Cerablus ile başlayan Fırat Kalkanı Harekatı, El Bab’a kadar ulaştı. Meskun mahal çatışmaların sürdüğü El Bab’da geçtiğimiz üç ay boyunca hazırlık yapıldı, muhalifler Bab çevresindeki stratejik öneme sahip Kabasin, Baza gibi beldelere operasyon düzenledi ancak tamamen kontrol sağlayamamıştı. Kasım ayından günümüze El Bab güneyinde Esad rejimine bağlı güçler ilerlerken, YPG’de El Bab doğusunda ve batısında 10’a yakın köyü ele geçirdi.
Bu yıl Bolşevik devrimin (1917) yüzüncü yılı. Sovyetler Birliği’nin dağıtılmasının üzerindense çeyrek asırdan fazla oldu. Günümüzde pek çok sosyalist parti yada iktidarlar SSCB’nin dağıtılmasıyla beraber ABD karşısında zayıf kaldılar. Çünkü artık ağabeyleri yoktu. Bu yüzden pek çok sosyalist iktidar, ABD baskısı veya korkusuyla siyasi ve ekonomik liberalizme geçiş yaptılar. Bazıları ise Çin’e yanaştılar ve sadece ekonomik alanda liberalizasyona gittiler. Bazı cesur ülkelerse politikalarından asla taviz vermediler. Ancak taviz vermeyen bu ülkeler ABD karşısındayken, büyük bir destek bulamadığı için çok ezildiler. Zimbabve, Eritre, Kuzey Kore, Küba, Myanmar gibi ülkeler ambargolar yüzünden perişan oldular.
Birliğin kalbi olan Kremlin sarayı’nın SSCB’nin çöküşü sonrası aldığı görünüm. Saray duvarı üzerindeki SSCB yazısı Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından kaldırıldı.
Eğer SSCB değil de dağılan ABD olsaydı nasıl olurdu mesela? Bu sefer ABD desteği sayesinde ayakta duran sermaye ülkeleri SSCB karşısında yalnız kalacak. Sonra siyasi-ekonomik baskı ve korku sonrasında sosyalizme akın akın geçişler yaşanacaktı. Zaten günümüz dünyasında kapitalizmin bu kadar güçlü olmasının sebebi, bu ülkelere ABD’nin liderlik ediyor oluşu değil mi?
Hatırlarsanız nasıl ki İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı Avrupa ve Uzakdoğu ülkeleri (Japonya, Güney Kore, Tayvan) ABD ekonomisinden önemli miktarlarda destek almış ve bu sayede fakirlikten kurtularak zenginleşmiş, bu sayede diğer rakip sosyalist ülkelere karşı daha güçlü olmuşlardı. Eğer ABD’nin Marshall ve Truman doktrinleri kapsamında ki ekonomik, siyasi, askeri destek paketleri olmasaydı bu ülkelerde ekonomi bugün diğerlerinden daha güçlü olamayacaktı.
Çünkü bir ideolojinin, inancın, kültürün arkasında duran büyük bir ülkenin olması şarttır. Aksi takdirde küçük ülkeler rakip ideolojiye mensup büyük ülkeler karşısında zor duruma düşerler. Tıpkı şuan ki sosyalist ülkelerin başlarına gelenler gibi.
O yüzden bir ideolojinin ve o ideolojiyi takip eden ülkelerin arkasında mutlaka lider ve büyük bir ülke olmak zorunda.
Buna bir başka örnek olarak, Arap ülkelerinde ki Baas Hareketini örnek gösterebiliriz.
Baasçı ülkelerde Sovyet desteğine sahiplerdi ama daha önemlisi arkalarında en kalabalık Arap ülke olan Mısır vardı.
“Özellikle Kuzey Yemen İç Savaşı, Mısır’ın kralcı devletlere karşı devrimci cepheye ne kadar önemli bir müttefik olduğunun en büyük örneği. Bu savaş 1962’de Abdullah es-Sellal liderliğindeki devrimciler tarafından gerçekleştirilen askeri darbe sonucu İmam Muhammed el-Bedir’in tahttan indirmesiyle başladı. Bedir, daha sonra Suudi Arabistan sınırına kaçıp yönetimi tekrar ele geçirmek amacıyla kuzeydeki Şii aşiretlerin desteğini toplayarak karşı saldırı başlatır ve böylece o dönem kuzey ve güney diye ayrı olan yemenin kuzeyi iç savaşa girer. Kraliyet yanlısı güçlere Ürdün ve Suudi Arabistan askeri yardım ve Birleşik Krallık gizli destek sağlarken devrimciler Mısır ve Sovyetler Birliği tarafından desteklenmiştir. Mısır’ın o dönem 600 bin kişiden oluşan ordusunun yarısı bu savaşta yer alarak Kuzey Yemen’in de monarşiden kurtulup doğu blok’una dahil olmasını sağlamıştı ve Suudiler 1000 kadar asker kaybederken Mısır 26 bin asker kaybederek çok daha büyük bir fedakarlık örneği sergilemişti. 8 yıl süren savaştaki toplam ölü sayısı ise 100-200 bin arası bir rakamdı. (Yemen eskiden kuzey ve güney diye ayrı ülkeydi. Çünkü biri Osmanlıdan(Kuzey) diğeri İngiltere’den(Güney) farklı zamanlarda bağımsız olduğu için başlangıçta ayrıydılar, 1990 yılında iki sosyalist devlet birleşerek bugünkü Yemen’i oluşturdu.) Önce Mısır’ın sonrada SSCB’nin dayanışması ortadan kalkınca, diğer Baas iktidarları da kolayca yok edildiler. Önce Irak’ta 2003’te kaybettiler ve sonrasında onları düşürenler 2011’de Libya’da Kaddafi’yi ortadan kaldırdı. Şimdi ise Cezayir ve Suriye kaldı.
Baas Partisi bayrağı
Diyelim ki batı, Baas partilerinin tümünü yok etmeyi başardı. Peki böyle olunca Baasçılık bitmiş mi olacak? Hem de bir daha dönmemek üzere mi? Yani Araplar Baasçılığın verdiği laiklik, milliyetçilik, sosyalizm ilkelerinin üçünü birden artık düşünmeyecek mi? Yada SSCB yıkıldı diye bütün sosyalistler sosyalistlikten vazgeçecek ve komünist dünya düzenine geçme idealini bırakacaklar mı? Hayır.
Nasıl ki Osmanlı’nın yıkılmasına rağmen halen “Osmanlıyı yeniden kuracağız” diyenler varsa (Osmanlı SSCB’den çok daha önce yıkılmasına rağmen) Varşova Paktı yıkıldı diye komünizm bitti demek saçmadır. Neo-Osmanlı hayallerine kapılanların Neo-Sovyetistlerle dalga geçmesi ne büyük ironi ama?
Örneğin bir düşünün, dünyada ki bütün demokratik ülkelerin yıkıldığını. Böyle bir durumda insanların bir çoğu demokrasinin iyi bir şey olduğu fikrinden vazgeçecek mi? Nede olsa çoğu insan demokrasinin iyi bir şey olduğunu düşünüyor. Birinci Dünya Savaşı ile İkinci Dünya Savaşı arasında demokratik ülke sayısı 34’ten 16’ya kadar düştü ama sonra ne oldu? Faşist ülkeler bir anda hepsi birden düştüler. Bakın, demokrasi nasıl geri dönüş yapmış.
Faşizm demişken, İkinci Dünya Savaşı sonrasında pek çoğu yok olan faşist ülkelere rağmen, hatta Faşizm dünya genelinde yasaklanmasına rağmen bu fikir ölmedi ve günümüze kadar farklı adlarla da olsa dünyayı inletmeye devam etti ve devam ediyor.
Burada önemli olan şu; hiç bir fikri ortaya çıktıktan sonra yok edemezsiniz. O fikir çıkmıştır bir kere kafadan ve artık bunun geri dönüşü olamaz.
Asıl kritik olansa şudur, peki fikirler ölmez ama nasıl güçlenir? İşte burada başlarda anlatmak istediğim yere geri geliyoruz. Güçlü ve büyük bir ülkenin liderliği gerekiyor.
Eğer güçlü ve büyük bir ülkenin desteği, dayanışması, liderliği olmazsa o zaman rakipleriniz sizi daha kolay ezer geçer. Tıpkı Sovyet liderliğini yitiren ülkelerin başına gelenler gibi.
Fakat güçlü ve büyük bir lider ülke varsa, işte o zaman işiniz kolaylaşır. Tıpkı İran’da 1979 yılında İslam devriminin gerçekleşmesinden sonra Siyasal Şiiliğin günümüze kadar hızla yükselmesi ve İran’ın ezilen Şii toplumlarını toparlamaya başlaması gibi. İran’da devrim gerçekleşmeden öncede dünya genelinde bu düşünceler vardı. Devrimden sonraysa bu düşünceler İran desteği sayesinde güçlendi. İran’da ki molla rejimi düşse de inananları var olmaya devam edecektir.
Yani bir ülkenin çökmesiyle fikirleri ölmez, sadece zayıflar. Eğer ki zayıflamış ideolojiye aniden katılan büyük bir ülke olursa her şey bir anda tekrar tersine dönebilir.
Mesela Hindistan’da ki Naksalit isyanı başarılı olur ve Hindistan komünizmin bayraktarlığını yapmaya başlarsa olacakları bir düşünün. Olmaz demeyin çünkü Naksalit isyanı yeşil av operasyonuna rağmen hala bastırılamadı ve Hindistan’da halen devam eden kast sistemi komünizmin büyük bir destek bulmasına yol açıyor. Nepal’de Maocular 1996-2009 yılları arasında verdikleri uzun mücadelenin ardından devrimi tamamlamışlardı. Nepal gibi Hindu olan Hindistan’da da aynı beklentiler var. Bu konu hakkında “Hinduizm ve Maoizmin Kapışması” adlı yazıma bakabilirsiniz.
Hindistan neyse de Çin’de halen komünist partinin iktidarda olduğunu varsayarsak ve politikaların halen devlet başkanına endeksli olduğunu düşünürsek dörtlü çetenin takipçisi bir liderin göreve gelmesi halinde Çin, tekrar sosyalizme soyunabilir ve Çin’in takipçisi olan pek çok Asya ve Afrika ülkesi de 90’lı yıllarda yaptıkları mecburi değişimi yeniden yapabilirler.
Türkiye’de bile üstelik böyle bir devirde Komünist devrimin(Gezi Olayları) eşiğinden dönülmüşken tehlike geçti demek ne kadar saçma halbuki.
Yani demek istediğim şu, her an her şey tersine dönebilir ve şuan ki sevinciniz kursağınızda kalabilir.
Daha öncede Lenin, Bolşevik partiyi iktidara getirmeden önce tüm dünya sosyalistlerinde bir umutsuzluk, çaresizlik ve zayıflık hissiyatı vardı. Çünkü Karl Marks’ın söyledikleri aradan neredeyse 70 yıl geçmesine rağmen bir türlü gerçekleşmiyordu. Sadece 1871 Paris Komünü yaşanmış ama o da 3 ay sürmüştü. Fakat bütün çaresizliğe, tükenmişliğe, zayıflığa ve umutsuzluğa rağmen Bolşevikler ellerine geçen fırsatı değerlendirip başardılar ve bütün Avrupa Lenin’i takip ederek devrim denemelerinde bulundu. O dönem insanlar 70 yıl sonra beklediklerini gördüler ve pek çok kişi komünistlerle “Hani, hala sizin dedikleriniz gerçekleşmiyor” diye dalga geçiyordu. Şimdi de aynı ekipler “Hala çökmüş ideolojileri takip ediyorsunuz” diyerek dalga geçiyor.
Halbuki devrimin nereden geleceği hiç ama hiç belli olmaz. Herkes Avrupa’dan beklerken, Rusya gibi dindar ve Ortodoksluğun merkezinde ilk sosyalist devletin kurulmasını kim beklerdi ki mesela. Yada Uzakdoğu gibi çok sıkı gelenekçi olan bir coğrafyanın en kalabalık ülkesinde köy köy dolaşan Mao’nun başarmasını kim bekliyordu. Yada Küba gibi liberalizmin kalesinin dibinde olan bir ülkede devrimin başarılı olacağına kim ihtimal verebilirdi ki.
Özellikle de dünya genelinde aşırı sağın yükselişte olduğu, zengin-fakir uçurumunun zirve yaptığı, dini ve mezhepsel aşırıcılığın belirginleştiği, siyasi belirsizliklerin arttığı, ekonomik krizlerin sıklaştığı böyle bir dönemde her türlü sürprize hazırlıklı olmalıyız. Nede olsa komünizmin en hızlı yükseldiği yıllar bu tür gelişmelerin ertesiydi.
Moskova Suriye müdahalesi sayesinde bölgedeki en önemli ortaklarından birisi olan Esad rejimini ayakta tutmayı başardı. Bugün de diplomatik çözüm için masadalar… Rusya’nın Suriye muhasebesinde artılar, eksiler neler?
Suriye iç savaşı sürecinde İran’la birlikte Esad rejimine en büyük desteği sağlayan iki ülkeden birisi olan Rusya, 30 Eylül 2015’te başlattığı hava harekatlarıyla birlikte Suriye meselesine askeri olarak da doğrudan müdahil oldu. Aradan geçen yaklaşık bir buçuk yıllık süre içinde ise Rusya’nın Suriye konusundaki hedeflerinin önemli bir bölümüne ulaştığını söylemek mümkün.
Moskova öncelikle Suriye müdahalesi sayesinde bölgedeki en önemli ortaklarından birisi olan Esad rejimini ayakta tutmayı başardı ve Tartus’taki deniz üssüne ilave olarak Lazkiye’de yeni bir hava üssü elde etti. Putin yönetimi ayrıca Suriye meselesi üzerinden Rusya’nın dünya siyasetinde bir büyük güç olduğu iddiasının da kabul görmesini sağlayarak Ukrayna ve Kırım krizleri sonrasında uluslararası alanda karşı karşıya kaldığı diplomatik tecrit durumunu sona erdirdi.
Tartus Üssü
Bölgesel olarak ise ABD’nin Obama döneminde Ortadoğu meselelerine dahil olma konusundaki çekimser tavrı karşısında İran’dan İsrail’e, Mısır’dan Türkiye’ye kadar pek çok bölge ülkesi Rusya’yla siyasi, ekonomik ve askeri ilişkilerini geliştirmek için sıraya girmiş durumdalar.
İç politik dengeler
Suriye müdahalesi Rusya’daki iç politik dengeler açısından da Putin yönetimine önemli fırsatlar verdi. Batı ülkelerinin yaptırımları ve düşen petrol fiyatları nedeniyle Rusya ekonomisinin 2015’te yüzde 3,7 ve 2016’da yüzde 0,5 oranında küçülmesine rağmen halkın önemli bir bölümünün hala Putin’in dış politika hamlelerini desteklemeye devam etmesi oldukça dikkat çekici.
Nitekim kamuoyu araştırmalarında da Kırım’ın Rusya’ya bağlandığı Mart 2014’ten bu yana Putin’in arkasındaki halk desteğinin yüzde 80’in altına neredeyse hiç düşmediği görülüyor. Bağımsız kamuoyu araştırma kuruluşu Levada Center tarafından birkaç ay önce yapılan ankete katılanların yüzde 52’si ise Rusya’nın Suriye’ye askeri müdahalesine destek verdiğini belirtiyor.
Ülkede yaşanan ekonomik krize rağmen Rus kamuoyunda ortaya çıkan bu ilginç durumu birkaç faktöre bağlamak mümkün. Öncelikle Rusya’da siyasi aktörlerin önemli bir bölümünün Putin yönetimi tarafından kontrol edildiğine dikkat çekmek gerek. Örneğin Rus parlamentosunun alt kanadı olan Duma’da dış politika konuları sıklıkla gündeme gelmesine rağmen bu tartışmalarda hükümetin pozisyonunun desteklendiği görülüyor. Geçtiğimiz yıl yapılan seçimlerle yenilenen Duma’daki sandalyelerin çoğunun Putin’i destekleyen Birleşik Rusya Partisi’ne ait olduğu düşünüldüğünde bu durum aslında pek şaşırtıcı değil. Ancak Duma’daki diğer üç büyük partinin de dış politika konularında en az Putin kadar milliyetçi bir söyleme sahip olduklarını özellikle belirtmek gerek.
Ulusal ve yerel düzeyde en çok takip edilen yazılı ve görsel basın kuruluşlarının doğrudan veya dolaylı olarak devlet tarafından kontrol edildiği Rusya’da medya da Putin’in Suriye politikasını kamuoyu nezdinde meşrulaştırmak için önemli bir araç vazifesi görüyor. İç ve dış sorunlarla mücadeleyi “vatanseverlik” adını verdiği bir ideolojik yaklaşım dahilinde adeta ilahi bir misyon gibi sunmakta oldukça başarılı olan Putin yönetimi, kontrolündeki geniş medya ağı aracılığıyla Suriye müdahalesini Batı’nın Rusya’yı çevrelemesine karşı kazanılmış bir zafer olarak göstermeye çalışıyor.
Askeri ve ekonomik maliyetler
Rus kamuoyunun Putin’in Suriye politikasını desteklemeye devam etmesinin bir başka önemli nedeni de Suriye müdahalesinin bugüne kadar askeri veya ekonomik olarak Moskova için çok ciddi bir maliyet yaratmamış olması. Halihazırda Suriye’de görevli olan Rus askeri personelinin sayısının 4.000 civarında olduğu tahmin ediliyor. Suriye’deki savaşa ağırlıklı olarak hava kuvvetleri ile katılan Moskova, kara muharebelerinde ise Esad’ın ordusuna ilave olarak İran tarafından desteklenen Şii milisler ve Hizbullah güçlerine lojistik destek sağlıyor.
Putin yönetiminin bu noktada Suriye’nin yeni bir Afganistan’a dönüşmemesi için geçmişteki Sovyetler Birliği deneyiminden önemli dersler çıkardığını söylemek mümkün. Nitekim resmi rakamlara göre, bugüne kadar Rus silahlı kuvvetlerine bağlı askerlerden sadece 23’ü Suriye’de hayatını kaybetti. Ancak Moskova’nın Suriye’de Rus silahlı kuvvetleriyle resmi bağlantısı bulunmayan paralı askerleri de görevlendirdiği biliniyor. Bu askerlerden kaçının Suriye’de hayatını kaybettiğine ilişkin olarak ise henüz resmi bir rakam açıklanmış değil.
Suriye müdahalesinin Rusya’ya ekonomik olarak maliyetinin de günlük olarak 3-4 milyon dolar civarında olduğu tahmin ediliyor. Bu hesaba göre Rusya’nın bugüne kadar Suriye’de yaptığı harcamanın 1,5 ile 2 milyar dolar arasında olması muhtemel. Ancak Rusya’nın 2016 yılındaki savunma bütçesinin 60 milyar dolar civarında olduğu düşünüldüğünde burada da çok ciddi bir maliyetten bahsedilmiyor.
Öte yandan Moskova’nın ekonomik kriz nedeniyle 2017’de savunma harcamalarında ciddi bir kısıntıya gideceğini unutmamak gerek. Putin yönetiminin birkaç hafta önce Suriye’deki askeri varlığını azaltma kararı almasında da bu durumun etkili olduğu iddia ediliyor. Halen milli gelirinin yüzde 4 gibi göreceli olarak yüksek bir bölümünü savunmaya ayıran Moskova’nın ülkedeki ekonomik krizin derinleşmesi durumunda Suriye’deki askeri harcamalarını daha da azaltmak zorunda kalacağı söylenebilir.
Palmira’da Rus askerler
Müslüman dünyadan tepkiler
Suriye müdahalesinin Rusya için rakamlara dökülmesi pek mümkün olmayan bazı önemli maliyetleri de var. Örneğin Esad rejimine verdiği destek yüzünden Rusya başta IŞİD ve El Nusra (yeni adıyla Fetih El Şam) olmak üzere pek çok köktendinci grubun hedefi haline geldi. Bu örgütler henüz Rusya topraklarında ciddi can kaybına neden olan terör saldırıları yapmayı başaramadılar. Ancak Ekim 2015’te Mısır’dan Rusya’ya giderken düşürülen yolcu uçağında 224 kişinin hayatını kaybetmesi ve geçtiğimiz ay Rusya’nın Ankara büyükelçisi Andrey Karlov’un suikasta kurban gitmesi gibi gelişmeleri Moskova’nın Suriye politikasından bağımsız değerlendirmek de pek mümkün değil.
Putin yönetiminin Suriye’ye müdahale etmesinin önemli bir nedeni de IŞİD çatısı altında Esad rejimine karşı savaşan Rusya ve Orta Asya kökenli militanları etkisiz hale getirmekti. 2015 itibariyle çoğu Kuzey Kafkasya’dan Suriye’ye savaşmaya giden Rus vatandaşlarının sayısının 2.500 civarında olduğu tahmin ediliyor. Suriye’de bulunan Orta Asya kökenli militanların sayısının ise 7.000’e yakın olduğu söyleniyor. Putin yönetimi bugüne kadar bir çeşit “önleyici müdahale” yaklaşımı dahilinde bu meseleyi kendi topraklarına taşımadan doğrudan Suriye’de çözmeyi tercih etti. Ne var ki geçtiğimiz yıl İstanbul’da gerçekleşen Atatürk Havalimanı ve Reina gece kulübü saldırılarının da gösterdiği gibi bu militanları tamamen etkisiz hale getirmek de oldukça zor.
Halep’te Rusya’nın Esad rejimi ve İran’la beraber neden olduğu insani trajedi de Müslüman dünyada Moskova’ya karşı derin bir tepki yaratmış durumda. Rusya’nın nüfusunun yaklaşık yüzde 15’inin Müslümanlardan oluştuğu düşünüldüğünde bu tepkinin ülke içinde de yansımaları olması kaçınılmaz. Kaldı ki Rusya Müslümanlarının önemli bir bölümü Sünni olduğu için Moskova’nın Esad rejimi ve İran’la yaptığı stratejik ortaklığın bu kitleleri rahatsız etmemesi mümkün görünmüyor. Ayrıca hem petrol fiyatlarının geleceği, hem de ikili ekonomik ilişkileri nedeniyle Rusya için önemli bir ülke olan Suudi Arabistan da Rusya-İran işbirliğiyle ilgili ciddi endişeler taşıyor.
Astana sürecinden beklentiler
Tüm bu maliyetlerin farkında olan Putin yönetiminin Suriye’de pek çok açıdan inisiyatifi ele geçirdiği bir dönemde masaya oturmak istemesi de bu yüzden şaşırtıcı değil. Nitekim Rusya’nın 29 Aralık’taki ateşkes ilanından hemen sonra Suriye’deki askeri varlığını azaltmaya başladığına özellikle dikkat çekmek gerek.
Suriye meselesini Tahran’ın aksine bir ölüm-kalım meselesi olarak değerlendirmeyen Putin yönetimi için Astana görüşmeleri büyük önem taşıyor. Bu noktada Moskova’nın esas amacının bir taraftan Suriye’de sahadaki askeri maliyetleri Türkiye ve İran gibi iki bölgesel aktöre yükleyerek kendi ağırlığını daha çok diplomatik alanda hissettirmek, diğer taraftan ise Astana süreci sayesinde ABD’de yeni göreve başlayan Trump yönetimiyle yeni bir diyalog başlatmak olduğu söylenebilir.
Rusya’nın Suriye meselesi üzerinden Batı’yla gergin seyreden ilişkilerinde yeni bir açılım sağlaması durumunda ise Suriye’deki askeri varlığını daha da azaltması şaşırtıcı olmayacaktır. Ancak her durumda Tartus ve Lazkiye’deki Rus üslerinin kalıcı olduğunu ve Moskova’nın bu bakımdan orta ve uzun vadede Suriye’deki en önemli aktörlerden birisi olmaya devam edeceğini akıldan çıkarmamak gerekiyor.
Fırat Kalkanı Harekatı‘nın neredeyse en önemli amacı haline gelen El Bab‘in kurtarılması, son günlerde çatışmaların şehir içine kadar sokulmasıyla tekrar gündemin en üst sırasına yerleşti. Peki El Bab neden bu kadar önemli ve Türkiye bu bölgeyi neden bu kadar çok kontrolü altında tutmak istiyor.
Hiç şüphesiz jeopolitik ve stratejik hamlelerin tek bir amacı olmaz. Bu hamleler birçok amaç doğrultusunda gerçekleştirilir ve amaçlar birbirini tamamlayıcıdır. Bu bakımdan El Bab operasyonu bölgeyi sadece DEAŞ‘tan temizlemek amacıyla yapılmamaktadır.
El Bab‘in önemini birkaç başlık altında incelemek gerekirse bunlardan ilki şehrin coğrafi konumudur. Şehrin önemini iyi anlamak coğrafi konumunun beraberinde getirdiği jeopolitik, stretejik ve jeokültürel unsurları iyi analiz etmekten geçer.
El-Bâb Türkiye sınırına 35, Dâbık’a 30, Menbic’e 45, Halep’e 40, Tabka’ya 135 ve Rakka’ya 180 km. uzaklıkta.Bu şehirler farklı grupların kontrolünde ve El Bab bu şehirlerin kesişme noktasında yer almakta. Halep rejimin, Dabık TSK destekli muhaliflerin, Menbic ABD destekli PYD/SDG’nin, Tabka ve Rakka ise DEAŞ’ın elinde. Ayrıca bu şehirlerin hepsine kolay ulaşılabilirliği nedeniyle El Bab bir kavşak nokta ve Suriye İç Savaşı’na açılan bir kapı niteliğinde. Zaten Bab Arapçada “kapı” demek ve El Bab bölgede “Halep’in kapısı” olarak nitelendirilmektedir.
Bu bakımdanşehrin askeri açıdan etkili hücum, savunma ve manevra kabiliyetine sahip ve birçok farklı grubun etkinlik alanlarının kesişme noktası ve o grupların ard bölgelerine açılan bir nevi kapı olması stratejik önemini belirleyen en önemli unsurdur.
Jeopolitik açıdan bölgenin ele geçirilmesi veya elde tutulması Suriye savaşında, hem bölgesel hemde küresel bir mesaj niteliği taşımaktadır. Kısacası El Bab’i kontrol eden iç savaşın sürdüğü en sıcak noktalardan birini kontrol ederek savaşta etkin güç olduğunu gösterecektir. Bu ayrıca psikopolitik açından da önem arzetmektedir.
Bu bakımdan tüm taraflar için şehrin önemi azımsanmayacak derecede. Fakat TSK ve DEAŞ açısından EL Bab neredeyse Suriye’de bir var olma savaşı.
DEAŞ açısından el-Bâb’in önemine bakacak olursak, Tomar‘a göre;“DEAŞ açısından el-Bâb savaşı, aslında Kuzey Suriye’de, hatta Suriye’de var olma savaşı. Şehir, devletimsi örgütün Kuzey Suriye’deki son kalesi. Üstelik homojen bir Sünni Arap nüfusa sahip olduğundan, el-Bâb sakinlerin bir kısmı DEAŞ’a taraftar dahi olabilir. Bu nedenle Cerablus’ta yaptığı gibi şehri terk edip gitmedi ve sonuna kadar direnmeye devam edecek. Zira burayı kaybederse, 135 km güneydeki Tabka’ya ve sözde başkentleri Rakka’ya kadar, tutunabileceği başka bir yerleşim birimi yok. Şayet el-Bâb DEAŞ’ın elinden çıkarsa, Suriye’nin kuzeyindeki (yani büyük şehirlere yakın) konumunu kaybederek insansız çöl bölgesine çekilmek zorunda kalacak. El-Bâb’dan sonraki hedefler ise DEAŞ tarafından rejimden alınan hava üssünün bulunduğu Tabka ve ardından Suriye’deki sözde başkentleri Rakka olacak.”
El Bab’in Türkiye açısından önemi ise ilk olarak Türkiye’nin burayı ele geçirdikten sonra kontrol etmek istediği alanın DEAŞ’ten temizlenmiş olması. Fakat şehrin ülkemiz açısından asıl önemi ise şöyledir. PYD halihazırdaki konjektürde El Bab’in güneyine inemez. Hem DEAŞ hem Esad rejimi El Bab’in güneyini kontrol etmekte. Bu bakımdan PYD üzerinden oluşturulmak istenen Kuzey, Irak-Suriye-Akdeniz Koridoru hayali suya düşmüş olacak. PYD’nin güneyden ilerleyerek Afrin kantonuna ulaşması neredeyse imkansız. DEAŞ bir yana Rusya destekli rejimin böyle bir ABD koridoruna müsaade etmesi şu an için söz konusu olamaz. Türkiye’nin istediği de tam olarak bu.
El Bab’in Türkiye açısından bir başka önemi ise; El Bab alındıktan sonra yeterli derinliğe inilmiş olacak ve artık PYD/PKK üzerine doğu ve batı yönlü rahat manevra kabiliyeti elde edilmiş olacak. Ayrıca şehrin ele geçirilmesi bölgesel ve küresel anlamda Türkiye’nin iç savaşta oyun kurucu rolünü daha da arttırmış olacak.
Tüm bunların üzerine Türkiye yaptığı bu hamlede oldukça ihtiyatli olup öncelikle sınır güvenliği esas alınmalıdır. El Bab’in ardından yeterli derinliğe ulaşılmış olacak. DEAŞ El Bab’in kaybettikten sonra artık bir varoluş savaşı vermeye başlayacak ve hemen tüm gücüyle Rakka’nın savunmasını yapacak. Suriye’nin son aylardaki en zorlu cephesi hiç şüphesiz Rakka savaşı olacaktır. DEAŞ’ın etkili hücum ve savunma stratejisi karşısında PYD tüm etkili güçleriyle Rakka’ya adapte olacak.
Bu aşamdan sonra PYD ve DEAŞ’ın Rakka savaşını Türkiye iyi okumalıdır. DEAŞ ile Suriye’de etkin mücadeleye ara verilip PYD ve DEAŞ’ı savaşlarında yalnız bırakmak en akıllıca hamle olacaktır. Rakka savaşı her iki taraf içinde bir yıpratma savaşı olacaktır ve taraflar özellikle DEAŞ büyük bir darbe alacaktır. PYD ise savaşın galibi olsa bile toparlanması aylar sürebilir. Tam bu anda Türkiye PYD’ye özellikle doğu yönlü harekata başlamalı ve bu zayıflıktan yararlanıp bölge PYD’den temizlenmelidir. Bu şekilde yapılan hızlı ve etkili bir operasyon askeri kayıpları azaltmak ve bölge güvenliğini sağlamak için en akıllaca yöntemdir.
Bundan sonra Türkiye ele geçirdiği bölgelerin güvenliğine odaklanmalı, gerçekçi politikalar üretmeli ve daha önceki hatalı politikalara sebep olan, Ortadoğu’nun veya Suriye’nin herhangi bir kentinde herhangi bir camiide herhangi bir vakitte namaz kılmak gibi reel politikada ve stratejik gerçeklikte karşılığı oldukça zayıf olan doktirinler tekrar edilmemelidir.
ABD’de 1960’lı yıllarda kurulan “The Weather Underground”, öncelikli olarak Vietnam Savaşı’na ve ABD’de yapılan ırkçılığa karşı ortaya çıkan radikal bir gruptur. “The Weatherman” ismini Bob Dylan’ın “Subterranean Homesick Blues” şarkısındaki “You don’t need a weatherman to know which way the wind blows” cümlesinden almışlardır.
Örgüt, ilk başta “Students for a Democratic Society” (ABD’de başlayan bir öğrenci eylemci harekettir. O yıllarda ülkede Yeni Sol’u temsil eden bir ikondu. Amacı; savaşları durdurmak ve hükümetin yaptığı haksızlıklara karşı çıkmaktı) grubuna bağlıydı. Ancak sonradan SDS’den ayrılarak kendi örgütlerini kurmuşlardır. SDS’den ayrılma nedenleri de, SDS’in şiddet yanlısı olmamasıydı. The Weather Underground üyeleri, bir toplantıda “Ne savaşı durdurduk ne de ABD Hükümeti değişti! Eğer şiddet kullanmazsak amacımıza ulaşamayız!” diye sitem ederek SDS’den ayrıldılar.
Kendilerini devrimci komünist olarak adlandıran bu grup, 1969’da Chicago’da düzenledikleri “Days of Rage” günlerinde, dükkanlara ve arabalara karşı yaptıkları vandalizm ile adlarını duyurdular. Ancak Vietnam Savaşı’na karşı olduklarını söyleyen bu grup, daha ilk eylemlerinde adlarını duyurmak için halka ve kamu mallarına zarar vermeleri, kendilerine olan desteği az da olsa azaltmaya başladı.
Ancak bu onları durdurmaya yetmedi. Belirledikleri amaç uğrunda aynen devam etmeye kararlıydılar. Bunun üzerine de, ABD’nin dışarıya yaptığını ABD’ye yapmak istediler. Bu nedenle de bir polis balosu bombalamaya karar verdiler. Ancak bomba düzeneği hazırlanırken, bomba ellerinde patladı ve 3 örgüt üyesi hayatını kaybetti.
Bu durum ABD hükümeti için bardağı taşıran son damla oldu ve bu olayın üzerine FBI, örgüt üyeleri hakkında arama kararı çıkardı ve yoğun bir şekilde çalışmalara başlandı. Örgüt üyeleri de bunun üzerine yeraltında saklanmaya ve planlarını burda yapmaya başladılar (Zaten örgütün ismi de burdan gelmektedir.).
Bazı örgüt üyeleri için FBI tarafından çıkarılan arama kararları
Ancak bu durum, örgütün eylemlerinin kısıtlanmasına ve hükümete karşı istedikleri gibi hareket etme olanaklarının oldukça düşmesine neden oldu. Ancak yine de, her türlü şiddeti legal kabul edip, yollarında devam ettiler. Ancak bu şekilde 1970’lerin umutsuz radikal örgütlerinden biri haline gelmeye başladılar.
SDS’den ayrıldıktan sonra, üniversite gençliğinden ziyade işçi sınıfındaki gençleri daha devrimci gördükleri için, işçi sınıfını yanlarına çekmeye çalıştılar. Bunun yanı sıra, yeni kurulan bir örgüt oldukları için ve Vietnam Savaşı’na karşı olduklarından dolayı, yanlarına aynı amacı güden bir başka grup olan Kara Panterler’den (O dönemde, ABD’de siyahilerin haklarını savunan grup) de destek almaya çalıştılar. O dönem Kara Panterler’in lideri Luther King de Vietnam Savaşı’na şiddetle karşı çıkıyordu. Hatta The Weather Underground, George Jackson (21 Ağustos 1971’de, hapishanede gardiyanlar tarafından öldürülen, ABD emperyalizmine dönük itinalı analizi ve isyankârlığı ile kendi kuşağının devrimcilerine ilham vermiş bir isim) öldürüldüğünde, bir bombalı eylem düzenleyerek, Kara Panterler’in yanında olduklarını göstermişlerdir.
Örgütün en bilindik üyelerine kısaca göz atmak gerekirse:
MARK RUDDBERNARDİNE DOHRNDAVİD GİLBERTBİLL AYERS
Örgütün sloganı “Bring the war home!” idi. Sloganın amacını ise şu şekilde açıklamışlardı: Savaşın kötü yanlarını görmeyen ABD halkına, savaşı ABD’ye taşıyarak, savaşın kötü yanlarını göstermek…
Örgütün en önemli özelliklerinden birisi, yapacakları eylemleri önceden duyurmaları… Yukarda bahsettiğim, George Jackson’ın ölümü üzerine düzenlenen bombalı eylemi, düzeneği yerleştirdikten sonra, patlatacakları yeri arayarak, orayı boşaltmalarını söylemişlerdir. Çünkü bu eylem, sadece göz korkutmak amacıyla yapılmak istenen bir eylemdi. Herhangi bir sivilin ölmesi istenmedi.
1970’lerin ortalarına kadar düzenledikleri bombalı eylemlerle adını duyuran örgüt, Vietnam Savaşı’nın bitmesiyle yavaş yavaş çözülmeye başladı. Çünkü örgüt üyelerini bir arada tutan şey, ortak amaçtır. Eğer ortak hedef gerçekleşirse, ayrılırlar.
Bu örgütle alakalı dikkat çeken nokta; o dönemde birçok bombalı eylem yapan, Days of Rage’de kamu mallarına zarar veren, hükümete baş kaldıran bu örgüt üyelerinin yargılandıkları mahkemede, örgüt için yaptıklarından dolayı ceza almamalarıdır. Bunun nedeni ise; FBI, örgütle ilgili elde ettiği delilleri yasal yollarla toplamamıştı. Bundan dolayı mahkeme, örgütle ilgili suçlamaları düşürmek zorunda kaldı. Zaten yukarda bahsettiğim, örgütün başlıca üyelerinden Mark Rudd, ABD’de bir üniversitede hocalık yapmaktadır. Bill Ayers ve Bernardine Dohrn evlenmiş, ikisi de farklı üniversitelerde hocalık yapmaktadırlar. Aralarında yalnızca David Gilbert hapistedir. O da, örgütten ayrıldıktan sonra yaptığı bir hırsızlık sırasında, iki tane polisi öldürdüğü için cezalandırılmıştır.
Bu örgütü, geçen sene aldığım Sosyal Hareketler dersinde inceleme fırsatı bulmuştum. Oldukça ilgimi çekmişti. Yaptığım araştırmaları sizle de paylaşmak istedim. Ayrıca örgütle alakalı “The Weather Underground” isimli çok güzel bir belgesel de yapılmıştır. İzlemenizi tavsiye ediyorum.
İran, Suriye’de rejim karşıtı gösterilerin başlamasından beri Esad yönetiminin yanında durdu.Geçen 6 yılda rakamlar net olmasa da binlerce vatandaşını yitirdi, milyarlarca dolar harcadı. Arap ve İslam dünyasında imajı ciddi şekilde kötüleşti, mezhepçi yarılma bölgeselleşti. İşte Suriye politikasının İran’a maliyeti…
İran, Suriye’de rejim karşıtı gösterilerin başlamasından beri Esad yönetiminin yanında durdu. Başlangıçta bazı İranlı yetkililer arasında Suriye’deki gösterilerin niteliğine ve Esad yönetiminin tutumuna yönelik ortaya çıkan görüş ayrılıkları kısa sürede yerini Esad’ın arkasında durulmasını öngören politikaya bıraktı. Haziran 2011’de İslam Devrimi Rehberi Ayetullah Hameney, dışarıdan tertip edildiğini, Amerikan ve İsrail menfaatlerine hizmet ettiğini iddia ettiği muhalif gösteriler karşısında Suriye rejiminin yanında duracaklarını duyurdu.
İran’ın Esad yönetimine verdiği desteğin mahiyeti ve söylemleri zamanla değişse de bu politikanın esası değişmedi. Esad yönetiminden siyasi desteğini hiç çekmeyen İran’ın rejime verdiği askeri ve ekonomik desteğin kapsamı giderek genişledi.
Esad yönetimine destek
İran’ın desteği başlangıçta rejim karşıtı gösterilerin bastırılmasında Suriye güvenlik güçlerine danışmanlık hizmeti verilmesi ve teknik destek sağlanmasıyla sınırlıydı. Silahlanan muhalifler ile rejim arasında çatışmaların şiddetlenmesi üzerine İran çatışmaların doğrudan veya dolaylı tarafı olmaya başladı. Suriye güçlerine ‘askeri danışmanlık’ yapma adına bu ülkede bulunan İslam Devrimi Muhafızları Ordusu’na (İDMO) bağlı Kudüs Gücü’nden subayların sayısı giderek arttı.
2013’ün başlarından itibaren Lübnan Hizbullah’ı İran’ın teşvikleriyle rejim güçlerinin yanında aktif olarak çatışmaya başladı. Ayrıca Irak, Afganistan ve Pakistan’dan Şii milisler Seyyide Zeyneb türbesini koruma adına seferber edildi ve rejim güçlerine destek verdi. Rejim güçlerinin kontrolü sağlamada yetersiz kalması üzerine İran yönetimi Eylül 2015’ten itibaren Suriye’deki askeri varlığını biraz daha artırdı; gönüllü milisler ve düzenli orduya bağlı 65. Hava İndirme Tugayı gibi özel birlikler Suriye’ye sevk edildi.
İran’ın Suriye’de ne kadar askerinin bulunduğu tam olarak bilinmiyor. 2015 yılının ortalarına kadar 2 bin civarında İranlı savaşçının Suriye’de olduğu tahmin ediliyordu. Fakat yukarıda ifade edildiği gibi son bir yıl içerisinde İranlı savaşçıların sayısı artırıldı. İran rejiminin muhalifi Ulusal Direniş Konseyi’nin (Halkın Mücahitleri Örgütü – HMÖ) Eylül 2016’da yayınladığı bir rapora göre Devrim Muhafızları’ndan 8-10 bin, düzenli ordudan 5-6 bin asker Suriye’de konuşlandırılmış vaziyette. Aynı raporda 7-10 bin Hizbullah militanının yanı sıra 20 bin Iraklı, 15-20 bin Afgan, 5-7 bin Pakistanlı, Filistinli ve diğer yerlerden militanın İran’ın kontrolü altında Suriye’de savaştığı iddia edildi. HMÖ’nün verdiği bu rakamlar abartılı olabilir; fakat İran’ın bu konuda şeffaf olmaması, spekülasyonların önünü açıyor.
Beşşar Esad ve Ayetullah Ali Hamaney
Askeri kayıplar ve ekonomik maliyet
İran, Suriye’deki askeri operasyonlarını yöneten Hasan Şâteri ile onun yerini alan Hüseyin Hemedani dahil 30’dan fazla generalini ve çok sayıda askerini çatışmalarda kaybetti. Şehitler Vakfı Başkanı Muhammed Ali Şehidi Mahallati 22 Kasım 2016’da yaptığı açıklamada ‘türbenin savunulması için [Suriye’de] şehit olan İranlıların sayısının bini aştığını’ belirtti. Halkın Mücahitleri Örgütü’nün iddiasına göre sadece Devrim Muhafızları’nın kaybı 1500 civarında. İran’ın komutası altında savaşan yabancı Şii savaşçıların kayıpları toplamda 10 binden fazla. Askeri kayıplar konusunda da net bir bilgi yok.
Esad yönetimini desteklemenin ekonomik bedelleri de oldu İran için. İran, doğrudan Esad yönetimine verdiği mali desteğin yanı sıra iç savaş süresince Suriye’nin ihtiyaç duyduğu temel tüketim malzemeleri, petrol, silah ve mühimmatın başlıca tedarikçisi oldu. Ayrıca, Esad yönetimi yanında savaşması için Suriye’ye sevk edilen milislerin eğitimi, donatımı ve maaşları yine İran tarafından karşılanıyor. İran komutasında savaşan Şii milislere aylık 500 ile 1000 ABD doları arasında değişen ödemeler yapılıyor.
Suriye savaşını sürdürmenin İran’a ekonomik maliyeti tam olarak bilinmiyor. BM ve Arap Birliği’nin Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura, İran’ın Suriye rejimini desteklemek için yılda ortalama 6 milyar dolar harcadığını ileri sürdü. Fakat bazı araştırmacılar İran için Esad’ı desteklemenin maliyetinin yıllık ortalama 15-20 milyar doları bulduğunu iddia ediyor. Dolayısıyla bu zamana kadar İran’ın 100 milyar dolara yakın harcama yaptığı tahmin ediliyor.
İran’ın Suriye politikasının bölgesel yansımaları
Esad yönetimine kararlı şekilde destek verilmesinin İran’ın dış ilişkilerinde de önemli yansımaları oldu. Kriz başladıktan kısa bir süre sonra ABD ve Avrupa Birliği, Esad yönetimine verdiği askeri destekten dolayı bazı İranlı kişilere ve kurumlara yaptırım uygulamaya başladı. İran ise Suriyeli muhalifleri aktif şekilde destekleyen Türkiye ve Suudi Arabistan gibi bölge ülkelerine sert tepki gösterdi. Diğer bölgesel anlaşmazlıkların yanı sıra Suriye meselesinde karşı karşıya gelen İran ile Türkiye ve Suudi Arabistan arasında zaman zaman gerilim arttı. İran bu ülkeleri Suriye’nin içişlerine karışmak ve teröristleri desteklemekle itham ederken, Türkiye ve Suudi Arabistan İran’ı bölgesel ve mezhepçi hırsları nedeniyle zalim bir diktatörü desteklemekle suçladı.
Neredeyse kayıtsız şekilde Esad yönetimini destekleyen İran, Suriye krizine çözüm bulunmasını öngören uluslararası toplantılardan dışlandı. 2012’de Türkiye, İran, Mısır ve Suudi Arabistan arasında ‘dörtlü diyalog grubu’ kurulmaya çalışıldı, fakat Suudi Arabistan’ın çekilmesiyle bu inisiyatif anlamını kaybetti. 2015’te nükleer anlaşmadan sonra İran, Batılı devletler tarafından bölgesel meselelerin çözümünde bölgesel ortak olarak görülmeye başladı. İran ilk defa, ABD ve Rusya dışişleri bakanlarının girişimiyle 31 Ekim 2015’te Viyana’da yapılan uluslararası toplantıya davet edildi ve ‘Uluslararası Suriye Destek Grubu’nun üyesi oldu.
İran’ın Suriye krizinde oynadığı ‘karşı-devrimci’ rol, bu ülkenin Arap ve İslam dünyasında imajının ciddi şekilde kötüleşmesine neden oldu. Pew Research Center’ın 2015’te yaptığı Küresel Tutumlar ve Eğilimler anketine göre İran hakkında olumlu görüş belirtenlerin oranı, birçok İslam ülkesinde 2006-2007 yılındaki verilere göre çarpıcı şekilde düştü. Arap ve İslam dünyasında nüfusun ortalama yüzde 58’i İran hakkında olumsuz görüş bildiriyor.
İran’ın Suriye politikasının bölgesel yansımalarından birisi de mezhepçi yarılmanın bölgeselleşmesi. İran, özellikle Şii kutsallarını savunmak ve ‘tekfirci teröristlerle mücadele’ etmek adına Şii savaşçıları seferber ediyor. Bu durum hem İran etrafında, hem de İran karşısında mezhepçi konsolidasyonun pekişmesine neden oluyor. Bunun bir sonucu olarak İran’ın popülaritesi Arap ve İslam dünyasının genelinde düşerken Irak, Lübnan ve Pakistan Şiileri arasında İran’a sempatiyle bakanların sayısı artıyor. Keza İranlıların Ortadoğu’da en fazla sempati beslediği ülkeler Suriye ve Irak.
İran’ın kararlı şekilde Esad’ın arkasında durması, Suriye muhalefeti nezdindeki imajının daha da kötüleşmesine neden oldu. İran’ı Suriye’de işgalci güç olarak gören birçok muhalif grup sadece Esad yönetimine karşı değil, aynı zamanda ‘Safevi İran’a karşı savaştıklarını söylüyor.
İran’ın Suriye politikasının iç siyasi yansımaları
Suriye krizine müdahil olmanın İran için en önemli sonuçlarından birisi, Devrim Muhafızları’nın dış politikada öne çıkması oldu. Meselenin İran için askeri ve güvenlikle ilgili bir meseleye dönüşmesinin yanı sıra ideolojik ve jeopolitik boyutları nedeniyle Devrim Muhafızları İran’ın Suriye politikasında daha aktif hale geldi. Bugün hem Irak dosyasına hem de Suriye dosyasına Kudüs Ordusu Komutanı Kasım Süleymani’nin baktığı düşünülüyor.
İran’ın Suriye politikasında öne çıkan diğer kişi ise Ayetullah Hameney’in dış politika danışmanı ve eski Dışişleri Bakanı Ali Ekber Velayeti. Keza son zamanlarda Devrim Muhafızları’nın eski komutanlarından, Yüksek Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Amiral Ali Şamhani İran, Rusya ve Suriye arasındaki ilişkilerin koordinatörü sıfatıyla öne çıktı. Dolayısıyla İran dış politikasını yürütmesi beklenen Cumhurbaşkanlığı ile Dışişleri Bakanlığı, politika belirlemek ve uygulamak yerine ikinci roller oynamaya başladı.
Yukarıda bahsedilen bütün bu bedellere ve meydan okumalara karşın İran’da Suriye politikasına yönelik son derece cılız bir muhalefet var. Farklı hizipler arasında bu konuda bir ölçüde mutabakata varılmış olması önemli. Fakat ‘Yeşil Hareket’in’ önderlerinin ev hapsine konulması ve muhalefetin sert şekilde bastırılması da İran yönetiminin eleştirilmesini zorlaştırıyor.
İran’ın Suriye politikasının askerileşmesi ve güvenlikleştirilmesi beraberinde otoriterleşmeyi artırdı ve alternatif siyaset geliştirilmesini önledi. Suriye savaşının İran için en büyük bedeli belki de bu. Yalnızca geçtiğimiz hafta hayatını kaybeden Haşimi Rafsancani, Suriye politikasını birkaç defa açıkça eleştirme cüreti gösterebildi. Rafsancani, Ağustos 2013’te yaptığı bir konuşmada Esad yönetiminin kimyasal silah kullandığını ve halkına zulmettiğini söyledi.Mayıs 2016’da verdiği bir mülakatta da ülkesinin Suriye ve Irak başta olmak üzere bölgedeki angajmanlarına dikkat çekerek bunun sürdürülemez olduğunu ve İran’ın bölgede giderek zor durumda kalacağını söyledi.
Ekber Haşimi Rafsancani
Rafsancani’nin eleştirileri kamuoyunda pek bir karşılık bulmadı. Üstelik, 2016 başlarında yapılan bir anket, İran halkının çoğunun Suriye’ye asker gönderilmesi ve Esad’a desteğin sürdürülmesinden yana olduğunu ortaya çıktı. Gerçi İranlıların Suriye politikasına destek vermesinde IŞİD’in tehdit olarak ortaya çıkmasının rolü büyük. Nitekim birçok İranlının Esad’ın iktidarının korunmasından çok IŞİD’e karşı mücadele ile ilgilendikleri görülüyor.
Astana
Ödediği bütün bedellere karşın İran, Suriye’de ne kazandı? Esad yönetimi hâlâ ayakta, ama ülkesinin önemli bir kısmını kontrol edemiyor. Bütün Suriye harap vaziyette. Üstelik İran’ın desteği de Esad’ı ayakta tutmakta yetersiz kaldı ve İran, rolünün önemli bir kısmını Rusya’ya kaptırdı. Fakat Suriye meselesinde uzun süre dışlandığı uluslararası çözüm arayışlarının parçası oldu. 21 Aralık 2016’da Moskova’da yapılan üçlü toplantı, İran’ın bu süreçte önce çıkmasını sağladı.
Bu şartlar altında Moskova Bildirisi’ne taraf olan İran, şimdi Astana’da Suriye barış sürecinin mimarlarından biri olma payesini almaya çalışıyor. İran, Astana’da Esad’ın iktidarda olduğu bir geçiş süreci üzerinde mutabakat sağlanması için çalışacak. Böylece hem bölgesel imajını bir ölçüde toparlamayı, hem de Suriye’nin geleceğinde söz sahibi olmayı hedefliyor. Astana’dan olumlu sonuçlar alınması, İran’ın bölgesel statü arayışını da bir ölçüde tatmin edecek.
Yeni Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn yaptığı bir açıklamasında Suriye’de güvenli bölgeler olduğunu ve Lübnan’da ki Suriyelilerin bu bölgelere gidebileceğini söyledi. Tabi ki Lübnan 1.2 milyon Suriyeli mülteciden bunalmış bir ülke olarak bu konuda böyle çıkışlar yapması doğal karşılanabilir ama o mültecilerin durumu Suriye’de iken, Lübnan’da olduğundan daha iyi olamaz.
Lübnan ve Suriye’nin konumu
Daha önce Lübnan’da cumhurbaşkanlığı krizi çözülmeden önce “Lübnan, Yemen’e Dönebilir” isimli bir yazı yazmıştım ve bu krizle bağlantılı olarak Hizbullah tehlikesine dikkat çekmeye çalışmıştım. Lübnan ile ilgili bir başka yazımsa “kötü komşu kurbanı bir ülke: Lübnan” adlı yazımdı. Bu yazımda da Lübnan gibi refah bir ülkenin İsrail, Suriye, Filistin, Ürdün gibi komşuları yüzünden ne hale geldiğini ve değişen demografik yapısı yüzünden savaşlarla uğraştığını anlatmaya çalışmıştım. Bu yazımda da yine komşusu Suriye’de ki savaş yüzünden çektiklerine bir göz atacağız.
Türkiye de genelde “Suriye’de ki savaş en çok bizi etkiledi” görüşü var. Ancak ben bu düşüncenin Lübnan’a haksızlık olduğu kanaatindeyim. Sadece mülteciler üzerinden değil, mezhep ve din çatışmaları üzerinden de bunu anlatmaya çalışacağım.
Önce mülteci konusundan başlarsak Lübnan’ın resmi rakamlara göre 1.2 milyon hatta gayri resmi verilere ve Lübnanlı bazı yetkililerin söylediğine göre 1.5 milyon Suriyeli mülteci yaşıyor. Lübnan’ın nüfusu ise mültecilerin çıkarılması halinde yaklaşık 4.7-5.0 milyon kadar, yani mülteciler sayesinde nüfusu şuan 6,2 milyon olmuş durumda. Türkiye’de resmi rakamlara göre 2.75 milyon gayri-resmi rakamlara göre 3-4 milyon mülteci var diyoruz ve 4 milyon rakamını baz alsak bile bu bizim 80 milyonluk nüfusumuzun %5’i kadar ediyor. Eğer Lübnan gibi nüfusumuzun üçte biri veya dörtte biri kadar göç alsaydık 20 veya 27 milyon mülteciye ev sahipliği yapıyor olurduk. 3 milyon insanın 80 milyon için bu kadar sıkıntı olduğunun söylendiğini düşünürsek mülteci sorununun Lübnan için ne kadar yıkıcı olduğunu birde siz düşünün. Sadece Lübnan değil Ürdün içinde aynı şey geçerli, onlarda nüfusunun %10-15 kadarı bir mülteci barındırıyorlar.
Bunları mültecilerin sorun olarak görülmesinden dolayı aktardım. Yoksa bana göre sığınmacıların, mültecilerin, göçmenlerin hiçbir mahsuru yok. Çünkü ben onları kültürel zenginlik ve nüfusu arttıran etkenler olarak görüyorum.
Eğer işsizlik yüzünden mülteci, sığınmacı ve göçmenlere kızılıyorsa, o zaman bu insanların kendi ülkelerinde de işsizliğin olduğu hatırlatılmalı. Burada ki işsizler insanda oradakiler işsizler insan değil mi? Eğer işsizlik yüzünden suçlanacak biri aranıyorsa o mülteciler değil, işsizliği çözemeyen yöneticilerdir. Gücünüzün yettiği insanları suçlarken gücünüzün yetmediklerine bir şey dememek daha büyük bir sorun!
Bu sorun bizde olduğu gibi Lübnan ve Ürdün’de de var maalesef. Fakat Lübnan’da mültecilerden ziyade asıl sorun radikalleşme ve bunun getirdiği çatışma ve bombalı eylemler.
Lübnan’da ki karmaşık demografik yapı sebebiyle Suriye’de yaşanan her gelişme az veya çok illaki Lübnan’ı da etkiliyor. Bu etkileri ilk olarak 2012 ve 2013 yıllarında Lübnan’ın ikinci büyük şehri olan Trablusşam da gördük. İsevilerin, Alevilerin ve Sünnilerin yoğun yaşadığı yarım milyon nüfuslu şehirde Esad yanlısı Alevilerle, Esad karşıtı Sünniler sık sık çatışmalara girdiler ve Lübnan Ordusu ise bu çatışmaları dindirmeye çalışıyordu. Yani bu şehir Türkiye’nin sağ-sol çekişmesinin(1977-1980) tıpkısının aynısını kendi çapına göre daha şiddetli bir şekilde yaşamıştı. Bugün bile Trablusşam ve Beyrut’ta ki Alevi mahalleler ile Sünni mahalleler arasında keskin cepheleşme vardır ve ortadan geçen bir yolun her iki tarafında’da bu kamplaşmayı görebilir ve bir tarafın mesubunun yolun karşısına geçmediğini fark edersiniz. Beyrut ve Trablusşam da ki Alevi mahallelerinde Suriye Baas Partisi yanlısı Sosyal Nasyonalist Parti bayraklarını sık sık görmekte mümkün. Türkiye’de ise Lübnan’da yaşananlar gibi bir Alevi-Sünni çatışması olmadı, sadece sert söylemler oldu ama sokaklara pek sirayet etmedi.
Mişel Avn
Lübnan ordusunun bir başka müdahalesi ise 2014 ağustosun da olacaktı. Haziran 2014’te Lübnan’ın doğusundaki Arsal şehri ve çevresi IŞİD ve El-Nusra Cephesi’nin eline geçmiştir. 2-7 Ağustos tarihleri arasında yaşanan çatışmalarda ise Lübnan Ordusu, Arsal şehrinden radikal örgütleri çıkarmayı başarmıştır. Benzer girişimler eylül 2015’te de yaşanmış ancak El-Nusra ve IŞİD yine başarısız olmuştur. IŞİD, bu başarısız girişimlerden sonra dünya genelinde yaptığı gibi stratejik değişikliğe gider ve artık toprak elde edemeyeceğini anlayınca bombalı eylemlere yönelir. Özellikle Şiiliğin İsmailiye koluna mensup Hizbullah örgütünün kontrolünde ki bölgelerde veya İsevilerin yoğun yaşadığı semtlerde ve kasabalarda bombalı eylemlere başvurmuştur ve hala başvuruyor. Bunların en büyüğü ise Hizbullah kontrolünde ki bölgede 52 kişinin öldüğü saldırıydı ama aynı gece Paris’te 135 kişinin öldüğü IŞİD saldırısı olduğu için Lübnan’daki saldırı gölgede kalmıştı.
Lübnan’daki siyasiler genelde Suriye baskısı veya onun müttefiki Hizbullah’tan çekindiklerinden sorunları yönetmek konusunda pek rahat hareket edemiyorlar. 2005 yılında şuan ki başbakan Saad Hariri’nin babası olan eski başbakan ve Baas rejimi karşıtı olan Refik el-Hariri suikaste kurban gitmiş ve Suriye’ye yönelik halk tarafından tepkiler sokaklarda protestolar şeklinde olmuş ve bu protestolar aynı zamanda ülke de halen varlığını sürdüren Suriye ordusuna da yönelik gerçekleşmişti. Suriye Ordusu ülkede ki 15.000 askerini ise mart 2005’te yani suikastten tam bir ay sonra tamamen çekecekti.
Muhtemelen Mişel Avn’ın mültecilerin gitmesine yönelik sözleri Suriye Rejimi için pek iyi karşılanmamıştır.
Eğer Suriyeli mülteciler gitmezlerse Lübnan’ın savaştan en çok etkilendiği nokta ise kuşkusuz demografik yapının değişmesi olacak. Daha önce ki iç savaş(1975-1990) Hristiyan çoğunluğa karşı Müslümanların artması yüzünden çıkmıştı. Ürdün iç savaşı(1971) yüzünden Ürdün’de ki krallığın ülkede ki Filistinlileri tehdit olarak görmesi ve onları Lübnan’a ve Suriye’ye sürgün etmesi ve daha önce ki Arap-Yahudi savaşlarından dolayı Lübnan’a gelen Filistinliler, Lübnan’da Müslüman nüfusun Hristiyanları geçmesini sağlamıştı ve daha kalabalık olmaları sebebiyle yönetimde daha fazla hak istemeleri yüzünden savaş çıkmıştı. 15 yıldan fazla süren savaş sırasında 1 milyon Hristiyan ülkeden kaçmış ve Müslüman yoğunluğu güçlenmişti.
Şimdi ise Suriye’den gelen mülteciler demografiyi yeniden değiştiriyor. Müslümanlar Hristiyanlardan fazla olsalar da Sünni-Şii-Alevi diye ayırınca Hristiyanlar halen daha fazla ama Suriyeliler bunu değiştirdi. Onlar sayesinde Sünnilerin sayısı önce Şiileri sonrada Hristiyanları geçti. Yani Şiiler artık Müslüman kesimde ki demografik üstünlüğünü yitirmiş durumda. Suriye İç Savaşı öncesinde Lübnan’da toplam Müslüman nüfus Hristiyanlardan fazlaydı ama Müslümanların çoğu Şiilerden oluşuyordu. Şimdi Sünnilerin elde ettikleri bu demografik üstünlük ülkeyi nereye götürecek belli değil ve herkes Suriye’nin yansımaları savaşa dönüşecek diye korkuyor.
2012-2013 yıllarında ki Alevi-Sünni çatışması, 2014 ve 2015’teki IŞİD ve El Nusra gibi örgütlerin toprak kazanma çabaları, 2015’ten bu yana Şii ve İsevi mahallelerde patlayan bombalar Suriye İç Savaşına paralel olarak Lübnan’da da iç savaşın çıkmasını sağlayacak gibi ve demografik değişim bunu kolaylaştırabilir. Umarım yanılırım.
Hala Suriye iç savaşından en çok Türkiye’nin mi etkilendiğini düşünüyorsunuz?
Ortadoğu’nun en etkili güçlerinden İran ve İsrail’in rekabet alanlarından biri de, Güney Kafkasya bölgesi. İsrail Azerbaycan ile, İran da Ermenistan ile iş birliğini geliştirmeye çalışarak bölgede güçlerini artırmaya çalışıyor.
Geçen yıl İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Azerbaycan’ı ziyaret etmesi ve iki ülke arasında 4,8 milyar dolarlık askeri iş birliği anlaşması olduğunu açıklaması ile 21 Aralık’ta İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin ikili temaslarda bulunmak üzere Ermenistan’a resmi bir ziyaret gerçekleştirmesi yakın dönemlere denk geldi.
İsrail ve İran’ın konumu
Bu gelişmeler, Azerbaycan ile İran arasında uzun süredir yaşanan gerginliğin yeniden alevlenmesine neden oldu. Söz konusu iki ülkenin meclislerinde karşılıklı olarak muhataplarını suçlayıcı çok sert açıklamalar yapıldı. Bu sözlü sürtüşmeler, Azerbaycan ile İsrail arasında yaşanan askeri ve stratejik iş birliğinin İran’ı çok rahatsız ettiği ve bunun karşısında Bakü’nün de aynı şekilde İran – Ermenistan münasebetlerinin gelişmesinden rahatsız olduğunun açık bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.
İran yönetimi, seçilmiş ABD Başkanı Donald Trump döneminin, Türkiye – İsrail arasındaki diplomatik ilişkilerin düzelmekte olduğu, Tel Aviv – Bakü arasında askeri iş birliğinin derinleştirildiği ve bunların yanında Washington’ın İran politikasında büyük sürprizlerin yaşanma ihtimalinin kuvvetlendiği bir zemine oturacağı endişesini taşıyor.
Güney Kafkasya’nın hassas dengeleri
Büyük Orta Doğu’nun (BOD) bir parçası olan Güney Kafkasya bölgesi komşular arasındaki gergin ilişkilerin sürekli bir şekilde canlılığını koruduğu bir coğrafya olarak göze çarpar. Sovyetler’in dağılmasından sonra Azerbaycan’ın Türkiye, Gürcistan ve İsrail ile tesis ettiği stratejik ilişkilerin yanında, Ermenistan’ın Rusya ve İran ile kurduğu benzer nitelikteki münasebetleri üzerinden oluşan bölgesel denge, Güney Kafkasya jeopolitiğini anlamak açısından da önem taşıyor.
Güney Kafkasya
2016 yılını bu bölgesel dengenin gevşediği ve krizlerin patladığı bir kırılma dönemi olarak değerlendirmek yanlış olmaz. İran’da Hasan Ruhani iktidarı döneminde Türkiye’nin katkıları ile kurulan Bakü – Ankara – Tahran arasındaki üçlü diyalog platformu, Azerbaycan ile İran arasındaki gerginliğin azalmasına katkı sağladı. Şubat 2016’da Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev Tahran’a gitti ve mevkidaşı Hasan Ruhani ile iki ülke arasındaki ekonomik ve kültürel ilişkileri geliştirmek için görüştü. Bunun yanı sıra 8 Ağustos’ta Azerbaycan’ın inisiyatifi üzerine İran ve Rusya ile birlikte Uluslararası Kuzey Güney Ulaştırma Koridoru’nun oluşturulması için Bakü’de Hasan Ruhani, Vladimir Putin ve İlham Aliyev üçlü bir zirve gerçekleştirdiler.
Ruhani, Aliyev ve Putin
2-5 Nisan 2016’da yaşanan “Dört Günlük Karabağ Savaşı”nda Rusya’nın tarafsız bir tutum sergilemesi, Moskova-Bakü ilişkilerinin düzelme ivmesi yakalamasına katkı sağlarken aynı zamanda Rus-Ermeni ilişkilerinin test edilmesine neden oldu. Dolayısıyla Nisan ayındaki Karabağ savaşı, Rusya’nın Güney Kafkasya’da ağırlığının artmasına neden olmasının yanı sıra her iki ülke üzerindeki etkisinin derinleşmesini sağlaması açısından da önemli görülebilir.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 9 Ağustos’ta St. Petersburg’a gerçekleştirdiği ziyaretinde Ankara, Bakü ve Moskova işbirliği hattının oluşturulması yönünde yaptığı açıklama, muhatapların Güney Kafkasya’daki geleneksel jeopolitik eksen algısının dönüşmesi isteğinde olduklarını bir kez daha gösterdi.
Rusya-Ermenistan askeri iş birliği artıyor
Fakat Güney Kafkasya’da yaşanan bu gelişmenin, Moskova’nın Erivan’dan vazgeçmesi anlamına gelmeyeceğini vurgulamakta fayda var. Zira Moskova, Güney Kafkasya’daki tek müttefiki olan Ermenistan ile askeri ilişkilerinin derinleşmesine yardımcı olacak adımlar atarak, bölgedeki askeri varlığını ve politik etkinliğini sağlamlaştırıyor. Hava savunma sistem radarlarına yakalanma ihtimalinin düşüklüğünün yanı sıra konvansiyonel ve nükleer başlık taşıma kapasitesine sahip olup, Ermenistan’daki Rus Gümrü Askeri Üssü’ne yerleştirilen İskender Füzeleri’nin aynı zamanda Ermenistan ordusuna da verilmek istendiği hakkındaki haberler basında yer aldı. Bu füzelerin verilme nedenini Rusya Devlet Duması Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Aleksey Puşkov “müttefik olduğumuz ülkenin NATO ile komşu olması” olarak açıkladı. Ermenistan ordusunun görece oldukça yüksek tahribat gücüne sahip füze sistemleri ile donatılması bölgedeki dengeleri elbette etkiliyor ve komşu ülkeleri tedirgin ediyor.
Bunun yanında 23 Aralık 2015’te Rusya ile Ermenistan arasında imzalanan ve 6 Aralık 2016’da Rus Duma’sında onaylanan anlaşma çerçevesinde, iki ülke arasında Ortak Hava Savunma Sistemi kuruldu. Aynı zamanda iki ülke arasında ortak askeri ordu gruplarının oluşturulmasını hedefleyen anlaşma metnine göre, idarenin Ermenistan Komutanlığı’na bağlı olması ama savaş durumunda komutanlığın Yerevan’ın onayı ile Rusya Savunma Bakanlığı’na bağlanması mümkün. Bu doğrultudan değerlendirildiğinde, Dört Gün Karabağ Savaşı’nın Ermenistan – Rusya arasındaki askeri iş birliğinin daha da derinleşmesiyle sonuçlandığı anlaşılıyor.
Bu gelişmeler Azerbaycan ile Ermenistan arasında Yukarı Karabağ sorunundan dolayı gergin olan ilişkilerin daha da kötüleşmesini sağlayan sürecin bir parçası olup, diğer taraftan Bakü’nün Tel-Aviv ve Ankara ile var olan askeri ilişkilerini bir üst seviyeye taşımasına yol açtı.
Azerbaycan’ın İsrail ile iş birliği arayışı ve İran
Buna ilave olarak Erivan’ın sürekli bir endişe taşımasının ekonomik gerekçeleri de var. Rusya ve Azerbaycan arasındaki askeri ve ticari iş birliği hacmi hiç de küçümsenemeyecek bir boyutta, 5 milyar dolar değerinde. Lakin Erivan’a karşı özellikle politik çatışmalar noktasında Moskova’yı yanında görmek isteyen Bakü’nün her geçen gün artarak önem kazanan adımları, hiç de istenmeyen bir şekilde Ermenistan’ı Rusya’ya çok güçlü bir biçimde yaklaştırdı.
Azerbaycan’ın askeri ticari anlaşmalar yoluyla İsrail ile ilişkilerini geliştirmeye çalışması, İran ile de ilişkilerinin bozulmasına neden oluyor. İran, İsrail ve Azerbaycan arasında yaşanan yakınlaşmayı küresel politika boyutunda değerlendiriyor ve Donald Trump’ın başkanlık döneminde Washington-Bakü ilişkilerin daha da gelişmesi ve ABD’nin Azerbaycan’ı İran’a karşı kullanması ihtimalinden rahatsızlık duyuyor. Zira 2006’dan itibaren ABD ile İran arasındaki ilişkilerin gerginleşmesi, Washington – Bakü münasebetlerini olumlu yönde etkilemişti.
2016 biterken Azerbaycan-İsrail ilişkilerinin gelişmesi üzerine İran Meclisi Dışişleri komisyon başkanı ve Savunma Bakanı tarafından yapılan tehditkar açıklamalar ve bunun akabinde Azerbaycan Milletvekili Kudret Hasankuliyev’in, İran’ın beş parçaya bölünmesi yönündeki açıklaması iki ülke arasındaki gerginliğin ne kadar vahim olduğunu ortaya koyuyor. Sonuç olarak söylemek gerekiyor ki, seçilmiş ABD Başkanı Trump’ın İran politikası Güney Kafkasya’da dengeleri, gerginliklerin tırmanıp tırmanmayacağını veya yumuşamanın egemen olup olmayacağını kesinlikle etkileyecek. Ama İran, Rusya ve Türkiye’nin ortak iş birliğiyle beklenen olumsuz gelişmeler önlenebilinir.
Türkiye, Azerbaycan, İran, Gürcistan, Ermenistan ve Rusya ile üçlü iş birliği diyalog platformların devam ettirilmesi ve birbirine alternatif olarak görülmemesi, tam tersi güven ve istikrarın sağlanması için fırsat olarak görülmesi lazım. Bütün bu ülkelerin realpolitik haricinde ekonomik ve kültürel ilişkilere de önem vermesine ihtiyaç var.
Esad Rejimi – Hizbullah, Rusya, İran ve Şii Milisler
Muhalifler – Ahrar uş-Şam, Şam’ın Fethi Cephesi, ÖSO vb.
PYD/YPG – SDG çatısı altındaki küçük gruplar ve PKK
IŞİD – Örgüte biat eden yerel milis güçler ve aşiretler
*Turuncu renk: Rejim ve YPG’nin ortak kontrol ettiği iddia edilen yada hakimiyeti kimde olduğu belli olmayan bölge
Suriye’de Halep’in tamamen rejimin kontrolüne geçmesinin ardından Şam’ın su ihtiyacını karşılayan Barade Vadisi’ne operasyon başlatan rejim güçleri, büyük ilerleme sağladı. Daha sonra muhaliflerle yapılan anlaşma sonrası muhalifler ve siviller bölgeden tamamen çekilerek, İdlip’e çekildi. Barade Vadisi tamamen rejim güçlerinin kontrolüne geçti.
IŞİD, Deyrizor’da kuşatma altında bulunan rejim kontrolündeki bölgeyi ikiye böldü. El Bab çevresinde muhalifler birçok bölgeyi ele geçirirken, Bab güneyinde rejim 300 KM2’lik alanda kontrolü sağladı.
Rakka operasyonu‘nda YPG/SDF güçlerinin ilerleyişini sürdürdüğü ve 3. aşamaya geçtiği bildirildi. Suriye’de son durum genel hatlarıyla bu başlıklardan ibaret.
Suriye ile ilgili geçen ayın bazı önemli başlıkları:
– Beşar Esad, “Türkiye’nin Suriye operasyonundan memnunum ve Türkiye’de artık İran ve Rusya gibi ‘Suriye eksenli’ düşünüyor” dedi.
– Uluslararası Af Örgütü, Suriye’de gizli bir hapishanede çoğu sivil muhaliflerden oluşan 13 bin civarında kişinin idam edildiğini açıkladı.
– PYD’nin Fransa sorumlusu ile YPG/SDF’nin sözcüsü ayrı ayrı, Türkiye ile iyi ilişkiler kurarak kardeşçe yaşamak istediklerini belirttiler.
– ABD, ılımlı muhalifler arasında gösterilen Ahrar-uș Șam örgütünün bir liderine silahlı İHA ile suikast düzenledi.
– Çok büyük Türk askeri konvoyunun, Türkiye’nin askeri üssü olduğu iddia edilen Afrin’nin doğusundaki Kaljibrin’e konuşlandığı rapor ediliyor.
– YPG sözcüsü Talal Silo, Trump’ın yönetime geldiği 20 Ocak tarihinden beri ABD’nin desteğinin daha da arttığını belirtti.
– Muhalifler, anlaşma gereği Şam’ın su ihtiyacını karşılayan Barada Vadisi’nden çekiliyor. Silahlı grupların ve sivillerin çoğu İdlip’e geçti.
– Suriye’de birçok muhalif grup Ahrar-uş Şam’a katılırken, ŞFC(Nusra), Nurettin Zengi ve 3 grup da Tahrir Şam adı altında birleşti.
– Türkiye’nin direktifleriyle olsa gerek, ŞFC’ye (Nusra) karşı bazı muhalif gruplar ikinci en güçlü grup olan Ahrar-u Şam’a katılıyor.
– Trump Suriye’de güvenli bölge oluşturacaklarını söyledi. Bugün Rusya, “ABD bunun sonuçlarını da düşünmeli” açıklamasını yaptı.
– TSK, Suriye sınırındaki Kilis Elbeyli’ye takviye olarak yeni ağır zırhlı araçlar sevk etti.
– Suriye Türkmen Meclisi üyesi Abdurrahman Mustafa, Suriyeli Türkmenlerinin Türkiye sayesinde ilk kez masada(Astana) yer aldığını belirtti.
– Türkiye desteğiyle Cerablus’ta kurulan Suriyeli polis gücü göreve başladı. Türk polisi ve askerinin eğittiği, sayılarının 5 bine çıkacağı belirtilen, Suriyeli polis gücünün lideri Türkmen Abdel Razaq Aslan oldu.
– Çeçen lider Kadirov, Suriye’nin Halep kentinde Rus askeri polisi olarak görev yapanların Çeçen olduğunu açıkladı.
– PYD’nin istemediği IKBY’deki Suriyeli Peşmergeler, ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon güçleri korumasında ülkelerine döneceği belirtildi.
– Kazakistan’ın başkenti Astana’daki görüşmelerinde Türkiye, İran ve Rusya ateşkesi kontrol etmek için ortak mekanizma kurulması konusunda anlaştı.
– Suriye’deki antik Palmira şehrinde bulunan tiyatronun bir kısmı IŞİD tarafından yıkılırken, örgüt tiyatroda toplu infaz da gerçekleştirdi.
– CNN’nin açıkladığı verilere göre PKK’nın kurduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) 50 bin kişi ve bünyesinde 27 bin YPG’li, 23 binde Arap var.
– IŞİD yoğun saldırılardan sonra Suriye Deyrizor’da rejim kontrolündeki bölgeyi ikiye böldü. (Deyrizor) https://stratejikortak.com/2017/01/deyrizor-son-durum.html
– İngiltere Başbakanı Theresa May, “Suriye’deki ateşkesi memnuniyetle karşılıyoruz. Rusya ve Türkiye nüfuzlarını kullanmalı” dedi.
– TSK, Türkiye ile Rusya’nın mutabakat imzaladığını ve Suriye’de hava harekatının Rusya ile koordineli olacağını açıkladı.
– ABD ilk kez Suriye’de kimyasal silah kullandığı için Esad rejiminin 18 üst düzey yetkilisine yaptırım kararı aldı.
– PYD’nin Cezire Kantonu’nun savunma sorumlusu, “3 Ocak’ta Suriye’de YPG mevzilerini vuran Kuzey Irak’tan kalkan Türk helikopterleriydi” dedi.
– Lübnan’ın yeni Cumhurbaşkanı Mişel Avn, Lübnan’daki Suriyeli mültecilere ülkelerindeki güvenli bölgelere gitmeleri çağrısında bulundu.
– Türkiye ile AB arasındaki sığınmacı anlaşmasından sonra 2016’da Yunanistan’a geçen sığınmacı sayısı yüzde 80 azaldı.
Doğu Afrika’nın petrol ve gaz ihracatında mücadele kızışıyor. Zira burada söz konusu olan, milyarlarca dolarlık potansiyel bir gelir ve stratejik boru hatlarının kontrolü.
Yakın zamanda Kısa bir süre önce Uganda ve Kenya’da ticarete konu olabilecek miktarlarda petrolün bulunmasıyla şimdi her iki ülke de petrol ihracatçısı olmak istiyor. Önemli büyüklükte petrol ve gaz rezervlerine sahip olan Tanzanya da petrolünü Hint Okyanusu’ndaki limanlara taşıyacak boru hatlarının peşinde. Halbuki Doğu Afrika Topluluğu’nun (EAC) komşu devlet ve üyelerini olduğu kadar ticari paydaşları da birbirine düşüren anlaşmazlıklarla dolu mücadele ortamı, petrol fiyatlarının rekor seviyelerde düşük seyrettiği bir zamanda Doğu Afrika’daki petrol sondajı, boru hatları ve ihracat seçenekleri üzerinde bir belirsizlik havasının oluşmasına sebep olmuş durumda.
Uganda-Kenya Ham Petrol Boru Hattı
2012’nin sonlarında Kenya’da petrol bulunmasının ardından Doğu Afrika’nın petrolünü dünyaya taşıyabilmek için Uganda-Kenya Ham Petrol Boru Hattı (UKCOP) isimli bir projenin gerçekleştirileceği duyuruldu. Boru hattı, Uganda ve Kenya’nın petrolünü, Uganda’nın merkezi, Kenya’nın ise kuzeyinden geçirerek Hint Okyanusu’ndaki Lamu limanına taşıyacaktı. Bu plana, Güney Sudan‘ın devasa petrol rezervlerine kadar uzanan bir kör hat da dahil edildi. UKCOP üç Doğu Afrika ülkesini oldukça büyük petrol ihracatçıları kılacak ve bölge için önemli bir gelir kaynağı olacaktı.
Nijerya-Uganda petrol boru hattı
Ancak UKCOP’u güney Kenya’dan değil de kuzeyden geçirmeye yönelik bu planlar Nairobi’de 2015 ortalarında duyurulduğunda güvenlik, arazi uygunsuzluğu ve maliyet temelli gerekçeler sayılarak büyük oyuncuların yanı sıra Kampala da projeye yönelik kaygılar ifade etmeye başladı. Bir sene sonra ise UKCOP tamamen rafa kaldırıldı ve bunun yerine Uganda-Tanzanya boru hattı anlaşması imzalandı. Anlaşma, Uganda’nın petrol akışını Kenya’dan değil, Tanzanya üzerinden gerçekleştirerek yine aynı ülkenin Tanga limanına taşıyacak. Bu da Güney Sudan’a bir kör hat çekilmesi işinin beklemeye alındığı anlamına geliyor. Kenya ise artık ya petrolünü karadan taşımak ya da kendi boru hattını inşa etmek zorunda.
Doğu Afrika’daki nüfuz mücadelesi
Kuzey Kenya’nın güvenlik meselesi ve özellikle de Somali merkezli terör örgütü Şebab‘dan gelebilecek tehditler UKCOP’un durdurulmasına etki eden muhtemel unsurlar olsa da bir dizi dahili, bölgesel ve uluslararası faktörün de bu iptalde eşit derecede rolü olduğunu savunulabilir. Birinci mesele, Tanzanya’nın yeni cumhurbaşkanının nüfuz ve gücünü Doğu Afrika’nın petrol ve gazını ihraç etmek suretiyle büyütmek konusuna büyük bir ilgi göstermesi.
İkinci mesele, petrol gelirlerinden daha büyük bir pay kazanmaya ve ülkesinin Kenya’ya olan bağımlılığını azaltmaya kararlı Uganda cumhurbaşkanının ise diğer yandan çok kurnaz bir müzakereci olduğunu kanıtlaması. Üçüncüsü, Uganda’nın petrol üretiminde büyük payı olan uluslararası bir petrol şirketinin, Kampala’ya UKCOP’u reddetmesi için baskı yapması. Sonuncu mesele ise Kenya’nın UKCOP’u etkin bir şekilde savunma konusunda başarısızlık göstermiş olması.
Uganda, ihracat için Kenya’ya bağımlı
Tanzanya Devlet Başkanı John Magufuli 2015 yılında iş başına gelir gelmez Tanzanya’nın nüfuzunu, ekonomik açıdan daha güçlü olan komşusu ve rakibi Kenya’nın aleyhine olacak şekilde genişletmek için hemen girişimlerde bulunmaya başladı. Magufuli, Uganda Cumhurbaşkanı Yoweri Museveni’nin Kenya’nın güvensizliği, arazi istimlaki ve UKCOP’u finanse edişiyle ilgili kaygılarını kullanarak Tanzanya boru hattının lehine lobi faaliyetlerinde bulunması için Kampala’ya iş adamları ve diplomatlar gönderdi.
Kenya’yla ilgili bildirilen problemlerin aksine Magufuli, Tanzanya’da kolay arazi istimlaki sözü verdi ve Tanga Limanı’nın tarakla temizlenmesi gerektiğine, şimdiye kadar çok az kullanılmış olduğuna ve petrol dahil, büyük miktarlarda kargoyla başa çıkamayacak derecede yetersiz bir kapasiteye sahip olduğuna dair raporlara rağmen Tanga Limanı’nın tam operasyonel hale getirileceğini vaat etti.
1986’dan beri Uganda’nın Devlet Başkanı olan Museveni iktidar ve siyasete, ayrıca Uganda’nın diğer devletlerle olan ilişkisine son derece şahsi bir açıdan yaklaşıyor. Museveni’nin Kenya’yla on yıllardır süren ilişkisi genel manada pragmatizm üzerine kurulmuş olsa da denize kıyısı olmayan Uganda, ithalat ve ihracatında büyük ölçüde Kenya’ya bağımlı olması nedeniyle endişeli.
Kenya Uganda’nın bölgedeki en büyük ticaret ortağı ve Uganda’nın kaynaklarının çoğu, Kenya’nın Mombasa limanından gelerek Uganda’ya karayoluyla ulaşıyor. Yollar geçilmez olduğunda veya Kenya, hava koşullarından siyasi sebeplere kadar, bir takım problemler yaşadığında bunun ceremesini Uganda çekiyor. Magufuli bu çağrıda bulunmak için adım attığında, Museveni’yi Uganda’nın petrolünü Tanzanya’dan geçirmenin faydalarına ikna etmek için çok az çaba gerekti.
Uluslararası aktörler
Bu karışıma çokuluslu Fransız petrol ve gaz şirketi Total S.A. “Total E&P Uganda” isimli iştirakiyle dahil oldu. Uganda’nın ham petrol sahalarının geliştirilmesi işinin ana finansörü Total. Total şimdiye kadar bu alanlara önemli ölçüde çaba sarfetti ve kaynak yatırımı yaptı. Güvenlik ve maliyet kaynaklı endişelerini dillendirmek suretiyle UKCOP’a her zaman eleştirel bir yaklaşım sergilemiş olan Total’in bu davranışı, Doğu Afrika’da faaliyet gösteren diğer petrol paydaşlarının UKCOP’a genel olarak gösterdiği kabulle çelişiyordu. Nitekim, denilene göre, Total, 2015’in ortalarında Tanga planını, Uganda’nın büyük önem arz eden petrol rezervlerinin geliştirilmesi ve ihracatı konularında sahip olduğu imtiyazlı konumu muhafaza edebilmek için ortaya atmıştı.
Total, Tanga boru hattının inşaatı konusunda yardımda bulunacağını Museveni’ye bildirdi ve ayrıca kaynak finansmanı sözü verdi. 2016 Mart’ına gelindiğinde, bildirildiğine göre, Total 4 milyar dolarlık kaynak bulmuştu. Total, Tanga boru hattı için fizibilite çalışmalarına başlamak amacıyla bir firmayla anlaştı ve bu adımı Museveni’nin isteğiyle Ugandalı teknokratlar tarafından yapılan daha evvelki bir çalışmayla da örtüşmüş oldu. Her iki çalışma da Tanga rotasının daha ucuz ve inşasının daha kolay olacağı neticesine varmış olsa da bu veriler, Kenya ve Japonya’nın yaptığı fizibilite çalışmalarının sonuçlarıyla çelişiyordu.
‘Seçkin bir ganimet’ ve Kenya’nın kayıpları
Uganda ve Tanzanya’nın boru hattı kararlarının ardındaki sebepler ne olursa olsun UKCOP projesinin iptali Kenya’ya bölgesel itibarı, petrol ihracat potansiyeli, transit geçiş ücretlerinden gelecek gelirler ve çok önemli altyapı kalkındırma projeleri açısından bir darbe vurmuş oldu.
Peki, Kenya Tanzanya’nın bu çabalarına etkili bir şekilde karşı durmada neden başarısız oldu? İlk sebep, Kenya siyasetinin anlaşmazlıklar üreten ve sürekli çekişmelere sahne olan doğası. Bu durum, birçok kararın Museveni tarafından şahsen alındığı Uganda siyasetine taban tabana zıt. Museveni, hangi boru hattı rotasının Uganda’nın (ve kendisinin) çıkarlarına en uygun olduğu konusunda karar verme serbestisine sahip. İkinci sebep, Kenya’nın, Uganda’nın güvenlik, finansman ve tarifeler konusundaki önkoşullarını müzakereye açma hususundaki ısrarının gecikmelere yol açarak Museveni’yi kızdırmış olması.
Üçüncüsü ise, Kenya’nın UKCOP’un rotası konusunda hiçbir taviz vermemiş olması. Nairobi gerçekten de Museveni’nin çekincelerini (ve Total ile Tanzanya’nın tekliflerini) anladığında, Kenya’da faaliyet gösteren Tullow Oil gibi petrol paydaşlarıyla ortak hareket ederek UKCOP’u Kenya’nın güneyinden geçecek şekilde inşa etme teklifinde bulunmalıydı. Böyle bir temel mevzuda verilmiş bir tavizle Museveni’nin güvenlik, liman kullanılabilirliği ve finansman konularındaki endişeleri de giderilmiş olurdu.
Dış yatırımlar sekteye uğrayabilir
Ayrıca savunduğum şey, devasa UKCOP projesiyle ilgili finansman ve lojistik destek konularındaki belirsizliklerin de Kenya’nın siyaset ve iş dünyası elitlerinin bu projeyi “ele geçirmek” hedefiyle hareket etmekten geri durmalarına sebep olduğudur. Yani hiçbir bakanlık, siyasi grup veya ticari kuruluşun UKCOP’u sahiplenmemesi yüzünden UKCOP’u savunmak için bir araya getirilebilen ‘siyasi sermaye’ çok yetersiz kaldı.
Kalkınma, istihdam ve yeni bir limanın inşasını getirecek uygulanabilir ve ekonomik bir proje olan UKCOP’un iptal edilmesi, Kenya siyasetinin çok tipik bir özelliği olarak, elit grupların ele geçirmiş olduğu büyük altyapı projeleriyle çok büyük bir tezat oluşturuyor. Tartışılabilir olmakla birlikte UKCOP, muazzam ölçeği ve inşaatın bitişi için öngörülen tarihlerin haddinden fazla belirsiz olması yüzünden Kenya’nın siyaset ve iş dünyası elitlerinin ilgilerini erken bir safhada çekmeyi beceremedi.
Bu mücadelenin özeti ise şudur: Doğu Afrika Topluluğuna üye ülkelerin işbirliği ve açık sınırlar konularına bağlılıkları sorgulanmalıdır. Doğu Afrika’nın petrolü ve ilgili boru hatlarının siyasal ekonomisine bakılacak olursa bu durum, bölgede fırsatlar gözleyen dış yatırımcıların ve firmaların bölgedeki faaliyetlerini yeniden gözden geçirmelerine sebep olabilir.
Geleceğin ne göstereceği şu anda oldukça belirsiz. Kuvvetle muhtemel Ortadoğu’da kartlar yeniden karılıyor. Tek umudumuz, Ankara ve Washington’ın bu fırtınalı sularda yol alırken ihtiyatı elden bırakmaması.
Amerika Birleşik Devletleri’nde Donald Trump‘ın başkanlık koltuğuna oturduğu, Türkiye’nin ise tartışmalı bir anayasal reform sürecinden geçmekte olduğu şu dönem, Obama yönetiminin son aylarında her iki taraftan da gerilen Türk-Amerikan ilişkilerine dair ihtiyatlı bir yorumda bulunmanın tam zamanı.
Türkiye ile ilgili durumu uzaktan anlaşılması zor kılan nedenlerden biri, Erdoğan’ın Türk demokrasisini otoriter bir eğilimle erozyona uğratmasına odaklananlarla, ülkenin durumunu esas olarak devlet ve toplumun güvenliği karşısındaki süregelen tehditlerin şekillendirdiğini düşünenler arasındaki ciddi yorum farkı. Tüm bunlar yeterince karmaşık değilmiş gibi, bir de Türkiye’nin ABD’nin Gülen hareketi ile kirli ilişkiler içinde olduğu yönündeki şüpheleri ve Amerika’nın da Türkiye’nin yüzünü Rusya ve hatta İran’a dönmesine ilişkin endişeleri var. Bu karşılıklı şüphe ortamı, zaten çetrefil olan genel tabloyu daha da karmaşık ve tartışmalı hale getiriyor. Bunun nedenlerinden biri de, bu konudaki gerçeklerin tamamının henüz ortaya çıkmamış olması.
ABD’nin 150. yıldönümü nedeniyle Türkiye’de 1926’da basılan posta pulu. Sol tarafta dönemin Türkiye Devleti Başbakanı İsmet İnönü, sağda abd başkanı Franklin D. Roosevelt.
Bu karmaşanın merkezinde Türk dış politikasında yaşanan değişiklikler var ki, bu değişiklikler kısmen Ankara’nın ABD ve Avrupa Birliği’nin tavrına yönelik hayal kırıklıklarını yansıtıyor, kısmen de Suriye sorunu başta olmak üzere Türk dış politikasının önceliklerine ilişkin yeni hesapları işaret ediyor. Arka planda ise hem Ankara hem de Washington nezdinde geleceğe dair kaygı yaratan olaylar var. Sadık bir NATO üyesi olan Türkiye, Washington ve Brüksel’in 15 Temmuz darbe girişimi karşısındaki “bekle ve gör” yaklaşımından rahatsız oldu. Türkiye’nin Amerika’nın geçmişte Gülencilerle olan bağlantılarına ilişkin şüpheleri de bu rahatsızlığı daha da gün ışığına çıkardı.
ABD’de pek bilinmese de, 2001’de Pennsylvania’da yaşayan Fethullah Gülen’e FBI ve Dışişleri Bakanlığı’nın tüm itirazlarına rağmen, CIA’in gayretleriyle yeşil kart verilmiş idi. Bu nedenle, Türkiye’de birçok kişinin, şüpheli başka koşulların da etkisiyle, darbe girişiminde Amerika’nın dahlinin bulunduğundan, en azından olacaklardan önceden haberdar olduğundan şüphelenmesi, hatta kimilerinin İncirlik Üssü’nde görevli Amerikalı askeri personelin darbecilere destek sağladığına inanması anlaşılabilir bir durum. Bu arka plan, ittifak ortakları olarak aralarındaki yakın ilişkiye rağmen, Türk hükümetinin ABD’ye bel bağlamasının veya güvenmesinin neden zor olduğunu açıklıyor.
Amerikan tarafındaki şüpheler ise daha ziyade jeopolitik nitelikli; kontrol kaybı duygusu ile temel konulardaki politik anlaşmazlıkların bir birleşimi. ABD’nin son başkanlık seçimlerinde Rusya kaynaklı hack’leme olayının derdine düşmesi, Ankara’nın yüzünü Moskova’ya dönmesine ilişkin kuşkularla kesişiyor. Türkiye’nin tutumunu ise potansiyel olarak değişmekte olan uluslararası işbirliklerinden kaynaklanan farklı alternatifleri değerlendirdiğini düşünerek açıklamak mümkün. Ankara’nın bağımsız bir dış politika izlemesi, kısmen Türkiye’nin darbe girişimine ilişkin şüphelerinin ve ABD’nin, Fethullah Gülen’in yargı önüne çıkarılmak üzere acilen iade veya sınırdışı edilmesi yönündeki talebi yerine getirmekte işi ağırdan alması, söz konusu şüphelerin daha da artmasına neden oluyor. Türk yönetimi, ayrıca ABD’nin Esad karşıtı Suriyeli Kürt Halk Savunma Birlikleri’ni (YPG) IŞİD’e karşı verilen mücadelede müttefik olarak kabul eden politikasından da son derece rahatsız. Halbuki Ankara, Washington’ın aksine, YPG’yi PKK’nın Suriye uzantısı ve dolayısıyla da Kürt milliyetçiliğinin terörist bir unsuru olarak görüyor. Bu nedenle, Şam’da rejim değişikliğinin Türkiye için öncelik olmaktan çıkıp, Ankara’nın ağırlığı YPG-PYD ile mücadeleye verdiği, bilhassa da Suriye’nin kuzeyinde bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasına itiraz ettiği şu dönemde, Washington ile gerilim sürekli tırmanıyor.
Washington’un kaygıları
Washington açısından bakıldığında, Suriye politikaları ile ilgili ihtilaflardan bile daha ciddi olan durum, Türkiye’nin Suriye’deki savaşın sona erdirilmesine yönelik çabaları kapsamında Rusya ile giriştiği ve görünüşe göre etkili de olan ortaklık. Putin ile Erdoğan arasındaki temel pazarlık, Türkiye’nin Esad karşıtı tutumunu yumuşatmasına ve karşılığında da YPG-PYD’ye ve IŞİD’e karşı öncelikleri konusunda Rusya’dan destek almasına dayanıyor. Dahası, böylelikle Türkiye, Suriye Savaşı’nı sona erdirmiş olacak. Rus Büyükelçi Andrey Karlov’un 19 Aralık 2016’da Ankara’da suikaste kurban gitmesi bile, ertesi gün bölgesel işbirliği konulu Moskova Deklarasyonu’nun imzalanmasını ertelemedi. Ortaya koyulan bu Türk-Rus dayanışması, ABD’de dış politika sahasında gelişmekte olan görüş birliği ile zıt yönde idi.
Bu noktada, Trump’ın seçimlerde elde ettiği zaferin, mevcut durumla ilişkisini hatırlamakta yarar var. Hem Demokratların hem de Cumhuriyetçilerin desteğini alan Hillary Clinton, Rusya ile adeta yeni bir soğuk savaş riski yaratacak şekilde bir çatışmaya doğru gidiyordu. Başkan seçilseydi, Rusya’nın Kırım ve Ukrayna’daki tartışmalı yayılmacı hamlelerine ve de Baltık ülkelerine uyguladığı iddia edilen baskılara karşı çıkması bekleniyordu. Trump ise, Clinton’ın aksine, Putin’e olan hayranlığını ifade ediyor; Rusya ve ABD’nin Suriye ve Ortadoğu’nun başka yerlerinde ortak çıkarları olduğunu öne sürüyor. Bu koşullar altında Kremlin’in Trump’tan yana olması, hatta belki de kazanmasına yardım etmesi, diğer taraftan da Amerikan ulusal güvenlik müessesesi içerisindeki çoğu Cumhuriyetçinin bile Clinton’ı desteklemesi hiç de sürpriz değil.
Trump’ın başkanlığı döneminde Türkiye’de rüzgarların ne yönden eseceğini belirlemek ise şimdilik zor. Görünen o ki, Ankara, Trump liderliğindeki ABD’yi Rusya ile kurulan IŞİD ve YPG karşıtı işbirliğine katılmaya ve diğer yandan Suriye’de ateşkesin ardından yönetim, yeni anayasa ve gelecekteki seçimler konusunda uygulanabilir siyasi bir uzlaşmaya ikna etmeyi umuyor.
İran’ın katılımı hariç, Türkiye’nin yeni diplomasisi ile ortaya çıkan jeopolitik değişim Trump’ın tercih ettiği dış politika ile uyumlu olmakla birlikte, yine de kesinlikten oldukça uzak. Suriye’deki savaşı çözmek, Rusya ile olan çatışmayı sona erdirmek ve Türkiye ile yeniden bir çalışma ilişkisi kurmak Washington için bir “kazan/kazan” durumu yaratır gibi görünüyor. Ancak bu tür gelişmelerin beklenmedik talihsiz sonuçları da olabilir. Mesela, bölgedeki Kürtler, jeopolitik hesaplar Kürt çıkarlarının aleyhine döner dönmez, bir kez daha ABD ile aynı tarafta olmanın bedelini ödemek durumunda kalacak. Ayrıca Trump yönetimindeki Beyaz Saray’da İsrail’in etkisi şimdilerde muhtemel göründüğü kadar artarsa, İran ile tehlikeli bir çatışmaya gidilebilir. Bu da Obama yönetiminin özen ve sabırla müzakere ettiği 2014 nükleer anlaşmasını riske atmakla kalmaz, Ortadoğu’da gerilimin topyekun artmasına ve bölgede öngörülmesi mümkün olmayan vahim sonuçlar doğuracak yeni bir savaşa neden olabilir.
Türkiye fırtınanın ortasında ip üstünde yürümeye çalışıyor
Bu çalkantılı ilişkiler ağına takılan Türkiye’nin perspektifinden, ortadaki durum, fırtınanın ortasında ip üstünde yürümeye benziyor. Başbakan Binali Yıldırım’ın ifadesiyle Türkiye, Akdeniz ve Karadeniz çevresindeki ülkeler başta olmak üzere “dostlarının sayısını arttırmak, düşmanlarının sayısını azaltmak” niyetinde. Bu, ilk bakışta kulağa eski Dışişleri Bakanı ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “komşularla sıfır sorun” politikasının yeniden dirilişi gibi geliyor, ancak Irak Savaşı’nın yansımaları yüzünden o günden bugüne bölgedeki koşullar ciddi şekilde değişti. İşgal, devam eden çatışmalar ve yanı sıra Arap Baharı ve sonrasındaki karşı devrim süreci, bölgedeki hükümetleri zor seçimlerle karşı karşıya bıraktı.
Yukarıda sözünü ettiğimiz koşulların ışığında, dost ve düşman konusunda faydaya dayalı, hatta fırsatçı sayılabilecek tercihler yapmayı gerektiren karşıt hedefler ve değişen öncelikler söz konusu. Türkiye, IŞİD ve YPG-PYD yapılanmasıyla ilgili öncelikli kaygılarını gidermek için Rusya’nın yardımına ihtiyaç duyuyorsa, son yıllarda Şam’da rejimi değiştirmeye yönelik söylemini tamamen bir kenara bırakmasa bile yumuşatmaya mecbur. Türkiye’nin Moskova ile yakınlaşması, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ABD ve Avrupa Birliği ile ilişkilerin bozulması bağlamında daha da büyük önem kazandı. Türk liderler, darbe krizi sırasında ve sonrasında Rusya’nın, Ankara’nın NATO üyesi müttefiklerine kıyasla Erdoğan’a çok daha fazla destek verdiğini kısa vadede unutacağa benzemiyor.
Trump sonrası
Şu anda elimizdeki en iyi tahmin, son dönemde yaşanan gerilimlere rağmen, Türkiye’nin ABD ve NATO ile ilişkilerini sürdürmek isteyeceği yönünde. Ancak, Ankara’nın, bölgesel ve ulusal güvenlik önceliklerini komşularıyla, bilhassa Rusya ve hatta belki İran ile ele alabilmesi için gereken esneklik ve bağımsızlığa da sahip olması şartıyla.
Trump şayet seçim kampanyasında ortaya koyduğu görüşlere sadık kalırsa, ABD ile ilişkilerin yeniden düzeltilmesi kuvvetle muhtemel. İki lider, yönetim konularında aynı dili konuşuyor. Trump, sık sık kendisinden önceki Amerikan başkanlarının Ortadoğu’da yıkıcı sonuçlar doğurarak izledikleri ulus kurma ve rejim değiştirme yaklaşımlarından vazgeçmekten bahsediyor. Bu bakımdan, Suriye’den el çekmeyi öngören bir politika ve Erdoğan ile Trump’ın Fethullah Gülen konusunda bir nebze fikir birliğine varması, havayı kalıcı şekilde yumuşatabilir.
Fakat bu pozitif senaryo, sadece tahmin niteliğinde ve Washington’ın baskısı altında. Trump, etkili bir yönetim sergileyebilmek için Amerikan derin devletinin, istihbarat kurumlarının ve Amerikan Kongresi’ndeki müttefiklerinin dünya görüşünü yutmak zorunda kalabilir ki bu da Rusya konusunda rotayı aniden değiştirmesi demek. Bunun ötesinde, Trump’ın IŞİD’i yok etme sözü, Suriye’deki mücadelenin ulus kurma ve rejim değiştirmekten ziyade teröre karşı bir mücadeleden öteye gitmesine de neden olabilir.
Geleceğin ne göstereceği şu anda oldukça belirsiz. Kuvvetle muhtemel ki Ortadoğu’da kartlar yeniden karılıyor. Tek umudumuz, Ankara ve Washington’ın bu fırtınalı sularda yol alırken ihtiyatı elden bırakmaması.
24 Ağustos 2016 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından Suriye İç savaşına Türkiye ve Türk ordusu tarafından eğitilen ÖSO gruplarınca müdahale edilmiştir. Bu harekatta ki amaç; Türkiye tarafından tehlike olarak görülen unsurları, sınır ve bölgedeki halkın güvenliğini sağlamak ve kontrol altına almak ve göç sorununu yok etmek ve IŞİD, YPG ve “Suriye Silahlı Kuvvetleri” güçlerinden sivillerin güvenliği dolayısı ile tamamen temizlenmesi hedeflenen “Güvenli Bölge” olduğu bildirilmiştir. Harekatın bir diğer amacının ise PYD nin bölgede kantonları birleştirerek otonom bir yapı kurma hedefini bitirmek olarak açıklanmıştır.
4 Şubat 2017 Fırat Kalkanı Harekatı haritası
5000 kişiden oluşan Türkiye destekli ÖSO güçleri ve 1300 askerden oluşan Türk kuvvetleri bu bölgede IŞİD ve PYD ile çatışmaktadır. Bütün bunların dışında bazı soruların sorulması gerek: Bu şekilde, Türkiye’nin kayıplar vereceği bir müdahaleye neden gerek kaldı?PYD’nin kanton oluşturması daha önceden engellenemez miydi? IŞİD in Türkiye ile sınır komşusu olmasına neden olan sebepler nelerdir? Vb. bir çok soru. “Suriye İç Savaşında Kazanan ve Kaybeden Ülkeler” adlı yazımda aslında bu durumlara da dikkat çekiyordum. Suriye savaşına genel bir perspektiften bakarsak aslında Türkiye’nin kendi ulusal güvenliği için oluşan tehlikeyi son anda farkettiği görülür. Türkiye’nin ulusal çıkarlarını göz önüne alarak şunu diyebiliriz: Türkiye, Suriye rejimine düşman olmakla aslında bir stratejik hata yapmıştır. Çünkü Suriye ordusunun, Türkiye sınırından çekilmesi IŞİD gibi radikal terör örgütlerinin Türkiye’ye sınır komşusu olmasına neden olmuş, en sonunda da bölücü terör örgütü PKK’nın Suriye uzantısı olan PYD, Türkiye ile sınır komşusu olmuştur.
İlk paragrafta belirttiğim harekatın amaçlarından “Suriye Silahlı Kuvvetleri”ni tırnak içine alarak Türkiye’nin Suriye ordusuyla savaşmasının mümkün olmadığını belirtmek istedim. “Ortadoğu: Ülkeler ve Sorunlar” adlı yazımda Rusya’nın Suriye Arap Cumhuriyet’i devletinin koruyucusu olduğunu ve bu ülkeye herhangi bir devlet tarafından gelebilecek her türlü saldırıya karşı koyacağını söyledim. Buna 3.Dünya Savaşı da dahildir. Nitekim Türkiye, bu konuda geri adım atmak zorunda kalmıştır. Fırat kalkanı harekatının ucu açık bir askeri operasyon olduğunu belirtmek isterim. Ne kadar süreceği belirtilmemiştir. Ama şu an ki mevcut durumu göz önüne alırsak Türkiye’nin Suriye’de daha fazla ilerlemesi mümkün görünmemektedir.
Fırat kalkanı harekatının şu an itibari ile büyük oranda hedefine ulaştığını söyleyebiliriz. İlk olarak IŞİD in Türkiye ile kara bağlantısı kesilmiştir. İkincisi PYD’nin Afrin kantonunun önü kesilmiştir. PYD kantonlarının şu an itibari ile birleşmesi mümkün değildir. O nedenle ABD planlarını tekrar gözden geçirecektir diye düşünüyorum. Bölge halkının güvenliği sağlanmış ve olası göç dalgalarının önü kesilmiştir. Türkiye bu harekatta 52 şehit vermiştir. 250’den fazla ÖSO savaşçısı ölmüştür. Fakat bu harekatın başarılı olması, Türkiye’nin PYD ile olan sınır sorununu çözmüyor. Eğer Türkiye, ülke güvenliğini tam olarak sağlamak istiyorsa PYD unsurlarının tamamını sınırından uzaklaştırmalıdır.Bunun da tek yolu PYD ile topyekün savaştan geçiyor. Türkiye’nin sınıra duvar örmesi uzun vade de çok bir etki yaratmayacak diye düşünüyorum.
Operasyonun Türkiye için önemi:
Bunun bir ulusal güvenlik sorunu olmasından dolayı Türkiye için anlamı çok büyüktür. Türkiye, operasyona girişmeden önce Rusya ve ABD’yi çok büyük ihtimalle bilgilendirmiştir.Çünkü Rus savaş uçağının Türkiye tarafından düşürülmesinden sonra Rusya, Suriye’ye S-400 hava savunma sistemi yerleştirmiştir. Rusya’nın onayını almadan Türkiye, Suriye’ye operasyon düzenleyemezdi.
Operasyonun Suriye İçin Önemi:
Sonuçta Türkiye, operasyonu Suriye topraklarında yürütecekti.Bu nedenle Suriye’de toprak bütünlüğü ve egemenlik hakları vurgusu yaparak tepkisini belirtmiştir. Fakat bu tepki sadece sözde geçerlidir. Gerçekte bir hükmü yoktur. Çünkü Türkiye’nin operasyonu yapacağı bölgede Suriye ordusu bulunmuyordu.
Operasyonun ABD için önemi:
ABD için Suriye’deki en önemli şeyin PYD olduğunu belirtmeliyim.Türkiye’nin tüm baskılarına rağmen PYD, Menbiç’ten çekilmemiştir.Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin, ABD’ye söz geçiremediğini görüyoruz. Daha öncede belirttiğim gibi ABD Suriye’de büyük oranda başarılı olmuştur. Kürt kantonları birleşmemiş olabilir. Ama şu bir gerçek ki artık, Türkiye’nin en uzun sınır komşusu PYD’dir.
Operasyonun Rusya açısından önemi:
Rusya ise, bu operasyonun Rusya’da derin bir endişe yarattığını belirtmiştir. Bu açıklamadan anlaşıldığı kadarıyla Rusya, bu operasyona temkinli yaklaşmakla beraber göz yumduğunu da belirtelim. Fakat burada dikkat edilmesi gereken nokta Rusya’nın kırmızı çizgileridir. Bu kırmızı çizgide Suriye ordusu ve lideri Beşar Esad’dır.
Sonuç
Türkiye, Suriye İç Savaşının başladığı günden itibaran Suriye rejimine düşman kesilmesi Türkiye’nin en sonunda Fırat Kalkanı harekatını yapmasına sebep olmuştur. Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi tarih, neden-sonuç ilişkisi üzerine kuruludur.Eğer Arap baharı adı altında Suriye İç Savaşı başlamasaydı, Türkiye bu harekatı yapmayacak ve 52 Türk askeri şehit olmayacaktı.PYD, Türkiye ile sınır komşusu olmayacaktı.Bu açıdan baktığımızda her geçen günün Türkiye açısından daha kritik olacağını söyleyebiliriz. Çünkü, PYD sürekli olarak ABD’nin desteği ile güç kazanıyor.Ve uzun vade de Türkiye, Suriye sınır hattının büyük çoğunluğunda PYD gibi terör unsurlarıyla uğraşacak gibi görünüyor.
İlk yazım olan “Suriye İç Savaşında Kazanan ve Kaybeden Ülkeler“de Türkiye’nin Suriye savaşından, Suriye rejiminden sonra ikinci zararlı çıkan ülke olduğunu söylemiştim ve şimdi de bu iddiamın arkasındayım.