Suriye Son Durum Haritası (Mayıs 2017)

Suriye’de Taraflar
Esad Rejimi  – Hizbullah, Rusya, İran ve Şii Milisler
Muhalifler – Ahrar uş-Şam, Şam’ın Fethi Cephesi, ÖSO vb.
PYD/YPG  – SDG çatısı altındaki küçük gruplar ve PKK
IŞİD – Örgüte biat eden yerel milis güçler ve aşiretler

 

Suriye Son Durum Haritası (Haziran 2017)

9 Mayıs 2017:

Suriye son durum haritası – 9 Mayıs 2017

1 Mayıs: 2017:

Harita: Suriyegundemi.com

Alternatif Suriye son durum haritası:

Suriye ile ilgili geçen ayın bazı önemli başlıkları(yeniden eskiye):

Rakka Operasyonu son durum haritaları için tıklayın.

– Suriye’nin güneyinde ABD ve Ürdün destekli muhalifler, sessizce sınırı IŞİD’den temizliyor, Deyr-Zor’a yaklaşıyor.

– 3-4 Mayıs’ta dördüncüsü düzenlenecek olan Astana Görüşmeleri’ne muhalefet dahil olmak üzere tüm tarafların katılacağı açıklandı.

– ABD, Tel Abyad‘ın ardından şimdi de Nusaybin’in karşısındaki Kamışlı‘ya zırhlı araçlarını konuşlandırdı.

– YPG’nin açıklamasına göre; ABD askerleri sınır hattında Türkiye’nin bombardımanlarından YPG’yi korumak için ‘sınır gücü’ görevi üstlenecek.

– İstanbul Valisi Vasip Şahin, İstanbul’da kayıt altına alınan ve kayıt için bekleyenler dahil 600 bin civarında Suriyeli olduğunu açıkladı.

– Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Afrin’de vurduğu YPG mevzileri…

– TSK’nın bombaladığı Karakoç’ta ABD’li komutanın yanındaki kişinin kırmızı listeyle aranan PKK’lı ‘Şahin Ferhad Abdi’ olduğu ortaya çıktı.

– YPG, Türk savaş uçaklarının bombardımanının ardından Suriye’nin kuzeyi için ‘uçuşa yasak bölge’ çağrısı yaptı.

– Türk polisinin eğittiği ‘Suriyeli Polis Gücü’, Cerablus ve Azez’in ardından görevlerini icra etmeleri için El Bab’a intikal etti.

– Rusya Genelkurmay Başkanlığı’ndan Orgeneral Sergey Rudskoy, Rusya’nın Suriye hava sahasının tamamını kontrol ettiğini iddia etti.

– PYD lideri Salih Müslim, Türk savaş uçaklarının Suriye’nin kuzeyi ve Sincar’ı vurmasının ardından koalisyondan yardım çağrısında bulundu.

– ABD, Esad rejiminin İdlip’teki kimyasal saldırısıyla ilgili olduğu gerekçesiyle 271 Suriyeliyi yaptırım listesine aldı.

– Fırat Kalkanı Harekatı çerçevesinde kontrol sağlanan Çobanbey (Rai) ve Cerablus gibi bölgelerde 23 Nisan etkinliklerle kutlandı.

– Beşşar Esad, Ürdün’ün ABD planı doğrultusunda Suriye’nin güneyine asker göndermeyi planladığını açıkladı.

– Almanya, Suriye’de İran, Türkiye ve Rusya’nın ABD olmadan işbirliği içerisine girmesinden endişe duyduklarını açıkladı.

– Suriye’de Fua ve Kefreya’dan tahliye edilen sivillerin konvoyuna düzenlenen saldırıda 200’ü aşkın kişi öldü. Saldırıyı hâlâ üstlenen olmadı.

– Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, İran Dışişleri Bakanı Zarif ve Suriye Dışişleri Bakanı Muallim, Moskova’da üçlü görüşme gerçekleştirdi.

– Rusya BMGK’da Suriye’yi kınayan karar tasarısını veto etti. Ancak bu sefer bir ilk olarak -Trump ile görüşen- Çin oylamada ‘çekimser’ kaldı.

– Suriye’de rejimin 50 yerde kimyasal silah kullandığını belirten ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, “Suriye’de ‘bütünlük’ istiyoruz” dedi.

– Fransa’nın 17 bin 393 kişiyi terörizm şüphesiyle izlediği, 2 bin 46 Fransız’ın da Suriye ve Irak’ta ‘terörist savaşçı’ olduğu bildirildi.

– Trump, Tillerson’un Putin ziyaretinin ardından, “Suriye’de iç savaşı sona erdirmenin ve mültecilerin evlerine dönmesinin zamanı geldi” dedi.

– Rus lider Putin, Suriye’deki yaklaşık 20 bin yabancı savaşçının 10 bininin BDT ülkelerinden, 9 bininin ise Rusya’dan olduğunu açıkladı.

– ABD Dışişleri Bakanı Tillerson, “Suriye’de yeni kimyasal saldırıya izin vermeyeceğiz. Esad ailesinin iktidarı sona yaklaşıyor.” dedi.

– Rusya ziyaretini iptal eden İngiliz Dışişleri Bakanı Johnson, “ABD Suriye’de oyunun kurallarını değiştirdi, yeniden rejimi vurabilir” dedi.

– Savaş başlamadan önce Esad rejimi için reform taleplerini reddeden İran’dan, “Suriye’de reformlar yapılması gerekmektedir” açıklaması geldi.

– ABD’nin Akdeniz’deki savaş gemisinden vurduğu rejim üssünde 20 savaş uçağının vurulduğu, üssün kullanılamaz hale geldiği belirtildi.

– Trump’ın Suriye’ye müdahale çıkışına Erdoğan, “Trump’ın ekibi duruma hakim değil ama icraat ortaya konulursa üzerimize düşeni yaparız” dedi.

– Rusya, kimyasal kanıtlar hakkında konuşmadan önce Suriye’deki tüm kimyasal silahların 2014’te ABD yardımıyla ülkeden çıkarıldığını açıkladı.

– PYD, 5 Nisan itibariyle Suriye’de 38 bin km2’lik alanı kontrol ederken, Türkiye sınırının yüzde 65’ine hakim durumda bulunuyor.

– İsrail, ABD’yle birlikte geliştirdiği ve Lübnan-Suriye sınırına konuşlandırdığı, orta menzilli füze savunma sistemi Davut Sapanı’nı tanıttı.

– ÖSO, Suriye’nin güneyindeki yaklaşık 2 bin 500 kilometrekarelik çöl bölgesini IŞİD’in elinden aldı.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Fırat Kalkanı ile Ülkesine Dönen Suriyeli Sayısı Ne Kadar?

24 Ağustos 2016’ta Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) güçleriyle başlattığı ve El Bab’ın terör örgütü IŞİD’den alınmasının ardından sonra eren Fırat Kalkanı Harekatı‘yla 2 bin kilometrekareden fazla alan ÖSO kontrolüne geçti. Bu bölgelerin eski haline getirilmesi için yardımda bulunan Türkiye, bu topraklarda Suriyeli Polis Gücü’nü kurmakla birlikte ticaretinde geliştirilmesine de destek verdi.

Peki harekat ile birlikte güvenli bölgelere Türkiye’den ne kadar Suriyeli geri döndü?

Kadın ve Demokrasi Derneği (KADEM) Başkanı Sare Aydın Yılmaz ile Kahramanmaraş’ta geçici barınma merkezinde incelemelerde bulunan Bilden, 23 barınma merkezinde 260 bin civarında mültecinin kaldığını, Adana ve Osmaniye’deki barınma merkezlerinin tamamlandığını anlattı.

Bilden, şu ifadeleri kullandı:

“Fırat Kalkanı Operasyonu başlatıldıktan sonra yaklaşık 2 bin kilometrekarelik bir alan güvenli hale geldi ve orada Suriyeliler ciddi bir şekilde ekonomik hayatlarını sürdürüyorlar. Arazilerin hepsinin de ekimlerini yapmışlar ve şu an o bölge yemyeşil. Bu şu anlama geliyor; mutlaka kalan bölgelerin de bu anlamda belki dünyanın diğer ülkeleri tarafından koalisyon güçleri dediğimiz onlar tarafından ama mutlaka ülkemizin öncülüğünde oraların da çok hızlı bir şekilde DEAŞ ve DEAŞ benzeri terör örgütlerinden ivedi bir şekilde temizlenmesi lazım. Geri dönüşlere baktığımızda Çobanbeyli’de, Cerablus’ta, Azez’de, Bab’da insanların geri döndüğünü çok ciddi bir şekilde görüyoruz ve bunların hem eğitim hem sağlık hem diğer imkânları ÖSO’yla beraber Türkiye Cumhuriyeti tarafından karşılanıyor ve 50 bin üzerinde kişinin kendi ülkelerine döndüğünü görüyoruz, bunun devam edeceğini de çok rahatlıkla söyleyebilirim.”

Kaynak: StratejikOrtak.com

Hamas Haraketi: 1967 Filistin Devlet Sınırlarına Dönüş

1967 SINIRLARI İÇİNDE FİLİSTİN DEVLETİ

Gazze Şeridinde iktidarı elinde bulunduran Hamas, 1967 sınırlarına çekilmesi durumunda Filistin devletini tanıyacağını duyurdu. Peki 1967 sınırları ne ifade etmektedir? 

Filistin’in, 2014 aralık ayında İsrail’in Batı Şeria’daki işgalini sona erdirerek İsrail’in 1967 sınırlarına çekilmesini öngören yasa tasarısını BM’ye sunmuş ve ardından  Filistin devletinin kurulmasını öngören BM Güvenlik Konseyi karar tasarısı kabul edilmemişti. Tasarı İsrail’in Filistin topraklarından  İsrail’in 1967 öncesi sınırlara çekilmesi ve başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız Filistin devletinin kurulmasını öngörüyordu. BM Güvenlik Konseyi’ndeki oylamada 8 ülke lehte oy kullanırken ABD ve Avusturalya tasarıya ret oyu verdi. İngiltere, Litvanya, Nijerya, Güney Kore ve Ruanda ise çekimser kalmış Evet oyu kullanan ülkeler ise Fransa, Ürdün, Şili, Arjantin, Çad, Lüksemburg, Çin ve Rusya olmuştu.

1967 YILINDA NE OLMUŞTU?

Arap ülkeleri Mısır, Ürdün ve Suriye ile İsrail arasındaki tansiyonun artması sonucu 5 haziranda başlayan ve Arap İttifakı’na Irak, Suudi Arabistan, Sudan, Tunus, Fas ve Cezayir’in de asker ve silahlı yardımlarının  katılımlarıyla 11 Haziran 1967 tarihine kadar  6 gün devam eden savaşların genel adıdır. Daha önce de 1948 ve 1956 yılında da yaşanan Arap-İsrail savaşlarının nedenleri o tarihlerde İngiltere, Amerika, Fransa, Sovyetler gibi ülkelerin plan ve tutumları doğrultusunda farklılık göstermesine karşın bu savaşın stratejisi diğerlerinden farklıdır.

   

     Savaşın sebeplerini özetle şu şekilde sıralayabiliriz;

1. Başkan Nâsır’ın gerek 1948, gerek 1956 Savaşı’nın ve her iki savaştaki yenilginin intikamını almaya kararlı olması. Bu, Nasır için bir saygınlık meselesi idi. Eğer İsrail’i yenecek olursa, intikamını gerçekleştirmekle kalmayacak, aynı zamanda kazandığı saygınlıkla bütün Orta Doğu’da Mısır’a büyük bir üstünlük sağlamış olacaktı ki, bunun siyasi neticeleri de çok geniş olabilirdi.
2. 1956’dan beri Sovyet Rusya, Mısır ve Suriye’yi o kadar silahlandırmıştı ki, İsrail ile yapılacak bir savaşın neticesinden sadece Mısır ve Suriye değil, Sovyetler dahi gayet emin görünüyorlardı. Bu sebeple, 1967 Arap-İsrail Savaşı’nı Sovyetlerin de tahrik ettiklerini söylemek mümkündür.
3. Bu sırada Amerika’nın Vietnam bataklığına saplanmış olması ve dolayısıyla İsrail’in arkasında yer alamayacağı düşüncesi.


1967 SINIRLARINA DÖNMEK NE ANLAMA GELİR


1967 sınırlarına dönmek 550 bin Yahudi yerleşimcinin Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ten ayrılması, Suriye sınırındaki Golan tepelerini Suriye’ye ya da Filistin’e iadesi anlamına gelmektedir. Bu muhtemel geri çekilme durumunda Yahudilerin Ağlama Duvarı da Müslümanların kontrolüne geçecektir.

Bugün, Doğu Kudüs dahil olmak üzere Batı Şeria’nın belirli bölgeleri ve Golan Tepeleri’nin önemli bir bölümü, BM kararlarında tanımlanmış olarak İsrail Devleti hakimiyeti altında bulunuyor.  Filistin Devleti’nin 1967 sınırları içinde kurulması talebi, bu tarihte meydana gelen Altı Gün Savaşı’yla işgal edilen söz konusu bölgelerin Filistin kontrolüne girmesini öngörmektedir.

Ferdi Güçyetmez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

 

[26 Nisan-1 Mayıs] Askeri ve Diplomatik Haberler: ‘Türkiye olmazsa zayıf oluruz’

0

26 Nisan ile 1 Mayıs arasında gözden kaçan bazı askeri ve diplomatik gelişmeleri “Dünyada neler oldu?” başlığı altında sizler için derledik.

– NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, “Türkiye, Avrupa’nın güvenliği ve NATO için anahtar bir ülkedir, olmazsa zayıf oluruz” dedi.
 
– Rusya, Çin’in BMGK’da sunduğu ABD ve G.Kore’nin askeri tatbikatları ve K.Kore’nin nükleer denemeleri sonlandırması önerisini destekledi.
 
– Peşmerge Komutanı Kasım Şeşo, “TSK’nın hava operasyonundan sonra PKK’nın Sincar’da bulunan kampları azaltmaya başladı.” dedi.
 
– Müttefiklerinin aksine Yemen’de Şii Husileri desteklemeyen Çin, meşru Hadi hükümetine 4 milyon 350 bin dolar değerinde bağışta bulundu.
 
– Fransa seçimlerinin favorisi olan Emmanuel Macron, AB’nin halen işlevsiz bir konumda olduğunu ve bu durumun sürdürülemeyeceğini söyledi.
 
– Rusya Devlet Başkanı Putin, 2 Mayıs’ta Soçi’de Almanya şansölyesi Merkel’le, bir gün sonra da Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşecek.
 
– 14 yıl boyunca hükümete karşı savaşan ve 2016’da barış antlaşması yapan Hizb-i İslami Partisinin lideri Hikmetyar Afganistan’a geldi.
 
– ABD Başkanı Trump’ın, daha önce Obama’ya küfür eden Filipinler Devlet Başkanı Rodrigo Duterte’yi Beyaz Saray’a davet ettiği bildirildi.
 
– Fransa Cumhurbaşkanı Hollande, 7 Mayıs’taki 2. turda Le Pen’e karşı Macron’a oy verilmesi çağrısında bulundu.
– 2003’te ‘Cundullah’ adıyla kurulan 2012’de ismini Ceyşu’l Adl olarak değiştiren örgütün dün gerçekleştirdiği saldırıda 10 İran askeri öldü.
 
– Silah bırakan FARC, Kolombiya’nın izniyle Küba’da silah bırakma ve müzakerelerle ilgili görüşlerini paylaşmak için ELN ile görüşecek.
 
– ABD, Tel Abyad’ın ardından şimdi de Nusaybin’in karşısındaki Kamışlı’ya zırhlı araçlarını konuşlandırdı.
 
– YPG’nin açıklamasına göre; ABD askerleri sınır hattında Türkiye’nin bombardımanlarından YPG’yi korumak için ‘sınır gücü’ görevi üstlenecek.
 
– Kuzey Kore yine balistik füze denemesi gerçekleştirdi. 16 Nisan’daki deneme sonrasında ABD bölgeye THAAD kurmuş, denizaltı göndermişti.
 
– Almanya “Türkiye önemli bir ülke” derken, Macaristan Dışişleri Bakanı Szijjarto, “Avrupa’da güvenlik Türkiye’deki istikrarla başlıyor” dedi.
 
– AGİT’in açıklamalarının tam tersi olarak AB Dış İlişkiler Temsilcisi Mohgherini referandumla ilgili olarak ‘Sonuçlara saygı duyuyoruz’ dedi.
 
– TSK’nın Sincar operasyonunun ardından bugün ABD’nin Avrupa Komutanı (EUCOM) Scaparrotti ile Genelkurmay Başkanı Akar Ankara’da görüştü.
 
– Berat Albayrak, nükleer enerjiye hızla yatırım yapmaya devam edildiğini belirtirken, “Türk Akımı’nı 2020’ye kadar nasipse bitireceğiz” dedi.
 
– Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “Kesin olarak S-400 füze savunma sistemini alıyoruz, ortak üretim olacak ve fiyatta anlaşmaya çalışıyoruz” dedi.
 
– İstanbul Valisi Vasip Şahin, İstanbul’da kayıt altına alınan ve kayıt için bekleyenler dahil 600 bin civarında Suriyeli olduğunu açıkladı.
 
– Mevlüt Çavuşoğlu, Türkiye’ye siyasi denetim kararı alan AKPM için, “En fazla katkıyı biz veriyorduk, artık minimum ödeme yapacağız” dedi.
 
– Başbakan Yardımcısı Şimşek, “Rusya, Hindistan ve Çin’in dahil olduğu BRICS topluluğunun kurduğu bankaya(NBD) üye olabiliriz.” dedi.
 
– Venezuella, içişlerine karıştığı gerekçesiyle Amerikan Devletleri Örgütü’nden (OAS) ayrılma kararı aldığını açıkladı.
 
– TSK’nın bombaladığı Karakoç’ta ABD’li komutanın yanındaki kişinin kırmızı listeyle aranan PKK’lı ‘Şahin Ferhad Abdi’ olduğu ortaya çıktı.
 
– Türk polisinin eğittiği ‘Suriyeli Polis Gücü’, Cerablus ve Azez’in ardından görevlerini icra etmeleri için El Bab’a intikal etti.

Kaynak: StratejikOrtak.com

İstihbarat Operasyonuna Devam Ediyoruz

Yazıya geçmeden önce geçen hafta neler yaptık kısaca hatırlayalım. “İstihbaratçı Olmak İster Misiniz?” adlı yazımda siz değerli okuyucu istihbaratçı rolünü üstlenmişti ve ben de sizden rapor bekleyen amiriniz rolündeydim. Tamamen hayal ürünü olan bir istihbarat raporu çerçevesinde istihbarat tahmini yapmaya çalışıyorduk. Bunu yaparken asıl amacımız örnek olayı çözmek değil, analitik düşünme yeteneği kazanmaktır. Bir önceki yazıda şunları öğrenmiştik;

  1. İstihbarat amacı ile hazırlanmış malzemenin kıymetlendirilmesi için kullanılan standart HARF-RAKAM METODU nedir, nasıl kullanılır?
  1. Ele geçen bilgi veya rapor karşısında analiz sürecine başlamadan önce ilk olarak neler yapılmalıdır?
  1. Bilgi veya raporun analizi sürecinde yapılması gereken ilk iş nedir?
  1. İstihbaratta kaynak değerlendirmesi kabaca nasıl yapılır?
  1. Ve en önemlisi de istihbaratçı olmak filmlerde gördüğümüzden ne kadar farklıdır?

Ufak ufak istihbaratçı olma yolunda ilerliyoruz. Yukarıda öğrendiğimizi söylediğim şeyler siyasete ilgi duyan her sıradan vatandaşın dahi ülke gündemini ve dış politikayı yorumlarken “Algı Yönetimi” operasyonlarına maruz kalmaması için bilmesi gereken şeylerdir. Daha önceki yazılarımda da dediğim gibi stratejik ortağınız olarak sizlere “bilgi satmak” yerine sizlerin sosyal ve politik analiz sürecinize katkıda bulunmayı hedefleyen işler yapmaya azami özen gösteriyorum. Lafı daha fazla uzatmadan operasyona devam edelim…

Kaynak değerlendirmesi aşaması tamamlamış bulunuyorsunuz. Sırada haber değerlendirmesi aşaması var. Bunun için de tekrar arşiv araştırmasına yönelmelisiniz. İstihbarat bir takım çalışmasıdır ve teşkilatımızın araştırma personelinden yardım istediniz. Araştırma personelimiz size aşağıdaki bilgileri raporladılar;

1. Coğrafi faktörler büyük elektrik enerjisine ihtiyaç gösterecek bir sanayi tesisi kurulmasına elverişlidir ve yeni bir demir yolu inşası bu bölgenin sanayileşmesinde karşılaşılan ulaşım problemini büyük ölçüde halledecektir.

2. Kantanya’da çekilen ray sıkıntısı eski ve kullanılmayan demiryollarının sökülmesi gereğini doğurmuştur ve bunlar herhangi bir yerdeki yeni bir hat inşası için kullanılabilir niteliktedir. Son zamanlarda bu husus normal bir uygulama haline gelmiştir ülkede. (Hatırlarsanız askeri ataşenin 12361 no’lu raporunda “F-3” koduyla nitelediği 2. paragrafta Yamanak-Taburca demiryolu hattının söküldüğü ve bu rayların yeni hat için kullanıldığı bilgisi verilmişti) (Bu yazıda istihbaratçı olan sizsiniz ama ben olsam bu bilgi ışığında F-3 kodunu F-2’ye yükseltirdim)

3. Bahse konu bölgede büyük iş gücü bulunmamasına rağmen bu ülkede bu gibi durumlara fazla ağırlık verilmemesi gerekir ve bu gibi durumlarda Kantanya Hükümetinin politikası başka yerlerden işçi çağrılması ve onların barınacakları yerlerin sonradan temini yolundadır.

4. Kantanya basınından yapılan tercümeler sadece “Zambak Gölü çevresinde halk ekonomisinin geliştirilmesi için nazım plan çerçevesinde büyük bir sanayi gelişme planının” uygulandığı şeklinde ifadeler kullanılmaktadır.

5. Davulca bölgesi tecrit edilmiş bir bölge olup nüfus yoğunluğu seyrektir. Halkı normal şartlarda hayvancılıkla uğraşmaktadır. Tarım oldukça düşük olarak kuzey bölgelerde yapılmaktadır. Güneydeki tarıma elverişli alanlara ise ulaşım sıkıntısı olduğundan bu faktörler nüfus yoğunluğunun artmasını engellemiştir.

  

ÜÇÜNCÜ GÖREV:

Kaynağı dikkate almaksızın 12361 sayılı ataşe raporundaki her haber paragrafının ihtimal derecesini kıymetlendir. (Yine harf-rakam metodu tablosu kullanılacak)

Raporun mahiyetini, akla yakınlığını, genel bilgi ve tecrübe ışığında gözden geçir ve işaret ettiği hususları araştırma personelinin raporladığı bilgilere göre değerlendir.

Her paragrafa (1-6 arası) değerlendirme rakamı ver. (Harf-rakam kriteri sistemine göre)

Sorunun cevabına geçmeden önce buraya kadar neler yaptık ve şuan istihbarat analizinin hangi aşamasındayız bir görelim…

İstihbaratı Anlamlandırma Süreci

Değerli okuyucu… Bu çalışma her ne kadar teorik ve karışık görünse de aslında yaptığımız şey çok basit. Bu analiz yöntemlerini sadece devlet kurumlarında çalışan istihbaratçılar kullanacak diye bir şey yok. Yani işinize yaramayacak şeyler olduğunu düşünüyorsanız kanaatimce yanılıyorsunuz. Bizler aslında sırasıyla şu çalışmaları yapmış oluyoruz;

  • Önümüze gelen bilgiye nasıl yaklaşmamız gerektiğini öğreniyoruz. Şöyle ki; duyduğumuz bir bilgi karşısında ondan hemen anlamlar çıkarmak yerine ilk olarak bilgiyi parçalarına ayırıyoruz. Gelen bilgiyi “kaynak” ve “haber” olarak ikiye ayırdıktan sonra bu unsurların teker teker analizini yapıyoruz. Ümit Özdağ’ın “İstihbarat Teorisi” adlı kitabında sıkça bahsettiği üzere entelektüel altyapısı olmayan bir kimseden istihbaratçı olmaz. Bu yorum ışığında kaynak ve haber analizi yaparken arşiv araştırmasına yöneliyoruz ve harf-rakam metoduyla ayrı ayrı derecelendirme yapıyoruz.
  • Bilgiye bir bütün olarak yaklaşmak bizi çoğu kez yanıltır. Bu yüzden kaynaklarımızın ve haberlerimizin derecelendirmelerini ayrı ayrı yaptıktan sonra bu iki unsuru bir araya getiriyoruz. Farkındaysanız hala bize gelen bilgiden anlam çıkarma, yani istihbarat analizi safhasına geçmedik.
  • Bu noktadan sonra bilgiye kaynaklarıyla ve muhtevasıyla bir bütün olarak yaklaşıp analiz sürecimize yani “mana tayin etme” aşamasına geçiyoruz.
  • Haber ve rapordan yukarıda açıklandığı şekilde mana tayin etme aşaması ve sonrasında gelecek olan “sentez” aşamaları birleştikten sonra nihayet biz bu bilgi ve rapordan “anlam çıkarmış” olacağız. Yani ham maddeyi işlemiş ve kullanılabilir hale getirmiş olacağız.
  • Bu çalışmada önümüze gelen rapordaki bilgileri parçalarına ayırdık ve geçen yazımızda kaynak değerlendirmesi yaptık. Şimdi sıra haber değerlendirmesi aşamasında. Somut olayımızın çözümüne geri dönelim…

ÜÇÜNCÜ GÖREV CEVABI:

Amiriniz sizden her paragraftaki bilginin “kaynak” dikkate alınmaksızın, araştırma ekibinizce de raporlanan bilgiler ışığında haber değerlendirmesini istemişti. O zaman biz de 12361 sayılı ataşe raporunu paragraf paragraf harf-rakam metoduna göre kıymetlendirelim…

Paragraf 1: Yeni tek hatlı bir demiryolu inşası (Davulca’dan Zambak Gölüne) ve cebri çalışma sisteminin uygulanması ve Kasım ayında bitirilmesinin planlanması hususu;

Şayet Kantanya basını Zambak Gölü çevresinde ekonomik gelişmelerden dolaylı olarak bahis açmışsa bunun doğruluğu düşünülebilir. Yeni demir yolu, yapımı süren gizli tesisin bir ön gereği olarak görülmektedir. Coğrafi şartlar da buna engel teşkil etmemektedir. (Araştırma personelince verilen raporun ilk maddesini hatırlayın) Cebri çalışma sistemi Kantanya hükümetinin normal politikası olup, müttefik devlet servislerinin istihbarat raporları da bir çalışma kampının Davulca’da bulunduğunu göstermekte ve bir demiryolunun da bu alanda mevcudiyetine işaret etmektedir.

Bütün bu vakalara göre 12361 sayılı raporda ataşenin “3” olan derecelendirmesini “2” ye yükseltmek yerinde olur.

 

Paragraf 2: Yamanak-Taburca hattının sökülmekte ve elde edilen raylardan Zambak Gölü’ne yeni bir demiryolu hattı yapıldığı hususu;

Araştırma personelinizden aldığınız raporun 2. maddesi, ataşenin verdiği bilgiyi teyit eder mahiyettedir. Bu sebeple ataşenin “3” olan derecelendirmesini “2” ye yükseltmek yerinde olur.

Paragraf 3: İşçilerin yaşam standartlarının düşük olduğu hususu;

  • Araştırma personelince verilen raporun 3. maddesi ve Kantanya hükümetinin genel politikaları göz önüne alındığında, bu haberin ataşe tarafından “3” olan derecelendirmesinin “2” ye yükseltilmesi gayet makuldür.

 

Paragraf 4: İnşa halinde gizli bir tesis ve yakınlarında hidroelektrik santral bulunduğu hususu;

  • Arşiv araştırmanız ve size raporlanan bilgiler ışığında coğrafi faktörler bu tesislerin inşası için uygun görülmektedir. Birbirini tamamlayan faktörler karşısında da bölgeye ilk olarak uzatılması ihtiyacı duyulan demiryolu, bölgedeki cebri çalışma gücünün bulunduğuna iyi bir delil teşkil etmektedir ve bu hususlar gizli bir görevle vazifelendirilmiş askeri birliklerin mevcudiyetini de ihtimal dâhiline sokmaktadır. Ve sahanın böyle bir gelişme için uygun bulunmayışı yolunda herhangi bir istihbari ve mantıki sebebin bulunmaması ise Zambak Gölündeki endüstriyel projenin ihtimal dâhilinde olduğunu göstermektedir. Ayrıca raporda belirtilen diğer faaliyetler mantık açısında bu proje ile irtibatlı görünmektedir. Bu sebepler ışığında “4” olan derecelendirmenin “2” ye yükseltilmesi yerinde olur.

Paragraf 5: Dobrulka’daki iş kurumunun Zambak Gölü’nde çalıştırılmak üzere 300 işçi emri aldığı hususu;

  • Dikkat edeceğiniz üzere yaptığınız ilk arşiv araştırması sonucu Kantanya basınında mevcut bilgiyi teyit eder nitelikte yayınlar yapıldığı görülmektedir ve bu yayınlardan işçi partisinin belli icraatlarda bulunduğu da ayrıca anlaşılmaktadır. Ancak yayınlarda sanayi tesisinin nerede olduğu bahsedilmemektedir. Buradaki kuvvetli duruma göre haberin yeniden kıymetlendirmesini yapacak olursak “3” olan derecelendirmenin “2” ye yükseltilmesi yerinde olacaktır.

Paragraf 6: Çiftçiler arasındaki memnuniyetsizlik hususu;

  • Bölgedeki çiftçiler arasındaki memnuniyetsizliği gösterir mahiyette daha önceden alınmış bir istihbarat yoktur. Fakat ataşenin değerlendirmesini kabul etmememizi gerektirecek bir durum da yoktur. O halde ataşenin verdiği “3” derecesinin muhafazası makul olandır.

Paragraf 7: Uçaksavar takviyeli, Zambak Gölü’ne doğru askeri birlik hareketi hususu;

  • Seyrek nüfuslu bölgelerde askeri birlik hareketlerinin olağan dışı bir durum olduğu söylenemez. (Nüfusun seyrek yapısı arşiv araştırmasında karşımıza çıkmıştı) Yapılan arşiv araştırmaları sonucu bu bilgiyi teyit edecek mahiyette bir bilgiye rastlamadınız. Yani aslında ataşenin “2” (muhtemelen doğru) olarak yaptığı derecelendirmeyi destekler mahiyette bilgi mevcut değildir. Ancak Kantanya hükümet politikaları ve üzerinden çalışıldığı iddia olunan sanayi faaliyetinin muhtevası göz önüne alındığında bu derecelendirmeyi kabul etmek yerinde olur. “Devlet Güvenliğinde İstihbarat Neden Önemlidir?” başlıklı yazımda da bahsettiğim gibi istihbarat sadece bilmekle alakalı bir şey değildir, istihbarat yeri geldiğinde hissetmektir. Bu sebeple ataşenin “2” olarak derecelendirdiği bu bilgiyi sizin de “2” olarak kabul etmeniz yerinde olur.

Paragraf 8: Çok sayıda ağır makine ile yüklü trenin Zambak Gölü yakınlarına sevki hususu;

  • Bu paragrafta rapor edilen pek az bilgi vardır. Faktörler bölgede endüstriyel bir projenin başladığına işaret etmektedir ve bölgede çok sayıda işçi varlığını işaret etmektedir. Bu hususlar bu bilgiye karşı tavrımızı belirlemede bize rehber olmalıdır.

Ancak burada şüpheli bir nokta vardır. O da daha önceki arşiv çalışmalarımızdan ve araştırma personelimizden bize raporlana bilgilerde bölgedeki ulaşım ağının çok eski ve yetersi olduğudur. Acaba bu eski ve yetersiz ulaşım ağı bu derece büyük bir sevkiyat için yeterli midir? Bu soruyu kendimize sormalıyız. Bundan dolayıdır ki, en iyi niyetli değerlendirmemiz ataşe raporunda yapılan “2” derecelendirmesinin yerini muhafaza etmesi yahut temkinli hareket edilerek “3” e düşürülmesi şeklinde olmalıdır.

Paragraf 9: Askeri birlikler için göl kenarında büyük bir dinlenme sahasının inşa edildiği hususu;

  • Bu bilgiye dair diğer kaynaklarımızda bir bilgi yoktur. Bölge şartları ise buna müsait değildir. Şöyle ki bölgeye ulaşım için yeni bir demir yolu hattı inşa edilmelidir. Sizce bir dinlenme tesisi için, merkeze uzak bir bölgeye yeni bir yol inşası ne kadar mantıklıdır? Ayrıca tam teçhizatlı özel askerlerin bölgeye sevki de bir o kadar mantıksızdır. Bu mantıki değerlendirmeler sonucu ataşenin “6” yani doğruluğu hakkında hüküm verilemez olan derecelendirmesi “5” yani mümkün değildir seviyesine çıkartılmalıdır.

Son Değerlendirme:

Bugünlük mesainiz bitti. İşinizi yapmış olmanın huzuru içinde eve gideceksiniz. Ancak son olarak buraya kadar yaptığınız çalışmaya dair amiriniz olarak sizden kısa bir rapor istedim.  Çekmeceden boş bir kağıt çıkardınız ve şu genel değerlendirme raporunu yazmaya başladınız;

“Elime geçen Çok Gizli ibareli 12361 sayılı rapora ilişkin şimdiye kadar yapmış olduğum çalışmalar şu şekildedir;

  • Stratejik istihbarat sürecinin ilk aşaması olan rapordaki bilgileri “kaynak” ve “haber” olarak sınıflandırdıktan sonra harf-rakam metodunu tatbik etmek üzere “kaynaklara” dair arşiv araştırmasına giriştim.
  • Yetersiz kaldığım noktada istihbaratın bir takım çalışması olduğu hususundan hareketle araştırma personelimizden “haberlere” ilişkin bilgilendirme talep ettim.
  • Bu arşiv araştırmaları ve bilgilendirmeler neticesinde kaynak ve haberleri ayrı ayrı değerlendirmeye tabi tuttum.
  1. 12361 sayılı ataşe raporundaki derecelendirmeleri bu çalışmam sonucunda aşağıdaki şekilde yeniden kıymetlendirdim, arz ederim;

 

Bu Çalışmada Neler Öğrendik?

  1. En önemlisi, istihbaratın bir takım çalışması olduğunu öğrendik,
  1. Önümüze gelen bilgiye bir bütün olarak yaklaşmaktansa, algı yönetimi operasyonlarına maruz kalmamak adına bilgiyi “kaynak” ve “haber” olarak parçalara ayırmamız gerektiğini öğrendik,
  1. Bu aşamalardan geçmeden yapılan değerlendirmenin bir analiz sayılamayacağını; yalnızca istihbarata mana tayin etme aşamasının geçiş süreci olabileceğini ve tüm bunlardan sonra yapılacak sentez aşamasıyla birlikte değerlendirildiğinde ulaştığımız sonucun ancak bir “analiz” sayılabileceğini öğrendik,
  1. Ünlü istihbaratçı Reinhard Gehlen’in de söylediği gibi “Tek bir rapor, rapor değildir. Ayrı ve bağımsız bir kaynak tarafından doğrulanmadıkça, hiçbir bilginin önemi yoktur.” sözünün doğruluğunu müşahede imkânı sağladık ve önemini öğrendik ve tatbik ettik.

 

Siz değerli okuyucuya bir şeyler öğretmek benim haddime değil, ben sadece sizleri stratejik ortağım olarak gördüğümden dolayı böyle bir çalışma içine girdim. Bu yazı dizisinin devam etmesini isteyenlerin yorumlarını bekliyorum. Emek verip okuduğunuz için teşekkür ederim…

İstiklal şairimiz Mehmet Akif ERSOY’un “Eşrey Bey’in emir eri Zenci Musa, omuzlarından arşa yükseldi Nebi İsa!” sözleriyle bahsettiği istihbarat tarihimizin büyük kahramanı Zenci Musa’nın aziz hatırasına ithaf… Ruhu şad olsun…

Saygılarımla…

Kuzey Kore ile ABD Savaşır Mı? İhtimaller Neler?

Kuzey Kore‘de bugün kurucu lider Kim Il-sung‘un 105. doğum günü olan ulusal bayram ‘Güneş Günü’ kutlanıyor. Komşu ülkeler, olası bir nükleer denemeden endişe ediyor. ABD ise Kuzey Kore’ye önleyici vuruş yapabileceği konusunda uyardı.

Uzmanlara göre Kore yarımadasında savaş çıkma olasılığı oldukça yüksek. Russia Today (RT) olası bir savaşın nedenlerini ve olası sonuçlarını araştırdı.

Kuzey Kore’nin konumu

Pentagon, Pyongyang’ın nükleer denemelerine devam etmesi halinde Kuzey Kore’ye askeri müdahaleyi masada bulunduruyor. Kuzey Kore Dışişleri Bakanlığı ise çarpışma halinde ABD’ye karşılık vermeye hazır olduğunu açıkladı.

Carl Vinson uçak gemisinin öncülüğündeki bir güdümlü füze kruvazörü, 3 destroyer ve Tomahawk füzeleri taşıyan nükleer denizaltılardan oluşan ABD donanma kuvvetleri dün Kuzey Kore kıyılarına füze saldırısı düzenleyebilecek kadar yaklaştı.

Bu karar, Kuzey Kore’nin 4 Nisan’da orta menzilli balistik füze fırlatmasının ardından verildi. Pyongyang ayrıca geçtiğimiz mart ayında da yüksek güce sahip yeni füze motorunu test etmişti. Bu motorun kıtalararası balistik füzelerde kullanılabileceği belirtiliyor. Bilindiği üzere Kuzey Kore nükleer silahlara da sahip.

BÖLGEDE TIRMANAN GERİLİM

Kore yarımadasında Kuzey Kore lideri Kim Jong-Un’un üvey kardeşinin öldürülmesiyle geçtiğimiz şubat ayından beri giderek tırmanan gerilim yeni bir durum değil. Taraflar şimdiye kadar birçok kez birbirilerini güç kullanmakla tehdit etmiş, ancak gerçek bir savaşın eşiğine gelinmemişti.

Fakat bugün ‘Kore denkleminde’ (ABD Başkanı) Donald Trump gibi yeni bir etken ortaya çıktı. Trump, Suriye’deki hava üssüne Tomahawk’larla ve Afganistan’daki IŞİD üyelerine ‘bombaların anası’ ile saldırmaktan çekinmedi. Bu durumda Washington’un Pyongyang’a yönelttiği suçlamalar durumu gerçek bir savaşın eşiğine getirebileceğinden endişe ediliyor.

PROVOKASYONLAR ZİNCİRİ

On yıllar boyunca Japonya ve Güney Kore, Kuzey Kore’den gelebilecek saldırıyı öne sürerek ABD’den askeri yardım almaya çalıştı. Bu senaryolarda Pyongyang’a ‘sürekli saldırgan’ rolü veriliyor. Bu tehlikeli komşuluk nedeniyle taraflar sürekli olarak askeri tatbikatlar gerçekleştiriyor.

Geçtiğimiz yıl ABD ve Güney Kore Ulji Freedom Guardian adı altında kapsamlı bir tatbikat düzenledi. Geçtiğimiz ocak ayında Güney Kore medyası, savaş halinde Kuzey Kore lideri Kim Jong-Un’u etkisiz hale getirecek özel bir ekibin hazırlandığını duyurdu. Mart’ın başındaysa ABD ve Güney Kore Foal Eagle tatbikatını başlattı. Bu bölgede her yıl Key Resolve tatbikatının da yapıldığı unutulmamalı.

Bu ortamda, ABD ile Kuzey Kore arasında artan gerilimin eğitim amaçlı yapılan tatbikatların savaşa dönüşebilme senaryosunu da göz ardı etmemek gerekir.

ABD’NİN JAPONYA VE GÜNEY KORE İLE DANIŞMA SÖZÜ

Bölgede gerçek bir savaşın başlaması durumunda en çok nasibini alacak Japonya ve Güney Kore, duydukları endişeleri dile getirmekten çekinmiyor. Trump, Japonya Başbakanı Şinzo Abe’ye Tokyo ile görüşülmeden saldırıda bulunmayacağını belirtti.

Öte yandan Güney Kore Savunma Bakanlığı, ülkenin halkını sosyal ağlarda ‘ABD’nin hızlı saldırısı’ endişeleriyle paniğe kapılmamaya çağırdı ve ABD yönetiminin olası bir saldırı durumunda önceden Seul ile tüm alternatifleri görüşeceğini açıkladı.

Kuzey Kore ile olası bir savaşın ‘rahat bir gezi’ olmayacağı ABD yönetimi tarafından da biliniyor. Daha önce 90’lı yıllarda Kuzey Kore’ye olası bir saldırının sonuçlarını hesaplamaya çalışan Beyaz Saray, savaş için yaklaşık 100 milyar dolar harcanacağını ve yaklaşık 100 bin Amerikalı askerin ölümüne yol açabileceğini ortaya koymuştu.

BEYAZ SARAY’IN BÖLGEDEKİ DURUM İLE İLGİLİ SAPTIRILMIŞ ALGISI

Rusya Bilimler Akademisi Uzakdoğu Enstitüsü Kore araştırmaları bölümünden Konstantin Asmolov, Washington’un Kuzey Kore ile savaş senaryolarını niçin değerlendirdiğini açıkladı. Asmolov, ABD’nin oluşturulmaya çalışılan yeni yönetiminde bir parça kaos yaşandığını, ayrıca Trump ile çalışan uzmanların tümünün gerekli profesyonelliğe sahip olmadığını söyledi. Rus uzman, Kuzey Kore’nin hızlı bir şekilde imha edilebileceğini iddia eden Güney Kore’nin propagandası sayesinde son zamanlarda Beyaz Saray’da, Kore yarımadasındaki durum ile ilgili ‘saptırılmış bir algının’ oluştuğunu belirtti.

PYONGYANG’IN ASKERİ GÜCÜ KÜÇÜMSENMEMELİ

Öte yandan RT’ye konuşan askeri uzman Mihail Timoşenko, uluslararası arenada sürekli olarak izole edilen Pyongyang’ın onlarca yıl boyunca savaşabilir bir ordu oluşturmaya yoğunlaştığını açıkladı. Timoşenko, “Kuzey Kore’nin denizaltı filosunun büyük bir kısmını dizelli denizaltılar oluşturuyor. Bu denizaltıların, son derece düşük hızları sayesinde denizde tespit edilmesi çok zor. Söz konusu araçlar, ABD’nin donanmasına rahatlıkla ulaşıp, saldırabilir ve o zaman ‘şenlik’ başlar” dedi.

Filosunda bulunan 70 denizaltının dışında Kuzey Kore’nin nükleer denizaltı çalışmalarına da devam ettiği ve 2018’e kadar inşa edilen iki nükleer denizaltının devreye alınabileceği belirtiliyor.

ÇİN FAKTÖRÜ

Timoşenko, “Kuzey Kore, güney sınırlarına yaklaşık 20 bin top konuşlandırdı ve bu toplar, Seul’a ve bölgelerine rahatlıkla ulaşabilir. Kuzey Kore ayrıca olası bir savaş halinde Çin’in desteğini de alabilir. Çin, Pyongyang’a ekonomik yaptırımlar uygulasa da Pekin’in savaşa girmemesi mümkün değil. Çin yönetimi şimdiden sınırlarına 150 bin kişilik ordu birliklerini çekmiş durumda… Böyle bir çatışma, dünya savaşına dönüşmez, ancak tarafların kayıpları muazzam olur. Yine de Trump’ın silahlı bir çatışmaya girebilecek kadar çılgın olmadığını düşünüyorum” ifadelerini kullandı.

Kaynak: Sputnik, Stratejikortak.com

Somali’de Eş-Şebab’ın Amacı Ne?

Daha önce “Taliban Hareketi Hakkındaki Yanılgılar” isimli yazımın sondan ikinci paragrafında, çok önemli olduğunu düşündüğüm bir cümle kullanmıştım. Şöyleydi, “Hiç bir halk, en beğenmediği bir rejimin altında olsa bile, bu durumun yabancı bir güç eliyle değişmesini istemez.”

İşte Somali’deki günümüz ismiyle Eş-Şebab, tıpkı Afganistan’da Taliban’a olduğu gibi iktidardaki konumundan yabancı güçlerin eliyle indirilmiş bir örgüt.

Elbette bu tür örgütlerin hiçbirinin ideolojik anlamda hiçbir savunulacak tarafı olamaz ama bu örgütleri kendi halklarının devirmesini isteyip bunu sağlamak yerine, gidip o ülkeye yabancı güç sokarak bu durum düzeltilmeye çalışılırsa olacak olan, tıpkı şuan olduğu gibi insanların zalimleri mağdurlar olarak görüp sahiplenmesidir. Çünkü insanoğlu doğası gereği zaten yabancı gördüğüne şüphecidir ve ülkesi dış müdahale sonucu eskisine kıyasla daha beter bir hal alınca ve mevcut durumu geçmişle kıyaslayınca şüphelerinde haklı olduğunu zanneder. Genellikle Afganistan’da halkın Taliban, Somali’deyse Eş Şebab yanlısı tutum sergilemelerinin sebebi de işte budur.

1986 yılında Somali’de sosyalist lider Mohamed Siad Barre‘ye karşı başlayan isyan, Somali’yi bitmek bilmez bir kaos ortamına çevirmiş, özellikle 1991 sonrası Said Barre’nin düşüşüyle beraber devlet yapısı iyice bozulunca, ne kabileler arasındaki çatışmalara nede kuraklıkla mücadeleye çözüm getirilebilmiştir. Devlet yapısının çökmesi yüzünden hiç kimse kabile savaşları, daha da artan salgın hastalıklar, kuraklık ve eşkıyalık karşısında güvenli hale gelememiştir. Bu sorunlar sosyalist dönemde de yaşanıyordu ama artık devlet yapısı iyice çökünce hepsi de katlanarak arttı. İşte BM barış gücü askerleri bu kaos ortamını dindirmek için gelmiş ama o bile kayıpları yüzünden duramamıştır burada ve kayıplarının artması yüzünden 1993’te geldiği ülkeden 1995’te geri çekilmiştir.

Başlarda halk kaosun görece daha az olmasından dolayı BM müdahalesinden memnun kalmış, ancak kimi yerel grupların “bu adamlar sizi Hristiyan olmaya zorlayacaklar” propagandası sonucu olarak halkın BM askerlerine karşı tavrı oldukça değişecektir. BM, bu propagandanın önüne geçmek için ABD’den sonra en çok Pakistanlı askerlere görev verse de, siyahi Müslümanlar için bu ayrım zaten yapılamaz, yapılsa da bunun bir önemi yoktur. Çünkü kimin yanında olduğun ve kiminle hareket ettiğin zaten bellidir.

Özellikle 1998-2006 yılları arasında Somali adeta param parça olmuştur. Çünkü bu seferde çökmüş devlet yapısından kaynaklanan kaos ortamından kendini uzak tutmak isteyen kimi yerel güçler tarafından merkezi yapılanmaya karşı birçok özerk bölge ortaya çıkmış ve bazıları bağımsızlıklarını bile ilan etmiştir. Günümüzde de özellikle Somaliland ve Puntland yönetimleri örneğinden de görüldüğü gibi, görece daha az aksiyon içeren bölgeler kuzeyde yaygın olan özerk yapılanmalardır.

Böyle bir kaos ortamında toplumun veya gençlerin terörize olmama ihtimali çok düşük olurdu zaten. Bu terörize olma hali yüzünden aşırıcı akımın etkisine kapılmış İslami Mahkemeler Birliği, taraftarlarını El-Kaide’nin militan ve propaganda desteğini de arkasına alarak hızla arttırıyordu.

En sonunda gücünün zirvesine ulaştığı haziran 2006 yılında İslami Mahkemeler Birliği, Mogadişu muharebesinde, Mogadişulu birkaç derebeyin katılımıyla ABD tarafından kurulan ve açıkça desteklenen ARPCT’yi (Barışın Sağlanması ve Terörizm Karşıtı Birleşme) feci bir yenilgiye uğratarak kenti ele geçirmiştir. Daha sonra örgüt, kuzeyde Puntland ve güneyde Jubaland özerk yönetimlerini de ele geçirecekti ve ülkenin tamamını kontrol altına almak üzereydi. ARPCT’yi Suriye’de IŞİD’e karşı savaşsın diye kurulan YSO(Yeni Suriye Ordusu) veya SDG(Suriye Demokratik Güçleri) örgütlerine benzetebiliriz. Çünkü ARPCT’de İslami Mahkemeler Birliğinin yükselişini durdurmak için oluşturulmuş bir yapılanmadır.

Somali’nin laik güçlerin elinde olmasını isteyen ve cihatçı bir Somali’yi kendisine tehdit olarak gören Etiyopya, bu gidişatı değiştirmek istiyordu. Çünkü Somali’de cihat biterse sıra zaten Etiyopya’ya gelecekti. Çünkü Somalililer, Etiyopya’nın doğusundaki Müslümanların yaşadığı Ogaden bölgesi için, büyük Somali sınırlarına dahil olmasından dolayı hak talep ediyorlardı. Türkiye için misakı milli neyse, Somali içinde Büyük Somali hayali odur. Büyük Somali Cibuti’nin yarısını, Etiyopya’nın Ogaden bölgesini ve Kenya’nın doğu sınırlarını içine alır.

Aralık 2006’da ABD’nin lojistik destek verdiği Etiyopya Ordusu, Somali’nin başkenti Mogadişu’ya girerek, buradaki İslami Mahkemeler Birliği hakimiyetini sonlandırdı ve örgüt dağılarak param parça olmuş halde kırsalda tutunmaya çalıştı. 2004 yılında Kenya’da kurdurulan Federal Geçiş Hükumeti, Etiyopya işgalinin ardından sonunda Mogadişu’ya taşındı.

Mogadişu’nun Etiyopya tarafından alınmasından 1 ay bile geçmeden ocak 2007’de ABD, Somali’ye gelerek burada İslami Mahkemeler Birliğine destek için gelmiş El-Kaide militanlarına yönelik operasyonlar başlattı.  Ardından İslami Mahkemeler Birliğinin dağılan parçalarından ortaya çıkan Eş-Şebab, Hizbul İslam ve Popüler Direniş Hareketi gibi örgütler işgale karşı gerilla mücadelesi başlattılar.

Günümüzde ise ABD daha çok İHA’lar kullanarak Eş-Şebab’ı ve başta Hizbul İslam olmak üzere müttefiklerini vurmaya çalışıyor. Kara gücü ihtiyacını ise Afrika Birliği tarafından oluşturulan “Afrika Birliği Somali Misyonu” denen ordu yürütüyor. Bu misyonun en aktif katılımcı ülkesi ise şuan Kenya. Kenya’nın da, Etiyopya’dan farklı bir amacı ve korkusu yok zaten. Bu Afrika koalisyonu bir orduya ihtiyaç duyulmasının sebebi de tabi ki yerel halkın Eş-Şebab ve müttefiklerinin arkasında olması. Çünkü Somali halkları Müslüman bir diyarda ABD, Etiyopya ve Kenya gibi İsevi ülkelerin askerlerinin olmasını doğru bulmuyor ve sırf bu yüzden bu ülkelerin ayakta tuttuğu Federal Geçiş Hükumetini meşru görmüyorlar.

Zaten bu yüzden Federal Geçiş Hükumetinin başkent Mogadişu dışında hiçbir yerde varlığı hissedilmiyor ama Eş-Şebab, bırakın Somali’yi, Kenya ve Etiyopya’da da eleman topluyor ve buralardaki üyeleri üzerinden bu ülkelerde de büyük terör saldırıları gerçekleştirebiliyor. Yani bu ülkelerdeki Müslüman azınlıklar tarafından da destekleniyor. Çünkü bu ülkelerdeki Müslüman azınlıklarda ülkelerinin Somali’yi işgalinden, daha doğrusu Müslüman bir ülkenin topraklarına girilmesinden rahatsızlar. Zaten Müslümanlardaki bu rahatsızlığı dizginleyebilmek için Kenya’da “ölüm mangaları” kuruldu ya. Kenya’nın seri katillerden oluşan Ölüm mangalarının işlediği cinayetler sürekli medyada infiale sebep oluyor.

Bu arada Türkiye’nin de Federal Geçiş Hükumeti’nin askerlerini, Eş-Şebab karşısında eğitmek için Mogadişu’da bir askeri üs inşa ettiğini hatırlatmakta fayda var ve burada inşaatlar bitti, eğitimlerde henüz yeni başladı.

Talibanla ilgili yazımı da okursanız Afganistan ve Somali’nin, daha doğrusu Eş-Şebab ve Taliban’ın oldukça benzer bir hikayelerinin olduğunu görürsünüz. Halklarının kendilerini destekleme sebebini ve bu sayede uluslararası desteklerine rağmen nasıl merkezi hükumetlerine başkentin dışındaki toprakları dar ettiklerini de buradan yola çıkarak anlamak mümkün.

Taliban’da Eş-Şebab’ta, kendi ülkelerindeki Sosyalist hükumetlerin çökmesinin ardından oluşan kaos ortamında kuruldu ve bu kaos ortamının yarattığı terörize halden beslenerek hızla büyüdüler ve ülkelerinin başkentlerini ele geçirip katı dini uygulamalarda bulundular. Sonlarıysa hep aynı oldu. Önce dışarıdan birileri geldi, sonra da kendi içlerinden farklı birilerini kendi indikleri yere bindirdiler ve şimdi onlara karşı gerilla savaşı yürütüyorlar.

Buradan çıkarılacak ders şu ki; insan hak ve hürriyetlerini çiğneyen bir rejim varsa bu sorunu çözme görevi önce rejimin altındakilerindir. Eğer onların çözmesi imkansızsa bu fırsatlar işgal olmadan yaratılmalıdır ama işgal asla olmamalıdır. Aksi halde yabancı müdahaleler, şuan canlı canlı şahit olduğumuz Irak, Libya, Afganistan, Somali ve Suriye örneklerinden de anlaşılacağı üzere sadece zalimleri, hem dünyanın hemde yerli halkların gözünde mağdurlar veya kahramanlar haline getirmekten başka bir işe yaramayacaktır(Kaddafi ve Saddam gibi psikopatlar bugün, bu yüzden halkların gözünde kahramana dönüştü) ve mevcut kaosları daha da derinleştirecektir.

Birde Somali’nin sosyalist geçmişine bir bakalım. Yani Mohamed Siad Barre’li yıllara. Kendisi 1969 yılında askeri darbe yoluyla Somali’nin sosyalist günlerini başlatmıştır. İktidarı esnasında da ona Jaalle Siyaad (“Yoldaş Siad”) diye hitap edilirdi.

İktidara gelen Yoldaş Siad liderliğindeki askeri cunta, sosyalizmin Somali’nin ihtiyaçlarına adapte olabileceğini söylemiş ve ardından tüm mal ve hizmet üretim araçlarını ve mekanlarını kamulaştırmıştır. Kooperatif çiftlikler terfi edilmiş ve hükümet, aşiret hegemonyasını kırıp merkezi yapılanmayı sağlamak için mücadeleye başlamıştır. Bu dönemde Somali’nin genel görünümü, Etiyopya ve Kenya’ya kıyasla çok daha iyi bir durumdaydı.

Yoldaş Siad’ın en büyük hatası kuşkusuz herkes gibi Büyük Somali idealine kapılıp saldırgan bir pozisyona girmesidir. Bu süreçte Ogaden’de, Etiyopya Ordusuna karşı savaşan  Batı Somali Kurtuluş Ordusu’na(BSKO) da destek veriliyordu. En sonunda 1977’de BSKO’nun çağrısı üzerine Somali bölgeye büyük bir taarruz başlattı. Zaten hali hazırda Etiyopya çok zor durumdaydı. Çünkü Eritreli ve Ogadenli ayrılıkçılar bir yana, birde sözde devrimci EPRDF ile mücadele eden Etiyopya, üstelik bir yandan da büyük bir kıtlıkla boğuşuyordu ve oldukça zor durumdaydı ve Somali, Etiyopya’nın bu zor zamanından istifade etmek istiyordu. Fakat Sovyetler Birliği, Küba ve Güney Yemen’den oluşan bir koalisyonun askeri müdahalesi sayesinden Somali, Etiyopya’dan çıkarılacaktır.

Bu gelişmeler yüzünden Somali’nin Sovyetler Birliği ile arası bozulacak ve bu yüzdende ülkedeki bütün Sovyet danışmanlar sınır dışı edilecektir. Danışmanların sınır dışı edilmesiyle ülkedeki kalkınmaya yönelik Sovyet desteği kesilecek ve Somali yalnız kalarak ekonomik olarak çökecektir ve maalesef rakiplerinin gerisine düşmeye başlayacaktır. Bu ekonomik çöküş yüzünden Yoldaş Siad, aşiret hegemonyasına karşı verdiği mücadelede zayıf kalacak ve 1986’da başlayan Yoldaş Siad karşıtı isyan kontrol edilemez hale gelecektir.

1986’dan günümüze kadar Somali’de bitmek bilmeyen iç savaş, o yıl başlayan Yoldaş Siad karşıtı isyanla başlamıştı. Düştüğünde ise yıllardır mücadele ettiği aşiret hegemonyası, yani derebeylik düzeni ülkeye geri geldi ve aşiretler tekrar güçlendi. Tıpkı gericiliğin de yükselmesi gibi.

Yoldaş Siad 1991’de iktidardan düşünce, İki kez Mogadişu’yu geri almak için çalıştı ancak Mayıs 1991’de, Mogadişu’daki en güçlü General olan Mohamed Farrah Aidid tarafından yenildi ve sürgüne gitmeye zorlandı. Yoldaş Siad, başlangıçta Kenya’nın başkenti Nairobi’ye taşındı ama ardından Kenya’nın hükumeti ve halkının kendisine yönelik tepkileri yüzünden iki hafta sonra Nijerya’ya taşındı. Yoldaş Siad, bir kalp krizi sonucu Nijerya’nın en büyük şehri olan Lagos’ta 1995’te hayatını kaybetti.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Hindistan-Türkiye İlişkileri ve Hindistan’ın ‘Güçlü’ Profili

Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın 30 Nisan’da gideceği Hindistan, bu ülkeye 7 yıl aradan sonra cumhurbaşkanlığı düzeyinde yapılan ilk ziyaret olacak.

Koyu yeşil alan Hindistan kontrolü altındadır; Açık yeşil alan Hindistan’ın hak iddia edip kontrolü altında bulunmayan bölgedir.

Türkiye-Hindistan İlişkileri

  • Türkiye ile Hindistan arasındaki ticaret 2003’ten itibaren ivme kazandı ve 7 kat artarak 2014 yılında 7.4 milyar dolar oldu.
  • Türkiye’nin Yeni Delhi Büyükelçiliği’nin yanı sıra Mumbai ve Hayrabad’da 2 başkonsolosluğu bulunuyor.
  • Son beş yılda bakan ve üst düzey ziyaret sayısı önceki 20 yılı aşmış durumda.
  • THY’ye Yeni Delhi ve Mumbai’ye haftada 7’şer olmak üzere 14 sefer gerçekleştiriyor.
  • FETÖ’nün Hindistan’da 6 okul, 2 dershane, 3 yurt ile çeşitli şirket ve vakıfları bulunuyor.
  • Türkiye FETÖ’nün yurtdışı ayağıyla mücadele kapsamında Hindistan’dan yeni adımlar bekliyor.

 

Hindistan’ın Ülke Profili

Nüfus Etnik Yapı Dini Gruplar
1 milyar 328 milyon %72 Hint-Aryan, %25’i Dravidyan %80 Hindu, %14.2 Müslüman, %2.3 Hıristiyan, %1.7 Sih
Yüksek miktarda evsel atık ve bakteri barındıran Ganj Nehri’ne her yıl ruhlarının temizlendiğine inandıkları milyonlarca Hindu akın ediyor.
Başkent Yeni Delhi
Resmi Diller İngilizce, Hintçe
Yüzölçümü 3 miyon 287 bin km²
Yeni Delhi
  • İngiltere’den 15 Ağustos 1947’de bağımsızlığını kazandı.
  • İngiliz Milletler Topluluğu üyesi.
  • Çok partili parlamenter demokrasi ile yönetiliyor.
  • Parlamentonun Eyaletler Meclisi ve Halk Meclisi olmak üzere iki kanadı var.
  • 29 eyalet ve 7 birlik toprağından oluşuyor.
  • Yönetim merkezi eyalet hükümeti ve hükümet arasında bölünüyor.
  • Birlik toprakları merkezi hükümetin Cumhurbaşkanı tarafından atanan valilerince yönetiliyor.
  • Parlamenterlerin parti değiştirmesi yasak.
  • Siyasi partiler, “ulusal partiler” ve “eyalet partileri” olmak üzere ikiye ayrılıyor.
Mahatma Gandhi: Hindistan’ın bağımsızlığında önemli rol oynayan savaş karşıtı aktivist.
Dünyanın 7. büyük ekonomisi Hindistan
GSYİH 2.19 trilyon dolar
Büyüme oranı %7.1
Kişi başına düşen milli gelir 6 bin 580 dolar
İşsizlik oranı %4.9
Bombay Borsası
Hindistan ABD, SSCB ve AB’den sonra Mars’a uzay aracı gönderen 4. ülke.
Kıtalararası nükleer füzeye sahip 6 ülkeden biri.
2011-2015 döneminde küresel silah ithalatının %14’ünü gerçekleştirerek dünyanın en büyük silah ithalatçısı oldu.

hindistan nükleer silah ile ilgili görsel sonucu


İlgili resim

Kaynak: AA – StratejikOrtak.com

DAEŞ Planı: Su Savaşları ve Konvansiyonel Silah Olarak ‘Su’

İçinde bulunduğumuz yüzyılda petrol gibi enerji kaynaklarına verildiği gibi, günümüzde de su kaynaklarına küresel savaşlarda yeni bir cephe verilmek istenmektedir. Dünya devletleri baskın güçlerini ve yeni stratejilerini yer altı enerji kaynaklarından su kaynaklarına doğru yöneltmiş, bu kaynağı paylaşma ve denetleme politikası üzerine yeni planlar inşa etmeye başlamışlardır.

Çatışma potansiyeli barındıran su kaynaklarının çoğu “sınır aşan” ve “uluslararası su” konumundaki sulardır. Bölgesel düzeyde anlaşmazlık konusu olan su havzalarının başında özellikle terörize faaliyetleri yakinen görmemiz açısından Fırat ve Dicle havzası gelmektedir. Bu havzayı paylaşan Türkiye, Suriye ve Irak arasında halen su anlaşmazlıklar bulunmaktadır. Ayrıca, 2003 yılında Irak’ın ABD tarafından işgali ile ortaya çıkan durum bölgede söz sahibi olmaya çalışan terör gruplarıyla yeni gerginliklere neden olabilmektedir.

Su savaşlarının tarihsel bir gerçek olduğu konusunda ABD’li akademisyenler petrolün devlet politikalarını belirleyen önemli bir faktör olmasından daha önce, ‘ su kaynakları ve tesislerinin savaşlara neden olduğunu, ya da savaşlarda araç olarak kullanıldığını, su kaynaklarının askeri işgallerin hedefini teşkil ettiğini, kullanılabilir su kaynaklarındaki dengesizliklerin bölgesel ya da uluslararası çekişme ve çatışmaların nedenini oluşturduğunu’ söylemektedirler. Yine yıllar öncesinde ABD’li politikacıların sürekli dile getirdiği su savaşları konusunun gelecekte yaşanması kuvvetle ihtimal vurgusu bugün yaşanan hadiselerin geçmişten günümüze yansıması olarak görülebilir.

Su savaşları tezimizi bir teorinin ötesinde ciddiyet kazandırma açısından bazı kuruluşların bu konuda belirlemiş olduğu stratejilerden bahsedebiliriz. Örneğin CIA 1992 yılında Amerikan hükumeti için hazırladığı bir değerlendirme raporunda dünyanın on farklı bölgesinde azalan su kaynakları nedeniyle savaş çıkabileceğini teyit etmiştir. 1996 yılında BM Genel Sekreteri ise suyun bugün ulus-devletler arasındaki barışı ortadan kaldırabilecek en önemli tehditlerden biri olduğunu ve bu özelliği ile de Petrol savaşları tehdidinin yerini aldığını ifade etmiştir

DAEŞ’in 6 yıldır bölgede süren hakimiyeti ve DAEŞ’in bölgede ki enerji kaynakları için fırsat yaratmak maksatlı ortaya çıkarıldığı konusu herkesçe tartışılmakta ve görüş olarak ortaya konmaktadır. Bu görüşler konuyu su bağlamında incelememiz için bize iyi bir ortam sunabilir niteliktedir. Orta doğu da ki su kaynaklarının öneminin yeniden vurgulanması gerekmektedir. Su, Mezopotamya’da siyasi, ekonomik ve sosyal yaşamı ayakta tutan direk denilebilir. Suyun bu merkezi önemi ile ilişkili olarak; barajlar, göller ve sulama kanalları oldukça benzersiz amaçlara hizmet etmektedir. Bölgedeki önemli hidrolik yapıların kontrolü; sulama için su dağıtımı ve içme suyu gibi konular aracılığıyla ekonomik hakimiyet anlamında DAEŞ’e büyük bir güç vermektedir.

DAEŞ, suyu, daha önce rastlanmamış bir ölçüde savaş silahı olarak kullanmaktadır. İçme suyu kaynaklarına müdahalesi, baraj yapılarına zarar vermesi, elektrik iletişimini eline alması gibi suya ilişkin bütün olasılıkları ve kontrolleri, bir dizi tehditler oluşturmakta ve de gerçekleştirdikleri terörize uygulamalarla potansiyel güç olarak kullanılmaktadır. DAEŞ kontrolündeki bölgeler içerisinde yer alan insanların üzerinde hakimiyetini sürdürmek için kullandığı bir diğer tehdit çeşidi olarak su konusu yine başlıca unsurların arasında yer almaktadır. Şöyle ki; su gücünün yönetimi,“ihtiyaç bakımından tarımı” örgütün eline vermekte bununla da kalmamakta ve aynı zamanda örgütü, tarımsal üretim yapan “ kapsamlı ve büyük ölçekte tarım sektörünü yönetme fırsatını vermektedir.

Dicle ve Fırat başta olmak üzere su üzerine yapılan plan ve savaş aslında yeni olmamakla birlikte çok eski tarihe dayanan bir geçmişe de sahiptir. M.Ö. 1720 ve 1684 yılları arasında Hammurabi’nin torunu Abi-Esuh Babil’in bağımsızlığını ilan etme amacı ile Dicle Nehri’ni, çektiği set ile askeri bir silah olarak kullanmıştır. Fırat Nehri ise M.Ö. 2400’lü yıllarında bir askeri strateji olarak kullanılmış, Sümer şehir devletleri olan Umma ve Girsu arasında ki çatışmalarda Umma Kralı’nın düzenli olarak Fırat Nehri’nin aşağısında yer alan Girsu şehrinin sulama kanallarına su akışını engellediğini bilmekteyiz.

Suyun konvansiyonel savaş içerisinde bir silah olarak kullanılması en son düşünülen bir yöntem olsa da  DAEŞ bu yöntemi gerekli stratejik noktalarda kullanmıştır. DAEŞ, 2014 yılında Fırat nehri üzerinde bulunan Felluce  barajının kapaklarını açarak, Irak ordusunun şehre yaklaşmasını engellemiş, ortaya çıkan sel olayından 40 bin kişi etkilenmiştir. Ağustos 2014 tarihinde ise IŞİD’in kontrolü altında olan Musul Barajı, Irak’ın en büyük barajıdır. Baraj içme suyu, hidroelektrik, sulama ve taşkın koruma amacıyla inşa edilmiştir. Musul barajı gövdesi altındaki kayalar suyla tepkimeye girebilen karstik yapılardır ve zamanla karstik yapıların doğasında bulunan büyük obruklar ve göçükler ortaya çıkmaktadır. Barajın söz konusu bu sorunu barajda su tutulmaya başlandığında fark edilmiş ve 30 yıldır baraj gövdesi ve rezervuarında büyük göçükler meydana gelmiştir Baraj, çatışma sürecinde tadilat edilmemiştir. Baraj, yıkılma ihtimali ve yaratacağı taşkın nedeniyle hem Musul hem de Bağdat için büyük tehdit oluşturmaktadır.

Sonuç olarak baktığımız zaman su enerjisi terör örgütlerince kontrol altına alınmaya çalışılan enerjilerin en önem arz edenleri arasında yer alırken diğer yandan da bu organize örgütler tarafından kullanılan güçlü bir silah halini almaktadır. Günümüzde 2 milyar insan suya 1 km uzak yaşamaktadır. Yoksul ve gelişmekte olan ülkelerin nüfusunun yarısına yakını gıda ve su problemleri yüzünden sağlık sorunları yaşamakla birlikte her yıl 2 milyonu aşkın çocuk yetersiz beslenme ve  suya bağlı zehirlenmeler nedeniyle hayatını kaybetmektedir.

Ferdi Güçyetmez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Türk İstihbaratının Efsane Ajanları (1)

Bu yazımda Türk istihbarat tarihinde çok önemli operasyonlar yapmış istihbaratçılarımızdan sadece ikisinin hikâyesini sizler için kısaca derledim. Daha önceki yazılarımı okuyanlar istihbarat denilen faaliyete bakış açımızdaki yanlışlıkların ve “ajan” algımızdaki hataların neler olduğunu bilirler. Yazılarımda istihbaratçı olmanın Amerikan filmlerindekinden ne kadar farklı olduğunu her fırsatta vurguladım. Ama inanın biz Türklerin istihbarat tarihindeki kahramanlar, o filmlerdeki sahte kahramanları solda sıfır bırakır.

Aslında istihbarat tarihimizdeki kahraman istihbaratçılarla alakalı kapsamlı bir çalışma yapmayı planlıyorum. Bu yazıyı da siz değerli okuyuculardan ne tepki alacağını görmek için yazma ihtiyacı hissettim. Çünkü maalesef istihbarat ülkemizde çok ilgi çekmeyen ve çalışılmayan bir alan. Yine de isimlerinin dahi halkımız tarafından bilinmediğini düşündüğüm bu iki ajanımızı sizlerle paylaşmadan edemedim. Hepinize iyi okumalar…

Mebruke Hanım: Teşkilat-ı Mahsusa’nın Kadın Ajanı

Türkler olarak hem tarihte kadın hükümdarların olsun, hem inandığın dinin peygamberinin soyu kızından devam etsin, hem de Türkler ve Müslümanlar kadınlara kıymet vermiyor denilsin… Sırf bu algı yüzünden eminim birçoğunuzun ismini bile duymadığı bu kahraman kadın ajanımıza öncelik vermek istedim. Hepiniz İngiliz ajanı Lawrence’ı duymuşsunuzdur… İşte Mebruke Hanım o meşhur İngiliz ajanını alt eden Teşkilatı-ı Mahsusa ajanımız. Tabii ki tarih derslerinde anlatılmaz, öğretilmez ve hatırası yaşatılmaz…

Maalesef kaynaklar çok kısıtlı olduğu için ayrıntılarını bilmiyoruz ancak hikâye kabaca şöyle… Osmanlı’yı yıkmak için Şam’da istihbarat güçlerini birleştiren İngiliz ve Fransızlar’ın elinde hayati önemde belgeler vardır ve bunları Şam’da Fransız konsolosluğunda bir kasada muhafaza etmektedirler. Osmanlı’nın eline geçmesi halinde büyük zarara uğrayacakları bu belgeleri ele geçirmek için 3 kişilik bir Teşkilat-ı Mahsusa timi vazifelendirilir. Bu timde kadın ajanımız Mebruke Hanım da vardır. Çok sıkı korunan Fransız elçiliğine sızmayı başarırlar ve belgelerin olduğu kasayı bombayla patlatıp belgeleri ele geçirmeyi başarırlar. Ama Mebruke Hanım bu operasyonda yaralanır.

Lawrance

Olaydan sonra elçilikte inceleme yapan İngiliz istihbaratçılar bombayla patlatılıp açılan kasanın yakınlarında bir tutam kadın saçı bulurlar. Lawrence bu kadın istihbaratçının kimliğinin tespiti ister. Bir kadın tarafından mağlup edilmek onu deliye döndürmüştür. Ama Mebruke Hanım belgeleri çoktan Türk makamlarına ulaştırmıştır bile. Yaralı olmasına rağmen başkaca operasyonlara da katılan bu kadın kahramanımız daha sonra ise Trablusgarp’a geçer ve orada istihbarat yapmaya devam eder. Son nefesine kadar vatan hizmetini sürdürür. Ruhun şad olsun Mebruke Hanım…

Sudanlı Zenci Musa

Zenci Musa’yı tanıyan kaç kişiyiz? Hayatı savaş alanlarında geçen bu kahraman ajanımız Kuşçubaşı Eşref’in emir eridir. Osmanlı hangi cephede savaştıysa orada Zenci Musa’nın ayak izi de vardır. Hayatı istihbarat yapmakla ve savaşmakla geçmiştir. İşte Osmanlı’nın kahraman ajanı Zenci Musa’nın yürek burkan hikâyesi…

1911 yılında Trablusgarp’ın işgali üzerine Libya’ya giden Zenci Musa, Osmanlı Subayları ile birlikte direnişe destek verdi. Orada Kuşçubaşı Eşref ile tanıştı ve emri altına girdi. Edirne’nin kurtuluşu harekâtında da rol alan bu kahramanımız, daha sonra da Eşref Bey’in komutasında gizli bir görevle Yemen’deki 7.Orduya altın götürmek üzere Arabistan’a gitti. İki ayrı tim halinde yola çıkmışlardı ama Eşref Bey’in timi Hayber’de 25.000 kişilik bir İngiliz birlik tarafından kıstırıldı. Eşref Bey iki gün boyunca direndi ama maalesef sonunda esir düştü. Zaten bundan sonra birbirini canları gibi seven bu iki insan bir daha birbirlerini göremeyecekti. Ama önemli olan vatandı, vazifeydi… O hengâmede Zenci Musa 300. (unlockbase.com) 000 Osmanlı altınını kaçırmayı başardı ve Yemen’de Tevfik Paşa’ya teslim etti. İngilizlerden altın kaçırma hikâyesini duymayan yoktur. İşte bu hikâyenin kahramanıdır Sudan’lı Zenci Musa…

1.Dünya Savaşı’ndan sonra Anadolu’ya gelerek Kurtuluş Mücadelesine katılan Zenci Musa hayatının sonlarına doğru verem oldu. Savaştan sonra geçimini Galata’da hamallık yaparak sağlayan bu kahraman, kendisine maaş bağlanması teklifi karşısında şu cevabı vermişti; “Vatanın kurtuluşu için her şeyini feda eden bu yüce milletten maaş almak benim ne haddime… Ben ne yaptım ki!!! Bana maaş olarak vereceğiniz parayı yaşlı bir Müslüman’a verin. Ben hamallık yaparım.” Hayatının sonlarına doğru bir tekkeye kapanan Zenci Musa öldüğünde heybesinde çıkanlar sadece şunlardı; Kuran-ı Kerim, Osmanlı haritası, kefen bezi ve komutanı Eşref Bey’in fotoğrafı. Sadece bunlar…

İstiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy der ki: “Eşref Bey’in emir eri Zenci Musa, omuzlarından arşa yükseldi Nebi İsa…” Ruhun şad olsun büyük kahraman… Saygılarımla…

 

200 bin asker görevde: 18 Yıl Sonra Pakistan’da Nüfus Sayımı

Pakistan’da 18 yıl aradan sonra 6’ıncı nüfus sayımı 88 bölgede yapılıyor. Kapı kapı yapılan sayımlar 24 Mayıs’ta sona erecek ve sonuçlar 60 gün içinde duyurulacak.

Nüfus sayımında görev alan 84 bin görevliyi korumak için de 200 bin asker görevlendirildi. Sayım sadece nüfus değil, azınlıklar, Hindular, Hristiyanlar ve ülkede hayli sayıları artan Afgan mültecilerin de sayısı belirlenecek. Pakistan 90’larda Afganistan’da Taliban müdahelesi ve ABD’nin Afganistan işgalinin ardından çok sayıda Afgan mülteciye kapılarını açtı. Kayıtlı 1,5 milyon Afgan mültecinin olduğu ülkede toplamda 2,5 milyona yakın Afgan olduğu tahmin ediliyor.

Pakistan, nüfus sayımıyla farklı ırk ve dine mensup kişileri belirlemekle birlikte tarihte ilk defa transseksüel bireyleri de ayrı ayrı sayacak. Bilinen rakamlarla 70’den fazla dilin konuştuğu ülkede, nüfus sayımı sırasında vatandaşlar sadece 9 dil arasından tercih yapabilecek. Bunlar ulusal dil, Urdu ve yerel Pencabi, Sindi, Paştu, Beluci, Siraki, Brahvi, Hindko ve Keşmir dilleri.

En sonra nüfus sayımının 1998 yılında yapıldığı Pakistan’da 2017 itibariyle 180-200 milyon arası olacağı tahmin ediliyor.

Pakistan’ın yıllara göre nüfusu:

1951: 33,7 milyon

1961: 42,8 milyon

1972: 65 milyon

1981: 85 milyon

1998: 130 milyon

Kaynak: AA – StratejikOrtak.com

Çin, Doğu Türkistan’da Müslüman ve Türk İsimlerini Yasakladı

Çin Halk Cumhuriyeti, 1949’dan günümüze uyguladığı asimilasyon politikasına bir yenisini daha ekledi. Çin’in uygulamaya koyduğu yeni kararda Uygur Türklerinin İslami isimleri kullanmalarını yasaklayacağı belirtildi.

Yüzyıllardır Türklerin yaşadığı Uygur bölgesinde Mücahid, Muhammed, Talip, Seda, Hacı, Arafat, Türkizat, İslam, Müslima, Ayşe, Fatma gibi Müslüman ve Türk isimlerin kullanılması kanunla yasaklandı.

Telegram’da yer alan haberde listelenen isimler altında kayıtlı olduğu tespit edilen tüm bebekler,  Çin genelinde kullanılan hukou hane halkı kayıt sisteminden men edilecek; halk sağlığı ve eğitimine erişimi etkili bir şekilde inkar edilecek.

İnsan Hakları İzleme Örgütü Çin müdürü Sophie Richardson, “Bu politikalar, inanç ve ifade özgürlüğü haklarına ilişkin ulusal ve uluslararası korumaların bariz bir şekilde ihlali anlamına geliyor ” dedi.

Deutsche Welle’de yer alan haberde Uluslararası İnsan Hakları İzleme Örgütü, Çin hükümetinin ülkede yaşayan Müslümanların ön adlarına getirdiği yasağı sert bir dille eleştirdi. Örgütten yapılan açıklamada “Bu absürd bir sınırlamadır” ifadesi kullanıldı.

Çin’in saçma bahanesi: “Dinî istekleri kamçılar”

Medyada çıkan haberlerde Pekin yönetiminin, Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde yaşayan yaklaşık 10 milyon kadar Müslüman Uygur halkının yeni doğan çocuklarına dini isimler vermesini, “dinî istekleri kamçılar” gerekçesiyle yasakladığı yer almıştı.

Çin makamları bundan böyle dini isimler taşıyan Müslüman çocukların adlarını nüfusa kaydetmeyecek. Sözkonusu isimleri taşıyan çocukların, kamu okullarına gitmeleri ve sosyal hizmetlerden yararlanmaları mümkün olmayacağı belirtiliyor.

Başörtüsü ve uzun sakal da yasaklanmıştı

Yasağın, Çin’deki İslam yasası kapsamında uygulandığı bildirildi. Çin hükümeti Nisan ayı başında başörtüsü ve uzun sakal bırakılmasını da yasaklamıştı.

Uzun zamandır Çin işgalindeki Doğu Türkistan’daki özellikle dini yasakların aşırı boyutta olması, camilere girişin yasaklanması, dini eğitimin engellenmesi sıradan uygulamalar haline gelmişti. Yeni durumda artık insanlara istediği isimleri bile kullanma özgürlüğünün elinden alınası insanlık sorunu haline gelmiştir.

https://stratejikortak.com/2016/03/dogu-turkistan-tarihi.html

Kaynak: Dünya Bülteni