2. Dünya Savaşı’nda İngilizler’in Propaganda Yöntemleri

İngiliz hükümeti İkinci Dünya Savaşı’nda hangi propaganda yöntemlerini kullandı? Hitler’in Kavgam kitabından neler öğrendi, ‘içimizdeki düşman’ fikrini nasıl işledi?

Sırlar ve casuslar

‘Propaganda’ kelimesi yanlış bilgilendirme olarak anlaşılabilir; oysa İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere hükümeti bu konuda dikkatli bazı yöntemlere başvurdu. Bir takım psikolojik etkileme yöntemleri kullanılsa da bunların mümkün olduğunca doğru görülmesi gerekiyordu.

Ön kapak: “Medeniyet Savaşı”, arka kapak: “Ya bizim hayatımız ya onlarınki”

‘İnsanları İnandırmak: 2. Dünya Savaşı’nda İngiliz Propagandası’ adıyla yeni yayımlanan kitabında tarihçi David Welch “Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından Enformasyon Bakanlığı (MOI) kaldırıldı; zira propaganda kolaylıkla yalan ve yanlış bilgi ile ilişkilendiriliyordu artık” diyor.

“2. Dünya Savaşı’nda MOI tekrar kurulduğunda bakanlık bu durumun farkındaydı ve mümkün olduğunca gerçekleri yaymak istiyordu.”

“Düşmeye devam edecekler”

Slogancılık

BBC eski Genel Müdürü John Reith 1940’ta Enformasyon Bakanı olarak atandı. Reith propagandanın gerçeğe dayalı olmasının önemini vurgulamıştı. Ama MOI yine de kamuoyunu maniple edecek eski bildik teknikleri kullanmaktan geri durmadı. Fakat bunun belli kurallar çerçevesinde yapılması gerekiyordu. Chatham House adlı düşünce kuruluşu 1939’da 86 temel kural belirlemişti. “Propagandanın önceki yargılara uygun olması” bunlardan biriydi örneğin.

İnsanları İnandırmak’ta Welch şöyle diyor: “Bu kurallara ilişkin gizli belgeyi hazırlayanlar Hitler’in Kavgam kitabında dile getirdiği propaganda konusundaki düşünceleri biliyordu. Hatta Hitler’in propaganda ilkelerinin bazılarını benimsemiş görünüyorlardı. Örneğin, belgede kitlelerin aklına değil içgüdüsüne hitap etmesi, sloganlara dayanma ve tekrarın önemi vurgulanıyordu.”

“Hayır!”

Öfke Kampanyası

Kitapta yer verilen afiş, bildiri ve filmler MOI’nin savaş boyunca kullandığı yöntemleri sergiliyor. Bunlardan biri ‘Öfke Kampanyası’ idi ve Nazi iktidarının vahşeti üzerinde durmayı amaçlıyordu.

Savaşın ilk yıllarında MOI’de, Nazilerin zafer kazanmasının ne tür sonuçlar yaratacağı konusunda başta emekçiler olmak üzere kitlelerin pek fikir sahibi olmadığı ve bunların öfke ve nefret duygularının kışkırtılması gerektiği inancı hakimdi.

MOI’nin tehlikeli gördüğü “rehavet” duygusunu gidermeye yönelik Öfke Kampanyasında şok etkisi yaratacak bir söylem kullanılıyordu – örneğin Nazilerin kadın ve çocukları öldüreceği vb.

“Günlük tutmayın, düşmanın eline geçebilir”

‘İçimizdeki düşman’

Welch’e göre, “Topyekûn Savaş” hali sivillerin de savaşa katılımını öngörüyordu. Moral önemli bir askeri faktör, propaganda da gerekli bir silah olarak görülüyordu. ‘Halk savaşı’ da cephedeki savaş kadar önemli görülüyordu.

Halk, kendi içindeki casuslara karşı uyarılıyordu. Fransa’nın ve Dunkirk’ün düşmesi, Alman ordusunun ileri bir kolu gibi işlev gören bir ‘Beşinci Kol’un varlığı düşüncesini güçlendirmiş, MOI “Dikkatsiz Konuşmalar Cana Mal Oluyor” temalı bir kampanya başlatarak halkı ‘içimizdeki düşman’ konusunda uyarıyor, gizliliğin önemini vurguluyordu.

Zafer İşareti

En başarılı kampanyalardan biri olan ‘Zafer İşareti’ kampanyasını BBC 1941’de başlatmıştı. Belçika’nın eski Adalet Bakanı ve BBC’nin Belçika’daki Fransızca yayın müdürü, bu dilde ‘zafer’ anlamına gelen ‘victoire’ kelimesinin ilk harfi olan V’nin halk arasında zafer işareti olarak kullanımının yaygınlaşmasını önerdi.

Flemenkçe ve İngilizcede de kelime benzerliğinden dolayı V harfinde sembolize olan zafer işareti uluslararası bir simge haline geldi. BBC kampanyası, Nazi işgali altındaki ülkelerde, müttefik kuvvetlere desteği göstermek için dinleyicilerden her yere V harfi yazmasını istiyordu.

Evrensel dil

Mors alfabesinde V harfi …- işareti ile yazılıyordu. Beethoven’in 5. Senfonisi’nin ilk dört notası bunu yansıtıyordu. BBC Avrupa Servisi’nden Douglas Ritchie radyo programına bu müziği seçmişti, dinleyiciler de direniş sembolü olarak her fırsatta bunu tekrarlıyordu. İngiltere’de ise Winston Churchill 19 Temmuz 1941’deki konuşmasında zafer işareti yaparak kampanyaya resmiyet kazandırdı.

“22 derste Nazi Almancası”

Mizahın gücü

Welch, Birinci Dünya Savaşı’nda düşmanın özellikle sivillere yönelik şiddet eylemlerine fazlasıyla gönderme yapıldığını, fakat bunun ters teptiğini ve iki savaş arası dönemde insanların bu hikayelerin uydurulduğu ya ada abartıldığı sonucuna vardığını ifade ediyor.

Bu nedenle Öfke kampanyasında Nazi şiddeti vurgulanırken İngiliz propagandası mizaha başvurma yolunu seçti. Böylece mizah yoluyla düşman küçültülmüş oluyordu.

“20. Ders: Keine weiteren territorialen Forderungen – Kimsenin toprağında gözümüz yok: Yarın işgal etmeyi düşünüyorum demenin bir başka yolu”

Psikolojik üstünlük

1934’teki Nazi Parti Kongresi’nde Nazi askerlerinin Nürmberg’deki uygun adım yürüyüşü sessiz film şeklinde ve popüler bir müzikle karikatürize edilmişti. “Korkunç düşmanın bu şekilde alaya alınması onun karşısında psikolojik üstünlük kazanılmasını sağlıyordu” diyor Welch.

“Küçük çocukları alıp taraftar yapıyorum”

Propaganda ve din

“MOI, Nazi iktidarını sorgulayan Alman din adamlarına Nazilerin uyguladığı baskıyı teşhir ediyor, onların Almanya’da yasaklanan dini konuşmalarını bildiriler halinde uçaklardan atıyordu. “Hristiyanlığa Karşı Gestapo” başlığı ile dağıtılan bildirilerde Nazilerin kilisenin sonunu getireceği konusu işleniyor, ya da Naziler paganizmle, Führer’e tapınmayla ve çocuklara sapkın eğitim vermekle suçlanıyordu. “İngilizlerin propagandası düşünce özgürlüğü ile ibadet özgürlüğü arasında sıkı bir bağ kuruyordu” diyor Welch.

“Onların savaşı bizim savaşımızdır”

Düşmanı kazanmak

MOI bazı kampanyalarında yerleşik önyargılara dayanırken bazılarında da farklı bir yaklaşım benimsiyordu. Örneğin eskiden düşman olup da müttefik hale gelen SSCB konusunda, Sovyet ideolojisi göz ardı edilerek ‘yoldaşlık’ ve aynı düşmana karşı savaşma duygusu öne çıkarılıyor, “Onların Savaşı Bizim Savaşımızdır” gibi sloganlar dile getiriliyordu.
Afişte “Yaşasın Kızıl Ordu! İngiliz Halkından Selamlar” sloganı kullanılmıştı. Şubat 1943’te Sovyet Ordusu Stalingrad’ı yeniden ele geçirdiğinde MOI Londra’daki ünlü Royal Albert Salonu’nda bir kutlama gecesi düzenlemişti. Daha önce diktatör olarak damgalanan Joseph Stalin artık ‘Joe Amca’ olmuştu. “Rus halkının mücadeleci ruhu ve cesareti üzerinde durup Stalin’i babacan bir yurtsever olarak gösterme yoluyla İngiliz propagandası savaş öncesi Sovyetler Birliği’ne karşı davranışları ile tutarsızlıkları bir kenara itmiş oluyordu” diyor Welch.

Kaynak: BBC

Afrika’nın En Büyük 10. Ekonomisi Tanzanya

Tanzanya, 1961’de bağımsızlığını kazanan Tanganika ile 1963’te bağımsızlığını alan Zanzibar’ın birleşmesi sonucu 1964’te bugünkü adını alarak bağımsızlığını kazanmıştır.

Nüfus: 50 milyon
Başkent: Dodoma
Yüzölçümü: 945 bin km2
Resmi dil: İngilizce, Svahili
Tanzanya: Tanganika ve Zanzibar

Tanzanya’nın kısa tarihi

1500-1880 yılları arasında Portekiz ve Ummanlı Arapların egemenliği altında bulunan ülke, 1880-1919 yılları arasında Almanya’nın sömürgesi olmuş, 1919-1961 tarihleri arasında ise İngiltere’nin boyunduruğu altında kalmıştır. 130 farklı etnik grubun yaşadığı ülkede halkın yarısı Müslüman iken diğer yarısı Hristiyan‘dır. Müslümanların en yoğun yaşadığı yerler sahil kesimleri Zanzibar adasıdır.

1963 yılında bağımsızlığını kazanan ve nüfusun %99’u Müslümanlardan oluşan Zanzibar, iç işlerinde bağımsız, kendisine ait bir hükümeti olan bir ada.

26 ayrı idari birimden oluşan Tanzanya’nın Devlet Başkanı John Magufuli. Devlet başkanı ve yardımcıları halk tarafından 5 yıllık dönem için seçiliyor.

Tanzanya Devlet Başkanı John Magufuli

Afrika’nın istikrarlı ülkelerinden Tanzanya’nın ekonomisi:

Afrika’nın en büyük 10. ekonomisi olan Tanzanya, son yıllarda %6-7 oranında büyüme sağladı. GSMH 45 milyar dolar olan ülkenin topraklarının yüzde 38’ini milli parklar ve diğer koruma alanları oluşturduğu biliniyor.

En önemli ihracaat gelir kaynağı kahve ve pamuk olan Tanzya’da halkın yüzde 70’i yarım sekteründe çalışıyor.

Afrika’nın en büyük 3. altın üreticisi Tanzanya’da çok önemli doğalgaz rezervleri bulunuyor.

Kaynak: AA – StratejikOrtak.com

Yahudi Şeriatı ve ‘Dünya Yahudilerinin Devleti’ Yasalaşıyor

İsrail Parlamentosunda ilk oturumda Yahudi Ulus Devlet Yasası tasarısı onaylandı. Bu tasarı ülkede bulunan Araplara karşı ırkçı ve ayrımcı politikaların yasalarla sistematik hale getirilmesi anlamına geliyor. Tasarı şu an yasalaşarak yürürlüğe girmedi. İsrail’de bunun için iki farklı oturumda daha onaylanması gerekiyor.

Ortadoğu’nun ‘dokunulmaz devleti’ İsrail’de bir anayasa olmadığı için ülkedeki anayasaya eş değer sayılan “temel kanunlar” var. Bu tasarı tamamen yasalaşır ve bu “temel kanunların” içine girerse, İsrail dünya Yahudilerinin temsilcisi, etnik-dini bir devlet olarak tanımlanacak.

Yahudi ulus devlet yasası ne getiriyor?

Bu yasa ile ülkede iki farklı vatandaş modeli ortaya çıkacak. 8 milyon nüfuslu ülkenin yüzde 20 gibi büyük çoğunluğunu oluşturan Araplar, ikinci sınıf vatandaş konumuna düşecek.

Peki bu tasarı içinde en çok tepki çeken maddeler hangisi?

– Tasarıyla birlikte ülkede artık Arapça resmi diller arasından çıkarılacak ve tek resmi dil sadece ve sadece İbranice olacak.

– ‘İsrail bir Yahudi devletidir’ ibaresi tasarı içerisine konulacak ve dünyadaki tüm Yahudilerin devleti İsrail olarak gösterilecek.

– Ülkede kendi kaderini tayin etme hakkı sadece Yahudilere ait olunacak.

– İsrail’in başkenti Kudüs’tür ve dünyadaki tüm Yahudilerin İsrail’e dönme hakkı vardır.

– Yahudilerin dini günleri resmi tatil sayılmakla birlikte en dikkat çeken maddelerden olan hukukta boşluk olduğunda Yahudi şeriatı referans alınacak maddesi geçerli olacak.

Kaynak: AA – Stratejikortak.com

Yükselişten Düşüşe: Saddam’ın Irak’ı

Saddam Hüseyin’in iktidara geldiği 70’li yıllarda, uyguladığı ekonomik politikalar ve petrol işletmelerinin millileştirilmesi, yabancı şirketlere ait kuyularda Irak Devleti’nin payının arttırılması gibi uygulamalar ile Irak’ta görece bir refah yakalandı. Toplum yeniden yapılandırıldı, yeni alt yapı ve üst yapı projeleri, silahlı kuvvetlerin modernleştirilmesi ve büyütülmesi sağlandı. Birçok yeni iş olanağı ile istihdam sorunu çözüldü. Hatta bir iş gücü sıkıntısı oluştu. İngilizlerden kalma döküntü silahları kullanan subaylar bir anda çoğunluğu Sovyet yapımı olmakla beraber modern silahlara kavuştu. Yetmedi yapılan antlaşmalar ile kendi fabrikalarında silah üretimine başlandı. Tabi neticede bu refah ortamı Saddam’ın otoriter yönetimi altında gelişiyor; gelişirken de kardan diğerlerine göre daha fazla pay alan bir yakın akraba, üst düzey yönetici sınıfını da oluşturmayı ihmal etmiyordu.

Her şey bu kadar güzel gitmesi olağandışı iken, Irak bir Ortadoğu ülkesi olduğu hatırladı. Saddam alakasız bir şekilde belki de en güçlü olduğu dönemin ve yabancıların gazına gelerek yeni rejim değişikliğine gitmiş hem yönetim hem ordu kademelerinde tasfiyeler olan görece en güçsüz dönemini yaşayan İran’a savaş açtı.

Savaş tam bir bataklığa döndü. Irak, 8 yıl süren savaşta her yıl 15 milyar dolar kaybetti. Binlerce Iraklı savaşta öldü ve esir düştü. Irak’ın o dönem nüfusu 14 milyon kadardı. Borç batağına düşen Saddam, Kuveyt başta olmak üzere birçok ülkeden borç aldı. 8 yıl süren savaş hiçbir kazancı olmadan 1988’de bitti. Savaşın tek getirisi yıkılmış bir ekonomi ve terhis edilmiş bir işsizler ordusuydu.

Bu borç batağından kurtulmak isteyen Saddam daha da derin olan bir batağa girdi. Borçların ödenmesi için direten Kuveyt’i, işgal etti ve bir ili yaptığını duyurdu. Ancak bu ona daha pahalıya mal olacaktı. İşler artık eskisi gibi yürümüyor, altınlar, paralar saraylar yerine İsviçre bankalarında saklanıyordu. Saddam Kuveyt’te istediğini bulamadığı gibi bir de dünyayı karşısına aldı ve Körfez yenilgisini tattı.

Saddam Kuveyt’ten çekilirken 700’ü aşkın petrol kuyusunu ateşe verdi.

İran savaşının da etkisi ile sayıca artmış olan Irak ordusu Körfez savaşı öncesi dünyanın beşinci büyük kara ordusuna sahipti. Böylece bölgede özellikle İsrail açısından büyük bir tehdit oluşturmaktaydı. Körfez yenilgisi ile beraber bu tehlike bastırılmış, liderlik yavaş yavaş İran’a kaymaya başlamıştı. Irak ordusu da bir daha belini doğrultamamıştır.

2003’deki savaşta ise Saddam’ın baskıcı uygulamalarından bıkan birçok general işgalden önce Amerikalılar ile anlaşmıştı.

Şehmus Kızılkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


William R. Polk’un Irak’ı Anlamak kitabından derlenmiştir.

 

Kuzey Kore Görülmemiş Bir Füze Denedi

Güney Kore, Kuzey Kore’nin yeni bir füze denemesi gerçekleştirdiğini duyurdu. Açıklama ABD tarafından doğrulanırken, Japonya, denenen füzenin ‘yeni bir tür’ olabileceği ihtimali üzerinde duruyor.

Güney Kore Genel Kurmay Başkanı, ‘düşman kardeş’ Kuzey Kore’nin yerel saatler 05.30’da yeni bir füze denemesi yaptığını açıkladı. Ülkenin kuzeybatısındaki Kusong kentinden fırlatılan füzenin yaklaşık 30 dakikada 430 mil mesafe kat ettiği ve Japon Denizi’ne düştüğü aktarıldı.

Japonya’dan yapılan açıklamada ise füzenin Japon Denizi’ne düşmediği kaydedildi. Bu arada denemeden kısa süre sonra bir basın toplantısı düzenleyen Japonya Savunma Bakanı, füzenin 1245 milden fazla irtifa kazandığını belirtti ve füzenin daha önce görülmeyen bir tür olabileceğini vurguladı.

PACOM: FÜZENİN UÇUŞU KITALARARASI BALİSTİK FÜZENİN UÇUŞUYLA UYUŞMUYOR

Öte yandan ABD’den de konuya ilişkin açıklama geldi. Yazılı bir açıklama yaparak Kuzey Kore’nin yeniden füze denemesi doğrulayan ABD Pasifik Kuvvetler Komutanlığı (PACOM), Füze Kusung yakınlarından fırlatıldı ve Japon Denizi’ne düştü. Füzenin türü ile ilgili değerlendirme devam etmektedir ancak uçuşu kıtalararası balistik füzenin uçuşuyla uyuşmuyor” ifadelerini kullandı.

Kuzey kore bu ay başında dört füze fırlattı. Bu, son aylardaki füze denemesi serisinin sonuncusuydu.

ABD’nin Pyongyang’ın tehditlerine karşı müttefikleri Japon ve Güney Kore’nin yanında olduğu ifade edilen açıklamada söz konusu füzenin Kuzey Amerika için herhangi bir tehdit teşkil etmediği belirtildi.

TRUMP: RUSYA’NIN BUNDAN MEMNUNİYET DUYDUĞUNU TAHAYYÜL EDEMİYORUM

Beyaz Saray ise ABD Başkanı Donald Trump’ın Kuzey Kore’nin balistik füze denemesi ile ilgili bilgilendirildiğini duyurdu.

Yapılan yazılı açıklamada “Füze Rus topraklarına bu kadar yakın düşmüşken, Rusya’ya Japonya’dan daha yakın bir mesafede, (Trump) Rusya’nın bundan memnuniyet duymasını tahayyül edemiyor” ifadesi kullanıldı.

Pyongyang’ın ‘açık tehdidini’ uzun süredir ortaya koyduğunu ifade edilen açıklamada “Bu son provokasyon bütün uluslara Kuzey Kore’ye karşı daha güçlü yaptırımlar uygulama konusunda bir çağrı olsun“ denildi.

Kaynak: Sputnik

Filipinler’deki Yarım Asırlık Komünist Direnişin Sırları

Yeni Halk Ordusu(YHO), hatırlarsanız 29 Mart’ta 48. yıl dönümünü kutladı. Filipinler Komünist Partisi (FKP) yönetilen YHO, partinin kuruluşundan 3 ay sonra, 1969’da kuruldu. FKP’nin 1968 yılındaki kuruluş günüde çok anlamlıdır. 26 aralıkta yani Mao Zedong’un doğum gününde (Maoist Noel’i) kurulmuştur ve 3 ay sonra 29 martta da silahlı kanadı YHO kurulmuştur.

O zamandan bu yana, Filipinler’in başına geçen her başkan isyancıları ezme sözü verirken FKP 50 yıla yaklaşan mücadelesi boyunca bütün bu sözleri boşa çıkardığı gibi proleterya devriminin umutlarının tükenmesine de asla izin vermemiştir.

Filipinler’in Konumu

Son aylardaki Barış görüşmeleri süresince FKP ile devlet arasında geçici ateşkesler gerçekleşmiş olsa da askeri çarpışmalar devam etmekte ve görünen o ki bitecek gibide durmuyor. Şu anda tüm gözlerin üzerinde olduğu YHO kuşkusuz halka açılabilmek anlamında büyük bir olanağa sahip. 2013 yılında, Yeni Halk Ordusu’nun Filipinler’deki 81 vilayetten 71’inde faal olduğu açıklaması yapılmıştı.

Yeni Halk Ordusu sözcüsü Ka (Ka:Filipince’de yoldaş) Oris’in söylediğine göre Yeni Halk Ordusu’nun asker sayısı her yıl binlerle artmakta ki bu özellikle de ülkenin güneyinde yer alan ve direnişin kalesi konumundaki Mindanao’da açıkça görülebilmekte.

Peki Filipinler Komünist Partisi ve askeri yapılanması olan Yeni Halk Ordusunun bu kadar uzun sürebilen direnişinin sırları nelerdir? İşte sebepleri.

1-) Feodal düzen

Filipinlerin üzerine çöken ABD boyunduruğu bir yana, burada adeta orta çağ yaşanmaktadır. Ülkenin kırsal kesiminde feodalizm hakimdir. Dağlık bir coğrafi yapısı(Filipinlerin coğrafi yapısı Japonya gibidir) olan 100 milyonu aşkın nüfuslu Filipinler’de zaten topu topu 13000 hektarlık bir tarım arazisi olmasına karşın çiftçi sınıfının  %70’inin kendi toprağı yoktur. Toprak ağalığı, en çıplak ve geri haliyle, feodalizmin merkezinde bulunmaktadır. Yılda sadece bir kere hasat toplayan, geçimini çoğunlukla tatlı patatesten kıt kanaat elde eden birçok çiftçi vardır. Bu çiftçilerin üretim araç ve yöntemleri 400 yıl öncesinden (İspanyol hakimiyeti döneminden) kalmadır ve ürettikleriyle karınlarını zar zor doyurabilmektedir.

Çiftçi sınıf, toprak ağalarına yüklü miktarda pirinç ve sebze verirken karşılığında adeta sadakayla yetinme durumundadır. Toprak tekelleri, topraksızlık ve muhtaç bir köylülüğün varlığı silahlı mücadele koşullarının temellerini yaratmaktadır. Böyle bir ortamda toprak ağalarının altında ezilen proleter halkın, çözümü proleter devrimin getireceği toprak reformunda, yani kolektivizasyonda görmesi ve bunun için FKP’yi devrim yolunda desteklemesi kaçınılmazdır. Zaten YHO’nun 48 yıldır bitmek bilmeyen direnişine güç veren en önemli etkende budur.

2-) Gelir Adaletsizliği

Filipinler’de toplumsal eşitsizlik ürkütücü bir şekilde artmaktadır. 2015’te Dünya Bankası’nın açıkladığı verilere göre Filipinler Güneydoğu Asya ülkeleri arasında en büyük işsizlik oranına sahip ülkedir ve aynı zamanda bölgenin en yüksek doğurganlık oranına sahip ülkedir (son yüz yılda Filipinler nüfusu doğumlar yüzünden yaşanan göç ve savaşlara rağmen 10-12 kat artmıştır). 2009’daki Neoliberalizm kaynaklı küresel ekonomik kriz ile 2015 yılı arasındaki 6 yıllık süreçte, Filipinler’in en zengin 40 ailesinin net geliri toplam Gayri Safi Yurt İçi Hasıla’nın %14’ünden %24’üne ulaşırken, 2016 yılındaki sayımlara göre Filipinler’deki en zengin 25 kişinin toplam geliri 76 milyon Filipinli’nin toplam gelirine eşittir.

Bu eşitsizlik etkeni Devrim şuuru dışında yüksek suç oranlarına da sebep olmaktadır. Ayrıca Filipinler’in 15 milyona yaklaşan bir diasporası mevcuttur, çünkü işsizlik girdabı gençleri umutsuzluğa sürüklüyor ve çareyi başka topraklarda aramalarına yol açıyor. 100 milyonu aşkın nüfusu olan ve Japonya ile aynı coğrafi özellikleri barındıran bu ülkeden, bu diasporanın gitmediğini düşünseydik nüfusu en az %15 daha fazla olurdu.

Böyle bir eşitsizlik ortamının ve onun yarattığı diğer sıkıntıların ortasında kalan gençlerin, devrim mücadelesine katılması elbette şaşılacak bir durum değildir.

3-) Devrimci Gelenek

Filipinolar her ne kadar misafirperver bir halk olsalar da tarihi sürekli bir çatışmadır. Sömürgecilikten önce feodallerin azıcık olan tarım arazisi için mücadelesi görülen bu topraklarda, Macellan’ın 1521’de Filipinler’e vardığından bu yanada Filipinliler yabancı işgallerine ve yerli feodallere karşı direnilmektedir.

300 küsür yıl süren İspanyol hakimiyeti boyunca 200 kadar ulusal isyan gerçekleşmiştir.

İspanyol-Amerikan savaşı(1898) sonucu Filipinler’in, savaştan yenik çıkmış İspanya tarafından mecburen ABD’ye verilmesi ve Filipinoların bu antlaşmaya karşı çıkıp ABD’ye karşı başlattıkları başarısız bağımsızlık mücadelesi(1899-1913) 1.5 milyon Filipino’nun ölümüne neden olmuştur(o dönemki nüfusun 5 veya 6 da biri) ve bu toprakların yaşadığı en büyük trajedidir. Bu trajedi Filipinler’de soykırım olarak anılır ve bu yüzden ABD boyunduruğu altındaki hükumetlerine de tepkili yaklaşırlar.

İkinci Dünya Savaşı sırasında meydana gelen Japon işgaline karşı gösterilen direnişse yabancı işgaline karşı son ulusal direniş olmuştur ve özellikle Başkent Manila’da yaşanan çatışmalar efsanedir. İkinci Dünya Savaşının Stalingrad Muharebesinden sonra en büyük şehir savaşı Manila muharebesidir. (Not: Stalingrad muharebesi sadece ikinci dünya savaşının değil tarihin en büyük şehir savaşıdır)

1968’de FKP’nin yeniden inşasından bir yıl sonra Yeni Halk Ordusu kurulmuştur. Böylece bu toprakların tarihi boyunca göstermiş olduğu direniş ruhu bu sefer kendisini çağ atlamak için gösterecektir. Bu ruh Yeni Halk Ordusunun askerlerinin ateşini anlamak için yeterlidir.

 4-) Kızıl Bölgeler

Filipinler’in hemen hemen her diyarında kızıl bölgeler diye adlandırılan kurtarılmış bölgeler mevcuttur. Bu bölgeler proleter halk için  adeta çölün ortasındaki bir vaha gibidir. Kızıl bölgelerde Komünistlerin kendi sürekli ordusu, yasaları, memurları ve toplumsal platformları vardır. Feodalizmin adaletsizliklerine maruz kalan insanların başvurabileceği herhangi bir idari yapının olmaması, FKP’yi düşük maliyetli hizmet ve toplumsal sistemleri oluşturmaya ve uygulamaya yöneltmiştir. Bu bölgelerdeki çoğu çiftçi kendilerini Manila’daki Başkanlık Sarayı’ndan ziyade Halk Hükümeti’nin bir parçası olarak tanımlamaktadır. Çünkü bu bölgelerde yasaları halk yapar. FKP’de bu durumu bir propaganda aracı olarak da kullanıyor tabi ki.

Halk Hükümeti tarafından yönetilen bölgelerde günlük sorunların çözümüne ilişkin toplumsal yapılar da kurulmuştur. Üretimin ve güvenliğin arttırılmasının yanında daha iyi sulama yöntemleri geliştirmeye yönelik çalışmalar da yürütülmektedir. Eğitim, okuryazarlık, sağlık ve evlilik meseleleri de Yeni Halk Ordusu’nun üzerine çalıştığı programlardır.

Vatikan’ın dışında boşanmanın yasak olduğu tek ülke olan Filipinler’de devrimci hareketin hem boşanma hemde LGBT haklarını içeren kendi ilkeleri de mevcuttur.

Filipinler gibi gericiliğin, feodalitenin, gelir adaletsizliğinin ve suç kaynaklı güvensizliğin içinde yaşayıpta kızıl bölgelerin verdiği nimetleri gören insanların FKP’yi ve onun silahlı kanadı YHO’yu desteklememesi saçma olurdu zaten.

5-) Kırsal Toplum Düzeni ve Coğrafi Yapı

Filipinlerin 100 milyonu aşan nüfusunun %70’i kırsal bölgelerde yaşar ve bu yüzden feodal düzenin toprak ağalarının sömürüsüne maruz kalan kesim, yozlaşmış şehir yaşamındaki kapitalist düzenin sömürü düzenindeki kesimden çok daha büyüktür. Bu durum kırsal örgütlenmede YHO için büyük bir gerilla potansiyeli yarattığı gibi yolunda Maoist bir şekilde belirlemesini sağlamıştır.

Ayrıca kırsal yaşamın yaygınlığının coğrafi koşulların zorluğuyla birleşmesi sayesinde merkezi hükumetlerin kontrol sağlamakta zorlandığı ve bu yüzden gerillaların bu boşluğu doldurduğunu görmekteyiz. Bu durum komünal direnişin sürdürülebilirliği açısından önemlidir. Çünkü kızıl bölgeler için istikrarın daha uzun süreli olmasını sağlamaktadır.

Filipinler Çeltik tarlaları

6-) Katolik Kilisesinin Gölgesi

Filipinler, Vatikan’la beraber boşanmanın yasak olduğu tek ülkedir. Maalesef İspanyollar bu topraklara sadece sömürgecilik pisliğini değil dinini de getirmiştir.

Ülkede ve halkın üzerinde Katolik kilisesinin ağırlığını hayatın hemen hemen her alanında hissetmek mümkündür. Öyle ki; merkezi hükümetin her doğurganlığı düşürmeye yönelik teşvik ve tavsiyelerine Katolik kilisesi şiddetle karşı çıkar. Halbuki bu ülkedeki yoksulluğun en büyük kaynağı yüksek doğurganlıktır.

Benim Filipinler’in halen Ortaçağda yaşadığını düşünmemin feodalite dışındaki diğer sebebi de işte bu gericiliktir. Filipinoların Katolik Kilisesinin gölgesinden çıkıp aydınlığı görebilmesi, feodaliteden sonraki en acil toplumsal meseledir.

Philippine church ile ilgili görsel sonucu

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

 

Petrol’ün Ne Kadar Ömrü Kaldı?

Petrol günümüzün vazgeçilmez enerji kaynağıdır her türlü plastik araç gerecimizden uçak yakıtımza kadar heryerde kullanılırız peki bu petrolün ne kadar ömrü kaldı?

BP istatistiklerine göre petrolün 2010 yılında 46 yılllık ömrü kaldı günümzü hesabına göre 39 yıl. Tabi bu kadar kesin konuşmak yanlış olur her geçen gün yeni petrol kaynakları buluyoruz. Amerika ve Rusya’nın ortak çalışmalarına göre bir sonraki adımda büyük ihtimallerle kuzey kutup bölgesi civarında olacaktır.  Bu yeni rezervlerle petrolün en fazla 50 yıl ömrü kaldığını söyleyebiliriz. Peki Dünya bu enerji değişimine hazır mı? 50 yıllık sürede enerji kaynağı olarak petrolün yerini alacak enerji kaynaklarına araçlarımızı nasıl entegre edeceğiz. Günümüzde tanklar, jetler, zırhlı araçlar, füzeler petrolden üretilen yakıtlarla çalışabilmektir. Yapmamız gereken yeni enerji kaynakları çalışmalarına hız vermek bu enerji kaynaklarını savunma sanayisine entegre etmektir. ABD şuan kendi ülkesinden çıkardığı petrolü depolamaktadır ve ithal ettiği petrolü kullanmaktadır. ABD biliyor ki petrol bittiğinde elinde hala petrolle çalışan savaş araçları olacak.

Dünya Petrol Rezervleri

Türkiye şuan enerji bakımından %60 komşu ülkelere bağlı yabancı ülkeler enerjisinin %50 sini nükleer enerjiden karşılarken, Türkiye’de hala nükleer enerji santrali kurup kurmama tartışması sürmektedir. 2022 kurulacak Akkuyu nükleer enerji santrali geç ama iyi bir başlangıç olacaktır.

Gelelim geleceğin enerji kaynaklarına şuan tahmin edilen 2 enerji kaynağı daha önceki makalemde anlattığım üzere Toryum ve Füzyon enerjisidir.

“ABD’de yapılan bir araştırmaya göre, petrol tüketimi bu şekilde sürerse 30 yıl sonra dünyada petrol tükenecek. Tüm gözler “füzyon reaktörleri”nde… Kaliforniya Üniversitesi araştırmacıları tarafından yürütülen araştırma, çarpıcı sonuçlar ortaya koydu. İnsanoğlu günde ortalama 86 milyar varil petrol tüketiyor ve tüketim her yıl 1,3 oranında artıyor. Dünyadaki kanıtlanmış petrol rezervi miktarı ise bin 333 trilyon varil…

Hesaplamalara göre tüketim aynı şekilde sürerse 2041’de insanlık dünyadaki tüm petrolü bitirmiş olacak. Araştırmacılar dünya genelindeki 25 petrol devini ve yenilenebilir enerji kaynakları üzerinde çalışan 44 şirketin durumunu da masaya yatırdı. Buradan da endişe verici sonuçlar çıktı: Petrol tükendikten sonra alternatif enerji kaynaklarının devreye girip petrolün yerini alması bir sonraki yüzyılın ortalarını bulabilecek. Bir başka deyişle petrol tükendikten sonra yeni enerji kaynaklarının yaygın hale gelmesi için yaklaşık 100 yıl geçmesi gerekecek. Petrolün daha uzun yıllar önemini koruyacağını gayet iyi bilen Amerika Birleşik Devletleri ve müttefikleri, Irak işgalinde olduğu gibi dış müdahalelerle henüz tam olarak kullanıma açılmamış petrol kaynaklarını güvence altına alıyor. Diğer yandan da petrolün taşındığı güzergahları kontrol altında tutuyor. Ancak bu ve benzeri araştırmalar Irak’ın bakir petrol kaynakları devreye sokulsa bile yakın gelecekte ciddi bir enerji krizinin kapıda olduğunu gösteriyor.
Rüzgar ve güneş gibi yenilenebilir yeşil enerjiler henüz insanlığın enerji açlığını doyuracak düzeyde değil… Çevresel kaygılar bir yana nükleer enerji de tek başına talebi karşılamaya yetmiyor. Dolayısıyla yakın gelecekte füzyon reaktörleri ve benzeri teknolojilerin devreye sokulabilmesi için yoğun çalışmalar yürütülüyor. ABD’nin Kaliforniya eyaletindeki Ulusal Ateşleme Tesisi’nde dünyanın ilk füzyon reaktörünün başarıyla test edildiği bildirildi. Reaktör, güneşe bitmek bilmeyen gücünü sağlayan füzyon enerjisini taklit ediyor. Bunun üretildiği 130 tonluk 10 mere çapındaki küre “insan yapımı yıldız” olarak da adlandırılıyor. Son deneyde 1,3 milyon megajule miktarında enerjiye ve 3,3 milyon derecelik bir ısıya ulaşıldı. Yaşamın kaynağı olan Güneş’in sıcaklığı 15 milyon derece…
Projeyi yürüten ekip çalışmaların 2012’de tamamlanacağını ve devrim yaratacak füzyon teknolojisinin 2020’de devreye sokulacağını açıkladı. 2050’ye gelindiğinde dünyanın en çok enerji tüketen ülkesi ABD’nin enerji açlığının en az dörtte birini füzyon reaktörlerinin karşılaması planlanıyor.

Resul Toksoy*


*Stratejik Ortak misafir yazarı.

Tükiye-Çin ilişkileri ve Erdoğan’ın Çin Ziyareti

Çin’in Genel Özellikleri

Kuruluş 1 Ekim 1949
Başkent Pekin
Başkan Şi Cinping
Yüzölçümü 9,5 milyon km²
Nüfus 1.4 milyar
Resmi Diller Mandarin, Standart Çince
Gayri Safi Milli Hasıla 10,8 trilyon dolar
Dinler Ateist %52, Yerel Dinler %22, Budist %18, Hıristiyan %5, Müslüman %2, Diğer %1

Türkiye-Çin İlişkileri

Türkiye ile Çin ekonomik ve siyasi pek çok sahada iş birliği içinde.
İki ülke arasında ilişkiler 2010’da “stratejik iş birliği” düzeyine yükseldi.
Yakın zamanda karşılıklı üst düzey ziyaretler hızlandı.
Pekin

Çin Türkiye’nin 2. Büyük Ticaret Ortağı

Yıllar 2002’de 2016’da
Türkiye’den Çin’e yapılan ihracat 268 milyon dolar 2.3 milyar dolar
Çin’den yapılan ithalat 1.4 milyar dolar 25.4 milyar dolar
Ticaret hacmi 1.6 milyar dolar 27.7 milyar dolar
Çin’in Henan Vilayetine dikili 37 metrelik Mao heykeli.
Türkiye Çin Arası Ortak Kuruluşlar
Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) bünyasindeki Türkiye-Çin İş Konseyi
Türkiye-Çin Karma Ekonomi Ticaret Komitesi
Türkiye-Çin Başbakan Yardımcıları ve Dışişleri Bakanları Mekanizmaları
Türkiye-Çin Hükümetler Arası İşbirliği Komitesi
Çin Seddi Türkler’den korunmak için yapılmıştı.
Türkiye ve Çin’in Taraf Olduğu Uluslararası Kuruluşlar
Asya’da İşbirliği ve Güven Arttırıcı Önlemler Konferansı (AİGK)
Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ)
Asya Altyapı Yatırım Bankası (AAYB)
Asya-Pasifik Uzay İşbirliği Örgütü (APSCO)
Birleşmiş Milletler
G20
Pekin
İki Ülke Arasında İmzalanan Yakın Zamanlı Ticaret Anlaşmaları
Mali İşbirliği Çerçeve Anlaşması (2012)
İpek Yolu Ekonomik Kuşağı ve 21. Yüzyıl Deniz İpek Yolu ile Orta Koridor Girişiminin Uyumlaştırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası (2015)
e-ticarette İşbirliğinin Güçlendirilmesi Mutabakat Zaptı (2015)
Demiryolu İşbirliği Anlaşması (2015)
Yenilenebilir Enerji Alanında İşbirliği Anlaşması (2016)
İkili Ticaret ve Yatırım İşbirliğinin Geliştirilmesine Yönelik Ticaret Anlaşması (2016)
Nükleer Güvenlik Alanında İşbirliği Hakkında Düzenleme (2016)
Çin’in başkenti Pekin’de sık sık ileri seviyede hava kirliliği yaşanmakta.

Çevreleme Politikaları, Teoriler ve Terör

19.yy’ın başlarından itibaren gelişen  Avrupa ülkelerinin küreselleşme ile daha fazla alana yayılma ihtiyacı duyması bunun da teknoloji bağlamında mümkünlüğünün artması sayesinde elde edilen verilerin ‘Çevrele, Yok Et ya da Yok Ol’ bağlamında bir dış politika olarak ön plana almaları her devletin yayılma politikaları ile ilgili çeşitli görüşler geliştirmesine neden olmuştur. Ülkelerin iktisadi açıdan izledikleri yayılmacı politika bazı bölgelerde kolaylıkla sağlanırken enerji bağlamında izleyecekleri politika ise günümüze değin ‘terör’ vasıtası ile gerçekleşmiştir.

Şu an dünya toprak ve nüfusuna baktığımız zaman Doğu Yarım Küresi saha itibariyle Batı Yarım Küresinin üç katı, nüfus itibariyle on katıdır. Elde edilen verilerin gerçekçiliği şunu ortaya koymaktadır ki Doğu Yarım Kürede bulunan ‘Enerji’ verileri bakımından da üstün olduğu için dünya çapında meydana gelecek bir mücadelede, Batı’nın Doğu karşısında uzun süre dayanması şüphelidir. Böyle bir durumla karşı karşıya olan Batı, Orta Doğu bölgesinin ya da Doğu Yarım Küre’sinin yalnızca bir devletin hakimiyetinde birleşmesine engel olacak bir dış politika takip etmeye ihtiyacı vardır ve bu bölgelerde tek bir kuvvetin hakim olmasının uygun olmadığı için Amerika’nın dış politika esasını böyle bir kuvvetin ortaya çıkmasını engellemekle birlikte ileri düzeyde öngörü oluşturması gerekliliğinin farkında olarak politikalar belirlemektedir.

Bölgelerin kendi içerisindeki liderlik vasıflarını korumak istemeleri neticesinde kendi içlerinde verdikleri mücadeleleri devam ederken Batı dünyasının da olaya dışarıdan müdahil olması Orta Doğu ile beraber Doğu Yarım Kürede oluşan karışıklığın nedenlerini açıklayıcı nitelikte gözükmektedir. Doğu Bloğunda Çin ve Hindistan’ın kalkınması ile Sovyet Rusya’nın Asya Bölgesinin önemi kaybolacak olması bu üçlü arasında ki mücadeleyi artırırken Orta Doğu ve hatta Afrika’ya inen güç mücadelesi Terörizminde etkin kullanımı ile rekabetin dışında bir vahşete dönüşmesine sebep olmaktadır. Tüm bu güç unsurlarının savaş mahalline birde Batı’lı devletlerin müdahil olması, bölgede ki terör olaylarının artmasına ve bölgenin istikrarsızlaşması ile birlikte enerji kaynaklarının da sömürülmesine uygun koşulları sağlamaktadır.

Özellikle Amerika’nın ‘Kara Hakimiyetini’ artırmak istemesi ve bugün izlediği politikalar, en başta bahsettiğimiz yüz ölçümü değerleri ve nüfus açısından Doğu Yarım Küreye karşı alınacak önlemlerin başında son derece önem arz etmekle birlikte Batı’nın ayakta kalabilme mücadelesinin ‘Kıtasının Dışında’ vereceği mücadeleye bağlı olduğunu gözler önüne sermektedir. Bu yüzden, Batı Avrupa’dan başlayarak Akdeniz, Ortadoğu, Hindistan, Güneydoğu Asya ve Çin’i kapsayan bölgeleri ‘Kenar Hilal’ teorisi doğrultusunda izlediğimiz zaman Amerika’nın hakimiyeti için yayılma politikalarını bu ülkeler üzerinde devam ettirmesi ve  sürdürülebilir güç dengesini buradan odakla koruması gerektiği aynı zamanda  buralarda bulunan zengin enerji kaynaklarına ulaşarak ele geçirmek istemesi bugün izlediği politikaların sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır.

kenar kuşak hakimiyet teorisi

Amerika tarafından 20.yy’ın başından itibaren uygulamaya konulan politikalar sonrası Orta Doğu ve Güney Asya ülkeleri büyük ölçüde yayılma politikaları doğrultusunda kontrole alınmış ve bölgedeki kontrolleri iyi sağlaması açısından deniz kuvvetlerinin ve kara kuvvetlerini geliştirmiş bu politika doğrultusunda tüm deniz ve okyanusları denetiminde tutan büyük filoları oluşturmuştur.

19.yy’dan günümüze kadar gelen çevreleme politikaları göz önün alındığında Rusya ve Çin gibi ülkelerin yükselişini durdurmak, Orta Asya’da Rus ve Çin liderliğindeki siyasi ve askeri oluşumları engellemek maksatı ile Hazar Bölgesi başta olmak üzere bölgede kalıcı bir pozisyon almaya çalıştığı görülmektedir.

İşte bu amaca ulaşmak için, bölgede ki bütün aktörler kullanılmakta ve Orta Doğu’daki mevcut sınırlarla da bu yüzden oynanmaktadır. Amerika’nın Hazar ve Orta Asya çevreleme politikalarının sürdürülebilirliği Yeni Bir Orta Doğu ile mümkün olmakla birlikte  Amerika’nın bu bölgeye yerleşmesi ile gücünü sürdürülebilir kılacaktır. Jeostratejik açıdan yapılan hesaplamaların doğrusal niteliği Orta Doğu’dan Orta Asya’ya bir güzergah olarak kullanılması bölgede politik ve askeri açısından kesinti otorite anlamında boşluğun olmamasından geçmektedir.

Sonuç itibari ile Doğu Yarım Küre’ye yerleşmeye çalışan Amerika, güney ekseni üzerinde yer alan planlarını Orta Doğu bölgesini emniyete alarak önemli ölçüde kolaylaştırarak gerçekleştirecek, Orta Asya’dan gelişen ve öne çıkan ülkelerin  Orta Doğu’da olası üstünlük ve etkisine yer vermek istemeyen öngörüsüyle de daha etkin bir Orta Doğu politikası oluşturarak bu olası etkileşimin önüne geçmeye çalışacaktır. Bölgede ileri zamanlar daha sıcak çatışmalar ve daha fazla terörize faaliyetlerle üstünlüğünü kaptırmamaya çalışacak olan Amerika Orta Doğu’da faaliyet gösteren ”unsurlarına” daha etkin destek vererek daha fazla şiddet sarmalına giren bir dünya yaratmaktan kaçınmayacaktır.

Ferdi Güçyetmez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

YPG’ye Verilecek Silahlar Belli Oldu

ABD Başkanı Donald Trump‘ın YPG’nin de içerisinde yer aldığı Demokratik Suriye Güçleri’ne (DSG) ağır silah verilmesi kararının ardından Sputnik, hangi silahların verileceğine dair detayları paylaştı.

Ankara’nın PKK’nın Suriye’deki uzantısı olarak nitelendirdiği YPG’den bir yetkili, Sputnik’e yaptığı açıklamada, ABD’nin kendilerine havan mermileri, ısı güdümlü füzeler, doçka ağır makineli tüfekler, otomatik silahlar, ağır otomatik silahlar, zırhlı araçlar ve tanklar vereceğini ifade etti.

‘ABD’NİN BU KARARI, IŞİD’İN ÇÖKÜŞÜNÜ HIZLANDIRACAK’

YPG yetkilisi, şunları kaydetti: “Bu karar, IŞİD terörüne ve diğer teröristlere karşı verilen mücadeleye önemli bir katkıda bulunacaktır. IŞİD terörüne karşı yıllardır savaşıyoruz fakat ağır silah eksikliği sorunuyla karşı karşıyaydı. IŞİD’in ise ağır silahları bulunuyor. Bizde ağır silah olmaması, teröre karşı mücadelemizi olumsuz etkiliyordu. ABD’nin bu kararı, IŞİD’in çöküşünü hızlandıracak. Kararın Rakka kentine yönelik operasyon öncesinde alınması çok iyi oldu. Rakka’nın daha da erken kurtarılmasına katkıda bulunacaktır.”

‘BU SİLAHLAR RAKKA’YA GİREBİLMEMİZ İÇİN ŞART’

YPG yetkilisi, silah yardımı sayesinde Rakka’nın kısa sürede IŞİD’in elinden kurtarılacağını vurguladı: “ABD yakın zamanda bize havan mermileri, ısı güdümlü füzeler, docka ağır makineli tüfekler, otomatik silahlar, ağır otomatifk silahlar, zırhlı araçlar ve tanklar gönderecek. Bu silahlara çok ihtiyacımız var. Rakka kent merkezine yönelik operasyonda tank ve zırhlı araçlara ihtiyacımız olur. Ayrıca IŞİD’in bomba yüklü araçlarının bize varmadan imha edilmesi için ısı güdümlü füzelere ihtiyacımız var.”

Yetkili, yakın zamanda gönderilecek olan silahların kullanımı konusunda ABD ordusunun kendilerine danışmanlık hizmeti vereceğini de sözlerine ekledi.

ABD’NIN YARDIMINA TÜRKİYE TEPKİLİ

Ankara, terör örgütü olarak kabul ettiği YPG’nin Rakka operasyonuna katılmasına karşı. ABD, Türkiye’nin itirazlarına rağmen YPG’ye ağır silah yardımında bulunmasına hükümetten tepki geldi. Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli gelişmenin ‘kabul edilemez’ olduğunu vurgularken, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’da ‘Suriye’de yanlış adımlar atılmamalı’ demişti.

2017’de Uluslarası Mülteci Sorunu

Mülteciler konusunda tüm dünyanın yaklaşımını gözden geçirmesi, değiştirmesi için çeşitli çalışmalar yapılmaktadır. Bizim politikamız ise “ açık kapı” politikası. Ama hepimiz biliyoruz ki biz bunu evrensel insan haklarına uysun diye yapmadık. “Nasılsa Esad gitmek üzere, gelsinler, sonra biz geri göndeririz “ düşüncesi ile başlayan bu kabuller ve bu politika büyük ölçüde sürdürüldü ama son seneler içerisinde açık kapı politikası çok doğru işlemiyor. Yani Türkiye’de mültecilerle ilgili her şey “ geçicilik “ üzerine inşa edilmekte.

MÜLTECİLER ile ilgili görsel sonucu

Ülke olarak biz 1951 ve 1967 Cenevre Anlaşması’na koyduğumuz çekincelerden dolayı aslında bu kişilere “Mülteci” diyemiyoruz bu aşamada. Bu insanlara bambaşka isimler bulmaya çalışıyoruz ve çabalıyoruz.  Suriyelilerin çoğu kentlerde, sadece İstanbul’da 450 bin Suriyeli yaşadığı sabit görülmekte. Bunun ne kadar farkındayız, bilmiyorum. 10 ilde toplam 25 kamp bulunuyor. Bu kamplarda, özelikle konteynır kentlerde alt yapı nispeten iyi . Bu konuda bir sürü alkış alıyoruz. Hatta “duble konteynırlarımız “ bile varmış, bunlar daha devreye girmediği söylenmekte ancak yakında devreye girecektir.

MÜLTECİLER ile ilgili görsel sonucu

Başka ülkelerde bu duruma yakından baktığımız vakit, örneğin Fransa’daki kamplarla karşılaştırdığınızda,bu kamplar çok daha iyi durumlardalar. Kamp dediğimiz husus , bir hafta , bir ay veya birkaç kapsamında olması gerekmektedir. Ama beş yıl kampta yaşam olmaz , olmamalıdır , çünkü bu durum artık kamp yaşamından çıkıp açık cezaevi koşul ve durumunu kapsamış olmaktadır. Bu kampları, dışarıya sık sıkı kapatırsanız, o kapıların içinde ne olduğunu da göremezsiniz.

MÜLTECİLER ile ilgili görsel sonucu

Verisel olarak baktığımız zaman birinci sırada 400 bin nüfus ile Şanlıurfa. Şanlıurfalılar en az 500 bin Suriyeli olduğunu beyan etmekteler. İstanbul da bu durum 400 bin kişi olarak görülmekte. İstanbul da bulunan Suriyeliler daha çok yüksek rakamlardan söz ediyor. Çok dramatik yerler var mesela, Kilis gibi , Reyhanlı gibi. Buralar kendi nüfusundan daha fazla mülteci barındırmaktalar. Okul çağında bulunan çocukların sayısı 900 bin cıvarında olduğu iddaa edilmekte ve bu çocukların üç senedir , dört senedir okulla gitmedikleri görülmekte. Diğer bir çarpıcı husus ise günde ortalama 125 Suriyeli çocuk doğuyor Türkiye’de. Bu yılda 45 bin yeni doğum demektir. Türkiye’de okul çağındaki çocuk sayısını Milli Eğitim Bakanımız 830 bin olduğunu söyledi. Bu durum sadece 75 bini Türk okuluna gidiyor olduğunu görmekteyiz ve Türkçe eğitim alan kısımda bu şekilde kısıtlı bulunmaktadır. Bunun dışındakiler kamplarda ve kamp dışında bulunan “Geçici Eğitim Merkezi” adı verilen kurumlara devam ediyor. Bu kurumlar eğitim seviyesi, kalitesi, devamlılık ve diğer pek çok konuda çok da iç açıcı olmayan, birçok şüpheye yol açan, birçok muhafazakâr örgütün yoğun ilgi gösterdiği yerler. Bu merkezlerin öğretmenleri çoğu zaman eğitmen veya öğretmen sıfatında değiller. Bunlar harici geriye kalan 500 Bin çocuk ise hiç eğitim kapsamında değil bu ciddi bir eğitim dramı maalesef yaşanmaktadır.

Muratcan Işıldak

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

İstanbul Silah Fabrikası Yakıldı Mı?

Son yıllarda Savunma Sanayii Müsteşarlığı’mızın üstün gayretleri neticesinde “Milli Savunma Sistemleri” konusunda muazzam bir ilerleme kaydettik. İleri teknoloji ile üretmiş olduğumuz silah sistemlerimiz, kategorilerinde dünyada ön sıralarda gelmektedirler. Terörle mücadelede büyük avantaj sağlayan bu projeler, istediğimiz zaman ne kadar büyük ve güzel işler yapmaya muktedir olduğumuzun ispatıdır. Peki, Türkiye Cumhuriyeti’nin silah sanayii alanındaki atılımları ilk kez ne zaman başlamıştır? Bu yazımda silah sanayimizle alakalı olarak tarihe geçmiş ancak çok fazla bilinmeyen bir hadiseyi “TBMM Meclis Tutanakları” çerçevesinde sizlere aktarmaya çalışacağım. İyi okumalar…

İstanbul-Sütlüce’de kurulan Nuri Killigil Silah Fabrikasından bir fotoğraf

“İkinci Dünya Savaşı’nın ertesinde, savaşa giren ülkelerin toparlanmaya çalıştığı, Birleşmiş Milletler ’in oluşturulduğu, Ortadoğu’da İsrail devletinin kurulduğu, Türk-Amerikan ilişkilerinin geliştiği yıllardı… 2 Mart 1949’da İstanbul’da Sütlüce’deki bir silah fabrikasında büyük bir patlama meydana geldi. Atatürk’ün, Kafkas İslam Ordusu Kumandanı ve aynı zamanda Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa’ya kurdurduğu Nuri Killigil Silah ve Mühimmat Fabrikası’nın yok olmasıyla birlikte, yerli üretim Türk savunma sanayiinin de sonu gelecekti…”

1949 yılı gazetelerinden olaya dair bir haber

Bugüne kadar Nuri Killigil Silah ve Mühimmat Fabrikası’nda meydana gelen patlamayla alakalı birçok iddia ortaya atılmıştır. Bu iddialardan en önemlisi hiç şüphesiz patlamanın bir “sabotaj” neticesinde meydana geldiğidir. Bu iddiaları araştıracak en doğru kaynağın TBMM Meclis Tutanakları olduğu kanaatindeyim. Bu sebeple 1949 yılı meclisi tutanaklarını ayrıntılı şeklide inceledim ve çok ilginç bilgilere rastladım. Efsanelere yer vermeden resmi kaynaklardan sizlere aktarıyorum…

TBMM 8.dönem 5.yasama yılının 57.birleşim tutanaklarında aradığım bilgiyi buldum. Bu görüşme tutanaklarında Eskişehir milletvekili Kemal Zeytinoğlu’nun dönemin Milli Savunma Bakanı Hüsnü Çakır’a yöneltmiş olduğu konuyla ilgili sorular ve bakanın cevapları mevcut. Ortalıkta sabotaj iddialarının dolaşması ve hatta birçok kişi tarafından İstanbul’da meskûn mahalle bu denli yakın bir silah fabrikasının varlığının bilinmemesi ve bu durumun sakıncaları o dönemde hararetli tartışmalara sebep olmuş. Milletvekilleri dahi bu durumu infilak hadisesinden sonra tartışmaya açmışlardır. Tabi iş işten geçmiştir…

TBMM’de yapılan birleşimin gündemini gösteren Meclis Tutanağında olayla ilgili kısım

Eskişehir milletvekili Kemal Zeytinoğlu’nun dönemin Milli Savunma Bakanı Hüsnü Çakır’a yöneltmiş olduğu sorular şu şekildedir;

  1. İstanbul-Sütlüce’deki Nuri Paşa Mühimmat fabrikasında vuku bulan infilak hadisesinin hakiki sebebi nedir?
  2. Ölü ya da yaralı olarak kazazede miktarı ne kadardır?
  3. Şehir içinde neden böyle bir mühimmat fabrikasının tesisine müsaade edilmiştir?
  4. Kazayı önleyici fenni tedbirler neden alınmamıştır?
  5. Kazazedelere yapılan yardımların mahiyeti nelerden ibarettir?
Kemal Zeytinoğlu’nun Hükümetin cevaplaması amacıyla verdiği soru önergesinin tutanağı

Sorulan bu haklı sorular karşısında hükümet adına dönemin Milli Savunma Bakanı Hüsnü Çakır’ın cevapları tutanaklara şu şekilde geçmiştir;

 “Sütlüce Fabrikasındaki infilâk hadisesi hakkında muhterem milletvekilleri tarafından verilen önergelerin müşterek suallerini birleştirerek cevaplarını arzedeceğim:

  1. Hâdise hakkında İstanbul Adliyesince tahkikat devam etmektedir. Şimdiden infilâkın sebebi hakkında bir şey söylemeye imkân yoktur.
  2. Ölenlerin miktarı yirmi yedi kişidir. Fabrika sahibi, altı İtfaiye neferi ve mütebakisi işçidir. Bir bu kadar da yaralı vardır. Yaralıların ekserisi tedavi edilmişlerdir.
  3. Bu fabrika binasında 1935 tarihine kadar kok kömürü imâl edilmekte iken bir Limited şirketi tarafından maden eşya fabrikası haline getirilerek bu namla çalıştırılmaya başlanmış ve 1938 tarihinde Teşviki Sanayi Kanunu mucibince 2251 numaralı muafiyet ruhsatnamesiyle Nuri Killigil’e devredilmiştir. Matara, demir çubuk, gaz maskesi ve buna mümasil eşya imal edileceği yazılı olan ruhsatnamede tesisatını tevsi etmek suretiyle mermi de imâl edeceğine dair bir meşruhat bulunmaktadır. Nuri Killigil fabrikaya yeni motor ve tezgâhlar ilâve etmesi üzerine Belediye tarafından yeniden bir tetkik ve muayeneye tâbi tutulmuştur. Fen heyeti ve Hıfzıssıhha Müşaviri tarafından yapılan ve 1940, 1941 tarihinde cereyan ettiği anlaşılan bu tetkikler neticesinde müessesenin madeni eşya fabrikası olduğu,
  4. Fabrika binalarının kârgir (Taş veya tuğladan yapılan binalara kargir denir) bulunduğu,
  5. Bina heyeti umumiye vaziyetinin iyi olduğu,
  6. Tazyikli su bulunduğu, yangın söndürme tertibatı mevcut olduğu bu bakımdan eksiklik olmadığı ve netice olarak heyeti umumiye vaziyetinin de iyi olduğu tespit edilmekle beraber sağlık mütehassısı raporunda da, bu fabrikanın daha ziyade Harb Sanayii için çalıştığı, ön tarafı deniz, arkası dağ, etrafı ekseriya boş araziden ibaret olup umumiyetle şehrin sanayi müesseseleri tarafından işgal edilen saha dahilinde bulunduğu gerek bulunduğu mevki ve gerek içinde bulunan işçiler için mevcut tesisat itibariyle faaliyetinde sıhhi mahzur olmadığı ancak birinci sınıf gayrisıhhi müesseselerden olması itibariyle havalandırma tertibatının daha müessir bir hale getirilmesi ve işçilere gözlük kullandırılması şartlarını ilâve ediyor. Ve böylece madeni eşya fabrikası namiyle faaliyetine devam ediyor. Belediye böyle bir kontrolü 1947 senesinde dahi yapmış bulunmaktadır.
  7. Türkiye’de harb silâh ve mühimmatı yapan fabrikaların kontrolüne dair 1940 tarihli ve 3763 sayılı Kanun çıktığı zaman bu fabrika çalışmakta ve Millî Savunmanın siparişlerini yapmakta bulunuyordu. Zaten usulüne göre kurulmuş ve aynı işi yaparak işlemekte bulunmuş olduğundan ayrıca bir işletme müsaadesi verilmek keyfiyeti mevzuubahis olmadığı anlaşılmaktadır. 3763 sayılı Kanun meriyete girdikten sonra müessese sahibi beyannamesini vermiş ve ilk senelerde iş cetvellerini de göndermişti. 1948 de dâhil olduğu halde son seneler için beyanname vermemiştir. Sayın General Vehbi Kocagüney’in suallerinden biri imalâtın 3763 sayılı Kanun ve nizamnameye göre kontrolü meselesine taallûk etmektedir. Kanunun neşrinden bu güne kadar cereyan eden tatbikat ve kontrol tarzında ilk intiba olarak anlaşılan vazife ihmalleri üzerine Askerlik Adliyesince tatbikata başlanmıştır. Bu takibat sonunda tespit edilecek ihmallerin infilâke sebep veya müessir oldukları anlaşıldığı takdirde bu cihetin de ayrıca nazara alınacağı şüphesizdir.
  8. Bu fabrika, iş Kanunu hükümlerine ve işçi sağlığını ve iş emniyetini koruma mevzuatına göre çalışma Bakanlığı müfettişlerimiz de daimî bir teftişe tâbi tutmuş ve her teftişte görülen noksanların ikmali müessese sahibine tebliğ edilmiştir.
  9. Hâdisede ölen işçilerin ailelerine işçi Sigorta Kurumumuzca maaş tahsisi muamelesi yapılmaktadır. Ayrıca Çalışma Bakanlığınca ve işçi sendikalarınca nakdî yardımlar yapılmıştır. itfaiye erlerinin ailelerine kanuna göre maaş tahsis edilmekle beraber ayrıca belediyeden ve belediye sigortasından nakdî yardımlar yapılmıştır. Adlî tahkikatın neticesine göre meydana çıkacak mesuller hakkında derhal takibata girişilecektir.”
Cevap Tutanağı no:1
Cevap Tutanağı no:2

Bu tutanaklardan anlaşıldığına göre Killigil Silah ve Mühimmat fabrikası o dönemde milli savunma ihtiyaçlarını karşılamak adına kurulmuştu. Ruhsatnamede de bu durum açıkça yazmaktaydı. Bu tarihi gerçeklikleri sizlerle paylaştıktan sonra konuyla alakalı, yine dönemin meclis tutanaklarında rastladığım çok ilginç bir bilgi vereceğim. Bu noktadan sonrası şahsi hissiyatlarımı içerdiğinden dolayı okumaya devam edip etmemek sizlerin tercihi…

Yine 1949 yılı meclis tutanaklarında rastladığım bilgiye göre diplomatik ilişkide olduğumuz birtakım ülkeler savunma sanayii ihtiyaçlarını karşılamak adına Türkiye Cumhuriyeti hükümetine müracaat etmişler. Birkaç bölge ülkesi satın alma talebini iletmiş ama Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti bu konuyu mecliste görüşmüş ve sadece bir ülkenin talebini kabul etmiştir. Bu ülkeler çok önemli. Zira silah talebi kabul edilen ülkenin o dönemki konumu çok kritik. Bu ülkeleri ve dönemin siyasal havasını incelediğimizde bu infilak hadisesinin bir “sabotaj” neticesinde meydana gelme ihtimali kuvvetleniyor. En azından hissettirdikleri bakımından durum böyle… Dönemin küresel siyasi havası hakkında yukarıda biraz bilgi verdim ama bu ülkelerin hangileri olduğu meraklılarının araştırma konusu olsun. Saygılar…

Ek bilgi: O dönem din adamları, patlamada vücudu ağır şekilde deforme olan Nuri Killigil Paşa’nın cenaze namazını “Birkaç et parçasına cenaze namazı kılınmaz!” diyerek reddetmişlerdir. Cenaze namazı vefatının 67. yılında kılınmıştır…