Türkiye: “İran ve İsrail Savaşı Başlarsa”

İran acaba İsrail’e “göstermelik olarak sizi vuracağız, hazırlıklı olun” mu dedi yoksa bu sefer İsrail’e ait stratejik noktalar vurulacak mı?

Açıkçası gerim gerim gerilen dünya, adeta savaş naraları atıyor. ABD, İsrail’e karşı safları sıkıştırırken, bugün Lübnan’dan İsrail’e yönelik (İran destekli gruplar tarafından) roket saldırıları yapıldı. Birçok Avrupa ülkesi vatandaşlarına İsrail ve İran’dan ayrılın çağrısı yaparken, birçok havayolu şirketi uçuşları durdurdu.

1 Nisan’da İran’ın Suriye’deki büyükelçiliğine saldırıp üst düzey 7 asker ve bürokratı öldüren İsrail, alenen savaş suçu işledi. Aslında bu göz ardı edildi ancak uluslararası toplum açısından diplomatik temsilciliklerin dokunulmazlığı ilkesi çiğnendi. Bunu da anca İsrail yapabilirdi ki yaptı. Her ne kadar İran, Türkiye ve bölge için tehlikeli bir aktör olsa da İsrail’in amacının tamamen İran’ı kışkırtmak olduğunu düşünüyorum. (Diazepam) İran, İsrail topraklarına saldırdığı anda cevap hakkı olarak ABD ile birlikte İsrail İran’ın stratejik nükleer tesislerini vurabilir. Savaş’ın büyümesi ki zor bir ihtimal, bu Türkiye’yi de çok zora sokacaktır.

İran’daki rejime zerre saygım olmasa da 22 milyonluk Suriye’nin parçalanmasının Türkiye’ye yansımasını düşününce, 90 milyonluk İran’da yaşanacak savaş veya iç savaş tehlikesinin Türkiye’nin güvenliğini perişan edeceğini düşünüyorum. Olaya, “İran’da milyonlarca Türk var” savunmasıyla bakmayın. Geniş perspektiften bakın.

Yıllardır İran da İsrail de hep birbirine “hırlar” ama bir şey yapmaz. Bu artık alay konusu bile olmuştur. Her ihtimal masada kendisine yer bulduğunda “savaş başlarsa ne olacak?” diye düşünmeden edemiyorum. İsrail’e bölgede doğrudan veya dolaylı rakip olabilecek ülkeler (Irak, Suriye, Libya) bir bir parçalanırken, sırada İran ve Türkiye’nin olabileceğini düşünmek komplo teorisi değil, tamamen Ortadoğu gerçeği olarak yerini koruyor. Takipte kalın, gidişatı yazacağım.

Kanada ve İspanya Yabancılara Konut Satışını Yasakladı

İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, 2013’ten bu yana yürürlükte olan, yabancıların ev satın almaları ya da yatırım yapmaları halinde geçici veya kalıcı oturma izni verilmesini öngören “Altın Vize” uygulamasının kaldırılacağını açıkladı. Bakın vatandaşlık değil, sınırsız vize. Ama 500 bin Euro verip ev alan yabancıların ülkedeki konut krizine neden olduğunu söyleyen İspanya Başbakanı Sanchez, “Altın Vize uygulamasının etkisiyle ülkede artan konut fiyatlarını kontrol altına almayı hedefliyoruz” dedi. Haberi duyunca geçen ay Kanada’nın da benzer karar verdiği aklıma geldi.

Kanada’da hükümet, geçen yıl artan ev fiyatları ve konut yetersizliği nedeniyle yabancılara konut satışını yasaklamıştı. Şubat ayında bu yasağın 2027’ye kadar uzatıldığını açıkladı. Kanada sadece yabancılara ev satışını yasaklamadı, aynı zamanda uluslararası öğrenci izinlerinin iki yıl süreyle sınırlandırılacağını ve bazı öğrencilere mezun olduktan sonra çalışma izni verilmeyeceğini duyurdu.

Daha önce yazdım ama tekrar belirteyim. Türkiye’de de yabancılara konut satışı yasaklanmalı ya da kısıtlanmalı. Ülkemizdeki ev fiyatlarının artmasının sebebi sadece enflasyon ya da döviz krizi değil. 2011’den bu yana ülkemize gelen Suriyelilerle başlayan göçmen krizi, Afganlarla devam etti. Göz ardı edilse de rejimden kaçan İranlıların gelişi. Ten rengi nedeniyle göz ardı edilen Ukraynalılar ve Ruslar…

Kaçak göçmenler alt tabakadaki evlere oturur ya da alırken, vatandaşlık veya farklı teşvikler için yabancılar üst tabakadaki evleri satın alıyor. Piramitte de bu ülkenin fertleri Türkler sıkışıp kalıyor. Antalya’da yörükler köylerini terk eder hale geliyor…

Biz ırkçıysak, Kanada gibi kozmopolit bir ülke de mi ırkçı? Biz ırkçıysak İspanya’da Sosyalist İşçi Partisi lideri Başbakan Sanchez de mi ırkçı? Hepsi kendi ülkesini düşünürken, biz ülkemizi düşünmeyelim mi? Yoksa bu sorunu dile getirdiğimiz için suçlu biz miyiz?

Türkiye’nin AKKA’dan Çekilmesi Ne Anlama Geliyor?

Soğuk Savaş sonrası Batı ülkeleri ile Rusya arasında 1990’da imzalanan Avrupa’da Konvansiyonel Kuvvetler Antlaşması (AKKA), Türkiye’de 1992 yılından bu yana yürürlükteydi. Bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzaladığı kararnameyle Türkiye anlaşmadan çekildi. Ama ‘o’ detayı bilmekte fayda var…

Temelde asker sayılarını ve askeri ekipmanların belli bir bölgeye yoğunlaştırılmasını engellemeyi amaçlayan AKKA, böylece gerilimin düşürüleceğini öngörüyor. En dikkat çeken detayı ise zırhlı araç, muharebe tankları ve hava unsurlarına sayılarla sınırlandırma koyması. Örneğin anlaşma 1000’den fazla tank, 2000 topçudan fazlasını üretemezsin diyor. En fazla 153 tankı şu kadar alana konuşlandırma sınırı koyuyor. Sayılar örnek tabi. Ama artık Türkiye ne tank sayısını ne da hava araçlarının sayısını paylaşmayacak. İstediği gibi istediği alana istediği kadar silah yığabilecek.

Ama gözden kaçan bir detay var…

Varşova Paktı dağıldıktan sonra 1999’da İstanbul’da anlaşmanın yenilenmiş hali yayınlanmıştı. Ancak 2007 yılında Rusya; ABD ve NATO’nun Romanya, Bulgaristan, Polonya ve Çekya’ya füze kalkanı projesi nedeniyle anlaşmaya katılımını askıya aldı ve bir yıl sonra Gürcistan’a girdi. Fiilen Kasım 2023’te Rusya’nın anlaşmadan resmen çekilmesi, anlaşmayı kadük bıraktı. Sonrasında da NATO ve birçok ülke anlaşmayı askıya aldı.

Sosyal medyada afilli başlıklarla paylaşılan haber aslında tam olarak bu. İnsanlar anlaşma metnine göre yorum yapıyor ama zaten ortada bir anlaşma yok. “Artık her türlü silahı üreteceğiz ve kimseye söylemeyeceğiz” gibi söylemler doğru ancak bu karar “Türkiye anlaşmadan çekilerek bir şeyler hedefliyor” şeklinde yorumlanamaz. Öyle olması havalı oluyor ama şimdilik böyle bir şey yok. Olursa ben yazarım zaten, takipte kalın

Suudi Arabistan’da Kadın Hakları İlk Ne Zaman Verildi?

Yıl 2024 ve Suudi Arabistan’da kadınlar ‘insan’ yerine koyuluyor, toplumsal hayatta kendilerine yer veriliyor. Tek başına araç kullanmalarına izin veriliyor, üst düzey devlet bürolarında (kısıtlı kadrolarla da olsa) boy gösteriyor. Türkiye’de ilk kez 1934’te elde edilen kadınların seçme ve seçilme hakkı, Suudi Arabistan’da çok değil, 9 yıl önce 2015’te tanındı.

İslam dinini kendi için eviren, Vahhabi anlayışına göre kalıplara sokan Suudilere ne oldu? Bu değişimin öncüsü rolündeki Veliaht Prens Selman gerçekleri çok güzel itiraf ediyor. Selman, kadınlara uygulanan baskıcı yönetimin İslam ile ilgili olmadığını, kelime aralarında Vahhabi anlayışı ile ideolojik bir mesele olduğunu söylüyor.

Selman’a göre Suudi Arabistan, “Soğuk Savaş döneminde müttefiklerin talebiyle komünizme karşı Vahhabiliği yaydık” diyerek ilk gerçeği dile getiriyor. İkinci ve en etkili olay ise İran’daki İslam Devrimi’nin (1979) yarattığı korku. “Aman bu akım ülkemize gelmesin” diye katılaşarak bu süreci geçirdiğini dile getiren Selman, baskıcı kanunların ortadan kalkacağını söylüyor. Aslında bu, Selman’ın ifadesiyle “Suudi Arabistan’ın 1980 sonrası geçirdiği olağanüstü hal durumunu normalleştirilmeyle” ilgili bir mesele.

Peki her şey Selman ile mi başladı? Tabi ki hayır. İlk kadınlara yönelik hakların tanınması 1980 öncesi, “Filistin için Batı’ya meydan okuyan ve sonrasında suikast ile öldürülen” Kral Faysal döneminde oldu. Özellikle de İstanbul doğumlu, Türk kökenli kralın eşi Kraliçe İffet ile birlikte. Kadın haklarını ilk gündeme getiren kişi Faysal’ın Türk kökenli eşi oldu. Faysal sonrası İran’da İslam Devrimi yaşanmış ve 1983 yılı itibariyle kadınlara yönelik yasaklar başlamıştı.

Veliaht Prens Selman değişim rüzgarını başlatmadı, değişimini sırtlayan isim oldu. Çünkü ilk ateş Arap Baharı ile yakıldı. Din adamları, “kadınların tek başına araba kullanmasının hiçbir zaman günah olmadığını” belirterek önceki fetvalarını güncelledi. Muhalefet eden katı Vahhabi hocaların sesi kesildi.

Suudilerde kadınlara dair iyi şeyler oluyor. Vahhabiliği de bir kenara bırakırlarsa hem onlar hem de İslam dünyası adına çok iyi olacak. Ama zor, çok zor.

Türkiye, İsrail ile Ticareti Neden Kesmemeli?

Türkiye, İsrail ile ticari ilişkilerini kesmeliymiş…

Bu söylem iç politikada partiler arası kullanılınca umursamadım, klasik sürtüşmeler dedim ama dün akşam Filistin destekçisi yabancı bir gazetecinin yukarıdaki karikatürü paylaştığını görünce yazmak istedim. Tepkisinin nedeni de Türkiye’nin İsrail ile ticareti kesmemesiymiş. Bu söylemi destekleyenler için bir iki kelam edeceğim.

Filistin’e yapılanlar karşısında İsrail’e tepki gösteren Türkiye, Mavi Marmara olayında bile ticareti kesmedi. Eleştirilerin dozu ne kadar artarsa artsın, arka planda bu devam etti. Şimdi olay şu. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve genel olarak hükümet, Filistin ve diğer birçok konuda (Mısır darbe, Körfez vd.) tepkilerini o kadar uçta yaşadı ki insanlar da “medyada bağırıyorsun, arkada iş birliğine devam ediyorsun” demeye başladı. Ama zaten tepkilerin uçlarda olması bile dış politika açısından büyük bir kayıp ve hatayken, her kriz yaşadığımız ülkeyle ticareti mi sonlandıralım? Şayet böyle bir şey yapsaydık; 2020 yılına kadar Mısır, BAE, Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri, Avrupa Birliği ülkeleri ve ABD’yle ticaret yapmayacaktık. Bu da ihracatın yüzde 80’i demek, yani iflas demek. (Ayrıca Türkiye, ambargo ve yaptırım gibi bir yaklaşımı, dış politika açısından da kabul etmediği için mümkün değil.)

Mescid-i Aksa, Müslüman olan bizler için önemli. Buna hiç şüphe yok ama şunun da farkına varılması lazım. Yanı başımızda bir milyon Iraklıyı katleden ABD ile müttefikiz. Askerlerimizi şehit eden Rusya ile iş birliğini sürdürüyoruz. PKK’ya destek veren, Avrupa’da örgüte her türlü desteği vererek Türkiye’nin en büyük kanayan yarası terörü destekleyen Avrupa Birliği ülkeleriyle tüm ticaret hacmimizin yarısını gerçekleştiriyoruz. Kimle ticareti kestik de İsrail ile keselim? Irak’ta ölen bir milyon insandan daha mı değerli Filistinliler? Mazlum kanının farkı mı var? Zalim mi ayırt ediyoruz? Biz kendi meselelerimizde ülkelerle ticareti sonlandırmazken, Filistin için bunu yapınca rahatlayacak mısınız?

Gerçekçi olalım; her kriz anında ülkelerle ticaret kesilseydi, şu an ülkenin hali ne olurdu?

Japon Ekonomisinde Son Durum: Rekor Zam, Faiz Artışı ve Resesyon

‘Enflasyonun olmadığı’ Japonya, 17 yıl sonra ilk kez faiz artırdı ve oran yüzde 0,1’e yükseldi. Özel sektörde yüzde 5 ile son 33 yılın en büyük zam oranı verildi. Ekonomik terimlerle kafanızı yakmadan Japonya’da olanları özet geçeyim.

Japonya Merkez Bankası (BoJ), politika faizini yüzde eksi 0,1’den yüzde 0 ile yüzde 0,1 aralığına yükseltti. Türkiye’de bu oran dünkü karar ile yüzde 50’ye yükseltildi.

Japonya’nın 2016’da başlattığı negatif faiz politikasının amacı ekonomiyi canlandırmaktı. Japonya Merkez Bankası BoJ’un farklı bir stratejisi var. Mesela ABD Merkez Bankası, yüksek faiz oranlarıyla enflasyonda artışın önüne geçileceğini düşünürken, BoJ tam tersini düşünerek faiz artışının yarardan çok zarar getireceğini söylüyor. Japonya’da büyümeyi sağlamak için düşük faiz oranlarıyla yatırımları artırma hedefleniyor(du). Ama olmadı. 90’lardan bu yana nüfus yaşlanıyor, büyüme oranları geriliyor. Ama öyle güçlü ve istikrarlı bir ekonomi ki sarsılsa da yıkılmıyor. Enflasyon yüzde 3’ü zor aşıyor. Yani Japonya’da şu an bir ürünü 100 liraya aldıysanız, seneye aynı ürün 103 TL. Bizdeki günlük enflasyon, onların yıllığı…

ABD’de faiz oranı yüzde 5.25, Türkiye’de yüzde 50. Japonya’da ise 17 yıl sonra ilk kez faiz artışı gerçekleşti ve (pozitife geçerek) oran yüzde 0,1 oldu. Bu politika sonrası Japon Yeni de dolar karşısında değer kaybetti. BoJ’a göre bu politika görevini tamamladı ve farklı stratejiler kurgulanacak. Böylece dünyada negatif faiz uygulayan Danimarka, İsveç, İsviçre ve ECB’nin ardından son kale Japonya da buna son vermiş oldu.

Japonya’nın bu kararı da bu ayın başlarında Japonya’nın en büyük şirketlerinin maaşlara yüzde 5.28 oranında zam yapmasından sonra gerçekleşti. Bu zam oranı, ülke tarihinin son 33 yılının en yüksek seviyesi. Ekonomist Mağfi Eğilmez’e göre enflasyonun düşük, reel faizin de negatif olması Japonya’ya bir yarar sağlamamış tam tersine zarar getirmiştir. Şu anki tabloya baktığımızda 2023’ün son çeyreğinde ekonomisi daralmaya giren Japonya, teknik olarak resesyona girdi ve dünyanın en büyük üçüncü ekonomisi unvanını Almanya’ya kaptırarak dördüncülüğe geriledi.

Yugoslavya’nın Dağılması: Fayda mı Sağladı Yoksa Zarar mı?

0

Yugoslavya’nın dağılmasından sonra bağımsızlıklarını ilan eden Slovenya, Hırvatistan, Sırbistan, Kosova, Kuzey Makedonya, Karadağ ve Bosna Hersek, aradan geçen yıllara ve gerginliklere rağmen Yugoslavya’nın varlığını tartışabiliyor. Yedi ülke vatandaşlarıyla yapılan ankette, halka “Yugoslavya’nın dağılması ülkenize fayda mı sağladı yoksa zarar mı?” şeklinde bir soru yöneltilmiş.

 

Görüldüğü gibi Avrupa Birliği üyesi olan Hırvatisyan ve Slovenya’da Yugoslavya’nın dağılması iyi karşılanırken, doğuya gittikçe bu durum tam tersine dönmüş.

Karabük’te Yaşananlar: Kontrolsüz Yabancı Öğrenci Akını

Üç-dört gündür sosyal medyada konuşulan konu dün adeta patlak verdi ve birçok bilinmeyen bilgi ortaya çıktı. Karabük’te siyahi öğrencilerin çok fazla olduğunu biliyorduk ancak sayılarının (Ortadoğu ülke vatandaşları dahil) 12 bin civarında olduğunu ve 100’den fazla ülkeden öğrencinin Karabük gibi 250 bin kişinin yaşadığı küçük bir şehirde olduğunu bilmiyorduk. Biraz kaba olacak ama siyahi erkek ya da kadın meraklısı Türklerin, yaşadığı ilişkiler sonrası farklı hastalıklarla karşılaştığını duymamıştık.

Herkes cinsel hastalık konusu sonrası bu konuya yükseldi ama meselenin yine görünmeyen tarafı göz ardı edilmesin. Karabük’ün nüfusu 250 bin. Resmi verilere göre Karabük Üniversitesi’nin mevcudu 45 bin. Yabancı öğrenci sayısı ise 12 bin. Yani üniversitede her 4 kişiden biri yabancı. Sizce şu tabloyu hangi ülke kendi halkına yapar? Devlet üniversitesi olmasına rağmen Karabük Üniversitesi eski rektörünün okulla ilgili ticari işletme gibi bahsetmesi ve yabancı öğrenci alımlarını normalleştirmesi, kasıtlı bir kötülük. Kontrolsüz bir şekilde artan Afrikalı öğrenci nüfusu, küçük şehirlerin dengesini altüst eder.

Burada yine sapla samanı karıştırmamak lazım. Türkiye, çeşitli devlet vakıflarıyla birlikte özellikle Afrika ülkelerindeki orta ve zengin üçüncü dünya ülke öğrencilerini yabancı uyruklu öğrenci sınavı (YÖS) ile ağırlıyor ve çok büyük bir kısmına imkan sağlıyor. Burada herhangi bir yanlış yok. Yanlış olan şey, pilot üniversite olarak Karabük’ün kendini seferber edip başarılı-başarısız tüm öğrencilere kollarını açması. Kontrolsüz bir şekilde üniversite demografisinin değiştirilmesi.

Aslında bu yaşananlar, tıpkı Türkiye’nin mülteci politikasında yaptığı saçmalığın mikro hali. Yani abartı ve kontrolsüzlük. 2014 yılına kadar yüz binlerce Suriyeli geldiğinde, kamplarda ve kontrollü bir şekilde şehirlerde olduğunda kimse ses çıkarmıyordu. Ancak sonrasında kevgire dönen sınır ve kontrolsüz bir şekilde her yerde görünen Suriyeliler, tehlikenin büyüdüğünü ve geleceğimizi tehdit eder hale geldiğini bize gösterdi. Karabük’te yaşananlar da bu seviyelere ulaşmaya başladığında, geri dönüşü olmayacak. Farkında mısınız?

Irak’ın PKK’yı “Yasaklı Örgüt” Olarak Tanımasının Önemi

Irak’ın PKK’yı “yasaklı örgüt” olarak tanımlaması niye önemli?

Üç gün önce, “Irak ilk kez PKK’yı yasaklı örgüt olarak tanımladı” haberi medyaya düştü. İlk duyulduğunda birçok kişi “kim takar Yalova Kaymakamını” dedi biliyorum ama bu çok önemli bir gelişme. Öyle ki Irak ile Türkiye arasında arka planda yapılan görüşmeler, Aralık ayındaki toplantıda ilk kez PKK’yı “ortak tehdit” olarak tanımlarken, şu an “yasaklı örgüt” seviyesine geldi. Bu Irak tarihi açısından da bir ilk. Peki bu ne demek?

Uygulamaya geçmesi halinde Irak artık PKK’nın ülke topraklarındaki varlığının ve faaliyetlerinin sonlandırılması için çalışacak, finans ve propaganda eylemlerini engelleyecek. Yani bu, anayasal olarak bir zorunluluk haline gelecek. Daha da önemlisi, merkezi hükümetin bu kararıyla birlikte Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) içerisinde de örgüte karşı adım atılması zorunlu hale gelecek. Irak’ın kuzeyinde Barzani yönetiminin zaten örgüt ile iyi ilişkileri yok ama Kandil Dağı çevresindeki Talabani ailesi (KYB) için durum öyle değil. Talabani ailesi Süleymaniye çevresinde PKK’ya can oluyor.

Peki Irak niye böyle bir karar verdi?

Aslında temeldeki olay Türkiye’nin Irak’ın güneyindeki Basra Körfezi’nden Bağdat’a, Bağdat’tan da Şırnak’a uzanan bir ticari yol planı; Türkiye-Irak Ekonomik Koridoru. Hindistan’dan Yunanistan’a uzanan, Türkiye’nin bypass edildiği ABD destekli IMEC Koridoru’na çok güzel bir alternatif olması bekleniyor. Irak da bu proje istiyor çünkü müthiş bir kazanç elde edebilir. Bunun için de PKK’nın bölgeden temizlenmesi gerekiyor.

Terör örgütü PKK, Türkiye’nin 2019’dan bu yana devam eden Pençe Harekatları sonrası Irak’ın kuzeyindeki hareket kabiliyetini kaybedince güneye inmeye başladı. Bu da doğrudan Bağdat hükümetini tehdit etmek anlamına geliyor. İran’ın müdahalesi olmaz ve Bağdat bu konuda adım atarsa çok iyi sonuçlar ortaya çıkacaktır.

Bu arada yazıyı yazdım çünkü Nisan ayında Cumhurbaşkanı Erdoğan 14 yıl sonra Irak’a gidecek. Ses getirecek anlaşmalar imzalanabilir.

18 Mart 2024

Türkiye’nin de Katıldığı Avrupa Gökyüzü Kalkanı

Türkiye’nin de katıldığı Avrupa Gökyüzü Kalkanı…

Rusya-Ukrayna savaşı sonrası Ağustos 2022’de Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un duyurduğu Avrupa Gökyüzü Kalkanı Girişimi (AGKG), antibalistik füzeler dahil kıtanın kısa, orta ve uzun menzilli füzelere karşı NATO ile entegreli bir şekilde “kubbe” savunması oluşturmasını hedefliyor. Ama bazı pürüzler var…

İlk duyuruda Almanya, Belçika, Bulgaristan, Çekya, Estonya, Finlandiya, Hollanda, İngiltere, Letonya, Litvanya, Macaristan, Norveç, Romanya, Slovakya ve Slovenya’nın olduğu 15 ülke; 2023’te ise Danimarka, İsveç, Avusturya ve İsviçre girişime dahil oldu. 15 Şubat 2024’te gerçekleşen NATO Savunma Bakanları zirvesinde Türkiye ve Yunanistan’ın da girişime dahil olacağını duyurmasıyla AGKG bünyesine toplam 21 ülke katılmış oldu.

Baltık Denizi’nden Karadeniz’e kadar çok büyük bir coğrafyada kalkan oluşturmayı hedefleyen projede bazı önemli eksikler var. Avrupa’nın en büyük üç ülkesi Fransa, İspanya ve İtalya girişimde yok. ‘Rusya karşıtı dernek’ kurulsa kendisini göreceğimiz Polonya yok. Şimdilik Polonya’yı saf dışı bırakıyorum ama diğer üç büyük ülke, bu girişimde kullanılacak silahların ABD-İsrail kontrolünde olmasını eleştiriyor. “Avrupa savunması Avrupa savunma sanayisiyle yapılmalı” diyen bu ülkeler, özellikle Fransa’nın güçlü muhalefetiyle öne çıkıyor. Çünkü bu ülkelerin savunma sanayi sektörü, her ne kadar dost olsa da ABD ile rekabet içerisinde. Rusya’ya karşı coğrafyamızı koruyalım ama “ekmeğimize de dokunmayın” diyor.

Kalkan projesinde Alman IRIS-T, Amerikan Patriot ve İsrail’e ait Arrow-3 sistemlerinin kullanılması düşünülüyor. Bu ülkeler hem savunma sanayi açısından hem de Trump’ın “NATO’ya yeterince katkı yapmayan ülkeler saldırıya uğrarsa ABD savunmamalı” gibi açıklamaları nedeniyle tedirgin olmakta haklı. Ama şu da bir gerçek ki ABD yani NATO dışında Avrupa ülkeleri ittifak kuramaz. Kendi içinde farklı politikalara sahip olan bu ülkelerin tek ve en güçlü ortak çatısı ABD.

Soğuk Savaş döneminde yaşananlar gibi bir proje. Türkiye de “Biz de Avrupa’dayız, Batılıyız, NATO üyesiyiz” mesajı ile “Biz de varız” dedi. Bakalım nereye evrilecek. ‘Trump geliyor’…

İngiltere’nin Vatandaşlıktan Çıkardığı IŞİD’li Kadın

Yıl 2015. Suriye ve Irak’ta yüzlerce noktayı kontrol eden IŞİD, binlerce sempatizanını kontrol ettiği topraklarda ilan ettiği sözde halifeliğe davet ediyordu. İngiliz vatandaşı 15 yaşındaki Şamima Begüm de bunlardan biriydi. İngiltere’de devlet, iki kız kardeşiyle birlikte Suriye’ye yola çıkan vatandaşı Begüm’ü takip ediyordu.

İstanbul Esenler Otogarı’nda kendilerini Suriye’de örgütün kontrolündeki bölgelere sokacak olan Muhammed Al Raşid ile görüşen Begüm ve iki kız kardeşi, Suriye’ye doğru yola çıktı. Kız kardeşleri Suriye’ye taşıyan kişinin de Kanada ajanı olduğu ortaya çıktı ve iki ülke arasında çıkan krizi yazmıştım. Devam edelim.

Örgüte katıldığında henüz 15 yaşında olmasına rağmen İngiliz hükümeti kendisine dava açmış ve vatandaşlığını elinden almıştı. Örgüt iki ülkeden de silindiğinde Begüm üç yıl boyunca bir Hollanda vatandaşıyla evli ve hamile bir şekilde 2019 yılında Suriye’de bir kampta bulundu.

Begüm, iş işten geçtikten sonra İngiltere’nin kararına karşı dava açsa da Temyiz Mahkemesi de kararı yasalara uygun buldu ve Begüm’ün son umudu da ortadan kalktı. İngiltere, “ulusal güvenlik riski” olarak gördüğü durum konusunda geri atmıyor. Begüm ve avukatı da Begüm’ün vatansız kaldığını, bunun uluslararası hukuka göre suç olduğunu savunuyor. Uluslararası hukuka göre bir kişi çifte vatandaşsa, onu vatandaşlıktan çıkarabilirsin ama sen vatandaşlıktan çıkardığında herhangi bir vatandaşlığı yoksa vatansız kalacağı için bunu yasaklıyor.

Begüm pişman ama “pişmanlık yasası” yok. Begüm akıllandı ama İngiliz hükümeti acımadı. İngiltere’de tek kalemde bir örgüt mensubu vatandaşlıktan çıkarılıyorken, bizde utanmasalar mecliste koltuk hediye edecekler. Ama maalesef ki aynı şartlar yok farkındayım. Bu davanın muhatabı Türkiye olsa uluslararası hukuktan önce içimizdeki kırma kollu gruplar saldırır.

Terörle mücadele her alanda, acımadan ve caydırıcı yöntemlerle yapılır. Sadece o hayal edilen Batı medeniyeti gibi davransak; İspanyollar gibi aykırı adım atanlara siyaset yasağı ve hapis, Fransızlar gibi belediyelere kayyum, İngilizler gibi vatandaşlıktan men ederiz. Ne diyeyim, inşallah bu seviyelere ulaşırız.

Rusya Federasyonu Yönetim Modeli: Güçlendirilmiş Başkanlık Sistemi

SSCB’nin dağılması ve Doğu Bloku’nun çöküşü sonucu Gorbaçov Dönemi de sona ermiştir. Gorbaçov sonrası devletin başına halk tarafından seçilen Yeltsin gelmiştir. Liberal ve demokratik hareketlerin beklenmedik şekilde Sovyet siteminin sonunu getirmesi, liberallikten milliyetçiliğe doğru akımın yayılmasını hızlandırmıştır (Soltan, 2001: 87). Bu bağlamda değerlendirildiğinde Yeltsin Dönemi, Sovyet sonrası değişimin ve dönüşümün yaşandığı karmaşık ve zorlu bir geçiş dönemini kapsamıştır (Hatipoğlu, 2013 :227).

1993 yılına gelindiğinde Fransız Anayasası örnek alınarak bir model geliştirilmiştir. Fransa’dan örnek alınan yarı başkanlık sistemi, yürütmenin yani başkanın yetkilerinin daha da artırılması sonucu “Güçlendirilmiş Başkanlık Sistemi” olarak ifade edilmiştir (Roskin, 2012:350; Akyıldız, 2013: 549).

Boris Yeltsin

Yeltsin dönemi otorite kaybı ve kurumların oligarkların hakimiyetine geçmesi sonucu, Putin merkezi otoriteyi arttırıp oligarkların gücünü kırabilmek adına yasama ve yargının gücünü azaltıp devlet başkanının gücünü arttıracak yönetim tasarımları oluşturmuştur (Thoburn, 2015: 9). Putin gerçekleştireceği politikaları ve yeni yönetsel tasarımları iki amaç üzerinden şekillendirmiştir. İlk amaç olarak; merkezi otoriteyi sağlamak ve sağlamlaştırmak, ikinci amacını ise ülkenin toprak bütünlüğünü yeniden tahsis etmek olarak belirlemiştir. Amaçlarını gerçekleştirebilmek adına federal birimlerin güçlerini kırmış ve dikey bir hiyerarşi oluşturmuştur. Bu çerçevede bölge valilerinin ve cumhuriyetlerin devlet başkanlarının Kremlin tarafından atanmasını sağlayacak düzenlemeler yapmıştır (Hatipoğlu, 2013: 232).

Putin’in geliştirmeye çalıştığı sistem, merkeziyetçiliğin ve otoritenin arttığı ayrıca tek bir kişide toplandığı “Güçlendirilmiş Başkanlık Modelini” ortaya çıkarmıştır. Ayrıca Putin’in gerçekleştirdiği politikalar, Rusya’daki demokrasi düşüncesi üzerine yeni sistem oluşturmuştur. Rus demokrasisi; “Sahte Demokrasi”, “Putinizm” ve “demokrasi görünümünde yarı-otoriter rejim” gibi kavramlarla ifade edilmiştir (Hatipoğlu, 2013: 231).

1. Rusya Federasyonu Yönetim Yapısı

Rusya Federasyonu, cumhuriyet yönetim şekline sahip, demokratik yargıları kendine özgü şekillendirmiş ve merkeziyetçilik yönü ağır basan federal bir hukuk devleti olarak nitelendirilmektedir. Rusya’nın federal yapısı; devletin bütünlüğü, devlet gücünün birliği, merkez ve federe organlar arası yetki bölüşümü, federasyon içindeki halkların eşitliği ve halkların kendi kaderlerini tayin hakkına sahip olmaları gibi temel ilkelere dayandırılmaktadır (Tellal ve Keskin, 2004: 271).

Rusya’nın yönetsel kademedeki alt birimleri oluşturulurken, federal yapı içerisindeki merkeziyetçilik düşüncesi ön planda tutulmuştur. Alt idari bölünmeleri 5 kademeli olarak belirlenmiştir. Alt kademeler aşağıdaki gibi sıralanmaktadır (Roskin, 2012: 350):

  • “Süper Vali” tarafından yönetilen 7 Bölge,
  • Rus olmayan ulusların oluşturduğu 21 Cumhuriyet,
  • Nüfusunun çoğunluğu Rus olan 52 Oblast,
  • 6 Kray,
  • Oblast veya Krayların özel statü talep eden bölümlerinden oluşan 10 özerk Okrug.

Merkeziyetçiliğin devamlılığı için oluşturulmuş ve Kremlin tarafından atanan 7 Süper Vali’nin yönettiği 7 bölge dışarıda tutulursa, Rusya Federasyonu 89 bölümden oluşmaktadır (Roskin, 2012: 350). Rus federalizmi, etnik ve yönetsel bölünme temeline dayalı devlet yapılarını bir araya getirerek dünyada hiçbir federal ülkenin yapamadığını başarmıştır. Ancak devletlerin iç yapısı nedeniyle merkezle cumhuriyetler arasında ve diğer alt birimler arasında sürekli anlaşmazlıklar baş göstermektedir (Tellal ve Keskin, 2004: 274). Dolayısıyla devletin hakimiyetini arttırabilmek adına; Rusya Federasyonu Anayasası Madde: 10’da da belirtildiği gibi, yasama, yürütme ve yargı erkinin ayrılığı esas alınmıştır.

1.1. Yürütme Organı

Kaynak: Remington, 2004: 374’ten Aktaran; Babaoğlu ve Çobanoğlu, 2017: 290.

Rusya Federasyonu’nun yürütme gücü hükümette toplanmaktadır. Federasyon hükümeti; başbakan, başbakan yardımcısı ve federal bakanlardan oluşmaktadır. Hükümetin başına başbakan, devlet başkanının ataması ve Dumanın onayıyla gelmektedir (Akyıldız, 2013: 553). Duma istediği taktirde 3 kereye kadar reddetme hakkını elinde bulundurmaktadır. Ancak üçüncü veto sonrası, devlet başkanı tarafından feshedilme riskiyle karşı karşıya kalmaktadır (Roskin, 2012: 350).

Rusya Federasyonu’nda erkler üstü olarak yürütmenin başı, Cumhurbaşkanı olarak belirlenmiştir. Cumhurbaşkanı, devletin başı olarak ülke içinde ve dışında Rusya Federasyonu’nu temsil etmektedir (Rusya Federasyonu Anayasası, Madde: 80). 2009 yılında gerçekleştirilen değişiklik üzerine devlet başkanının, arka arkaya olmayacak şekilde iki dönem göreve gelmesine ve 6 yıllık görev süresinin belirlenmesine karar verilmiştir. Devlet başkanının görevinden istifa etmesi veya azli durumunda Başbakan “Devlet Başkanı Vekili” olarak görevi devralmaktadır (Thoburn, 2015: 10-11).  Devlet başkanı yürütme erkini kullanırken idari işlemlerde kendine bağlı olan başkanlık yönetiminden istifade etmektedir. Ayrıca yürütmenin diğer alt kanatlarından olan Güvenlik Konseyi ve Kremlin tarafından atanan 7 bölgenin temsilcisinin oluşturduğu birim, devlet başkanına görevinde yardımcı olmaktadır. Devlet başkanı yargı alanında Federal Konsey’e; Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay üyeliği ve Başsavcılık için aday sunmaktadır. Ayrıca Devlet başkanı; Silahlı Kuvvetlerin temsilen değil doğrudan Yüksek Başkomutanı olarak, Yüksek Komuta Heyetini belirlemektedir (Rusya Federasyonu Anayasası, Madde: 83).

1.2.Yasama Organı

Rusya Federasyonu’nda çift meclisli bir temsil ve yasama organı görülmektedir. Üst meclis Federasyon Konseyi, alt meclis Devlet Duma’sını ve her ikisi birden Federal Meclisi oluşturmaktadır. Federasyon Konseyi’nin üyelerine “senatör”, Devlet Duma’sı üyelerine “temsilci” denilmektedir (Thoburn, 2015: 34). Federal Meclis’in bütün üyeleri dokunulmazlıktan faydalanmaktadır. Federasyon Konseyi, her federe unsurun temsili ve yürütme organlarından iki temsilci olmak üzere 89 federe unsurdan toplamda 178 senatörü barındırmaktadır. Devlet Duma’sı ise; dört yılda bir yapılan seçimlerde, 225’i bağımsız ve 225’i parti listelerinden aday olmuş şekilde toplamda 450 temsilciden oluşmaktadır (Tellal ve Keskin, 2004: 269).

Meclislerin toplantıları farklı zamanlarda yapılmaktadır. Farklı zamanlarda toplanmalarına rağmen, aynı kişi aynı dönemde her iki mecliste de yer alamamaktadır. Ayrıca Federal Konsey’in senatörleri federe düzeyde yürütme ve temsil görevlerinde yer alabilirken, Devlet Duma’sı temsilcileri devlet iktidarının diğer organlarında veya yerel özyönetim organlarında görev alamamaktadır. Her iki meclis yapısının farklı görev alanlarının bulunması, yasama içindeki görev bölüşümünü göstermektedir. Ancak Devlet Duma’sı, Federasyon Konseyi’ne nazaran yasama faaliyetleri içerisinde daha etkin ve söz sahibi konumda yer almaktadır. İşlev ve yetki olarak Devlet Duma’sı, yasama özelliği ağır basan bir meclisken, Federasyon Konseyi, danışma ve temsil görevini yürütmektedir (Tellal ve Keskin, 2004: 270).

1.3.Yargı Organı

Rusya Federasyonu yargı sistemi üç kollu olarak şekillenmektedir. Yargının her bir kolu farklı hukuk alanından sorumlu tutulmaktadır. Normal mahkemelerin haricinde üç yüksek mahkeme bulunmaktadır: Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay (Thoburn, 2015: 42). Anayasa Mahkemesinin altında Federal Mahkemeler yer almaktadır.  Yargıtay olarak geçen Yüksek Ticaret Mahkemeleri altında, Bölgesel Tahkim Mahkemeleri yer almaktadır. Danıştay olarak ifade edilen mahkemeler Federal Uyuşmazlık Mahkemesi olarak isimlendirilmektedir. Federal Uyuşmazlık Mahkemesi’nin altında Bölge, Cumhuriyet ve Uyuşmazlık Mahkemeleri görev yapmaktadır (Remington, 2004: 374’ten Aktaran; Babaoğlu ve Çobanoğlu, 2017: 290).

Rusya Federasyonu’nda yargı yetkisi sadece mahkemeler tarafından kullanılırken olağanüstü mahkemelerin kurulmasına kesinlikle izin verilmemektedir. Mahkemeler tarafından kullanılan yetki; anayasal, sivil, idari ve cezai yargı işlemleri şeklinde gerçekleşmektedir. Ayrıca Rusya Federasyonu yargı sistemi, anayasa ve federal anayasal kanunlarla belirlenmektedir (Rusya Federasyonu Anayasası, Madde: 118).

2. Rusya Federasyonu’nda Yerel Yönetimler

Rusya’da tarihsel süreçlerden günümüze yerel yönetim pratikleri, merkeziyetçilik politikalarının ardılı olarak gelmiştir. Rusların tarihinde, ulusal birliğin ve merkezi yönetimin güçlü olduğu dönemlerde yerel yönetimlere verilen yetkiler artış gösterirken, ayrılıkçı fikirlerin arttığı ve yerel hakimiyetin sağlanamayacağı düşüncesinin hâkim olduğu dönemlerde katı, merkeziyetçi politikalar artış göstermiştir (Çobanoğlu ve Birdişli, 2015: 1).

Gorbaçov

Gorbaçov’un merkeziyetçiliğe karşı geliştirdiği politikaların sonucunda giriştiği yerelleşme hamlelerinin Sovyetleri yıkması, devletin idare sistemi içerisinde yer alan yerel yönetimlerin yeni tanımlar çerçevesine sığdırılarak, merkezi idari teşkilatla bağlantıları yeniden düzenlenmiştir (Çobanoğlu ve Birdişli, 2015: 7). Bu çerçevede 1993 yılında çıkarılan Yerel Yönetim Kanunu, yerel yönetimleri devlet idaresinin bir parçası olmayan ve yerel önemdeki sorunları çözmek için seçilip yetkilendirilen kurumlar olarak tanımlamıştır (Akyıldız, 2013: 568).  Tanımdan da anlaşılacağı üzere yerel yönetimler, merkezi idareden uzaklaştırılırken aynı zamanda merkeziyetçiliğe zarar vermemeleri adına sıkı bir kontrole tabi tutulmaktadır. Bu durumun en iyi örneği, Putin döneminin başlangıcından günümüze gelen süreçleri takip edilerek ortaya konulabilmektedir (Çobanoğlu ve Birdişli, 2015: 1).

Rusya’da yerel yönetim kademelenmesi kentsel ve kırsal yerel yönetimler olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Totalde mevcut 12.913 belediye kurumu içinden 1352 tane kentsel, 11.565 tane kırsal nitelikli yerel yönetim birimi bulunmaktadır. 1352 kentsel nitelikli yerel yönetim birimi içindeki kentlerin 773’ü küçük, 579’u büyük kent olarak kademelendirilmektedir (Tellal ve Keskin, 2004: 280). Ayrıca büyük kent olarak ifade edilen kentler içinde, Moskova ve St. Petersburg gibi özerk yönetimli kentler de bulunmaktadır (Akyıldız, 2013: 568). İki ayrı nitelikteki yerel yönetim biriminde halk meclis üyelerini doğrudan seçerken, yerel yerleşim alanlarının tüzük farklılıklarından kaynaklı olarak doğrudan ya da dolaylı bir şekilde belediye başkanı da belirlenmektedir (Akyıldız, 2013: 567).

Yerel yönetimlerin organları, temsil ve yürütme yetkisini yerine getirebilmek adına örgütlenmektedir. Tüzük ve yönetmelik farklılığı gerekçesiyle; yetkilerin yerel organlar arasında bölüşümü hususunda farklı teşkilatlanmayı görmek mümkün olmaktadır. Ancak genel mahiyette temsil yetkisi belediye meclisinin elinde bulunurken; yürütme yetkisi belediye başkanı tarafından kullanılmaktadır. Yerel yönetimlerin organları arasındaki güç dağılımı genel olarak, “güçlü belediye başkanı, zayıf meclis” modeliyle ifade edilmektedir. İstisnai olarak ve kırsal kesimlerde komün yönetimlere evirilebilecek şekilde, “zayıf belediye başkanı, güçlü meclis” modeli de görülmektedir (Akyıldız, 2013: 569).

Yerel yönetimlerin sınırları, yaşayan halkın kültürel ve düşünsel temelleri üzerinden belirlenmektedir. Yerel yönetimlerin organları, mali özerklik çerçevesine de dikkat ederek belediyenin mal varlığını bağımsız olarak yönetip biçimlendirmektedir. Mali özerklik çerçevesinde bütçeyi oluşturmak ve uygulamak, yerel vergi ve harçları düzenlemek, toplumsal düzeni sağlamak ve diğer yerel hizmetleri ihtiyaca göre yerine getirmek yerel yönetimlerin asli görevleri arasında yer almaktadır (Tellal ve Keskin, 2004: 279).

Sonuç

SSCB’nin yıkılışı ve Doğu Bloku’nun dağılması sonrasında günümüz Rus yönetim yapılarının temelleri, 1993 anayasasıyla benimsenen yönetim modeli üzerinden şekillenmiştir. Günümüzde Rusya, “Güçlendirilmiş Başkanlık Modeli” diye ifade edilen bir yapı üzerinden devlet yönetimini ve teşkilatlanmasını şekillendirmektedir. Bu model yarı başkanlık modelinden türetilerek Rusya’ya özgü bir yapıya bürünmüştür. Merkeziyetçilik ve otoriterlik üzerine kurulmuş olan modelde, yerel yönetim dizaynları da kontrol edilebilme çabası içermektedir. Rusya etnik kozmopolitliği üzerinden mevcut kimliğini koruyabilmek ve ülke bütünlüğünü sağlayabilmek adına federatif bir yapılanma oluşturmuştur. Günümüzde Rusya Federasyonu, hükümet şekli cumhuriyet olan demokratik federatif bir hukuk devleti olarak ifade edilmektedir.

Burak Yıldırım 

Startejik Ortak Misafir Yazarı 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA

Akyıldız, F. (2013);  “Rusya’da Yerel Yönetimler” M, Okçu ve H, Özgür (Ed.) Dünyada Yerel Yönetimler, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 544 – 584.

Babaoğlu, C. ve Çobanoğlu, S. (2017); “Rusya Federasyonu Başkanlık Sistemi ve Türkiye’ye Yansımaları”. Ömer Halis Demir Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 10(4), 285 – 297.

Çobanoğlu, S. ve Birdişli, F. (2015); “Post-Sovyet Rusya’da Yerel Yönetim Reformu Sürecinde Yaşanan Değişimler”. KAYSEM 9 Bildiri Metni, 1-7.

Hatipoğlu, E. 2013); “Sovyetler Birliği’nin Dağılması ve Rusya Federasyonu” N. Devlet ve N. Sarıahmetoğlu (Ed.) Rusya Tarihi, Açıköğretim Fakültesi Yayınları, Eskişehir, 226 – 246.

Roskin, M. G. (2012); Çağdaş Devlet Sistemleri Siyaset, Coğrafya, Kültür. (Çev. B. Seçilmişoğlu), Adres Yayınları, Ankara.

Rusya Federasyonu Anayasası  (Конституция Российской Федерации); Url: http://www.constitution.ru. Erişim; 22.07.2023.

Soltan, E. (2001); “Coğrafya, Tarih ve Rus Kimliği” Avrasya Dosyası (Rusya Özel), 6(4), 64 – 94.

Tellal, E., Keskin, N. E., Güler, B. A., Karahanoğulları, O., Karasu, K., Ömürgönülşen, U., Akın, Ö., Çınar, T., Esen, S. ve Kutlu, M. N. (hzl) (2004); Kamu Yönetimi Ülke İncelemeleri. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Araştırma ve Uygulama Merkezi Yayınları, Ankara.

Thoburn, H. (2015); Rusya Siyasetini Anlama Kılavuzu. SETA Yayınları, İstanbul.

[/vc_toggle]