalı bir analiz” daha üstündür.[5]

İstihbarat demek olan biteni haber almak değil olacak olanı öngörebilmektir. Bizim toplumumuz istihbarata sadece reaktif yönüyle yaklaşmakta ve bu sebepten dolayı da bu faaliyete hak ettiği değeri vermemektedir. Halkın bu konuya böyle bakmasından daha vahim olanı ise bürokraside ve siyasette karar alıcıların istihbarat algısının bu yönde şekillenmesidir. Böyle bir istihbarat algısı doğal olarak beraberinde reaktif hareket eden bir istihbarat teşkilatını getirecektir. Bu çok tehlikeli bir durumdur. Bu algı çerçevesinde şekillenen bir bürokratik yapı ve istihbarat sistemi, muadilleri geleceğin dünyasını anlamlandırmak ve şekillendirmek için ter dökerken, günümüz şartlarını anlamlandırmakta bile güçlük çekerler.

İstihbarat sisteminin etkili bir denetimden yoksun olması

İstihbarat her ne kadar gizli yürütülmesi gereken bir faaliyet olsa da milli menfaatlerden uzaklaşılmaması için etkili bir denetim altında olması gereken bir faaliyettir. Etkili bir denetim mekanizmasından yoksun olan istihbarat sistemlerinde kurumlar siyasi iradenin siyasi menfaat sağlamak adına kullandıkları bir argümana dönüşmektedir. Dünya tarihine bakacak olursak “Watergate Skandalı” bu durumun en çarpıcı örneklerindendir.

Görevleri gereği yasadışı oluşumların içine sızmak zorunda olan yahut temas kurmak zorunda kalan istihbarat teşkilatlarının milli menfaatler çizgisinde kalıp kalmadıklarının belirlenmesi ve gereken durumda gereken müdahalenin yapılabilmesi için de etkili bir denetim mekanizması zorunludur. Etkili bir denetim mekanizmasının varlığı halk nazarında da istihbarat teşkilatlarına karşı oluşabilecek menfi algıların önüne geçilmesini sağlayacaktır ve “gizlilik-şeffaflık dengesinin” sağlanmasında atılacak en somut adım olacaktır.

İstihbarat hizmet ve sağlayıcılarının denetim, gözetim ve kontrolünü sağlıklı bir şekilde yürütmek, onlardan en verimli şekilde yararlanmak yasama, yürütme ve yargının ortak sorumluluğunda olan yahut olması gereken bir şeydir. Gelişmiş modern ülkelerde çoğunlukla bu denge gözetilir. İstihbarat örgütleri görev alanlarına göre ilgili bakanlıklar bünyesinde yer alırlar ve görev alanları iyi tanımlanmıştır. İlgili Bakan, bakanlığı bünyesindeki güvenlik ve istihbarat konularına ilişkin politikaları belirlemede birincil yetki ve sorumluluklara sahiptir. Bunların parlamenter denetim ve kontrolünü sağlayan komiteler söz konusudur. İstihbarat komitelerinin bu teşkilatların politika ve uygulamalarının gerek belirlenmesi ve gerek denetim ve kontrolü üzerinde önemli yetkileri vardır.[6]

Ülkemizde bu bağlamda yetersiz de olsa çalışmalar sürmektedir. 6532 sayılı Kanunu’nun 12. Maddesi ile 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’na eklenen maddede Güvenlik ve İstihbarat Komisyonu’nun görevleri şu şekilde sıralanmıştır:

Millî güvenliğe ilişkin konularda görüş ve öneriler sunmak
Güvenlik ve istihbarat konularında uluslararası alanda kabul gören gelişmeleri izlemek
Kendi faaliyetlerine ilişkin rapor hazırlamak
Güvenlik ve istihbarat hizmetleri sırasında elde edilen kişisel verilerin güvenliğini ve bireyin hak ve özgürlüklerini koruyucu öneriler geliştirmek.[7]

Kanunda sayılan bu yetkilere baktığımız zaman kurulan bu komisyonun modern devlet sistemlerindeki denetim görevini icra kabiliyetinden çok uzak olduğunu görürüz. Komisyonun “görüş ve öneri sunmak” ve “gelişmeleri izlemek” dışında aktif bir görevi kanunen yoktur. Yani istihbarat faaliyetlerinin yargısal denetimi dışında bunu tamamlayacak bir “parlamenter denetim” mekanizması henüz yoktur. Ancak MİT bu görüşte değildir ve konuya şu şekilde yaklaşmaktadır:

“MİT hâlihazırda, ülkemizin hukuk sisteminde kamu idarelerinin tabi olduğu tüm denetim mekanizmalarına tabidir. 6532 sayılı düzenlemeyle birlikte, Cumhuriyet tarihinde ilk defa MİT’in millet iradesinin doğrudan temsil edildiği TBMM tarafından denetlenmesinin önü açılmaktadır. TBMM bünyesinde kurulacak olan Güvenlik ve İstihbarat Komisyonu ile demokratik ülkelerde mevcut olan önemli bir mekanizma ülkemize de kazandırılmaktadır.

MİT Müsteşarı’nın oluşturacağı bir Komisyon tarafından Teşkilat uhdesindeki bilgi ve belgelerin kullanıma ve paylaşılma açılmasının ve bunların akademik çalışmalar ile her türlü yayın ve edebi eserde kullanılmasının da önü açılarak tarihe tanıklık edilmesi açısından önemli bir gelişmeye imza atılmıştır.”[8]

MİT’in siyasallaşmış bir kurum olduğunun düşünülmesi

MİT hiyerarşik olarak Başbakanlığa bağlıdır ve Başbakanlık ile arasında herhangi bir denetleme komisyonu veya istihbarat konseyi yoktur. İstihbarat sistemimizin kalbini oluşturan MİT’in siyasal irade ile olan bu yakın bağı, kurumun siyasallaştığının düşünülmesine sebep olmuştur. Mevcut sistem böyle iken MİT tarafından yürütülen faaliyetler ülke menfaatinden öte siyasal iradenin menfaatlerine yönelikmiş gibi bir algı oluşturmaktadır. Özellikle 2000’li yıllardan sonra teşkilat içindeki askeri vesayetin kırılmış olmasıyla beraber görev yapan sivil müsteşarlar, hükümet ile daha yakın bağlar kurmaya başlamıştır ve bu görüntü belli odaklarca suiistimal edilip MİT’in siyasallaştığı yorumu yapılmıştır.

Devlet güvenliği bağlamında kurumlar, hükümetin emirleri doğrultusunda hareket ederek milli menfaatler doğrultusunda hizmet etmelidir. Bu bakımdan istihbarat sisteminin unsurlarının tamamen siyasi iradeden bağımsız olarak hareket etmesi düşünülemez. Ancak bu konuda sicili pek de temiz olmayan bir sistem söz konusu olduğundan ve gerekli denetleme mekanizmaları mevcut olmadığından bu konuda yapılan eleştiriler çok da yersiz değildir.

1970-80 arası tarihlere baktığımız zaman MİT, küresel sistemde ülkenin ve kurumun pozisyonunu doğru belirleyememiş ve kurumun siyasallaştığını düşündürecek faaliyetlere girişmiştir. Güçlü bir milli iradenin ortaya koyulamadığı süreçlerde devlet kurumlarında bu tür eksen kaymaları görülmesi olasıdır. Konjonktür ne olursa olsun istihbarat kurumları her türlü siyasi kesime eşit mesafede durarak görev icra etmeli ve siyasi iradenin bu tarafsızlığa gölge düşürecek istihbarat ve güvenlik politikalarından belli denetim mekanizmaları vasıtasıyla uzak durmalıdır. Aynı şekilde siyasi irade de istihbarat kurumlarının bu hassasiyetini göz önünde bulundurarak hareket etmelidir.

Bu algının yıkılması için istihbarat sistemi kanaatimce en genel anlamda şu şekilde çalıştırılmalıdır:

Siyasi irade milli menfaatler doğrultusunda istihbarat teşkilatlarını çalıştırmalıdır.
İstihbarat teşkilatlarının siyasi irade ile olan doğrudan bağı kesilerek araya ulusal istihbarat konseyi tarzında yapılar konumlandırılmalıdır.
İstihbarat teşkilatlarının faaliyetleri parlamento tarafından istihbarat komisyonlarınca denetlenmelidir.
İstihbarat faaliyetlerinin yargısal denetimi yapılarak demokratik değerlerin çiğnenmesinin önüne geçilmelidir.

İstihbaratta iç-dış istihbarat ayrımına kurumsal olarak gidilmemesi

Ülkemizde istihbarat sistemi iç ve dış olarak ayrılmamıştır. Siyasi irade ve MİT bu konuyla alakalı kendilerince haklı görüşler öne sürerek bu ayrımın yapılmasının gerekli olmadığını söylemektedir. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi istihbarat, kendi kuralları ve doğası olan istisnai bir alandır. İstihbarat alanında düşünecekseniz devlet güvenliği anlamında diğer kurumlar bakımından kabul görmüş genellemeleri temel alamazsınız. Şöyle ki istihbarat teşkilatlarında kendi içinde her birim apayrı bir dünyadır. Bir stratejik istihbarat uzmanı ile bir kontrespiyonaj uzmanı birbirlerinin alanında çalışamazlar, çalışırlarsa verimli olmazlar. Yani istihbarat o kadar geniş bir alandır ki her faaliyet için ayrıca uzmanlaşma gerektirir. Her branşta çalışan elemanların paradigmaları birbirlerinden çok ayrıdır.

Bu bağlamda değerlendirildiğinde iç istihbarat ve dış istihbarat gibi çok temel iki alanın tek bir teşkilatta birleştirilmesi beraberinde verimsizliği getirir. Lafzen baktığımız zaman sanki aynı faaliyetin içte ve dışta olanı olarak algılansa da aslında durum böyle değildir. İstihbarat fonksiyonel olarak en genel anlamda “stratejik istihbarat” ve “taktik istihbarat” olarak ikiye ayrılabilir.

“Doğru bilgiye dayanarak geleceğe ilişkin gerçekçi öngörülerde bulunabilmek, imkân ve riskleri tahmin etmek ve olayları önceden kestirebilmek için sosyal bilimlerin ve teknolojinin sunmuş olduğu imkânlarla bilgi toplamak gerekmektedir. Bu bilgileri analiz etmek suretiyle geleceğe yönelik kararlar alma ihtiyacı, bir anlamda “strateji” ve “istihbaratın” kesiştiği bir alanı, “stratejik istihbarat” olgusunu ortaya çıkarmıştır. Bu çerçevede stratejik istihbaratın temel fonksiyonunun, geleceğe dair uyarılar yaparak izlenecek politikaların üzerine tesis edilebileceği bilgi, değerlendirme, analiz ve öngörüyü sağlamak olduğu söylenebilir.”[9] İç politika ile alakalı da muhakkak stratejik istihbarat çalışmaları yapılmalıdır ve yapılmaktadır, ancak stratejik istihbarat genel anlamda dış politika ile alakalıdır. Dış politika ile alakalı olarak stratejik istihbarat yapacak istihbarat analizcilerinin taktik istihbarat ile alakalı çalışan elemanlardan çok daha farklı bir eğitime tabi tutulmaları ve daha güçlü bir entelektüel zemine sahip olmaları gerekmektedir.

Tüm bunlar değerlendirildiğinde istihbarat sistemimiz iç ve dış istihbarat anlamında şu şekilde oluşturulmalıdır:

İstihbarat sisteminde dış istihbarat alanında çalışacak yeni bir teşkilat kurulmalı yahut MİT sadece dış istihbarat odaklı çalışacak operasyonel bir istihbarat teşkilatına dönüştürülmelidir.
KDGM koordinasyon gibi gereksiz bir görevden sıyrılarak iç istihbarat alanında çalışacak bir teşkilata dönüştürülmelidir.
Bu iki ana teşkilatın bağlı olduğu bir merkezi istihbarat teşkilatı kurulmalı yahut MİT’in dış istihbarat görevini üstlendiği sistemde aynı zamanda merkezi istihbarat teşkilatı şeklinde çalışacak bir özelliğe kavuşturulması gerekmektedir.


MİT’in operasyonel yetki ve kabiliyetinin olmaması

MİT bugüne kadar kanun gereği operasyon yapma yetkisine sahip değildi. (Bu konuyla alakalı geçmişte ayrıca bir yazı yazmıştım) Özellikle dış ülkelerde gerçekleştireceği operasyonlarda istihbari faaliyetleri bitirdikten sonra askeri operasyon için “Genelkurmay Özel Harekât Daire Başkanlığı” ile ortak hareket etmek durumunda kalıyordu. Günümüzde de bu durum devam etmektedir. Dünya üzerindeki gelişmiş ülkelerin istihbarat teşkilatlarına baktığımız zaman tamamına yakınının operasyonel yetkiye ve kabiliyete sahip olduğunu görürüz. Hatta dünya üzerinde operasyonel kabiliyeti ile deyim yerindeyse nam salmış teşkilatlar vardır ve bu teşkilatlar herkesin üzerinde görüş birliğine varacağı gibi dünyanın en gelişmiş istihbarat teşkilatlarıdır.

İstihbarat mahrem bir alandır ve yürütülen faaliyetlerin azami ölçüde gizli olması gerekir. Hele ki yurtdışı görevlerinde bu gizlilik hem personelin can güvenliği hem de operasyonun tehlikeye düşmemesi bakımından son derece önemlidir. MİT’in operasyonel faaliyetlerini her ne kadar bu ülkenin kurumları yerine getirse de bu durum hem operasyonların gizliliği tehlikeye girdiği için hem de başarısız olan operasyonlar sonucunda kurumlar birbirlerini suçlayıp yıprandığı için sakıncalıdır.

Daha önce de belirttiğimiz gibi 17/4/2014 tarihinde yürürlüğe giren 6532 sayılı kanunun birinci maddesi ile eklenen ‘h’ bendi yurt içi ve dışında operasyonel yetki anlamında açık kapı bırakmıştır. Kanun maddesine göre MİT, dış güvenlik, terörle mücadele ve millî güvenliğe ilişkin konularda Bakanlar Kurulunca verilen görevleri yerine getirmekle mükellefti.[10] Bu madde MİT’e operasyonel yetki verilebileceği şeklinde yorumlanmıştır.

6532 sayılı kanun ile getirilen değişiklik her ne kadar operasyonel yetki anlamında açık kapı bıraksa da bu yetkini kanunda açıkça verilmesi gerekmektedir. Çünkü bu tür yoruma açık maddeler kurumların siyasi tartışmalar ile yıpranmasına sebep olmaktadır. Ayrıca kanunen operasyonel yetki verilmiş olsa bile önemli olan bunu hayata geçirmektir. Verilecek bu yetkinin pratikte uygulanabilmesi için de MİT içinde operasyonel kadrolar yetiştirilmelidir.

İstihbarat kurumları arasındaki koordinasyon eksikliği

Prof.Dr.Mahir KAYNAK’ın deyimiyle “darbeli demokrasiye” sahip ülkemizde çalkantılı siyasal süreçler beraberinde hantal ve güvensiz bir bürokrasi anlayışı getirmiştir. Güvensizden kastım hem halka olan güvensizlik hem de devlet güvenlik mekanizmasındaki kurumların birbirine karşı olan güvensizlikleridir. Halka olan güvensizlik devlet yapımıza en basit anlamda “fişleme kültürü” şeklinde yansımışken kurumların birbirlerine olan güvensizlikleri “istihbarat savaşları” şeklinde yansımıştır. Milli menfaatler ve devlet güvenliği doğrultusunda müşterek hareket etmeleri gereken kurumlardan kimi kendisini “laikliğin koruyucusu”, kimi “devletin koruyucusu” kimi ise ‘’toplumsal düzenin koruyucusu’’ ilan etmiş ve bundan dolayı da sürekli birbirleri ile savaş halinde olmuşlardır.

Kurumlar arası bu savaş daha çok istihbarat zemininde olmuştur. Tabi oldukları kanunlar gereği siyasi arenada doğrudan etkinlik sergileyemeyen kurumlar bu eksikliği istihbarat alanında birbirlerini mağlup ederek kapatmaya çalışmışlardır. Zaten hiç şüphesiz istihbarat savaşları vasıtası ile siyasi anlamda yaratmak istedikleri etkiyi yaratmayı başarmışlardır. Müslüm Gündüz vakası asker ile polis arasındaki istihbarat savaşları açısından gayet popüler bir örnektir.

Birbirlerine güveni olmayan savaş halindeki kurumlardan koordineli bir şekilde çalışarak devlet güvenliğine müşterek katkı sunmalarını beklemek çok zordur. Birbirlerinden istihbarat saklamayı bırakın birbirlerine karşı kontrespiyonaj faaliyetleri yürüten kurumlarımız ayrı ayrı değerlendirildiğinde güçlü kurumlar olmasına karşın birbirlerinin enerjisini yok ederek devlet güvenliği anlamında zafiyet oluşturmaktadır. Bu problemin giderilmesi için yapılması gerekenler kanaatimce şunlardır:

Devlet güvenlik kurumlarının görev tanımlarının çok açık bir şekilde belirlenmesi
Belirlenen görev tanımı dışında hareket edecek kurumların denetimini sağlayabilecek merkezi bir denetleme kurumu yahut parlamenter bir denetleme komisyonunun kurulması
Devlet güvenlik kurumlarının istihbarat kesiminin etkili bir şekilde yönetilebileceği merkezi bir istihbarat sistemi oluşturulması

SONUÇ

Tüm bu bilgiler ışığında son olarak kısaca geleceğin dünyasında devlet güvenliği anlamında daha etkili olabilecek güçlü bir Türk istihbarat sisteminin nasıl şekillenmesine dair kanaatlerime yer vereceğim.

Öncelikle Türkiye’nin ihtiyaçlarına cevap verebilecek yeni bir istihbarat sistemi inşa ederken geçmişte yaptığımız gibi kurum kapatıp kurum açmak yolunu tercih etmek yerine mevcut kurumların aksayan yönlerini gidermeli ve bu kurumların stratejik zihniyetlerini revize etmeliyiz. Halk unsurunu her zaman göz önünde bulundurmalı ve halkın devlet güvenlik kurumlarına bakış açısındaki algı yanlışlıklarını giderecek politikalar üretmeliyiz.

2000’li yıllardan sonraki istihbarat sistemimizi incelediğimiz zaman özellikle son yıllarda sistemli bir genişleme göze çarpmaktadır. Örneğin 2006 yılında Başbakanlı Güvenlik İşleri Başkanlığı genel müdürlük statüsüne dönüştürülmüştür. 2011 yılında 5952 sayılı kanun ile “Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı” kurulmuştur. Nisan 2014’de 6532 sayılı kanun ile MİT bazı alanlarda daha güçlü bir hale getirilmiştir.

Bunlar hiç şüphesiz güzel gelişmelerdir ancak ülkedeki siyasal süreçle beraber değerlendirildiğinde karşımıza daha farklı bir tablo çıkmaktadır. İlk olarak devletin PKK konusunda çözüm sürecine giriştiği bir dönemde KDGM gibi terörle alakalı konularda devlet kurumları arasındaki koordinasyonu sağlamak için bir kurum oluşturulması pek yerinde bir hamle olarak görülmemektedir. Zaten baktığımız zaman KDGM’nin hiçbir zaman etkili bir teşkilat olamadığı görmekteyiz. Bu durum akıllara şu soruları getirmektedir; acaba siyasi iradenin 2023 gibi bir hedef koyduğu bir konjonktürde bize anlamsız gelen hareketler Türkiye’nin stratejik planları çerçevesinde yeni istihbarat sistemi için atılan tohumlar mıdır? Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN’ın başbakan olduğu dönemde, aynı zamanda KDGM kurulmadan hemen önce, Mayıs 2010 tarihinde Brezilya’ya giderken söylediği “MİT’in birinci derecede ağırlıklı görevi yurtdışı istihbaratıdır.” söylemi bu bağlamda bir mesaj olarak değerlendirilebilir mi?

Tüm bunlar çerçevesinde kanaatimce gelecekte Türk istihbarat sistemi şu şekilde oluşturulmalıdır:

MİT iç istihbarat ile alakalı görev ve yetkilerini KDGM’ye devretmelidir.
MİT dışında genel müdürlük ve başkanlık şeklinde örgütlenmiş istihbarat birimleri iç istihbarat bağlamında KDGM altında faaliyet göstermeli ancak idari olarak(idare hukukundaki idari vesayet tarzı bir sistem oturtulabilir) KDGM bünyesinde yer almayıp sadece ona bağlı olmalıdır.
MİT ve KDGM yetki alanları açıkça belirlenip bu alanlarda operasyonel faaliyetler yürütebilmeleri için kanuni ve fiziki şartlar oluşturulmalıdır.
MİT daha çok istihbaratın stratejik boyutuyla alakalı çalışmalar yapmalıdır ve bunu yaparken ülkedeki düşünce kuruluşları ve üniversiteler ile yakın temas içinde olmalıdır. (Lafzen değil, fiili olarak)
MİT istihbarat sisteminin merkezinde olmalı ve “haber alma değil” “intelligence” yapmalıdır.
Güçlü bir merkezi teşkilat haline getirilecek olan MİT’in ve iç istihbaratın merkezi olan KDGM’nin kontrolsüz bir güç haline gelmemesi için bu kurumların müsteşarları şeklen siyasi sorumluluğu olan bir bakana bağlanmalıdır. Bu bakanın oy kaygısı olmayan, meclis dışından atanan bir bakan olması yerinde olur.
Bu bakan mecliste bir “ulusal istihbarat komisyonu” tarafından denetlenmelidir. Yargılama usulüne ilişkin milletvekillerinin yargılanma usulleri uygulanmalıdır.
MİT ve KDGM müsteşarının yargılanması özel izne tabi olur. İzin yetkisi ilgili bakanda olur. Böylelikle hem siyaseten hükümet rahatlar, hem denetim açısından sağlıklı bir istihbarat sistemi olur, hem de teşkilat yöneticileri güvencede olur.
Önerilen sistemde siyasiler ile bürokratlar arasındaki denge iyi kurulamazsa kurumlar yıpranabilir. Bu sebepten dolayı parlamento çatısı altında kurulacak denetleme komisyonuna halkın seçmiş olduğu Cumhurbaşkanı tarafından belli sayıda atama yapılmalıdır.

“Kara Vasıf Bey ile birlikte Mondros Mütarekesi’nden sonra Karakol Cemiyeti’ni kuran, milli mücadele sürecinde Anadolu’ya silah ve subay kaçırmakla görevli istihbaratçımız “İsa” kod adlı GALATALI ŞEVKET’in aziz hatırasına ithaf… Ruhu şad olsun… Saygılarımla…”


[1] Ahmet DAVUTOĞLU, Stratejik Derinlik, Küre Yayınları, 80.Baskı, İstanbul, Kasım 2012,  sf.17

[2] Saygı ÖZTÜRK,  Apo Olayının Perde Arkası, Doğan Yayıncılık, 4.Baskı, İstanbul, Mayıs 2009, sf.73-76

[3] 6532 Sayılı “Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”, madde.3

[4] http://www.mit.gov.tr/2937.html, (25.03.2015 Tarihinde Erişilmiştir)

[5] Ertan BEŞE ve Merve SEREN, “Stratejik İstihbarat Olgusunun Teorik Çerçevesi, Unsurları ve Terörle Mücadele Politikaları Açısından Rolü ve Önemi’’, Polis Bilimleri Dergisi, Cilt:13, Ankara, 2011, s.123-145

[6] Onur SEÇKİN, “ Devlet Güvenliği Kapsamında İstihbarat Alanında Karşılaşılan Sorunlar’’, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2010, sf.47

[7] 6532 sayılı ‘’Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’’, madde.12

[8] http://www.mit.gov.tr/2937.html, (25.03.2015 Tarihinde Erişilmiştir)

[9] Ertan BEŞE ve Merve SEREN, a.g.e. , sf.127

[10] 2937 sayılı ‘’Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’’, madde.4/h

15 Mayıs 1948: Filistinlilerin Büyük Felaketi ‘Nekbe’ Nedir?

İsrail’in 15 Mayıs 1948’de tarihi Filistin topraklarında bağımsızlığını ilan etmesi, Filistin halkı tarafından Büyük Felaket anlamına gelen Nekbe olarak adlandırılıyor.

Osmanlı topraklarındaki Filistin’de bir Yahudi Devleti kurulma fikrini, 1799 yılında Fransız General Napolyon Bonapart gündeme getirmişti. 1897 yılında İsviçre’de, Modern Siyonizm fikrinin kurucusu olarak bilinen Theodor Herzl, kurulacak yeni devletin esasları ve gayri-resmi sınırları belirlendi. Dönemin Osmanlı Padişahı 2. Abdülhamid’i Osmanlı topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasına ikna edemeyen Herlz, hayallerinin hayata geçirilmesini göremedi. 1917’de İngilizler, Osmanlı idaresindeki Filistin’i işgal etti. 1948’e kadar süren İngiliz manda yönetimi döneminde Filistin’e Yahudi göçü hızlandırıldı. İsrail Devleti, İngilizlerin ve Avrupalı baronların desteğiyle 15 Mayıs 1948’de bağımsızlığını ilan etti.

Theodor Herzl

O dönemde Filistin nüfusunun yüzde 67’sine takbul eden 957 bin kişi kendi topraklarından sürülürken, 1948’de 675 köy ve kasabanın tamamen yok edildiği ortaya çıktı.

1948’den günümüze Filistin mülteci sayısı dünya genelinde 6 milyona yaklaşırken, bunlardan bazıları ülke içinde ve dışında kurulan 61 mülteci kampında zor şartlar altında kalıyor.

Özetle 15 Mayıs 1948 tarihi, İsrail Devleti’nin kurulduğu tarih olduğu için Filistinliler tarafından Nekbe olarak adlandırılıyor.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Kuşak ve Yol Forumu Sona Erdi: Peki Hangi Anlaşmalar İmzalandı?

Kuşak ve Yol Forumu”na 130 ülke 70 uluslararası kuruluştan temsilci, 29 ülke Devlet Başkanı veya Başbakan ile 1500’e yakın delege katıldı.

Forum süresi boyunca 30 ülke ile ticaret ve ekonomi alanında işbirliği anlaşmaları yapıldı. Çin yönetiminin, Kuşak ve Yol girişimi çerçevesinde toplam 79 milyar dolar mali yardımda bulunacağı bildirildi. Katılımcı olan 29 ülkeden Çin’de eğitim görmesi için her yıl 10 bin öğrenciye burs verileceği duyuruldu.

Fotoğraf: AA

Peki forumda Türkiye ile Çin arasında hangi anlaşmalar imzalandı?

  • Uluslararası Taşımacılık ve Koordinasyon Stratejisi Anlaşması
  • Kuşak ve Yol’un İnşası ve Standart İşbirliğini Güçlendirme Ortak İnisiyatifi
  • Suçluların Karşılıklı İadesi Anlaşması
  • Uluslararası Krayolları Üzerinde Taşımacılık Anlaşması
  • Çin Halk Cumhuriyeti ile Karşılıklı Kültür Merkezlerinin Kurulmasına İlişkin Anlaşma

Doğu’nun Çin önderliğinde ‘tekrar yükselişi’ olarak belirtilen Kuşak ve Yol Forumu’nun ikincisi 2019’da yapılacak.

2. Dünya Savaşı’nda İngilizler’in Propaganda Yöntemleri

İngiliz hükümeti İkinci Dünya Savaşı’nda hangi propaganda yöntemlerini kullandı? Hitler’in Kavgam kitabından neler öğrendi, ‘içimizdeki düşman’ fikrini nasıl işledi?

Sırlar ve casuslar

‘Propaganda’ kelimesi yanlış bilgilendirme olarak anlaşılabilir; oysa İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere hükümeti bu konuda dikkatli bazı yöntemlere başvurdu. Bir takım psikolojik etkileme yöntemleri kullanılsa da bunların mümkün olduğunca doğru görülmesi gerekiyordu.

Ön kapak: “Medeniyet Savaşı”, arka kapak: “Ya bizim hayatımız ya onlarınki”

‘İnsanları İnandırmak: 2. Dünya Savaşı’nda İngiliz Propagandası’ adıyla yeni yayımlanan kitabında tarihçi David Welch “Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından Enformasyon Bakanlığı (MOI) kaldırıldı; zira propaganda kolaylıkla yalan ve yanlış bilgi ile ilişkilendiriliyordu artık” diyor.

“2. Dünya Savaşı’nda MOI tekrar kurulduğunda bakanlık bu durumun farkındaydı ve mümkün olduğunca gerçekleri yaymak istiyordu.”

“Düşmeye devam edecekler”

Slogancılık

BBC eski Genel Müdürü John Reith 1940’ta Enformasyon Bakanı olarak atandı. Reith propagandanın gerçeğe dayalı olmasının önemini vurgulamıştı. Ama MOI yine de kamuoyunu maniple edecek eski bildik teknikleri kullanmaktan geri durmadı. Fakat bunun belli kurallar çerçevesinde yapılması gerekiyordu. Chatham House adlı düşünce kuruluşu 1939’da 86 temel kural belirlemişti. “Propagandanın önceki yargılara uygun olması” bunlardan biriydi örneğin.

İnsanları İnandırmak’ta Welch şöyle diyor: “Bu kurallara ilişkin gizli belgeyi hazırlayanlar Hitler’in Kavgam kitabında dile getirdiği propaganda konusundaki düşünceleri biliyordu. Hatta Hitler’in propaganda ilkelerinin bazılarını benimsemiş görünüyorlardı. Örneğin, belgede kitlelerin aklına değil içgüdüsüne hitap etmesi, sloganlara dayanma ve tekrarın önemi vurgulanıyordu.”

“Hayır!”

Öfke Kampanyası

Kitapta yer verilen afiş, bildiri ve filmler MOI’nin savaş boyunca kullandığı yöntemleri sergiliyor. Bunlardan biri ‘Öfke Kampanyası’ idi ve Nazi iktidarının vahşeti üzerinde durmayı amaçlıyordu.

Savaşın ilk yıllarında MOI’de, Nazilerin zafer kazanmasının ne tür sonuçlar yaratacağı konusunda başta emekçiler olmak üzere kitlelerin pek fikir sahibi olmadığı ve bunların öfke ve nefret duygularının kışkırtılması gerektiği inancı hakimdi.

MOI’nin tehlikeli gördüğü “rehavet” duygusunu gidermeye yönelik Öfke Kampanyasında şok etkisi yaratacak bir söylem kullanılıyordu – örneğin Nazilerin kadın ve çocukları öldüreceği vb.

“Günlük tutmayın, düşmanın eline geçebilir”

‘İçimizdeki düşman’

Welch’e göre, “Topyekûn Savaş” hali sivillerin de savaşa katılımını öngörüyordu. Moral önemli bir askeri faktör, propaganda da gerekli bir silah olarak görülüyordu. ‘Halk savaşı’ da cephedeki savaş kadar önemli görülüyordu.

Halk, kendi içindeki casuslara karşı uyarılıyordu. Fransa’nın ve Dunkirk’ün düşmesi, Alman ordusunun ileri bir kolu gibi işlev gören bir ‘Beşinci Kol’un varlığı düşüncesini güçlendirmiş, MOI “Dikkatsiz Konuşmalar Cana Mal Oluyor” temalı bir kampanya başlatarak halkı ‘içimizdeki düşman’ konusunda uyarıyor, gizliliğin önemini vurguluyordu.

Zafer İşareti

En başarılı kampanyalardan biri olan ‘Zafer İşareti’ kampanyasını BBC 1941’de başlatmıştı. Belçika’nın eski Adalet Bakanı ve BBC’nin Belçika’daki Fransızca yayın müdürü, bu dilde ‘zafer’ anlamına gelen ‘victoire’ kelimesinin ilk harfi olan V’nin halk arasında zafer işareti olarak kullanımının yaygınlaşmasını önerdi.

Flemenkçe ve İngilizcede de kelime benzerliğinden dolayı V harfinde sembolize olan zafer işareti uluslararası bir simge haline geldi. BBC kampanyası, Nazi işgali altındaki ülkelerde, müttefik kuvvetlere desteği göstermek için dinleyicilerden her yere V harfi yazmasını istiyordu.

Evrensel dil

Mors alfabesinde V harfi …- işareti ile yazılıyordu. Beethoven’in 5. Senfonisi’nin ilk dört notası bunu yansıtıyordu. BBC Avrupa Servisi’nden Douglas Ritchie radyo programına bu müziği seçmişti, dinleyiciler de direniş sembolü olarak her fırsatta bunu tekrarlıyordu. İngiltere’de ise Winston Churchill 19 Temmuz 1941’deki konuşmasında zafer işareti yaparak kampanyaya resmiyet kazandırdı.

“22 derste Nazi Almancası”

Mizahın gücü

Welch, Birinci Dünya Savaşı’nda düşmanın özellikle sivillere yönelik şiddet eylemlerine fazlasıyla gönderme yapıldığını, fakat bunun ters teptiğini ve iki savaş arası dönemde insanların bu hikayelerin uydurulduğu ya ada abartıldığı sonucuna vardığını ifade ediyor.

Bu nedenle Öfke kampanyasında Nazi şiddeti vurgulanırken İngiliz propagandası mizaha başvurma yolunu seçti. Böylece mizah yoluyla düşman küçültülmüş oluyordu.

“20. Ders: Keine weiteren territorialen Forderungen – Kimsenin toprağında gözümüz yok: Yarın işgal etmeyi düşünüyorum demenin bir başka yolu”

Psikolojik üstünlük

1934’teki Nazi Parti Kongresi’nde Nazi askerlerinin Nürmberg’deki uygun adım yürüyüşü sessiz film şeklinde ve popüler bir müzikle karikatürize edilmişti. “Korkunç düşmanın bu şekilde alaya alınması onun karşısında psikolojik üstünlük kazanılmasını sağlıyordu” diyor Welch.

“Küçük çocukları alıp taraftar yapıyorum”

Propaganda ve din

“MOI, Nazi iktidarını sorgulayan Alman din adamlarına Nazilerin uyguladığı baskıyı teşhir ediyor, onların Almanya’da yasaklanan dini konuşmalarını bildiriler halinde uçaklardan atıyordu. “Hristiyanlığa Karşı Gestapo” başlığı ile dağıtılan bildirilerde Nazilerin kilisenin sonunu getireceği konusu işleniyor, ya da Naziler paganizmle, Führer’e tapınmayla ve çocuklara sapkın eğitim vermekle suçlanıyordu. “İngilizlerin propagandası düşünce özgürlüğü ile ibadet özgürlüğü arasında sıkı bir bağ kuruyordu” diyor Welch.

“Onların savaşı bizim savaşımızdır”

Düşmanı kazanmak

MOI bazı kampanyalarında yerleşik önyargılara dayanırken bazılarında da farklı bir yaklaşım benimsiyordu. Örneğin eskiden düşman olup da müttefik hale gelen SSCB konusunda, Sovyet ideolojisi göz ardı edilerek ‘yoldaşlık’ ve aynı düşmana karşı savaşma duygusu öne çıkarılıyor, “Onların Savaşı Bizim Savaşımızdır” gibi sloganlar dile getiriliyordu.
Afişte “Yaşasın Kızıl Ordu! İngiliz Halkından Selamlar” sloganı kullanılmıştı. Şubat 1943’te Sovyet Ordusu Stalingrad’ı yeniden ele geçirdiğinde MOI Londra’daki ünlü Royal Albert Salonu’nda bir kutlama gecesi düzenlemişti. Daha önce diktatör olarak damgalanan Joseph Stalin artık ‘Joe Amca’ olmuştu. “Rus halkının mücadeleci ruhu ve cesareti üzerinde durup Stalin’i babacan bir yurtsever olarak gösterme yoluyla İngiliz propagandası savaş öncesi Sovyetler Birliği’ne karşı davranışları ile tutarsızlıkları bir kenara itmiş oluyordu” diyor Welch.

Kaynak: BBC

Afrika’nın En Büyük 10. Ekonomisi Tanzanya

Tanzanya, 1961’de bağımsızlığını kazanan Tanganika ile 1963’te bağımsızlığını alan Zanzibar’ın birleşmesi sonucu 1964’te bugünkü adını alarak bağımsızlığını kazanmıştır.

Nüfus: 50 milyon
Başkent: Dodoma
Yüzölçümü: 945 bin km2
Resmi dil: İngilizce, Svahili
Tanzanya: Tanganika ve Zanzibar

Tanzanya’nın kısa tarihi

1500-1880 yılları arasında Portekiz ve Ummanlı Arapların egemenliği altında bulunan ülke, 1880-1919 yılları arasında Almanya’nın sömürgesi olmuş, 1919-1961 tarihleri arasında ise İngiltere’nin boyunduruğu altında kalmıştır. 130 farklı etnik grubun yaşadığı ülkede halkın yarısı Müslüman iken diğer yarısı Hristiyan‘dır. Müslümanların en yoğun yaşadığı yerler sahil kesimleri Zanzibar adasıdır.

1963 yılında bağımsızlığını kazanan ve nüfusun %99’u Müslümanlardan oluşan Zanzibar, iç işlerinde bağımsız, kendisine ait bir hükümeti olan bir ada.

26 ayrı idari birimden oluşan Tanzanya’nın Devlet Başkanı John Magufuli. Devlet başkanı ve yardımcıları halk tarafından 5 yıllık dönem için seçiliyor.

Tanzanya Devlet Başkanı John Magufuli

Afrika’nın istikrarlı ülkelerinden Tanzanya’nın ekonomisi:

Afrika’nın en büyük 10. ekonomisi olan Tanzanya, son yıllarda %6-7 oranında büyüme sağladı. GSMH 45 milyar dolar olan ülkenin topraklarının yüzde 38’ini milli parklar ve diğer koruma alanları oluşturduğu biliniyor.

En önemli ihracaat gelir kaynağı kahve ve pamuk olan Tanzya’da halkın yüzde 70’i yarım sekteründe çalışıyor.

Afrika’nın en büyük 3. altın üreticisi Tanzanya’da çok önemli doğalgaz rezervleri bulunuyor.

Kaynak: AA – StratejikOrtak.com

Yahudi Şeriatı ve ‘Dünya Yahudilerinin Devleti’ Yasalaşıyor

İsrail Parlamentosunda ilk oturumda Yahudi Ulus Devlet Yasası tasarısı onaylandı. Bu tasarı ülkede bulunan Araplara karşı ırkçı ve ayrımcı politikaların yasalarla sistematik hale getirilmesi anlamına geliyor. Tasarı şu an yasalaşarak yürürlüğe girmedi. İsrail’de bunun için iki farklı oturumda daha onaylanması gerekiyor.

Ortadoğu’nun ‘dokunulmaz devleti’ İsrail’de bir anayasa olmadığı için ülkedeki anayasaya eş değer sayılan “temel kanunlar” var. Bu tasarı tamamen yasalaşır ve bu “temel kanunların” içine girerse, İsrail dünya Yahudilerinin temsilcisi, etnik-dini bir devlet olarak tanımlanacak.

Yahudi ulus devlet yasası ne getiriyor?

Bu yasa ile ülkede iki farklı vatandaş modeli ortaya çıkacak. 8 milyon nüfuslu ülkenin yüzde 20 gibi büyük çoğunluğunu oluşturan Araplar, ikinci sınıf vatandaş konumuna düşecek.

Peki bu tasarı içinde en çok tepki çeken maddeler hangisi?

– Tasarıyla birlikte ülkede artık Arapça resmi diller arasından çıkarılacak ve tek resmi dil sadece ve sadece İbranice olacak.

‘İsrail bir Yahudi devletidir’ ibaresi tasarı içerisine konulacak ve dünyadaki tüm Yahudilerin devleti İsrail olarak gösterilecek.

– Ülkede kendi kaderini tayin etme hakkı sadece Yahudilere ait olunacak.

– İsrail’in başkenti Kudüs’tür ve dünyadaki tüm Yahudilerin İsrail’e dönme hakkı vardır.

– Yahudilerin dini günleri resmi tatil sayılmakla birlikte en dikkat çeken maddelerden olan hukukta boşluk olduğunda Yahudi şeriatı referans alınacak maddesi geçerli olacak.

Kaynak: AA – Stratejikortak.com

Yükselişten Düşüşe: Saddam’ın Irak’ı

Saddam Hüseyin’in iktidara geldiği 70’li yıllarda, uyguladığı ekonomik politikalar ve petrol işletmelerinin millileştirilmesi, yabancı şirketlere ait kuyularda Irak Devleti’nin payının arttırılması gibi uygulamalar ile Irak’ta görece bir refah yakalandı. Toplum yeniden yapılandırıldı, yeni alt yapı ve üst yapı projeleri, silahlı kuvvetlerin modernleştirilmesi ve büyütülmesi sağlandı. Birçok yeni iş olanağı ile istihdam sorunu çözüldü. Hatta bir iş gücü sıkıntısı oluştu. İngilizlerden kalma döküntü silahları kullanan subaylar bir anda çoğunluğu Sovyet yapımı olmakla beraber modern silahlara kavuştu. Yetmedi yapılan antlaşmalar ile kendi fabrikalarında silah üretimine başlandı. Tabi neticede bu refah ortamı Saddam’ın otoriter yönetimi altında gelişiyor; gelişirken de kardan diğerlerine göre daha fazla pay alan bir yakın akraba, üst düzey yönetici sınıfını da oluşturmayı ihmal etmiyordu.

Her şey bu kadar güzel gitmesi olağandışı iken, Irak bir Ortadoğu ülkesi olduğu hatırladı. Saddam alakasız bir şekilde belki de en güçlü olduğu dönemin ve yabancıların gazına gelerek yeni rejim değişikliğine gitmiş hem yönetim hem ordu kademelerinde tasfiyeler olan görece en güçsüz dönemini yaşayan İran’a savaş açtı.

Savaş tam bir bataklığa döndü. Irak, 8 yıl süren savaşta her yıl 15 milyar dolar kaybetti. Binlerce Iraklı savaşta öldü ve esir düştü. Irak’ın o dönem nüfusu 14 milyon kadardı. Borç batağına düşen Saddam, Kuveyt başta olmak üzere birçok ülkeden borç aldı. 8 yıl süren savaş hiçbir kazancı olmadan 1988’de bitti. Savaşın tek getirisi yıkılmış bir ekonomi ve terhis edilmiş bir işsizler ordusuydu.

Bu borç batağından kurtulmak isteyen Saddam daha da derin olan bir batağa girdi. Borçların ödenmesi için direten Kuveyt’i, işgal etti ve bir ili yaptığını duyurdu. Ancak bu ona daha pahalıya mal olacaktı. İşler artık eskisi gibi yürümüyor, altınlar, paralar saraylar yerine İsviçre bankalarında saklanıyordu. Saddam Kuveyt’te istediğini bulamadığı gibi bir de dünyayı karşısına aldı ve Körfez yenilgisini tattı.

Saddam Kuveyt’ten çekilirken 700’ü aşkın petrol kuyusunu ateşe verdi.

İran savaşının da etkisi ile sayıca artmış olan Irak ordusu Körfez savaşı öncesi dünyanın beşinci büyük kara ordusuna sahipti. Böylece bölgede özellikle İsrail açısından büyük bir tehdit oluşturmaktaydı. Körfez yenilgisi ile beraber bu tehlike bastırılmış, liderlik yavaş yavaş İran’a kaymaya başlamıştı. Irak ordusu da bir daha belini doğrultamamıştır.

2003’deki savaşta ise Saddam’ın baskıcı uygulamalarından bıkan birçok general işgalden önce Amerikalılar ile anlaşmıştı.

Şehmus Kızılkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


William R. Polk’un Irak’ı Anlamak kitabından derlenmiştir.

 

Kuzey Kore Görülmemiş Bir Füze Denedi

Güney Kore, Kuzey Kore’nin yeni bir füze denemesi gerçekleştirdiğini duyurdu. Açıklama ABD tarafından doğrulanırken, Japonya, denenen füzenin ‘yeni bir tür’ olabileceği ihtimali üzerinde duruyor.

Güney Kore Genel Kurmay Başkanı, ‘düşman kardeş’ Kuzey Kore’nin yerel saatler 05.30’da yeni bir füze denemesi yaptığını açıkladı. Ülkenin kuzeybatısındaki Kusong kentinden fırlatılan füzenin yaklaşık 30 dakikada 430 mil mesafe kat ettiği ve Japon Denizi’ne düştüğü aktarıldı.

Japonya’dan yapılan açıklamada ise füzenin Japon Denizi’ne düşmediği kaydedildi. Bu arada denemeden kısa süre sonra bir basın toplantısı düzenleyen Japonya Savunma Bakanı, füzenin 1245 milden fazla irtifa kazandığını belirtti ve füzenin daha önce görülmeyen bir tür olabileceğini vurguladı.

PACOM: FÜZENİN UÇUŞU KITALARARASI BALİSTİK FÜZENİN UÇUŞUYLA UYUŞMUYOR

Öte yandan ABD’den de konuya ilişkin açıklama geldi. Yazılı bir açıklama yaparak Kuzey Kore’nin yeniden füze denemesi doğrulayan ABD Pasifik Kuvvetler Komutanlığı (PACOM), Füze Kusung yakınlarından fırlatıldı ve Japon Denizi’ne düştü. Füzenin türü ile ilgili değerlendirme devam etmektedir ancak uçuşu kıtalararası balistik füzenin uçuşuyla uyuşmuyor” ifadelerini kullandı.

Kuzey kore bu ay başında dört füze fırlattı. Bu, son aylardaki füze denemesi serisinin sonuncusuydu.

ABD’nin Pyongyang’ın tehditlerine karşı müttefikleri Japon ve Güney Kore’nin yanında olduğu ifade edilen açıklamada söz konusu füzenin Kuzey Amerika için herhangi bir tehdit teşkil etmediği belirtildi.

TRUMP: RUSYA’NIN BUNDAN MEMNUNİYET DUYDUĞUNU TAHAYYÜL EDEMİYORUM

Beyaz Saray ise ABD Başkanı Donald Trump’ın Kuzey Kore’nin balistik füze denemesi ile ilgili bilgilendirildiğini duyurdu.

Yapılan yazılı açıklamada “Füze Rus topraklarına bu kadar yakın düşmüşken, Rusya’ya Japonya’dan daha yakın bir mesafede, (Trump) Rusya’nın bundan memnuniyet duymasını tahayyül edemiyor” ifadesi kullanıldı.

Pyongyang’ın ‘açık tehdidini’ uzun süredir ortaya koyduğunu ifade edilen açıklamada “Bu son provokasyon bütün uluslara Kuzey Kore’ye karşı daha güçlü yaptırımlar uygulama konusunda bir çağrı olsun“ denildi.

Kaynak: Sputnik