Kobani’den Fırat Kalkanı Harekatı’na

ABD öncülüğündeki koalisyon güçleri 23 Eylül‘de IŞİD’i durdurmak ve örgütün yeni işgal planlarını engellemek için, Suriye’deki örgüt mevzilerini bombalamaya başladı. 2 Ekim itibariyle Kobani ve çevresindeki 354 köyün 350’sini ele geçiren IŞİD, Kobani’yi kuşattı.

İlçe merkezindeki YPG karargahını ele geçiren IŞİD’in Suriye’de Kobani merkezini de ele geçirmesi demek, sıranın YPG kontrolündeki Haseke ve Kamışlı’ya geleceği anlamına geliyordu. ABD ve PYD güçleri bu nedenle de Kobani’nin hiçbir şekilde IŞİD tarafından işgal edilmesini kabul etmeyecekti. Aradan üç gün geçti ve PYD lideri Salih Müslim’in Ankara’ya geldiği ve dolaylı yollarla Türk hükümetiyle görüştüğü belirtildi. Bu görüşmede Türkiye’nin Müslim’e, “Suriye muhalefeti içerisinde yer alırsanız size destek verebiliriz, bunun gerçekleşmesi için de PKK ile olan bağlarını koparmanız gerekiyor” dediği iddia edildi. Hatta Müslim bunun üzerine; “Türkiye’nin şartları kabul edilemez” şeklinde bir açıklamada bulundu.

Bu olaylar olurken Türkiye’deki halk konuya uzak değildi. “Medyada Kobani elden gidiyor, IŞİD sınırımıza kadar geldi” şeklinde haberler yapıldı. “Türkiye IŞİD’e destek veriyor” algısının ilk oluşma evresi bu dönemde gerçekleşti. Salih Müslim’in Ankara ziyaretinden sadece bir gün sonra da Türkiye’de PKK sempatizanlarının 50’yi aşkın kişiyi katlettiği 6-7 Ekim Olayları, namıdiğer ‘Kobani Olayları’ gerçekleşti. Sokakların yakıldığı, PKK muhalifi sivillerin öldürüldüğü Kobani olaylarında sempatizanlar, “Türkiye IŞİD’e destek veriyor, Kobani’deki Kürtlere destek vermiyor” iftirasını kullandı. Bu insanların sokağa çıkmasının ve onlarca insanın ölmesinin sebebi olarak, Selahattin Demirtaş liderliğindeki HDP’nin yaptığı ‘Sokağa Çıkın!’ çağrısı gösterildi.

Eylemlerin katliam derecesinde şiddetli bir şekilde sürmesinin arka planında, hükümeti köşeye sıkıştırıp, Türkiye’den Kobani konusunda YPG’ye destek vermesi isteniyordu. HDP’liler Kobani’den gelen binlerce sivile kapılarını açan Türkiye’nin daha fazla yardım etmesini ve IŞİD’i vurmasını talep ediyordu. Ancak Türkiye savaşın doğrudan tarafı olma konusunda temkinli davrandı. Ayrıca çözüm sürecinin olduğu bir dönemde ‘Kobani Olayları’ gibi bir kanlı eylemler silsilesinin yaşanması, hükümetin sürecin doğru bir yola gitmediğini fark etmesine de(!) vesile oldu. PKK’nın süreç boyunca nasıl güç kazandığının farkına varıldığı(!) ilk olay olan Kobani eylemleri sonucunda  Demirtaş ‘suçlu’ olarak gösterildi ve çoğu PKK’lı gözaltına alındı.

Tek başına YPG’nin ilçeyi savunamayacağının anlaşılması üzerine Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) lideri Barzani’den yardım istendi ve Barzani bu isteği kabul etti. Türkiye içerisinde koridor oluşturularak peşmergelerin Kobani’ye geçişi dile getirildi. Uzun diplomasi trafiği ve Obama-Erdoğan görüşmesi sonucu Türkiye’de bu talebi kabul etti.

Peşmergelerin Kobani’ye geçmesi konusunda bu fikri ABD Başkanı Obama’ya kendi önerdiğini ifade eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Buradaki PYD ve PKK gruplarına vereceğiniz destekler bizim için kabul edilemez demiştim. Atılacak adım Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile kabul edilebilir, Peşmerge ile işbirliği kabul edilebilir.” dedi.

Ardından başlayan Kobani’yi IŞİD’den temizleme operasyonunda peşmerge, ÖSO ve PKK’nın Suriye kolu YPG karadan saldırdı. Havadan koalisyon güçlerinin destek verdiği operasyon sonucu Kobani ve çevresindeki bazı bölgeler IŞİD’den temizlendi. ABD destekli PYD güçlerinin şehri ele geçirmesinin ardından, ÖSO ve Peşmerge bileşenlerini saf dışı bırakması gecikmedi. Peşmerge’nin Suriye dışına çıkarıldığı, ÖSO bileşenlerinin de Türkiye üzerinden İdlip ve Halep’e gönderildiği bildirildi.

ÖSO ve YPG Kobani Operasyonu öncesi

Kobani Olayları ve PKK’nın Doğu ve Güneydoğu’da şantiye baskınlarına rağmen devam eden Çözüm Süreci’nde, ilk defa HDP heyeti ile hükümet yetkililerinin ortak açıklama yapacağı açıklandı. 28 Şubat 2015​’te Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ve İçişleri Bakanı Efkan Âlâ ile İmralı-Kandil arasında görüşmeleri yürüten HDP heyeti İstanbul Dolmabahçe’deki Başbakanlık çalışma ofisinde bir araya geldi. HDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder tarafından “Dolmabahçe Mutabakatı” adlı 10 maddelik tartışmalı metin okundu. Demokratik siyaset ve kimlik kavramları gibi başlıkların yer aldığı metinde, PKK’nın silah bırakmasına dair bir ifadenin olmaması dikkat çekti. Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan​ ise aynı görüşmede “Silahların devre dışı kalması​” konusunda bir çağrıda bulundu. Dolmabahçe’deki görüşmede Öcalan’ın “PKK’nın silahlı mücadeleyi bırakma temelinde bahar aylarında olağanüstü kongreyi toplamaya davet ediyorum.​” şeklindeki açıklamasını da bildiren Sırrı Süreyya’ya, aynı gün PKK yöneticilerinden Mustafa Karasu cevap verdi. Karasu, PKK’nın ajansı ANF’ye yaptığı açıklamada;“PKK kongresini yapıp silah bırakma kararı alacak biçimindeki yaklaşımlar demagojidir.” dedi. Bir gün sonra yine Karasu; “Hiç kimsenin PKK adına silah bırakmasından, PKK’nın kongre yapıp silah bırakma kararı alacağından söz etmesi mümkün değildir. Hiç kimsenin üzerinde böyle bir vazife yoktur!”​ diyerek çözüm sürecinin anlamsızlığından bahsetti ve PKK’nın elebaşı Öcalan’a ‘meydan okudu’.

Dolmabahçe görüşmesinden

7 Haziran Başbakanlık seçimlerinde “seni başkan yaptırmayacağız” söylemleri, seçimden tek bir partinin çıkmaması, “koalisyon mu olacak?” şeklindeki deli sorular gündemi meşgul ederken; 20 Temmuz’da Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde PKK’ya yakın dernek ve sosyalist gençlik federasyonu üyelerinin olduğu, Kobani’ye yardım için toplanılan bir kültür merkezine IŞİD’in bombalı saldırısı gerçekleşti. 34 kişinin öldüğü, 100’den fazla kişinin yaralandığı saldırıdan iki gün sonra yine Şanlıurfa’da, ama bu sefer Ceylanpınar’da, ev arkadaşı olan 2 polis, evlerinde başlarından tabancayla birer kurşunla vurulmuş bir şekilde bulundu.

Suruç’taki terör saldırısı sonrası bir görüntü

PKK’nın üstlendiği olayın üstünden 3 gün geçti ve hükümet düğmeye bastı. F-16 savaş uçakları 4 yılın ardından ilk kez PKK hedefleri vurdu.

PKK’ya 4 yıl sonra ilk hava harekatının gerçekleştiği günlerde, ABD destekli YPG güçleri Kobani’den sonra Tel Abyad’ı da IŞİD’den alarak sınır hattı boyunca topraklarını genişletmişti.

Türkiye, Suriye’de PYD/YPG’nin Fırat’ın batısına geçişini kırmızı çizgisi olduğunu ve gerekirse müdahale edeceğini Temmuz 2015 ayının ilk günlerinde duyurmuştu. Aynı günlerde IŞİD’e karşı oluşturulan ABD öncülüğündeki koalisyon savaş uçaklarına İncirlik’i açan Türkiye, karşılığında ABD’nin ‘Güvenli Bölge’ konusunda anlaştığını açıkladı. Konuya ilişkin Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu, “DAEŞ ve PYD Suriye sınırında oluşturulacak güvenli bölgeye girmeleri durumunda hem Türkiye, hem de ABD tarafından vurulacak” dedi. Türkiye, Azez-Cerablus hattı arasında bir ‘Güvenli Bölge’ planını her fırsatta dile getirdi. Ancak Obama yönetimi konuya hep uzak olma taraftarı oldu ve havadan destek verdiği YPG ile operasyonlarını sürdürerek PYD kontrolündeki toprakların genişlemesine vesile oldu. 30 Eylül 2015’ten itibaren de Rusya hava ve kara unsurlarıyla Suriye’ye müdahil olma kararı aldı. Rusya, Esad rejiminin ‘son çırpınışlarında’ Suriye’ye ayak basarak rejimin geleceğini ve Akdeniz’de tek varlık gösterdiği Suriye’deki limanlarını kontrol altına aldı. 24 Kasım’da Rus savaş uçağının Türk savaş uçaklarınca düşürülmesiyle birlikte Suriye’de dengeler tamamen değişti.

13 Ekim 2015 tarihinde PYD, Arap, Süryani ve Türkmenler’den oluşan grupları Suriye Demokratik Güçleri (SDG) adı altında toplayarak yeni bir ittifak kurdu. PYD ve ABD’nin bu oluşumu kurmasının en önemli sebebi; örgütün ABD ve Avrupa’dan yardımları daha sorunsuz almak istemesi ve diğer etnik kimlikteki grupları bir araya toplayarak, uluslararası medyada ‘çeşitlilik’ barındırdığını iddia ederek destek almak istemesidir.  Tarafsız kuruluşlarca yapılan yorumlarda SDG’nin yüzde 90’a yakınının YPG’lilerin oluştuğu tespit edildi. CNN’nin açıkladığı verilere göre ise Suriye Demokratik Güçleri (SDG) 50 bin kişi ve bünyesinde 27 bin YPG’li, 23 bin de Arap var. YPG’nin başını çektiği SDG, 26 Aralık‘ta Fırat’ın batısındaki IŞİD kontrolünde bulunan stratejik Tişrin Barajı’nı ele geçirdiklerini açıkladı. Yani ‘Türkiye’nin kırmızı çizgisi silinmiş’ oldu. Başbakan Davutoğlu; “Fırat’ın batısına geçenlerin PYD unsurları olmadığı, daha çok Arapların olduğu” şeklinde bir açıklama yaparak Türk halkını geçiştirdi.

Obama’nın IŞİD ile mücadele özel temsilcisi Brett McGurk‘a plaket veren YPG komutanı Polat Can ise 28 Aralık 2015’te kendi twitter adresinden Fırat’ın batısına geçildiğini dalga geçerek paylaştı.

Türkiye için kara bir yıl olarak tarihe geçen 2016 yılı, daha ilk günlerden ne kadar zor geçeceğini göstermişti. Ocak ayının 18’inde IŞİD tarafından ilk roket Kilis’e atıldı. 20’den fazla insanın hayatını kaybettiği vahim saldırılar Fırat Kalkanı Harekatı’nın başladığı 24 Ağustos’a kadar devam etti. Tarihler 3 Şubat 2016’yı gösterdiğinde ise muhaliflerin Halep-Türkiye ikmal hattını kesen rejim güçleri, Suriye iç savaşının seyrini değiştiren bir operasyona imza attı. İkmal yolunu kesen rejim güçlerine Rusya’nın hava desteğiyle YPG’de destek verdi. YPG ile muhalifler arasında çatışmalar alevlenmeye başladı. YPG, Afrin kantonundan Azez ve Tel Rıfat tarafına doğru saldırıya geçti. Türkiye ise YPG’nin bu saldırılarına 13 Şubat’ta obüs toplarıyla karşılık verdi ve YPG’nin 100 bini aşkın Suriyeli’nin yaşadığı Azez yönüne saldırmasını engellemeye çalıştı. Bu saldırılar sonrasında ise Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun ”Menneğ askeri havaalanından PYD derhal uzaklaşmalı” söylemleri havada kaldı ve YPG, 16 Şubat’ta Tel Rıfat ve Menneğ Havaalanı’nı tamamen kontrolü altına aldı. Türkiye sınırındaki Azez ise muhaliflerin kontrolünde kaldı. Bu saldırıyla Halep ikmal hattı, rejim ve YPG’nin ayrı güçleriyle iki taraflı kesilmiş oldu.

Halep’in Kuzeyinde Harita (16 Şubat 2016)

Fırat’ın batısına Tişrin Barajını ele geçirerek ulaşmış olan YPG güçlerine karşı Türkiye’nin sert açıklamaları devam ederken, 20 Mayıs’ta “stratejik derinliğin” üstadı Ahmet Davutoğlu yerine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın en yakınındaki isimnlerin başında gelen Binali Yıldırım Başbakan oldu. ABD Türkiye’yi oyalamaya devam ederken, karada YPG güçleriyle ABD Münbiç için operasyona hazırlanıyordu.  1 Haziran’da ABD’nin hava desteğiyle YPG güçlerinin ‘Münbiç Operasyonu’ başladı. İlk önce ilçenin etrafındaki köyler bir bir IŞİD’in elinden alındı ve Münbiç’in merkezi kuşatma altına alındı. ABD’nin yoğun hava desteğiyle ilçeyi tamamen kontrol etmeye çok yaklaşan YPG güçlerine karşı Türkiye’nin nasıl bir politika izleyeceği henüz belirlenememişti. 27 Haziran’da Rusya ile yaşanan ‘uçak krizi’ konusunda Erdoğan’ın Putin’e mektup göndermesi buzları eritti ve iki ülke karşılıklı olarak ilişkilerin geliştirmesi konusunda anlaştı. Aslında bu durum hem Suriye’deki durumu hem de bölgedeki yeni diplomatik gelişmelerin farklılaşacağı anlamını taşıyordu.

Tarih 15 Temmuz’a geldiğinde ise Türkiye’de tarihinin en acı günlerinden biri gerçekleşti. FETÖ’cü askerler tarafından hain darbe girişimi gerçekleşti ve yüzlerce insan katledildi. Türkiye tarihinde bir ilk olarak hafızalarımıza kazınan bu vahim girişim, onurlu Türk milleti tarafından geri püskürtüldü.

Darbe girişiminin olduğu hafta Suriye’de rejim güçleri Halep’teki saldırılarını arttırdı. YPG de Münbiç’in merkezine doğru ilerleyişini devam ettiriyordu. IŞİD’in yer yer karşı saldırılarına karşın, yaklaşık iki buçuk ayın ardından 13 Ağustos’ta Münbiç tamamen Suriye Demokratik Güçleri (SDG)’nin kontrolüne geçti. Operasyon sırasında ABD’den Türkiye’nin hassasiyeti doğrultusunda YPG’liler bölgeden çekilecek” açıklamaları gelse de, böyle bir şey olmadı. Hatta Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Münbiç operasyonu için, “ABD, YPG’liler bölgeden çekileceği garantisini verdi” dedi. Türkiye geç olsa da Münbiç’i ele geçiren YPG’nin sıradaki hedefinin Cerablus ya da El Bab olacağının farkına vardı. ABD’nin Türkiye’yi oyalamasını daha fazla kabullenemeyen hükümet, muhalif güçlerle birlikte 24 Ağustos’ta Fırat Kalkanı Harekatını başlattı. Tüm dünyanın gündemine oturan bu harekat, YPG’nin Münbiç’i ele geçirmesinden tam 11 gün sonra gerçekleşti. Harekatın başlamasından bir gün sonra ve 8 Kasım’da ki Başkanlık seçimlerine kadar Obama yönetimi tam dört kez (manidar bir şekilde)“YPG Menbiç’ten çekildi” açıklamasında bulundu.

Fırat Kalkanı Harekatı ile ilgili kısa bir değerlendirme

Suriye’de iç savaşın başlamasının ardından yapılan bazı yanlışlıklar döndü dolaştı ülkemizi birinci dereceden ilgilendiren güvenlik sorununa evrildi. 40 yıldır Türkiye’de terör estiren PKK’nın Suriye bileşenleri, en uzun sınıra sahip olduğumuz Suriye’de bazı bölgelerde hakimiyeti ele geçirdi. Sınırımızda PYD’nin olması ve devletleşmesinin ülkemiz için ileri de nasıl tehditler oluşturacağını yazmaya bile gerek yok. Türkiye, PYD’nin Azez-Cerablus hattını ele geçirip Afrin ile Kobani’nin birleştirmesine ve örgütün tek taraflı ilan ettiği kantonlarının bütün olmasına karşı çıkıyor. Bu çerçevede muhaliflerle birlikte Fırat Kalkanı harekatını gerçekleştirdi. ABD’ye Adana’da bulunan İncirlik üssünü açmasına rağmen harekat boyunca elle tutulur hiçbir destek alamaması da, Türkiye’nin dış politikasındaki yegane sorunlardan birini teşkil etmektedir. Bilindiği üzere ABD’nin hava unsurları ve saha tecrübesi küresel anlamda çok fonksiyonlu ve güçlü bir yapıda bulunuyor. ABD YPG’ye verdiği hava desteğini muhaliflere vermemekle kalmıyor, yer yer Münbiç çevresindeki IŞİD mevzilerini bombalayarak YPG’nin Münbiç kırsalında ilerlemesini sağlıyor. Bilindiği gibi YPG, Fırat Kalkanı Harekatı başladıktan sonra Münbiç kuzeyinde ve batısında bazı toprakları IŞİD’den ele geçirmişti.

Yaklaşık 6 ayda Türkiye destekli muhalif güçlerin El Bab’a kadar ilerlemesi ve 3 aydır da Bab çevresinde takılı kalmasının çok farklı sebepleri var. Muhaliflerin dağınık yapıda bulunması ve harekatın başladığı ilk günden itibaren harekata sürekli yeni muhalif unsurların katılması; Türkiye’nin muhalifleri tek çatı altında toplama ve güçlendirme çalışmalarını hızlandırılması anlamına geliyor. Aynı zamanda kontrol edilen topraklarda asayişin sağlanması ve Suriyeliler’in IŞİD ve PYD’den ele geçirilen bölgelere yerleştirilme süreci, tabiri caizse de yeni bir devlet yapısının oluşturulması, El Bab’ın alınmasını geciktiren unsurların başında geliyor. Suriye’de IŞİD’in kontrol ettiği en büyük yerleşim yerlerinden olan El Bab’a ‘tam gücüyle katılamayan’ ÖSO güçleri ve Türkiye, Rusya ile bölgede anlaşarak ağır da olsa ilçeyi kontrol edileceğinin mesajını veriyor.

Cerablus ve Azez’de Türkiye’nin eğittiği polis gücünün göreve başlamasıyla bu bölgedeki silahlı askeri unsurların cephe hattına geçirilmesi planlanmaktadır. El Bab’ın muhaliflerce kontrolünün ardından ne olacağı başka bir yazının konusu olacakken, Münbiç konusunda ABD ile işbirliği denenmeli ve ABD’nin direktifiyle YPG’nin burayı boşaltması istenmelidir. Bilinmelidir ki ABD böyle bir direktifte bulunursa, SDG çatısı altındaki YPG’nin bunu kabul etmeme şansı bulunmamaktadır. Savaştan önce realist ve pragmatist diplomasinin denenmesi gerektiğini düşünerek, zor günler geçirdiğimiz şu dönemde hükümetin Suriye’de daha dikkatli ve akılcı bir politika yürütmesini temenni ediyorum.


Haber kaynakları:

aljazeera.com.tr/al-jazeera-ozel/ypg-tisrin-barajini-isidden-aldi
diken.com.tr/suriyedeki-kurtler-yeni-guc-kurdu-abd-muhimmat-yigdi-turkiye-tavrini-degistirmeli/

cnnturk.com/dunya/sdgden-ypg-aciklamasi

ensonhaber.com/davutoglu-pyd-firatin-batisina-gecmedi-2015-12-28.html

borsagundem.com/haber/suriyede-iside-karsi-menbic-operasyonu-basladi/1042130

timeturk.com/ypg-menbic-i-ele-gecirdi/haber-247007

stratejikortak.com/2016/04/azez-cerablus-hatti-kuzey-halep-haritasi.html

hurriyet.com.tr/basbakan-davutoglu-azez-ve-civarindaki-tehdit-olusturan-guclere-karsi-

mukabelede-bulunulmustur-40054262

haberturk.com/dunya/haber/996818-pyd-lideri-ankarada

t24.com.tr/haber/abd-ucaklari-incirlikte,305654

aljazeera.com.tr/gorus/koalisyon-iside-karsi-ne-kadar-basarili

t24.com.tr/haber/disisleri-mustesari-sinirlioglu-abd-ile-guvenli-bolge-konusunda-anlastik,305897

aljazeera.com.tr/haber/ortak-aciklamanin-tam-metni

haberturk.com/gundem/haber/1002199-obamaya-ben-teklif-ettim

haberturk.com/dunya/haber/996818-pyd-lideri-ankarada

hurriyet.com.tr/yazarlar/taha-akyol/yine-hdp-29670076

milliyet.com.tr/pkk-ya-ikinci-isid-e-ucuncu-dalga-gundem-2092745/

Türkiye’deki Sığınmacı Sayısı 61 Ülkenin Nüfusundan Fazla

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra en büyük mülteci krizinin yaşandığı son yıllarda ülkelerindeki iç savaş veya karışıklıklardan kaçarak Türkiye’ye gelen 3 milyondan fazla sığınmacının sayısı 61 ülkenin nüfusunu geçiyor.

Kuzey Kore’de Taht Oyunları: “Kim Suikastinde Kim Şüphesi”

Nükleer denemeleri ile sadece Asya-Pasifik bölgesinde değil, küresel çapta tepkilere neden olan Kuzey Kore, bu sefer de bir cinayetle bağlantılı olarak uluslararası gündemin ilk sıralarına yerleşti.

Kuzey Kore’nin Konumu

Nükleer denemeleri ile sadece Asya-Pasifik bölgesinde değil, küresel çapta tepkilere neden olan Kuzey Kore, bu sefer de bir cinayetle bağlantılı olarak uluslararası gündemin ilk sıralarına yerleşti. Cinayetin işlendiği yer de, 2014 yılında ulusal havayolu şirketine ait bir uçağın Ukrayna’nın doğusunda düşürülmesi, diğerinin Kuala Lumpur-Pekin seferini yaparken kaybolması ve ardından Air Asia adlı özel sektöre ait bir uçağın Surabaya-Singapur seferini yaparken Cava Denizi’nde düşmesiyle dünya kamuoyunun gündemine gelen Malezya.

Bu cinayet üzerine gözler elbette Kuzey Kore lideri Kim Jong-un’a çevrilmiş durumda. 2013 yılında amcası ve bu son vakadan birkaç hafta önce istihbarattan sorumlu Devlet Güvenlik Bakanlığı Başkanı Kim Won-hong’u yolsuzluk suçlamasıyla görevden alıp ardından ‘ortadan kaldıran’ Jong-un, sonuncusunu geçen hafta gerçekleştirdiği nükleer füze denemeleriyle başta komşu ülkeler olmak üzere uluslararası topluma meydan okurken, ülke içinde de siyasi gücünü daha da pekiştirmeyi hedefliyor.

Kuzey Kore’nin 33 yaşındaki Devlet Başkanı Kim Jong-un’un üvey ağabeyi 46 yaşındaki Kim Jong-nam geçen pazartesi sabahı Kuala Lumpur Uluslararası Havalimanı’nda (KLIA2) iki kadının saldırısı sonucu yüzüne serpilen kimyasal maddeyle hayatını kaybetti. Kuzey Kore lideri Kim Jong-il’in 19 yıllık iktidarının ardından 17 Aralık 2011 tarihinde ölümüyle devlet başkanlığına ortanca oğlu Kim Jong-un getirilirken, bu dönem boyunca bir tehdit unsuru olarak algılanan büyük oğul Kim Jang-nam ise uzun süredir ülke dışında yaşam sürüyordu. Bu zaman zarfında Malezya dahil bölgedeki birkaç ülke arasında mekik dokuyan Jong-nam, zaman zaman Çin’in güneydoğusunda Macau özerk yönetim bölgesinde kalıyordu. Pazartesi günü de, eşi ve oğlu Kim Han-sol’la buluşmak üzere Macau’ya gidecekti.

Kim Jong-nam

Profesyonel cinayet

Jong-nam’ın öldürülmesi, olaydan bir gün sonra Malezya ve dünya basınında yer buldu. Bunun nedeni ise ‘Kim Chol’ isimli biri adına düzenlenmiş sahte pasaportla seyahat etmesi ve Malezya makamlarının olay günü bu gelişmeyi kayıtlara sadece, ‘Kuzey Kore uyruklu bir kişi hayatını kaybetti’ şeklinde geçmesi oldu. Gerçek kimliğinin ortaya çıkmasının ardından son yılların belki de en önemli casus cinayetlerinden biri olduğuna kuşku olmayan olayla ilgili detaylar araştırılmaya başlandı. Ancak şu ana kadar havalimanındaki güvenlik kameralarının görüntüleri dışında bir bulguya henüz ulaşılabilmiş değil.

Kuala Lumpur Uluslararası Havalimanı ‘1’ ve ‘2’ (KLIA1 – KLIA2) olarak adlandırılan, birbirine son derece yakın iki havalimanından oluşuyor. Jong-nam’ın hayatını kaybettiği saldırı KLIA2’de gerçekleşti. Bu havalimanı büyük ölçüde Malezya merkezli olup diğer bölge ülkelerinde de faaliyet gösteren ‘Air Asia’ adlı ekonomi sınıfı uçak şirketince kullanılıyor. Jong-nam’ın yaklaşık bir haftadır Malezya’da olduğu ve geçen pazartesi günü Macau’ya (Çin) geçmek üzere KLIA2’ye geldiği ve ‘self-check in” makinalarından birinin önünde iki kadının saldırısına uğradı bildirildi. Görüntülerde, kadınlardan birinin Jong-nam’ı arkadan yüzünü tutarken diğer kadının da ön taraftan yüzüne kimyasal bir madde sıktığı görülüyor.

Hadisenin güvenlik kameralarında izlenmesine rağmen anında değerlendirilemediği gibi, olay mahallinde bulunan güvenlik görevlileri, havalimanı çalışanları ya da herhangi bir yolcu tarafından fark edilmemiş olması da cinayetin son derece profesyonelce işlendiğini ortaya koyuyor. Jong-nam’ın bağırıp çevredekilerden yardım istememesi, aksine önce lavaboya gidip yüzünü yıkaması ancak ağrının baş göstermesi üzerine havalimanı çalışanlarından birine yaklaşarak yardım istemesi, bir başka önemli detay. Ancak, bu saldırının sadece iki kadın tarafından işlenmediği ve saldırıyı yöneten/yardımcı olan dört erkek zanlının da olduğu gündemde. Güvenlik kameralarında görülen kadınlardan birine benzerliğinden ötürü dün Vietnam pasaportu taşıyan 28 yaşındaki bir kadın göz altına alındı. Bu sabah, ikinci bir kadının göz altına alındığı açıklandı.

Kim Jong-nam: Potansiyel lider

Kim Jong-nam, kapalı bir rejim olan ve adını nükleer denemelerle duyuran Kuzey Kore’de ülkenin kurucu ailesine mensup. Şu an devlet başkanı olan Kim Jong-un’un ‘ağabeyi’ olması nedeniyle babasından sonra devlet başkanlığına geçmesi bekleniyordu. Ancak Jong-nam’ın 2001 yılında sahte pasaportla Japonya’ya yaptığı ziyaret nedeniyle gözden düşmesi üzerine, babası Kim Jong-il’in 2011 yılındaki ölümünün ardından kardeşi Jong-un devlet başkanlığına geçti.

Dünyanın, dünyaya kapalı bir dikta rejimiyle yönetilen son birkaç ülkesinden biri kabul edilen Kuzey Kore’de, reform yanlısı görüşleriyle bilinen Kim Jong-nam, 2011 yılından sonra bir tehdit olarak algılanmaya başladı. Her ne kadar Kuzey Kore’de devlet başkanlığını üstlenmesi mümkün olmasa da, gerek bölgesel gerekse küresel güçler tarafından ‘potansiyel bir lider’ olarak değerlendirildiğine de şüphe yoktu. 2012 yılında devlet başkanı olan kardeşi Jong-un’a yazdığı belirtilen mektupta kendisinin ve ailesinin canının bağışlanmasını istemesi de bir tehdit altında bulunduğunun farkında olduğunu gösteriyor.

Kuzey Kore’de güç temerküzü ve rejim içi dengeler

Jong-nam’ı mevcut Kuzey Kore rejimi için bir tehdit unsuru kılan bir başka husus ise 2013 yılı aralık ayında infaz edilen ülkenin o dönem iki numaralı ismi olarak bilinen amcası Jang Song Thaek’a yakınlığı. Bununla ilgili olarak Güney Kore istihbaratının, “Jong-nam’ın son beş yıldır maruz kaldığı tehdit karşısında Çin yönetiminin yakın korumasında” olduğu yönündeki açıklaması dikkat çekiciydi. Kuzey Kore’nin kendisine yönelik daha önce dört kez suikast girişiminde bulunmuş olması da, yönetimin bu konudaki ‘kararlılığını’ gösteriyor.

Jong-nam’ın ölümüyle souçlanan bu son girişimde, bir süre önce Güney Kore’ye iltica edeceği haberlerinin de rolü olduğu düşünülebilir. Kuzey Kore lideri Jong-un’un iktidara gelmesinden beri kendisine muhalif olan veya bu potansiyeli taşıyan sivil ve asker 140’ı aşkın kişinin hayatına kast etmiş olması, kendisine karşı önemli bir tehdit unsuru olduğuna kuşku olmayan ağabeyi Jong-nam’a karşı da benzer bir teşebbüste bulunabileceğinin işareti.

Bu cinayetin Kuzey Kore yönetiminin ısrarla devam ettirdiği ve sonuncusunu geçen hafta gerçekleştirdiği nükleer füze denemeleriyle bir şekilde bağlantısı var. Son beş yıldır ardı ardına füze denemeleri gerçekleştiren Devlet Başkan Kim Jong-un, özellikle ABD yönetimi başta olmak üzere uluslararası çevrelerden gelen tepkilerin sıcak bir müdahaleye dönüşebileceği ihtimalini gözden uzak tutmuyor olmalı. Komünist rejimle idare edilen ve 60 yıldır Çin başta olmak üzere birkaç ülke dışında dünyaya kapalı bir rejim olarak varlığını sürdüren Kuzey Kore’de değişimin nasıl ve ne şekilde gerçekleşeceği küresel kamuoyu için bir muamma. Bununla birlikte, çeşitli çevrelerin ülkede rejim değişikliği için alternatif girişimler üzerinde kafa yorduklarına ise şüphe yok. Bu noktada, tıpkı benzeri ülkelerde olduğu gibi, ülke yönetimindeki aynı aileye mensup bir başka kişinin -ki bu kişinin pazartesi günü öldürülen Jong-nam olmaması için hiçbir neden yoktu- yönetime getirilmesi de ihtimal dahilindeydi.

ABD yönetiminde Kuzey Kore kararlılığı

ABD’deki yönetim değişikliğinin, kısa vadede Kuzey Kore yönetimine yönelik herhangi bir yaptırım veya sıcak müdahaleyi gündeme getirip getirmeyeceği netlik kazanmış değil.

Bununla birlikte, Başkan Donald Trump’ın konuyla ilgili bazı açıklamalarında bunun ipuçlarını bulabilmek de mümkün. Öyle ki Kuzey Kore’nin geçen hafta sonu gerçekleştirdiği füze denemesinin ardından Trump’ın, gerekli ‘en sert tepkiyi’ verecekleri yönündeki açıklaması, Kuzey Kore yarımadasında muhtemel bir hareketliliğin işareti olarak yorumlanabilir. Bununla birlikte Trump, açıklamasında, “Kuzey Kore’nin büyük bir problem olduğu aşikâr ve bununla güçlü bir şekilde mücadele etmeliyiz,” derken, bu konuda somut bir plan ve projeye sahip olduklarını gösterecek herhangi bir ayrıntı da vermedi.

Öte yandan, Washington’un BM Temsilcisi Nikki Haley’in, “Kuzey Kore’ye sadece sözlerimizle değil, eylemlerimizle de yaptığının hesabını vermesi gerektiğini göstermeliyiz,” şeklindeki açıklaması da dikkat çekiciydi. Füze denemesinin ardından BM’de konuyla ilgili yapılan acil toplantıda da ABD tarafı Kuzey Kore’nin bu açık tehdidi karşısında Japonya ve Güney Kore’nin yanında olduğunu güçlü bir şekilde ifade ediyordu.

Kuzey Kore’de rejim değişikliği ihtimali

Barack Obama’nın ilk döneminde Kuzey Kore’yle ‘masaya oturma’ girişimleri gündemdeyken, Kuzey Kore’nin füze denemelerinde ısrarcı olması bu ihtimali ortadan kaldırmıştı. Şimdi ise Başkan Trump, göreve başladığından beri ülkesinin iç sorunlarıyla meşgul olsa da, ‘Amerikan çıkarlarını’ doğrudan tehdit ettiğini söylediği Kim Jong-un’a karşı daha sert tedbirlere başvurabilir.

Bu bağlamda, Japonya ve Güney Kore ile yakın, Çin’le ise ‘çok özel bir anlaşmayla’ işbirliğinin önünü açarak Kuzey Kore’de bir rejim değişikliğini gerçekleştirme yönünde adım atabilir. En azından bu yönde hareket geçme konusunda potansiyel bir politikaya sahip olduğuna kuşku yok. ABD yönetiminin en güçlü isimlerinden olan Savunma Bakanı James Mattis, ay başında Güney Kore ziyareti sırasında yaptığı, “Kuzey Kore yönetiminin nükleer silah kullanma teşebbüsü etkin bir karşılık bulacaktır” açıklaması da hatırlanmalı. Yine unutulmaması gereken bir husus, Kuzey Kore’nin son 60 yıldır Güney Kore ve ABD ile ‘teknik anlamda’ savaş halinde olması.

Öte yandan Kim Jong-un’un da her an vuku bulabilecek dış müdahale ihtimalini gözardı etmediği hesaba katılmalı. Bu çerçevede Çin’e yakınlığıyla bilinen ağabeyi Jong-nam’ı düne kadar ‘ortadan kaldırmamış’ olmasının neden olabileceği bir tehlikeyi bertaraf etmek için nihayet uygun bir fırsat yakaladığı anlaşılıyor. Kuzey Kore açısından bakıldığında pazartesi günü Kuala Lumpur’da işlenen bu cinayet, olası bir müdahalenin ve sonrasında gelecek potansiyel yönetim değişikliğinin önüne ‘şimdilik’ geçilmiş olduğu inancını güçlendiriyor olmalı.

Kaynak: AA

Kuzey Kore’nin Füzeleri ve Füze Denemeleri

Kuzey Kore’nin hafta sonunda başarılı şekilde yaptığını duyurduğu yeni balistik füze denemesi, bir kez daha gözlerin bu ülkeye çevrilmesine neden oldu. Kore Savaşı’ndan sonra Sovyetler Birliği’nin yardımıyla nükleer silah geliştirme çalışmalarına başlayan Kuzey Kore, 2000’li yılların ortalarından bu yana nükleer füze denemeleriyle anılıyor. Amerikan Bilimadamları Vakfına göre, Kuzey Kore’nin kısa menzilli füzelerinin bin kilometre, orta menzilli füzelerinin bin ila 3 bin kilometre, ara bölge menzillerinin 3 bin ila 5 bin kilometre ve kıtalararası füzelerinin 5 bin 500 kilometreden fazla menzili olduğu düşünülüyor.

Rakka: Türkiye İçin Önemi ve Riskler

Rakka Türkiye sınırına nispeten uzak bir bölgede olsa da, şehrin DEAŞ’tan temizlenmesi ve bu süreçte YPG’nin üstleneceği rol Türkiye açısından önem arz ediyor.

Fırat Kalkanı harekatı başladığında Türk yetkililer Suriye’nin kuzeyinde yer alan El-Bab, Münbiç ve Rakka’yı DEAŞ’tan temizlenecek öncelikli yerleşimler olarak ilan etmişti. Fırat Kalkanı harekatının ilk kritik aşaması olan El-Bab’a ulaşıldı ve şehir savaşı başlamış durumda. Şehrin çok da uzun olmayan bir vadede DEAŞ’tan temizlenmesi ve kontrolün Türk ordusu ve desteklediği Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) bileşenlerine geçmesi bekleniyor. Fırat Kalkanı’nın kuzeyden El-Bab’a ilerlemesine paralel olarak, Suriye rejimine bağlı güçler de güneyden El-Bab’a doğru ilerleme çabası içine girdi. Neticede El-Bab-Halep yolunun rejim ve ÖSO arasındaki sınırı teşkil edeceği yeni bir durum oluşuyor. Bu durum Fırat Kalkanı’nın artık DEAŞ bölgeleri ile sınırının kalmaması anlamına gelecek. Dolayısıyla Fırat Kalkanı’nın yeni hedefi artık YPG olabilir.

Türk ordusu ve ÖSO’nun El-Bab’a yaklaştığı dönemde, ABD de 2016 yılının Kasım ayında Rakka operasyonunun başlayacağını duyurmuştu. Aradan geçen üç ay içinde, ABD desteği altındaki Suriye Demokratik Güçleri (SDG)/YPG Fırat nehri boyunca kuzeyden güneye doğru ilerledi ve Rakka şehir merkezi kuzeyden ve kısmen batıdan kuşatıldı. Rakka operasyonunun ikinci aşamasıyla birlikte, SDG/YPG şehri doğudan kuşatmak için çabalarını yoğunlaştırdı.

ABD’nin Rakka operasyonu, tam da Türkiye’nin El-Bab ve Münbiç’ten sonraki hedefinin Rakka olacağını açıklamasını takip eden süreçte gerçekleşti. ABD desteği altındaki YPG operasyonunun coğrafi gidişatına bakıldığında da, Fırat Kalkanı harekatı doğuya yönelmeden önce, Türkiye ve ÖSO’nun DEAŞ ile sınırını ortadan kaldırarak Rakka’ya doğru yönelmesinin önünü almaya çalışıldığı görülüyor. İkinci amaç ise YPG’nin nihai hedefi olan, yaşayabilir ve savunulabilir ‘devletimsi’ bir yapı için coğrafi derinlik kazanmaya çalışmak ve su kaynaklarını, barajları kontrol etmek gibi görünüyor. Netice itibarıyla, hem rejimin El-Bab’a ilerlemesi hem de ABD ve YPG’nin Fırat nehri boyunca güneye ilerlemesi, diğer bazı nedenlerin yanı sıra Türkiye ve ÖSO’nun El-Bab ve Münbiç’ten sonra doğrudan Rakka’ya yönelmesinin önünü almak için gerçekleştirilmekte.

Bütün bunlara rağmen, Türkiye’nin hem irade hem de fiziksel olarak Rakka’ya yönelme seçeneklerinin tamamen ortadan kalkmadığı söylenebilir. Rakka konusundaki tartışmaları alevlendiren gelişme, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD Başkanı Trump ile gerçekleştirdiği telefon görüşmesi ve CIA Direktörü Mike Pompeo’nun Ankara ziyareti oldu. Bu görüşmelerin ana gündem maddelerinden birini Rakka’nın DEAŞ’tan temizlenmesi planları oluşturdu. Ayrıca Türk tarafının ABD’ye Rakka konusundaki somut planlarını sunduğu bilgisi de basına yansıdı.

Rakka’nın Türkiye için önemi

Rakka şehir merkezi esasen Türkiye sınırına nispeten uzak bir bölgede yer alıyor ve Türkiye açısından acil bir tehdit oluşturmuyor. DEAŞ’ın buradan Türkiye’yi hedef alma şansı yok. Ancak yine de DEAŞ’ın Türkiye açısından tehdit olmaktan tam anlamıyla çıkarılabilmesi için, Rakka’nın örgütten temizlenmesi çok önemli. Bu başarılabilirse, DEAŞ Türkiye sınırlarından çok uzakta, tamamen Suriye çöllerine hapsedilmiş bir örgüt konumuna düşecek ve bitirilemese dahi kontrol altına alınmış olacak.

Rakka’nın Türkiye için asıl önemi ise DEAŞ sonrası şehri askeri olarak kimin kontrol edeceği ve nasıl bir sivil idare kurulacağı ile ilgili. Türkiye Rakka’nın DEAŞ’tan kurtarılması sürecinin içinde yer almadığı takdirde, şehrin YPG’nin ana bileşeni olduğu SDG tarafından kontrol edilmesi ve YPG kontrolü altındaki ABD nüfuz alanının genişlemesi muhtemel görünüyor. Bu durum Türkiye açısından büyük bir tehdit. Zira Türkiye Rakka için ön almazsa, DEAŞ sonrası boşluğun farklı ve daha tehlikeli bir terör örgütü tarafından doldurulacağını düşünüyor.

İkincisi, Fırat Kalkanı’nın başlangıcından beri Türkiye, hedefin sınır bölgelerini “terörden arındırmak” olduğunu ifade etti. Bu bölgede kimin terörist olduğu konusunda taraflar arasında anlaşmazlık olmakla birlikte, Türkiye açısından YPG-PKK bağı konusunda bir şüphe bulunmuyor; hatta Türkiye arada bir fark olduğuna inanmıyor. Bu nedenle “terörle mücadele” vurgusu öncelikle YPG’yi hedef alıyor.

ABD ve Batı tarafından gündeme getirilen “Rakka operasyonu SDG ile yürütülüyor, Rakka kurtarıldıktan sonra YPG unsurları şehirden çekilecek” argümanları ise Türkiye açısından inandırıcı değil. Arap karakteri ağır basan Münbiç ve Tel Abyad’da da aynı argümanlar dile getirilmiş, ancak YPG çekilmeyi reddetmişti. Hatta Tel Abyad ve çevresinde hem Araplar hem de Türkmenler zorunlu göçe maruz bırakılmıştı. Daha önemlisi YPG bu bölgelerde Arapları PKK ideolojisi çerçevesinde endoktrine etmeye çabaladı. Bu açıdan en trajikomik gelişmelerden biri Münbiç’te yaşandı. Münbiç’in Arap halkının “Öcalan’a özgürlük” yürüyüşü düzenlediğine ilişkin görüntüler yakın zaman önce basına yansıdı. YPG kontrolü altındaki bölgelerde eğitimin de tamamen Türkiye karşıtı unsurlarla beslenen PKK ideolojisine dayalı olarak yapıldığı biliniyor. Bu tecrübeler Rakka’nın SDG/YPG kontrolüne geçmesi durumunda yaşanacaklara ışık tutuyor. Hal böyle olunca da Türkiye, güney sınırı boyunca, kendisine karşı düşmanca duygularla yetişmiş nesillerle yaşamak istemiyor.

Türkiye’nin, Araplar ve Kürtler arasında tarihi düşmanlık tohumları atacak ve dolayısıyla sınırlarında uzun süreli istikrarsızlık doğuracak gelişmelere engel olmak için de Rakka operasyonunun içinde olmak istediği söylenebilir. Türkiye kendi güvenliği açısından hayati olduğu için, bu bölgelerde kalıcı barış talep ediyor ve bunun da yerel dengeleri esas alan, adil bir güvenlik mekanizmasının ve sivil mekanizmaların kurulmasından geçtiğine inanıyor. Dahası Suriye’nin kuzeyindeki bu yapı, PKK ile mücadelede Türkiye’nin elini zayıflatacak ve bir siyasi statü kazanılması durumunda Türkiye’nin bütünlüğünü riske edecek bir gelişme olarak görülüyor. Rakka ise YPG’nin kendi ayakları üzerinde yaşayabilir bir konuma geçmesi açısından hayati önemde. Türkiye bunu da engellemek istiyor. Eğer Türkiye Rakka operasyonuna dahil olursa, Fırat’ın doğusunda da zemin kazanacak ve bu zemin bir sonraki aşamada YPG ile mücadelede kullanılacaktır. Türkiye’nin Rakka operasyonuna katılması YPG’nin Haseke ve Ayn el-Arab (Kobane) arasındaki bağlantıyı kaybetmesi ve “kanton”ların ilk ilan ettiği üç parçalı yapıya dönmesi anlamına gelebilir.

Rakka’nın Türkiye açısından diğer iki önemli meselesi ise Rakkalı sivillerle bağlantılı. Rakka’nın DEAŞ’a, sonra da YPG kontrolüne geçtiği anlarda, yüzbinlerce Rakkalı Türkiye’ye göç etmek durumunda kaldı. Türkiye bu insanların evlerine dönmelerini sağlayacak koşulları oluşturmak istiyor. Bu açıdan da zorunlu göçe neden olan DEAŞ ve YPG varlığına son vermek ve yerel Arapların kontrolüne dayalı bir yapının kurulmasını istiyor. Son olarak Rakka operasyonu, Türkiye’nin akraba topluluk olarak gördüğü Türkmenlerin varlığının korunması ve Türkiye’ye göç etmek durumunda kalanların geri dönüşünün sağlanması açısından önemli. Bayır-Bucak ve Humus’ta yurtlarını kaybeden Türkmenler, Rakka’da da aynı riskle karşı karşıya. Fırat Kalkanı Halep Türkmenleri için bir umut kaynağı oldu ve Türkiye Rakka’da da Türkmen varlığının korunması hususunda hassas.

Rakka operasyonu için seçenekler

Mevcut durumda Türkiye’nin YPG ile Fırat’ın doğusunda mücadele etme imkanları sınırlı. YPG ile rejimin son Rakka ve El-Bab hamleleri ile bu çabanın iyice önü alınmaya çalışıldı. Fırat Kalkanı üzerinden askeri ilerleme şansı azaldığı için, yeni askeri planlama Akçakale-Tel Abyad üzerinden güneye doğru, Rakka şehir merkezine inilmesi şeklinde olabilir. Erdoğan-Trump görüşmesinden sonra Türk basınına da yansıyan askeri planlamalara göre, kara gücünü şu unsurların oluşturması planlanıyor: SDG içindeki Arap unsurlar, Fırat Kalkanı güçleri ve bunlara destek mahiyetinde Türk ve ABD Özel Kuvvetleri. Koalisyon güçlerinin de uçak, füze ve istihbarat desteği vermesi düşünülüyor. Bu planın işleyebilmesi, Trump yönetimin DEAŞ ile mücadelede nasıl bir yöntem izleyeceği kararına bağlı olacak. Türkiye açısından, ABD’nin hem kendisi hem de YPG ile işbirliğini sürdürmesinin imkansızlaştığı noktaya ulaşılmış gibi görünüyor. Bu açıdan yeni ABD yönetiminin artık bir tercihe mecbur kalacağı söylenebilir.

ABD’nin YPG ile askeri angajmanını sürdürmesi durumunda, Rakka’yla ilgili olarak Türkiye açısından iki alternatif ortaya çıkabilir: Birincisi ABD’ye rağmen Türkiye’nin Rakkalı Araplar ve Fırat Kalkanı güçleri üzerinden alternatif bir plan geliştirmesi. Bu seçenek, ABD ile karşı karşıya gelme riski ve oluşturulacak gücün etkinliği açısından sorunlu görünüyor. El-Bab’ta dahi yaşanan sıkıntılar düşünüldüğünde, Türkiye’nin inisiyatifinin sonuç alması zor olabilir. Rakka konusunda Türkiye için ikinci seçenek ise Astana süreciyle bağlantılı. Eğer Astana süreci başarılı olur ve Suriye’deki rejim-muhalifler çelişkisi ortadan kaldırılabilirse, Rakka konusunda Türkiye ve Rusya işbirliği de söz konusu olabilir. Bu durumda Rakka’ya merkezi güçlerin girmesi gündeme gelebilir. Bu seçeneğin uygulanma şansı ise Suriye’de siyasi çözümün başarısına bağlı. Zira muhaliflerin ve Türkiye’nin tatmin olacağı bir çözüm olmadan Suriye güçlerinin Rakka’ya girişi, işbirliği alanı olmaktan ziyade yeni bir rekabet alanı olacaktır.

Kaynak: AA

El Bab Şehir Savaşı: El Geçirilen Bölgeler ve Son Durum

Fırat Kalkanı Harekatı’nın 184. gününde El Bab, Kabasin ve Baza’nı  ele geçirilmesiyle bu bölgede savaş sona erdi…  Fırat Kalkanı Harekatı son durum haritasını ise buradan yayınlamaya devam edeceğiz.

23 Şubat 2017: Fırat Kalkanı Harekatı’nın 184. gününde El Bab, Kabasin ve Baza tamamen ele geçirildi. TSK ve Muhalifler, şehirlerde el yapımı bomba, mayın ve bubi tuzaklarının temizliğine başladı.

El Bab Meydanı
Baza

22 Şubat 2017: 17:00 itibariyle El Bab’ın yüzde 50’ye yakın bir kısmı ÖSO tarafından kontrol altına alındı. ÖSO güçleri ilk defa Bab merkezine ulaştı. Ele geçirilen teyitli bölgeler…

@JulianRoepcke

Suriye Gündemi

Bab ana caddesi…

Akil tepesinin ‘önünde’ Bab merkez yönündeki Şer-i Mahkeme, Subaylar Konutları ve Vakıflar Konutlarının alındığı bildirildi.

21 Şubat 2017: IŞİD’in El Bab’daki savunma hattı…

20 Şubat 2017: Muhalifler El Bab’da şehir içinde ilerleyeme başladı.

IŞİD’e ait bir bombalı traktör
el Bab

19 Şubat 2017: 180. Gününde Fırat Kalkanı Operasyonu’nda El Bab’da kayda değer bir ilerleme kaydedilmezken, Baza kuzey ve güney yönünden çembere alınmaya başlandı. TSK muhtemelen El Bab, Kabasin ve Baza arasındaki bağlantıyı kesmeyi deneyecek.

14 Şubat 2017: El Bab ve çevresinde IŞİD’e ait tüneller bir bir tespit edilip, kapatılıyor. Ayrıca bugün Bab’ın kuzeydoğusunda bazı bölgeler muhaliflerce ele geçirildi.

13 Şubat 2017: Çatışmalar, El Bab’ın içlerine doğru genişledi ve Baza’da şiddetlendi.

12 Şubat 2017: El Bab’ın kuzeyinde IŞİD’in açtığı hendekler ve savunma hatları

11 Şubat 2017: TSK ve Muhalifler El Bab’da güneyden ilerliyor, rejim güçlerinin önü kesildi.

11 Şubat 2017 – El Bab Haritası (Tadif, Baza ve Kabasin)

10 Şubat 2017: Suriye’nin en büyük gruplarından Ahrar-uş Şam’ın Kuzey Halep kolu El Bab’da.

@archicivilians

9 Şubat 2017:

Muhaliflerin bugün öğleden sonra El Bab’a yolladıkları takviye güçleri drone ile görüntülendi.

Hazırlıklar yapılıyor..

8 Şubat 2017:

(17.14) – Bab’ta kent merkezi hedefli sıcak temas üç ana eksende kuzey güney yönünde 4 km. uzunluğunda. Ateş aralığı 250 m ila 570 m genişliğinde.

(@ValkryV

(16.21) – El Bab çevresine mevzilenen Türk askerleri…

(14.47) – El Bab’ın kuş bakışı görünümünde TSK destekli muhaliflerin ele geçirdiği bölgeler ve ilerleyişi.

(11.38) – Gençlik Konutları, Hastane Tepesi ve Akil Dağı ele geçirildi. Muhalifler El Bab’a en hakim tepe olan Akil tepesi ve bu bölgelerde savunma hattını güçlü kurabilirse şehri kuş bakışı görerek savaşı kendi lehine çevirebilecektir.

ABD ve İran’ın Askeri Güçleri

Amerika Birleşik Devletleri, Amerika kıtasının kuzeyinde bulunur ve güneyde Meksika, kuzeyde Kanada ile komuşudur.

ABD*’nin konumu

 

İran ise;  Ortadoğu’da yer alır. Güneyde Basra Körfezi ve Umman Körfezi, kuzeyde ise Hazar Denizi ile çevrilidir. Türkiye, Azerbaycan, Ermenistan, Irak, Pakistan, Afganistan ve Türkmenistan ile kara sınırına sahiptir. Başkenti Tahran’dır.

İran’ın konunumu

ABD ve İran’ın askeri güçlerinin karşılaştırması

                   ABD                   İRAN
324 Milyon Nüfus 81 Milyon
9 milyon 826 bin km² Yüzölçümü 1 milyon 648 bin km²
1 milyon 400 bin Aktif asker sayısı 545 bin
1 milyon 100 bin Yedek asker sayısı 1 milyon 800 bin

          ABD                                 İRAN
8.848 Tanklar 1.658
41.062 Zırhlı savaş araçları 1.315
1.934 Kundağı motorlu silahlar (Obüs, uçaksavar vs.) 320
1.299 Çekili topçular (Havan, roket, füze) 2.078
1.331 Çoklu roketatarlar 1.474
ABD M1A1 Abrams tankı
                ABD                        İRAN
13.513 Havaalanları 319
13.444
Toplam uçaklar 479
2.308 Av önleme uçakları 137
5.739 Nakliye uçakları 203
2.771 Eğitim uçakları 80
6.084 Helikopterler 128
957 Taarruz helikopterleri 12

 

İran’ın ilk yerli yapım savaş uçağı ”Azarakeş (Şimşek)”
         ABD                                       İRAN
415 Toplam donanma gücü 398
19 Uçak gemisi 0
6 Fırkateyn 6
62 Destroyer 0
0 Korvert 3
75 Denizaltı 33
13 Sahil güvenlik botu 254
11 Mayın gemileri 05

 

 

USS Nimitz (CVN-68) modeli ABD yapımı uçak gemisi
           ABD                                          İRAN
581 milyar dolar $ Savunma bütçesi 6 milyar 300 milyon $
8 milyon 653 bin Petrol üretimi (günlük/varil) 3 milyon 236 bin
19 milyon Petrol tüketimi (günlük/varil) 1 milyon 870 bin
36 milyar 520 milyon Bilinen petrol rezervi (varil) 157 milyar 800 milyon
12 bin km Sınır uzunluğu 5.900 km
19 bin 924 km Kıyı şeridi uzunluğu 2.440 km

Kaynak: askerigucu.com, wikipedia.

Su 100 Derecede Kaynar, Peki Dünyamız?

Dünyamızın her geçen günü diğer günleri aratacak kıvamda ilerlemesi, “Ütopya” dünyasından uzaklaşmamıza ve daha çok realizme yönelmemize sebep oluyor. Değişen devlet başkanları ve buna bağlı ülke ideolojileri, –yoksa ülke ideolojileri değiştiği için mi devlet başkanları değişiyor, tartışılır- değişen müttefikler ve düşman ilişkileri derken her gün daha da kaynama noktasına ulaşan dünyamızı seyrediyoruz.

Realizm dedik, altını dolduralım;
Şimdi, sadece son zamanlarda olan olayları –daha çok ülkemiz merkezli olacak tabii ki- ufak ufak sıralayacağım. Sonuçlarını ve neler olabileceğini seçenekler halinde o temelin etrafında ele alacağım.

1) Türk-Rus yakınlaşmasından sonra Suriye’de ortak operasyonlar başladı ve Astana toplantıları gerçekleşti. (İran’ın pek memnun olmadığını söylemiştim daha önce).

2) ABD’de Trump iktidara geldi. Avrupa başta olmak üzere ABD’nin belli bir kesimi ayaklandı. Saddam gelse ancak bu kadar tepki verirlerdi herhalde.

3) Rusya-Ukrayna krizi alevlendi ve çatışmalar –özellikle Donetsk’te- arttı. Nato-Rusya krizinin kapıda olduğu anlaşıldı.

4) Kıbrıs müzakereleri başladı ve beklenilen şekilde bir sonuç çıkarılamadı.

5) Trump, vadettiği gibi Kudüs konusunda elçiliği oraya taşıyacağını açıkladı ve İran için terör devleti yakıştırmasını yaptı.

6) Yunanistan ile Kardak krizi alevlendi. Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, kayalıkları ziyaret etti.

7) El-Bab’ta Türk Ordusu büyük ilerleyiş kaydetti. Rakka için yeşil ışık yaktı.

8) Türkiye’ye ziyaretler: İngiltere Başbakanı Theresa May, Alman Şansölyesi Angela Merkel, BM Genel Sekreteri, İngiltere Genelkurmay Başkanı ve son olarak da CIA başkanı Türkiye’yi ziyaret ettiler.

9) CIA başkanının ziyaretiyle aynı gün Rusya El-Bab’ta “yanlışlıkla” Türk askerlerini şehit etti.

10) Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Hulusi Akar, Körfez ülkelerini ziyaret için yola koyuldu.

Yukarıda 10 maddelik tam kronolojik olmayan çeşitli olaylar silsilesi anlatıldı. Dünyamızı ısındıran olaylar demek daha doğru olacaktır.

Peki bu olaylar ne anlama geliyor?

Bu olaylara çeşitli komplo teorilerini sıkıştırıp, twitter’da Ortadoğu uzmanlığı yapmak elbette mümkün ancak bunlar realiteden bir hayli uzak hareketler ve ülkemiz realizmden idealizme yaklaştıkça, canı yanan bir ülke konumuna düşüyor. Türkiye, bulunduğu konum itibariyle –coğrafi konum- idealizmden çok realizm ile dış politikasına şekil vermek zorundadır.

Peki, yukarıdaki silsilelerden ne anlıyoruz?

Trump Amerikası’nın, İran’a düşmanlık beslediği gayet açık olsa gerek. Önümüzdeki dönemlerde NPT anlaşmasının dışına çıkılabileceğini ve iplerin bir hayli gerileceğini öngörmek doğru olacaktır.

Öte yandan, Rusya ile iyi ilişki içinde olan ABD, bunu Suriye’de de devam ettirecek gibi görünüyor. Trump’ın gözü, daha çok Çin ve bölgesi üzerine anlaşılan.

Türkiye’nin kuzeyinde ısınan Karadeniz suları, çoktan buharlaşmaya başladı bile. Rusya, kendi sınırında Nato kölesi bir yapılanma istemiyor. Bunun için de Ukrayna’yı yutmaya hazır. Kırım’a ses çıkarmayan Nato, emin olun buna da ses çıkaramayacaktır.

Suriye’deki duruma gelince, Türkiye ile uçak düşürme olayının ardından ikili ilişkilerini artıran Rusya, DEAŞ’a karşı birlikte operasyonlar yapmaya başlamıştı ki, kimilerine göre beklenmeyen kimilerine göre ise beklenen bir takım olaylar gelişti. Rusya, PYD ve PKK’yı terör örgütü olarak tanımadığını açıkladı. CIA Başkanının Türkiye ziyaretiyle aynı gün ise, Türk askerlerini “yanlışlıkla” bombaladı. Bu saldırının altında bir çok teori yatabilir. Ancak en realisti şu ikisidir:

a) Türk askerlerini Esad rejimi vurdu ve Rusya bunu büyütmemek için araya girdi.

b) Türk askerlerini Rusya fırsattan yararlanarak vurdu. Hem düşen uçağın karşılığı hem de Türkiye’ye CIA uyarısı.

Bu ikisi dışındaki yorumlar maalesef realist gelmiyor.

Son olarak, Türkiye’ye ziyaretler ve Erdoğan’ın ziyaretleri ne anlama geliyor?

Ben bu ziyaretleri, “bizimle misin” ziyareti olarak okuyorum.
Isınan ve içine kapanan dünyamızın müttefik arayan devleri, bir bir etrafı turluyor. Bunlardan birisi de elbette Türkiye.
Ziyarete gelenler: ABD-ALMANYA-İNGİLTERE-BM
Ziyarete Gidilenler: BAHREYN-S.ARABİSTAN-KATAR

Özellikle uluslararası ilişkilerde hiçbir şey tesadüfle açıklanamaz. Bu ziyaretler de öyle. Dünyamızın ısındığını gösteren ve kaynama noktasına ramak kaldığını gösteren ziyaretler bunlar. Türkiye, dengeyi korumak zorunda. Her iki tarafından kendisini arkadan vurmak için en iyi zamanı kolladığını unutmamak zorunda.

Son not: Suriye konusunda Rakka operasyonundan sonra, Kıbrıs için –özellikle adalar- atağa kalkan bir Türkiye kimseyi şaşırtmasın. Ayrıca, ABD’nin Rakka’da Türkiye ile operasyon yapması PYD tercihinden dolayı zor görünüyor. Türkiye’yi Fırat’ın doğusuna geçireceklerini sanmıyorum.

El Bab şehir savaşını takip etmek için tıklayın.

Suriye Rejiminin Ateşkes İhlalleri

Suriye’nin çeşitli bölgelerinde Esed rejiminin ateşkes ihlalleri sürüyor. Rejim güçleri, ateşkesten faydalanarak, muhaliflerin kontrolündeki bölgeleri ele geçirmeye çalışıyor.

Erdoğan: “Sırada Münbiç ve Rakka Var”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, devam eden Fırat Kalkanı Operasyonu ile ilgili yaptığı açıklamada, El Bab’ın nihai hedef olmadığını ifade ederek, “DEAŞ’ın asıl merkezi El Bab değil Rakka.” dedi. Öte yandan Bahreyn’de yaptığı açıklamlarda Cumhurbaşkanı “El Bab’ten sonra Rakka ve Münbiç’i terörden arındıracağız” dedi. 

El Bab şehir savaşını takip etmek için tıklayın.

Bahreyn’e yapacağı ziyaret öncesi Atatürk Havalimanı’nda bir basın toplantısı düzenleyen Erdoğan, tarihi 16 Nisan olarak kesinleşen referandum ve 173 gündür süren Fırat Kalkanı Operasyonu’na ilişkin açıklamalarda bulundu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un “El-Bab operasyonunun başarılı olmasıyla Fırat Kalkanı Harekatı’nın hedefine ulaşmış olacağı”na yönelik sözlerine ilişkin, “Orada bir iletişim sıkıntısı olabilir. El Bab’dan sonra durmak… Böyle bir şey yok.” dedi.

IŞİD’in El Bab’ı terk etme sürecinde olduğunu açıklayan Erdoğan konu ile ilgili şunları kaydetti:

“Şu anda El-Bab, gerek bizim tarafımızdan, gerekse Özgür Suriye Ordusu tarafından dört bir yandan kuşatılmış vaziyette ve güçlerimiz Özgür Suriye Ordusu ile birlikte de merkeze inmiş vaziyette. En önemli nokta olan hastane kısmı. Bu hakim noktayı bizler ele geçirdikten sonra süreç çok daha hızla lehte gelişmeye başladı. Merkeze de girilmesi hasebiyle artık DEAŞ güçleri tamamıyla El-Bab’ı terk etme süreci içerisine girdi. Öyle zannediyorum ki artık bundan sonrası an meselesidir.”

El Bab’ın nihai hedef olmadığını da ifade eden Erdoğan sözlerine şöyle devam etti:

“El Bab bir defa bizim nihai hedefimiz değildir. Şu ana kadar biliyorsunuz 3 bini aşkın DEAŞ’lıyı etkisiz hale getirdik. DEAŞ’ın asıl merkezi El Bab değil Rakka. Nihai hedef de 5 bin km karelik bir alanı temizlemektir.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan Suriye’deki güvenli bölgeler konusunda da ABD Başkanı Trump ile konuştuklarını açıklayarak, “Hedef burada (Suriye), 4-5 bin kilometrekarelik bir terörden arındırılmış güvenli bölgedir.” dedi. Erdoğan, oluşturulacak güvenli bölgelerde yeni şehirler kurma fikrini Trump’a önerdiğini de dile getirdi.

Öte yandan Erdoğan Bahreyn’de yaptpğı açıklamalar ise şöyle;

RAKKA VE MÜNBİÇ’İ DE TERÖRDEN ARINDIRACAĞIZ

“Suriye’deki kriz komşularının yanı sıra Avrupa’da da güvenlik sorunlarına yol açıyor. Suriye’deki en önemli husus ateşkesin güçlendirilerek yeniden başlatılması için zemin oluşturmaktır. Fırat Kalkanı Harekatı’yla DEAŞ ve YPG’nin bir bölümünü sınırlarımızdan uzaklaştırdık. El Bab’ı DEAŞ’ten temizlemek üzereyiz. Sonrasında Rakka ve Münbiç’i terörden arındıracağız. DEAŞ’in İslam’la ilgisi yoktur. Bu insanlar müslaman olamaz.”

Kaynak: BBC, Ensonhaber

Suriye’nin Kuzeyi: 2014’ten 2017’e YPG Haritası

ABD’nin Suriye’de koalisyon güçleriyle birlikte operasyona başladığı 2014’ten 8 Şubat 2017’e kadar PKK’nın Suriye uzantısı YPG topraklarını yaklaşık 4 kat arttırdı.

Suriye’nin kuzeyi YPG haritası (2014-2017)

DEAŞ’lı Yabancıların Röntgeni

Reina saldırısı dikkatleri IŞİD’ın yabancı terörist savaşçılarına çekti. IŞİD bünyesindeki yabancı savaşçılar kimlerden oluşuyor? Nasıl organize oluyorlar? Türkiye’de uyuyan hücreleri var mı?

Yılbaşı gecesi Ortaköy’de IŞİD’in üstlendiği saldırının failinin Orta Asya kökenli olduğunun ortaya çıkması, bu örgütün Türkiye’deki yapılanmasında yabancıların rolünün tartışılmasına neden oldu. Teröristin yakalanması ve operasyonun derinleşmesiyle geniş bir şebekenin varlığı gün yüzüne çıktı. Kamuoyuyla paylaşılan bilgi ve görüntüler sonrasında gözler Orta Asya kökenli IŞİD’cilere çevrildi.

    

Bu konuda cevapsız soru çok. IŞİD bünyesindeki yabancı savaşçılar kimlerden oluşuyor? Nasıl organize oluyorlar? Türkiye’de uyuyan hücreleri var mı?

Yaklaşık 3,5 yıldır devam eden, sağlıklı addedilebilecek tüm kaynakları izleyerek ve karşılaştırarak derlediğim istatistikler, yabancı terörist savaşçıların Türkiye’deki varlığı hakkında tahmin edilenden farklı bir tablo ortaya koyuyor.

IŞİD vb. örgütlerin yapısı konusunda veri ve istatistik bulmak çok güç. Değerlendirmelerin çoğu somut bir veri kaynağı olmayan genellemelere dayanıyor. Örgütlerin Türkiye’deki yapılanmasına ilişkin devletin elindeki gizli verilere ulaşma imkanı olmayan bir araştırmacı için tek kaynak, güvenlik güçlerinin bu örgütlere yönelik operasyonları oluyor. Zira haklarında terör örgütü bağlantısı şüphesi olan bu kişilerin tamamı örgüt üyesi olmasa da operasyonlara ilişkin veriler genel resmin anlaşılmasına fayda sağlayabilir.

Türkiye’de IŞİD ve El Kaide bağlantılı yapılardaki yabancılar yeni mi?

Hayır. 1990’lardan bu yana El Kaide Türkiye’yi üçüncü ülkelere geçişlerde kullanıyordu. Ayrıca yakalanan bazı kişiler Türkiye’de yabancı kökenli cihatçıların eylem yapma amacı olduğunu da gösteriyordu. Fakat, IŞİD ortaya çıktığında ‘yabancı’lar sorunu farklı formüle edildi. Yabancı Terörist Savaşçılar konusu ilk etapta sadece Türkiye üzerinden Suriye ve Irak’a gitmeye çalışan kişiler bağlamında ele alınıyordu. Ancak algı ve gerçek birbirinden farklıydı. Özellikle Batı basınının sıklıkla gündeme getirmesi ve hatta Türkiye’ye sınır kontrolü konusunda baskı yapması nedeniyle IŞİD’e katılan yabancıların çoğunun Avrupalı olduğu düşüncesi yaygındı.

Oysa Aralık 2015’te Genelkurmay Başkanlığı’nın yıl boyunca sınır geçişi sırasında yakalanan yabancılara ilişkin açıkladığı veriler bunun tersini kanıtlıyordu. Rakamlar, örgütlere Asya’dan katılımın Avrupa’ya göre çok daha fazla olduğunu gösteriyordu. Zira 2013-2014’te örgüte Arap coğrafyasından büyük katılım olmuştu, Asya’dan yeni gelenler ise büyük oranda 2015’te örgüte dahil oldu. Çoğunun aileleriyle birlikte gelmesi, sayının yüksekliğini açıklıyordu.

2016 sonunda İçişleri Bakanlığı’nın yayınladığı diğer veriler ise yabancı terörist savaşçı sorununun geçmişine de ışık tutuyor. Açıklamaya göre, 2011-2016 arasında IŞİD’le irtibatlı olarak yakalananlar (IŞİD Şubat 2013’te kuruldu yani muhtemelen bakanlık IŞİD’den önceki grupları da aynı kapsamda değerlendiriyor) arasında yabancılar hep vardı. Ancak yabancıların yarısından çoğunun son bir yılda yakalandığı dikkate alındığında, Türkiye’de son dönemde yoğunlaşan bir yabancı cihatçılar sorunu olduğu söylenebilir.

Türkiye Emirliği değil, merkezi planlamayla oluşan şebeke

IŞİD’in Türkiye’deki oluşumu, temelde merkezden yapılan planlamayla kurulmuş bir şebekeye dayanıyor; stratejik planlama, örgütlenme ve kararlar merkezden belirleniyor. IŞİD’in genel yapılanmasında doğrudan biat eden (Nijerya’da Boko Haram, Afganistan’da Horasan Emirliği, vs) yapıların dışında ayrı emirlikler yok.

IŞİD’in Türkiye Emiri gibi nitelemelerin içi boş. Örgütün Rakka’daki Dış Operasyonlar Birimi asıl yönlendirici. Türkiye’deki şebekenin temel görevleri eleman temini, saldırı hazırlığı, keşif, sınır geçişi, yardım ve yataklık, hücre örgütlenmesi, silah vb. malzeme temini, propaganda mekanizması, finansal destek.

Reina eylemcisinin sorgusundan basına sızanlar bir kez daha eylemlerin zamanlaması, hedef tespiti, lojistiği, finansal altyapısı ve kullanılan araçların temini gibi önemli aşamalarının merkezden belirlendiğini, şebeke tarafından yürütüldüğünü ortaya koyuyor. Bu da bizi IŞİD’in Türkiye’deki yapılanmasının tamamen hiyerarşik bir yapıya ya da birbirinden habersiz ve yatay olarak örgütlenmiş hücrelere değil, her biri temelde merkeze bağımlı ancak iç iletişimleri “bilmesi gereken ilkesi”ne göre düzenlenmiş bir şebekeye sahip olduğu olgusuna götürüyor.

Şebekenin yabancı bileşenleri

IŞİD’in Türkiye’de sadece yabancılardan oluşan bir örgütlenmesi yok. Genelde Türk vatandaşı olan örgüt mensuplarıyla yabancılar arasında kesin bir ayrışma yok. Hücre bazında tamamen yabancılardan oluşan yapılara rastlansa da aralarında tutarlı bir milliyet bağı yok. Yani, IŞİD, kendisine kattığı kişileri milliyetlerine göre sınıflandırıp, örgütlemiyor. Zaten ulusüstü bir ideolojiye sahip olan bir yapıdan bunu beklemek de doğru değil.

Farklı yabancı unsurlardan oluşabilen bu şebeke, IŞİD’in Türkiye’deki en tehlikeli ve organize kesimini oluşturuyor. Şebekelerin iller bazında örgütlenmesi var ancak her ile dağıldığı söylenemez. Şebekelerin il bazında örgütlenmesi, kişinin milliyetinden ziyade örgütün lider kadrosuyla ilişkisine ve örgüt içindeki geçmişine ve etkinliğine bağlı.

Peki yabancıların sayısı neden artıyor? Muhtemelen bunun iki nedeni var: Birincisi, her ne kadar IŞİD’in, Türkiye’de Türklerden oluşan bir ağı ve tabanı olsa da yabancıların adanmışlığı daha keskin ve güçlü. İkinci olarak örgütün merkez şurasının bileşenleri son dönemde değişti. Kurulduğu dönemdeki önde gelen isimlerinin çoğu öldürüldü veya açığa çıkmakta güçlük çekiyor. Yeni ekibin dış bağlantıları Türkiye’deki yapıyı değiştiriyor olabilir.

IŞİD’in Türkiye içindeki şebekesinin büyük ölçüde Türk vatandaşlarından oluştuğu açık. Örgütün içindeki yabancıların ise dört ana bileşeni olduğu söylenebilir: Hayalet savaşçılar, Türkiye’ye yasal yollardan giriş yaptıktan sonra örgüt tarafından devşirilenler, uyuyan hücreler ve saldırı için gelenler.

Hayalet savaşçılar

Bu grubu, Suriye ve Irak’a gitmek için Türkiye’yi güzergah olarak kullanan ancak alınan tedbirler nedeniyle bu ülkelere gidemeyen, terörist sayılacakları için geldikleri ülkelere dönemeyen ya da bir dönem Suriye ve Irak’a geçtikten sonra kaçıp Türkiye’ye dönenler olarak tanımlamak mümkün. Tam sayıları bilinemese de en azından birkaç bin kişiden bahsediyoruz.

Bu örgütlere katılmak için yolda yakalananların sayısı bir gösterge olarak kabul edilebilir. Ancak maalesef açık kaynaklarda IŞİD’in kurulduğu ve asıl “çekici” olduğu 2013 ve 2014’e ilişkin sağlıklı veri yok. IŞİD’in gerilemeye başladığı döneme tekabül eden 2015 başından itibaren rakamlar da oransal olarak bir fikir veriyor.

Yukarıdaki tablonun da gösterdiği üzere, 2015’te Türkiye üzerinden Suriye’ye hâlâ çok yoğun bir akış var. 2016’da durum tersine dönüyor. Türkiye’de yapılan terör operasyonlarında yakalananlarda yabancıların oranı 2015’te %23 iken, 2016’da %35’e çıkıyor.

Geçişler zorlaştıkça örgüte girmek için Türkiye’ye gelip de geçemeyen ya da Suriye ve Irak’tan dönüp kendi ülkesine dönemeyenlerin Türkiye’de yarattığı tehdit artıyor.

İç savaştan kaçıp Türkiye’de devşirilenler

Ülkelerindeki kötü savaş koşullarından kaçarak Türkiye’ye sığınan Suriyelilerin sayısı 3 milyonu aştı. Bunların çok büyük bir kısmı 5 yıl içinde farklı ölçülerde Türkiye’nin toplumsal ve siyasal yapısına uyum sağladı. Ancak bazı yerlerde uyum sorunları olduğu açık. Bu durum ve kötü yaşam şartları militan devşirmek isteyen örgütler için eşsiz bir kaynağa dönüşüyor. Özellikle büyükşehirlerin çeperlerinde ya da orta büyüklükteki şehirlerde zaman içinde kendi oluşturdukları gettolarda IŞİD’in eleman topladığı görülüyor.

Veri tabanımıza göre 2016’da güvenlik güçlerinin yaptığı operasyonlarda gözaltına alınan yabancılar arasında ilk sırayı açık ara Suriye, ikinci sırayı ise Irak vatandaşları alıyor. Bu veriyi doğrulayan İçişleri Bakanlığı’nın bilgilerine göre, 2016’da IŞİD ve Nusra destekçileri arasında Türkiye’de yakalanan yabancılar sıralamasında Suriye 994 kişiyle ilk sırada. Onu, 328’le Rusya, 235’le Irak, 216’yla Çin izliyor. Yakalanan 1.485 yabancının %83’ü Suriye ve Irak vatandaşı.

Uyuyan hücreler

Üçüncü kategoriyi oluşturan uyuyan hücreler, örgütün eylem yapmak üzere gönderdiği teröristlerden oluşan ve eylem zamanı gelinceye kadar harekete geçmeyen hücreler. Türkiye’deki şebekenin kendileri için oluşturduğu altyapı çerçevesinde eylem emrini bekliyorlar. Örgütün Türkiye’de yüzlerce uyuyan hücresi olduğu iddiasını kanıtlayan somut bir temel yok.

Ancak bu hücrelerin sayılarının arttığı bir gerçek. Veri tabanımıza göre, 2016’da önlenen 27 eylemdeki hücrelerden 9’u Suriyeli teröristlerden, 5’i Türklerden, 4’ü Irak, 3’ü Orta Asya ve Kafkaslardan, 4’ü yabancı karışık hücrelerden oluşuyordu. 2015’te son anda önlenen 13 eylemde hücre yapısı ise şöyleydi: 6 Türk, 3 Suriyeli, 1 İngiltere-Suriye-Lübnan, 1 İngiliz-Pakistan.

Rakamların da gösterdiği gibi Türkiye’de eylem yapmayı planlayan hücrelerde yabancıların oranı artıyor. Fakat bu hücreler içerisindeki yabancılara bakıldığında ilk sırayı Suriyeliler alıyor. Onu Türk vatandaşları, Iraklılar ve sonra da Orta Asya ve Kafkasya’dan gelenler takip ediyor.

Saldırı için gelenler ise bu şebeke içindeki en küçük grup. Sayıları az ama kritik zamanlarda ön plana çıkıyorlar. Terör eylemleri için Türkiye’ye saldırıdan kısa bir süre önce getirilenlerin sayısı artıyor. Bunun temel nedeni, güvenlik güçlerinin örgüt konusunda tecrübe kazanması ve yapıyı daha iyi analiz etmeleri. Bu nedenle içeride uzun süre tutarak, uyuyan bir hücre oluşturup risk almak yerine eylemden bir süre önce saldırganları getirmek, daha az riskli.

Elbette, sınır geçişlerinin büyük ölçüde kontrol altına alınması bu yaklaşımı zorlaştırıyor. Ancak geçişler tamamen durdurulabilmiş değil, Fırat Kalkanı Operasyonu nedeniyle Kilis ve Gaziantep sınırı daha güvenli olsa da Hatay gibi yerlerde sınırdan geçmek hâlâ imkansız değil. Sınırın öte tarafında çeşitli örgütlerin kontrolündeki bölgelerde kaçakçılar faaliyetlerini sürdürüyor. Eylemciler Türkiye’ye üçüncü ülkeler üzerinden de gelebiliyorlar.

Tahminler ve dersler

IŞİD’in Türkiye’de yabancı bir militan kullandığı planlı ilk eylemi, 6 Ocak 2015’te İstanbul Sultanahmet’te bir Rus vatandaşının intihar saldırısıydı. Bundan sonra Ankara, Sultanahmet ve Atatürk Havaalanı saldırılarında yabancı militanlar yer aldı. Ankara ve Sultanahmet saldırıları Suriye vatandaşları ve havaalanı saldırısını ise Rusya, Özbekistan ve Kırgızistan vatandaşları düzenledi. Yani, IŞİD’in Türkiye’deki bombalı ya da silahlı saldırılarının yarısını neredeyse diğer ülke vatandaşları gerçekleştirdi. Bu eğilim, IŞİD’in Türkiye’deki yapılanmasındaki yabancı ağırlığının artmasıyla sürebilir.

Güvenlik güçlerinin örgütün Türkiye’deki yapılanmasına ilişkin bilgi ve tecrübesi arttıkça, örgüt yeni arayışlara yöneliyor, en az bilinen yapılar üzerinden hareket etmeye çalışıyor. Reina saldırısından sonra örgütün yabancı üyeleri ve şebekeleri konusunda daha fazla bilgi sağlanabilmiş olsa da hâlâ açıklar olması ihtimali yüksek. Bu nedenle örgütün sonraki saldırılarda da yabancı teröristleri kullanması ve bunların ortaya çıkmamış ağları üzerinden hareket etmesi şaşırtıcı olmaz.

IŞİD’in Türkiye’deki en aktif ve tehlikeli hücreleri Türkistan coğrafyası kökenli değil. Operasyonlar ve istatistikler bunu doğrulamıyor. Yabancılar arasında organizasyon, eleman temini, finansal destek sağlama, hücre teşkili ve lojistik desteği gibi konularda, hem genel  operasyonlarda hem de önlenen saldırılarda yakalanan Suriyeli ve Iraklıların çok daha aktif olduğu söylenebilir. En azından şu ana kadar açığa çıkarılan yapılara bakıldığında ortaya çıkan resim budur.

Örgüt, Türkiye’de eylem yapmayı öncelik listesinin üst sıralarında tutuyor. Özellikle Fırat Kalkanı Operasyonu çerçevesinde almış olduğu darbeler nedeniyle saldırılarını artırmaya çalışıyor. Üstelik Türkiye’deki hassas siyasi ve toplumsal atmosferi de dikkate alarak bu terör kampanyasından sonuç alabileceğini umuyor.

IŞİD’deki yabancıların sayısı artsa da, bu tür örgütlerin eylemlerinden Türkistan coğrafyasından, Irak veya Suriye’den gelenleri sorumlu tutmak, genelleyici değerlendirmeler yapmak doğru olmaz. Hatta, IŞİD, bu yabancıları kullanarak oluşacak tepki sonucunda ortaya çıkabilecek dışlamaları ve kötü uygulamaları kendisi için bir fırsat kapısı olarak görebilir ve böylece daha fazla adam devşirebileceğini düşünebilir. Bu tuzağa düşmemek gerekir.

Kaynak: Al Jazeera