İki Zıt Lider, Ortak Bir Savaş: Usame bin Ladin ve Eymen El-Zevahiri

Usta- Çırak İlişkisi: Azzam-Ladin

Öncelikle, Ladin’in üzerinde en büyük etkisi olan kişilerle başlarsak en başta Abdullah Azzam’ı koymamız gerekir. Ladin’i merkeze aldığım bu bölümde, Azzam ile kendisi başrolde olduğunu göreceksiniz. Ladin’in hayatına etki eden isimler sadece Azzam’la kalmamakla beraber; İbni Temiyye, Selahaddin, Muhammed bin Ladin ve Molla Ömer’dir.

Azzam’la kendisinin ilişkisi tam bir ‘usta-çırak’ ilişkisiydi. Ladin’i Azzam’a bağlayan şey, aslında Ladin’in cihad konusunda görüşlerinin tamamen oturduğu vakit yoğun şekilde ele alıp eleştirdiği konuydu. Ladin, ümmet alimlerinin oturduğu yerden maddi yardım yaparak  sadece konuşmaları ve olaylara müdahale olmamalarından rahatsızdı. Bu alimler, gençleri Afgan cihadına katmak için cesaretlendirir ama kendileri hiçbir şey yapmazdı. Birde bu kişilerin çoğunlukla Suudi din adamları olması, onun üzerinde durması gereken öncelikli konuydu.

Ladin bu durumu kendi sözleriyle 2006 yılında “Afganistan’da Ruslara karşı cihad başladığında Suudi Arabistan’daki alim ve şeyhlerimizi ziyaret ederdim, onlardan yola çıkmalarını ve cihada katılmalarını isterdim. Onların çoğu birçok özür ve bahaneler öne sürdü. Bunlardan birini halen hatırlarım. Onlar şunu dedi: ‘Usame, Allah’ın nimeti ile hepiniz harekete geçin inandığınız şey doğrudur ancak sizin yolunuza alışık değiliz ve bu yolu kullanmaya korkuyoruz.’ İnsanlar bilmediğinin düşmanıdır. Alimler cihada çıkmaya alışkın değillerdi. Çünkü dediğim gibi bu dini bir vazifedir ki insanlar arasında alimler bu sorumluluğu üstlenmedi.”

Ladin’in eski dostu Şeyh Musa el-Karni 2006’da bu konuda Ladin için “Cihad yapmak için Afganistan’a gitmeden önce birçok insan ona gitmemesi ve ülkesinde kalmasınını, bağış toplayıp mücahidlere göndererek mali destekle kendisini sınırlandırmasını tavsiye etti.” dedi.

Azzam’ın öğrencisi olan Ladin, liderlik özelliğini öğrenciyken de taşıyordu. Cihada olan katkısını ilk inşaat işleri, askeri faaliyete destek ve örgütlenmeyi sağlayarak ilk deneyimlerini sağlamıştı. Azzam’a körü körüne destek olmamış, onu liderliğinde yükselmek için önemli bir destek olarak görmüştü. Kararsız veya korkak biri değildi, her şeyi kafasında çoktan planlamıştı.

Fakat Azzam ile Ladin’in tanışmaları ile alakalı birçok spekülasyon vardır. Burada iddiaları dile getirirsek, bazı yazarlar Ladin’in Kral Abdul Aziz Üniversitesi’nde Azzam’ın öğrencisi olduğunu iddia ederken, diğerleri onların ancak Sovyetlerin Afganistan’ı işgal etmesinden sonra tanıştıklarını savunur. Bu karışıklığa ilaven Ladin’in eşi Necva’nın iddiasıdır. Şöyle ki o kendisi ile Ladin’in 1979 yazında ABD’ye seyahat ettiğini -yani sovyet işgalinden önce- nitekim Los Angeles’ta Abdullah Azzam adında bir adam ile buluşmuş olabildiğini savunur. Halid el Batarfi ayrıca Ladin’in erkek evlatlarından birinin fiziksel tedavisi için  ABD’yi ziyaret ettiğini söyler ancak Azzam ile ilgili veya seyahatin zamanı ile ilgili olsun hiçbir şey demez. Her ne kadar Ladin bir noktada ABD’yi ziyaret etmiş gibi görünse de, neden o zaman Ürdün’de yaşayan ve öğretmenlik yapan Azzam ile buluşmak için ABD’ye gitmiş olsun? O zamanlar iş olsun dini nedenlerden dolayı olsun Suudi Arabistan’ı serbest bir şekilde ziyaret edebilirdi. Azzam’ın 1973- 1980 arası bir dönemde  Müslüman Talebe Derneği’nin davetiyle ABD’ye seyahat ettiği ve derneğin çeşitli branşlarında birkaç eyalette dersler verdiği söylenir.

Mekteb’ül Hidemât

Azzam ve Ladin’in oluşturmak istedikleri cihad hareketi artık şekil alıyordu. 1984 yılında Azzam, Ladin ve Baudjema Bounoua (Abdullah Enes) Mekteb’ül Hidemât’ı kurdu. Örgüt liderlik açısından Azzam’ın kontrolündeydi ancak finansal desteğin hemen hemen hepsi Ladin tarafından karşılanıyordu. Örgütün halktan destek alması gerekiyordu. Özellikle Pakistan’daki ofisi destek toplamıştı. Oradakilere gönüllü şekilde savaşmaları için destek verilmiş ve eğitilmişlerdi. Gülbeddin Hikmetyar ve Abdul Rasul Sayyaf gibi önemli isimler tarafında da destek sağlandı.

Günümüzde de gördüğümüz gibi, savaşmanın dışında cihada destek vermenin en önemli araçlarından biri “medya” idi. Ladin medyanın önemini fark etmişti ve propagandanın çok güçlü bir malzeme olduğunu da biliyordu. Önceden insani yardım konusunda ön plana çıkan Ladin, medyanın önemini fark ettiğinde bu denge tamamen değişmişti.

İlkten kişilerin askeri eğitim için alındığı ve destek verildiğini belirtmiştim. Fakat bunun ileri bir aşaması gerekiyordu. Öncelikle, El Kaide’nin daha fazla adam toplaması için iyi gözükmesi gerekiyordu, ayrıca örgütün zaten askeri kısmı (ana zemini) bir nevi tamamlanmıştı. Artık propaganda için bir eksik de yoktu. Stratejiyi değiştirmek için vakti gelmişti, Ladin kamera önüne çıkmaya hazırlanıyordu.

Bu konuda en önemli noktalardan birini anlatmadan geçmeyelim ki, Ladin’i medya konusunda dostları dahi eleştirdi. Konu, onun kamera karşısında olmaya çok meraklı olmasıydı. Ayrıca Batı’nın basını çok iyi kullandığını ve başarılı olduğunun farkındaydı. Ayrıca, Azzam’ın dergisi olan el-Mücahid’in basımını ve dağıtımını da sağlamayı ihmal etmemişti.

Peki, Ladin’in medyaya verdiği önem neye dayanıyordu? Batı’daki propagandanın etkili olduğunu görüp kafasına göre mi hareket etti, yoksa dini temellere bağlı bir şekilde mi yaptı? Ladin bu adımı İslam tarihinden esinlenerek yaptı. Hz. Muhammed ve Selahaddin’in bakış açısı onu etkilemişti (şiirler dahil).

Örneği şiir, İslam’da saygı duyulan bir sanat şekliydi. ABD Afganistan’a saldırı düzenledikten sonra, el-Kaide’ye ilişkin ses kayıtları ele geçirilmişti ve bazıları Ladin’ aitti. Bu kasetler üzerinde çalışan Amerikalı bir bilim adamı, onun tekerleme ve deyimlerinin zekice olduğunu belirtmişti.

Hz. Muhammed üzerinden bir örnek verirsek, Richard Gabriel “Hz. Muhammed, kararsız insanların kalplerini ve zihinlerini kazanma mücadelesinde propagandanın rolünü anladı. O mesajının daha çok bilinmesi için elinden gelen her şeyi yaptı. O zaman büyük çoğunluğu okuma yazma bilmeyen bir Arap toplumunda şairler siyasi propagandanın taşıyıcısı olarak hizmet etti. Hz. Muhammed, kendi söylemlerini övmesi ve karşıtlarını alçaltması için en iyi şairleri tuttu. O, Allah’ın elçisi olarak aldığı vahiylere ilişkin halka bildiriler yayınladı ve yeni İslami düzenin vizyonunu halkın gündeminde tuttu ve takipçilerine ve kendisine tabi olacaklarını ümit ettiği kişilere sürekli cennet vaatlerin bulundu. O diğer aşiret ve kabilelere yeni dini anlatmaları için ve süreç içinde bazen putperestlere okuma- yazma öğretmeleri için bile elçiler gönderdiğini,” ifade etmektedir.

1989 Kasım ayında suikast sonucu öldürülen Azzam’ın sonrasında propaganda, cihadçılar arasında değişim gösterdi. Bu değişim zamanın şartlarının değişmesinden ötürüydü, diğer bir deyişle medyada “internet çağı” başlamıştı. Ladin artık daha da avantajlıydı.

Yazının ana temasında olduğu gibi, Ladin’in değişimi Zevahiri ile oldu. Azzam’ın ölümü sonrası ortaklıkları resmi bir boyuta çıksa da, aslında Azzam’ın yaşadığı zamanlarda da bunun izleri vardı. Şunu belirterek devam edeyim ki durum daha açık bir şekilde anlaşılsın. Azzam, Zevahiri’yi sevmezdi ve Ladin için bundan ötürü endişe duyardı. Ne kadar Ladin ile yakın olsalar da Ladin’i eleştirdiği noktalar oldu.

Azzam, Ladin’in sadece Araplardan oluşan bir birlik oluşturma kararına sert çıkmıştı. Hatta iddialara göre Azzam “Usame’nin ne yaptığını görüyorsunuz gençleri topluyor ve eğitiyor. Bizim siyasetimiz, planımız bu değildir,” demiştir.

Kolay bir şekilde analiz edilebilecek olan şey, Ladin her ne kadar her zaman Azzam’a saygı duymuş olsa da onu kendi kariyerinde bir basamak olarak gördüğü gerçeğidir. Bu bir iddia değildir, araştırma esnasında röportajları incelediğimde, Ladin’in eskinden yakınında bulunan hemen hemen her kişi buna yönelik ifadesi vardı. Özellikle, Bounoua (Abdullah Enes) de aynı şeyi söylemişti ve onun da Ladin ile fikir ayrılıklarının da olduğunu ifade etmişti.

Azzam ve Enes yabancı savaşçıları Afganlar arsında dağıtmayı planlamışlardı. Fakat Ladin tam tersini düşünmüştü. Azzam ve Enes’le aynı şeyi düşünen kişilerden biri de Ahmet Şah Mesud’tu. Enes, Mesud’un Arap ve Afgan savaşçılar arasında dostluk ruhu oluşturmada usta bir kişilik olduğunu belirtmiştir. Hatta, Ladin Mesud’a pekte sıcak bakmazdı. Azzam Mesud’u çok severdi, hatta Afganistan’daki en iyi komutan olduğuna inanırdı.

Ladin ise Halis, Sayyaf, Hakkani ve Hikmetyar’a kendini daha yakın görürdü. Azzam’ın ölümünden kısa bir süre önce, 1986- 1987 yılında her şeye rağmen Arap savaşçıları ayrı olarak eğitmeye devam etti.

Buraya kadar normal giden her şey, Azzam’ın ölümünden sonra ortaya çıkan iddialarla karıştı. Herhangi bir kanıta dayanmayan iddia şuydu, Azzam’ın suikasti Ladin tarafından düzenlenmişti. Her ne kadar kanıt olmasa da, cihadçıların kendi aralarında bu söylentilerin sürülmesinin nedeni, Ladin’in başa geçme hırsına sahip olduklarını düşünmeleriydi.

Önceden Ladin’in dostu olan fakat şimdi karşı cephede yer alan el-Karni dahi 2006’daki röportajında “Onun Azzam suikastine katılıp katılmadığına gelince, ben böyle bir şeyde kendimi suçlar ama Ladin’i suçlamazdım. Azzam ve Ladin’in karşılıklı dostluk ve saygıya dayanan bir ilişkileri olduğunu biliyorum. Ladin’in planlama, finanse etme ve hatta suikast planı hakkında haberi olduğuna dahi inanmam,” demiştir.

Ladin’in arkasından üretilen iddiaların cihadçılar tarafından bu boyuta kadar çıkması, onun değişip değişmediğinin göstergesidir. Burada artık konumuz farklı bir boyuta ulaşıyor, Ladin yeni partneri Zevahiri ile beraber yükseliyor…

Bu yeni boyuta Sudan ile başlamadan önce ileriyi daha iyi anlamak için ufak bir parantez açıyorum. Öncelikle, Ladin’in başrol olduğu ve “uluslararası boyuta taşıdığı cihadı”  Suudi Arabistan ile bağlantılıdır ve tüm olay örgüsü buradan başlamıştır. Hatırlayacaksınız ki en başta Ladin’in Suudi alim ve din adamları hakkındaki eleştirilerini belirttim. Buna ek olarak ABD kısmını da açıklayarak Ladin’in nasıl Suudi Arabistan’daki yönetime karşı olan nefretinin yükseldiğini belirtelim.

Durumu, Suudi Arabistan’da İslami Reform Hareketi (MIRA) adlı Suudi muhalif grubunun başındaki Saad el-Fakih 23 Ocak 2004’teki röportajında bir ifadesi ile özetleyeceğim. “Ladin Afganistan’da Rusları uzak tutmak için savaşmıştı, şimdi ise en kutsal İslam ülkesinin Amerikalılar tarafından işgal edilmekte olduğunu gördü. Şimdi, eğer o tutarlı olmak istiyorsa Amerikalılara karşı savaş vermek zorundaydı. Ladin Suudi rejimi, din kuruluşları ve İslam alimlerinin ihanetine şaşırdı. Yarım milyon Amerikalı’nın Arap Yarımadası’nın ortasında olmasını kimse ciddiye almamış gibiydi. Bu durumun Ladin’in düşüncesinde ve dünya görüşünde derin bir etkisi oldu. O, devletlerarası hizipleşmelerin sömürüsü yoluyla İslam davasının artık yükselmeyeceği sonucuna ulaştı. Başka yolları seçmek zorunda kaldı. O zaman onun planı Suudi Arabistan’dan ayrılmaktı.”

Yeni Bir Başlangıç: Sudan

Ladin Sudan’a gittiğinde ticaretle uğraştı. Halihazırda, Ladin ailevi kökeni olarak da bu işe yatkındı, babasının şirketinde çalışmıştı ve tecrübesi vardı. Fakat bu seferki eskiye benzemiyordu, yanında kimse yoktu, tek başınaydı ve her şeyi tek başına yapacaktı. Planları çoktan hazırdı, şimdi uygulama vaktiydi.

Ladin Sudan’a gittiğinde yıl 1991’di. Hartum’un el-Riyad şehrine ailesiyle beraber taşındı. Önceden de ticari faaliyetlerini gerçekleştirmek için zemin arıyordu, hatta ilk Sudan’ı ziyaret ettiğinde yıl daha 1983’tü. İnşaat alanında en büyük şirketi el-Hicret’ti (al- Hijra). Ayrıca yol inşalarına da katkı sağladı. Sudan’ın Devlet Başkanı Ömer el-Beşir ve mollalar Ladin’in babasını çok severdi çünkü o da zamanında yol inşasına katkı sağlamıştı.

Ladin inşaat işleriyle uğraşmasının yanında, tarımla da ilgileniyordu. Şirketi ve yaşadığı yer Hartum’du ama tarım için uğraştığı ve merkez olarak seçtiği yer Soba şehriydi. Hatta, bireysel olarak ilgilendiği ve en sevdiği sektör tarımdı. Orada yaşayanların ifadelerinden birisi de “Ladin’in klimalı binaları vardı fakat eşleriyle ve atlarıyla basit bir yaşam sürerdi,” idi. Eşi Necva ise Ladin’in tarıma olan sevgisi hakkında “Usame’nin zihni dünyadaki en büyük ayçiçekleri üretme için yeni yöntemler keşfetme ile gerçekten meşgul olduğunu,” ve “kendi yetiştirdiği büyük ayçiçeklerini göstermekten başka hiçbir şey onu daha mutlu edemezdi,” demiştir. Ayrıca Necva, Ladin’in hayvancılıkla uğraşmayı sevdiğini de “Ayrıca sığır ve muhteşem ağaçlar yetiştirmede benzersiz yöntemlere başvurdu,” diyerek vurgulamıştır.

Ladin 1996’da sınır dışı edilinceye kadar yaptığı saldırıların zemini Sudan’daydı. Somali’de ABD güçlerine saldırmadan önce Ebu Ubeyde ve Ebu Hafız Sudan’a gelmişti. İlk olarak oradaki el-Kaide militanlarının eğitimini sağladılar. Sonrasında Ebu Ubeyde ve Ebu Hafız’ı keşif amacıyla Somali’ye yolladı. Sudan’da iken Somali’de Eritre İslami Cihadı’na destek verdi ve Ebu Ubeyde ve Ebu Hafız aracılığıyla eğitim kampları kurdu.

Sudan’da kaldığı süre içerisindeki saldırılarını kronolojik olarak özetlersek:

29 Aralık 1992’de Somali’ye gidecek olan ve ABD askerlerinin kaldığı düşünülen iki otele bombalı saldırı düzenlendi. 26 Şubat 1993’te ise Newyork’ta Dünya Ticaret Merkezi’ne saldırı düzenledi. 1994’te Suudi vatandaşlığından çıkarılmasının ardından 13 Kasım 1995’te Suudi askerlerinin eğitim gördüğü merkeze saldırı gerçekleştirdi. Son olarak, 26 Haziran 1995’te Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’e suikast düzenledi.

Ayrıca, CIA analistlerinin araştırması sonucu Ocak 1994’ten itibaren Sudan’da en az üç askeri eğitim kampı kurarak yabancı savaşçıları eğittiği ortaya çıktı.

Ladin’in Sudan hikayesi 1996’da sınırdışı edilmesiyle son buldu ve Afganistan’daki Celalabad şehrine döndü. Kısa bir süre sonra Sudan istihbarat teşkilatının yönetimi devralan Dr Gutbi el-Mahdi’nin ifadesindeki iddiaya göre Ladin sınırdışı edildikten sonra Amerikan karşıtı bir teröriste dönmüştü. İfadesinde “Görüşü ne olursa olsun, o buradayken sadece işini yapıyordu. Biz onu izliyorduk ve bizim kontrolümüz altındaydı. Afganistan’da tamamen kontrolden çıktı,” demiştir.

Buraya kadar olayları Ladin odaklı ele aldık, asıl kısım Zevahiri ile tanışmasıdır. Tüm önemli gelişmeler Sudan’la başlamıştır ancak ilk görüşmeleri Zevahiri’nin hapishaneden çıkmasının ardından Cidde’ye geldiğinde yapılmıştı. O andan sonra da hiçbir vakit ayrılmadılar.

Zevahiri için Ladin büyük bir avantajdı. Çünkü Ladin’in bolca parası vardı ve cihada destek için büyük bir finans kaynağı olmuştu.

1990’ların başında Ladin ve Zevahiri Sudan’a gidip birimler kurmaya başladılar. Aynı yıl yeni birimlerini Yemen’de kurdular. Başrolde Zevahiri olmak üzere, Hüsnü Mübarek’e yönelik suikast gerçekleştirildi. Bunu tekrardan dile getirmemin amacı farklıdır. Amacım iki tarafı karşılaştırmak olduğu için burada önemli bir parantez açıyorum çünkü bu noktada Ladin ve Zevahiri arasındaki cihad anlayışının farklılıklarından bir tanesi ortaya çıkmaktadır.

Ladin Suudi Arabistan’daki, Zevahiri ise Mısır’daki rejime karşıydı. Peki fark neydi? Fark, ülkelerden ziyade karşıtlığın hangi boyuta ulaştığıdır. Suudi Arabistan’a karşı cihad yapmak demek, ABD’yi hedef gösterebilmek demek. İkinci sorumuz şudur, ABD’yi hedef göstermek ne demektir? “Cihadı uluslararası boyuta taşıyabilmek” demektir. İşte kilit nokta burasıdır. Ladin buradan yürüyerek ABD nefreti çok rahat bir şekilde taraftarlarına iletebilmiş ve etkilemişti de.

Mısır’da cihad yapmak demek, içine kapanık ve Mısır’daki rejime odaklanabilmek ve suikast planlarıyla boğuşan bir liderin önderliğinde olmak demektir. İşte büyük fark buydu. Ladin dışa açıktı, Zevahiri ise içine kapanıktı. Zevahiri Mısır milliyetçisiydi. Mısırlıların Araplardan üstün olduğuna inanırdı. İşte bu yönüyle de dar görüşlüydü. Ladin böyle değildi, tam tersine birleştiriciydi. Bu Zevahiri kötü bir lider demektir anlamına gelmemeli elbette. Zevahiri odaklı olan kısma geçtiğimizde onun da farklı yönlerden nasıl başarılı bir lider olduğunu göreceksiniz. Sonrasında akıllan Zevahiri de cihadı farklı alanlara yaymanın iyi bir fikir olduğunu kavramıştı. 1990’larda İngiltere, ABD, Balkanlar, Somali, Çeçenistan ve Etiyopya’da el-Kaide birimleri kurarak ilerledi.

1997’de Mısır’daki saldırıyı da Zevahiri düzenledi. Tüm bunlardan dolayı 1999’da Mısır’da idam cezasına çarptırıldı.

23 Şubat 1998’de Ladin fetva yayımladı ve artık her şey resmileşti. Aslında bu olayın bir arkaplanı vardı. İşte her şeyin özeti bu olaydır ve en önemli soruya cevap vermektedir. Kim kimin beyniydi?

el-Fakih yine aynı röportajında “Zevahiri, Ladin’e konu hakkında hiç kimsenin okumadığı 12 sayfalık açıklamasını unutmasını ve yerine her bir Amerikalıyı hedef olarak tanımlayan kısa bir açıklama yapmasını tavsiye etti. Bu hareket İslami bakış açısından tartışmalı olsa da Zevahiri pragmatik gerekçelerle yaptırım yapılması gerektiğini savundu. Ardından söz konusu açıklama Şubat 1998’de yayımlandı, açıklama sadece 3 sayfa uzunluğundaydı ancak her Amerikalının kanının dökülmesine izin veriyordu,diyerek her şeyi özetledi.

Ladin’i tamamen bir teröriste dönüştüren sadece Zevahiri değildi. Yine Ladin’in yakın dostları yine onu eleştirmişti. Ladin Mısırlılar tarafından etki altındaydı. Biraz daha Mısırlı ismi sayarak ek bilgi katmakta fayda vardır. Ladin’in yakını olan yeni Mısırlı takımından önemli isimleri sayarsak: Ebu Hafs el-Mısri (Muhammed Atıf), Seyfu’l Adl el-Mısri (Muhammed Salih  el-Din Zaydan) ve Ebu Muhammed el-Mısri (Abdullah Ahmed Abdullah), gibi isimlerdi.

Bu bölümü, Arap aktivist ve gazetecilerin iddiaları üzerine Azzam’ın şu sözüyle kapatalım “Bu insanlarla (Mısırlılar) birlikte kalmaya devam ederse Usame’nin geleceğinden endişeliyim.”

Yarım Asırlık Bir Harekatın Kendisi: Eymen El-Zevahiri

Öncelikle şunu söyleyelim ki, Zevahiri Ladin gibi iş adamı veya eli silah tutmamış/ sahada kendini göstermemiş biri değildi. O tam tersine her zaman sahada bulunmuş biriydi. Ayrıca Müslüman Kardeşler’le olan bağlantısı 14 yaşından başlıyordu. Ladin gibi sonradan fikirleri oluşmamıştı, kendini bildi bileli bu işin içerisindeydi. İşte başlığımızın neden böyle adlandırıldığı da gün yüzüne çıkmış oldu.

Küçüklük arkadaşı, onun içine kapanık bir çocuk olduğunu ve arkadaşlarıyla beraber oyun oynamak yerine kitap ve şiirler okuduğunu belirtti. Bu kitaplar ve şiirler İslam’la alakalıydı. Kendisinin gösterişsiz biri fakat tartışmalarda çok sert olduğunu da ifade etti. Zaten yazının en sonunda psikolojik analiz/ profil çıkartıldığı zaman, Zevahiri’nin hiç değişmediğini göreceksiniz.

14 yaşında Müslüman Kardeşler’e katılan Zevahiri’nin kendine örnek aldığı kişi Seyyid Kutub idi. Mısır rejimine karşı eylemleri de bunla bağlantılıydı. 1966 yılında Seyyid Kutub, Nasır tarafından idam edildiğinde, öğrencileri toplayarak Mısır rejimini yıkmayı amaçlamışlardı. Zevahiri arkadaşlarıyla beraber hapishaneye girdiğinde, bulunduğu hücreden insanları motive etmeye çalışıyordu.

1968’de Kahire Üniversitesi’nde tıp öğrencisi olarak başladı, cerrahlıkta uzman olarak 1974’te mezun oldu. Pakistan’daki üniversitede 1998’de doktorasını tamamladı. Tek bir eşi ve 3 kızı vardı ancak ikisini ABD’nin 2001’de Tora Bora’da yaptığı saldırı sonucu kaybetti.

1970’lerde Mısır İslami Cihadı’na (MIC) katıldı. 1991’de ise örgütün lideri olmuştu. 1981’de Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’a suikast düzenledi ve tutuklandı. 1984’e kadar hapiste kaldı. Müntesir el-Zayat, Zevahiri’nin hapishanede eziyet gördüğünü iddia etmişti. Ayrıca Zevahiri’nin kardeşi Muhammed de tutuklanmıştı.

Aralık 2001’de yayımlanan “Peygamberin Sancağı Altındaki Süvariler” adlı kitabında suikast girişiminin neden başarısız olduğu sorusuna yanıt olarak ilk aşamanın iyi geçmesine rağmen kötü planlama ve yetersiz hazırlığın sebep olduğunu belirtmişti.

1984’te hapishaneden çıktıktan sonra, Mısır’daki cihada katkı sağlamak için Cidde’ye gitti ve bir klinikte çalıştı. İşte ilk kez o zaman Ladin ile tanışmışlardı.

1987’de Pakistan’da iken MİC’nin bir kanadı olarak Talai’i el-Fetih örgütünü kurdu. Bu örgüt, Ladin tarafından finansal destek, askeri eğitim desteği ve sığınakların kurmak için desteklendi.

1989’da Azzam’ın ölümünden sonra daha da yakınlaşan Ladin ve Zevahiri stratejik olarak şöyle bir şey belirlediler. El-Kaide Mısırlı kimliği ile canlılığını korurken, Ladin aracılığıyla yeni bir Arap kimliği çıkarılacak ve bu Afganistan’da kullanılacaktı. Fakat 1990 sonunda, Taliban’la Arap kimliği konusunda sorunlar yaşanınca, Sudan’a gittiler ve yeni terör yapılanmaları oluşturdular.

Yemen’de, Mısır, Sudan, Afganistan, Sahra Altı Afrika’dan militanlar geldi ve eğitimleri sağlandı. Zevahiri Yemen’deki üsse odaklıyken, Mısırlı hedeflerine birçok terör saldırı gerçekleştirdi. Ağustos 2013’te Mısır İçişleri Bakanı Hasan al-Alfi ve Kasım 1993’te Mısır Başbakanı Atef Sedky’e arabaya yerleştirilen bir bomba ile saldırı ve Temmuz 1995’te Hüsnü Mübarek’e Etiyopya’da suikast düzenledi. Ayrıca, Kasım 1995’te Pakistan’daki Mısır büyükelçiliğine ve Kasım 1997’de el-Uksur’da turistlere saldırı düzenledi. Nisan 1999’da Mısır’da gıyabi ölüm cezasına çarptırıldı.

Aralık 1996’da, Zevahiri el-Kaide’nin operasyonel kabiliyetini yükseltme niyetindeydi ve Çeçenistan’a gitmeye çalıştı ancak Rus güçler tarafından tutuklandı. Nisan 1997’de Rus güçler tarafından yetersiz kanıttan ötürü serbest bırakıldı.

Şu bir gerçektir ki, el-Kaide’yi bugüne kadar taşıyan kişi Zevahiri’dir. El-Kaide Afgan cihadına başladığında iki ayrı kamp vardı. Biri Mısırlılar, diğeri ise Yemenliler. Afganistan’a savaşmak için giden Araplar bu kamplara dağılmıştı. Arapların çoğu Yemenlilerin kampına girmişti. Fakat Yemenliler kampı fazla verimin alındığı bir kamp olmamakla beraber sonradan dağılmış bir kamptır. Mısırlıların kampı son derece motivasyona sahip adamların olduğu bir kamptı. Seyid Selim Şahzad’ın Azzam’ın oğlu Huzeyfe ile yaptığı röportajda, Huzeyfe kamplar hakkında şöyle bir yorum yapmıştır:

“Yemenli savaşçıların çoğu tutukları şehit olak olan basit görüşlü savaşçılardır. Komunist rejim çöktükten sonra Afganistan’dan ayrıldılar. Mısırlılar ise Afganistan’da kaldı çünkü henüz tamamlanmamış olan tutkuları vardı. Usame bin Ladin 1996’da Sudan’ı terk ettikten sonra onlara katıldığında, onlar düşüncelerini Ortadoğu’daki Amerikan hegomanyasına basit muhalefetten çağdaş Hristiyan Batı ve Müslüman Ortadoğu arasında fark olmadığı bakış açısına kaydırmaya odaklandılar.”

Zevahiri’nin Psikolojik Profili

Öncelikle, neden Zevahiri’nin psikolojik profili çıkarılmış olmasına karşın Ladin’de olmadığı gibi sorular akla gelebilir. Şunu belirtmek gerekir ki, Zevahiri Ladin veya diğerlerinden daha farklı bir kişiliğe sahiptir ve sorunları olduğu açıktır. Araştırma esnasında denk geldiğim bu konu, araştırmada aldığım alıntılara (bu özelliklerin genel tanımı) ek olarak kendime ait analiz/ fikirlerimi de not kısmına ekleyeceğim. Tablolar üzerinden işleyeceğiz.

Burada ön plana çıkan dört tane özellik vardır ve bunlar ayrıntısı ile işlenecektir. Bunlar:

  • 5B (Tartışmacı Özellik)
  • 1A (Baskın Özellik)
  • 1B (Cesur Özellik)
  • 2 (Hırslı Özellik)

5B (Tartışmacı Özellik)

Bu özelliğe sahip bireyler farklı olduklarından ötürü bireysel olmaya eğilimlidirler. Çevresinden çok daha farklı yoldan yürürler. Kuralları ve yönetimleri değiştirmek isterler. Ayrıca istediklerini doğrudan dile getirmekten ziyade kin beslerler ve hislerinin dışa vurumunda pasif-agresif bir tutum sergilerler. Kendilerini çevreden çok farklı ve normal standartların dışında hissederler. Normal insanlardan farklı olarak genellikle gergin, sinirli ve garip insanlardır ve başkalarından hoşnut olmayan biriymiş gibi görünürler. Bu kişiler genelde kendilerini savunmasız hissederler ve savunma mekanizması oluşturma ihtiyacı içerisindedirler bundan ötürü şüpheci insanlardır.

NOT: Normalde bu psikolojik araştırmanın alıntılarında bulunmayan fakat benim sizlere Zevahiri bölümünün en başında belirttiğim bir şey vardı. Zevahiri’nin çocukluk arkadaşı onun küçükken diğer çocuklarla oynamaktan ziyade kitap ve şiir okuduğunu söylemişti. Ayrıca daha 14 yaşında Müslüman Kardeşler’e katılan Zevahiri’nin, iradesiyle kendini kısıtlayarak  farklı biri olması işte tam olarak bu özelliğe uymaktadır. Ayrıca pasif-agresif nedir bunu açmak gerekecektir. Bu bir kişilik bozukluğudur, etkenlerinden ilki çevresel ikincisi ise çocukluk döneminden kaynaklanır. Psikolojik tanım çok geneldir, dışarıdan baskı gelerek olduğunu söyler fakat bizim burada gördüğümüz şey, Zevahiri’nin kendini bizzat kontrol etmesidir. Aslında kendini kontrol etmekten ziyade, zaten buna eğilimli olan yapısı onu otomatik olarak toplumdan itmiştir.

1A (Baskın Özellik)

Bu özelliğe sahip bireyler genellikle liderlik özelliğine sahiptirler. İnsanları hedeflere yönelik çalışmaları için motive edebilir. Ayrıca, bu kişilerin hata yapma korkusu yoktur ve büyük sorumluluklar almayı göze alan kişilerdir. Tartışmaktan veya karşı çıkmaktan korkmazlar. Olası bir kriz durumunda çok iyi bir şekilde liderlik yapabilirler ve insanları yönlendirebilirler. Kontrol ellerindedir ve özgürce hareket ederler.

NOT: Zevahiri çok net bir şekilde baskın bir insandır. Yine önceden belirttiğim gibi, 23 Şubat 1998’de fetva yayımlanmadan önce Ladin’i ikna ederek kendi istediği açıklamayı yaptırması, Ladin üzerinde söz sahibi olması ve adeta sözcüsüymüş gibi davranması onun baskın karakteri olduğuna dair önemli bir kanıttır.

1B (Cesur Özellik)

Bu özelliğe sahip bireyler başkalarının ne dediğine bakmaksızın her işi kendi yolunda yaparlar. Bağımsızdırlar ve yaratıcı düşünmeye yatkındırlar. Yaptıkları şeylerde başkalarının ne gibi bir tepki vereceği hakkında endişe duymazlar, yapmak istediklerini istedikleri gibi yaparlar ve bunun en doğrusu olduğuna inanırlar.

NOT: En basitinden, daha ilk zamanlarda Seyyid Kutub’un idamına karşı çıkıp hapishaneye girdiği zaman korkmadan (üstelik eziyet gördüğü iddialarını da katarsak) insanları cesaretlendirmeye çalışması ve geri çekilmemesi ve rejime muhalif olması Zevahiri’nin cesur bir karaktere sahip olduğunu gösterir.

2 (Hırslı Özellik)

Bu özelliğe sahip bireyler, rekabetçi, hırslı ve kendinden emin olurlar. Doğal olarak liderlik pozisyonlarını üstlenirler, belirleyici ve sabit fikirli bir şekilde hareket ederler ve başkalarının da kendi niteliklerini tanımasını beklerler. Kendinden emin olmanın ötesinde, bu profildeki bir birey genellikle başkalarına kendi amaçlarına ve amaçlarına ulaşmak için yeterli çekiciliğe sahip, cesur, zeki ve ikna edicidirler. Bu kişiler narsist olmaya daha çok eğilimlilerdir

NOT: Her ne kadar cihad yöntemi farklı olsa da bunu değiştirerek her tarafa yayma isteği buna dair önemli örneklerden biridir. Narsist olma eğilimi, Ladin’i dahi yönetebilmesinden de anlaşılabilmektedir.

Sonuç olarak:

5B + 1A = Muhalif olma ve kontrol etme kabiliyetinin ön plana çıktığı bölümler

1B + 2 =  Narsistliğin ön plana çıktığı bölümler

Son olarak eklenmesi gereken şey, bu maddelerin Zevahiri’nin özellikle başarısız olduğu yerlere odaklanmasıdır. Bundan önce benim yazdıklarım ise bunlardan ziyade Zevahiri’nin  genel bir görünüşü belirtmektedir. Genel olarak Zevahiri oldukça başarılıdır (bireysel olarak hoş bir figür olarak bakılmamaktadır ve asla karizmatik bir lider değildir) fakat olumsuz ve başarısız olduğu kısımlar elbette ki mevcuttur. Micheal Scheuer’ın bu kısma odaklandığı maddelerle özetlediği bu kısmı da ekleyerek Ladin- Zevahiri ayrımı için genel bir çerçeve çizelim:

  • El-Zevahiri kararlı bir şekilde Mısır hükümetini devirme niyetindeydi ve “Kudüs’e giden yolun Kahire’den geçmesi gerektiğine,” inandı, ta ki Bin Ladin ile karşılaşana kadar.
  • El-Zevahiri İslamı grupların “uzak” düşmandan ziyade “yakın” düşmana odaklanması gerektiğine inandı, ta ki Bin Ladin ile karşılaşana kadar.
  • El Zevahiri kendi örgütü MİC gibi küçük, yüksek derece de gizli mahrem örgütlere inandı, ta ki Bin Ladin ile karşılaşana kadar.
  • El-Zevahiri Arap diktatörleri devirmenin yolunun isyancı değil askeri darbeler yoluyla olacağına inandı, ta ki Bin Ladin ile karşılaşana kadar.
  • El-Zevahiri’nin güçlü bir tekfirizm eğilimi vardı (bir kişinin Müslüman olmadığına karar verme ve kanını helal görme), ta ki Bin Ladin ile karşılaşana kadar.
  • El-Zevahiri’nin bir gizlilik ve teolojik tartışma hariç tanıdımdan kaçınma takıntısı vardı, ta ki medya operasyonlarında muhteşem olan Bin Ladin ile karşılaşana kadar.
  • El-Zevahiri sık sık Seyyid Kutub ve MİC’in ideologu Abd el-Selam el-Faraj’ın çalışmalarını övdü ve alıntı yaptı, Bin Ladin ise ne o ikisinden ne de bu konuda Zevahiri’den asla alıntı yapmadı.
  • El-Zevahiri MİC’in uluslararası hücrelerini yönetmede beceriksizdi ve onun hataları ABD ve Mısır istihbaratının örgüt ağını enkaz haline getirmesine olanaklı kıldı, bu durum el-Zevahiri’yi Bin Ladin’in yardımını arama ve onun talimatını kabul etmeye zorladı.
  • El-Zevahiri ve kurmayları Mısır hükümetine zarar vermede tamamen başarısız oldu, bu yüzden Mübarek rejimi altında ABD’nin güvenini zedeleme yönünde Bin Ladin’in planını kabul etti.
  • El-Zevahiri Mısırlıların diğer Araplardan üstün olduğuna inanan kibirli bir Mısır milliyetçisiydi, ta ki çok uluslu çalışma koşullarında yetişen Bin Ladin ile karşılaşıncaya kadar.
  • El-Zevahiri önemli sayılabilecek miktarda para toplayamadı, bunun için çaba sarf etti ama başaramadı, bu nedenle bin Ladin ile çalışmaya başlamak zorunda kaldı.
  • El-Zevahiri’nin bir savaşçı değil, bir düşünür olarak babacan kişiliği ve şöhreti onu uluslararası bir itibar vermedi, ta ki Bin Ladin ile karşılaşıncaya kadar.

Kaynakça

Seyid Saleem Şahzad, El-Kaide ve Taliban’ın İçinde (İstanbul: Küresel Kitap, 2014)

Micheal Scheuer, Usame Bin Ladin (İstanbul: Küresel Kitap, 2016)

https://digitalcommons.csbsju.edu/cgi/viewcontent.cgi?referer=&httpsredir=1&article=1030&context=psychology_pubs

http://www.crethiplethi.com/profile-of-dr-ayman-al-zawahiri-osama-bin-ladens-heir-as-leader-of-al-qaeda/islam-fundamentalists/taliban/2011/

http://cascadehealth.org/wp-content/uploads/2017/01/Passive-Aggressive-Behavior.pdf

 

Avustralya’da Yeni İstihbarat Yasası ve Afganistan’daki Savaş Suçları

Avustralya’da uygunsuz yabancı etkinin yasaklanması kapsamında, geçtiğimiz ay mecliste yürürlüğe giren Espiyonaj ve Yabancı Müdahale Yasası (EFI) kapsamında 12 yeni suç içeriyor. Bunlar, özellikle Avustralya ve ABD hükümeti tarafından işlenen suistimallerin (özellikle de savaş suçları ve insan hakları ihlalleri) suç haline getirmek için tasarlanmıştır.

Afganistan’da savaş suçu iddiaları devam ederken, Avustralya’nın eski istihbarat şefi iki yıl içinde ülkenin özel kuvvetleri için üçüncü soruşturmanın devam ettiğini doğruladı. Hava Kuvvetleri dahil olmak üzere birlikler, 2001-2014 yılları arasında ABD liderliği altında ülkede görevlerini yapmışlardı. Medyaya yansıyan haberlere göre soruşturma, Afganistan’daki özel kuvvetlerin operasyon esnasında “yasadışı” eylemlerine ilişkindi. İkinci ve sonrasında devam eden soruşturmaların raporlarında, “sorumluluk eksikliği” vurgusu da yapılmakta.

Suçların ayrıntısına inersek, SAS “en ciddi ve yüksek profilli iddiaları” içeren bir davada Avustralya’da soruşturma altında. Fairfax Medya raporuna göre, bu suçlar 2006 ile 2013 yılları arasında Afganistan’ın Uruzgan eyaletindeki SAS’ın operasyonları esnasında meydana geldi. Bir asker silahsız ve savunmasız yaşlı birinin ölümüne sebep oldu. Bir diğer asker ise kelepçeli bir Afgan sivili idam etti. Bu suçlar, askerlerin bir adamın protez bacağını çıkarıp almalarına kadar gidiyor. Avustralya’nın SAS’ı, Afganistan’daki uluslararası koalisyon katılımının en kötü yanlarını sembolize etmekte.

Bu suçları işleyen sadece Avustralya olmamakla beraber, 2015 yılında ABD, 2012 ile 2013 yılları arasında Özel Kuvvetler birimi tarafından 17 sivile işkence yapıldığı iddiasıyla ilgili bir soruşturmayı yeniden başlatmıştı. Soruşturma başladığından beri hiçbir bilgi yayınlanmadı. 2016 yılının başından bu yana İngiliz yetkililer, 2009 ve 2011 yılları arasında İngiliz askerlerinin en az 53 sivili öldürdüğü, bazılarını kelepçelediklerini ve öldürülmeden önce üstlerini örttüklerini iddia ettiler. Bu iddialara yönelik soruşturma ise kapatılmıştı.

 

Stratejik Sözlük: Türkiye’nin İlk Uluslararası İlişkiler Sözlüğü

0

2015 yılında kurulan ve 2016 yılında StratejikOrtak.com adıyla yayın hayatına başlayan sitemiz, uluslararası ilişkileri dikkatle takip edip analiz edebilen takipçilerine platform olmayı amaçlayan ve herhangi bir kurum ve kuruluş tarafından fonlanmayan, tamamen gönüllerden oluşan bir ekibi bünyesinde barındırmaktadır. Kuruluş hedeflerinde dış politikanın yorumlanması olsa da zamanla bu hedeflere çatışma bölgelerindeki gelişmeler de dahil edilmiş ve dünyada yaşanan olaylar bu yönde de takip edilmeye başlanmıştır.

Yaklaşık üç yıldır Suriye, Irak, Ukrayna, Yemen, Afganistan ve Libya‘da yaşanan çatışmaları ve değişen haritaları güvenilir kaynaklardan edinilen haritalar ve bilgilerle sizlere sunmaya çalıştık. Kalemine güvenen yorumcuların yazılarını bize göndermesini, böylece düşüncelerini binlerce kişiye ulaştırmayı arzuladık ki öyle de oldu. Sitemizin günlük ziyaretçisi her geçen gün arttı ve sosyal medya hesaplarımız git gide büyüdü. Fakat biz hiçbir zaman kendimizi araştırma merkezi olma gayesinin içerisine sokmadık. Biz, ülkemizde eksikliğini hissettiğimiz medyamızın iki satır haber ile geçtiği gelişmeleri sizlere duyurmak istedik. Bunun için de sizlerden gelen talepleri her zaman değerlendirdik. Şunu fark ettik ki ziyaretçilerimiz kendilerini rahat bir şekilde ifade edebilecek bir platform arıyor.

Bazı ziyaretçilerimizin düşüncelerini akademik makalelerin ağırlığında kaybetmek istemediğini, bazı ziyaretçilerimizin de makale yazacak zamanı olmadığını gördük. Sosyal medya hesaplarımızdan sizlere bir soru yönelttik.

Sizlerin isteği ‘sözlük’ oldu. Biz de ekibimizle planlamalarımız yaptık ve işe koyulduk. Böylece Türkiye’nin ilk uluslararası ilişkiler sözlüğü stratejiksozluk.com‘u kurduk.

Dış politika, çatışma bölgeleri ve haritaların paylaşıldığı, uluslararası ilişkiler takipçilerinin özgürce paylaşım yaptığı sözlüğümüzün üye sayısı üç gün içerisinde 400’ü geçti.

Kendinizi daha iyi ifade edebilmek, seviyeli tartışmalar ile uluslararası ilişkileri daha iyi analiz etmek için siz de buradan üye olabilirsiniz.

Not: Bir ay boyunca üyelik herkese açık olacak. Daha sonra kaliteyi kaybetmemek adına üyeliği kapatacağız ve ara dönemlerde üye alımı gerçekleştireceğiz.

Ticaret Savaşları ve Dünyada Son Durum

Dünya ekonomisinde mevcut olan korumacılık politikaları, geçtiğimiz 4 ay içinde büyük ölçüde arttı. Korumacı ekonomik politikaların aşırılaşmasının sonucu olan Ticaret Savaşları, tüm dünyanın gündemine oturmuş ve ‘Dünya Ticaret Savaşı’ sorusunu akıllara getirmişti.

 Öncelikle Ticaret Savaşının ne olduğuna bakalım. Ticaret Savaşları, bir ülkenin ithal ettiği ham maddelere yüksek oranda vergi ve/veya kota koymasıyla (ya da mevcut vergilere ek vergi koymasıyla) beraber gümrük duvarlarını yükseltmesidir. Bu süreçte ham madde ihraç eden ülkeler de vergi kararlarına karşı misillemeler yapabilir. Bu misillemelerin karşılıklı olarak artması sonucunda küresel gerilim artar.

Ticaret Savaşları Niye ve Nasıl Başladı?

Metalin ham maddesi olan çelik ve alüminyum, üretimde çok yaygın olarak kullanılır. İnşaat malzemeleri, otomobil ve uçak yapımı kullanıldığı alanlardan bazılarıdır. Amerika Birleşik Devletleri’nde mevcut çelik ve alüminyum kaynakları ülke ihtiyacının çok altında. Üstelik çelik ve alüminyum  sektörü bir hayli sıkıntılı. Çelik ve alüminyum üreticileri Trump’ın ifadesiyle ‘uzun yıllardır can çekişiyor’. Bütün bu sorunlara yönelik ABD Başkanı Donald Trump, 1 Mart 2018 günü Amerikalı Çelik ve Alüminyum Sektörü Yöneticileriyle Beyaz Saray’da bir toplantı gerçekleştirdi. Toplantının amacı, yerli alimünyum ve çelik endistrisini korumak ve yerli üretimi artırmaktı. Toplantıda alınan kararlara göre ABD, çelik ithalatında yüzde 25, alüminyum ithalatında ise yüzde 10 ek gümrük vergisi uygulayacak. Bu sayede ithalat azaltılmış olacak ve ihtiyaç duyulan çelik ve alüminyum ülke içinde üretilecekti. Bu yolla yerli üretim de teşvik edilmiş olacaktı. Alınan kararları bir Ticaret Savaşına dönüştüren faktör ise ABD’nin dünyanın en büyük çelik ve alüminyum ithalatçısı olmasıdır. ABD, her yıl tükettiği 100 milyon ton çeliğin üçte birini ve 5,5 milyon ton alüminyumun %90’ını ithal ediyor. Bununla beraber Çin’in dünyanın en büyük çelik ve alüminyum ihracatçısı olması ve ihracatı ABD ile yapması, küresel bir gerilim için yeterli.

Ticaret Savaşları Küreselleşiyor

Kararın dünyanın en büyük çelik ihracatçısı olan Çin’i olumsuz etkileyeceği kesin. Zaten Trump’ın politikalarında Çin’i hedef aldığı bir sır değil. İlk aşamada Çin’e toplam 34 milyar dolar ek gümrük vergisi getirildi. Trump’a karşı Çin, Amerika’dan ithal ettiği en önemli ürün olan soya fasulyesine ek gümrük vergisi getirerek misilleme yaptı. Trump’ın “Ticaret savaşları iyidir ve kazanması kolaydır” tweeti, savaşın bununla sınırlı kalmayacağının göstergesi oldu. Alınan kararlar sadece Çin gibi potansiyel rakipleri değil; AB ülkelerini ve Kanada’yı da kapsaması planlanıyordu. Ek vergilerin AB ülkelerini kapsayacak olmasına misilleme olarak AB, Amerika ürünlerine toplam 3,4 milyar dolar ek vergi uygulayacağını duyurdu. Hindistan ve Türkiye, kısa zaman sonra alınan karara misilleme yapacaklarını duyurdu. İki Ülke, pirinç, otomobil ve yaz sezonunun vazgeçilmezi güneş kremlerine ek vergi koyacaklarını duyurdu. Amerika Ticaret Odasının yaptığı açıklamaya göre Temmuz ayı itibariyle Amerika ürünlerine toplam 75 milyar dolar ek vergi konulmuş olacak. Gün geçtikçe yaptırımların hacmi de artıyor. Kararın etkileri Amerika piyasalarında hissedilmeye başladı. Borsada çelik ve alüminyum ile ilgili endexlerde dalgalanmalar yaşanıyor.

İç karışıklıkların artarak devam ettiği İran, kararın etkisini fazlasıyla hissetti. İran’da ekonomik sıkıntılarla başlayan iç karışıklıklar döviz kuru nedeniyle biraz daha arttı. Son günlerde çamurlu ve tuzlu su içmek zorunda kaldıkları iddiasıyla Ruhani’nin istifasını isteyen halk, döviz kurunda İran Riyalinin dolar karşısında  kısa sürede 2 kat değer kaybetmesi üzerine gösterileri iyice artırdı. ABD’nin İran’a uyguladığı diğer yaptırımları tekrar uygulaması gündemdeki başka bir madde. Yaptırımlar için Ankara’ya gelen heyet Türkiye’nin muafiyetinin söz konusu olmadığını belirtti. AB, İran yaptırımları nedeniyle Avrupalı şirketlere olası bir ek vergiye karşı önlemler paketi hazırlıyor. En nihayetinde savaş, İran, AB ülkeleri, Kanada ve Türkiye’ye de sıçradı ve ‘Dünya Ticaret Savaşı’ olma yolunda emin adımlarla ilerliyor.

Trump’ın Seçmenleri Yaşananları Normal Karşılıyor

Politika incelendiğinde, politikanın Amerikalı üreticiler için kısa vadede gerçekten faydalı olacağını söylemek mümkün. En nihayetinde ithalat azalınca yerli firmalara olan talep artacak ve firmalar arzı artırıp daha çok gelir elde edecek. Ama ABD’nin toplam kaynak miktarına bakıldığında ithalata mecbur olduğu görülmektedir. Kaynaklar bugünkü ihtiyacı karşılasa bile ülkenin bütün ihtiyacını karşılayabilecek durumda değil. ABD Alüminyum Birliği, kaynağın az olması nedeniyle bir kısım ithalatın mutlaka gerçekleşmesi gerektiğini savunuyor. Alüminyum temsilcileri, gümrük vergisinin sadece Çin’i hedeflemesi gerektiğini ve Kanada ile AB’yi içermemesi gerektiğini savunuyor. Nitekim AB ülkeleri ve Kanada’dan yapılan ithalat ülkede istihdamı artırıyor. Eyaletlerinde alüminyum çıkan bazı Kongre Üyeleri kararı olumsuz eleştiriyor. Eğer yeteri kadar çelik ve alüminyum sağlanmazsa hem ülke ekonomisi zorlanacak hem de çelik ve alüminyumun kullanıldığı ürünlerin fiyatlarının artmasına neden olacak. ABD’de fiyatların artması, ABD’den yedek parça, otomobil gibi ürünler ithal eden  ülkeleri sıkıntıya sokacaktır.

Küreselleşen dünyada Uluslararası İlişkiler disiplininin yükselen trendi olan çok uluslu şirketlerin bu Ticaret Savaşlarına karşı nasıl bir tutum sergileyeceği göz önünde bulundurulması gereken başka bir unsur. Çin, Amerika’ya  500 milyar düzeyinde mal satıyor; buna karşın 140 milyar düzeyinde mal alıyor. Çin’den Amerika’ya fazladan giden 360 milyar dolar ticari mal var. Bu rakamların en önemli aktörlerinden biri, şüphesiz çok uluslu şirketler.  Ek vergilerden Çin’de üretim yapan çok uluslu şirketler olumsuz etkilenirse Amerika’nın çok uluslu şirketleri ikna etmesi ve kendine inandırması gerekecek. Alınan kararın kapitalist serbest ticaret prensibine ve şirketlerin kar maximizasyonu ilkesine fazlasıyla aykırı olması göz önünde bulundurulduğunda denklem daha da karmaşıklaşıyor.

Bütün bunlarla beraber karar, Trump seçmenleri tarafından normal karşılandı. Çünkü seçim öncesi süreçte Trump, bu kararları alacağının sinyallerini vermişti.

TSK Münbiç Devriye Görevleri (Kronolojik)

Türk askeri, ABD ile varılan mutabakat çerçevesinde kentin dış mahallelerine giriş yaptı. Yerel kaynakların verdiği bilgilere göre Türk askeri, kentin dış mahallelerinde devriye görevi icra etmeye başladılar. Bazı kaynaklara göre kente giriş yapan Türk silahlı Kuvveleri’ne bağlı birliklere ABD helikopterleri de eşlik etti. 

TSK resmi Twitter hesabından yapılan açıklamada “Daha önce mutabık kalınmış Münbiç Yol Haritası ve Güvenlik Prensipleri doğrultusunda, Fırat Kalkanı Harekât alanı ile Münbiç arasında kalan hatta TSK ve ABD Silahlı Kuvvetleri unsurları tarafından 18 Haziran 2018 tarihinden itibaren bağımsız devriye faaliyetlerine başlanmıştır.” ifadelerine yer verildi.

Münbiç Devriye Görevleri – Son Durum Saha Bilgisi [TIMELINE]

20 Temmuz 2018: Türk Silahlı Kuvvetleri ve ABD Silahlı Kuvvetleri unsurları tarafından, Fırat Kalkanı Harekât alanı ile Münbiç arasında kalan hatta 17’nci koordineli/bağımsız devriye faaliyeti icra edildi.

18 Temmuz 2018: Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve ABD silahlı kuvvetleri unsurlarınca, Fırat Kalkanı Harekat alanıyla Münbiç arasındaki hatta 16’ncı koordineli/bağımsız devriye görevi yapıldı.

17 Temmuz 2018: TSK ve ABD Silahlı Kuvvetleri unsurları, Fırat Kalkanı Harekat alanıyla Münbiç arasındaki hatta 15’inci koordineli/bağımsız devriye görevini yaptı.

TSK Münbiç Devriye Görevinden Görüntüler

14 Temmuz 2018: TSK ve ABD silahlı kuvvetleri unsurları, Fırat Kalkanı Harekat alanıyla Münbiç arasındaki hatta 14’üncü koordineli/bağımsız devriye görevini yaptı.

12 Temmuz 2018: TSK ve ABD Silahlı Kuvvetlerince, Fırat Kalkanı Harekat alanı ile Münbiç arasında 13. koordineli/bağımsız devriye faaliyeti icra edildi.

10 Temmuz 2018: TSK ve ABD Silahlı Kuvvetlerince, Fırat Kalkanı Harekat alanı ile Münbiç arasında 12. koordineli/bağımsız devriye faaliyeti icra edildi.

08 Temmuz 2018: Türk Silahlı Kuvvetleri, Fırat Kalkanı Harekat alanı ile Münbiç arasındaki hatta 11’inci koordineli/bağımsız devriye faaliyeti icra etti.

TSK Münbiç Devriye Görevinden Görüntüler

06 Temmuz 2018: TSK ve ABD Silahlı Kuvvetlerince, Fırat Kalkanı Harekat alanı ile Münbiç arasında 10’uncu koordineli/bağımsız devriye faaliyeti gerçekleştirildi.

04 Temmuz 2018: TSK ve ABD Silahlı Kuvvetlerince, Fırat Kalkanı Harekat alanı ile Münbiç arasında, dokuzuncu koordineli/bağımsız devriye faaliyeti icra edildi.

02 Temmuz 2018: Türk Silahlı Kuvvetleri ve ABD Silahlı Kuvvetleri unsurları tarafından, Fırat Kalkanı Harekât alanı ile Münbiç arasında kalan hatta sekizinci koordineli/bağımsız devriye faaliyeti icra edildi.

01 Temmuz 2018: TSK ve ABD Silahlı Kuvvetlerince, Fırat Kalkanı Harekat alanı ile Münbiç arasında, yedinci koordineli/bağımsız devriye faaliyeti icra edildi.

29 Haziran 2018: Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, YPG’nin Münbiç’i terk etmesine ve silahlarının toplanmasına yönelik çalışmalara devam edildiğini bildirdi.

TSK Münbiç Devriye Görevinden Görüntüler

28 Haziran 2018: TSK’ya ait zırhlı araçlar, Suriye’nin kuzeyinde Fırat Kalkanı Harekatı bölgesi içindeki Cerablus ilçesi ile Münbiç cephe hattındaki Sacu Çayı civarında ABD ile koordine ederek bağımsız şekilde altıncı devriye faaliyetini gerçekleştirildi.

27 Haziran 2018: Türk ordusu, Münbiç’in YPG/PKK’dan arındırılması faaliyetleri çerçevesinde ilçede beşinci devriye görevini gerçekleştirdi.

24 Haziran 2018: Türk Silahlı Kuvvetleri ve ABD Silahlı Kuvvetleri unsurları tarafından, Fırat Kalkanı Harekât alanı ile Münbiç arasında kalan hatta dördüncü koordineli/bağımsız devriye faaliyeti icra edildi.

22 Haziran 2018: Türk ordusu, Münbiç’in YPG/PKK’dan arındırılması faaliyetleri çerçevesinde ilçede üçüncü devriye görevini gerçekleştirdi.

Münbiç’te 3. Devriye Görevine Ait Görüntüler

20 Haziran 2018: Türk Silahlı Kuvvetleri unsurları, Münbiç’in YPG/PKK’dan arındırılması faaliyetleri çerçevesinde ilçede ikinci devriye görevine başladı. TSK’nın Münbiç’teki devriye güzergahında bulunan terör örgütü YPG’ye ait mevzi ve karakolların terk edildiği gözlendi.

 Münbiç’te 2. Devriye Görevine Ait Görüntüler

18 Haziran 2018: ABD Savunma Bakanlığı Sözcüsü, Suriye’nin Münbiç beldesinde Amerikan ve Türk askerlerinin “koordine halinde, ancak bağımsız şekilde” devriye nöbetlerine başladığını açıkladı.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “YPG/PKK buradan çıkacak, Türkiye ve ABD birlikte devriye gezecek. Somut bir takvim var, birkaç ay sürer. Askerlerimizin bölgeye girişleri başladı, bunlar atılan ön adımlardır. Türkiye’deki Suriyeli göçmenlerin dönmesi bakımından da önemli. Fırat’ın doğusu için önemli. Bu esasen Türkiye’nin diplomasi zaferidir.” açıklamalarında bulundu.

Almanya’daki NSU Davası ve Karara Karşı Tepkiler

  11 Haziran 2018 tarihinde Almanya gündemini meşgul eden konulardan birisi kendilerini Neo-Nazi ve ırkçı olarak tanımlayan terör örgütü NSU (Alm, Natzionalesozialistischer Untergrund, Tür. Nasyonal Sosyalist Yeraltı Örgütü) davası ve davanın karara bağlanmasıyla ortaya çıkan bazı eleştirilerdi. NSU davasının sonucu kimilerine göre geç gelen adaletin tecellisi, kimilerine göre ise Almanya’nın hukuk devleti ilkesine olan bir eleştiriydi. Dava ile ilgili sonuçlara değinmeden önce NSU terör örgütünün ortaya çıkışından itibaren Almanya’da “ırkçılığın hayaleti” olarak nasıl gezindiğine bir göz atalım.

  NSU terör örgütü, kendilerini Neo-Nazi olarak tanımlayan Uwe Böhnhard, Uwe Mundlos ve Beate Zschäpe tarafından ortaya çıkarılmış ve ilk eylemlerini 9 Eylül 2000 yılında Enver Şimşek adlı Türk vatandaşını ibadetini yerine getirdiği esnada 8 kurşun ile katlederek gerçekleştirmişlerdir. 2007 yılına kadar 8’i Türk olmak üzere toplamda 10 cinayetin, iki bombalı saldırı ve 14 banka soygunun failleri olarak gösterilen NSU üyelerine karşı Türk aileler dava açma yoluna gitmişler ancak dava delil yetersizliğinden ötürü ilerleyememiştir. 2011 yılında bir banka soygunu sonrasında Böhnhard ve Mundlos polis tarafından bir karavanda ölü olarak bulunduktan sonra Beate Zschäpe polis tarafından yakalanarak yargı karşısına çıkarılmıştır.

Bu banka soygunu sonrasında NSU üyelerinin işledikleri cinayetler tesadüfen ortaya çıkarılmıştır. Almanya’da “Dönerci Cinayetleri” olarak bilinen bu saldırılar Zschäpe’nin itirafları ile aydınlığa kavuşmuş ve Zschäpe 11 Haziran günü görülen davada müebbet hapis cezası ile cezalandırılmıştır. Davada ikinci önemli sanık olarak yargılanan ve NSU terör örgütünün işlediği 9 cinayette kullanılan Ceska 83 tipi silahı tedarik ederek örgüte yardım ve yataklıkta bulunmakla suçlanan Ralf Wohlleben’in ise tutuklu olarak geçirdiği 6 yıl 8 aylık süre dikkate alınarak tahliyesine karar verilmiştir.

 Beate Zschäpe
NSU üyelerinden Beate Zschäpe

NSU Davasında Neler Yaşandı

Dava geçtiğimiz hafta yani 11 Temmuz 2018 günü karara bağlanana dek geçen dört senede Münih Eyalet Yüksek Mahkemesi 815 tanık dinledi, 373 duruşma görüldü. Bu süre zarfında dava için Federal Meclis’in kurduğu araştırma komisyonlarındaki milletvekilleri ve başsavcı “davayı yeteri kadar dikkatli takip etmediği” gerekçesiyle suçlandı. Bunun yanısıra dava açan aileler ve ailelerin avukatları, Alman iç istihbaratı olarak bilinen Anayasa Koruma Teşkilatı’nın (Bundesamt für Verfassungsschutz) örgüt üyelerinin cinayetlerinin ve cinayet delillerinin gözden kaçırılmış olabileceğine dikkat çekmeye çalışmıştır. Hatta öyle ki kimi çevreler Anayasa Koruma Teşkilatı’nın NSU üyelerini gizli biçimde koruduklarını ve açığa çıkmalarını engellediklerini öne sürmektedir.

  Mahkeme kararı Almanya’da sol gruplar tarafından sert bir şekilde protesto edildi. Karara yönelik Türkiye’nin tepkisi ise Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu tarafından dile getirilerek “NSU davasında sanıkların ceza almasının yetmeyeceğini, bu cinayetlerin arkasında kim varsa ortaya çıkarılması gerektiğini” belirtti. Ayrıca Çavuşoğlu  “Almanya’dan beklentimiz bu davanın diğer sorumluların ortaya çıkarılması bakımından devam etmesi. Türkiye olarak takip edeceğiz.” diye eklemişti. Açıklamalara bakıldığında, Türkiye’nin genel tutumunun NSU cinayetlerinin Avrupa’da ırkçılık ve yabancı düşmanlığının önünü açmasını engellemek istemesi ve benzerlerinin yaşanmaması için önleyici nitelikte işbirliği yapılmasından yana olduğu söylenebilir.

“Almanya’da Hukuk Devleti Sınıfta Kaldı”

  Tüm bunlara ek olarak geçtiğimiz gün Almanya’da Berlin Brandenburg Türkiye Toplumu (Türkischer Bund in Berlin-Brandenburg) dava ile ilgili bir rapor yayınladı. Raporda dava kararını hukuk devletinin sınırları üzerinden eleştiren ve dava sonucunun NSU cinayetlerini yeterince aydınlatmadığının altını çizen TTB sözcüsü Ayşe Demir, dava sonucunun “Almanya’nın hukuk devleti olduğunu ispatlamak” açısından sınıfta kaldığını ve büyük bir fırsatın kaçırıldığını belirtmiştir. Ayrıca bu cinayetlerin üç-dört kişi üzerine yıkılarak rafa kaldırılmaması gerektiğini söyleyerek konunun ciddiyetini dile getirmiştir. Bu konuda ise Almanya Meclisinde AfD dışındaki partilerin bu konuda üzerine düşeni yapacaklarına inandığını belirtmiştir.

  Sonuç olarak dava sonuçları açısından mahkeme kararları Almanya’daki kamuoyu vicdanını ve Türkiye’yi tatmin etmemiştir. Birçok Alman vatandaşın aklında Almanya’nın en önemli davalarından biri olan NSU ırkçı terör örgütü davasının devlet tarafından üzerinin kapatıldığı izlenimi oluşmuştur. Gelecek günlerde ise bu konunun akıbetini Alman meclisinde aşırı sağ popülist parti AfD (Alternative Für Deutschland)’nin tavırları ve Alman kamuoyunun duruma olan tepkisi belirleyecektir.

Osmanlı Dönemi Nüfus Dağılım Haritası (interaktif)

5

1890-1897 yılları arasında Osmanlı şehirlerindeki nüfus dağılımını gösteren interaktif haritada, şu anki Misak-ı Milli sınırları içerisinde yer alan topraklar ile birlikte dönemin Osmanlı şehirlerindeki Müslüman ve Hristiyan nüfus gösterilmiş.

Harita, Fatih Sınar tarafından Türk Tarih Kurumu’nun çalışmalarından yararlanılarak hazırlanmıştır.

Türk Halkının “MİT” ve “İstihbarat” Algısı

Ülkemizde istihbarat alanında en büyük eksikliklerden biri de istihbaratın akademik bir değer taşımadığı, istihbaratın bir bilim olmadığı düşüncesidir. Abraham SHULSKY ’e göre “İstihbarat her tür ekonomik, politik, sosyal ve askeri gelişmeyi anlamayı ve derhal öngörmeyi amaçlayan evrensel, sosyal bir bilimdir.” Türk halkının ve akademisyenlerinin çoğunun düşüncesi bundan çok uzaktır.

İstihbarat, Türk toplumu için yıllarca korkulması gereken, ağza alındığında başa dert açabilecek yasaklı bir kelime, bir tabu ve uzak durulması gereken bir kavram ve faaliyet olarak görülmüştür. Ancak Türk toplumunun istihbarat faaliyetlerine ve teşkilatlarına bu gözle bakması çok da yadırgayabileceğimiz bir şey değildir. Çünkü istihbaratın ne anlam ifade ettiği, devlet yönetiminde ne ölçüde önemli olduğu uzun yıllar boyunca devlet teşkilatlarımız tarafından dahi tam olarak anlaşılamamış ve yanlış politikalar sonucunda halkın istihbarat teşkilatlarımızdan ve faaliyetlerinden korkmalarına sebebiyet verilmiştir. Örneğin CIA’nın yıl içinde ürettiği istihbaratın %60’ı açık kaynak istihbaratı temelli olduğu halde ülkemizde ancak 2008 yılında Milli İstihbarat Teşkilatı bünyesindeki reorganizasyon çerçevesinde Açık Kaynak İstihbaratı Dairesi kurulabilmiştir.

   “İstihbarat, yabancı bir hükümetin ya da siyasi bir partinin yıkılması, yabancı devlet adamlarının veya hedeflerin ziyana uğratılması, kişi veya ajanların kaçırılması veya öldürülmesinden ayrı olarak bir ülkenin rakiplerinden daha fazla avantaj sağlamasını veya en azından yaşamaya devam etmesini sağlayan bilginin toplanılmasıdır.[1]

Bu tanım istihbarat faaliyetlerini algılayış biçimimiz açısından yerinde ancak fonksiyonel anlamda eksik bir tanımdır. Zira tanımda belirtilen amaçlara yönelik yürüttüğümüz faaliyetler kapsamında elde ettiğimiz bilgilerin stratejik veya taktiksel boyuttaki hedeflerimize yönelik analize tabi tutulmaması durumunda bu faaliyet istihbarat değil ancak “haber alma” olarak nitelendirilebilir. Yani istihbarat; stratejik veya taktiksel boyutta kullanmak üzere çeşitli yöntemlerle elde ettiğimiz bilgilerin sistematik bir şekilde analiz edilerek ilgili makamlarca kullanılması sürecini bir bütün olarak ifade eder.

    “Bilgi olarak istihbarat, Sun Tzu’ ya göre, bir hükümdarı ya da bir generali başarıya, fethe ve büyük işler yapmaya götüren, geleceği görmesidir. Faaliyet olarak istihbarat konusunda ise Sun Tzu, geleceği görmek denilen şey ruhlardan, kamlardan, geçmişteki olaylar ile yapılan karşılaştırmalardan veya hesaplamalardan çıkarılmaz. O, düşmanın içinde bulunduğu durumu bilen insanlardan elde edilmelidir.”[2] Demektedir.

Türklerde istihbarat faaliyetleri çok eskilere dayanır. Bir milletin kaderinin asla şansa bırakılamayacağını acı tecrübeler ile bilen bu millet, tarihte çok başarılı teşkilatlar kurmuş, taktik ve stratejik istihbarat ihtiyacını karşılayacak çok değerli istihbaratçılar yetiştirmiştir. Ancak birtakım politik başarısızlıkların sonucu toplumumuzun “stratejik zihniyetinde” ve devletimizin “bürokratik hafızasında” kırılmalar, bozulmalar meydana gelmiştir. Bu kırılmaların, bozulmaların halka olan etkilerine gelmeden önce devletin istihbarat anlayışının nasıl şekillendiğine göz atalım.

 Günümüzde “haber alma” olarak Türkçeleştirilen “istihbarat” kelimesi köken olarak Arapça bir kelimedir. Bu Türkçeleştirme aslında toplum ve devlet olarak istihbarat denilen faaliyet hakkındaki paradigmamızın derin ipuçlarını içermektedir. Ülkemiz genel olarak Ortadoğu ve Arap kültürü etkisinde toplumsal dinamiklerini şekillendirmiş ve bu durum hiç şüphesiz felsefi boyutuyla, devlet teşkilatlarımızın yapısına ve işleyişine de olumlu/olumsuz tesir etmiştir. Ortadoğu kültüründeki bu isimlendirmeye bakarsak istihbaratın insanların zihninde “reaktif yönüyle” yer ettiğini görürüz. Örneğin Suriye’nin istihbarat teşkilatına “El-Muhaberat”, Mısır’ın “Al-Mukhabarat al-‘Ammah” adını vermekle aynı felsefi yaklaşımın kalıntılarını barındırdığını görürüz. İşte Batı ve Doğu kültüründeki istihbarat algılarının temelde ayrıldığı noktaların başlangıcı, bu faaliyetlerin isimlendirilmesinde açıkça karşımıza çıkmaktadır. Doğu kültüründe “haber, bilgi” kavramları etrafında şekillenen bu çok önemli devlet faaliyeti Batı kültüründe “zekâ, akıl” kavramları etrafında şekillenmiş, isimlerine de bu şekilde yansımıştır. Örneğin dünyanın en etkili istihbarat teşkilatlarından ABD ve İngiltere istihbarat teşkilatları CIA ve MI5’ın açılımı  ”Central İntelligence Agenc” ve ”Military İntelligence 5”dır. Buradaki  “intelligence”  kelimesi köken olarak İngilizce’de “zekâ, akıl” anlamına gelen “intelligent” kelimesinde gelmektedir. Bu örnekler iki kültür arasında istihbarat faaliyetlerinin nasıl algılandığına dair önemli bir ipucudur. Kültürler arası bu algılanış biçiminin sebeplerine girmeden şunu söylemek isterim ki bu durum, bölge insanlarının “tarihsel hafızaları” ve “stratejik zihniyetleri” incelendiğinde tam tersine şekillenmesi gereken bir durumdur.

Arap ve genel olarak Ortadoğu kültüründe “savaş”, Batı ülkelerine göre çok farklı yaklaşılan bir olgudur. Clausewitz’e göre: “Batılılar savaşı başka bir aracın kalmadığı bir ortamda düşmanı yenerek iradelerini kabul ettirmek amacıyla yapılan bir eylem olarak görürler. Oysa Doğu ve Ortadoğu’da savaş, askeri olarak kazanılmasa da politik olarak kazanılması mümkün ve bundan dolayı yenilgi söz konusu olabileceği halde dahi başvurulması gereken bir yöntem olarak görürler.”[3]  Bu tespitin yanına Albay Norvelle B. De Atkine’nin “Why Arabs Lose Wars” adlı çalışmasındaki şu görüşü de eklemek gerekir: “Araplar, Avrupa’da şövalye geleneğinden gelen yüz yüze çarpışma yerine ağırlıklı olarak hile ve aldatma üzerine kurulu bir savaş geleneğine bağlıdırlar.”[4]

Böyle bir savaş anlayışı ve savaşma geleneğine bağlı bir kültürde zafer ancak çok güçlü bir istihbarat anlayışı ve teşkilatı ile mümkündür. Böyle bir kültürden etkilenen, en azından tarihsel ve jeopolitik bağlamda etkilenmesi gereken Türkler’in istihbarat algısındaki yanlışlıkların/eksikliklerin sebebi pek tabii ki tarihsel ve bürokratik hafızamızdaki ve stratejik zihniyetimizdeki kırılmalara bağlanabilir. Eski Başbakanımız Ahmet Davutoğlu’nun da önemle üzerinde durduğu gibi bu faktörler, ülkelerin güç denklemlerinde çarpan etkisi yaparlar.[5] Bu çarpanların tersine çevrilmesi sonucunda aslında tarihsel ve felsefi bir zorunluluk olarak Doğu kültüründe şekillenmesi gereken ve haliyle bizde olması gereken istihbarat algısı tam tersine şekillenmiştir.

(Hepimiz James Bond’uz??? Yüzde 73’ün DERDİ??? Vatandaş ajanlığa MERAK SARDI???)

Emniyet eski mensupları Muazzez Şenel ve A. Turhan Şenel, 1970 yılında polis okullarında okutulmak üzere yazdıkları “Stratejik İstihbarat” adlı ders kitaplarının girişinde “Zaferin gerçek rüknü, aziz Türk istihbaratçılarına ithaf…”demektedirler.[6] Peki, Türk halkı nezdinde “aziz Türk istihbaratçıları” hangi değere sahiptirler?

İstihbarat ve MİT(Milli İstihbarat Teşkilatı) kelimeleri bugüne kadar hep şaibeli ya da illegal faaliyetler içince bulunan kişilerle birlikte anılmıştır. Hatta kayınpederi Ali Yıldırım’ dan  dolayı PKK terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan’ın dahi ”MİT ajanı” olduğu iddia edilmiştir.[7] Üniversiteli öğrenciler, fakültelerinde siyasete ilgi duyan ya da istihbarat gibi derin ve tehlikeli(!) konular üzerinde düşünen arkadaşlarını gördüklerinde “Yoksa sen de MİT ajanı mısın?” diyerek dalga geçmiş, üniversite önlerindeki her simitçiyi MİT ajanı addetmişlerdir. Hatta bu konuda eski bir istihbaratçı tarafından “Simitçi mi MİT’çi mi?”[8] adında bir kitap dahi yazılmıştır. MİT gibi hayati öneme sahip ve onurlu bir kurumun mensubu olmak ülkemizde birçok kesim tarafından yıllarca ayıplanmış ve alay konusu olmuştur. İstihbaratçılık ispiyonculukla eş tutulmuştur.

Basın camiasında bir gazetecinin MİT ajanı olduğunu ima yahut iddia etmek o gazeteciye hakaret olarak algılanmıştır. İsrail eski istihbarat şeflerinde birinin bizlerin de ders alması gereken şu açıklaması İsrail toplumunun konuya bakış açısını çok iyi özetlemektedir: “Dünya üzerindeki her İsrail vatandaşı hatta her Yahudi birer MOSSAD üyesidir.” Yukarıdaki gazete haberi ise Türk toplumunun konuya yaklaşımını ortaya koyması bakımından manidardır. Bir o kadar da üzücü… Şahsi görüşüm o ki, milli ve dini dürtülerle rakip olarak gördüğümüz İsrail toplumu karşısında bizler de en azından “Her Türk asker ve istihbaratçı doğar!” diyebilmeliyiz. Mottomuz bu olmalı…

Bir ülkenin tarihi anlaşılmadan sosyal ve politik analizinin yapılması mümkün değildir. Çünkü bugünkü toplumsal yapı, tarihsel bir devamlılığa sahiptir. Ancak bu tarihsel süreklilik içinde araştırıldığında sosyal ve politik analiz anlam kazanır. Tüm bu realitelerle beraber Türk toplumunun istihbaratı algılayış şekline ve istihbaratçıya bakış açısına da yansıyan tarihi ve bürokratik hafıza ve stratejik zihniyetindeki kırılmalar konunun uzmanlarınca derinlemesine incelenmelidir. Yıldız İstihbarat Teşkilatı, Teşkilat-ı Mahsusa, Karakol Cemiyeti, Milli Emniyet Hizmeti Riyaseti gibi kurumlara geçmişte sahip olmuş ve Yakup Cemil, Kuşçubaşı Eşref, Kara Vasıf Bey, Zenci Musa gibi istihbaratçılar yetiştirmiş bu milletin istihbarat ve istihbaratçılar hakkında yaşadığı bu felsefe değişimi incelenmeli ve halkın yanlış istihbarat algısı ile istihbaratçıya bakış açısı mutlaka düzeltilmelidir. Unutulmamalıdır ki zaferin gerçek rüknü aziz Türk istihbaratçılarıdır.

(MİT resmi sitesinde isimsiz kahramanlarımız için hazırlanan “Şehitler” bölümünün görseli)

“6 Ekim 2016 Perşembe günü Hatay Reyhanlı’nın Bükülmez Köyü karşısındaki Atme çadır kentine düzenlenen bombalı saldırıda Şehit olan, ay yıldızlı bayrağa sarılı tabutlarını görmediğimiz, isimlerini dahi bilmediğimiz kahraman 3 MİT mensubunun aziz hatırasına… Ruhları şad olsun…”

 

Saygılarımla…


[1] Mehmet ATAY, Stratejik Ulusal Güvenlik İstihbaratı, Strateji Dergisi, 1996, sf.80

[2] Ümit ÖZDAĞ, İstihbarat Teorisi, Kripto Yayınları, 6. Baskı, Ankara, 2012, sf.42

[3] HERMAN Michael, Intelligence Power in Peace and War, and Democracy, Cambridge, 1996, sf.116

[4] Norvell B. De Atkine, Why Arabs Lose Wars, 1999

[5] Ahmet DAVUTOĞLU, Stratejik Derinlik, 80.Baskı, İstanbul, Kasım 2012, sf.34

[6] Muazzez ŞENEL ve A. Turhan ŞENEL, Stratejik İstihbarat, Emniyet Genel Müdürlüğü Önemli İşler Müdürlüğü Yayınları, Ankara, 1970

[7] Ayrıntılı bilgi için bkz. Saygı ÖZTÜRK,  Apo Olayının Perde Arkası, Doğan Yayıncılık, 4.Baskı, İstanbul, Mayıs 2009, sf.97-120

[8] Yılmaz TEKİN, Simitçi mi Mitçi mi? , Paragraf Yayınevi, Ankara, 2005.

3 Farklı Harita ile Suriye’de Son Durum (Temmuz 2018)

Suriye’de Taraflar
Esad Rejimi  – Hizbullah, Rusya, İran ve Şii Milisler
Muhalifler – Ahrar uş-Şam, Şam’ın Fethi Cephesi, ÖSO vb.
PYD/YPG  – SDG çatısı altındaki küçük gruplar ve PKK
IŞİD – Örgüte biat eden yerel milis güçler ve aşiretler

Stratejik Ortak olarak Suriye’de son durum ve savaş haritasını Temmuz 2018 itibariyle sizler için hazırladık.

https://stratejikortak.com/2018/12/firatin-dogusu-harita.html

Suriye’de rejim güçleri, düzenlediği kapsamlı operasyonlar ile muhaliflerin kontrol ettiği bölgelerde tekrar hakimiyet sağlarken, terör örgütü YPG ile de ülkenin en büyük iki barajının işletmesi konusunda anlaşma sağladı. Ülkenin güneyinde yer alan Dera‘da tamamen kontrolü sağlayan rejim güçleri, yer yer İdlib’e hava saldırılarını sürdürüyor. Geçtiğimiz günlerde çatışmaların şiddetli bir şekilde yaşandığı Dera’da sessizlik hakim.

17 Temmuz 2017:

Suriye son durum haritası (17 Temmuz 2018)

13 Temmuz 2018:

Suriye savaş haritası: Askeri havaliamanları, ana yollar ve operasyon bölgeleri (13 Temmuz 2018)

Suriye ile ilgili geçen ayın bazı önemli başlıkları(eskiden yeniye):

– Dünyanın farklı ülkelerinden gazeteciler Zeytin Dalı Harekatı kapsamında PYD/PKK terör örgütünden arındırılan Afrin’de yaşanan değişimi, Türkiye’nin bölgede yürüttüğü insanı yardım çalışmalarını ve normale dönen günlük hayatı görüntüledi.

https://stratejikortak.com/2018/08/suriye-sondurum-harita-agustos.html

– Şu ana kadar ülkeye gelen sığınmacıların yüzde 15’ini geri gönderen Almanya’nın, sığınmacıları göndermek için 14 ülkeyle anlaştığı belirtildi.

– Suriye’de çatışmaların yaşandığı Dera ile ilgili konuşan Ürdün Hükümet Sözcüsü Cumana Guneymat, artık Suriyelilere kapılarını açmayacaklarını söyledi.

– Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Afrin’de terör örgütü PYD/PKK’dan arındırdığı Racu beldesinde, Mustafa Kemal Atatürk’ün karargah olarak kullandığı ev bulundu.

– Şu anda 200 bin kişinin yaşadığı Afrin’e, Zeytin Dalı Harekatı‘nın sona ermesinin ardından yaklaşık 140 bin sakinin döndüğü açıklandı.

– Suriye’nin güneyindeki Dera iline yönelik şiddetli saldırılarından kaçan sivillerin sayısnın 350 bini geçtiği bildirildi.

– Suriye’de rejime karşı ilk gösterilerin başladığı Dera bölgesinde, muhalif komutanların büyük bir kısmının direnişlerini sonlandırarak rejim saflarına geçtiği bildirildi.

https://stratejikortak.com/2018/09/idlib-harita-son-haberler.html

– İsrail Savunma Bakanı, işgal ettikleri Golan’daki tampon bölgede tek bir Suriye askerine bile göz yummayacaklarını, Suriye’deki İran varlığını ise nerede olursa olsun vuracaklarını söyledi.

İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in dış politika danışmanı Ali Ekber Velayeti, Putin, Erdoğan ve Ruhani’nin bir sonraki Suriye zirvesinin yakında Tahran’da gerçekleşeceğini söyledi.

– Putin ile görüşen İsrail Başbakanı Netanyahu, İsrail’in Beşar Esad’la sorunu olmadığını belirterek “Rejim anlaşmalara uyarsa Suriye’ye saldırmayacağız” dedi.

– Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Putin’e Esad rejiminin İdlib’e yönelmesi durumunda Astana görüşmelerinin sona ereceğini söylediği bildirildi.

– Menbiç Askeri Konseyi çatışmalardan kaçınma konusunda yapılan anlaşma uyarınca son YPG’li grubun 15 Temmuz itibarıyla Menbiç’ten çekildiğini duyurdu. Türk Dışişleri Bakanlığı ise bu haberi ‘abartılı’ bularak “Süreç devam ediyor” açıklamasında bulundu.

Suriye’de rejim güçleri ile terör örgütü PKK’nın Suriye uzntısı YPG Suriye’nin en büyük barajı Tabka ve Fırat Nehri üzerindeki Tişrin barajı konusunda anlaştı. YPG işgal ettiği bu iki barajın işletme haklarının rejime devredecek.

1 Haziran 2018:

Harita: SuriyeGundemi

https://stratejikortak.com/2018/12/firatin-dogusu-operasyonlar-kobani.html

Kaynak: StratejikOrtak.com

AB’nin Gelecekteki Sınavı: Avro Birliği Tartışmaları

  2018 yılının ilk çeyreğinden bu yana, geçtiğimiz birkaç hafta içinde Avrupa ve Amerika borsaları ciddi anlamda düşüş yaşadı. Bu değer kaybının arka planında 2010 yılından itibaren dünya piyasalarını vuran global çaptaki ekonomik kriz ile başlayan, geçtiğimiz günlerde İtalya’da henüz kurulan hükümetin kuruluna dek  getirdiği istikrarsızlık, İspanya’da Başbakan Rajoy ve lideri olduğu Halk Partisi’ne yönelik yöneltilen yolsuzluk iddiaları nedeniyle güven oyu almasının zorlaştığı, Almanya’da aşırı sağ parti AfD’nin  (Alternative Für Deutschland) oylarını artırarak meclise girmesi, Fransa’daki demiryolu işçilerinin başlattığı ve öğrencilerin katılımıyla geniş çapta ses getiren Macron’un politikalarına karşı yapılan grevler gibi Avro bölgesi içerisinde gerçekleşen birtakım hareketlerin AB ekonomisine olan olumsuz etkileri bazı tartışmaları da beraberinde getirmekte.

  İtalya’da siyasal istikrarsızlık sonrası hükümetin başına geçen “Beş Yıldız Hareketi”  ve “Kuzey Birliği Ligi” İtalya siyasal yaşamında ve dış politikasında bazı değişiklikleri de beraberinde getirecek gibi görünüyor. Bu iki partiden “Beş Yıldız Hareketi” kendini bir partiden ziyade bir “hareket” olarak tanımlamakta ve sağ popülist bir çizgi izleyerek bugünlerde AB karşıtı söylemleriyle ön plana çıkmakta. “Kuzey Birliği Ligi” ise yine sağ popülist, ancak daha uç noktalarda bir çizgiye sahip, ırkçı ve göçmen karşıtı politikalar belirleyen, LGBT karşıtı bir tavır sahibi olan, AB karşıtlığı konusunda “Beş Yıldız Hareketi” ile ortak görüşe sahip olan bir parti.

  Bu iki partinin başa gelişi Avro memnuniyetsizliğinin dile getirilmesi ve sorgulanması açısından önem arz ediyor. İlk olarak İtalya ve İspanya gibi AB ülkeleri Avro’ dan memnun olmadığını belirtmekte fayda var. 2010 yılında patlak veren Yunanistan krizi örneğinde olduğu gibi Avro’ nun yıpratıcı etkisi Yunanistan’ı önce ekonomik olarak küçültmüş, daha sonra ise kemer sıkma politikaları ile Yunanistan’ın Avro bölgesinde kalmasını çıkmasından daha karlı hale getirmiştir. AB üyesi olup, Avro birliği içinde olmayan üye ülkeler olası bir krizde kendi para birimlerini Avro’ ya göre ayarlayarak daha az zararla krizi atlatabilirken, Avro birliği içerisindeki ülkelerin ulusal para birimlerinin olmaması krizi sert bir biçimde kucaklamalarına neden olmaktadır. Bu durum AB içinde ekonomik sorunlarla yüzleşen herhangi bir AB üyesi ülkenin, AB tarafından belirlenen ekonomi politikasının dışında bir yol izlemesinin pek mümkün olmadığını belirtmektedir.

  İkinci olarak, İtalya ile başlayan bu süreç AB içerisinde dalga dalga yayılarak Avro’dan memnun olmayan İspanya, Portekiz, Yunanistan, İrlanda gibi ülkelerin de Avro birliğine olan bakış açısını olumsuz yönde etkileyebilir ve eğer hükümetler İtalya başarılı olduğu takdirde İtalya’nın bu girişimini örnek alarak harekete geçebilirler. Öyle ki Yunanistan’ın Avro bölgesinde ağırlığı %1.2 dolaylarında olmasına karşın, İspanya ve İtalya’nın toplamda %18.8 dolaylarında bir ağırlığa sahip olmasından dolayı, nispeten daha güçlü bir ekonomiye sahip ülkelerin bu talepleri Yunanistan krizinde olduğu gibi kolayca atlatılamayabilir.

  Konunun bir diğer boyutu ise AB içerisinde diğer ülkelere nazaran daha büyük ekonomik ağırlığa, üretime ve verimliliğe sahip olan, Almanya, Fransa, Hollanda gibi AB ekonomisinde toplamda %40 dolaylarında bir ağırlığı olan ülkelerin de bu durum karşısında hoşnutsuz olmasıdır. Çünkü AB neoliberal politikaları gereği Euro dolaşımının sağlandığı bölgenin daralacak olmasından doğal olarak rahatsızlık duyacaktır. Dahası, henüz AB içerisindeki ekonomik birliğin ve üye yapılan ülkelerdeki ekonomik entegrasyonun tamamlanmamış olmasından kaynaklanan bu durum, AB içerisindeki büyük ekonomilerin küçük ekonomilerin hatalarını üstlenmesi anlamına geliyor ki böyle bir durumun ortaya çıkmasına yönelik tepkiler ve Avro bölgesindeki anlaşmazlık, büyük ekonomilerden ziyade küçük ekonomiler tarafından dile getirilmektedir.

  Sonuç olarak başta İtalyan hükümetinin alacağı kararlar ve AB üyesi ülkelerdeki diğer siyasal ve toplumsal hareketler, ilerideki günlerde AB’nin kendi içerisinde belki de radikal değişimlere gitmesine sebep olacak ve Avro birliğinden çıkma kararları 1995 Maastrich Anlaşması ile başlayan, 1999’da Avro birliğine dair alınan kararın uygulanmasına başlanan sürecin sonunu getirecektir. Şayet krizi iyi yöneten bir AB profili çizilir ise yanlış maliye politikalarında düzeltmeye gidilerek, ekonomik entegrasyonu Avro birliğinden daha ön planda tutan bir ekonomik yol haritası belirlenir ise, AB “siyasal krizlerin doğurduğu ekonomik tartışmaların” üstesinden gelebilecektir.

Dera’da Son Durum Haritası: Şehir Rejim Kontrolünde

Suriye’de 2011’de başlayan rejim karşıtı protestolar ilk olarak Şam’ın güneyinde bulunan Dera şehrinde başlamıştı. 6’ıncı yılına giren Suriye iç savaşında Halep, Rakka, Lazkiye derken unutulan bir bölge olarak kalan Dera’da, muhalifler çoğunluğu kırsal olmak üzere bölgenin yüzde 65’ini kontrol ediyor. İsrail’in işgal ettiği Golan tepelerine sınır olan bölgede, IŞİD’in küçük de olsa kontrol ettiği bir bölge var ve muhalifler her geçen gün IŞİD kontrolündeki bu bölgeyi düzenlediği operasyonlarla ele geçiriyor.

Rejim güçleri, İran ve Rusya’nın yoğun saldırıları sonrası mevzileri kaybeden muhaliflerin 6 Temmuz itibariyle bazı bölgelerde Rusya ile anlaşma yaparak ateşkesin sağlandığı belirtiliyor.

17 Temmuz 2018: Dera’da yapılan anlaşma kapsamında muhalifler tüm şehir ve kasabalarda ağır ve orta silahlarını teslim edecek. İsteyen muhalif gruplar Dera’da kalmayıp aileleriyle beraber İdlib’e geçebilecek, şehirlerini ve kasabalarını terk eden tüm insanlar da Rusya garantörlüğünde geri dönebilecek.

Rejim ve Rusya için en önemli madde ise Suriye-Ürdün sınırındaki tüm kontrol noktalarının Suriye hükümetine teslim edilmesiydi. İşte kontrolün rejime geçtiği Dera’da son durum haritası…

Suriye’nin güneyindeki Dera’da son durum haritası (17 Temmuz 2018)

19 Haziran ile 12 Temmuz tarihlerinde Dera’da son durum haritaları arasındaki farklar…

19 Haziran ile 12 Temmuz Dera haritaları arasındaki farklar…

Suriye’nin güney batısında son durum: İran destekli güçler, muhalifler ve IŞİD.

Suriye’nin güney batısında son durum: İran destekli güçler, muhalifler ve IŞİD

6 Temmuz 2018:

– Suriye’de çatışmaların yaşandığı Dera ile ilgili konuşan Ürdün Hükümet Sözcüsü Cumana Guneymat, artık Suriyelilere kapılarını açmayacaklarını söyledi.

– Esad rejimi saldırılara başladığı ilk 9 günde yaklaşık 320 kilometrekarelik alanda ilerledi.

– Şiddetli saldırılarından kaçan sivillerin sayısnın 350 bini geçtiği bildirildi.

21 Şubat 2017:

Dera’nın en güneybatısında bazı toprakları kontrol eden IŞİD, Dera’da muhaliflerin rejime karşı ilerleyişinin ardından saldırya geçti ve kısa sürede bazı bölgeleri ele geçirdi.

IŞİD Dera’da ele geçirdiği bölgeler

Dera’da son durum ise şöyle:

Suriye Dera’da son durum haritası (Ocak 2017)

Dera Nerede?

Dera nerede? | Suriye Haritası

En Güncel Haliyle Afrika Maden Haritası

Coğrafi keşifler ile başlayan Afrika’nın Batılı ülkeler tarafından sömürülmesi yüzyıllardır devam ediyor. Halen keşfedilmemiş doğal kaynakları topraklarında barındıran dünyanın en büyük ikinci kıtası Afrika, dev şirketlerin gözü diktiği bir yer. Petrol, doğalgaz, elmas, uranyum, bakır, kobalt ve altın gibi günlük hayatının her alanında kullanılan ve devlet için yaşamsal kabul edilen madenlerin çıkarıldığı kara kıtada, iç savaşın ve çatışmaların yaşanması nedeniyle zenginlik yansıtılmıyor/yansıtılamıyor.

Rusya ve Kanada’nın ardından dünyanın en büyük elmas üreticilerinin başında Botsvana geliyor. Gana ve Güney Afrika ise altın rezervlerinde öne çıkıyor.

En fazla petrole sahi olan Afrika ülkeleri Nijerya ve Angola. Doğalgazda ise (sıvılaştırılmış doğalgaz LNG) Mozambik’in son 10 yılda keşfedilen rezervleri gelecek vadediyor.

Nükleer yakıt olarak kullanılan uranyumda da önemli paya sahip olan Afrika kıtasında, en çok uranyumun çıkarıldığı ülkeler Nijer ve Namibya.

Afrika’da en fazla çıkarılan madenlerin harita üzerinde gösterimi ise şöyle;

Afrika’da en fazla çıkarılan madenler (Afrika maden haritası 2017 – Kaynak: AA)

Afrika haritası:

Kaynak: StratejikOrtak.com