Kuzey Kore ile ABD Savaşır Mı? İhtimaller Neler?

Kuzey Kore‘de bugün kurucu lider Kim Il-sung‘un 105. doğum günü olan ulusal bayram ‘Güneş Günü’ kutlanıyor. Komşu ülkeler, olası bir nükleer denemeden endişe ediyor. ABD ise Kuzey Kore’ye önleyici vuruş yapabileceği konusunda uyardı.

Uzmanlara göre Kore yarımadasında savaş çıkma olasılığı oldukça yüksek. Russia Today (RT) olası bir savaşın nedenlerini ve olası sonuçlarını araştırdı.

Kuzey Kore’nin konumu

Pentagon, Pyongyang’ın nükleer denemelerine devam etmesi halinde Kuzey Kore’ye askeri müdahaleyi masada bulunduruyor. Kuzey Kore Dışişleri Bakanlığı ise çarpışma halinde ABD’ye karşılık vermeye hazır olduğunu açıkladı.

Carl Vinson uçak gemisinin öncülüğündeki bir güdümlü füze kruvazörü, 3 destroyer ve Tomahawk füzeleri taşıyan nükleer denizaltılardan oluşan ABD donanma kuvvetleri dün Kuzey Kore kıyılarına füze saldırısı düzenleyebilecek kadar yaklaştı.

Bu karar, Kuzey Kore’nin 4 Nisan’da orta menzilli balistik füze fırlatmasının ardından verildi. Pyongyang ayrıca geçtiğimiz mart ayında da yüksek güce sahip yeni füze motorunu test etmişti. Bu motorun kıtalararası balistik füzelerde kullanılabileceği belirtiliyor. Bilindiği üzere Kuzey Kore nükleer silahlara da sahip.

BÖLGEDE TIRMANAN GERİLİM

Kore yarımadasında Kuzey Kore lideri Kim Jong-Un’un üvey kardeşinin öldürülmesiyle geçtiğimiz şubat ayından beri giderek tırmanan gerilim yeni bir durum değil. Taraflar şimdiye kadar birçok kez birbirilerini güç kullanmakla tehdit etmiş, ancak gerçek bir savaşın eşiğine gelinmemişti.

Fakat bugün ‘Kore denkleminde’ (ABD Başkanı) Donald Trump gibi yeni bir etken ortaya çıktı. Trump, Suriye’deki hava üssüne Tomahawk’larla ve Afganistan’daki IŞİD üyelerine ‘bombaların anası’ ile saldırmaktan çekinmedi. Bu durumda Washington’un Pyongyang’a yönelttiği suçlamalar durumu gerçek bir savaşın eşiğine getirebileceğinden endişe ediliyor.

PROVOKASYONLAR ZİNCİRİ

On yıllar boyunca Japonya ve Güney Kore, Kuzey Kore’den gelebilecek saldırıyı öne sürerek ABD’den askeri yardım almaya çalıştı. Bu senaryolarda Pyongyang’a ‘sürekli saldırgan’ rolü veriliyor. Bu tehlikeli komşuluk nedeniyle taraflar sürekli olarak askeri tatbikatlar gerçekleştiriyor.

Geçtiğimiz yıl ABD ve Güney Kore Ulji Freedom Guardian adı altında kapsamlı bir tatbikat düzenledi. Geçtiğimiz ocak ayında Güney Kore medyası, savaş halinde Kuzey Kore lideri Kim Jong-Un’u etkisiz hale getirecek özel bir ekibin hazırlandığını duyurdu. Mart’ın başındaysa ABD ve Güney Kore Foal Eagle tatbikatını başlattı. Bu bölgede her yıl Key Resolve tatbikatının da yapıldığı unutulmamalı.

Bu ortamda, ABD ile Kuzey Kore arasında artan gerilimin eğitim amaçlı yapılan tatbikatların savaşa dönüşebilme senaryosunu da göz ardı etmemek gerekir.

ABD’NİN JAPONYA VE GÜNEY KORE İLE DANIŞMA SÖZÜ

Bölgede gerçek bir savaşın başlaması durumunda en çok nasibini alacak Japonya ve Güney Kore, duydukları endişeleri dile getirmekten çekinmiyor. Trump, Japonya Başbakanı Şinzo Abe’ye Tokyo ile görüşülmeden saldırıda bulunmayacağını belirtti.

Öte yandan Güney Kore Savunma Bakanlığı, ülkenin halkını sosyal ağlarda ‘ABD’nin hızlı saldırısı’ endişeleriyle paniğe kapılmamaya çağırdı ve ABD yönetiminin olası bir saldırı durumunda önceden Seul ile tüm alternatifleri görüşeceğini açıkladı.

Kuzey Kore ile olası bir savaşın ‘rahat bir gezi’ olmayacağı ABD yönetimi tarafından da biliniyor. Daha önce 90’lı yıllarda Kuzey Kore’ye olası bir saldırının sonuçlarını hesaplamaya çalışan Beyaz Saray, savaş için yaklaşık 100 milyar dolar harcanacağını ve yaklaşık 100 bin Amerikalı askerin ölümüne yol açabileceğini ortaya koymuştu.

BEYAZ SARAY’IN BÖLGEDEKİ DURUM İLE İLGİLİ SAPTIRILMIŞ ALGISI

Rusya Bilimler Akademisi Uzakdoğu Enstitüsü Kore araştırmaları bölümünden Konstantin Asmolov, Washington’un Kuzey Kore ile savaş senaryolarını niçin değerlendirdiğini açıkladı. Asmolov, ABD’nin oluşturulmaya çalışılan yeni yönetiminde bir parça kaos yaşandığını, ayrıca Trump ile çalışan uzmanların tümünün gerekli profesyonelliğe sahip olmadığını söyledi. Rus uzman, Kuzey Kore’nin hızlı bir şekilde imha edilebileceğini iddia eden Güney Kore’nin propagandası sayesinde son zamanlarda Beyaz Saray’da, Kore yarımadasındaki durum ile ilgili ‘saptırılmış bir algının’ oluştuğunu belirtti.

PYONGYANG’IN ASKERİ GÜCÜ KÜÇÜMSENMEMELİ

Öte yandan RT’ye konuşan askeri uzman Mihail Timoşenko, uluslararası arenada sürekli olarak izole edilen Pyongyang’ın onlarca yıl boyunca savaşabilir bir ordu oluşturmaya yoğunlaştığını açıkladı. Timoşenko, “Kuzey Kore’nin denizaltı filosunun büyük bir kısmını dizelli denizaltılar oluşturuyor. Bu denizaltıların, son derece düşük hızları sayesinde denizde tespit edilmesi çok zor. Söz konusu araçlar, ABD’nin donanmasına rahatlıkla ulaşıp, saldırabilir ve o zaman ‘şenlik’ başlar” dedi.

Filosunda bulunan 70 denizaltının dışında Kuzey Kore’nin nükleer denizaltı çalışmalarına da devam ettiği ve 2018’e kadar inşa edilen iki nükleer denizaltının devreye alınabileceği belirtiliyor.

ÇİN FAKTÖRÜ

Timoşenko, “Kuzey Kore, güney sınırlarına yaklaşık 20 bin top konuşlandırdı ve bu toplar, Seul’a ve bölgelerine rahatlıkla ulaşabilir. Kuzey Kore ayrıca olası bir savaş halinde Çin’in desteğini de alabilir. Çin, Pyongyang’a ekonomik yaptırımlar uygulasa da Pekin’in savaşa girmemesi mümkün değil. Çin yönetimi şimdiden sınırlarına 150 bin kişilik ordu birliklerini çekmiş durumda… Böyle bir çatışma, dünya savaşına dönüşmez, ancak tarafların kayıpları muazzam olur. Yine de Trump’ın silahlı bir çatışmaya girebilecek kadar çılgın olmadığını düşünüyorum” ifadelerini kullandı.

Kaynak: Sputnik, Stratejikortak.com

Somali’de Eş-Şebab’ın Amacı Ne?

Daha önce “Taliban Hareketi Hakkındaki Yanılgılar” isimli yazımın sondan ikinci paragrafında, çok önemli olduğunu düşündüğüm bir cümle kullanmıştım. Şöyleydi, “Hiç bir halk, en beğenmediği bir rejimin altında olsa bile, bu durumun yabancı bir güç eliyle değişmesini istemez.”

İşte Somali’deki günümüz ismiyle Eş-Şebab, tıpkı Afganistan’da Taliban’a olduğu gibi iktidardaki konumundan yabancı güçlerin eliyle indirilmiş bir örgüt.

Elbette bu tür örgütlerin hiçbirinin ideolojik anlamda hiçbir savunulacak tarafı olamaz ama bu örgütleri kendi halklarının devirmesini isteyip bunu sağlamak yerine, gidip o ülkeye yabancı güç sokarak bu durum düzeltilmeye çalışılırsa olacak olan, tıpkı şuan olduğu gibi insanların zalimleri mağdurlar olarak görüp sahiplenmesidir. Çünkü insanoğlu doğası gereği zaten yabancı gördüğüne şüphecidir ve ülkesi dış müdahale sonucu eskisine kıyasla daha beter bir hal alınca ve mevcut durumu geçmişle kıyaslayınca şüphelerinde haklı olduğunu zanneder. Genellikle Afganistan’da halkın Taliban, Somali’deyse Eş Şebab yanlısı tutum sergilemelerinin sebebi de işte budur.

1986 yılında Somali’de sosyalist lider Mohamed Siad Barre‘ye karşı başlayan isyan, Somali’yi bitmek bilmez bir kaos ortamına çevirmiş, özellikle 1991 sonrası Said Barre’nin düşüşüyle beraber devlet yapısı iyice bozulunca, ne kabileler arasındaki çatışmalara nede kuraklıkla mücadeleye çözüm getirilebilmiştir. Devlet yapısının çökmesi yüzünden hiç kimse kabile savaşları, daha da artan salgın hastalıklar, kuraklık ve eşkıyalık karşısında güvenli hale gelememiştir. Bu sorunlar sosyalist dönemde de yaşanıyordu ama artık devlet yapısı iyice çökünce hepsi de katlanarak arttı. İşte BM barış gücü askerleri bu kaos ortamını dindirmek için gelmiş ama o bile kayıpları yüzünden duramamıştır burada ve kayıplarının artması yüzünden 1993’te geldiği ülkeden 1995’te geri çekilmiştir.

Başlarda halk kaosun görece daha az olmasından dolayı BM müdahalesinden memnun kalmış, ancak kimi yerel grupların “bu adamlar sizi Hristiyan olmaya zorlayacaklar” propagandası sonucu olarak halkın BM askerlerine karşı tavrı oldukça değişecektir. BM, bu propagandanın önüne geçmek için ABD’den sonra en çok Pakistanlı askerlere görev verse de, siyahi Müslümanlar için bu ayrım zaten yapılamaz, yapılsa da bunun bir önemi yoktur. Çünkü kimin yanında olduğun ve kiminle hareket ettiğin zaten bellidir.

Özellikle 1998-2006 yılları arasında Somali adeta param parça olmuştur. Çünkü bu seferde çökmüş devlet yapısından kaynaklanan kaos ortamından kendini uzak tutmak isteyen kimi yerel güçler tarafından merkezi yapılanmaya karşı birçok özerk bölge ortaya çıkmış ve bazıları bağımsızlıklarını bile ilan etmiştir. Günümüzde de özellikle Somaliland ve Puntland yönetimleri örneğinden de görüldüğü gibi, görece daha az aksiyon içeren bölgeler kuzeyde yaygın olan özerk yapılanmalardır.

Böyle bir kaos ortamında toplumun veya gençlerin terörize olmama ihtimali çok düşük olurdu zaten. Bu terörize olma hali yüzünden aşırıcı akımın etkisine kapılmış İslami Mahkemeler Birliği, taraftarlarını El-Kaide’nin militan ve propaganda desteğini de arkasına alarak hızla arttırıyordu.

En sonunda gücünün zirvesine ulaştığı haziran 2006 yılında İslami Mahkemeler Birliği, Mogadişu muharebesinde, Mogadişulu birkaç derebeyin katılımıyla ABD tarafından kurulan ve açıkça desteklenen ARPCT’yi (Barışın Sağlanması ve Terörizm Karşıtı Birleşme) feci bir yenilgiye uğratarak kenti ele geçirmiştir. Daha sonra örgüt, kuzeyde Puntland ve güneyde Jubaland özerk yönetimlerini de ele geçirecekti ve ülkenin tamamını kontrol altına almak üzereydi. ARPCT’yi Suriye’de IŞİD’e karşı savaşsın diye kurulan YSO(Yeni Suriye Ordusu) veya SDG(Suriye Demokratik Güçleri) örgütlerine benzetebiliriz. Çünkü ARPCT’de İslami Mahkemeler Birliğinin yükselişini durdurmak için oluşturulmuş bir yapılanmadır.

Somali’nin laik güçlerin elinde olmasını isteyen ve cihatçı bir Somali’yi kendisine tehdit olarak gören Etiyopya, bu gidişatı değiştirmek istiyordu. Çünkü Somali’de cihat biterse sıra zaten Etiyopya’ya gelecekti. Çünkü Somalililer, Etiyopya’nın doğusundaki Müslümanların yaşadığı Ogaden bölgesi için, büyük Somali sınırlarına dahil olmasından dolayı hak talep ediyorlardı. Türkiye için misakı milli neyse, Somali içinde Büyük Somali hayali odur. Büyük Somali Cibuti’nin yarısını, Etiyopya’nın Ogaden bölgesini ve Kenya’nın doğu sınırlarını içine alır.

Aralık 2006’da ABD’nin lojistik destek verdiği Etiyopya Ordusu, Somali’nin başkenti Mogadişu’ya girerek, buradaki İslami Mahkemeler Birliği hakimiyetini sonlandırdı ve örgüt dağılarak param parça olmuş halde kırsalda tutunmaya çalıştı. 2004 yılında Kenya’da kurdurulan Federal Geçiş Hükumeti, Etiyopya işgalinin ardından sonunda Mogadişu’ya taşındı.

Mogadişu’nun Etiyopya tarafından alınmasından 1 ay bile geçmeden ocak 2007’de ABD, Somali’ye gelerek burada İslami Mahkemeler Birliğine destek için gelmiş El-Kaide militanlarına yönelik operasyonlar başlattı.  Ardından İslami Mahkemeler Birliğinin dağılan parçalarından ortaya çıkan Eş-Şebab, Hizbul İslam ve Popüler Direniş Hareketi gibi örgütler işgale karşı gerilla mücadelesi başlattılar.

Günümüzde ise ABD daha çok İHA’lar kullanarak Eş-Şebab’ı ve başta Hizbul İslam olmak üzere müttefiklerini vurmaya çalışıyor. Kara gücü ihtiyacını ise Afrika Birliği tarafından oluşturulan “Afrika Birliği Somali Misyonu” denen ordu yürütüyor. Bu misyonun en aktif katılımcı ülkesi ise şuan Kenya. Kenya’nın da, Etiyopya’dan farklı bir amacı ve korkusu yok zaten. Bu Afrika koalisyonu bir orduya ihtiyaç duyulmasının sebebi de tabi ki yerel halkın Eş-Şebab ve müttefiklerinin arkasında olması. Çünkü Somali halkları Müslüman bir diyarda ABD, Etiyopya ve Kenya gibi İsevi ülkelerin askerlerinin olmasını doğru bulmuyor ve sırf bu yüzden bu ülkelerin ayakta tuttuğu Federal Geçiş Hükumetini meşru görmüyorlar.

Zaten bu yüzden Federal Geçiş Hükumetinin başkent Mogadişu dışında hiçbir yerde varlığı hissedilmiyor ama Eş-Şebab, bırakın Somali’yi, Kenya ve Etiyopya’da da eleman topluyor ve buralardaki üyeleri üzerinden bu ülkelerde de büyük terör saldırıları gerçekleştirebiliyor. Yani bu ülkelerdeki Müslüman azınlıklar tarafından da destekleniyor. Çünkü bu ülkelerdeki Müslüman azınlıklarda ülkelerinin Somali’yi işgalinden, daha doğrusu Müslüman bir ülkenin topraklarına girilmesinden rahatsızlar. Zaten Müslümanlardaki bu rahatsızlığı dizginleyebilmek için Kenya’da “ölüm mangaları” kuruldu ya. Kenya’nın seri katillerden oluşan Ölüm mangalarının işlediği cinayetler sürekli medyada infiale sebep oluyor.

Bu arada Türkiye’nin de Federal Geçiş Hükumeti’nin askerlerini, Eş-Şebab karşısında eğitmek için Mogadişu’da bir askeri üs inşa ettiğini hatırlatmakta fayda var ve burada inşaatlar bitti, eğitimlerde henüz yeni başladı.

Talibanla ilgili yazımı da okursanız Afganistan ve Somali’nin, daha doğrusu Eş-Şebab ve Taliban’ın oldukça benzer bir hikayelerinin olduğunu görürsünüz. Halklarının kendilerini destekleme sebebini ve bu sayede uluslararası desteklerine rağmen nasıl merkezi hükumetlerine başkentin dışındaki toprakları dar ettiklerini de buradan yola çıkarak anlamak mümkün.

Taliban’da Eş-Şebab’ta, kendi ülkelerindeki Sosyalist hükumetlerin çökmesinin ardından oluşan kaos ortamında kuruldu ve bu kaos ortamının yarattığı terörize halden beslenerek hızla büyüdüler ve ülkelerinin başkentlerini ele geçirip katı dini uygulamalarda bulundular. Sonlarıysa hep aynı oldu. Önce dışarıdan birileri geldi, sonra da kendi içlerinden farklı birilerini kendi indikleri yere bindirdiler ve şimdi onlara karşı gerilla savaşı yürütüyorlar.

Buradan çıkarılacak ders şu ki; insan hak ve hürriyetlerini çiğneyen bir rejim varsa bu sorunu çözme görevi önce rejimin altındakilerindir. Eğer onların çözmesi imkansızsa bu fırsatlar işgal olmadan yaratılmalıdır ama işgal asla olmamalıdır. Aksi halde yabancı müdahaleler, şuan canlı canlı şahit olduğumuz Irak, Libya, Afganistan, Somali ve Suriye örneklerinden de anlaşılacağı üzere sadece zalimleri, hem dünyanın hemde yerli halkların gözünde mağdurlar veya kahramanlar haline getirmekten başka bir işe yaramayacaktır(Kaddafi ve Saddam gibi psikopatlar bugün, bu yüzden halkların gözünde kahramana dönüştü) ve mevcut kaosları daha da derinleştirecektir.

Birde Somali’nin sosyalist geçmişine bir bakalım. Yani Mohamed Siad Barre’li yıllara. Kendisi 1969 yılında askeri darbe yoluyla Somali’nin sosyalist günlerini başlatmıştır. İktidarı esnasında da ona Jaalle Siyaad (“Yoldaş Siad”) diye hitap edilirdi.

İktidara gelen Yoldaş Siad liderliğindeki askeri cunta, sosyalizmin Somali’nin ihtiyaçlarına adapte olabileceğini söylemiş ve ardından tüm mal ve hizmet üretim araçlarını ve mekanlarını kamulaştırmıştır. Kooperatif çiftlikler terfi edilmiş ve hükümet, aşiret hegemonyasını kırıp merkezi yapılanmayı sağlamak için mücadeleye başlamıştır. Bu dönemde Somali’nin genel görünümü, Etiyopya ve Kenya’ya kıyasla çok daha iyi bir durumdaydı.

Yoldaş Siad’ın en büyük hatası kuşkusuz herkes gibi Büyük Somali idealine kapılıp saldırgan bir pozisyona girmesidir. Bu süreçte Ogaden’de, Etiyopya Ordusuna karşı savaşan  Batı Somali Kurtuluş Ordusu’na(BSKO) da destek veriliyordu. En sonunda 1977’de BSKO’nun çağrısı üzerine Somali bölgeye büyük bir taarruz başlattı. Zaten hali hazırda Etiyopya çok zor durumdaydı. Çünkü Eritreli ve Ogadenli ayrılıkçılar bir yana, birde sözde devrimci EPRDF ile mücadele eden Etiyopya, üstelik bir yandan da büyük bir kıtlıkla boğuşuyordu ve oldukça zor durumdaydı ve Somali, Etiyopya’nın bu zor zamanından istifade etmek istiyordu. Fakat Sovyetler Birliği, Küba ve Güney Yemen’den oluşan bir koalisyonun askeri müdahalesi sayesinden Somali, Etiyopya’dan çıkarılacaktır.

Bu gelişmeler yüzünden Somali’nin Sovyetler Birliği ile arası bozulacak ve bu yüzdende ülkedeki bütün Sovyet danışmanlar sınır dışı edilecektir. Danışmanların sınır dışı edilmesiyle ülkedeki kalkınmaya yönelik Sovyet desteği kesilecek ve Somali yalnız kalarak ekonomik olarak çökecektir ve maalesef rakiplerinin gerisine düşmeye başlayacaktır. Bu ekonomik çöküş yüzünden Yoldaş Siad, aşiret hegemonyasına karşı verdiği mücadelede zayıf kalacak ve 1986’da başlayan Yoldaş Siad karşıtı isyan kontrol edilemez hale gelecektir.

1986’dan günümüze kadar Somali’de bitmek bilmeyen iç savaş, o yıl başlayan Yoldaş Siad karşıtı isyanla başlamıştı. Düştüğünde ise yıllardır mücadele ettiği aşiret hegemonyası, yani derebeylik düzeni ülkeye geri geldi ve aşiretler tekrar güçlendi. Tıpkı gericiliğin de yükselmesi gibi.

Yoldaş Siad 1991’de iktidardan düşünce, İki kez Mogadişu’yu geri almak için çalıştı ancak Mayıs 1991’de, Mogadişu’daki en güçlü General olan Mohamed Farrah Aidid tarafından yenildi ve sürgüne gitmeye zorlandı. Yoldaş Siad, başlangıçta Kenya’nın başkenti Nairobi’ye taşındı ama ardından Kenya’nın hükumeti ve halkının kendisine yönelik tepkileri yüzünden iki hafta sonra Nijerya’ya taşındı. Yoldaş Siad, bir kalp krizi sonucu Nijerya’nın en büyük şehri olan Lagos’ta 1995’te hayatını kaybetti.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Hindistan-Türkiye İlişkileri ve Hindistan’ın ‘Güçlü’ Profili

Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın 30 Nisan’da gideceği Hindistan, bu ülkeye 7 yıl aradan sonra cumhurbaşkanlığı düzeyinde yapılan ilk ziyaret olacak.

Koyu yeşil alan Hindistan kontrolü altındadır; Açık yeşil alan Hindistan’ın hak iddia edip kontrolü altında bulunmayan bölgedir.

Türkiye-Hindistan İlişkileri

  • Türkiye ile Hindistan arasındaki ticaret 2003’ten itibaren ivme kazandı ve 7 kat artarak 2014 yılında 7.4 milyar dolar oldu.
  • Türkiye’nin Yeni Delhi Büyükelçiliği’nin yanı sıra Mumbai ve Hayrabad’da 2 başkonsolosluğu bulunuyor.
  • Son beş yılda bakan ve üst düzey ziyaret sayısı önceki 20 yılı aşmış durumda.
  • THY’ye Yeni Delhi ve Mumbai’ye haftada 7’şer olmak üzere 14 sefer gerçekleştiriyor.
  • FETÖ’nün Hindistan’da 6 okul, 2 dershane, 3 yurt ile çeşitli şirket ve vakıfları bulunuyor.
  • Türkiye FETÖ’nün yurtdışı ayağıyla mücadele kapsamında Hindistan’dan yeni adımlar bekliyor.

 

Hindistan’ın Ülke Profili

Nüfus Etnik Yapı Dini Gruplar
1 milyar 328 milyon %72 Hint-Aryan, %25’i Dravidyan %80 Hindu, %14.2 Müslüman, %2.3 Hıristiyan, %1.7 Sih
Yüksek miktarda evsel atık ve bakteri barındıran Ganj Nehri’ne her yıl ruhlarının temizlendiğine inandıkları milyonlarca Hindu akın ediyor.
Başkent Yeni Delhi
Resmi Diller İngilizce, Hintçe
Yüzölçümü 3 miyon 287 bin km²
Yeni Delhi
  • İngiltere’den 15 Ağustos 1947’de bağımsızlığını kazandı.
  • İngiliz Milletler Topluluğu üyesi.
  • Çok partili parlamenter demokrasi ile yönetiliyor.
  • Parlamentonun Eyaletler Meclisi ve Halk Meclisi olmak üzere iki kanadı var.
  • 29 eyalet ve 7 birlik toprağından oluşuyor.
  • Yönetim merkezi eyalet hükümeti ve hükümet arasında bölünüyor.
  • Birlik toprakları merkezi hükümetin Cumhurbaşkanı tarafından atanan valilerince yönetiliyor.
  • Parlamenterlerin parti değiştirmesi yasak.
  • Siyasi partiler, “ulusal partiler” ve “eyalet partileri” olmak üzere ikiye ayrılıyor.
Mahatma Gandhi: Hindistan’ın bağımsızlığında önemli rol oynayan savaş karşıtı aktivist.
Dünyanın 7. büyük ekonomisi Hindistan
GSYİH 2.19 trilyon dolar
Büyüme oranı %7.1
Kişi başına düşen milli gelir 6 bin 580 dolar
İşsizlik oranı %4.9
Bombay Borsası
Hindistan ABD, SSCB ve AB’den sonra Mars’a uzay aracı gönderen 4. ülke.
Kıtalararası nükleer füzeye sahip 6 ülkeden biri.
2011-2015 döneminde küresel silah ithalatının %14’ünü gerçekleştirerek dünyanın en büyük silah ithalatçısı oldu.

hindistan nükleer silah ile ilgili görsel sonucu


İlgili resim

Kaynak: AA – StratejikOrtak.com

DAEŞ Planı: Su Savaşları ve Konvansiyonel Silah Olarak ‘Su’

İçinde bulunduğumuz yüzyılda petrol gibi enerji kaynaklarına verildiği gibi, günümüzde de su kaynaklarına küresel savaşlarda yeni bir cephe verilmek istenmektedir. Dünya devletleri baskın güçlerini ve yeni stratejilerini yer altı enerji kaynaklarından su kaynaklarına doğru yöneltmiş, bu kaynağı paylaşma ve denetleme politikası üzerine yeni planlar inşa etmeye başlamışlardır.

Çatışma potansiyeli barındıran su kaynaklarının çoğu “sınır aşan” ve “uluslararası su” konumundaki sulardır. Bölgesel düzeyde anlaşmazlık konusu olan su havzalarının başında özellikle terörize faaliyetleri yakinen görmemiz açısından Fırat ve Dicle havzası gelmektedir. Bu havzayı paylaşan Türkiye, Suriye ve Irak arasında halen su anlaşmazlıklar bulunmaktadır. Ayrıca, 2003 yılında Irak’ın ABD tarafından işgali ile ortaya çıkan durum bölgede söz sahibi olmaya çalışan terör gruplarıyla yeni gerginliklere neden olabilmektedir.

Su savaşlarının tarihsel bir gerçek olduğu konusunda ABD’li akademisyenler petrolün devlet politikalarını belirleyen önemli bir faktör olmasından daha önce, ‘ su kaynakları ve tesislerinin savaşlara neden olduğunu, ya da savaşlarda araç olarak kullanıldığını, su kaynaklarının askeri işgallerin hedefini teşkil ettiğini, kullanılabilir su kaynaklarındaki dengesizliklerin bölgesel ya da uluslararası çekişme ve çatışmaların nedenini oluşturduğunu’ söylemektedirler. Yine yıllar öncesinde ABD’li politikacıların sürekli dile getirdiği su savaşları konusunun gelecekte yaşanması kuvvetle ihtimal vurgusu bugün yaşanan hadiselerin geçmişten günümüze yansıması olarak görülebilir.

Su savaşları tezimizi bir teorinin ötesinde ciddiyet kazandırma açısından bazı kuruluşların bu konuda belirlemiş olduğu stratejilerden bahsedebiliriz. Örneğin CIA 1992 yılında Amerikan hükumeti için hazırladığı bir değerlendirme raporunda dünyanın on farklı bölgesinde azalan su kaynakları nedeniyle savaş çıkabileceğini teyit etmiştir. 1996 yılında BM Genel Sekreteri ise suyun bugün ulus-devletler arasındaki barışı ortadan kaldırabilecek en önemli tehditlerden biri olduğunu ve bu özelliği ile de Petrol savaşları tehdidinin yerini aldığını ifade etmiştir

DAEŞ’in 6 yıldır bölgede süren hakimiyeti ve DAEŞ’in bölgede ki enerji kaynakları için fırsat yaratmak maksatlı ortaya çıkarıldığı konusu herkesçe tartışılmakta ve görüş olarak ortaya konmaktadır. Bu görüşler konuyu su bağlamında incelememiz için bize iyi bir ortam sunabilir niteliktedir. Orta doğu da ki su kaynaklarının öneminin yeniden vurgulanması gerekmektedir. Su, Mezopotamya’da siyasi, ekonomik ve sosyal yaşamı ayakta tutan direk denilebilir. Suyun bu merkezi önemi ile ilişkili olarak; barajlar, göller ve sulama kanalları oldukça benzersiz amaçlara hizmet etmektedir. Bölgedeki önemli hidrolik yapıların kontrolü; sulama için su dağıtımı ve içme suyu gibi konular aracılığıyla ekonomik hakimiyet anlamında DAEŞ’e büyük bir güç vermektedir.

DAEŞ, suyu, daha önce rastlanmamış bir ölçüde savaş silahı olarak kullanmaktadır. İçme suyu kaynaklarına müdahalesi, baraj yapılarına zarar vermesi, elektrik iletişimini eline alması gibi suya ilişkin bütün olasılıkları ve kontrolleri, bir dizi tehditler oluşturmakta ve de gerçekleştirdikleri terörize uygulamalarla potansiyel güç olarak kullanılmaktadır. DAEŞ kontrolündeki bölgeler içerisinde yer alan insanların üzerinde hakimiyetini sürdürmek için kullandığı bir diğer tehdit çeşidi olarak su konusu yine başlıca unsurların arasında yer almaktadır. Şöyle ki; su gücünün yönetimi,“ihtiyaç bakımından tarımı” örgütün eline vermekte bununla da kalmamakta ve aynı zamanda örgütü, tarımsal üretim yapan “ kapsamlı ve büyük ölçekte tarım sektörünü yönetme fırsatını vermektedir.

Dicle ve Fırat başta olmak üzere su üzerine yapılan plan ve savaş aslında yeni olmamakla birlikte çok eski tarihe dayanan bir geçmişe de sahiptir. M.Ö. 1720 ve 1684 yılları arasında Hammurabi’nin torunu Abi-Esuh Babil’in bağımsızlığını ilan etme amacı ile Dicle Nehri’ni, çektiği set ile askeri bir silah olarak kullanmıştır. Fırat Nehri ise M.Ö. 2400’lü yıllarında bir askeri strateji olarak kullanılmış, Sümer şehir devletleri olan Umma ve Girsu arasında ki çatışmalarda Umma Kralı’nın düzenli olarak Fırat Nehri’nin aşağısında yer alan Girsu şehrinin sulama kanallarına su akışını engellediğini bilmekteyiz.

Suyun konvansiyonel savaş içerisinde bir silah olarak kullanılması en son düşünülen bir yöntem olsa da  DAEŞ bu yöntemi gerekli stratejik noktalarda kullanmıştır. DAEŞ, 2014 yılında Fırat nehri üzerinde bulunan Felluce  barajının kapaklarını açarak, Irak ordusunun şehre yaklaşmasını engellemiş, ortaya çıkan sel olayından 40 bin kişi etkilenmiştir. Ağustos 2014 tarihinde ise IŞİD’in kontrolü altında olan Musul Barajı, Irak’ın en büyük barajıdır. Baraj içme suyu, hidroelektrik, sulama ve taşkın koruma amacıyla inşa edilmiştir. Musul barajı gövdesi altındaki kayalar suyla tepkimeye girebilen karstik yapılardır ve zamanla karstik yapıların doğasında bulunan büyük obruklar ve göçükler ortaya çıkmaktadır. Barajın söz konusu bu sorunu barajda su tutulmaya başlandığında fark edilmiş ve 30 yıldır baraj gövdesi ve rezervuarında büyük göçükler meydana gelmiştir Baraj, çatışma sürecinde tadilat edilmemiştir. Baraj, yıkılma ihtimali ve yaratacağı taşkın nedeniyle hem Musul hem de Bağdat için büyük tehdit oluşturmaktadır.

Sonuç olarak baktığımız zaman su enerjisi terör örgütlerince kontrol altına alınmaya çalışılan enerjilerin en önem arz edenleri arasında yer alırken diğer yandan da bu organize örgütler tarafından kullanılan güçlü bir silah halini almaktadır. Günümüzde 2 milyar insan suya 1 km uzak yaşamaktadır. Yoksul ve gelişmekte olan ülkelerin nüfusunun yarısına yakını gıda ve su problemleri yüzünden sağlık sorunları yaşamakla birlikte her yıl 2 milyonu aşkın çocuk yetersiz beslenme ve  suya bağlı zehirlenmeler nedeniyle hayatını kaybetmektedir.

Ferdi Güçyetmez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Türk İstihbaratının Efsane Ajanları (1)

Bu yazımda Türk istihbarat tarihinde çok önemli operasyonlar yapmış istihbaratçılarımızdan sadece ikisinin hikâyesini sizler için kısaca derledim. Daha önceki yazılarımı okuyanlar istihbarat denilen faaliyete bakış açımızdaki yanlışlıkların ve “ajan” algımızdaki hataların neler olduğunu bilirler. Yazılarımda istihbaratçı olmanın Amerikan filmlerindekinden ne kadar farklı olduğunu her fırsatta vurguladım. Ama inanın biz Türklerin istihbarat tarihindeki kahramanlar, o filmlerdeki sahte kahramanları solda sıfır bırakır.

Aslında istihbarat tarihimizdeki kahraman istihbaratçılarla alakalı kapsamlı bir çalışma yapmayı planlıyorum. Bu yazıyı da siz değerli okuyuculardan ne tepki alacağını görmek için yazma ihtiyacı hissettim. Çünkü maalesef istihbarat ülkemizde çok ilgi çekmeyen ve çalışılmayan bir alan. Yine de isimlerinin dahi halkımız tarafından bilinmediğini düşündüğüm bu iki ajanımızı sizlerle paylaşmadan edemedim. Hepinize iyi okumalar…

Mebruke Hanım: Teşkilat-ı Mahsusa’nın Kadın Ajanı

Türkler olarak hem tarihte kadın hükümdarların olsun, hem inandığın dinin peygamberinin soyu kızından devam etsin, hem de Türkler ve Müslümanlar kadınlara kıymet vermiyor denilsin… Sırf bu algı yüzünden eminim birçoğunuzun ismini bile duymadığı bu kahraman kadın ajanımıza öncelik vermek istedim. Hepiniz İngiliz ajanı Lawrence’ı duymuşsunuzdur… İşte Mebruke Hanım o meşhur İngiliz ajanını alt eden Teşkilatı-ı Mahsusa ajanımız. Tabii ki tarih derslerinde anlatılmaz, öğretilmez ve hatırası yaşatılmaz…

Maalesef kaynaklar çok kısıtlı olduğu için ayrıntılarını bilmiyoruz ancak hikâye kabaca şöyle… Osmanlı’yı yıkmak için Şam’da istihbarat güçlerini birleştiren İngiliz ve Fransızlar’ın elinde hayati önemde belgeler vardır ve bunları Şam’da Fransız konsolosluğunda bir kasada muhafaza etmektedirler. Osmanlı’nın eline geçmesi halinde büyük zarara uğrayacakları bu belgeleri ele geçirmek için 3 kişilik bir Teşkilat-ı Mahsusa timi vazifelendirilir. Bu timde kadın ajanımız Mebruke Hanım da vardır. Çok sıkı korunan Fransız elçiliğine sızmayı başarırlar ve belgelerin olduğu kasayı bombayla patlatıp belgeleri ele geçirmeyi başarırlar. Ama Mebruke Hanım bu operasyonda yaralanır.

Lawrance

Olaydan sonra elçilikte inceleme yapan İngiliz istihbaratçılar bombayla patlatılıp açılan kasanın yakınlarında bir tutam kadın saçı bulurlar. Lawrence bu kadın istihbaratçının kimliğinin tespiti ister. Bir kadın tarafından mağlup edilmek onu deliye döndürmüştür. Ama Mebruke Hanım belgeleri çoktan Türk makamlarına ulaştırmıştır bile. Yaralı olmasına rağmen başkaca operasyonlara da katılan bu kadın kahramanımız daha sonra ise Trablusgarp’a geçer ve orada istihbarat yapmaya devam eder. Son nefesine kadar vatan hizmetini sürdürür. Ruhun şad olsun Mebruke Hanım…

Sudanlı Zenci Musa

Zenci Musa’yı tanıyan kaç kişiyiz? Hayatı savaş alanlarında geçen bu kahraman ajanımız Kuşçubaşı Eşref’in emir eridir. Osmanlı hangi cephede savaştıysa orada Zenci Musa’nın ayak izi de vardır. Hayatı istihbarat yapmakla ve savaşmakla geçmiştir. İşte Osmanlı’nın kahraman ajanı Zenci Musa’nın yürek burkan hikâyesi…

1911 yılında Trablusgarp’ın işgali üzerine Libya’ya giden Zenci Musa, Osmanlı Subayları ile birlikte direnişe destek verdi. Orada Kuşçubaşı Eşref ile tanıştı ve emri altına girdi. Edirne’nin kurtuluşu harekâtında da rol alan bu kahramanımız, daha sonra da Eşref Bey’in komutasında gizli bir görevle Yemen’deki 7.Orduya altın götürmek üzere Arabistan’a gitti. İki ayrı tim halinde yola çıkmışlardı ama Eşref Bey’in timi Hayber’de 25.000 kişilik bir İngiliz birlik tarafından kıstırıldı. Eşref Bey iki gün boyunca direndi ama maalesef sonunda esir düştü. Zaten bundan sonra birbirini canları gibi seven bu iki insan bir daha birbirlerini göremeyecekti. Ama önemli olan vatandı, vazifeydi… O hengâmede Zenci Musa 300. (unlockbase.com) 000 Osmanlı altınını kaçırmayı başardı ve Yemen’de Tevfik Paşa’ya teslim etti. İngilizlerden altın kaçırma hikâyesini duymayan yoktur. İşte bu hikâyenin kahramanıdır Sudan’lı Zenci Musa…

1.Dünya Savaşı’ndan sonra Anadolu’ya gelerek Kurtuluş Mücadelesine katılan Zenci Musa hayatının sonlarına doğru verem oldu. Savaştan sonra geçimini Galata’da hamallık yaparak sağlayan bu kahraman, kendisine maaş bağlanması teklifi karşısında şu cevabı vermişti; “Vatanın kurtuluşu için her şeyini feda eden bu yüce milletten maaş almak benim ne haddime… Ben ne yaptım ki!!! Bana maaş olarak vereceğiniz parayı yaşlı bir Müslüman’a verin. Ben hamallık yaparım.” Hayatının sonlarına doğru bir tekkeye kapanan Zenci Musa öldüğünde heybesinde çıkanlar sadece şunlardı; Kuran-ı Kerim, Osmanlı haritası, kefen bezi ve komutanı Eşref Bey’in fotoğrafı. Sadece bunlar…

İstiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy der ki: “Eşref Bey’in emir eri Zenci Musa, omuzlarından arşa yükseldi Nebi İsa…” Ruhun şad olsun büyük kahraman… Saygılarımla…

 

200 bin asker görevde: 18 Yıl Sonra Pakistan’da Nüfus Sayımı

Pakistan’da 18 yıl aradan sonra 6’ıncı nüfus sayımı 88 bölgede yapılıyor. Kapı kapı yapılan sayımlar 24 Mayıs’ta sona erecek ve sonuçlar 60 gün içinde duyurulacak.

Nüfus sayımında görev alan 84 bin görevliyi korumak için de 200 bin asker görevlendirildi. Sayım sadece nüfus değil, azınlıklar, Hindular, Hristiyanlar ve ülkede hayli sayıları artan Afgan mültecilerin de sayısı belirlenecek. Pakistan 90’larda Afganistan’da Taliban müdahelesi ve ABD’nin Afganistan işgalinin ardından çok sayıda Afgan mülteciye kapılarını açtı. Kayıtlı 1,5 milyon Afgan mültecinin olduğu ülkede toplamda 2,5 milyona yakın Afgan olduğu tahmin ediliyor.

Pakistan, nüfus sayımıyla farklı ırk ve dine mensup kişileri belirlemekle birlikte tarihte ilk defa transseksüel bireyleri de ayrı ayrı sayacak. Bilinen rakamlarla 70’den fazla dilin konuştuğu ülkede, nüfus sayımı sırasında vatandaşlar sadece 9 dil arasından tercih yapabilecek. Bunlar ulusal dil, Urdu ve yerel Pencabi, Sindi, Paştu, Beluci, Siraki, Brahvi, Hindko ve Keşmir dilleri.

En sonra nüfus sayımının 1998 yılında yapıldığı Pakistan’da 2017 itibariyle 180-200 milyon arası olacağı tahmin ediliyor.

Pakistan’ın yıllara göre nüfusu:

1951: 33,7 milyon

1961: 42,8 milyon

1972: 65 milyon

1981: 85 milyon

1998: 130 milyon

Kaynak: AA – StratejikOrtak.com

Çin, Doğu Türkistan’da Müslüman ve Türk İsimlerini Yasakladı

Çin Halk Cumhuriyeti, 1949’dan günümüze uyguladığı asimilasyon politikasına bir yenisini daha ekledi. Çin’in uygulamaya koyduğu yeni kararda Uygur Türklerinin İslami isimleri kullanmalarını yasaklayacağı belirtildi.

Yüzyıllardır Türklerin yaşadığı Uygur bölgesinde Mücahid, Muhammed, Talip, Seda, Hacı, Arafat, Türkizat, İslam, Müslima, Ayşe, Fatma gibi Müslüman ve Türk isimlerin kullanılması kanunla yasaklandı.

Telegram’da yer alan haberde listelenen isimler altında kayıtlı olduğu tespit edilen tüm bebekler,  Çin genelinde kullanılan hukou hane halkı kayıt sisteminden men edilecek; halk sağlığı ve eğitimine erişimi etkili bir şekilde inkar edilecek.

İnsan Hakları İzleme Örgütü Çin müdürü Sophie Richardson, “Bu politikalar, inanç ve ifade özgürlüğü haklarına ilişkin ulusal ve uluslararası korumaların bariz bir şekilde ihlali anlamına geliyor ” dedi.

Deutsche Welle’de yer alan haberde Uluslararası İnsan Hakları İzleme Örgütü, Çin hükümetinin ülkede yaşayan Müslümanların ön adlarına getirdiği yasağı sert bir dille eleştirdi. Örgütten yapılan açıklamada “Bu absürd bir sınırlamadır” ifadesi kullanıldı.

Çin’in saçma bahanesi: “Dinî istekleri kamçılar”

Medyada çıkan haberlerde Pekin yönetiminin, Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde yaşayan yaklaşık 10 milyon kadar Müslüman Uygur halkının yeni doğan çocuklarına dini isimler vermesini, “dinî istekleri kamçılar” gerekçesiyle yasakladığı yer almıştı.

Çin makamları bundan böyle dini isimler taşıyan Müslüman çocukların adlarını nüfusa kaydetmeyecek. Sözkonusu isimleri taşıyan çocukların, kamu okullarına gitmeleri ve sosyal hizmetlerden yararlanmaları mümkün olmayacağı belirtiliyor.

Başörtüsü ve uzun sakal da yasaklanmıştı

Yasağın, Çin’deki İslam yasası kapsamında uygulandığı bildirildi. Çin hükümeti Nisan ayı başında başörtüsü ve uzun sakal bırakılmasını da yasaklamıştı.

Uzun zamandır Çin işgalindeki Doğu Türkistan’daki özellikle dini yasakların aşırı boyutta olması, camilere girişin yasaklanması, dini eğitimin engellenmesi sıradan uygulamalar haline gelmişti. Yeni durumda artık insanlara istediği isimleri bile kullanma özgürlüğünün elinden alınası insanlık sorunu haline gelmiştir.

https://stratejikortak.com/2016/03/dogu-turkistan-tarihi.html

Kaynak: Dünya Bülteni

 

Kuzey Kore’den ABD’ye Gövde Gösterisi

Kore Yarımadası’nda sular giderek ısınırken, son olarak bir ABD denizaltısının bölgeye ulaşması tansiyonu iyice tırmandırdı.

Kuzey Kore, ordusunun kuruluşunun 85. yıldönümünü, ülkenin doğu kıyısında Wonsan kentinde gerçek silahların kullanıldığı bir tatbikatla kutladı.


Güney Kore Savunma Bakanlığından tatbikata ilişkin yapılan açıklamada olağanüstü bir durum olmadığını bildirildi.


Bu arada, ABD donanmasına ait füze yüklü USS Michigan adlı denizaltının Güney Kore’ye ulaştığı kaydedildi. USS Michigan’ın yakın zamanda bölgeye gelmesi beklenen USS Carl Vinson Uçak Gemisi Görev Grubuna dahil olacağı vurgulandı.


Kuzey Kore Nükleer Programı Özel Temsilcisi Joseph Yun, Kore Yarımadası Barış ve Güvenlik İşleri Özel Temsilcisi Kim Hong-kyun ve Japonya Dışişleri Bakanlığının Asya ve Okyanusya Bürosu Genel Direktörü Kenji Kanasugi’nin de Kuzey Kore ile ilgili gelişmeleri ele almak üzere Japonya’nın başkenti Tokyo’da bir araya geldiği belirtildi.


Japonya ve ABD dün Batı Pasifik’te, Japonya’ya ait iki destroyer ve ABD’ye ait Carl Vinson uçak gemisinin katıldığı ortak deniz tatbikatı gerçekleştirmişti.


ABD, Kuzey Kore’nin balistik füze denemelerine karşı birtakım askeri tedbirler almanın yanı sıra USS Carl Vinson Uçak Gemisi Görev Grubunu da Kore açıklarına göndereceğini duyurmuştu.


Trump yönetimi, Kuzey Kore’ye karşı tüm seçeneklerin masada olduğunu tekrar tekrar vurguluyor.


Kim Jong-un yönetimi ise dün ABD’nin Kore yarımadasında savaş başlatması durumunda Kuzey Kore’nin “ABD’yi yok edeceğini” duyurmuştu.

Suriye Savaşı’nın Kazananları, Silah Şirketleri ve Şayrat Saldırısının Şifreleri

7 Nisan günü Türkiye saatiyle 04.45 gibi ABD Başkanı Trump’ın daha önce sinyalini verdiği saldırı gerçekleşti. ABD, Akdeniz’de bulunan savaş gemilerinden, USS Porter ve USS Ross ile Suriye’nin Şayrat Hava Üssü’nü vurdu. ABD saldırıda 59 Tomahawk füzesi kullandı.

Tomahawk Füzesi Nedir?

Adını Kızılderililerin savaş baltası olan tomahawk’tan almaktadır. 1970’lerde General Dynamics tarafından tanıtılmıştır. Tam adı TLAM (Tomahawk Land Attack Cruise Missile)’dır. Orta ve uzun menzilli füzeler olarak tasarlanmışlardır. Karadan karaya, denizden karaya, denizaltıdan karaya ve denizden denize olmak üzere çeşitleri bulunmaktadır. Şirketi daha sonra Raytheon Şirketi devralmıştır.

Tomahawk füzesinin fırlatılma anı

Tomahawk füzeleri ilk olarak 1991 yılında, Körfez Savaşı’nda Irak’ı vurmak için kullanılmıştır. 1993, 1996, 1998 ve 2003 yıllarında da Irak’a karşı kullanılmıştır. Ayrıca 1995’te Sırp Cumhuriyeti’ne 1999’da Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’ne ve 2001’de Afganistan’a karşı da kullanılmıştır.

Tomahawklar 600 deniz mili menzile sahip ve çok yüksekten seyretmeyen bir füze. GPS programlı olarak çalışıyor ve hedefine ulaşana kadar arazi ve irtifa değiştirebiliyor. Hava savunma sistemleri tarafından yakalanması zor bir füze.

Tek bir tomahawk’ın maliyeti ise 1,5 ve 1,6 milyon dolar arasında değişiyor.

ABD, Tomahawkları sadece İngiltere’ye sattı ve dünyada bu füzelere sadece bu iki ülke sahip.

Neden Şayrat Hava Üssü?

Şayrat Hava Üssü, Esad’ın en önemli üçüncü hava üssü. Bu kadar önemli olmasının nedeni ise Humus’un 31 kilometre güneydoğusunda, Şayrat kasabasında yer almasıdır. Bu hava üssü Suriye’nin kuzey ve güney yönünden neredeyse ortasında yer almaktadır. Esad’ın burada bulunan uçakları ülkenin her tarafına kolay ve hızlı bir şekilde ulaşabiliyor. Hava üssünde 2 pist ve 40 hangar bulunmaktadır.

Esad, bu hava üssünü iç savaş boyunca muhaliflere karşı kullanmaya devam etti. 2015’in son çeyreğinde iç savaştan zarar gördüğü için üç aylık bir tadilat süresi geçirdi. Tadilatlar 6 Aralık günü sona erdi.

4 Nisan’daki kimyasal saldırıyı gerçekleştiren uçakların bu üssü kullandığı iddia edildi. ABD, Birleşmiş Milletler tepki vermezse gerekeni yapacaklarını söylemişti. Nitekim ABD, üssü bombaladı.

Suriye Savaşının Kazananları

Suriye’de savaş 6. yılını 15 Mart 2017’de doldurmuştu. 7. yılda da değişen bir şey olmadı henüz. Koalisyon IŞİD’i vuruyor ve muhaliflere destek olmaya çalışıyor. İran ve Rusya ile can suyu bulan Esad yerini sağlamlaştırma peşinde koşuyor. Müdahil ülkeler Suriye’yi denek olarak kullanmaya devam ediyor (Türkiye Hariç). Kazananlar ise silah şirketleri oluyor. ABD’nin en büyük silah şirketlerinin savaş öncesi ve sonrası durumlarına bir göz atalım:

Raytheon

Raytheon, 1922’de kuruldu ve şu anda bünyesinde 60 binden fazla çalışanı var. New York Menkul Kıymetler Borsası(NYSE – New York Stock Exchange)’nda işlem görmektedir. Havacılık, uzay sistemleri, siber sistemler, savunma sanayi ve daha birçok alan üzerinde çalışmalar yürütüyor. Hassas silahlar, AR-GE, elektronik savaş sistemleri, füze sistemleri üretiyor. Yukarıdaki Tomahawk’a dikkatli baktıysanız ABD’nin Tomahawklarını bu şirketin ürettiğini görebilirsiniz.

Raytheon’un 31 Aralık 2010 günü hisseleri NYSE’de 46,34 dolardan kapanmıştı. Arap Baharı’nın etkisiyle fiyatlar hızla yükseldi. Diğer ülkeler durulup sadece Suriye kaldıktan sonra bile… Şirketin hisseleri, Arap Baharı ve Suriye Savaşı boyunca yükselmeye devam etti. Şayrat Hava Üssü saldırısından bir gün önce yani 6 Nisan’da hisseleri 150,75 dolardan kapanırken saldırının olduğu 7 Nisan günü ise 152,96 dolardan kapandı. Şirketin hisseleri 31 Aralık 2010’dan 26 Nisan 2017’ye %240,65 arttı.

Boeing

Boeing şirketini ticari uçaklarıyla tanıyoruz. Ancak Boeing sadece ticari uçak üretmiyor.

Boeing, bazıları Türk Hava Kuvvetleri’nin de envanterinde bulunan birçok savaş uçağı modelini üretmektedir. İçinde tank bile taşıyabilen C-17 askeri nakliye uçaklarını da üretiyor. Ayrıca silah ve siber güvenlik alanında da faaliyet göstermektedir. Şirket 2011 yılında Lockheed Martin’den sonra dünyanın en büyük ikinci savunma sanayi şirketi olmuştur.

Boeing’in 31 Aralık 2010’daki hisseleri 65,26 dolardır. Boeing de 6 yıl boyunca kazanç ve değer açısından payına düşeni fazlasıyla almıştır. Bu 6 yıllık süre boyunca ticari uçaklarıyla ilgili yaşanan sorunlar ve spekülasyonlar şirketin artan hisse değerlerini zaman zaman olumsuz etkilese de bu büyük savunma devi hisselerini katlamıştır. Boeing’in 6 Nisan’da hisseleri 177,37 dolar iken saldırının gerçekleştiği 7 Nisan günü 178,85 dolardan kapanmıştır. Boeing’in 6 yıllık sürede ise hisseleri %179,3 değer kazanmıştır.

General Dynamics

Şirket 1952’de uzay, havacılık ve savunma sistemleri üzerine kuruldu. 100 binden fazla çalışanı bulunuyor. General Dynamics; savaş sistemleri, uçak sistemleri, havacılık sistemleri, iletişim sistemleri, deniz sistemleri, füze sistemleri üzerinde çalışmalarda bulunuyor. Türk Hava Kuvvetleri’nin gözdesi Savaşan Şahinlerin yani F-16’nın ilk tasarımı ve elektronik sistemleri Generl Dynamics’e aittir.

Şirket’in 31 Aralık 2010’da hisse değeri 70,96 dolar iken 26 Nisan 2017’de 194,85 dolar olmuştur. 6 Nisan’da 186,30 dolar iken 7 Nisan’da kapanışı 188,04 dolardan yaptı. Şirket hisseleri 6 yıldan fazla sürede %174,36 değer kazanmıştır.

Northrop Grumman

Şirket 1939 yılında kuruldu. Havacılık ve savunma sanayi üzerinde çalışıyor. Üretim yelpazesinde uçak gemisi, savaş uçağı, savaş gemisi, füze sistemleri, uydular ve bilişim teknolojisi sistemleri var.

Northrop Grumman’ın hisseleri de 6 yıldır yükselişte. Şirketin NYSE’deki hisseleri 6 Nisan’da 236,67 dolardan kapanırken 7 Nisan günü 240 doları aşsa da kapanışı 238,81 dolardan kapandı. Şirketin 31 Aralık 2010’da hisse fiyatları 64,78 dolar iken 26 Nisan 2017’de 248,06 dolardan kapandı. Northrop’un hisseleri bu süre boyunca %282,34 değer kazanmıştır.

Lockheed Martin

Lockheed Martin, 1994 yılında şimdiki adını almış çok uluslu bir ileri uzay teknolojileri, havacılık ve savunma sanayi şirketidir. Dünya çapında 56 ülkede faaliyet göstermektedir. Halka açık bir şirkettir ve NYSE’de işlem görmektedir. 140 binden fazla çalışanı olan bir devdir.

F-117 savaş jeti, F-22 avcı uçağı ve F-35 Flighting II en dikkat çeken üretimleri arasındadır. F-35’ler Türkiye de 100 tane sipariş verdi. 2017’de 2 tanesinin gelmesi bekleniyor.

Lockheed’in 31 Aralık 2010 NYSE hisseleri 69,91 dolardan kapandı. Şirketin 6 Nisan’da hisseleri 267,11 dolardan kapandı. 7 Nisan’da ise bu rakam 270,23 dolar oldu. Lockheed, 31 Aralık 2010’tan 26 Nisan 2017’ye %290,4 değer kazandı.

Şayrat Saldırısının Şifreleri

ABD, Rusya’ya haber verildiğini söyledi. ABD basını Rusya’nın çok kısa bir sürede üsteki rejim uçaklarını ve askerlerini ve üssün etrafında konuşlu İran askerlerini bölgeden uzaklaştırdığını yazdı. Rusya, kendilerine haber verilmediğini söyledi.

Rusya’ya haber verildiyse, Rusya S-300 ve S-400 sistemlerini bilerek devreye sokmamış olabilir. Bu kadar etkin kullanılan hava üssünde, tarafların hepsinden farklı açıklama gelse de hepsinin ortak noktası olarak can kaybının 10’u geçmiyor olması üssün boşaltıldığını gösteriyor. Rusya’ya haber verilmediyse S-300 ve S-400’lerin devrede olduğunu düşünebiliriz ve ABD’nin de Tomahawk’ı tercih etme nedeni olarak alçak irtifa uçuş yapabilme, arazi ve irtifa değiştirebilme özelliklerinden dolayı Rusya’nın sistemlerinden kaçmak olduğunu söyleyebiliriz.

S400

Rus Kommersant gazetesi ise daha farklı bir iddiada bulundu. Gazeteye göre ABD saldırıyı bildirdi ancak tam yer vermedi. Akdeniz’den Tomahawk’lar ateşlendiğinde Rus füze savunma sistemleri Tomahawk’ları hemen tespit etti. Ama Pentagon yetkilileri ilk yaptıkları bildirimde, “Füze saldırısına müdahale ederseniz ABD ile Rusya arasında askeri bir çatışma çıkar” uyarısında bulundu. Rus yetkililer de Suriye’deki savunma sisteminin önceliğinin Rus üsleri ve askerini korumak olduğunu göstermek için müdahalede bulunmadı.

Şayrat saldırısı, ABD’nin sadece kimyasal silah kullanımına bir misilleme olarak düşünülemez tabii ki. Bu saldırı Esad’a, Rusya’ya İran’a ve tüm dünyaya bazı mesajlar içeriyordu. Tabii kendi içinde de özellikleri vardı:

  1. Şayrat Hava Üssü, Esad’ın can damarlarından birisi. Esad’ın en önemli üçüncü hava üssü olarak gösteriliyor. Üs, 2013 öncesinde kimyasal silah deposu olarak kullanılıyordu.

2. Saldırı, ABD Doğu Yakası saatiyle 08.45’te yani New York Menkul Kıymetler Borsası (NYSE)’nin açılmasına 45 dakika kala gerçekleşti. Böylece 5 silah şirketinin hisseleri hızla yükselişe geçti. Tomahawk’ların üreticisi olan Raytheon şirketinin hissedarları arasında Trump’ın da olduğu iddia ediliyor.

3. ABD’yi her fırsatta tehdit eden İran’ın askeri yetkilileri birkaç gün önce o üsteydi.

4. Rusya Hava Kuvvetleri bu hava üssünü etkin olarak kullanıyordu.

5. The Telegraph’tan Josie Ensor’un 8 Nisan’daki haberine göre ise 59 Tomahawk’la vurulan Şayrat Hava Üssü’nden, saldırıdan birkaç saat sonra bir rejim uçağı tekrar havalandı.

6. Rusya, saldırının ardından operasyonlar sırasında ABD ve Rusya’nın karşı karşıya gelmemek için oluşturdukları Sıcak İletişim Hattı’nı kapattıklarını söyledi. Ayrıca Rusya, Suriye’ye çok sayıda S-300 yerleştirdiğini duyurdu. Kremlin, Esad’ın bu sistemleri hava sahasını savunmak için kullanacağını açıkladı.

7. Saldırıdan iki gün sonra, 9 Nisan’da Rusya ve İran ortak açıklamayla “kımızı çizgi”nin geçildiğini belirterek, “Bir başka saldırı durumunda karşılık vereceğiz” dediler.

8. Saldırıyı gerçekleştiren gemiler de bir mesaj taşıyordu. İki ay önce şubat ayında Karadeniz’de Rus jetleri tarafından iki kez taciz edilen USS Porter gemisi Tomahawk’ları atan iki gemiden birisiydi.

9. Rusya’nın 30 Eylül 2015’te Suriye’de hava operasyonlarına başlamasından sonra ABD basını, Obama yönetimini, Suriye’yi Rusya’ya bırakmakla eleştiriyordu. Esad toprak kazanmaya başlamış, muhalifler ise koalisyonun hava operasyonlarına rağmen kan kaybetmeye devam ediyordu. Trump, rakiplerine gözdağı ve muhaliflere moral olması için gövde gösterisi yaptı. Buradaki mesaj “Rusya’ya ve İran’a rağmen” bu saldırının yapılmasıyla ABD’nin süper güç olduğunu tüm dünyaya göstermekti.

10. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, “Esad’ın gidişi IŞİD’e yarar” derken G7 zirvesi sonrası konuşan ABD Dışişleri Bakanı Rex Wayne Tillerson, “Esad’ın iktidarının sonu yaklaşıyor” dedi.

Alihan Özsoy

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


Kaynakça

Americas Tomahawk Missile Attack on Syrias Shayrat Air Base on Sham, http://www.thedrive.com/the-war-zone/9089/americas-tomahawk-missile-attack-on-syrias-shayrat-air-base-was-a-sham

Syrian Warplanes Take Air Base Bombed US Tomahawks, Josie Ensor, http://www.telegraph.co.uk/news/2017/04/08/syrianwarplanestakeairbasebombed-us-tomahawks/

Finansal Kaynaklar,

https://www.google.com/finance?chdnp=1&chdd=1&chds=1&chdv=1&chvs=maximized&chdeh=0&chfdeh=0&chdet=1492068131150&chddm=991576&chls=IntervalBasedLine&q=NYSE%3ARTN&ntsp=0&fct=big&ei=xYruWIHYNpmFsQGK5I7QBg

Raytheon, http://www.raytheon.com/capabilities/missiledefense/

Çin’in İlk Yerli Uçak Gemisi Suya İndirildi

Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) 2015’te yapımına başladığı 315 metre uzunluğundaki ve 75 metre genişliğindeki ilk yerli uçak gemisini büyük bir tören ile suya indirdi. Gövde ağırlığı 70 bin ton olan ve ‘Type 001A’ olarak adlandırılan geminin 2020’den önce ordu envanterine alınacağı belirtilmişti.

Dünyada uçak gemilerinin önemi git gider artarken, ÇHC böylece donanmasına ikinci uçak gemisini katmış oldu. Pekin yönetiminin en yakın müttefiklerinden Rusya’nın ise sadece bir uçak gemisi bulunuyor.

Uçak gemisi olan 13 ülke ise şöyle:

Kaynak: askerigucu

Kaynak: Stratejikortak.com – Fotoğraf: Reuters

Mark Sykes: Ortadoğu Haritasını Çizen Adam

İngiltere’nin Değişen Osmanlı Politikası

19.yy’ın siyaset yapma modeli olan İngiltere ve İngiliz siyaseti, yeryüzüne yayılmış çıkarlarından dolayı çok yönlü olmuştur. Bu çıkarlar doğrultusunda, hem Hindistan’a giden yolların güvenliği hem de o dönem potansiyel tehlike olarak gördüğü Rusya ile arasına tampon görevi görme açısından Osmanlı Devleti’ni ayakta tutma politikası izliyordu. 1853-56 Kırım Savaşı’nda Osmanlı Devleti’ni destekleyip Rus gücünü dengelemeye çalışması bu politikaya örnek olarak gösterilebilir.

19.yy’ın son çeyreğinde ise İskenderiye’den Güney Afrika’ya kadar uzanan İngiltere’nin sömürge imparatorluğu 20.yy’da izleyeceği politikaların da farklı bir boyut kazanmasına neden oldu. ‘The Great Game’ (Büyük Oyun) olarak adlandırılan bu yeni politika, Osmanlı’yı ayakta tutma stratejisinden vazgeçilip Asya toprakları üzerinde yaşayıp Türk olmayan halkların desteklenebileceği fikri noktasından çıkmıştır. Bu fikrin ortaya çıkmasına sebep olan bir diğer etken de Rusya’nın bölgede artan etkinliği olmuştur.

De Bunsen Komitesi ve Mark Sykes

İngiliz yazar, diplomat, asker ve gezgin Sir Mark Sykes 1879 yılında varlıklı bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Sykes garip bir geçmişin ürünüydü aslında. İyi yürekli ama kayıtsız annesi ile yaşlı ve sert babası ayrı yaşadı. Babası onu 11 yaşında iken doğuya seyehata (Mısır, Lübnan, Kudüs) götürmüş ve henüz küçük yaşlarda yapmış olduğu bu seyahat yaşamına yön verip bir tutku haline geldi. Eğitim geçmişi de pek parlak olmayan Sykes, Cambridge Jesus College’da 2 yıl okumuş fakat mezun olamamıştı. Babasının ölümünden sonra kendisine kalan büyük topraklar ve haralar onu doğuya yapacağı uzun süreli seyehatlerden alıkoymamıştır. Sykes, sempatik tavırları ve profesyonel sayılacak derecedeki yeteneklerinden (karikatürist ve taklitçi) dolayı kolaylıkla dost edinirdi. Fikirlerini inatla savunur, sık sık da değiştirirdi. Sykes’ın bu özellikleri göz önünde bulundurulduğunda, daha sonra göreceğimiz Sykes-Picot Antlaşması’nda oynadığı rolü daha iyi anlamamızı sağlayacaktır.

Mark Sykes

Babasından, torak ve haraların yanı sıra önemli bir miras daha kalmıştı; parlamentoda vekillik koltuğu. 1911’de muhafazakar bir vekil olarak Avam Kamarasına girmiş, 1913’te de 6.Baronet (babadan oğula geçen onur ünvanı) olarak babasının yerine geçmiştir. Sykes’ı diğerlerinden farklı kılan nokta, kısa zamanda yaptığı doğu seyehati ve bu seyahatlerden edindiği bilgilerdir.  Bu bilgiler yaklaşan I.Dünya Savaşı sırasında oluşturulacak politikalar açısından oldukça önemli görülmüştür. Sykes’ın savaştan önce sarf ettiği şu cümleler, İngiliz dış politikasını anlamamız açısından oldukça önemlidir; ‘Londra’dan Kalküta’ya uzanan alanda İngilizlerin sonsuz çıkarı vardır.’ Öngörülerinin erken dönemde dikkate alınmamasının 2 temel nedeni vardı;

  • Mensubu olduğu parti iktidar değildi
  • Dünya Savaşı henüz patlak vermemişti

Savaşın başlamasıyla birlikte Ortadoğu uzmanlığından yararlanabileceği bir iş aramaya girişti. Bu doğrultuda 1914 yazında dönemin önemli siyasi figürlerinden Churchill’e mektup yazar. Mektubunda Osmanlı’ya karşı çalışıp, yerlileri ayaklandırabileceğini ve kendi saflarına çekebileceğini belirtse de Churchill’in ona vereceği bir görev yoktu veya görev vermeyi uygun bulmamıştı. Fakat İngiliz donanmasının Gelibolu’da aldığı yenilgi Churchill’in görevden alınmasına neden oldu. Yaşanan bu gelişmeye paralel olarak İngiltere ‘De Bunsen Komitesi’ni kurdu.

Dönemin İngiltere başbakanı H.H. Asquith tarafından kurulup başkanlığı Sir Maurice De Bunsen tarafından yürütülen komitenin amacı savaş sırasında İngiltere’nin izleyeceği dış politikayı belirlemekti. Komite aslında birkaç bakanlığın birleşmesiyle oluşturulmuştu. Bu bakanlıklardan bir de, başında Herbert Kitchener’in bulunduğu Savaş Bakanlığı idi. Kitchener göreve gelir gelmez yaptığı ilk iş Mark Sykes’ı komite üyesi yapmak oldu. Çünkü Kitchener’in Ortadoğu’yu bilen vekillere ihtiyacı vardı ve Sykes bölgeyi bilen birkaç isimden biriydi. Komite, Sykes’ın etkisiyle Osmanlı Devleti’nin savaş sırasında öngörülen siyasi yapısının alternatiflerini şu şekilde açıklamıştır;

  • Osmanlı Devleti’nin itilaf devletlerince ilhakı
  • İmparatorluğun nüfuz bölgelerine ayrılması
  • İmparatorluğu olduğu gibi bırakmak ama hükümetini tabi kılmak
  • Devletin federe yapılara bölünerek yerinden yönetilmesi

Dönemin baskın politik yapısı, Osmanlı Devleti’nin ilhakını arzularken komite, öncelikle müttefikler arasında sürtüşmelere neden olabileceği ve sonrasında özellikle İngiliz tarafına fazladan ek sorumluluk ve maliyet getireceği kaygısıyla, bu planın uygulanmasını uygun bulmamıştır. Bunun yerine komite, merkeziyetçi yapısı bulunmayan Osmanlı Devleti’nde beş federe devletin (Suriye, Filistin, Ermenistan, Anadolu ve Irak) kurulmasını önerdi. Planın esnek oluşu, İngiltere’yi ek mali ve askeri yükümlülüğe sokmaması komite tarafından olumlu karşılanıp kabul görüldü.

Raporlaştırılan bu karar İngiliz Hükümeti tarafından tam olarak uygulanmasa da, alınan kararlar İngiliz politika yapıcılarının niyetlerini göstermesi bakımından önemlidir. Sykes-Picot Antlaşması’nın İngiltere açısından ön hazırlığı niteliğinde olan bu rapor, Osmanlı Devleti’nin öteden beri savunulan toprak bütünlüğünün artık İngiliz siyasetçilerinin gündeminden tamamıyla düştüğünün somut bir delili olarak yorumlanabilir.

Arap Aşiretleri ve bir İngiliz ajan

Raporun genel ağırlığının İran Körfezi’ne yönelik olması Sykes tarafından Ortadoğu hakimiyeti için yeterli bulunmadı ve bunu komiteye bildirdi. Sykes, bu doğrultudaki raporunu komiteye teslim ettikten sonra Temmuz 1915’te Kitchener tarafından bilgi toplaması amacıyla Ortadoğu’ya gönderildi.

Mark Sykes’ın Ortadoğu’daki Faaliyetleri ve Sykes-Picot Süreci

6 ay süren Mısır, Mezopotamya, Balkanlar ve Hindistan yolculuklarının neredeyse her adımını raporlaştırıp komiteye gönderdi. Sykes bu gezilerinde etnik grup fark etmeksizin, tek tek aşiretlerin nerede yaşadıklarını, kuvvetlerini, silah durumlarını, Osmanlı Devleti’ne yönelik tutumlarını ve aşiret reislerinin birbirleri ile olan ilişkileri tespit etmeye çalışmıştır. Bu doğrultuda 3 bölümlü bir aşiret haritası da çizen Sykes, haritayı aşiretlerin yerleşik, göçebe ve yarı göçebe durumlarına göre tasnif etmiştir. Sömürgeciliğin gelişimine paralel olarak, yerel halkı tanımak ve bunlarla iritbak kurmak, zayıf ve güçlü yönlerini, çıkar ilişkilerini tespit etmek İngiltere’nin bölgede hakimiyet kurması açısından son derece önemliydi.

İngiliz İstihbaratı Sykes’ı kimi zaman gönüllü öğretmen, doktor olarak kimi zaman da din adamı olarak  görevlendirip bölgede bilgi toplamasını sağlıyordu. Görevi sırasında sırasında ismi geçen yerleşim yerlerinde gözlemlerde bulunan Sykes’ın amacı yanlızca bölge insanı hakkında bilgi edinmek değildi. Esas amacı bölge üzerinde İngiliz hakimiyetini gerçekleştirmenin yollarını aramaktı.

Sykes ve birçok İngiliz istihbarat ajanının ortak çalışması ile bölge halkının düşüncelerine eklenmek istenen şuydu; ‘Osmanlı’nın dörtyüz yıllık istibdatı sona erdirilmeli, büyük özgür Arabistan kurulmalı.’ Bu söylemin etkisiyle Mekke Emiri Şerif Hüseyin bağımsızlığını ilan etmiş ve büyük oranda Arap halkı etrafında toplamıştır. Para ve silah desteği alan Şerif Hüseyin beraberindeki arap aşiretleri ile birlikte, kendilerini İngilizlerden korumaya gelen Osmanlı’ya karşı bir isyan başlattılar. Hicaz’da İngilizlerle savaşan Osmanlı ordusuna arkadan bir saldırı başlatan Şerif Hüseyin ve beraberindeki arap aşiretleri, milleyetçiliğin de etkisiyle büyük bir katliam yaşanmasına neden oldular.

İngilizlerin bölgedeki faaliyetlerinden elbette rahatasız olan bir Fransa vardı. İngiliz-Fransız görüşmelerinin başladığı sıralarda Sykes Ortadoğu’dan henüz dönmüştür. Sykes edindiği izlenimler doğrultusunda; Fransa’nın Suriye emellerinden çekinip isyan etmekten korkan Arapların rahatlatılması için, ilk önce Fransızlarla anlaşılması gerektiğine inanmıştır. Ayrıca komiteyi uyarmış, gerekli önlem alınmazsa Şerif Hüseyin’in öldürülebileceğini ve yerine geçecek kişinin İttihak ve Terakki’nin adamı olmakla kalmayıp Arap isyanı ile ilgili bütün hazırlığı boşa çıkacağını ifade etmiştir. Bu fikirlerle kabinenin gözüne giren Sykes, o dönem Fransızlarla (François Georges Picot) yürütülen görüşmelerin tıkanması sebebiyle bu çıkmazı aşmak için hükümet tarafından Arthur Nicolson’ın yerine atanmıştır. Bundan sonraki görüşmeler Sykes ve Picot arasında yapılacaktır.

 Uzun süren toplantılar ve ara ara tıkanan görüşmeler sonucu hem İngiltere hem Fransa nüfuz etmek istedikleri bölgeler üzerinde büyük oranda anlaştılar. Fransanın ekonomik (petrol) İngiltere’nin ise stratejik (sömürgelere giden yol) bölgeler üzerinde hakimiyet kurması, savaşın başladığı ilk andan beri kendi iç siyasetlerinde tartıştıkları bir konu olmasından ötürü iki tarafından da memnuniyetinden söz edebiliriz. Görüşmeler Ortadoğu’nun tamamını kapsayacak şekilde yapılsa da Yahudiler (Kudüs çevresi-Filistin) ile ilgili nihai bir sonuca varılamamıştır. Ancak çizelen yeni Ortadoğu haritası ve bu haritaya eklenen yeni devletlerle (Ürdün, Irak) ileride kurulacak bir Yahudi devletine yer açmak istenildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Sykes’ın Filistin’i İngiltere’nin kontrol etmesi gerektiğini savunması, Picot’nun da Büyük Suriye projesine Filistin’i de dahil etmek istemesi, taraflar arasında anlaşmazlığa yol açmış ve Sykes-Picot Antlaşmasına yansımıştır. Filistin konusundan istediğini alamayan Sykes Süveyş Kanalı’na bitişik olan bölgenin kontrolünü sağlamak için Siyonist Filistin Davası’na arka çıkma fikrini sunmuştur. Hem bu hamle ile İngilizler sadece bölge Yahudileri değil, Amerika, Rusya ve Almanya Yahudilerinin de sempatisini kazanacaktı. Yani İngilizler çok istedikleri Filistin’i alamadığı için Siyonizm’i Filistin’in işgalini meşrulaştırmada kullanmışlardır. Bu doğrultuda İngiliz himayesi altında bölgeye çok sayıda Yahudi yerleştirilmiştir.

Sir Mark Sykes 1919 yılında barış konferansı için bulunduğu Paris’te kaldığı otelin odasında yakalandığı İspanyol Gribi nitecesinde, adını verdiği antlaşmanın akıbetini göremeden öldü.

Sonuç

Sykes-Picot Antlaşması, Rusya’nın 1917’de uluslararası kamuoyuna ifşa etmesiyle hiçbir zaman tam olarak pratiğe dökülmemiş olsa bile daha sonra yapılacak olan Balfour Deklerasyonu, Paris Barış Konferansı, Sevr Antlaşması ve San Remo Konferası’na yön vermesi açısından son derece önemlidir. Sömürge yönetiminde yetişmiş kişilerin bölgenin beşeri, dini ve siyasi yapısından ziyade devletlerin çıkarlarını dikkate alması bölgeye kaosa sürüklemiştir. Uluslararası ilişkiler realist dünyasının ‘böl ve yönet’ metodunun en güzel örneklerinden biri olarak gösterilebilir.

Resmi adıyla Küçük Asya Antlaşması olan Sykes-Picot Antlaşması günümüzde Ortadoğu’da yaşanan sorunların temelinde yatan neden olarak gösterilir çoğu tarih yazarları tarafından. Antlaşmanın imzalandığı günden bu yana bölgede yaşanan kaos, mezhep ve iç savaşlar yaklaşık kırk milyon insanın ölümüne yol açmıştır. Bugün bile bölge insanına ‘parçalanma’ ya da ‘bölünme’ dendiği zaman adını bilmese bile Sykes-Picot Antlaşmasını lanetlemekte. Bu da antlaşmanın, insanlarda yarattığı ‘psikolojik’ boyutu göstermektedir.

Sykes-Picot’a göre; Mavi alan Fransız sömürgesi; A alanı Fransız Mandası
Kırmızı alan İngiliz sömürgesi; B alanı İngiliz Mandası

Mehmet Usal*


*Stratejik Ortak misafir yazarı.

Fransa Seçim Haritası ve Dil Haritası Kıyaslaması

Fransa’da 23 Nisan’daki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin resmi sonuçları açıklandı. En yüksek oyu alan AB yanlısı Macron %23,86 AB karşıtı Le Pen ise %21,43 oy alarak ikinci tura kaldı.

Seçimlerin 2. turu 7 Mayıs’ta gerçekleşecek.

İşte Fransa’daki seçim haritası ve Fransa’nın dil haritası…

Fransa seçim haritası (Pembe: Macron – : Mor: Le Pen)

Fransa’nın dil haritası:

Occitan: Oksitanca, Fransa, İspanya ve İtalya’da konuşulan bir Latin dilidir.

Basque: İspanya’nın kuzeyi ve Fransa’nın güney batısındaki özerk bölgede yaşayan bir halktır.

Dutch: Flemenkçe

German: Almanca…

Breton: Bretonca, Hint-Avrupa dil ailesinin Kelt koluna ait dildir. Fransa’nin Breton bölgesi’nin resmî dili.