Savaş Kapıda: Askeri Strateji Öğrenelim

Türkler olarak bu coğrafyada var olmaya devam edebilmemiz için her bir fert olarak kendimizi yetiştirmek zorundayız. Vatanı müdafaa borcu sadece silahaltında olan vatan evlatlarının değildir. Bizler de vatandaş olarak her durum için kendimizi hazırlamalı, “yedekte hazır beklemek” olan vazifemizi hakkıyla ifa etmeliyiz.

Bu çalışmayla her zamanki gibi şahsi analizlerime sizleri maruz bırakmadan, bir askeri hareketliliğin stratejik ve taktiksel olarak ne anlama gelebileceğine dair çeşitli kaynaklardan derlediğim kısa bilgi notları paylaşacağım. Malumunuz üzere güney sınırımız çok hareketli, her an büyük bir çatışmanın içinde bulabiliriz kendimizi. Günümüz şartlarında bölgeden anlık bilgiler alabiliyoruz ancak bunları anlamlandıracak düzeyde bilgi birikimimiz olmadığı için haber kanallarındaki yorumcuların açıklamalarıyla yetinmek zorunda kalıyoruz. Bundan dolayı algı yönetimi operasyonlarına maruz kalma ihtimalimiz çok yüksek. Bölgeyi yakından takip edenler için faydalı olmasını umut ediyorum. Hepinize iyi okumalar…

1. TAARRUZ

ASKERİ STRATEJİLER AÇIKLAMALAR
Hudut bölgelerine doğru veya Hudut bölgelerinde artan faaliyetler ve askeri hareketlilikler Düşmanlığın alenen patlak vermesinden önce bir ülke birliklerinin müşterek hudutlara yakın olan toplanma bölgelerine sevki doğaldır.
Keşfe karşı koyma perdesi ihdas ve takviyesi Keşfe karşı koyma perdelemesi muhtemel toplanma bölgelerinin birlik hareket istikametlerini, taarruz için hazırlık toplanma bölgelerini gizlemek için kullanılır.

 

Düşman kuvvetlerin ileri harekâtı Bir taarruza başlamadan önce birlikler toplanma bölgelerine doğru taarruz çıkışı için hareket edebilir.

 

Artan devriye faaliyetleri Piyade ve zırhlı birliklerin çıkaracağı devriyeler özellikle taarruz öncesi hayli görülen bir durumdur.

 

 

Dar cephe hattına mevzilenmiş düşman birlikleri

 

Bir tabura verilecek cephe hattı taarruz çıkışında da normal cephedir.
Örtü Birlikleri takviye veya yerini yeni birliklerin alması  

Keşif kollarının piyade ile yer değiştirmesi veya takviyesi bir taarruza işaret eder.

 

Geri bölgelerde artan faaliyetler  

Taarruza geçiş aşamasında geri bölgelerde genellikle destek hizmetleri ile idari faaliyetlerde bir artma görülür.

 

Ön safta komuta kademesinin yeri, levazım ve tahliye tesisleri

 

Taarruzu destekleyebilmek için komuta kademesi ile levazım ve yardımcı istasyonlar ön saflara yakın olarak tesis edilir.

 

Sistematik hava bombardımanı Taarruz öncesi düşmanı fiziki ve psikolojik olarak istenilen kıvama getirmek için sistematik bombardımana tutmak olağan bir stratejidir.

 

2. SAVUNMA

ASKERİ STRATEJİLER AÇIKLAMALAR
 

Bazı saha ve tesislerin tahribi, gaza bulaşık sahalar, biyolojik sirayet mıntıkaları, fiziki engeller ve mayınların mevcudiyeti

 

Bu gibi şeylerin varlığı, özellikle yaklaşma yollarını kapsar şekilde tanzimi bir ilave emniyet tedbiri olarak kullanılır
 

Piyadenin daha iyi savunma bölgelerine çekilmesi

 

 

Piyade için ateş üstünlüğü sağlayacak hâkim noktalarda mevzilenmek savunmada her zaman önde gelir

 

 

Cephane, istihkâm malzemesi ve araçları depo edilmesi, bunların tahkimi

 

 

İstihkâm malzemesi depo edilmesi hendekler kazımı ile engel inşasında kullanılabilir

 

 

Dikenli tel gerilmesi, tel örgüler

 

 

Hendeklerin kazımı ile tel örgülerin konması veya dikenli tellerin gerilmesinin anlamı, düşmanın bir müddet daha yerinde duracağının düşünüldüğüne işarettir

 

 

Anti tank silahları dâhil topçuların derinliğe kaydırılması

 

 

Topçu birlikleri genellikle derinliğe kaydırılarak merkezi bir şekilde savunmayı destekleme üzere mevzilendirilir

 

 

Savunmayı desteklemek üzere mevzilendirilen yedekler

 

 

Tedbirler genellikle her iki kanatta destek olacak şekilde veya karşı taarruza elverişli pozisyonda yerleştirilir

 

 

Daha önce ön safa yerleştirilmiş birliklerin geri kayması

 

 

Keşif ve örtü birlikleri kanatlara doğru veya savunma durumunun elverdiği noktalara kayar

 

 

Geri hatlarda komuta, ikmal ve tahliye tesisleri inşası

 

 

Uzun menzilli topçu atışları sahası dışında kalmak üzere bu yerler geri hatlarda inşa edilir

 

3. GERİ ÇEKİLME

ASKERİ STRATEJİLER AÇIKLAMALAR
 

İkmal ve tahliye tesislerinin geriye hareketi

 

 

Bu tesislerin geriye kayması genellikle destekledikleri birliklerin geri çekileceğine işaret eder

 

 

Ufak birliklerin ön saftan geri hatlara çekilmesi

 

 

Genellikle takım, bölük veya tabur ölçüsünde küçük birlikler küçük silah menzili dışına genel geri çekilme harekâtından önce çekilirler. Büyük birliklerin geri çekilmesi genellikle bu birliklerin geri hatlarda daha müsait bir mevziiyi işgal edeceklerine veya tam anlamı ile bir geri çekilmeye işaret eder

 

 

İlk mevziler gerisine doğru kayma, ihtiyatların geri hatlarda yahut kanatlarda mevzilenmesi

 

Bu harekât ilerleyecek düşman birliklerine karşı taarruz için olabileceği gibi geri çekilmeyi maskelemek için de yapılabilir

 

 

Geri hatlarda savunma mevzilerinin teşkili

 

 

Geri hatlarda tel örgüler, çukurlar kazılması, arazi şartlarına uygun engeller konulması düşmanın durumunu muhafaza edeceğini gösterir

 

 

Yaygın şekilde depolama faaliyeti, engeller, mayın tarlaları, mevcut temas hattı, yan ve arkalarında kimyevi, biyolojik yahut radyoaktif maddeler, bulaşık sahalar

 

 

Böyle bir durum düşmanın bizim ilerlememizi kendisi geri çekilirken durdurmak ve geciktirmek istediğini gösterir

 

 

Herhangi bir grubun teması kaybetmesi

 

 

Düşmanın geri çekilmesi, herhangi bir düşman kuvveti ile ön saflarda teması kaybetmemiz neticesini doğurabilir

 

 

Topçunun kademeli olarak geri hatlara çekilmesi

 

 

Topçu örtme birliklerine destek olabilmek için kademeli olarak geri hatlara çekilir. Böylece çekilen birliklerin yeni mevzilerini almalarında emniyeti sağlar

 

Kara ve hava kuvvetlerince karşı taarruz

 

 

Bu karşı taarruz yukarıdaki hareketleri ve maskelemek için kullanılır

 

 

 

Orta ağır uçaksavar topçusunun ön hatta paralel durumda olan mevzilerinde ön hattı kesecek mevzie kayması, yani depo ve sahra topçusu ile karargâhların korunma pozisyonundan çekilme yollarını savunacak pozisyona intikali

 

Uçaksavar topçusunun bilhassa ikmal ve personel geri çekilmesinde himaye görevi yapması gerekir

4. OYALAMA

ASKERİ STRATEJİLER AÇIKLAMA
 

Düşmanın az bir derinlikle ön saflarda geniş cepheye yayılması

 

 

Maksimum ateş gücünün önceden hemen sağlanması kısa bir zaman için oyalamaya yarar. Geniş bir cephede yayılma geri çekilen birliklerin çevrilmesine engel olur

 

 

Topçu ve sair silahlar ön safta bizimle maksimum menzilde çatışmak üzere mevzilendirilir.

 

 

Gayet açık…

 

Temas hattı gerisinde aynı zamanda oyalama birliklerinin derinlemesine mevzilendirilmesi

 

 

Derinliğine oyalama birlikleri mevzilendirilir; ilerleme halinde de her kademede oyalanır

 

 

Geri hatlarımızda ve kanatlarda taciz kuvvetlerinin faaliyetlerinin arttırılması

 

 

Düşman bir imha taarruzu veya çevirme hareketi için fırsat kolluyor olabilir. Bu strateji ile bu ihtimal bertaraf edilmelidir.

Lanchester Doğrusallık ve N2 Formülü

Lanchester 1. Kanununa (doğrusallık) göre, güç değişim oranı kayıp oranına eşit olduğunda savaş dengeye ulaşır. Oransal değişim şu denklem ile gösterilmektedir.

(m0 – m) = E(n0 – n)

m0:müttefik tarafın başlangıç askerî gücü.

m: müttefik tarafın kalan askerî gücü.

n0: düşman tarafın başlangıç askerî gücü.

 n: düşman tarafın kalan askerî gücü.

 E: Değişim oranı (Silah etkinliği)

Bu denkleme bağlı olarak, zayıf olan taraf teslim olmadığı sürece bütün kuvveti tükenene kadar mücadele devam eder. Bütün askeri güç tükenmeden savaş sona erdirildiğinde de aynı denklemden yararlanılarak taraflardan birinin kalan kuvveti kullanılarak, diğer tarafın kalan kuvveti ve buna bağlı olarak olası kayıpları hesaplanabilir.

Lanchester’ın ikinci kanunu olan N2 kanununa göre savaş malzemesi üstün olan taraf düşmanı yıprattıkça kendisinin alacağı hasar azalacağından tarafların savaş güçlerinin karesi ile oranlama yapılmaktadır. Aşağıdaki denklem bu kanuna ilişkin hesaplama yapısını göstermektedir.

(m02 – m2) = E(n02 – n2)

Örnek olarak, 2000 kişilik bir güce sahip taraf ile 1000 kişilik güce sahip taraf çarpıştığında, doğrusallık kanununa göre güç oranı 2’ye karşı 1 iken, Lanchester’ın ikinci kanunu olan N2 kanununa göre, güçlü olan tarafın düşmana zarar verme oranı ateş üstünlüğünden dolayı 4 kattır. Kanununun daha karmaşık hesaplamalar içermesine rağmen, gerek savaş meydanlarında, gerekse bu stratejilerin uyarlandığı işletme faaliyetlerinde, daha gerçekçi değerlendirmeler sağladığı açıktır.

Savaş alanları için N2 kanunu değerlendirilecek olursa, taraflardan birinin gerek asker sayısı gerekse silah gücü bakımından avantajlı olması, kendisine daha yüksek ateş gücü sağlayacağı için karşı tarafa daha fazla kayıp verdirme olanaklarına kavuşacaktır. Zaten savaş terminolojisinde yaygın bir kavram olan “sıklet merkezi prensibi” de bu duruma uygun bir şekilde, kurmaylık eğitimi alan generaller tarafından uygulanarak büyük zaferlerin elde edilmesi sağlanmaktadır. Sıklet merkezi prensibi ile hareket ederek düşman kuvvetlerinin şaşırtıldığı ve sayıca az olunmasına rağmen düşmanın yenilgiye uğratıldığı durumlara Büyük Taarruz planları (Dumlupınar Meydan Savaşı) örnek olarak verilebilir.

SIKLET MERKEZİ PRENSİBİ

Savaş gücünün kesin sonuç sağlayacak yer ve zamanda yoğunlaştırılması prensibidir.
Sıklet merkezinin tayini savaşta en önemli karardır.
Savaşın gelişimi boyunca özellikle operatif ve taktik seiyede sıklet merkezleri değişkenlik arz edebilir.
Sıklet merkezi doğru teşhis edilirse zayıf bir askeri güç kendisinden daha kuvvetli bir güç karşısında üstünlüğü ele geçirebilir.
Clausewitz: Planlayıcı muharip her iki tarafın egemen karakteristiklerini kafasında tutmalıdır. Bu karakteristiklerden, her şeyin bağlı olduğu, tüm güçlerin ve hareketlerin merkezi olan bir sıklet merkezi gelişir. İşte bu nokta tüm enerjimizin yönlendirilmesi gerektiği noktadır.
Bir savaşta askeri strateji planlamanın en önemli hususu düşmanın sıklet merkezinin teşhisi ve etki altına alınmasıdır.
Sıklet merkezi hem stratejik hem de operatif seviyelerdeki planlamalarda harekat hedefinin belirlenmesinde sihirli bir ışık tutar, bu nedenle önemle dikkate alınması gereken bir konseptir.
Sıklet merkezi silahlı bir kuvvetin fiziki gücünün ve psikolojik dengelerinin oluştuğu merkezdir.

Son olarak şu bilgileri eklemek de faydalı olabilir;

Arap ve genel olarak Ortadoğu kültüründe “savaş”, Batı ülkelerine göre çok farklı yaklaşılan bir olgudur. Clausewitz’e göre: “Batılılar savaşı başka bir aracın kalmadığı bir ortamda düşmanı yenerek iradelerini kabul ettirmek amacıyla yapılan bir eylem olarak görürler. Oysa Doğu ve Ortadoğu’da savaş, askeri olarak kazanılmasa da politik olarak kazanılması mümkün ve bundan dolayı yenilgi söz konusu olabileceği halde dahi başvurulması gereken bir yöntem olarak görürler.”

“Araplar, Avrupa’da şövalye geleneğinden gelen yüz yüze çarpışma yerine ağırlıklı olarak hile ve aldatma üzerine kurulu bir savaş geleneğine bağlıdırlar.”

Yazının başında söylediğim gibi çeşitli kaynaklardan derleme yaptığım için biraz dağınık bir yazı oldu. Ama aralardan cımbızlayacağınız bilgiler dahi size başka bir bakış açısı kazandırabilir ve bu anlamda faydalı olabilir. Saygılarımla…

MİT’in Efsane Operasyonları

Kendinizi Test Edin: İstihbaratçı Olmak İster Misiniz?


Kaynaklar

  1. Aşkın ÖZDAĞOĞLU, “Lanchester Stratejisi ve Sistem Dinamikleri: Büyük Taarruz Üzerinde İnceleme”, Savunma Bilimleri Dergisi Kasım 2013, Cilt 12, Sayı 2, sayfa 63-94.
  2. Faruk ŞENER, Askeri Strateji Prensipleri
  1. Muazzez ŞENEL-A.Turhan ŞENEL, Emniyet Genel Müdürlüğü Önemli İşler Müdürlüğü Yayınları no:11 yıl:1970
  2. HERMAN Michael, Intelligence Power in Peace and War, and Democracy, Cambridge, 1996, sf.116
  3. Norvell B. De Atkine, Why Arabs Lose Wars, 1999

 

1920 İsyanı ve İngilizlerin Irak’ı Doğrudan Yönetme Deneyimi

Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı sonunda,1918 ‘in Ekim ayında Mondros Ateşkes Anlaşmasını imzaladığında Irak coğrafyası İngiltere’nin kontrolü altına girdi. Savaş sırasında isyan eden Şerif Hüseyin her ne kadar büyük bir Arap İmparatorluğu(!) hayali kurmuş olsa da İngilizler petrol ve Hint ticaret yolunun güvenliği için Irak’ı doğrudan yönetme kararı aldılar.

24 Nisan 1920’de San-Remo Anlaşması’nın 4.maddesinde;’’ Osmanlı Devlet; Suriye, Filistin, Irak, Arabistan ve Adalar Denizindeki adaları terk edecektir. ’’deniliyordu. Milletler Cemiyeti Sözleşmesi’nin 22. maddesi, eskiden Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı bulunan kimi toplulukların, kendi kendilerini yönetmeye yetenekli olacakları zamana kadar bir devletin himayesi altında bulunmalarını öngörüyordu.

Ortadaki oturan: Şerif Hüseyin, solundaki: Kral Faysal

Zira sözleşmeye göre mandater devletin himayesine girecek olan topluluklar kendilerini yönetme kabiliyetinden yoksundular ve bu nedenle onların refahlarını ve gelişmelerini sağlamak kutsal bir görevdi. Fakat kendilerini yönetme kabiliyetleri olmadığından yönetimlerine bir mandaterin öğütleri ve yardımı kılavuz olmak koşuluyla devam etmeleri gerekiyordu ve mandater bu “kutsal vazifeyi” cemiyet adına yerine getirecekti.

Sözleşmenin ilgili maddesine göre mandater seçimi konusunda bölge insanlarının tercihi göz önünde tutulmalıydı ancak Irak’ta bulunan İngiltere’nin en yüksek memuru Arnold Wilson’a göre Irak’ta kamuoyu yoklaması ile bunu anlamanın yolu yoktu.

İngilizler 1920’de doğrudan yönetime başladılar. Bölgede kraliçeyi temsil edecek isim Arnold Wilson’dı.

Arnold uzun yıllar Hindistan’da görev yapmış bir sömürge komiseri idi. Arnold’ın bakış açısıyla Irak üçe ayrıldı. Birinci grup Bedeviler ve Kürtlerden oluşmaktaydı. Bunlar Hindistan Kuzeybatı Eyaleti’ndeki Pantarlar ’a benziyordu. Ateşli ve canlıydılar ancak tehlikeli soylu vahşiler olarak modern bir devlet yönetmeleri mümkün değildi. İkinci grupta Hint köylülerine benzeyen zavallı, yoksul, cahil ve kendilerini yönetmekten aciz insanlardı. Üçüncü grup en kötüydü. Bunlar sahiden yıkıcı olabilecek olan ‘’ şehirli Araplar’’ dı. Toplum yapısı Hindistan ile benzerlik gösterdiği düşünüldüyse de gerçek çok farklıydı.

Irak’ta etnik ve dini eksenli bir bölünmüşlük vardı. Nüfusun %75-80’i Araplar oluşturmaktaydı. Diğer önemli etnik grup ise Musul ve çevresinde yaşayan Kürtlerdi. Nüfusun geri kalanını ise Türkmenler, İranlılar, Nesturiler, Ermeniler, Keldaniler, Yahudiler, Yezidiler ve Sabiler oluşturuyordu. Bu etnik gruplar da aşiretlere ayrılmıştı ve kendi aralarında ciddi mücadeleler vardı.

Dini anlamda da ciddi bir yarışma vardı. Azınlık olan Musevi ve Hıristiyanları bir kenara bırakacak olursak hakim din olan İslam Sünni ve Şii olarak ikiye ayrılmıştı. Bu iki mezhep arasında İran ve Osmanlılar üzerinden tarihsel bir çatışma vardı. Irak’ın %50’den fazlasını Basra ve Bağdat civarında yaşayan Şiiler oluşturmaktaydı. Ancak Osmanlı idaresi tarafından eğitim, idari, askeri, sosyal alanda Sünni nüfus ön plana çıkarılmıştı. Sünni Kürtler Nakşilik ve Kadirilik tarikatına mensupken Sünni Araplar Kadirilik ve Rufailik tarikatına mensuptu. Kürtler çoğunlukla aşiretler halinde kırsalda yaşıyorlardı. Bölgenin iki önemli aşireti olan Berzenciler ve Talabaniler arasında tarihi düşmanlık nedeniyle devamlı bir çatışma hali sürmekteydi.

Ayrıca 1905 yılı itibariyle nüfusun %76’sı kırsalda yaşamaktaydı. Bu durum sosyal hayat yoğunluğun fazla olmadığı anlamına geliyordu. Ayrıca kırsalda aşiretlere duyulan yerel aidiyet duygusu taşra ile merkez arasında uyumsuzluk meydana getiriyor ve merkezi bir idare kurulmasını zorlaştırıyordu.

İlerleyen yıllarda yapılan araştırmalara göre Irak hükümetinin elinde 15.000 silah varken aşiretlerin elinde 100.000 silah bulunması aşiretlerin gücünü göstermesi açısından önemliydi.

1920’de İngilizlerin doğrudan yönetmeye çalıştığı Irak’ın genel durumu bu şekildeydi. Irak’ı yönetmenin işgal etmekten daha zor olduğunu kısa sürede kavrayan İngilizler merkezi bir idare kurmak ve daha idare edilebilir bir toplum meydana getirmek için çalışmalara başladılar.

Bu arada Kuzey Irak Ordusu isimli milliyetçi bir grup Musul’u geri almaya çalışmışsa da başarılı olamadı. İngilizler bu savaşı kazanmış olsalar da bölgede her şey yeni başlıyordu.

İngilizler ilk olarak Osmanlı’dan kalma medeni ve ceza hukukunu Hindistan’da uygulandığı şekliyle değiştirdiler. Hindistan ile ortak ticareti geliştirmek amacıyla Rupi para birimi olarak seçildi. Etkin bir polis gücü oluşturmak için Basra ve Bağdat’ta polis okulu açtılar. Ancak yeni mezunlar verilene kadar güvenlikten İngiliz ve Hintli polisler sorumlu tutuldu. Bu aşiretlerin tepkisini çeken ilk büyük yanlıştı.

Aşiretlerin Patan kabilesine benzediğine inanarak aşiret ileri gelenlerini reisliğe terfi ettirdiler. Bu konumu yasal hale getirmek için ‘’Aşiret Anlaşmazlıkları Nizamnamesi’’ ni yürürlüğe koydular.  Reislere akraba aşiretler üzerinde otorite kurma, ortak mal sayılan arazileri özel mülkiyetleri haline getirme yetkileri yanında yüklü aylıklar, mali yardımlar ve vergi bağışıklığı hakkı tanıdılar. Bu durum reislere karşı bir tepki meydana getirmekte ve İngilizlere olan nefreti de artırmaktaydı.

İktisadi kalkınmanın sağlanması için gelir hesaplamalarından, hazine arazilerine, gümrük düzenlemelerinden, tarımın modernizasyonundan baraj rıhtım ve kanalların tamiratına kadar birçok proje ortaya kondu. Tarımsal üretime ağırlık verilerek reisler aracılığıyla insanlar çiftçilik yapmaya zorlandı. Çalışmayı kabul etmeyenler ya hapsedildi ya da kamusal hizmetlerden yararlanması engellendi.

Irak toplumuna, Türkiye’den farklı bir toplum yapısına sahip olduklarına inandırmak  amacıyla yeni eğitim kurumları açtılar. Eğitim dili Arapça 2.dil ise İngilizce idi. İlköğretim ders kitapları Mısır’dan getirildi. İngilizlerden tarafından ‘’Araplar için Araplar tarafından yayınlanır’’ sloganıyla yayın yapan Al-Arap gazetesi çıkarıldı.

1920 İsyanı

Osmanlı’nın bölgede uyguladığını yerel aşiretlere güç veren adem-i merkeziyetçi politikanın yerine İngiltere’nin merkeziyetçi bir yönetim uygulamaya çalışması toplumda İngilizlere karşı olan nefreti arttırdı.

30 Haziran 1920 tarihinde hükümete olan borçlarından dolayı bir şeyhin hapsedilmesi üzerine 1921’in Şubat ayına kadar sürecek olan isyan ateşinin ilk fitili ateşlenmiş oldu. Rumeyse’de başlayan ayaklanma Sünni, Şii, Kürt fark etmeksizin bütün Müslümanların katılımıyla ulusal bir bağımsızlık savaşına dönüştü. İngiliz Hükümeti dehşet içindeydi. İsyana aşiretlerden başka din adamları, doktorlar, öğretmenler, tüccarlar, gazeteciler ve hatta memurluk için yetiştirilen uysal Iraklılar da katılmıştı.

Bölgede İngilizlerin 133.000 askeri vardı ancak tüm Irak’a dağılmış durumdaydı. Develeri kullanan ve vur kaç taktikleriyle gerilla savaşı yürüten isyancılara göre hareket kabiliyeti çok azdı.

Şubat 1921’e kadar zorlukla bastırılan isyan İngilizlere 40 milyon sterlin 450 ölü ve 2.000 civarında yaralıya mal olmuştu. Irak tarafında ise 8.450 insan yaşamını yitirmişti. 40 milyon sterlin Bedevileri Osmanlı’ya isyan etmeleri için kullanılan miktarın çok üzerindeydi. Bölgeyi ticari amaçlarla işgal eden İngilizler için bu çok büyük bir problemdi. Ayrıca İngiliz kamuoyunda ölen askerler ve hükümetin başarısızlığından dolayı tepkiler meydana geldi.

Ağustos 1920’de, Albay T. E. Lawrence(‘’Arabistanlı Lawrence’’) London Sunday Times’a iğneleyici bir mektup yazdı:” İngiltere halkı Mezopotamya’da saygın ve onurlu bir şekilde içinden çıkamayacağı bir tuzağa düşürülmüştür. Düzenli bir bilgi akışından yoksun bırakılarak böyle bir oyuna getirilmiştir. Bağdat bildirileri gecikmeli, riyakar ve eksiktir… Bugün bir faciadan pek uzak değiliz…” Daha sonra İngiliz tecrübesini Irak’ta nefret uyandırmış Osmanlı yönetimiyle karşılaştıran mektup şöyle devam etmekteydi:” Yönetimimiz eski Türk sisteminden daha kötü. Onlar on dört bin yerel askeri silah altında tutuyor ve asayişi sağlamak için yılda ortalama iki yüz Arap öldürüyordu. Biz ise uçaklarla, zırhlı araçlarla, hücumbotlarla ve zırhlı trenlerle birlikte doksan bin asker bulunduruyoruz. Ayaklanmanın yaşandığı bu yaz içinde yaklaşık on bin Arap öldürdük. Böyle bir ortalamayı sürdürme umudumuz yok: Orası yoksul bir ülke ve de seyrek nüfuslu.”

Tüm bu gelişmeler neticesinde Irak’ı Hindistan gibi yönetmeye çalışan Arnold Wilson görevden alındı. İngiliz hükümeti doğrudan yönetimden vazgeçerek Irak’ın için bir kral aramaya başladı.

Kazım Köprülü

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Erdoğan-Putin Görüşmesinin Ayrıntıları: Domatese yaptırım neden kalkmadı?

İki liderin birlikte 1 saat 30 dakika, heyetlerle birlikte de toplam 3 saat süren görüşmelerin ardından çok önemli açıklamalar yapıldı. Liderler iki ülke arasında sadece vize serbestisi ve domatese yönelik kısıtlamaların sürdürüleceğini belirtti.

Gözden kaçan ve iki liderin konuşmalarında yer alan satır aralarındaki ayrıntılar şöyle:

Putin ne dedi?

Türkiye ile yapılan görüşmelerin sonucunda ortaya çıkan ortak çalışmaların, Rusya-Türkiye ilişkilerinin özel bir statü kazandığını ve tamamen onarıldığını gösterdiğini ifade eden Putin, “İlişkilerimizdeki normalleşme sürecinin tamamlandığını kesinlikle söyleyebiliriz.” dedi.

Putin’in konuşmasından öne çıkan başlıklar şunlar:

– Rusya’nın Akkuyu nükleer santral projesine toplam yatırımı 22 milyar doları bulacak.

– Türkiye ile 1 milyar dolar değerinde bir ortak yatırım fonu kuracağız.

– Ortadoğu ve Suriye sorununu görüştük. Rusya ve Türkiye, Suriye krizinin sadece siyasal ve diplomatik yollarla çözülebileceği konusunda mutabık kaldık.

Erdoğan ne dedi?

Türkiye-Rusya ilişkileri anlaştığımız şekilde geliştiğini belirten Erdoğan, “İnanıyorum ki Rusya ve Türkiye’nin burada atacağı adım, bölgenin kaderini değiştirecektir” dedi.

Son iki ay içinde ikinci kez, 2016 Ağustos’tan bu yana da beşinci kez Rusya Devlet Başkanı Putin ile bir araya geldiğini ifade eden Erdoğan, 100’den azla kişinin kimyasal silah ile öldürüldüğü Han Şeyhun’daki saldırı hakkında “Böyle bir saldırı kimsenin yanına kalmamalı. Sorumluların cezalandırılması için mutabık kaldık.” ifadesini kullandı.

Rusya neden domatese kısıtlamayı kaldırmadı?

Aslında domatese uygulanan kısıtlamanın sebebi Rus lider Putin’in açıklamalarında gizli.

Putin, tüm yaptırımların ortadan kalkmasına rağmen domatese kısıtlamaların sürdürülmesi hakkında, “Bu tam da domates üretimiyle ilgiliydi. Bizim tarım üreticilerimiz büyük krediler aldı. Bu, iklim koşullarımızda seraların yapımıyla ilgili oldukça uzun vadeli bir üretim süreci. Bu yüzden bu üründe kısıtlamalar devam edecek.” dedi.

Kararın ardından Rus çiftçilerin yaptığı yatırımlar var

Ayrıca konuşmasının devamında Putin, “Pazarımızı, Türkiye’den gelen domatesler de dahil olmak üzere yurtdışından alınan ürünlere sonsuza dek kapatmak gibi bir planımız yok. Kısıtlamalar zamanla kaldırılacak. Türkiye’de üretilen domateslerin daha ucuz olduğunu anlıyorum fakat Rusya’nın kendi tarım sektörünü geliştirmesi (kendi domatesini kendisinin üretmesi) gerekiyor.” dedi.

Yani özetle uçak krizinin ardından Rusya’da bu konuya ilişkin çok büyük yatırımlar yapıldığı ve Rus çiftçilerin ürettikleri domateslerin elde kalmaması için kısıtlamalar sürdürüldüğü yorumu yapılabilir.

Suriye’de Son Durum Haritası (Mayıs 2017)

Çatışmasızlık bölgeleri nasıl olacak?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, İdlip’in çatışmasızlık bölgesi olacağını söylerken, Putin de ABD Başkanı Trump’ın bu bölgeleri desteklediğini belirtti. Rus liderin ifadesine göre güvenli bölge ilan edilen bu alanlarda askeri eylem olmazsa bu bölgede uçaklar uçmayacak.

Bir sonraki Erdoğan-Putin görüşmesi ne zaman gerçekleşecek?

Cumhurbaşkanı Erdoğan Putin için, “Kendilerini 22 Mayıs‘ta İstanbul’da düzenlenecek Karadeniz Ekonomik İşbirliği’nin toplantısında görmekten memnuniyet duyacağız.” dedi.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Hollywood: Dünyayı Yöneten Sinema

Bizim Türkiye’de Tarih öğretimimizde en çok üzerinde durulan zaman ve odak noktamız, Osmanlı Devleti ile alâkalı olan yüzyıllardır. Çünkü son kaybettiğimiz ve yine hakkında en çok bilgi ve belgeye sahip olduğumuz büyük imparatorluk odur. Dolayısıyla Tarih öğretimimizde de en çok o yer eder.

Tarih’i daha çok Osmanlı üzerinden öğrendiğimiz için de Dünya Tarihini ve dolayısıyla siyasetini ele alış biçimimiz, olumlu ya da olumsuz anlamda Osmanlı’dan etkilenir; Dolaylı olarak da uluslararası ilişkilere bakış açımız ve Dünya’daki gelişmeleri değerlendirişimiz de Osmanlı mirasımızın öyle ya da böyle, az veya çok etkisi altındadır.

Osmanlı’nın son dönemlerinde ve Birinci Dünya Savaşı’nda yaşadığımız yenilgiler, ihanetler ve çok geniş bir coğrafya’da verdiğimiz insan, zaman, kaynak ve toprak kayıplarımız sebebiyle toplumumuzun ruhuna derinden işleyen travmaların neticesinde bir yüz yılda çok önemli değişimleri, çok zor şartlar altında gerçekleştirdik ve bir o kadar değişikliği de son 20-30 yılda yaşadık.

Bu değişim, çetin mücadelelerin ve derin ayrılıkların tohumlarının atılmasıyla bugünlere kadar geldi ve halen de devam ediyor.

Bizim nasıl ki bir Osmanlı Perspektifimiz üzerinden bir Dünya’ya bakış açımız varsa, her devletin ve milletin de köklerini kendi tarihinden alan, ister zaferleri-yenilgileri, ister olumlu-olumsuz katkıları, isterse ilerici-gerici çeşitli adlarda olsun; iç ve dış mücadeleleri olmuş ve onlar da kendi tarihlerinden aldıkları miras ile bugün değişime ve var olmaya devam ediyorlar.

Günümüz koşullarını daha objektif bir bakış açısıyla değerlendirebilmek her devlete ve millete, diğerlerine göre bir üstünlük avantajı sağlar.

Bu bağlamda uluslararası alanda avantajlı konumlar elde etmek istiyorsak, Tarihimizi ve deneyimlerimizi büsbütün bir kenara atmadan, her devlet ve millet için ayrı ayrı uzmanlar yetiştirmeli ve hepsi ile milli devlet çıkarlarımızı koruyup geliştirecek iletişim ve alış-veriş altyapımızı, karşımızdaki devletin tarihini ve gelenekleri ile çıkarlarını birlikte yönetip yönlendirecek, geleceğimizi birlikte şekillendirecek kurumsal yapılarımızı güçlendirip geliştirmeliyiz.

Bunu yapabilecek en iyi organizasyon resmi kurumlardan ziyade; müzik, film, sinema ve sanat endüstrileridir.

En iyi örneğini Hollywood’da görebiliriz. Hollywood kelime anlamı olarak sihirli âsa demektir. ABD’nin mağlubiyetlerini bile zafer gibi Dünya’ya pazarlayabilen bu sihirli değneğe, ülkenin çıkarlarına sağladığı katkı bakımından paha biçilemez. Hollywood kültür tasarlar, ihraç eder, düşman ülkelerin bile genç ve çocuk nesillerini geleceğe dair hayallerini, bugünkü rüyalarını şekillendirir. Dünya çapında süper güç olmaya yardımcı olan çarpan etkisi ise 10 kat, 100 kat, 1000 kattan öte muazzam ve kimi zaman yapılan işin milyon hatta milyarlarca katı sonuca çarpan etkisi sağlar.

Hollywood’la gölgelerin gücü adına dersiniz ve güç sizde olur. Güç bizimle olsun! İstiyorsak bizim de ABD, AB, ÇHC, Okyanus devlet ve adaları, Latin, Arap ve Slav kültürlerini araştıran, özümseyen, yeniden tasarlayıp geleceğine milli çıkarlarımız doğrultusunda yön veren daha bilinçli ve organize yönetilen bir Türk Hollywood’una ihtiyacımız var.

Günümüzdeki müzik ve dizi sektörünün çeşitli coğrafyalarda elde ettiği başarı ve yaygın seyirci kitlesi göz önüne alındığında bu alandaki potansiyelimizi değerlendirmediğimiz her yıl, ülkemiz adına büyük kayıp olur.

Tarihte yaşananların, Dünya’da bugün olan olayların algılanışını etkileyen, çoğu insanın doğru-yanlış ve iyi-kötü gibi kabullenişlerini şekillendiren bu pek marifetli alete veya daha etkili bir gelişmiş versiyonuna sahip olursak; Haklı olduğumuz konularda Dünya’ya kendimizi ifade edebiliriz, Kendimize başka ülkelerde de hatta bize düşman yetiştiren ülkelerde bile taraftar bulabiliriz; sihirli âsamızı kullanarak üzerinde güneş batmayan imparatorluk, fırsatlar ülkesi, medeniyetlerin beşiği, uygarlığın merkezi; adaletin, eşitliğin, hürriyetin, insan haklarının var olduğu ve savunuculuğunun yapıldığı yegâne ülke biz olabiliriz. Bu âsa ile her şey mümkün!

Türkiye-Azerbaycan Ortak Askeri Tatbikatı Savaş Sahnelerini Aratmadı

Türk ve Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri Azerbaycan ve Türkiye arasındaki askeri iş birliği çerçevesinde Azerbaycan’da ortak askeri tatbikata başladı. Tatbikat ile tecrübe paylaşımı yapılacak.

Tatbikat kapsamında askeri birliklerin yanı sıra; zırhlı araçlar, havan topları, topçu bataryaları, uçak ve helikopterle ile birlikte hava savunma sistemleri de atış gerçekleştirecek.

Fotoğraf: AA

Bine yakın personelin yer aldığı 100’ün üzerinde zırhlı araç ve 12 helikopterin kullanıldığı tatbikat ikinci gününde de nefes kesti. Komuta merkezinden verilen koordinatlarla belirlenen hedefler başarıyla yok edildi.

İki ülke silahlı kuvvetleri arasında koordinasyon geliştirilmesinin amaçlandığı askeri tatbikat 5 Mayıs’ta sona erecek.

Tatbikattan görüntüler:

Askeri tatbikata dair yeni fotoğraflar ve gelişmeler bu başlık altında güncellenecektir…

Kaynak: Stratejikortak.com – Fotoğraflar: AA – İHA

Yeni Dünya Düzeni Şekillenirken ‘Türkiye’

Başkanlık seçiminden sonra Türkiye, dünya düzeni yeniden oluşurken yerini almaya hazırlanıyor.

Bu yıl tüm dünyada adeta bir seçimler yılı oldu. Dağılması yakın AB ülkelerinden Hollanda (15 Mart), Fransa (23 Nisan-7 Mayıs), Almanya’da (24 Eylül) seçimler yapıldı ve yapılacak. Yeni seçilenlerin bize karşı bakış açılarında bir değişme olmayacağı söylemlerinden belli olmakta. Sözde soykırımın dünyada tanınması için uğraşacağını söylen ilk turda en yüksek oy almış olan Macron Avrupa ile ilişkiler yakın zamanda düzeleceğe benzemiyor.

Başkanlık seçiminden sonra eli güçlenen Cumhurbaşkanı Erdoğan da bir dizi ziyaretlerde bulunmaya hazırlanıyor. Bu ülkelerin çok çok önemli güçler olduğunu bilmeyen yok. AB’nin dağılmasından sonra yeniden şekillenecek olan güç dengesinde bu ülkelerin yeri baş köşe olacaktır. Erdoğan sırasıyla Hindistan, Rusya, Çin, ABD ile görüşecek. Hindistan nüfusu ile önmeli bir ülke. Çin’in nüfusu ile birlikte neredeyse dünya nüfusunun yarısını oluşturuyorlar. 30 Nisan’da yapılacak ziyaret ekonomik bir değer taşıyor. Turizme yönelik bir takım anlaşmalar yapılırsa önemli gelir elde edilebilir. Ekonomik gelişmelerin sağlanmasına yönelik temaslarda bulunacağı haberlerde yer alıyor.

3 Mayıs’taki durak Rusya. uçak krizinden sonra düzelme aşamasında olan ve turizm gelirlerimizin büyük bir kısmını sağladığımız Rusya ile vize kolaylığının sağlanması, tarım ürünlerine yönelik kısıltlamaların kaldırılması, enerji alanındaki iş birliği ve Suriye konuları görüşülecek. Sİncar ve Karaçok’a yaptığımız hava harekatı Ruslar ve Amerikalılar tarafından pek hoş karşılanmadı. Bu konu ve Esad’ın durumu Ruslar ile görüş ayrılıklarına yol açıyor.

Çin ile olan görüşme, 14-15 Mayıs’taki Pekin’de düzenlenecek Kuşak ve Yol Zirvesi sırasında olacak. 65 ülkenin liderleri de katılacak. Pekin’den başlayıp Avrupa’ya kadar uzanan demir yolu çerçevesinde ticari ve ekonomik iş birliği anlaşmaları imzalanacak. İpek Yolu için de İstanbul’un da önem teşkil ettiği düşünülürse, bu zirvenin kazananlarından olmamız beklenebilir. Çin’in ülkemize bir takım yatırım kararları alabileceği görüşmelerin neticesinde açıklanması harika olur. Dünyanın en büyük ekonomik güçlerinden olan, 2030’a kalmadan ekonomik anlamda ABD’yi geçmesi beklenen Çin ile ekonomik iş birliğini geliştirmek hedefindeyiz.

ABD ile ziyaret tarihi ise 16-17 Mayıs’ta. Sincar ve Karaçok’taki hava harekatımız, Rakka operasyonu planlaması ve ağır silah ve zırhlı araç yardımı konularında görüş ayrılığında olduğumuz için gergin görüşmeler geçebilir. Başkanlıkta 100 gününü yeni dolduran Trump döneminde yapılan yardım, 8 yıl başkanlık görevini yürütmüş Obama’dan daha fazla olması düşündürücü. Belki de Trump’ın tam kontrolü sağlayamamasından faydalanmak isteyenler Trump’ın haberi bile olmadan bu yardımları yapıyor da olabilir. Bu zirvenin Çin ile ABD’nin görüşmesinden sonra yapılacak olması bizim açımızdan bir avantaj olabilir. ABD belki bir perde aşağıdan konuşabilir. Çin’in kendilerini geçmelerine izin vermeyeceklerini düşünürsek, bizi Çinliler ile iyi ilişkilere sahip olmaktansa bazı konularda anlayışlı davranabilirler.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin an itibariyle Afrin’deki vurduğu YPG mevzileri…

Brüksel’deki NATO Zirvesi 25 Mayıs’ta. ‘Kontrolden çıkmış müttefik’ diye adlandırdıkları Türkiye’ye yönelik bakış açıları burada gergin bir zirvenin olmasını muhtemel kılıyor. NATO’dan olup da DAEŞ ile savaşan tek ülke olan Türkiye, Fırat Kalkanı sırasında gereken desteği görmediği için NATO üyesi olmayan Rusya’dan destek almıştı. Bazı medya organlarından NATO’nun Türkiye’ye müdahale etmesi gerektiğini söyleyen yayınlar yapılması bu zirvenin zor geçeceğini işaret ediyor. Türkiye’den kaçanların da NATO toplantılarına katılmış haldeki fotoğrafların gözümüzün içine sokarcasına gösterilmesini de unutmayalım.

Türkiye nüfusu, tarihi, potansiyeli, jeopolitik konumu, stratejik yer altı kaynaklarına sahip oluşu nedeniyle öyle kolay vazgeçilecek bir ülke değildir. Türkiye, AB’ye girmez; ama Şangay Beşlisi ile ilişkisini geliştirir. Avrupa da kendi içindeki bölünmeyi geciktirmeye çalışır. AB’den kaçan İngiltere ile de aramız oldukça iyi. May, Trump ile ziyaretinden sonra hemen bize geldiğini unutmayalım. ABD, İngiltere, Rusya, Türkiye, Hindistan, Çin yeni bir düzen kuranlar olacak gibi duruyor. Ancak Türkiye kaynaklarını iyi kullanırsa oyun kuran bir ülke olacak. Sınırlarındaki tehditleri yok edip kendi içinde de birliği sağladığı takdirde kaynaklarını iyi kullanmasıyla da alıp başını gider.

Yeni bir düzen kurulur ve Türkiye yerini alır.

Ünal G. Akman

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Ermeni Soykırımı Yalanları ve Gerçekleri

24 Nisan tarihinin sözde soykırımla bir alakası bulunmadığının bilinmesi gerekir. Zira Ermeni isyanlarının ülkenin birçok yerinde patlak vermeye başlaması üzerine 24 Nisan 1915 tarihinde, dönemin İstanbul hükümetince başkentte bulunan Ermeni komiteleri kapatılmış ve 2345 Ermeni, devlet aleyhine faaliyette bulunmak suçundan tutuklanmıştır. Tehcir kanunu ise, bu olaydan yaklaşık bir ay sonra, 27 Mayıs 1915 de çıkartılmıştır.

Tarihler 28 Temmuz 1914’ü gösterdiğinde, ha bugün ha yarın çıkacak denilen 1. Dünya Savaşı başlamış ve birçok devlet ve millet, boğaz boğaza harbe tutuşmuştur. Osmanlı İmparatorluğu, 30 Ekim 1914’te resmen İttifak Devletleri ile birlikte İtilaf Devletlerine karşı savaşa katılmıştır. Batı’da Çanakkale cephesinde İngiltere ve Fransa’ya, Doğu (Kafkas) cephesinde Rusya’ya, Irak ve Filistin cephelerinde yine İngiliz ve Fransızlara karşı amansız bir ölüm kalım mücadelesine girişilmiştir. Yokluk içinde cepheden cepheye koşan insanımız, tam anlamıyla yangın yerine dönen cephelerde düşman orduları ile, dâhilde ise kaderiyle ve Ermeni çeteleri ile baş başa kalmıştır.

Bugün, Ermeni diasporası tarafından yaklaşık 1.500.000 Ermeni’nin Osmanlı İmparatorluğu tarafından tehcir adı altında imha edildiği dile getirilse de, yine Osmanlı İmparatorluğunun resmi arşivlerindeki belgelerden bu rakamın hayal ürünü olduğu anlaşılmaktadır. Zira söz konusu arşiv belgelerinde; yaklaşık 450.000 Ermeni’nin zorunlu göçe tabi tutulduğu görülmektedir. Zorunlu göç, “Çanakkale, Kafkasya ve Suriye’de savaşan Osmanlı Ordularının lojistik destek yollarına yakın yerleri ve bu yerleri birbirine bağlayan üçgen içerisinde yer alan yerleşim alanlarındaki Ermeniler ile örgütlere destek veren tüm Ermenileri kapsamıştır.

Lozan Antlaşması dâhil, sonraki hiçbir süreçte dile getirilmeyen soykırım yalanı, 9 Aralık 1948 tarihli “Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi” gereği canlandırılıp piyasaya sürülmüştür.

Bahsi geçen sözleşmeye göre soykırım;

1-Ulusal, Irksal ya da dinsel bir grubun, toptan veya bir bölümünü yok etme niyetiyle, bir grubun üyelerini öldürmek,

2-Bir grubun üyelerine bedensel-ruhsal ağır zarar vermek,

3-Bir grubun hayatının fiziki çöküşünü sağlayacak ortamı hazırlamak,

4-Bir grubun çocuk sahibi olmasını engellemek,

5-Bir grubun çocuklarının zorla başka bir gruba verilmesini sağlamak” şeklinde tanımlanmıştır.

Tam karşılığını 2. Dünya Savaşında, Hitler Almanya’sının Yahudilere karşı uyguladığı toplu imhalarda bulan bu sözleşmenin, Osmanlı Devleti’nin Ermenileri bulundukları yerden başka bir yere ihraç etmesi ile bağdaştırılması veya bu sözleşemeye dayanılarak soykırım çığırtkanlığı yapılması, abesle iştigaldir.

 Tüm Dünya nezdinde Diplomatik muafiyete sahip 42.Türk Diplomatı da azılı terör örgütü tarafından acımasızca katledilmiştir. Bütün hayatını Memleket menfaatleri uğruna harcamış bu şehitlerimizi canı yürekten minnet ve saygı ile anıyorum.

27 Ocak 1973 Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ve Konsolos Bahadır Demir, 78 yaşındaki Amerikan uyruklu Ermeni Gurgen (Karakin) Yanikiyan tarafından öldürüldü. Yanikiyan, Baydar ve Demir’i Türk-ermeni dostluğunu geliştirme bahanesiyle kendi evine yemeğe çağırmıştı.

22 Ekim 1975 (Avusturya) Türkiye’nin Viyana Büyükelçisi Daniş Tunalıgil 3 saldırgan tarafından makamında öldürüldü.

24 Ekim 1975 (Fransa) Türkiye’nin Paris Büyükelçisi İsmail Erez ve makam şoförü Talip Yener, büyükelçilik yakınlarında pusuya düşürülerek öldürüldü.

16 Şubat 1976 (Lübnan) Türkiye’nin Beyrut Büyükelçiliği Başkatibi Oktar Cirit, bir salonda otururken öldürüldü. ASALA ilk kez bu cinayetle adını ortaya attı.

9 Haziran 1977 (İtalya) Türkiye’nin Vatikan Büyükelçisi Taha Carım, büyükelçilik ikametgahının önünde iki örgüt üyesinin açtığı ateş sonucu öldürüldü. Saldırıyı bu kez “Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları” adlı örgüt üstlendi.

2 Haziran 1978 (İspanya) Türkiye’nin Madrid Büyükelçisi Zeki Kuneralp’in makam aracına 3 terörist tarafından ateş açılması sonucu büyükelçinin eşi Necla Kuneralp ile emekli büyükelçi Beşir Balcıoğlu, hayatlarını kaybettiler. Saldırıyı “Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları” adlı örgüt üstlendi. Bu olayda makam Şoförü İspanyol Atonyo Torres de kurşunlara hedef oldu.

12 Ekim 1979 (Hollanda) Türkiyenin Lahey Büyükelçisi Özdemir Benler’in oğlu Ahmet Benler, silahlı saldırı sonucu öldürüldü. Olayı bu kez hem “Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları” hem de ASALA ayrı ayrı üstlendi.

22 Aralık 1979 (Fransa) Türkiye’nin Paris Turizm Müşaviri Yılmaz Çolpan bir saldırı sonucu öldürüldü. Saldırıyı “Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları” adlı örgüt üstlendi.

31 Temmuz 1980 (Yunanistan) Türkiye’nin Atina Büyükelçiliği İdari Ataşesi Galip Özmen ile 14 yaşındaki kızı Neslihan Özmen, bir silahlı saldırı sonucu öldürüldü. Galip Özmen’in eşi Sevil Özmen ve oğulları Kaan Özmen olaydan yaralı olarak kurtuldular. Saldırıyı ASALA üstlendi.

17 Aralık 1980 (Avustralya) Sidney, Türkiye’nin Avustralya Başkonsolosu Şarık Arıyak ile koruma görevlisi Engin Sever öldürüldü.

6 Şubat 1980 (İsviçre) Türkiye’nin İsviçre Büyükelçisi Doğan Türkmen, Bern’de uğradığı saldırıdan yara almadan kurtuldu.

17 Nisan1980 (Vatikan) Türkiye’nin Vatikan Büyükelçisi Vecdi Türel’in makam aracına ateş açıldı. Türel ve koruma görevlisi Tahsin Güvenç saldırıdan yaralı olarak kurtuldular.

26 Eylül1980 (Fransa) Türkiye’nin Paris Büyükelçiliği Basın Danışmanı Selçuk Bakkalbaşı, uğradığı silahlı saldırıda yaralandı.

4 Mart 1981 (Fransa) Türkiye’nin Paris Büyükelçiliği Çalışma Ataşesi Reşat Moralı ile din görevlisi Tecelli Arı, Çalışma Ataşeliği’ önünde saldırya uğradılar. Moralı saldırı sırasında hayatını kaybederken, din görevlisi Arı, ağır yaralı olarak kaldırıldığı hastanede öldü. Saldırıyı ASALA üstlendi.

9 Haziran 1981 (İsviçre) Türkiye’nin Cenevre Başkonsolosluğu Sözleşmeli Sekreteri Mehmet Savaş Yergüz uğradığı silahlı saldırıda hayatını kaybetti. Saldırıyı ASALA üstlendi. Olaydan sonra yakalanan Lübnan uyruklu Mardiros Camgozyan, 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı.

24 Eylül 1981 (Fransa) Türkiye’nin Paris Başkonsolosluğu ile Kültür Ataşeliği’nin bulunduğu binayı işgal eden 4 örgüt üyesi, 56 Türk görevli ve vatandaşı rehin aldı. Teröristler, kendilerine müdahale etmek isteyen güvenlik görevlisi Cemal Özen’i öldürdüler, Başkonsolos Kaya İnal’ı yaraladılar. Olayı ASALA üstlendi. Saldırıyı gerçekleştiren 4 kişi, Vasken Sakosesliyan, Kevork Abraham Gözliyan, Aram Avedis Basmaciyan ve Agop Abraham Turfanyan, 31 Ocak 1984’de Fransa’da 7’şer yıl hapis cezasına çarptırıldılar. Mahkemenin sonucu Türkiye’de tepkiyle karşılandı.

2 Nisan 1981 (Danimarka) Türkiye’nin Kopenhag Çalışma Ataşesi Cavit Demir, oturduğu apartmanın asansöründe uğradığı silahlı saldırıdan yaralı olarak kurtuldu.

25 Ekim 1981(İtalya) Türkiye’nin Roma Büyükelçiliği İkinci Katibi Gökberk Ergenekon yolda yürürken uğradığı saldırıdan hafif yaralarla kurtuldu.

28 Ocak 1982 (ABD) Türkiye’nin Los Angeles Başkonsolosu Kemal Arıkan öldürüldü. Arıkan’ın katili Taşnak militanı Hampig Sasunyan, müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

5 Mayıs 1982 (ABD) Türkiye’nin Boston Fahri Başkonsolosu Orhan Gündüz, uğradığı silahlı saldırıda hayatını kaybetti.

7 Haziran 1982 (Portekiz) Türkiye’nin Lizbon Büyükelçiliği İdari Ataşesi Erkut Akbay otomobilinde uğradığı silahlı saldırıda öldürüldü; eşi Nadide Akbay yaralı olarak kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi.

27 Ağustos 1982 (Kanada) Türkiye’nin Ottawa Büyükelçiliği Askeri Ataşesi Atilla Altıkat silahlı saldırı sonucu öldü.

9 Eylül 1982 (Bulgaristan) Türkiye’nin Burgaz Başkonsolosluğu İdari Ataşesi Bora Süelkan öldürüldü.

8 Nisan 1982 (Kanada) Türkiye’nin Ottawa Büyükelçiliği Ticaret Müşaviri Kani Güngör, uğradığı silahlı saldırıda yaralandı.

 21 Temmuz 1982 (Hollanda) Türkiye’nin Rotterdam Başkonsolosu Kemal Demirer’e konutu önünde silahlı saldırıdan yara almadan kurtulurken, saldırgan yaralı olarak yakalandı.

7 Ağustos 1982 (Türkiye) 2 ASALA örgüt üyesinin Ankara Esenboğa Havalimanında düzenlediği silahlı baskında 8 kişi öldü, 72 kişi yaralandı. Bu örgütün Türkiye’deki ilk eylemi oldu.

9 Mart 1983 (Yugoslavya) Türkiye’nin Belgrad Büyükelçisi Galip Balkar’a 2 örgüt üyesi tarafından silahlı saldırı düzenlendi. Olayda ağır yaralanan Balkar, 11 Mart’ta hayatını kaybetti. Olayda bir Yugoslav öğrenci de öldü. Saldırıyı yapan Kirkor Levonyan ile Raffi Aleksandr, olaydan tam bir yıl sonra 9 Mart 1984’de 20’şer yıl ağır hapis cezasına çarptırıldılar.

 14 Temmuz 1983 (Belçika) Türkiye’nin Brüksel Büyükelçiliği İdari Ataşesi Dursun Aksoy silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti.

27 Temmuz 1983 (Portekiz) Türkiye’nin Lizbon Büyükelçiliği, 5 örgüt üyesi tarafından basıldı ve bina içindekiler rehin alındı. Baskın sırasında büyükelçilik Müsteşarı Yurtsev Mıhçıoğlu’nun eşi Cahide Mıhçıoğlu hayatını kaybetti. Portekiz polisi, düzenlediği operasyonla rehineleri kurtardı, 5 teröristi de öldürdü. Saldırıyı, “Ermeni Devrimci Ordusu” adlı örgüt üstlendi. Örgüt, üyelerinin öldürülmesi nedeniyle Portekiz Başbakanı Mario Soarez’i ölümle tehdit etti.

 16 Haziran 1983 (Türkiye) İstanbul Kapalıçarşı’da bir terörist tarafından halkın üzerine ateş açıldı. Olayda 2 kişi öldü, 21 kişi de yaralandı. Saldırgan, olay yerinde öldürüldü.

15 Temmuz 1983 (Fransa) THY’nin Paris Orly havalimanındaki bürosu önünde bomba patladı. Olayda, 2’si Türk, 4’ü Fransız, 1’i Amerikalı, 1’i de İsveçli olmak üzere 8 kişi öldü, 28’i Türk, 63 kişi de yaralandı. Bu olay tarihe “Orly Katliamı” olarak geçti.

28 Nisan 1984 (İran) Türkiye’nin Tahran Büyükelçiliği Sekreteri Şadiye Yönder’in eşi, İran ile Türkiye arasında ticaret yapan işadamı Işık Yönder, bir ASALA militanı tarafından öldürüldü.

20 Haziran 1984 (Avusturya) Türkiye’nin Viyana Büyükelçiliği Çalışma Ataşesi Erdoğan Özen, otomobiline yerleştirilen bombanın patlaması sonucu öldü. Olayı, “Ermeni Devrimci Ordusu” adlı örgüt üstlendi.

27 Mart 1984 (İran) Türkiye’nin Tahran Büyükelçiliği Ticaret Müşavir Yardımcısı Işıl Ünel’in otomobiline bomba yerleştirmeye çalışan bir terörist, bombanın elinde patlaması sonucu öldü.

28 Mart 1984 (İran) Tahran’da Büyükelçilik Başkatibi Hasan Servet Öktem ve Büyükelçilik Ataşe Yardımcısı İsmail Pamukçu, evlerinin önünde uğradıkları silahlı saldırıda yaralandılar.

19 Kasım 1984 (Avusturya) Türkiye’nin BM temsilciliğinde görevli Enver Ergun, aracına yerleştirilen bombanın patlaması sonucu öldü. Bu olayı da, “Ermeni Devrimci Ordusu” adlı örgüt üstlendi.

Muratcan Işıldak

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Suriye Son Durum Haritası (Mayıs 2017)

Suriye’de Taraflar
Esad Rejimi  – Hizbullah, Rusya, İran ve Şii Milisler
Muhalifler – Ahrar uş-Şam, Şam’ın Fethi Cephesi, ÖSO vb.
PYD/YPG  – SDG çatısı altındaki küçük gruplar ve PKK
IŞİD – Örgüte biat eden yerel milis güçler ve aşiretler

 

Suriye Son Durum Haritası (Haziran 2017)

9 Mayıs 2017:

Suriye son durum haritası – 9 Mayıs 2017

1 Mayıs: 2017:

Harita: Suriyegundemi.com

Alternatif Suriye son durum haritası:

Suriye ile ilgili geçen ayın bazı önemli başlıkları(yeniden eskiye):

Rakka Operasyonu son durum haritaları için tıklayın.

– Suriye’nin güneyinde ABD ve Ürdün destekli muhalifler, sessizce sınırı IŞİD’den temizliyor, Deyr-Zor’a yaklaşıyor.

– 3-4 Mayıs’ta dördüncüsü düzenlenecek olan Astana Görüşmeleri’ne muhalefet dahil olmak üzere tüm tarafların katılacağı açıklandı.

– ABD, Tel Abyad‘ın ardından şimdi de Nusaybin’in karşısındaki Kamışlı‘ya zırhlı araçlarını konuşlandırdı.

– YPG’nin açıklamasına göre; ABD askerleri sınır hattında Türkiye’nin bombardımanlarından YPG’yi korumak için ‘sınır gücü’ görevi üstlenecek.

– İstanbul Valisi Vasip Şahin, İstanbul’da kayıt altına alınan ve kayıt için bekleyenler dahil 600 bin civarında Suriyeli olduğunu açıkladı.

– Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Afrin’de vurduğu YPG mevzileri…

– TSK’nın bombaladığı Karakoç’ta ABD’li komutanın yanındaki kişinin kırmızı listeyle aranan PKK’lı ‘Şahin Ferhad Abdi’ olduğu ortaya çıktı.

– YPG, Türk savaş uçaklarının bombardımanının ardından Suriye’nin kuzeyi için ‘uçuşa yasak bölge’ çağrısı yaptı.

– Türk polisinin eğittiği ‘Suriyeli Polis Gücü’, Cerablus ve Azez’in ardından görevlerini icra etmeleri için El Bab’a intikal etti.

– Rusya Genelkurmay Başkanlığı’ndan Orgeneral Sergey Rudskoy, Rusya’nın Suriye hava sahasının tamamını kontrol ettiğini iddia etti.

PYD lideri Salih Müslim, Türk savaş uçaklarının Suriye’nin kuzeyi ve Sincar’ı vurmasının ardından koalisyondan yardım çağrısında bulundu.

– ABD, Esad rejiminin İdlip’teki kimyasal saldırısıyla ilgili olduğu gerekçesiyle 271 Suriyeliyi yaptırım listesine aldı.

– Fırat Kalkanı Harekatı çerçevesinde kontrol sağlanan Çobanbey (Rai) ve Cerablus gibi bölgelerde 23 Nisan etkinliklerle kutlandı.

– Beşşar Esad, Ürdün’ün ABD planı doğrultusunda Suriye’nin güneyine asker göndermeyi planladığını açıkladı.

– Almanya, Suriye’de İran, Türkiye ve Rusya’nın ABD olmadan işbirliği içerisine girmesinden endişe duyduklarını açıkladı.

– Suriye’de Fua ve Kefreya’dan tahliye edilen sivillerin konvoyuna düzenlenen saldırıda 200’ü aşkın kişi öldü. Saldırıyı hâlâ üstlenen olmadı.

Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, İran Dışişleri Bakanı Zarif ve Suriye Dışişleri Bakanı Muallim, Moskova’da üçlü görüşme gerçekleştirdi.

– Rusya BMGK’da Suriye’yi kınayan karar tasarısını veto etti. Ancak bu sefer bir ilk olarak -Trump ile görüşen- Çin oylamada ‘çekimser’ kaldı.

– Suriye’de rejimin 50 yerde kimyasal silah kullandığını belirten ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, “Suriye’de ‘bütünlük’ istiyoruz” dedi.

– Fransa’nın 17 bin 393 kişiyi terörizm şüphesiyle izlediği, 2 bin 46 Fransız’ın da Suriye ve Irak’ta ‘terörist savaşçı’ olduğu bildirildi.

– Trump, Tillerson’un Putin ziyaretinin ardından, “Suriye’de iç savaşı sona erdirmenin ve mültecilerin evlerine dönmesinin zamanı geldi” dedi.

– Rus lider Putin, Suriye’deki yaklaşık 20 bin yabancı savaşçının 10 bininin BDT ülkelerinden, 9 bininin ise Rusya’dan olduğunu açıkladı.

ABD Dışişleri Bakanı Tillerson, “Suriye’de yeni kimyasal saldırıya izin vermeyeceğiz. Esad ailesinin iktidarı sona yaklaşıyor.” dedi.

– Rusya ziyaretini iptal eden İngiliz Dışişleri Bakanı Johnson, “ABD Suriye’de oyunun kurallarını değiştirdi, yeniden rejimi vurabilir” dedi.

– Savaş başlamadan önce Esad rejimi için reform taleplerini reddeden İran’dan, “Suriye’de reformlar yapılması gerekmektedir” açıklaması geldi.

– ABD’nin Akdeniz’deki savaş gemisinden vurduğu rejim üssünde 20 savaş uçağının vurulduğu, üssün kullanılamaz hale geldiği belirtildi.

– Trump’ın Suriye’ye müdahale çıkışına Erdoğan, “Trump’ın ekibi duruma hakim değil ama icraat ortaya konulursa üzerimize düşeni yaparız” dedi.

– Rusya, kimyasal kanıtlar hakkında konuşmadan önce Suriye’deki tüm kimyasal silahların 2014’te ABD yardımıyla ülkeden çıkarıldığını açıkladı.

– PYD, 5 Nisan itibariyle Suriye’de 38 bin km2’lik alanı kontrol ederken, Türkiye sınırının yüzde 65’ine hakim durumda bulunuyor.

– İsrail, ABD’yle birlikte geliştirdiği ve Lübnan-Suriye sınırına konuşlandırdığı, orta menzilli füze savunma sistemi Davut Sapanı’nı tanıttı.

– ÖSO, Suriye’nin güneyindeki yaklaşık 2 bin 500 kilometrekarelik çöl bölgesini IŞİD’in elinden aldı.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Fırat Kalkanı ile Ülkesine Dönen Suriyeli Sayısı Ne Kadar?

24 Ağustos 2016’ta Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) güçleriyle başlattığı ve El Bab’ın terör örgütü IŞİD’den alınmasının ardından sonra eren Fırat Kalkanı Harekatı‘yla 2 bin kilometrekareden fazla alan ÖSO kontrolüne geçti. Bu bölgelerin eski haline getirilmesi için yardımda bulunan Türkiye, bu topraklarda Suriyeli Polis Gücü’nü kurmakla birlikte ticaretinde geliştirilmesine de destek verdi.

Peki harekat ile birlikte güvenli bölgelere Türkiye’den ne kadar Suriyeli geri döndü?

Kadın ve Demokrasi Derneği (KADEM) Başkanı Sare Aydın Yılmaz ile Kahramanmaraş’ta geçici barınma merkezinde incelemelerde bulunan Bilden, 23 barınma merkezinde 260 bin civarında mültecinin kaldığını, Adana ve Osmaniye’deki barınma merkezlerinin tamamlandığını anlattı.

Bilden, şu ifadeleri kullandı:

“Fırat Kalkanı Operasyonu başlatıldıktan sonra yaklaşık 2 bin kilometrekarelik bir alan güvenli hale geldi ve orada Suriyeliler ciddi bir şekilde ekonomik hayatlarını sürdürüyorlar. Arazilerin hepsinin de ekimlerini yapmışlar ve şu an o bölge yemyeşil. Bu şu anlama geliyor; mutlaka kalan bölgelerin de bu anlamda belki dünyanın diğer ülkeleri tarafından koalisyon güçleri dediğimiz onlar tarafından ama mutlaka ülkemizin öncülüğünde oraların da çok hızlı bir şekilde DEAŞ ve DEAŞ benzeri terör örgütlerinden ivedi bir şekilde temizlenmesi lazım. Geri dönüşlere baktığımızda Çobanbeyli’de, Cerablus’ta, Azez’de, Bab’da insanların geri döndüğünü çok ciddi bir şekilde görüyoruz ve bunların hem eğitim hem sağlık hem diğer imkânları ÖSO’yla beraber Türkiye Cumhuriyeti tarafından karşılanıyor ve 50 bin üzerinde kişinin kendi ülkelerine döndüğünü görüyoruz, bunun devam edeceğini de çok rahatlıkla söyleyebilirim.”

Kaynak: StratejikOrtak.com

Hamas Haraketi: 1967 Filistin Devlet Sınırlarına Dönüş

1967 SINIRLARI İÇİNDE FİLİSTİN DEVLETİ

Gazze Şeridinde iktidarı elinde bulunduran Hamas, 1967 sınırlarına çekilmesi durumunda Filistin devletini tanıyacağını duyurdu. Peki 1967 sınırları ne ifade etmektedir? 

Filistin’in, 2014 aralık ayında İsrail’in Batı Şeria’daki işgalini sona erdirerek İsrail’in 1967 sınırlarına çekilmesini öngören yasa tasarısını BM’ye sunmuş ve ardından  Filistin devletinin kurulmasını öngören BM Güvenlik Konseyi karar tasarısı kabul edilmemişti. Tasarı İsrail’in Filistin topraklarından  İsrail’in 1967 öncesi sınırlara çekilmesi ve başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız Filistin devletinin kurulmasını öngörüyordu. BM Güvenlik Konseyi’ndeki oylamada 8 ülke lehte oy kullanırken ABD ve Avusturalya tasarıya ret oyu verdi. İngiltere, Litvanya, Nijerya, Güney Kore ve Ruanda ise çekimser kalmış Evet oyu kullanan ülkeler ise Fransa, Ürdün, Şili, Arjantin, Çad, Lüksemburg, Çin ve Rusya olmuştu.

1967 YILINDA NE OLMUŞTU?

Arap ülkeleri Mısır, Ürdün ve Suriye ile İsrail arasındaki tansiyonun artması sonucu 5 haziranda başlayan ve Arap İttifakı’na Irak, Suudi Arabistan, Sudan, Tunus, Fas ve Cezayir’in de asker ve silahlı yardımlarının  katılımlarıyla 11 Haziran 1967 tarihine kadar  6 gün devam eden savaşların genel adıdır. Daha önce de 1948 ve 1956 yılında da yaşanan Arap-İsrail savaşlarının nedenleri o tarihlerde İngiltere, Amerika, Fransa, Sovyetler gibi ülkelerin plan ve tutumları doğrultusunda farklılık göstermesine karşın bu savaşın stratejisi diğerlerinden farklıdır.

   

     Savaşın sebeplerini özetle şu şekilde sıralayabiliriz;

1. Başkan Nâsır’ın gerek 1948, gerek 1956 Savaşı’nın ve her iki savaştaki yenilginin intikamını almaya kararlı olması. Bu, Nasır için bir saygınlık meselesi idi. Eğer İsrail’i yenecek olursa, intikamını gerçekleştirmekle kalmayacak, aynı zamanda kazandığı saygınlıkla bütün Orta Doğu’da Mısır’a büyük bir üstünlük sağlamış olacaktı ki, bunun siyasi neticeleri de çok geniş olabilirdi.
2. 1956’dan beri Sovyet Rusya, Mısır ve Suriye’yi o kadar silahlandırmıştı ki, İsrail ile yapılacak bir savaşın neticesinden sadece Mısır ve Suriye değil, Sovyetler dahi gayet emin görünüyorlardı. Bu sebeple, 1967 Arap-İsrail Savaşı’nı Sovyetlerin de tahrik ettiklerini söylemek mümkündür.
3. Bu sırada Amerika’nın Vietnam bataklığına saplanmış olması ve dolayısıyla İsrail’in arkasında yer alamayacağı düşüncesi.


1967 SINIRLARINA DÖNMEK NE ANLAMA GELİR


1967 sınırlarına dönmek 550 bin Yahudi yerleşimcinin Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ten ayrılması, Suriye sınırındaki Golan tepelerini Suriye’ye ya da Filistin’e iadesi anlamına gelmektedir. Bu muhtemel geri çekilme durumunda Yahudilerin Ağlama Duvarı da Müslümanların kontrolüne geçecektir.

Bugün, Doğu Kudüs dahil olmak üzere Batı Şeria’nın belirli bölgeleri ve Golan Tepeleri’nin önemli bir bölümü, BM kararlarında tanımlanmış olarak İsrail Devleti hakimiyeti altında bulunuyor.  Filistin Devleti’nin 1967 sınırları içinde kurulması talebi, bu tarihte meydana gelen Altı Gün Savaşı’yla işgal edilen söz konusu bölgelerin Filistin kontrolüne girmesini öngörmektedir.

Ferdi Güçyetmez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

 

[26 Nisan-1 Mayıs] Askeri ve Diplomatik Haberler: ‘Türkiye olmazsa zayıf oluruz’

0

26 Nisan ile 1 Mayıs arasında gözden kaçan bazı askeri ve diplomatik gelişmeleri “Dünyada neler oldu?” başlığı altında sizler için derledik.

– NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, “Türkiye, Avrupa’nın güvenliği ve NATO için anahtar bir ülkedir, olmazsa zayıf oluruz” dedi.
 
– Rusya, Çin’in BMGK’da sunduğu ABD ve G.Kore’nin askeri tatbikatları ve K.Kore’nin nükleer denemeleri sonlandırması önerisini destekledi.
 
– Peşmerge Komutanı Kasım Şeşo, “TSK’nın hava operasyonundan sonra PKK’nın Sincar’da bulunan kampları azaltmaya başladı.” dedi.
 
– Müttefiklerinin aksine Yemen’de Şii Husileri desteklemeyen Çin, meşru Hadi hükümetine 4 milyon 350 bin dolar değerinde bağışta bulundu.
 
– Fransa seçimlerinin favorisi olan Emmanuel Macron, AB’nin halen işlevsiz bir konumda olduğunu ve bu durumun sürdürülemeyeceğini söyledi.
 
– Rusya Devlet Başkanı Putin, 2 Mayıs’ta Soçi’de Almanya şansölyesi Merkel’le, bir gün sonra da Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşecek.
 
– 14 yıl boyunca hükümete karşı savaşan ve 2016’da barış antlaşması yapan Hizb-i İslami Partisinin lideri Hikmetyar Afganistan’a geldi.
 
– ABD Başkanı Trump’ın, daha önce Obama’ya küfür eden Filipinler Devlet Başkanı Rodrigo Duterte’yi Beyaz Saray’a davet ettiği bildirildi.
 
– Fransa Cumhurbaşkanı Hollande, 7 Mayıs’taki 2. turda Le Pen’e karşı Macron’a oy verilmesi çağrısında bulundu.
2003’te ‘Cundullah’ adıyla kurulan 2012’de ismini Ceyşu’l Adl olarak değiştiren örgütün dün gerçekleştirdiği saldırıda 10 İran askeri öldü.
 
– Silah bırakan FARC, Kolombiya’nın izniyle Küba’da silah bırakma ve müzakerelerle ilgili görüşlerini paylaşmak için ELN ile görüşecek.
 
– ABD, Tel Abyad’ın ardından şimdi de Nusaybin’in karşısındaki Kamışlı’ya zırhlı araçlarını konuşlandırdı.
 
– YPG’nin açıklamasına göre; ABD askerleri sınır hattında Türkiye’nin bombardımanlarından YPG’yi korumak için ‘sınır gücü’ görevi üstlenecek.
 
– Kuzey Kore yine balistik füze denemesi gerçekleştirdi. 16 Nisan’daki deneme sonrasında ABD bölgeye THAAD kurmuş, denizaltı göndermişti.
 
– Almanya “Türkiye önemli bir ülke” derken, Macaristan Dışişleri Bakanı Szijjarto, “Avrupa’da güvenlik Türkiye’deki istikrarla başlıyor” dedi.
 
– AGİT’in açıklamalarının tam tersi olarak AB Dış İlişkiler Temsilcisi Mohgherini referandumla ilgili olarak ‘Sonuçlara saygı duyuyoruz’ dedi.
 
– TSK’nın Sincar operasyonunun ardından bugün ABD’nin Avrupa Komutanı (EUCOM) Scaparrotti ile Genelkurmay Başkanı Akar Ankara’da görüştü.
 
– Berat Albayrak, nükleer enerjiye hızla yatırım yapmaya devam edildiğini belirtirken, “Türk Akımı’nı 2020’ye kadar nasipse bitireceğiz” dedi.
 
– Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “Kesin olarak S-400 füze savunma sistemini alıyoruz, ortak üretim olacak ve fiyatta anlaşmaya çalışıyoruz” dedi.
 
– İstanbul Valisi Vasip Şahin, İstanbul’da kayıt altına alınan ve kayıt için bekleyenler dahil 600 bin civarında Suriyeli olduğunu açıkladı.
 
– Mevlüt Çavuşoğlu, Türkiye’ye siyasi denetim kararı alan AKPM için, “En fazla katkıyı biz veriyorduk, artık minimum ödeme yapacağız” dedi.
 
– Başbakan Yardımcısı Şimşek, “Rusya, Hindistan ve Çin’in dahil olduğu BRICS topluluğunun kurduğu bankaya(NBD) üye olabiliriz.” dedi.
 
– Venezuella, içişlerine karıştığı gerekçesiyle Amerikan Devletleri Örgütü’nden (OAS) ayrılma kararı aldığını açıkladı.
 
– TSK’nın bombaladığı Karakoç’ta ABD’li komutanın yanındaki kişinin kırmızı listeyle aranan PKK’lı ‘Şahin Ferhad Abdi’ olduğu ortaya çıktı.
 
– Türk polisinin eğittiği ‘Suriyeli Polis Gücü’, Cerablus ve Azez’in ardından görevlerini icra etmeleri için El Bab’a intikal etti.

Kaynak: StratejikOrtak.com

İstihbarat Operasyonuna Devam Ediyoruz

Yazıya geçmeden önce geçen hafta neler yaptık kısaca hatırlayalım. “İstihbaratçı Olmak İster Misiniz?” adlı yazımda siz değerli okuyucu istihbaratçı rolünü üstlenmişti ve ben de sizden rapor bekleyen amiriniz rolündeydim. Tamamen hayal ürünü olan bir istihbarat raporu çerçevesinde istihbarat tahmini yapmaya çalışıyorduk. Bunu yaparken asıl amacımız örnek olayı çözmek değil, analitik düşünme yeteneği kazanmaktır. Bir önceki yazıda şunları öğrenmiştik;

  1. İstihbarat amacı ile hazırlanmış malzemenin kıymetlendirilmesi için kullanılan standart HARF-RAKAM METODU nedir, nasıl kullanılır?
  1. Ele geçen bilgi veya rapor karşısında analiz sürecine başlamadan önce ilk olarak neler yapılmalıdır?
  1. Bilgi veya raporun analizi sürecinde yapılması gereken ilk iş nedir?
  1. İstihbaratta kaynak değerlendirmesi kabaca nasıl yapılır?
  1. Ve en önemlisi de istihbaratçı olmak filmlerde gördüğümüzden ne kadar farklıdır?

Ufak ufak istihbaratçı olma yolunda ilerliyoruz. Yukarıda öğrendiğimizi söylediğim şeyler siyasete ilgi duyan her sıradan vatandaşın dahi ülke gündemini ve dış politikayı yorumlarken “Algı Yönetimi” operasyonlarına maruz kalmaması için bilmesi gereken şeylerdir. Daha önceki yazılarımda da dediğim gibi stratejik ortağınız olarak sizlere “bilgi satmak” yerine sizlerin sosyal ve politik analiz sürecinize katkıda bulunmayı hedefleyen işler yapmaya azami özen gösteriyorum. Lafı daha fazla uzatmadan operasyona devam edelim…

Kaynak değerlendirmesi aşaması tamamlamış bulunuyorsunuz. Sırada haber değerlendirmesi aşaması var. Bunun için de tekrar arşiv araştırmasına yönelmelisiniz. İstihbarat bir takım çalışmasıdır ve teşkilatımızın araştırma personelinden yardım istediniz. Araştırma personelimiz size aşağıdaki bilgileri raporladılar;

1. Coğrafi faktörler büyük elektrik enerjisine ihtiyaç gösterecek bir sanayi tesisi kurulmasına elverişlidir ve yeni bir demir yolu inşası bu bölgenin sanayileşmesinde karşılaşılan ulaşım problemini büyük ölçüde halledecektir.

2. Kantanya’da çekilen ray sıkıntısı eski ve kullanılmayan demiryollarının sökülmesi gereğini doğurmuştur ve bunlar herhangi bir yerdeki yeni bir hat inşası için kullanılabilir niteliktedir. Son zamanlarda bu husus normal bir uygulama haline gelmiştir ülkede. (Hatırlarsanız askeri ataşenin 12361 no’lu raporunda “F-3” koduyla nitelediği 2. paragrafta Yamanak-Taburca demiryolu hattının söküldüğü ve bu rayların yeni hat için kullanıldığı bilgisi verilmişti) (Bu yazıda istihbaratçı olan sizsiniz ama ben olsam bu bilgi ışığında F-3 kodunu F-2’ye yükseltirdim)

3. Bahse konu bölgede büyük iş gücü bulunmamasına rağmen bu ülkede bu gibi durumlara fazla ağırlık verilmemesi gerekir ve bu gibi durumlarda Kantanya Hükümetinin politikası başka yerlerden işçi çağrılması ve onların barınacakları yerlerin sonradan temini yolundadır.

4. Kantanya basınından yapılan tercümeler sadece “Zambak Gölü çevresinde halk ekonomisinin geliştirilmesi için nazım plan çerçevesinde büyük bir sanayi gelişme planının” uygulandığı şeklinde ifadeler kullanılmaktadır.

5. Davulca bölgesi tecrit edilmiş bir bölge olup nüfus yoğunluğu seyrektir. Halkı normal şartlarda hayvancılıkla uğraşmaktadır. Tarım oldukça düşük olarak kuzey bölgelerde yapılmaktadır. Güneydeki tarıma elverişli alanlara ise ulaşım sıkıntısı olduğundan bu faktörler nüfus yoğunluğunun artmasını engellemiştir.

  

ÜÇÜNCÜ GÖREV:

Kaynağı dikkate almaksızın 12361 sayılı ataşe raporundaki her haber paragrafının ihtimal derecesini kıymetlendir. (Yine harf-rakam metodu tablosu kullanılacak)

Raporun mahiyetini, akla yakınlığını, genel bilgi ve tecrübe ışığında gözden geçir ve işaret ettiği hususları araştırma personelinin raporladığı bilgilere göre değerlendir.

Her paragrafa (1-6 arası) değerlendirme rakamı ver. (Harf-rakam kriteri sistemine göre)

Sorunun cevabına geçmeden önce buraya kadar neler yaptık ve şuan istihbarat analizinin hangi aşamasındayız bir görelim…

İstihbaratı Anlamlandırma Süreci

Değerli okuyucu… Bu çalışma her ne kadar teorik ve karışık görünse de aslında yaptığımız şey çok basit. Bu analiz yöntemlerini sadece devlet kurumlarında çalışan istihbaratçılar kullanacak diye bir şey yok. Yani işinize yaramayacak şeyler olduğunu düşünüyorsanız kanaatimce yanılıyorsunuz. Bizler aslında sırasıyla şu çalışmaları yapmış oluyoruz;

  • Önümüze gelen bilgiye nasıl yaklaşmamız gerektiğini öğreniyoruz. Şöyle ki; duyduğumuz bir bilgi karşısında ondan hemen anlamlar çıkarmak yerine ilk olarak bilgiyi parçalarına ayırıyoruz. Gelen bilgiyi “kaynak” ve “haber” olarak ikiye ayırdıktan sonra bu unsurların teker teker analizini yapıyoruz. Ümit Özdağ’ın “İstihbarat Teorisi” adlı kitabında sıkça bahsettiği üzere entelektüel altyapısı olmayan bir kimseden istihbaratçı olmaz. Bu yorum ışığında kaynak ve haber analizi yaparken arşiv araştırmasına yöneliyoruz ve harf-rakam metoduyla ayrı ayrı derecelendirme yapıyoruz.
  • Bilgiye bir bütün olarak yaklaşmak bizi çoğu kez yanıltır. Bu yüzden kaynaklarımızın ve haberlerimizin derecelendirmelerini ayrı ayrı yaptıktan sonra bu iki unsuru bir araya getiriyoruz. Farkındaysanız hala bize gelen bilgiden anlam çıkarma, yani istihbarat analizi safhasına geçmedik.
  • Bu noktadan sonra bilgiye kaynaklarıyla ve muhtevasıyla bir bütün olarak yaklaşıp analiz sürecimize yani mana tayin etme aşamasına geçiyoruz.
  • Haber ve rapordan yukarıda açıklandığı şekilde mana tayin etme aşaması ve sonrasında gelecek olan “sentez” aşamaları birleştikten sonra nihayet biz bu bilgi ve rapordan “anlam çıkarmış” olacağız. Yani ham maddeyi işlemiş ve kullanılabilir hale getirmiş olacağız.
  • Bu çalışmada önümüze gelen rapordaki bilgileri parçalarına ayırdık ve geçen yazımızda kaynak değerlendirmesi yaptık. Şimdi sıra haber değerlendirmesi aşamasında. Somut olayımızın çözümüne geri dönelim…

ÜÇÜNCÜ GÖREV CEVABI:

Amiriniz sizden her paragraftaki bilginin “kaynak” dikkate alınmaksızın, araştırma ekibinizce de raporlanan bilgiler ışığında haber değerlendirmesini istemişti. O zaman biz de 12361 sayılı ataşe raporunu paragraf paragraf harf-rakam metoduna göre kıymetlendirelim…

Paragraf 1: Yeni tek hatlı bir demiryolu inşası (Davulca’dan Zambak Gölüne) ve cebri çalışma sisteminin uygulanması ve Kasım ayında bitirilmesinin planlanması hususu;

Şayet Kantanya basını Zambak Gölü çevresinde ekonomik gelişmelerden dolaylı olarak bahis açmışsa bunun doğruluğu düşünülebilir. Yeni demir yolu, yapımı süren gizli tesisin bir ön gereği olarak görülmektedir. Coğrafi şartlar da buna engel teşkil etmemektedir. (Araştırma personelince verilen raporun ilk maddesini hatırlayın) Cebri çalışma sistemi Kantanya hükümetinin normal politikası olup, müttefik devlet servislerinin istihbarat raporları da bir çalışma kampının Davulca’da bulunduğunu göstermekte ve bir demiryolunun da bu alanda mevcudiyetine işaret etmektedir.

Bütün bu vakalara göre 12361 sayılı raporda ataşenin “3” olan derecelendirmesini “2” ye yükseltmek yerinde olur.

 

Paragraf 2: Yamanak-Taburca hattının sökülmekte ve elde edilen raylardan Zambak Gölü’ne yeni bir demiryolu hattı yapıldığı hususu;

Araştırma personelinizden aldığınız raporun 2. maddesi, ataşenin verdiği bilgiyi teyit eder mahiyettedir. Bu sebeple ataşenin “3” olan derecelendirmesini “2” ye yükseltmek yerinde olur.

Paragraf 3: İşçilerin yaşam standartlarının düşük olduğu hususu;

  • Araştırma personelince verilen raporun 3. maddesi ve Kantanya hükümetinin genel politikaları göz önüne alındığında, bu haberin ataşe tarafından “3” olan derecelendirmesinin “2” ye yükseltilmesi gayet makuldür.

 

Paragraf 4: İnşa halinde gizli bir tesis ve yakınlarında hidroelektrik santral bulunduğu hususu;

  • Arşiv araştırmanız ve size raporlanan bilgiler ışığında coğrafi faktörler bu tesislerin inşası için uygun görülmektedir. Birbirini tamamlayan faktörler karşısında da bölgeye ilk olarak uzatılması ihtiyacı duyulan demiryolu, bölgedeki cebri çalışma gücünün bulunduğuna iyi bir delil teşkil etmektedir ve bu hususlar gizli bir görevle vazifelendirilmiş askeri birliklerin mevcudiyetini de ihtimal dâhiline sokmaktadır. Ve sahanın böyle bir gelişme için uygun bulunmayışı yolunda herhangi bir istihbari ve mantıki sebebin bulunmaması ise Zambak Gölündeki endüstriyel projenin ihtimal dâhilinde olduğunu göstermektedir. Ayrıca raporda belirtilen diğer faaliyetler mantık açısında bu proje ile irtibatlı görünmektedir. Bu sebepler ışığında “4” olan derecelendirmenin “2” ye yükseltilmesi yerinde olur.

Paragraf 5: Dobrulka’daki iş kurumunun Zambak Gölü’nde çalıştırılmak üzere 300 işçi emri aldığı hususu;

  • Dikkat edeceğiniz üzere yaptığınız ilk arşiv araştırması sonucu Kantanya basınında mevcut bilgiyi teyit eder nitelikte yayınlar yapıldığı görülmektedir ve bu yayınlardan işçi partisinin belli icraatlarda bulunduğu da ayrıca anlaşılmaktadır. Ancak yayınlarda sanayi tesisinin nerede olduğu bahsedilmemektedir. Buradaki kuvvetli duruma göre haberin yeniden kıymetlendirmesini yapacak olursak “3” olan derecelendirmenin “2” ye yükseltilmesi yerinde olacaktır.

Paragraf 6: Çiftçiler arasındaki memnuniyetsizlik hususu;

  • Bölgedeki çiftçiler arasındaki memnuniyetsizliği gösterir mahiyette daha önceden alınmış bir istihbarat yoktur. Fakat ataşenin değerlendirmesini kabul etmememizi gerektirecek bir durum da yoktur. O halde ataşenin verdiği “3” derecesinin muhafazası makul olandır.

Paragraf 7: Uçaksavar takviyeli, Zambak Gölü’ne doğru askeri birlik hareketi hususu;

  • Seyrek nüfuslu bölgelerde askeri birlik hareketlerinin olağan dışı bir durum olduğu söylenemez. (Nüfusun seyrek yapısı arşiv araştırmasında karşımıza çıkmıştı) Yapılan arşiv araştırmaları sonucu bu bilgiyi teyit edecek mahiyette bir bilgiye rastlamadınız. Yani aslında ataşenin “2” (muhtemelen doğru) olarak yaptığı derecelendirmeyi destekler mahiyette bilgi mevcut değildir. Ancak Kantanya hükümet politikaları ve üzerinden çalışıldığı iddia olunan sanayi faaliyetinin muhtevası göz önüne alındığında bu derecelendirmeyi kabul etmek yerinde olur. “Devlet Güvenliğinde İstihbarat Neden Önemlidir?” başlıklı yazımda da bahsettiğim gibi istihbarat sadece bilmekle alakalı bir şey değildir, istihbarat yeri geldiğinde hissetmektir. Bu sebeple ataşenin “2” olarak derecelendirdiği bu bilgiyi sizin de “2” olarak kabul etmeniz yerinde olur.

Paragraf 8: Çok sayıda ağır makine ile yüklü trenin Zambak Gölü yakınlarına sevki hususu;

  • Bu paragrafta rapor edilen pek az bilgi vardır. Faktörler bölgede endüstriyel bir projenin başladığına işaret etmektedir ve bölgede çok sayıda işçi varlığını işaret etmektedir. Bu hususlar bu bilgiye karşı tavrımızı belirlemede bize rehber olmalıdır.

Ancak burada şüpheli bir nokta vardır. O da daha önceki arşiv çalışmalarımızdan ve araştırma personelimizden bize raporlana bilgilerde bölgedeki ulaşım ağının çok eski ve yetersi olduğudur. Acaba bu eski ve yetersiz ulaşım ağı bu derece büyük bir sevkiyat için yeterli midir? Bu soruyu kendimize sormalıyız. Bundan dolayıdır ki, en iyi niyetli değerlendirmemiz ataşe raporunda yapılan “2” derecelendirmesinin yerini muhafaza etmesi yahut temkinli hareket edilerek “3” e düşürülmesi şeklinde olmalıdır.

Paragraf 9: Askeri birlikler için göl kenarında büyük bir dinlenme sahasının inşa edildiği hususu;

  • Bu bilgiye dair diğer kaynaklarımızda bir bilgi yoktur. Bölge şartları ise buna müsait değildir. Şöyle ki bölgeye ulaşım için yeni bir demir yolu hattı inşa edilmelidir. Sizce bir dinlenme tesisi için, merkeze uzak bir bölgeye yeni bir yol inşası ne kadar mantıklıdır? Ayrıca tam teçhizatlı özel askerlerin bölgeye sevki de bir o kadar mantıksızdır. Bu mantıki değerlendirmeler sonucu ataşenin “6” yani doğruluğu hakkında hüküm verilemez olan derecelendirmesi “5” yani mümkün değildir seviyesine çıkartılmalıdır.

Son Değerlendirme:

Bugünlük mesainiz bitti. İşinizi yapmış olmanın huzuru içinde eve gideceksiniz. Ancak son olarak buraya kadar yaptığınız çalışmaya dair amiriniz olarak sizden kısa bir rapor istedim.  Çekmeceden boş bir kağıt çıkardınız ve şu genel değerlendirme raporunu yazmaya başladınız;

“Elime geçen Çok Gizli ibareli 12361 sayılı rapora ilişkin şimdiye kadar yapmış olduğum çalışmalar şu şekildedir;

  • Stratejik istihbarat sürecinin ilk aşaması olan rapordaki bilgileri “kaynak” ve “haber” olarak sınıflandırdıktan sonra harf-rakam metodunu tatbik etmek üzere “kaynaklara” dair arşiv araştırmasına giriştim.
  • Yetersiz kaldığım noktada istihbaratın bir takım çalışması olduğu hususundan hareketle araştırma personelimizden “haberlere” ilişkin bilgilendirme talep ettim.
  • Bu arşiv araştırmaları ve bilgilendirmeler neticesinde kaynak ve haberleri ayrı ayrı değerlendirmeye tabi tuttum.
  1. 12361 sayılı ataşe raporundaki derecelendirmeleri bu çalışmam sonucunda aşağıdaki şekilde yeniden kıymetlendirdim, arz ederim;

 

Bu Çalışmada Neler Öğrendik?

  1. En önemlisi, istihbaratın bir takım çalışması olduğunu öğrendik,
  1. Önümüze gelen bilgiye bir bütün olarak yaklaşmaktansa, algı yönetimi operasyonlarına maruz kalmamak adına bilgiyi “kaynak” ve “haber” olarak parçalara ayırmamız gerektiğini öğrendik,
  1. Bu aşamalardan geçmeden yapılan değerlendirmenin bir analiz sayılamayacağını; yalnızca istihbarata mana tayin etme aşamasının geçiş süreci olabileceğini ve tüm bunlardan sonra yapılacak sentez aşamasıyla birlikte değerlendirildiğinde ulaştığımız sonucun ancak bir “analiz” sayılabileceğini öğrendik,
  1. Ünlü istihbaratçı Reinhard Gehlen’in de söylediği gibi “Tek bir rapor, rapor değildir. Ayrı ve bağımsız bir kaynak tarafından doğrulanmadıkça, hiçbir bilginin önemi yoktur.” sözünün doğruluğunu müşahede imkânı sağladık ve önemini öğrendik ve tatbik ettik.

 

Siz değerli okuyucuya bir şeyler öğretmek benim haddime değil, ben sadece sizleri stratejik ortağım olarak gördüğümden dolayı böyle bir çalışma içine girdim. Bu yazı dizisinin devam etmesini isteyenlerin yorumlarını bekliyorum. Emek verip okuduğunuz için teşekkür ederim…

İstiklal şairimiz Mehmet Akif ERSOY’un “Eşrey Bey’in emir eri Zenci Musa, omuzlarından arşa yükseldi Nebi İsa!” sözleriyle bahsettiği istihbarat tarihimizin büyük kahramanı Zenci Musa’nın aziz hatırasına ithaf… Ruhu şad olsun…

Saygılarımla…