5 Ülkenin Anlaştığı ‘Hazar Denizi’nin Statü Sorunu’ Nedir?

1992’de ortaya çıkan ve Rusya, Azerbaycan, İran, Türkmenistan ve Kazakistan arasında krize neden olan Hazar Denizi’nin statü sorunu, 5 ülkenin  geçtiğimiz Aralık ayında yaptığı mutabakat ile son bulmuştu.

Bugün 5 ülkenin Hazar Denizi’nin hukuki statüsü konusundaki anlaşmayı imzaladığj bildirildi. Peki Hazar Denizi sorunu nedir?

Hazar Denizi nerede?

Güneydoğu Avrupa ve Asya’nın birleştiği noktada yer alan Hazar Denizi, 371 bin kilometrekarelik alana sahiptir. İran, Rusya, Kazakistan, Azerbaycan ve Türkmenistan’ın kıyısı bulunan deniz doğalgaz ve petrol açısında zengindir.

Hazar Denizi ve kıyıdaş ülkeler

Hazar sorunu nedir?

Hazar Denizi, geçmişte Sovyetler Birliği ve İran arasında bir sorun teşkil ederken, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla 1992’de denize kıyıdaş yeni ülkelerin varlığıyla yeniden harlanmıştır. Bu sefer denizin statüsü hakkında hak iddia eden devlet sayısı artmıştır. Bağımsız olan Azerbaycan, Türkmenistan ve Kazakistan, kendi kıyılarında hak iddia etmiştir.

Sorunun en temeldeki başlığı Hazar’ın deniz mi yoksa göl olarak mı kabul edileceğidir. Çünkü deniz olarak kabul edilirse 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre, göl olarak kabul edilir ise kıyıdaş ülkelerin ortak kararına göre hareket edilmelidir.

Hazar göl olarak kabul edildiği halinde Hazar ya tamamen ulusal sektörlere bölünecek ya da devletlerin ortak kullanımına bölünecek.

Ülkelerin Hazar’ın statüsüne ilişkin iddiaları

Azerbaycan: Azerbaycan “açık deniz” ve “sınır gölü” şeklinde iki tezi savunmaktadır. Açık deniz politikasıyla 12 millik karasuları, 200 mil veya daha fazla kıta sahanlığı ve 200 millik münhasır ekonomik bölgeye sahip olacaktır. Sınır Gölü ile de Hazar beş ulusal sektöre bölünecektir.

İran: Hazar’ı bir göl olarak kabul eden İran, beş ülkenin Hazar’ı ortaklaşa kullanması gerektiğini ve diğer hiçbir ülkenin kullanmaması gerektiğini savunmaktadır.

Rusya: Rusya, 1996’dan bu yana denizin bölünmesi taraftarı olmuştur. Hatta Rusya, Kazakistan ile Hazar’ı deniz tabanını eşit uzaklık ilkesine göre tamamen bölen ve su kütlelerinin kullanımını eşit olarak ayıran bir anlaşma imzaladı.

Türkmenistan: İran ve Rusya ile aynı düşünen Türkmenistan, sık sık politika değiştirse de son olarak Hazar’ın statüsü konusunda tüm devletlerin onayı alınan ortak bir anlaşma yapılana kadar su dibi ve su kütlesinin ortak kullanımını savunmuştur.

Kazakistan: Azerbaycan ile aynı politikayı sürdüren Kazakistan, Hazar’ı iç deniz olarak tanımış ve 1982 BMDHS’nin uygulanmasını istemiştir.

Hazar’ın hukuki statüsünün taslağı üzerinde mutabakat imzalandı

Hazar Denizi’ne kıyısı bulunan ülkeler, iş birliği ilkeleriyle yasal sorumluluklarını içeren ve 5 devlet için eşit şartlar getiren anlaşma taslağı üzerinde uzlaştı.

Taslağa göre, sahilden 15 deniz mili mesafeye kadar olan bölgeler, her ülkenin kendi arazisi olarak kabul edilecek.

– Bu mesafeye 10 deniz mili eklenerek toplam 25 mil, her ülkenin balıkçılık alanı olarak belirlenecek.

– Diğer kısımlar ise ortak kullanıma açık, tarafsız bölge olacak.

– Kıyıdaş ülkelerin iş birliği ilkelerini ve yasal sorumluluklarını içeren ve 5 devlet için eşit şartlar getiren taslağa göre, Hazar’ın dibi, yan yana ve karşı karşıya olan ülkeler arasında bölgelere bölünecek. Kimin ne kadar bölgeye sahip olacağı daha sonra belirlenecek.

– Nihai anlaşma, teknik detaylar hazır olduğu takdirde 2018’in ilk yarısında Kazakistan’da yapılacak devlet başkanları zirvesinde liderlerin onayına sunulacak.

Hazar Denizi’nin petrol rezervi

Dünya petrol rezervinin yüzde 4’ünün, doğalgaz rezervinin de yüzde 6’sının Hazar Denizi’nde bulunduğu tahmin ediliyor. Halen bölgede keşfedilmemiş doğalgaz ve petrol yataklarının olduğu düşünülüyor.

Kaynak: GZT.com

Sessizliğe Bürünen Suriye’de Son Durum Haritası (Ağustos 2018)

Suriye’de Taraflar
Esad Rejimi  – Hizbullah, Rusya, İran ve Şii Milisler
Muhalifler – Ahrar uş-Şam, Şam’ın Fethi Cephesi, ÖSO vb.
PYD/YPG  – SDG çatısı altındaki küçük gruplar ve PKK
IŞİD – Örgüte biat eden yerel milis güçler ve aşiretler

Stratejik Ortak olarak Suriye’de son durum ve savaş haritasını Ağustos 2018 itibariyle sizler için hazırladık.

Suriye’de rejim güçleri, 2011’de ilk gösterilerin başladığı muhaliflerin kontrolündeki Dera ve sınır bölgelerinde tamamen kontrolü sağladı. Öte yandan işgal altındaki Golan Tepeleri‘nin karşısında 3 yıldır IŞİD kontrolünde olan bölge de terör örgütünden kurtarıldı. İki haftadır sessizliğin hakim olduğu ülkede rejim unsurlarının İdlib’e yönelik operasyon için hazırlık yaptığı, fakat bunun Rusya tarafından desteklenmediği belirtildi. Türkiye sınırını işgal eden PYD unsurları ise Şam yönetimiyle anlaşma yaptığını iddia etse de bu henüz doğrulanmadı.

8 Ağustos itibariyle ülkede PYD kontrolündeki Fırta’ın kuzeyi ve Menbiç, HTŞ ve muhaliflerin kontrolündeki İdlib, TSK destekli muhaliflerin kontrolündeki Afrin ve Fırat Kalkanı bölgesi rejim güçlerinin kontrolü dışında bulunuyor. Öte yandan ülkede IŞİD’in etkinliği büyük çoğunlukta kırılsa da örgüt çöl bölgelerinde bazı alanlarda hakimiyetini devam ettiriyor.

IŞİD’in hakimiyeti konusunda kesinliğin olmadığı Suriye’de son durum haritası iki farklı harita ile şöyle gösterilebilir;

7 Ağustos 2018: IŞİD’in varlık alanı dar kapsamlı gösterilen ETANA kaynaklı harita.

Suriye son durum haritası (Kaynak: ETANA – 7 Ağustos 2018)

6 Ağustos 2018: Çoğu kaynak tarafından doğruluğu kabul gören ISWNews kaynaklı harita.

Suriye savaş haritası (Kaynak: ISW – 6 Ağustos 2018)

1 Ağustos 2018: Suriye’de askeri üssü bulunan ülkeler ve konumları.

Suriye’de askeri üssü bulunan ABD, Rusya, Türkiye ve İran’ın konuşlandığı bölgeler. (1 Ağustos 2018)

Suriye ile ilgili geçen ayın bazı önemli başlıkları(eskiden yeniye):

– YPG/SDG, Suriye’de IŞİD’den alınan yerler için ortak yönetim kararı aldı. Daha önce bazı bölgeler doğrudan YPG tarafından, bazıları ise paravan yerel meclisler tarafından kontrol ediliyordu.

– Rusya’nın Şam Büyükelçisi Kinşak, Suriye’deki İran yanlısı güçlerin varlığıyla ilgili sorunun çözüldüğünü ve ülkenin güneyinde bu güçlerin bulunmadığını söyledi.

https://stratejikortak.com/2018/09/idlib-harita-son-haberler.html

– Afganistan, Pakistan, İran, Tacikistan, Suriye ve Türkiye’de terör faaliyetlerinde bulunan Özbek vatandaşı Zahir Rahimov, Özbekistan Güvenlik Servisi’ne (SGB) teslim edilerek ülkesine gönderildi.

– Suriye rejimi Güney Osetya ile diplomatik ilİşki kurma kararı aldı. Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim ile Güney Osetya Dışişleri Bakanı Dmitriy Medoev, Pazar günü Şam’da devletler arası diplomatik ilişkilerin kurulmasına dair bir anlaşma imzaladılar.

– Suriye’nin El Bab şehrindeki yerel meclis, Türkiye’nin desteğiyle spor kompleksi açtı.

– İç savaşın ardından ilk kez FİFA’dan bir heyetin Suriye’yi ziyaret edip stadların durumunu inceleyeceği belirtildi.

– Rusya, Suriye’deki İran güçlerini, işgal altındaki Golan Tepeleri’nden 100 km uzakta tutmayı önerdi. İsrail’in ise sınırdan 100 km uzakta da olsa İran’ın bölgeye yerleşmesine izin vermeyeceğiz cevabını verdiği iddia edildi.

– Rusya Savunma Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada ABD’nin Suriye’de operasyon gerçekleştirmeye devam etmek için hiçbir yasal dayanağı olmadığı, ülkedeki varlığını sürdürmek için tek mümkün yolun Moskova ve Şam ile göçmenlerin geri dönmesi için işbirliği yapmak olduğu ifade edildi.

– Koalisyonun sivil-asker faaliyetleri sorumlusu Fransız Tuğgeneral Parisot, Suriye’deki operasyonların ardından elindeki toprakları kontrol altında tutmak için “Kuzey Suriye Savunma Gücü“ne eğitim verdiklerini söyledi.

– Menbiç‘te halk, arap bir lideri öldürdüğü gerekçesiyle terör örgütü YPG’ye karşı bir günlük genel greve gitti.

Şu anda stratejiksozluk.com’da tartışılıyor: savaş sonrası suriye’nin geleceği

– Beşar Esad, askeri hedeflerindeki önceliğin İdlib’i geri almak olduğunu açıkladı.

– YPG’nin çatı örgütü Suriye Demokratik Güçleri, Şam yönetimiyle savaşı sona erdirme görüşmeleri konusunda anlaştıklarını açıkladı. Anlaşmanın detayları konusunda açıklama yapılmadı.

– Rejimin olası İdlib operasyonu öncesi Suriye Kurtuluş Cephesi, Heyet Tahrir Şam ve Ulusal Kurtuluş Cephesi, Suriye’nin kuzeyinde “Yeni Fetih Ordusu”nu kurduklarını açıkladı.

– Suriye’nin BM Daimi Temsilcisi Beşar Caferi, ülkenin güneyindeki Dera kentinin militanlardan tamamen temizlendiğini ve ordunun kentteki operasyonu tamamladığını açıkladı.

– 7 Eylül’de yapılması planlanan Rusya-Türkiye-Fransa-Almanya zirvesinin ana gündeminin ‘Suriyeli sığınmacıların yurtlarına geri dönmesi’ olacağı belirtildi.

– Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Lavrentyev, Suriye’nin ılımlı muhalefeti ile Türkiye’yi, İdlib bölgesinde Nusra sorununu çözmeye çağırdıklarını belirterek İdlib’e yönelik geniş kapsamlı operasyon olmayacağını açıkladı.

– Türkiye’nin Afrin’de hayatını kaybeden ÖSO askerlerinin ailelerine 60 bin Türk Lirası tazminat ödediği ve aylık 100 dolar maaş bağladığı bildirildi.

– 34 bin 180 Suriyeli sığınmacı, Gaziantep, Adıyaman ve Mardin’deki 5 geçici barınma merkezinden sınır bölgelerindeki kamplara nakledilecek.

– Doğal Kararlılık Operasyonu üst düzey komutanlarından general Gedney, IŞİD’in Suriye-Irak sınırındaki son kalan bölgesinde 1000’den fazla savaşçı olduğunu söyledi.

– Harran Üniversitesi’nin El Bab, Cerablus, Afrin ve Çobanbey kentlerindeki gençlerin faydalanabileceği üniversite eğitimine gelecek aydan itibaren başlayacağı bildirildi.

– 6 yıl sonra ilk kez Suriye bayraklı bir gemi İstanbul Boğazı’ndan geçiş yaptı. Yük gemisi Rusya’ya gitmek için Karadeniz’e açıldı.

– Hamas, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani‘nin Ankara’da buluştuğunu ve Suriye’ye yönelik siyasi çözümde uzlaşma sağlandığını açıkladı.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Türk Diplomasisinde Son Viraj, Son 4 Yılımız

Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan bu yana dış işlerinde yaşadığı sorunları çözmek maksadıyla neredeyse her zaman ilk olarak diplomasi kanalını tercih etti. Peki, Türkiye dış ilişkilerinde nasıl? Diplomatlarımız ve bürokratlarımız başarılı mı? Türkiye Diplomasisi hep mi böyleydi? Öncelikle son dört yılda neler yaşadı ona bakalım. Aşağıdaki Kronolojik liste, 2014 yılında Mit tırlarının Adana’da durdurulmasından sonra hazırlanmıştır.

19 Ocak 2014: Muhalefet kanadının iddiasına göre El Kaide örgütüne silah taşıyan MİT TIRları Adana’da jandarma tarafından durduruldu. Tutanağa göre, araçtaki görevliler TIR’ı durduran jandarmaya, ‘Arayamazsın, devlet sırrı’ dedi. Olay Savcılık ve Milli İstihbarat Teşkilatı arasında krize neden oldu.  Hükümet kanadına göre, TIRların içerisinde Bayırbucak Türkmenlerine giden yardımlar vardı. Olayda Türk Diplomasisi, dış ilişkilerinde büyük yara aldı.

27 Mart 2014: Dönemin Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın da dahil olduğu iddia edilen bir ses kaydı Youtube’ta paylaşıldı. Türkiye’de Youtube’a erişim yasağı geldi.

11 Haziran 2014: Türkiye Cumhuriyeti Musul Başkonsolosluğuna Işid terör örgütü saldırdı. Başkonsolos dahil olmak üzere 49 kişi rehin alındı. 101 günlük esaretin ardından kurtarıldılar.

06 Ekim 2014: Ayn-el Arap’ta (Kobani) yaşanan olaylar nedeniyle, HDP’nin yaptığı protesto çağrısı sonunda yaşanan olaylarda tam 50 kişi hayatını kaybetti.

22 Ocak 2015: Somali’nin başkenti Mogadişu’da bomba yüklü araçla Türk delegasyonunu hedef alan saldırı düzenlendi.

22 Şubat 2015: Suriye’de IŞİD’in kontrolü altında bulunan bölgede yer alan, Süleyman Şah Saygı Karakolundaki türbeye ait emanetlerin tahliye edilmesi amacıyla ”Şah Fırat” operasyonu yapıldı.

Şah Fırat Operasyonu

17 Mart 2015:  Trans Anadolu doğalgaz boru hattının temel atma töreni Kars’ta yapıldı.

15 Nisan 2015: Avrupa Parlamentosu ”Soykırım Tasarısını” kabul etti.

20 Temmuz 2015: Terör Örgütü PKK’nın Suruç ilçesinde yaptığı bombalı saldırı sonucunda 34 kişi hayarını kaybetti, 104 kişi yaralandı. Olaydan sonra ”Çözüm Süreci” askıya alındı.

24 Kasım 2015: Rusya Federasyonuna ait savaş uçağı, Türkiye tarafından, sınır ihlali nedeniyle düşürüldü. Rus tarafı sınırın geçilmediğini iddia etti. Olaydan sonra Türkiye ve Rusya arasında kriz başladı. İlişkiler zedelendi. Olaydan yaklaşık bir yıl sonra gerçekleşen FETÖ’nün hain darbe girişiminden sonra, uçağın düşürülmesinden sorumlu iki asker, Fettulahçı terör örgütüne üye olmaktan tutuklandı.

01 Aralık 2015: Rusya Başbakanı Merdeyev, Putin’in isteği doğrultusunda hazırlanan Türkiye’ye yaptırım pakedini imzaladı. İki ülkenin ilişkileri tekrar yara aldı.

15 Temmuz 2016:  Türkiye’de askeri darbe girişimi yaşandı. Amerika Birleşik Devletleri destekli olduğu iddia edilen, Fettulah Gülen Cemaati Türkiye’de darbe girişiminde bulundu. Türk Milletinin büyük çaba ve fedakarlıklarıyla girişim bastırıldı. Darbe girişimi boyunca 1.500’ü aşkın kişi yaralandı, 240 kişi hayatını kaybetti, Türkiye Büyük Millet Meclisi bombalandı.

15 Temmuz Darbe Girişimini Halk Püskürttü

20 Temmuz 2016: MGK’nın tavsiyesiyle 3 ay süreyle Olağanüstü Hal ilan edildi. Bu durum tam 7 kez uzatıldı ve 18 Temmuz 2018’de kaldırıldı.

24 Ağustos 2016:  Türkiye ”Fırat Kalkanı” kod adıyla Cerablus’a sınır ötesi operasyon başlattı. Bölge Işid’den temizlendi, Terör koridoru engellendi.

Fırat Kalkanı Harekatı

19 Aralık 2016: Rusya’nın Türkiye Büyükelçisi Andrey Karlov, Ankara’da uğradığı suikast sonucu hayatını kaybetti.

11 Mart 2017: Türkiye Hollanda Krizi. Dışişleri bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun referandum için Hollanda’da yapacağı mitingin, güvenlik gerekçesi ile iptalin ardından patlayan kriz, iki ülke ilişkilerini derin şekilde yaraladı.

18 Mayıs 2017: ABD’nin İran’a nükleer programı nedeniyle uyguladığı yaptırımları delmekle suçlanan Reza Zarrab’a ABD’de dava açıldı.

Haziran 2017: Katar’da Ortadoğu’nun son yıllardaki en büyük siyasal krizi patlak verdi. Suudi Arabistan ve Mısır başta olmak üzere, çoğu Arap ülkesi, Katar’ın İran ile ilişkileri ve ülkenin yasa dışı silahlı örgütlere destek verdiği iddiası üzerine, Katarla diplomatik ilişkilerini kestiğini açıkladı. Türkiye krizde, müttefiki Katar yanında yer aldı. Türkiye Katar’a asker gönderme kararı aldı.

25 Eylül 2017: Kuzey Irak’ta Bağımsızlık Referandumu yapıldı. Türkiye’nin çeşitli mercilerden bir iç güvenlik sorunu olarak nitelendirdiği bu olayda her fırsatta Irak’ın toprak bütünlüğü vurgulandı. Sonunda referandum yapılmasına rağmen karar askıya alındı.

08 Ekim 2017: Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye ile vizeleri durdurma kararı aldı.

06 Aralık 2017: Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump, Kudüs’ü İsrailin başkenti olarak tanıdığını açıkladı. Diğer hiçbir ülke ve Birleşmiş Milletler gibi, Türkiye’de bu kararı tanımadı.

23 Aralık 2017: Birleşik Arap Emirlikleri Dış İşleri bakanının Twitter’dan Fahreddin  Paşa’ya zamanında kutsal emanetleri Türkiye’ye getirmesi nedeniyle hırsız ithamında bulunması sebebiyle, iki ülke arasında gerginlikler yaşandı.

21 Ocak 2018: Zeytin Dalı Harekatı başladı.

18 Mart 2018: Zeytin Dalı Harekatı’nın merkez hedefi Afrin kenti düştü.

12 Haziran 2018: Azerbaycan doğalgazını Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıyacak Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı’nın (TANAP) projesinde ilk gaz akışı gerçekleşti.

09 Temmuz 2018: Türkiye cumhurbaşkanlığı seçiminde seçimi ilk turda oyların salt çoğunluğunu alarak kazanan Türkiye cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 22 ülke liderinin de katıldığı  törende yemin etti ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi resmen başladı.

25 Temmuz 2018: Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 10. BRİCS zirvesine konuk olarak katıldı.

Ağustos 2018: 9 Aralık 2016’da PDY üyesi olmaktan tutuklanan, misyoner ve ajan Rahip Brunson,  Amerika Birleşik Devletlerinin isteği üzerine serbest bırakılmayınca Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’ye yaptırım kararı alındığını açıkladı.

01 Ağustos 2018: Dolar kuru 5 ₺’yi buldu.

Son dört yılda yaşadığımız kriz, operasyon ve antlaşmaların en azından bir kısmını hatırladıysak, bunlar aklımızın bir köşesinde dursun. Şimdi biz, kronolojik sıranın sıkıcı ve baskıcı etkisinden sıyrılıp, daha genel bir şekilde ülkemizi inceleyelim.

Avrupa Birliği Meselesi

Türkiye, yadsınamaz bir şekilde yıllardır Avrupa Birliğine girme hedefinde.Daha yenilerde Avrupa Birliğine girmenin bizim için stratejik bir amaç olduğunu söyleyerek Dış İşleri Bakanımız Mevlüt Çavuşoğlu, bu durumu bir kez daha doğrulamış oldu. Şimdi, Avrupa Birliğine girmenin doğru olup olmadığını, artı ve eksilerini bir kenara bırakıp, bu yolda neler yapmışız, ne kadar ilerlemişiz ona bakalım.

1. Üyelik Müzakerleri Başlıyor 

Türkiye Cumhuriyeti’nin AB macerası, 1963 yılında, Avrupa Ekonomik Topluluğu ile ortaklık anlaşması imzalamasıyla başlıyor. Ardından günümüzde de devam eden adaylık için müzakerelere, 1987’de başlamıştır. 1999’da aday olarak kabul edilen Türkiye 2005’te tam üyelik müzakerelerine başlamıştır.

2. Müzakere Süreci

2005 yılında tam üyelik için aday kabul edilip, görüşmelere başlayana dek, bu süreçte başarı olarak sayılabilecek tek ilerlememiz, 1995 yılında, Avrupa Birliği ile gümrük birliğine girmemizdi. Onun dışında klasik batı oyalamalarından sonra ancak başlanan müzakerelerde AB Başkanlığından alınan verilere göre toplamda 33 fasıl başlığı açılmış, bunlardan;

6) Şirketler Hukuku (1 KK)

20)  İşletme ve Sanayi Politikası (1 KK)

21) Trans- Avrupa Ağları  (1 KK)

28) Tüketicinin ve Sağlığın Korunması (1 KK)

32) Mali Kontrol (3 KK)

olmak üzere 5 tanesi tamamlanmış fasıllardır. AB üyesi Güney Kıbrıs yönetiminin tek taraflı (başta güvenlik konuları olmak üzere) bloke ettiği fasıllar dışında Aralık 2006 tarihli Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi Kararı çerçevesinde 8 fasıl daha askıya alınmış durumdadır.

3. Birliğin Görüşleri

Büyükten küçüğe doğru, Avrupa Birliği’ndeki önemli ülkelerin Türkiye’nin üyelik sürecine nasıl baktığını inceleyelim. Her biri için küçük bir araştırma yeterlidir.

Almanya: Şansöyle Merkel önderliğinde Almanya, Türkiye’nin birliğe girmesine en soğuk yaklaşan ülke durumunda.

Birleşik Krallık: Avrupa Birliğinde ayrılma sürecinde olsalar da tarihsel olarak Türkiye’nin üyeliğini desteklemişlerdir.

Fransa: Eski Hükumetlerin aksine Macron yönetimi, Türkiye’nin tam üyeliğine artık şiddetle karşı değil.

İtalya: Diğer Akdeniz ülkeleri gibi, İtalya da  Türkiye’nin üyeliğini destekliyor. İtalya’nın Türkiye’nin AB içerisindeki en büyük 3. ticari ortağı olduğunu hatırlatalım.

İspanya: Görüşleri çok farklı değil. İspanya, Türkiye-AB diyaloğunun bölgenin jeopolitik istikrarı açısından kilit rol oynadığını düşünüyor.

Belçika: Belçika her ne kadar geçmişte Türkiye’nin üyeliğine sıcak baktıysa da Başbakan Charles Michel bu tutumu değiştirerek mart ayında yaptığı bir açıklama ile müzakerelerin durdurulmasını istedi. Aynı zamanda Belçika’nın başkenti Brüksel, Avrupa Birliği’nin de başkenti durumunda.

4. Sonuç

Avrupalı ülkelerin bakış açısı ortada. Fakat şüphesiz başta ekonomi olmak üzere birliğe girişimiz bir çok yarar sağlayacak. Müzakere sürecine bakacak olursak, büyük bir oyalama olduğu alenen ortada ve buna kimse bir şey diyemez. Yine de diplomatlarımız ve bürokratlarımız süreci hızlandırmak veya dosyaları olumlu yönde ilerletmek adına farklı şeyler yapabilirler miydi?

Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçişimizden sonra, Avrupa Birliği Bakanlığı, başkanlık olarak Dış İşleri Bakanlığına bağlanmıştır. Bu durumun diyalogu hızlandıracağı kanaati yaygın olsa da, AB için nihai bir sonucu ne zaman alırız veya alabilir miyiz? Söylemek zor.

Kriz Yönetimi

Peki, Türk diplomasisi kriz dönemlerinde ne yaptı? Duruşu nasıldı? Gelin yukarıdaki sıkıcı kronolojik listeye gere dönüp, oradaki bir kaç krizi masaya yatıralım ve neler yapmışız bir bakalım.

1. Rus Uçağının Düşürülmesi

Olay 24 Kasım 2015’te cereyan ediyor. Türkiye’nin Suriye sınırında bir Rus Su-24 uçağı,  Türk F-16 tarafından, sınır ihlali nedeniyle, angajman kuralları nedeniyle düşürülüyor. Ardından Rusya, Türkiye ile tüm askeri temaslarını askıya alıyor.

Peki, sonrasında ne yapıyoruz? Öncelikle Türk yetkililerden, Rus uçağına tam on kez İngilizce şekilde, rotanızı güneye çevirin uyarısı yapıldığı açıklandı.  Zaten Suriye Sınırı için angajman kuralları, 2012’de bir Türk keşif uçağının ihtarsız düşürülmesi ile değişmiş ve katılaşmıştı. Türk tarafına göre, bunca ihtardan sonra, uçağın düşürülmesi kadar doğal bir şey yoktu.  Rus tarafı ise, sınır ihlali olmadığını ve planlı bir provakasyon olduğu iddia edildi. Türkiye’den özür gelene değin, yaptırım uygulayacaklarını açıkladılar.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise, özür dilemeyeceğini, sınır ihlalinde bulunulduğu için, Rusya’nın özür dilemesi gerektiğini söylediler. Bu sırada NATO kanadından da Türkiye’yi destekleyen, sınır ihlali olduğuna yönelik raporlar geliyordu. Yaptırımlar bir süre sürdü, ardından Kremlin’den Erdoğan özür diledi duyurusu geldi. Recep Tayyip Erdoğan ise, üzüntümü belirttim dedi. Ardından ilişkilerde normalleşme başladı. Günümüzde Türk Rus ilişkileri Abd ile olan gerginliğin etkisi ile iyi durumda seyretmekte.

2. Terör Koridoru

Emperyal güçlerin desteğinde, güya bağımsız bir Kürt devleti kurmak amacıyla, bölücü ve terörist PKK’nın Suriye ve Irak uzantıları, bu ülkelerin Kuzeyinde, Türkiye’nin Arap dünyası ile bağlantısını kesecek ve durmadan bölgeye terör ithal edecek bir kukla devlet için çalışıyordu. Türkiye bu büyük tehdidi öncelikle diplomatik oalrak çözmeye çalıştı. Görüşmelerde, teröristlerin, Fırat’ın doğusuna çekileceği kararlaştırıldı. Fakat ABD bir çok sözü gibi bu sözünü de tutmadı. Bir çekilme gerçekleşmedi.

Tehdit büyürken ve zaman Türkiye’nin aleyhine işlerken önce tezkereler geldi, ardından iki büyük operasyon; Fırat Kalkanı Harekatı ve Zeytin Dalı Harekatı yapıldı. Türkiye’nin Güney sınırının güvenliği için yapılan bu iki operasyon büyük başarıyla sonuçlandı. Türk Jetlerinin hedefleri büyük başarı oranıyla vurması, saha birimlerinin güçlü ve güvenli ilerleyişi, Ergenekon kumpaslarının, 15 Temmuz darbe girişiminin  Türk ordusuna zarar vermediğinin ispatı oldu.

Terör Koridoru Planı ve Sözde Kantonlar

Türk diplomasisi hepten başarısızdır veya tümüyle başarılıdır diyemeyiz. Görüldüğü üzere özellikle kimi kriziler doğru şekilde yönetilip idare edilmişken, elde edilen fırsatların kaçırldığı olmuş, Söylenen sözler çiğnendiği ve Türkiye’nin oyalandığı da görülmüştür. Peki, sotunlar nasıl çözülür? Dış politikada nasıl daha itibarlı oluruz? Cevap Liyakat.

Devletin dış politikasının emanet edileceği insanlar büyük titizlikle seçilmiş, rüştünü ispat etmiş, insan ilişkileri iyi olan vatansever kişiler olmalı. Bu işin eğitimini mutlaka almış, getirileceği pozisyonu hak etmiş kişiler seçilmelidir. 3-5 yıllık politikalar değil, Büyük Britanya gibi çok uzun dönemler için dış politika planları yapılmalıdır. Her yeni dış ilişkiler bakanıyla, her başbakan değişikliğiyle yeni maceralara yelken açılmamalı. Dış politikada maceraperest davranılmalı. Realist bir politika izlenmeli.

Okuduğunuz için teşekkürler.

İran Türkleri ve Kürtlerinin Türkiye’ye Bakışı

Ekim 2009’da İran’da Muhittin Ataman tarafından yapılan saha araştırmasındaki, gözlem ve mülakatlar sonucu ortaya çıkan bu yazıdaki kişilerin isimleri İran’daki siyasal durumun hassasiyeti ve mülakatlara katılanların talepleri doğrultusunda gizlenmiştir.

İran Azerileri ve Kürtleri
İran’da gerçekleşen saha araştırmasında belki de dikkat çekilmesi gerekilen önemli konulardan biri de İran’da yaşayan Azeriler, Kürtler ve diğer Türk grupların şaşırtıcı bir biçimde Türkiye’deki cepheleşmeye benzer biçimde bir ayrışma içinde bulunmasıdır. Daha açık bir ifadeyle belirtmek gerekirse İran içerisinde ciddi bir nüfusun Türkiye’deki gündemi yakından takip ettiği ve kendi etnik yapısı kapsamında hem Türkiye’ye yönelik hem de İran’da yaşayan diğer grup/veya gruplara yönelik politik bir duruş takındığı gözlemlenmektedir. Bunlar arasında en öne çıkanı ise İranlı Türkler ve Kürtlerin hem bir birine yö-nelik hem de Türkiye’ye yönelik bakışları olmuştur. Ancak, bu grupların birbirine yönelik algılamalarının Türkiye’ye yönelik algılamaların bağımsız olmadığını aksine doğrudan Türkiye’deki iç siyasetin gündemine göre oluştuğu görülmektedir. Akademik anlamda düşünüldüğünde klasik realizmin iç-dış siyaset ayrımının İran örneğinde geçerliliğini yitirdiği ve İran vatandaşları arasındaki ilişkilerin bir anlamda Türkiye tarafından belirlendiği bir süreç yaşandığı görülmektedir.

Bu noktada gözlemlere geri dönecek olursak kendilerini İran Türkleri olarak adlandıran kesimin etnik bir tanımlama ile Türkiye’deki milliyetçiliği benimsediğini ifade ederken, kendisini İranlı Kürt olarak tanımlayan kesimlerin ise Türkiye’yi Kürtlerin taleplerinin karşılamamakla suçladığı gözlemlenmiştir. Açıkçası Azerilerin ve Kürtlerin bir kısmı sanki İran’da yaşayan iki azınlık grup değil de, Türkiye’de yaşananların İran’daki yansıması gibi görünmekte, düşünmekte ve hareket etmektedirler. Öte yandan bu gruplar arasındaki ilişki de dikkat çekicidir. Birbirlerini Türkiye’deki kavramlarla tanımlamakta ve suçlamaktadırlar. Görüştüğüm Azerilerin bir kısmı, milliyetçi olduklarını düşündükleri Kürtleri “PKK’lı”; Kürtlerin bir kısmı da Türk milliyetçisi olarak gördükleri Azerileri “baskıcı ve ırkçı” olarak nitelendirdiğini belirtmek gerekir.

Türkiye’de kullanılan çatışmacı dilin İran’a bu şekliyle yansıması, İran devlet yetkililerin isteyeceği bir şey değildir. Çünkü İranlı yetkililer, devletin ve halkın birlik ve beraberliğini zedelediği gerekçesiyle radikal milliyetçi söyleme karşı çıkmaktadırlar. Ilımlı Azeri, Kürt ve Farslar ise milliyetçi çatışmacı ve ötekileştirici söylemi sona erdirecek olan Türkiye’deki demokratik açılımların başarılı olmasını ve kendi ülkelerindeki barışçıl söyleme katkı yapmasını ümit etmektedirler.

iran demografik harita
Haritayı büyütmek için tıklayınız

İran Türklerinin Nüfusu ve Türkiye’ye Bakışı
İran’da yaşayan Azeri Türklerinin Türkiye’ye olan ilgisi sürekli artmaktadır. İran siyasetine etkilerinin ve katkılarının sayısal oranlarına göre çok daha düşük olduğunu belirtmektedirler. Bağımsız kaynaklara göre, Azeriler ve diğer Türklerin İran’ın toplam nüfusunun yaklaşık %25-30’unu oluşturduğu halde görüştüğüm Azeriler, ülke nüfusunun %60-70’inin Türklerden oluştuğunu iddia etmektedirler. İran’ın en son yapılan nüfus sayımında toplam nüfusu 77 milyon 450 bin olarak açıklanmıştır. Yani Azeri Türkleriyle birlikte diğer tüm Türk gruplar İran’da 20 milyon’dan fazladır.  Bu konuda İran yönetiminin etnik nüfus sayımı yapmamasından dolayı net rakamlar verilmese de, İran’da ki Türk nüfusunun 20 milyon ile 35 milyon arasında değiştiği söylenmektedir. Azeriler dışında İran’da yaşayan görece küçük Türk toplulukları da bulunmaktadır. Örneğin, görüştüğüm bazı Gazneli Türklere göre, Horasan eyaletinde, özellikle İmam Rıza’nın türbesinin bulunduğu Meşhed kentinde, yaklaşık 800 bin civarında Gazneli Türk yaşamaktadır. Yukarıda da belirttiğim gibi, Türklerin önemli bir kesimi Türkiye’deki milliyetçi söylemi kendi ülkesine taşımış bulunmaktadır. Açıkçası bu durum kendilerini Fars kökenli olarak tanımlayan kesimlerde rahatsızlık yarattığını belirtmek gerekir.

İran’daki Kürtler ve Türkiye’ye Bakışı
Diğer yandan İran’da yaşayan Kürtler de Türkiye iç ve dış siyasetini yakından takip etmektedirler. Türkiye’deki Kürt, Alevi ve demokratik açılımlar konusunda tarafların dile getirdiği görüşler, Abdullah Öcalan’ın İmralı cezaevindeki durumu gibi Kürt sorunundaki ayrıntılı gelişmeler anında İran Kürtleri tarafından takip ediliyor olması dikkat çekmiştir. İran’daki Kürtleri temsil eden İran kökenli örgütlerin 1979 İslam Devrimi sonrasında, özellikle liderlerinin öldürülmesiyle zayıflamaları bir anlamda PKK ve PJAK başta olmak üzere İran’daki uzantısı olan grupların İran Kürtleri arasında toplumsal bir taban bulmasına yol açmıştır. Kendisini bu örgütlerin politikalarına yakın gördüğünü dile getiren İranlı Kürt akademisyenler ve kanaat önderleri, etnik kimlikleri konusunda daha hassas bir duruş sergilemekte ve bu bakış açılarıyla Türkiye’deki gelişmeleri yakından izlediklerini gözlemlenmiştir. Ancak, ülkelerindeki Kürt milliyetçiliğinin güçlenmesini ve toplumsal bir taban bulmasından rahatsız olan ve kendilerini Fars kökenli olarak tanımlayan kesimler ise PKK konusunda Türkiye’nin politikalarını desteklediklerini açıklamanın ötesinde bu konuda Türkiye ve İran’ın ortak hareket etmesini gerektiğini ifade etmişlerdir.

İran’da ki Kürtleri ve Türkleri anlatmışken son sözü, İran’ın etnik kimlik haritasına göre bölünmüş İran haritasını vererek İran’daki çeşitlilikle noktalayalım. Türkler, Araplar, Kürtler, Farslar…

iran etnik kimlik haritası
İran’ın Etnik Kimliğe Göre Bölünmüş Haritası

Bu yazı 2010 yılında yayınlanan ORSAM ANALİZ dergisinden alınmıştır.

ABD ve NATO’nun Füze Savunma Radarlarının Haritası

ABD öncülüğündeki NATO’nun füze savunma radarları dünyanın dört bir yanında aktif halde bulunuyor.

Türkiye’de  Malatya’nın Akçadağ ilçesine bağlı Kürecik beldesinde faaliyette olan AN-TPY-2 Radarları Türkiye’de NATO tarafından, İsrail ve Katar’daki bu sistemler ise ABD tarafından kurulmuş ve işletilmektedir. Neredeyse dünyanın her noktasını gören bu radarlar hava savunma füzeleri ile entegre olarak çalışmaktadır.

ABD ile NATO’nun Füze Savunma Radarları

https://stratejikortak.com/2017/01/nukleer-silahlar-ve-turkiye.html

İki Zıt Lider, Ortak Bir Savaş: Usame bin Ladin ve Eymen El-Zevahiri

Usta- Çırak İlişkisi: Azzam-Ladin

Öncelikle, Ladin’in üzerinde en büyük etkisi olan kişilerle başlarsak en başta Abdullah Azzam’ı koymamız gerekir. Ladin’i merkeze aldığım bu bölümde, Azzam ile kendisi başrolde olduğunu göreceksiniz. Ladin’in hayatına etki eden isimler sadece Azzam’la kalmamakla beraber; İbni Temiyye, Selahaddin, Muhammed bin Ladin ve Molla Ömer’dir.

Azzam’la kendisinin ilişkisi tam bir ‘usta-çırak’ ilişkisiydi. Ladin’i Azzam’a bağlayan şey, aslında Ladin’in cihad konusunda görüşlerinin tamamen oturduğu vakit yoğun şekilde ele alıp eleştirdiği konuydu. Ladin, ümmet alimlerinin oturduğu yerden maddi yardım yaparak  sadece konuşmaları ve olaylara müdahale olmamalarından rahatsızdı. Bu alimler, gençleri Afgan cihadına katmak için cesaretlendirir ama kendileri hiçbir şey yapmazdı. Birde bu kişilerin çoğunlukla Suudi din adamları olması, onun üzerinde durması gereken öncelikli konuydu.

Ladin bu durumu kendi sözleriyle 2006 yılında “Afganistan’da Ruslara karşı cihad başladığında Suudi Arabistan’daki alim ve şeyhlerimizi ziyaret ederdim, onlardan yola çıkmalarını ve cihada katılmalarını isterdim. Onların çoğu birçok özür ve bahaneler öne sürdü. Bunlardan birini halen hatırlarım. Onlar şunu dedi: ‘Usame, Allah’ın nimeti ile hepiniz harekete geçin inandığınız şey doğrudur ancak sizin yolunuza alışık değiliz ve bu yolu kullanmaya korkuyoruz.’ İnsanlar bilmediğinin düşmanıdır. Alimler cihada çıkmaya alışkın değillerdi. Çünkü dediğim gibi bu dini bir vazifedir ki insanlar arasında alimler bu sorumluluğu üstlenmedi.”

Ladin’in eski dostu Şeyh Musa el-Karni 2006’da bu konuda Ladin için “Cihad yapmak için Afganistan’a gitmeden önce birçok insan ona gitmemesi ve ülkesinde kalmasınını, bağış toplayıp mücahidlere göndererek mali destekle kendisini sınırlandırmasını tavsiye etti.” dedi.

Azzam’ın öğrencisi olan Ladin, liderlik özelliğini öğrenciyken de taşıyordu. Cihada olan katkısını ilk inşaat işleri, askeri faaliyete destek ve örgütlenmeyi sağlayarak ilk deneyimlerini sağlamıştı. Azzam’a körü körüne destek olmamış, onu liderliğinde yükselmek için önemli bir destek olarak görmüştü. Kararsız veya korkak biri değildi, her şeyi kafasında çoktan planlamıştı.

Fakat Azzam ile Ladin’in tanışmaları ile alakalı birçok spekülasyon vardır. Burada iddiaları dile getirirsek, bazı yazarlar Ladin’in Kral Abdul Aziz Üniversitesi’nde Azzam’ın öğrencisi olduğunu iddia ederken, diğerleri onların ancak Sovyetlerin Afganistan’ı işgal etmesinden sonra tanıştıklarını savunur. Bu karışıklığa ilaven Ladin’in eşi Necva’nın iddiasıdır. Şöyle ki o kendisi ile Ladin’in 1979 yazında ABD’ye seyahat ettiğini -yani sovyet işgalinden önce- nitekim Los Angeles’ta Abdullah Azzam adında bir adam ile buluşmuş olabildiğini savunur. Halid el Batarfi ayrıca Ladin’in erkek evlatlarından birinin fiziksel tedavisi için  ABD’yi ziyaret ettiğini söyler ancak Azzam ile ilgili veya seyahatin zamanı ile ilgili olsun hiçbir şey demez. Her ne kadar Ladin bir noktada ABD’yi ziyaret etmiş gibi görünse de, neden o zaman Ürdün’de yaşayan ve öğretmenlik yapan Azzam ile buluşmak için ABD’ye gitmiş olsun? O zamanlar iş olsun dini nedenlerden dolayı olsun Suudi Arabistan’ı serbest bir şekilde ziyaret edebilirdi. Azzam’ın 1973- 1980 arası bir dönemde  Müslüman Talebe Derneği’nin davetiyle ABD’ye seyahat ettiği ve derneğin çeşitli branşlarında birkaç eyalette dersler verdiği söylenir.

Mekteb’ül Hidemât

Azzam ve Ladin’in oluşturmak istedikleri cihad hareketi artık şekil alıyordu. 1984 yılında Azzam, Ladin ve Baudjema Bounoua (Abdullah Enes) Mekteb’ül Hidemât’ı kurdu. Örgüt liderlik açısından Azzam’ın kontrolündeydi ancak finansal desteğin hemen hemen hepsi Ladin tarafından karşılanıyordu. Örgütün halktan destek alması gerekiyordu. Özellikle Pakistan’daki ofisi destek toplamıştı. Oradakilere gönüllü şekilde savaşmaları için destek verilmiş ve eğitilmişlerdi. Gülbeddin Hikmetyar ve Abdul Rasul Sayyaf gibi önemli isimler tarafında da destek sağlandı.

Günümüzde de gördüğümüz gibi, savaşmanın dışında cihada destek vermenin en önemli araçlarından biri “medya” idi. Ladin medyanın önemini fark etmişti ve propagandanın çok güçlü bir malzeme olduğunu da biliyordu. Önceden insani yardım konusunda ön plana çıkan Ladin, medyanın önemini fark ettiğinde bu denge tamamen değişmişti.

İlkten kişilerin askeri eğitim için alındığı ve destek verildiğini belirtmiştim. Fakat bunun ileri bir aşaması gerekiyordu. Öncelikle, El Kaide’nin daha fazla adam toplaması için iyi gözükmesi gerekiyordu, ayrıca örgütün zaten askeri kısmı (ana zemini) bir nevi tamamlanmıştı. Artık propaganda için bir eksik de yoktu. Stratejiyi değiştirmek için vakti gelmişti, Ladin kamera önüne çıkmaya hazırlanıyordu.

Bu konuda en önemli noktalardan birini anlatmadan geçmeyelim ki, Ladin’i medya konusunda dostları dahi eleştirdi. Konu, onun kamera karşısında olmaya çok meraklı olmasıydı. Ayrıca Batı’nın basını çok iyi kullandığını ve başarılı olduğunun farkındaydı. Ayrıca, Azzam’ın dergisi olan el-Mücahid’in basımını ve dağıtımını da sağlamayı ihmal etmemişti.

Peki, Ladin’in medyaya verdiği önem neye dayanıyordu? Batı’daki propagandanın etkili olduğunu görüp kafasına göre mi hareket etti, yoksa dini temellere bağlı bir şekilde mi yaptı? Ladin bu adımı İslam tarihinden esinlenerek yaptı. Hz. Muhammed ve Selahaddin’in bakış açısı onu etkilemişti (şiirler dahil).

Örneği şiir, İslam’da saygı duyulan bir sanat şekliydi. ABD Afganistan’a saldırı düzenledikten sonra, el-Kaide’ye ilişkin ses kayıtları ele geçirilmişti ve bazıları Ladin’ aitti. Bu kasetler üzerinde çalışan Amerikalı bir bilim adamı, onun tekerleme ve deyimlerinin zekice olduğunu belirtmişti.

Hz. Muhammed üzerinden bir örnek verirsek, Richard Gabriel “Hz. Muhammed, kararsız insanların kalplerini ve zihinlerini kazanma mücadelesinde propagandanın rolünü anladı. O mesajının daha çok bilinmesi için elinden gelen her şeyi yaptı. O zaman büyük çoğunluğu okuma yazma bilmeyen bir Arap toplumunda şairler siyasi propagandanın taşıyıcısı olarak hizmet etti. Hz. Muhammed, kendi söylemlerini övmesi ve karşıtlarını alçaltması için en iyi şairleri tuttu. O, Allah’ın elçisi olarak aldığı vahiylere ilişkin halka bildiriler yayınladı ve yeni İslami düzenin vizyonunu halkın gündeminde tuttu ve takipçilerine ve kendisine tabi olacaklarını ümit ettiği kişilere sürekli cennet vaatlerin bulundu. O diğer aşiret ve kabilelere yeni dini anlatmaları için ve süreç içinde bazen putperestlere okuma- yazma öğretmeleri için bile elçiler gönderdiğini,” ifade etmektedir.

1989 Kasım ayında suikast sonucu öldürülen Azzam’ın sonrasında propaganda, cihadçılar arasında değişim gösterdi. Bu değişim zamanın şartlarının değişmesinden ötürüydü, diğer bir deyişle medyada “internet çağı” başlamıştı. Ladin artık daha da avantajlıydı.

Yazının ana temasında olduğu gibi, Ladin’in değişimi Zevahiri ile oldu. Azzam’ın ölümü sonrası ortaklıkları resmi bir boyuta çıksa da, aslında Azzam’ın yaşadığı zamanlarda da bunun izleri vardı. Şunu belirterek devam edeyim ki durum daha açık bir şekilde anlaşılsın. Azzam, Zevahiri’yi sevmezdi ve Ladin için bundan ötürü endişe duyardı. Ne kadar Ladin ile yakın olsalar da Ladin’i eleştirdiği noktalar oldu.

Azzam, Ladin’in sadece Araplardan oluşan bir birlik oluşturma kararına sert çıkmıştı. Hatta iddialara göre Azzam “Usame’nin ne yaptığını görüyorsunuz gençleri topluyor ve eğitiyor. Bizim siyasetimiz, planımız bu değildir,” demiştir.

Kolay bir şekilde analiz edilebilecek olan şey, Ladin her ne kadar her zaman Azzam’a saygı duymuş olsa da onu kendi kariyerinde bir basamak olarak gördüğü gerçeğidir. Bu bir iddia değildir, araştırma esnasında röportajları incelediğimde, Ladin’in eskinden yakınında bulunan hemen hemen her kişi buna yönelik ifadesi vardı. Özellikle, Bounoua (Abdullah Enes) de aynı şeyi söylemişti ve onun da Ladin ile fikir ayrılıklarının da olduğunu ifade etmişti.

Azzam ve Enes yabancı savaşçıları Afganlar arsında dağıtmayı planlamışlardı. Fakat Ladin tam tersini düşünmüştü. Azzam ve Enes’le aynı şeyi düşünen kişilerden biri de Ahmet Şah Mesud’tu. Enes, Mesud’un Arap ve Afgan savaşçılar arasında dostluk ruhu oluşturmada usta bir kişilik olduğunu belirtmiştir. Hatta, Ladin Mesud’a pekte sıcak bakmazdı. Azzam Mesud’u çok severdi, hatta Afganistan’daki en iyi komutan olduğuna inanırdı.

Ladin ise Halis, Sayyaf, Hakkani ve Hikmetyar’a kendini daha yakın görürdü. Azzam’ın ölümünden kısa bir süre önce, 1986- 1987 yılında her şeye rağmen Arap savaşçıları ayrı olarak eğitmeye devam etti.

Buraya kadar normal giden her şey, Azzam’ın ölümünden sonra ortaya çıkan iddialarla karıştı. Herhangi bir kanıta dayanmayan iddia şuydu, Azzam’ın suikasti Ladin tarafından düzenlenmişti. Her ne kadar kanıt olmasa da, cihadçıların kendi aralarında bu söylentilerin sürülmesinin nedeni, Ladin’in başa geçme hırsına sahip olduklarını düşünmeleriydi.

Önceden Ladin’in dostu olan fakat şimdi karşı cephede yer alan el-Karni dahi 2006’daki röportajında “Onun Azzam suikastine katılıp katılmadığına gelince, ben böyle bir şeyde kendimi suçlar ama Ladin’i suçlamazdım. Azzam ve Ladin’in karşılıklı dostluk ve saygıya dayanan bir ilişkileri olduğunu biliyorum. Ladin’in planlama, finanse etme ve hatta suikast planı hakkında haberi olduğuna dahi inanmam,” demiştir.

Ladin’in arkasından üretilen iddiaların cihadçılar tarafından bu boyuta kadar çıkması, onun değişip değişmediğinin göstergesidir. Burada artık konumuz farklı bir boyuta ulaşıyor, Ladin yeni partneri Zevahiri ile beraber yükseliyor…

Bu yeni boyuta Sudan ile başlamadan önce ileriyi daha iyi anlamak için ufak bir parantez açıyorum. Öncelikle, Ladin’in başrol olduğu ve “uluslararası boyuta taşıdığı cihadı”  Suudi Arabistan ile bağlantılıdır ve tüm olay örgüsü buradan başlamıştır. Hatırlayacaksınız ki en başta Ladin’in Suudi alim ve din adamları hakkındaki eleştirilerini belirttim. Buna ek olarak ABD kısmını da açıklayarak Ladin’in nasıl Suudi Arabistan’daki yönetime karşı olan nefretinin yükseldiğini belirtelim.

Durumu, Suudi Arabistan’da İslami Reform Hareketi (MIRA) adlı Suudi muhalif grubunun başındaki Saad el-Fakih 23 Ocak 2004’teki röportajında bir ifadesi ile özetleyeceğim. “Ladin Afganistan’da Rusları uzak tutmak için savaşmıştı, şimdi ise en kutsal İslam ülkesinin Amerikalılar tarafından işgal edilmekte olduğunu gördü. Şimdi, eğer o tutarlı olmak istiyorsa Amerikalılara karşı savaş vermek zorundaydı. Ladin Suudi rejimi, din kuruluşları ve İslam alimlerinin ihanetine şaşırdı. Yarım milyon Amerikalı’nın Arap Yarımadası’nın ortasında olmasını kimse ciddiye almamış gibiydi. Bu durumun Ladin’in düşüncesinde ve dünya görüşünde derin bir etkisi oldu. O, devletlerarası hizipleşmelerin sömürüsü yoluyla İslam davasının artık yükselmeyeceği sonucuna ulaştı. Başka yolları seçmek zorunda kaldı. O zaman onun planı Suudi Arabistan’dan ayrılmaktı.”

Yeni Bir Başlangıç: Sudan

Ladin Sudan’a gittiğinde ticaretle uğraştı. Halihazırda, Ladin ailevi kökeni olarak da bu işe yatkındı, babasının şirketinde çalışmıştı ve tecrübesi vardı. Fakat bu seferki eskiye benzemiyordu, yanında kimse yoktu, tek başınaydı ve her şeyi tek başına yapacaktı. Planları çoktan hazırdı, şimdi uygulama vaktiydi.

Ladin Sudan’a gittiğinde yıl 1991’di. Hartum’un el-Riyad şehrine ailesiyle beraber taşındı. Önceden de ticari faaliyetlerini gerçekleştirmek için zemin arıyordu, hatta ilk Sudan’ı ziyaret ettiğinde yıl daha 1983’tü. İnşaat alanında en büyük şirketi el-Hicret’ti (al- Hijra). Ayrıca yol inşalarına da katkı sağladı. Sudan’ın Devlet Başkanı Ömer el-Beşir ve mollalar Ladin’in babasını çok severdi çünkü o da zamanında yol inşasına katkı sağlamıştı.

Ladin inşaat işleriyle uğraşmasının yanında, tarımla da ilgileniyordu. Şirketi ve yaşadığı yer Hartum’du ama tarım için uğraştığı ve merkez olarak seçtiği yer Soba şehriydi. Hatta, bireysel olarak ilgilendiği ve en sevdiği sektör tarımdı. Orada yaşayanların ifadelerinden birisi de “Ladin’in klimalı binaları vardı fakat eşleriyle ve atlarıyla basit bir yaşam sürerdi,” idi. Eşi Necva ise Ladin’in tarıma olan sevgisi hakkında “Usame’nin zihni dünyadaki en büyük ayçiçekleri üretme için yeni yöntemler keşfetme ile gerçekten meşgul olduğunu,” ve “kendi yetiştirdiği büyük ayçiçeklerini göstermekten başka hiçbir şey onu daha mutlu edemezdi,” demiştir. Ayrıca Necva, Ladin’in hayvancılıkla uğraşmayı sevdiğini de “Ayrıca sığır ve muhteşem ağaçlar yetiştirmede benzersiz yöntemlere başvurdu,” diyerek vurgulamıştır.

Ladin 1996’da sınır dışı edilinceye kadar yaptığı saldırıların zemini Sudan’daydı. Somali’de ABD güçlerine saldırmadan önce Ebu Ubeyde ve Ebu Hafız Sudan’a gelmişti. İlk olarak oradaki el-Kaide militanlarının eğitimini sağladılar. Sonrasında Ebu Ubeyde ve Ebu Hafız’ı keşif amacıyla Somali’ye yolladı. Sudan’da iken Somali’de Eritre İslami Cihadı’na destek verdi ve Ebu Ubeyde ve Ebu Hafız aracılığıyla eğitim kampları kurdu.

Sudan’da kaldığı süre içerisindeki saldırılarını kronolojik olarak özetlersek:

29 Aralık 1992’de Somali’ye gidecek olan ve ABD askerlerinin kaldığı düşünülen iki otele bombalı saldırı düzenlendi. 26 Şubat 1993’te ise Newyork’ta Dünya Ticaret Merkezi’ne saldırı düzenledi. 1994’te Suudi vatandaşlığından çıkarılmasının ardından 13 Kasım 1995’te Suudi askerlerinin eğitim gördüğü merkeze saldırı gerçekleştirdi. Son olarak, 26 Haziran 1995’te Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’e suikast düzenledi.

Ayrıca, CIA analistlerinin araştırması sonucu Ocak 1994’ten itibaren Sudan’da en az üç askeri eğitim kampı kurarak yabancı savaşçıları eğittiği ortaya çıktı.

Ladin’in Sudan hikayesi 1996’da sınırdışı edilmesiyle son buldu ve Afganistan’daki Celalabad şehrine döndü. Kısa bir süre sonra Sudan istihbarat teşkilatının yönetimi devralan Dr Gutbi el-Mahdi’nin ifadesindeki iddiaya göre Ladin sınırdışı edildikten sonra Amerikan karşıtı bir teröriste dönmüştü. İfadesinde “Görüşü ne olursa olsun, o buradayken sadece işini yapıyordu. Biz onu izliyorduk ve bizim kontrolümüz altındaydı. Afganistan’da tamamen kontrolden çıktı,” demiştir.

Buraya kadar olayları Ladin odaklı ele aldık, asıl kısım Zevahiri ile tanışmasıdır. Tüm önemli gelişmeler Sudan’la başlamıştır ancak ilk görüşmeleri Zevahiri’nin hapishaneden çıkmasının ardından Cidde’ye geldiğinde yapılmıştı. O andan sonra da hiçbir vakit ayrılmadılar.

Zevahiri için Ladin büyük bir avantajdı. Çünkü Ladin’in bolca parası vardı ve cihada destek için büyük bir finans kaynağı olmuştu.

1990’ların başında Ladin ve Zevahiri Sudan’a gidip birimler kurmaya başladılar. Aynı yıl yeni birimlerini Yemen’de kurdular. Başrolde Zevahiri olmak üzere, Hüsnü Mübarek’e yönelik suikast gerçekleştirildi. Bunu tekrardan dile getirmemin amacı farklıdır. Amacım iki tarafı karşılaştırmak olduğu için burada önemli bir parantez açıyorum çünkü bu noktada Ladin ve Zevahiri arasındaki cihad anlayışının farklılıklarından bir tanesi ortaya çıkmaktadır.

Ladin Suudi Arabistan’daki, Zevahiri ise Mısır’daki rejime karşıydı. Peki fark neydi? Fark, ülkelerden ziyade karşıtlığın hangi boyuta ulaştığıdır. Suudi Arabistan’a karşı cihad yapmak demek, ABD’yi hedef gösterebilmek demek. İkinci sorumuz şudur, ABD’yi hedef göstermek ne demektir? “Cihadı uluslararası boyuta taşıyabilmek” demektir. İşte kilit nokta burasıdır. Ladin buradan yürüyerek ABD nefreti çok rahat bir şekilde taraftarlarına iletebilmiş ve etkilemişti de.

Mısır’da cihad yapmak demek, içine kapanık ve Mısır’daki rejime odaklanabilmek ve suikast planlarıyla boğuşan bir liderin önderliğinde olmak demektir. İşte büyük fark buydu. Ladin dışa açıktı, Zevahiri ise içine kapanıktı. Zevahiri Mısır milliyetçisiydi. Mısırlıların Araplardan üstün olduğuna inanırdı. İşte bu yönüyle de dar görüşlüydü. Ladin böyle değildi, tam tersine birleştiriciydi. Bu Zevahiri kötü bir lider demektir anlamına gelmemeli elbette. Zevahiri odaklı olan kısma geçtiğimizde onun da farklı yönlerden nasıl başarılı bir lider olduğunu göreceksiniz. Sonrasında akıllan Zevahiri de cihadı farklı alanlara yaymanın iyi bir fikir olduğunu kavramıştı. 1990’larda İngiltere, ABD, Balkanlar, Somali, Çeçenistan ve Etiyopya’da el-Kaide birimleri kurarak ilerledi.

1997’de Mısır’daki saldırıyı da Zevahiri düzenledi. Tüm bunlardan dolayı 1999’da Mısır’da idam cezasına çarptırıldı.

23 Şubat 1998’de Ladin fetva yayımladı ve artık her şey resmileşti. Aslında bu olayın bir arkaplanı vardı. İşte her şeyin özeti bu olaydır ve en önemli soruya cevap vermektedir. Kim kimin beyniydi?

el-Fakih yine aynı röportajında “Zevahiri, Ladin’e konu hakkında hiç kimsenin okumadığı 12 sayfalık açıklamasını unutmasını ve yerine her bir Amerikalıyı hedef olarak tanımlayan kısa bir açıklama yapmasını tavsiye etti. Bu hareket İslami bakış açısından tartışmalı olsa da Zevahiri pragmatik gerekçelerle yaptırım yapılması gerektiğini savundu. Ardından söz konusu açıklama Şubat 1998’de yayımlandı, açıklama sadece 3 sayfa uzunluğundaydı ancak her Amerikalının kanının dökülmesine izin veriyordu,” diyerek her şeyi özetledi.

Ladin’i tamamen bir teröriste dönüştüren sadece Zevahiri değildi. Yine Ladin’in yakın dostları yine onu eleştirmişti. Ladin Mısırlılar tarafından etki altındaydı. Biraz daha Mısırlı ismi sayarak ek bilgi katmakta fayda vardır. Ladin’in yakını olan yeni Mısırlı takımından önemli isimleri sayarsak: Ebu Hafs el-Mısri (Muhammed Atıf), Seyfu’l Adl el-Mısri (Muhammed Salih  el-Din Zaydan) ve Ebu Muhammed el-Mısri (Abdullah Ahmed Abdullah), gibi isimlerdi.

Bu bölümü, Arap aktivist ve gazetecilerin iddiaları üzerine Azzam’ın şu sözüyle kapatalım “Bu insanlarla (Mısırlılar) birlikte kalmaya devam ederse Usame’nin geleceğinden endişeliyim.”

Yarım Asırlık Bir Harekatın Kendisi: Eymen El-Zevahiri

Öncelikle şunu söyleyelim ki, Zevahiri Ladin gibi iş adamı veya eli silah tutmamış/ sahada kendini göstermemiş biri değildi. O tam tersine her zaman sahada bulunmuş biriydi. Ayrıca Müslüman Kardeşler’le olan bağlantısı 14 yaşından başlıyordu. Ladin gibi sonradan fikirleri oluşmamıştı, kendini bildi bileli bu işin içerisindeydi. İşte başlığımızın neden böyle adlandırıldığı da gün yüzüne çıkmış oldu.

Küçüklük arkadaşı, onun içine kapanık bir çocuk olduğunu ve arkadaşlarıyla beraber oyun oynamak yerine kitap ve şiirler okuduğunu belirtti. Bu kitaplar ve şiirler İslam’la alakalıydı. Kendisinin gösterişsiz biri fakat tartışmalarda çok sert olduğunu da ifade etti. Zaten yazının en sonunda psikolojik analiz/ profil çıkartıldığı zaman, Zevahiri’nin hiç değişmediğini göreceksiniz.

14 yaşında Müslüman Kardeşler’e katılan Zevahiri’nin kendine örnek aldığı kişi Seyyid Kutub idi. Mısır rejimine karşı eylemleri de bunla bağlantılıydı. 1966 yılında Seyyid Kutub, Nasır tarafından idam edildiğinde, öğrencileri toplayarak Mısır rejimini yıkmayı amaçlamışlardı. Zevahiri arkadaşlarıyla beraber hapishaneye girdiğinde, bulunduğu hücreden insanları motive etmeye çalışıyordu.

1968’de Kahire Üniversitesi’nde tıp öğrencisi olarak başladı, cerrahlıkta uzman olarak 1974’te mezun oldu. Pakistan’daki üniversitede 1998’de doktorasını tamamladı. Tek bir eşi ve 3 kızı vardı ancak ikisini ABD’nin 2001’de Tora Bora’da yaptığı saldırı sonucu kaybetti.

1970’lerde Mısır İslami Cihadı’na (MIC) katıldı. 1991’de ise örgütün lideri olmuştu. 1981’de Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’a suikast düzenledi ve tutuklandı. 1984’e kadar hapiste kaldı. Müntesir el-Zayat, Zevahiri’nin hapishanede eziyet gördüğünü iddia etmişti. Ayrıca Zevahiri’nin kardeşi Muhammed de tutuklanmıştı.

Aralık 2001’de yayımlanan “Peygamberin Sancağı Altındaki Süvariler” adlı kitabında suikast girişiminin neden başarısız olduğu sorusuna yanıt olarak ilk aşamanın iyi geçmesine rağmen kötü planlama ve yetersiz hazırlığın sebep olduğunu belirtmişti.

1984’te hapishaneden çıktıktan sonra, Mısır’daki cihada katkı sağlamak için Cidde’ye gitti ve bir klinikte çalıştı. İşte ilk kez o zaman Ladin ile tanışmışlardı.

1987’de Pakistan’da iken MİC’nin bir kanadı olarak Talai’i el-Fetih örgütünü kurdu. Bu örgüt, Ladin tarafından finansal destek, askeri eğitim desteği ve sığınakların kurmak için desteklendi.

1989’da Azzam’ın ölümünden sonra daha da yakınlaşan Ladin ve Zevahiri stratejik olarak şöyle bir şey belirlediler. El-Kaide Mısırlı kimliği ile canlılığını korurken, Ladin aracılığıyla yeni bir Arap kimliği çıkarılacak ve bu Afganistan’da kullanılacaktı. Fakat 1990 sonunda, Taliban’la Arap kimliği konusunda sorunlar yaşanınca, Sudan’a gittiler ve yeni terör yapılanmaları oluşturdular.

Yemen’de, Mısır, Sudan, Afganistan, Sahra Altı Afrika’dan militanlar geldi ve eğitimleri sağlandı. Zevahiri Yemen’deki üsse odaklıyken, Mısırlı hedeflerine birçok terör saldırı gerçekleştirdi. Ağustos 2013’te Mısır İçişleri Bakanı Hasan al-Alfi ve Kasım 1993’te Mısır Başbakanı Atef Sedky’e arabaya yerleştirilen bir bomba ile saldırı ve Temmuz 1995’te Hüsnü Mübarek’e Etiyopya’da suikast düzenledi. Ayrıca, Kasım 1995’te Pakistan’daki Mısır büyükelçiliğine ve Kasım 1997’de el-Uksur’da turistlere saldırı düzenledi. Nisan 1999’da Mısır’da gıyabi ölüm cezasına çarptırıldı.

Aralık 1996’da, Zevahiri el-Kaide’nin operasyonel kabiliyetini yükseltme niyetindeydi ve Çeçenistan’a gitmeye çalıştı ancak Rus güçler tarafından tutuklandı. Nisan 1997’de Rus güçler tarafından yetersiz kanıttan ötürü serbest bırakıldı.

Şu bir gerçektir ki, el-Kaide’yi bugüne kadar taşıyan kişi Zevahiri’dir. El-Kaide Afgan cihadına başladığında iki ayrı kamp vardı. Biri Mısırlılar, diğeri ise Yemenliler. Afganistan’a savaşmak için giden Araplar bu kamplara dağılmıştı. Arapların çoğu Yemenlilerin kampına girmişti. Fakat Yemenliler kampı fazla verimin alındığı bir kamp olmamakla beraber sonradan dağılmış bir kamptır. Mısırlıların kampı son derece motivasyona sahip adamların olduğu bir kamptı. Seyid Selim Şahzad’ın Azzam’ın oğlu Huzeyfe ile yaptığı röportajda, Huzeyfe kamplar hakkında şöyle bir yorum yapmıştır:

“Yemenli savaşçıların çoğu tutukları şehit olak olan basit görüşlü savaşçılardır. Komunist rejim çöktükten sonra Afganistan’dan ayrıldılar. Mısırlılar ise Afganistan’da kaldı çünkü henüz tamamlanmamış olan tutkuları vardı. Usame bin Ladin 1996’da Sudan’ı terk ettikten sonra onlara katıldığında, onlar düşüncelerini Ortadoğu’daki Amerikan hegomanyasına basit muhalefetten çağdaş Hristiyan Batı ve Müslüman Ortadoğu arasında fark olmadığı bakış açısına kaydırmaya odaklandılar.”

Zevahiri’nin Psikolojik Profili

Öncelikle, neden Zevahiri’nin psikolojik profili çıkarılmış olmasına karşın Ladin’de olmadığı gibi sorular akla gelebilir. Şunu belirtmek gerekir ki, Zevahiri Ladin veya diğerlerinden daha farklı bir kişiliğe sahiptir ve sorunları olduğu açıktır. Araştırma esnasında denk geldiğim bu konu, araştırmada aldığım alıntılara (bu özelliklerin genel tanımı) ek olarak kendime ait analiz/ fikirlerimi de not kısmına ekleyeceğim. Tablolar üzerinden işleyeceğiz.

Burada ön plana çıkan dört tane özellik vardır ve bunlar ayrıntısı ile işlenecektir. Bunlar:

  • 5B (Tartışmacı Özellik)
  • 1A (Baskın Özellik)
  • 1B (Cesur Özellik)
  • 2 (Hırslı Özellik)

5B (Tartışmacı Özellik)

Bu özelliğe sahip bireyler farklı olduklarından ötürü bireysel olmaya eğilimlidirler. Çevresinden çok daha farklı yoldan yürürler. Kuralları ve yönetimleri değiştirmek isterler. Ayrıca istediklerini doğrudan dile getirmekten ziyade kin beslerler ve hislerinin dışa vurumunda pasif-agresif bir tutum sergilerler. Kendilerini çevreden çok farklı ve normal standartların dışında hissederler. Normal insanlardan farklı olarak genellikle gergin, sinirli ve garip insanlardır ve başkalarından hoşnut olmayan biriymiş gibi görünürler. Bu kişiler genelde kendilerini savunmasız hissederler ve savunma mekanizması oluşturma ihtiyacı içerisindedirler bundan ötürü şüpheci insanlardır.

NOT: Normalde bu psikolojik araştırmanın alıntılarında bulunmayan fakat benim sizlere Zevahiri bölümünün en başında belirttiğim bir şey vardı. Zevahiri’nin çocukluk arkadaşı onun küçükken diğer çocuklarla oynamaktan ziyade kitap ve şiir okuduğunu söylemişti. Ayrıca daha 14 yaşında Müslüman Kardeşler’e katılan Zevahiri’nin, iradesiyle kendini kısıtlayarak  farklı biri olması işte tam olarak bu özelliğe uymaktadır. Ayrıca pasif-agresif nedir bunu açmak gerekecektir. Bu bir kişilik bozukluğudur, etkenlerinden ilki çevresel ikincisi ise çocukluk döneminden kaynaklanır. Psikolojik tanım çok geneldir, dışarıdan baskı gelerek olduğunu söyler fakat bizim burada gördüğümüz şey, Zevahiri’nin kendini bizzat kontrol etmesidir. Aslında kendini kontrol etmekten ziyade, zaten buna eğilimli olan yapısı onu otomatik olarak toplumdan itmiştir.

1A (Baskın Özellik)

Bu özelliğe sahip bireyler genellikle liderlik özelliğine sahiptirler. İnsanları hedeflere yönelik çalışmaları için motive edebilir. Ayrıca, bu kişilerin hata yapma korkusu yoktur ve büyük sorumluluklar almayı göze alan kişilerdir. Tartışmaktan veya karşı çıkmaktan korkmazlar. Olası bir kriz durumunda çok iyi bir şekilde liderlik yapabilirler ve insanları yönlendirebilirler. Kontrol ellerindedir ve özgürce hareket ederler.

NOT: Zevahiri çok net bir şekilde baskın bir insandır. Yine önceden belirttiğim gibi, 23 Şubat 1998’de fetva yayımlanmadan önce Ladin’i ikna ederek kendi istediği açıklamayı yaptırması, Ladin üzerinde söz sahibi olması ve adeta sözcüsüymüş gibi davranması onun baskın karakteri olduğuna dair önemli bir kanıttır.

1B (Cesur Özellik)

Bu özelliğe sahip bireyler başkalarının ne dediğine bakmaksızın her işi kendi yolunda yaparlar. Bağımsızdırlar ve yaratıcı düşünmeye yatkındırlar. Yaptıkları şeylerde başkalarının ne gibi bir tepki vereceği hakkında endişe duymazlar, yapmak istediklerini istedikleri gibi yaparlar ve bunun en doğrusu olduğuna inanırlar.

NOT: En basitinden, daha ilk zamanlarda Seyyid Kutub’un idamına karşı çıkıp hapishaneye girdiği zaman korkmadan (üstelik eziyet gördüğü iddialarını da katarsak) insanları cesaretlendirmeye çalışması ve geri çekilmemesi ve rejime muhalif olması Zevahiri’nin cesur bir karaktere sahip olduğunu gösterir.

2 (Hırslı Özellik)

Bu özelliğe sahip bireyler, rekabetçi, hırslı ve kendinden emin olurlar. Doğal olarak liderlik pozisyonlarını üstlenirler, belirleyici ve sabit fikirli bir şekilde hareket ederler ve başkalarının da kendi niteliklerini tanımasını beklerler. Kendinden emin olmanın ötesinde, bu profildeki bir birey genellikle başkalarına kendi amaçlarına ve amaçlarına ulaşmak için yeterli çekiciliğe sahip, cesur, zeki ve ikna edicidirler. Bu kişiler narsist olmaya daha çok eğilimlilerdir

NOT: Her ne kadar cihad yöntemi farklı olsa da bunu değiştirerek her tarafa yayma isteği buna dair önemli örneklerden biridir. Narsist olma eğilimi, Ladin’i dahi yönetebilmesinden de anlaşılabilmektedir.

Sonuç olarak:

5B + 1A = Muhalif olma ve kontrol etme kabiliyetinin ön plana çıktığı bölümler

1B + 2 =  Narsistliğin ön plana çıktığı bölümler

Son olarak eklenmesi gereken şey, bu maddelerin Zevahiri’nin özellikle başarısız olduğu yerlere odaklanmasıdır. Bundan önce benim yazdıklarım ise bunlardan ziyade Zevahiri’nin  genel bir görünüşü belirtmektedir. Genel olarak Zevahiri oldukça başarılıdır (bireysel olarak hoş bir figür olarak bakılmamaktadır ve asla karizmatik bir lider değildir) fakat olumsuz ve başarısız olduğu kısımlar elbette ki mevcuttur. Micheal Scheuer’ın bu kısma odaklandığı maddelerle özetlediği bu kısmı da ekleyerek Ladin- Zevahiri ayrımı için genel bir çerçeve çizelim:

  • El-Zevahiri kararlı bir şekilde Mısır hükümetini devirme niyetindeydi ve “Kudüs’e giden yolun Kahire’den geçmesi gerektiğine,” inandı, ta ki Bin Ladin ile karşılaşana kadar.
  • El-Zevahiri İslamı grupların “uzak” düşmandan ziyade “yakın” düşmana odaklanması gerektiğine inandı, ta ki Bin Ladin ile karşılaşana kadar.
  • El Zevahiri kendi örgütü MİC gibi küçük, yüksek derece de gizli mahrem örgütlere inandı, ta ki Bin Ladin ile karşılaşana kadar.
  • El-Zevahiri Arap diktatörleri devirmenin yolunun isyancı değil askeri darbeler yoluyla olacağına inandı, ta ki Bin Ladin ile karşılaşana kadar.
  • El-Zevahiri’nin güçlü bir tekfirizm eğilimi vardı (bir kişinin Müslüman olmadığına karar verme ve kanını helal görme), ta ki Bin Ladin ile karşılaşana kadar.
  • El-Zevahiri’nin bir gizlilik ve teolojik tartışma hariç tanıdımdan kaçınma takıntısı vardı, ta ki medya operasyonlarında muhteşem olan Bin Ladin ile karşılaşana kadar.
  • El-Zevahiri sık sık Seyyid Kutub ve MİC’in ideologu Abd el-Selam el-Faraj’ın çalışmalarını övdü ve alıntı yaptı, Bin Ladin ise ne o ikisinden ne de bu konuda Zevahiri’den asla alıntı yapmadı.
  • El-Zevahiri MİC’in uluslararası hücrelerini yönetmede beceriksizdi ve onun hataları ABD ve Mısır istihbaratının örgüt ağını enkaz haline getirmesine olanaklı kıldı, bu durum el-Zevahiri’yi Bin Ladin’in yardımını arama ve onun talimatını kabul etmeye zorladı.
  • El-Zevahiri ve kurmayları Mısır hükümetine zarar vermede tamamen başarısız oldu, bu yüzden Mübarek rejimi altında ABD’nin güvenini zedeleme yönünde Bin Ladin’in planını kabul etti.
  • El-Zevahiri Mısırlıların diğer Araplardan üstün olduğuna inanan kibirli bir Mısır milliyetçisiydi, ta ki çok uluslu çalışma koşullarında yetişen Bin Ladin ile karşılaşıncaya kadar.
  • El-Zevahiri önemli sayılabilecek miktarda para toplayamadı, bunun için çaba sarf etti ama başaramadı, bu nedenle bin Ladin ile çalışmaya başlamak zorunda kaldı.
  • El-Zevahiri’nin bir savaşçı değil, bir düşünür olarak babacan kişiliği ve şöhreti onu uluslararası bir itibar vermedi, ta ki Bin Ladin ile karşılaşıncaya kadar.

Kaynakça

Seyid Saleem Şahzad, El-Kaide ve Taliban’ın İçinde (İstanbul: Küresel Kitap, 2014)

Micheal Scheuer, Usame Bin Ladin (İstanbul: Küresel Kitap, 2016)

https://digitalcommons.csbsju.edu/cgi/viewcontent.cgi?referer=&httpsredir=1&article=1030&context=psychology_pubs

http://www.crethiplethi.com/profile-of-dr-ayman-al-zawahiri-osama-bin-ladens-heir-as-leader-of-al-qaeda/islam-fundamentalists/taliban/2011/

http://cascadehealth.org/wp-content/uploads/2017/01/Passive-Aggressive-Behavior.pdf

 

Avustralya’da Yeni İstihbarat Yasası ve Afganistan’daki Savaş Suçları

Avustralya’da uygunsuz yabancı etkinin yasaklanması kapsamında, geçtiğimiz ay mecliste yürürlüğe giren Espiyonaj ve Yabancı Müdahale Yasası (EFI) kapsamında 12 yeni suç içeriyor. Bunlar, özellikle Avustralya ve ABD hükümeti tarafından işlenen suistimallerin (özellikle de savaş suçları ve insan hakları ihlalleri) suç haline getirmek için tasarlanmıştır.

Afganistan’da savaş suçu iddiaları devam ederken, Avustralya’nın eski istihbarat şefi iki yıl içinde ülkenin özel kuvvetleri için üçüncü soruşturmanın devam ettiğini doğruladı. Hava Kuvvetleri dahil olmak üzere birlikler, 2001-2014 yılları arasında ABD liderliği altında ülkede görevlerini yapmışlardı. Medyaya yansıyan haberlere göre soruşturma, Afganistan’daki özel kuvvetlerin operasyon esnasında “yasadışı” eylemlerine ilişkindi. İkinci ve sonrasında devam eden soruşturmaların raporlarında, “sorumluluk eksikliği” vurgusu da yapılmakta.

Suçların ayrıntısına inersek, SAS “en ciddi ve yüksek profilli iddiaları” içeren bir davada Avustralya’da soruşturma altında. Fairfax Medya raporuna göre, bu suçlar 2006 ile 2013 yılları arasında Afganistan’ın Uruzgan eyaletindeki SAS’ın operasyonları esnasında meydana geldi. Bir asker silahsız ve savunmasız yaşlı birinin ölümüne sebep oldu. Bir diğer asker ise kelepçeli bir Afgan sivili idam etti. Bu suçlar, askerlerin bir adamın protez bacağını çıkarıp almalarına kadar gidiyor. Avustralya’nın SAS’ı, Afganistan’daki uluslararası koalisyon katılımının en kötü yanlarını sembolize etmekte.

Bu suçları işleyen sadece Avustralya olmamakla beraber, 2015 yılında ABD, 2012 ile 2013 yılları arasında Özel Kuvvetler birimi tarafından 17 sivile işkence yapıldığı iddiasıyla ilgili bir soruşturmayı yeniden başlatmıştı. Soruşturma başladığından beri hiçbir bilgi yayınlanmadı. 2016 yılının başından bu yana İngiliz yetkililer, 2009 ve 2011 yılları arasında İngiliz askerlerinin en az 53 sivili öldürdüğü, bazılarını kelepçelediklerini ve öldürülmeden önce üstlerini örttüklerini iddia ettiler. Bu iddialara yönelik soruşturma ise kapatılmıştı.

 

Stratejik Sözlük: Türkiye’nin İlk Uluslararası İlişkiler Sözlüğü

0

2015 yılında kurulan ve 2016 yılında StratejikOrtak.com adıyla yayın hayatına başlayan sitemiz, uluslararası ilişkileri dikkatle takip edip analiz edebilen takipçilerine platform olmayı amaçlayan ve herhangi bir kurum ve kuruluş tarafından fonlanmayan, tamamen gönüllerden oluşan bir ekibi bünyesinde barındırmaktadır. Kuruluş hedeflerinde dış politikanın yorumlanması olsa da zamanla bu hedeflere çatışma bölgelerindeki gelişmeler de dahil edilmiş ve dünyada yaşanan olaylar bu yönde de takip edilmeye başlanmıştır.

Yaklaşık üç yıldır Suriye, Irak, Ukrayna, Yemen, Afganistan ve Libya‘da yaşanan çatışmaları ve değişen haritaları güvenilir kaynaklardan edinilen haritalar ve bilgilerle sizlere sunmaya çalıştık. Kalemine güvenen yorumcuların yazılarını bize göndermesini, böylece düşüncelerini binlerce kişiye ulaştırmayı arzuladık ki öyle de oldu. Sitemizin günlük ziyaretçisi her geçen gün arttı ve sosyal medya hesaplarımız git gide büyüdü. Fakat biz hiçbir zaman kendimizi araştırma merkezi olma gayesinin içerisine sokmadık. Biz, ülkemizde eksikliğini hissettiğimiz medyamızın iki satır haber ile geçtiği gelişmeleri sizlere duyurmak istedik. Bunun için de sizlerden gelen talepleri her zaman değerlendirdik. Şunu fark ettik ki ziyaretçilerimiz kendilerini rahat bir şekilde ifade edebilecek bir platform arıyor.

Bazı ziyaretçilerimizin düşüncelerini akademik makalelerin ağırlığında kaybetmek istemediğini, bazı ziyaretçilerimizin de makale yazacak zamanı olmadığını gördük. Sosyal medya hesaplarımızdan sizlere bir soru yönelttik.

Sizlerin isteği ‘sözlük’ oldu. Biz de ekibimizle planlamalarımız yaptık ve işe koyulduk. Böylece Türkiye’nin ilk uluslararası ilişkiler sözlüğü stratejiksozluk.com‘u kurduk.

Dış politika, çatışma bölgeleri ve haritaların paylaşıldığı, uluslararası ilişkiler takipçilerinin özgürce paylaşım yaptığı sözlüğümüzün üye sayısı üç gün içerisinde 400’ü geçti.

Kendinizi daha iyi ifade edebilmek, seviyeli tartışmalar ile uluslararası ilişkileri daha iyi analiz etmek için siz de buradan üye olabilirsiniz.

Not: Bir ay boyunca üyelik herkese açık olacak. Daha sonra kaliteyi kaybetmemek adına üyeliği kapatacağız ve ara dönemlerde üye alımı gerçekleştireceğiz.

Ticaret Savaşları ve Dünyada Son Durum

Dünya ekonomisinde mevcut olan korumacılık politikaları, geçtiğimiz 4 ay içinde büyük ölçüde arttı. Korumacı ekonomik politikaların aşırılaşmasının sonucu olan Ticaret Savaşları, tüm dünyanın gündemine oturmuş ve ‘Dünya Ticaret Savaşı’ sorusunu akıllara getirmişti.

 Öncelikle Ticaret Savaşının ne olduğuna bakalım. Ticaret Savaşları, bir ülkenin ithal ettiği ham maddelere yüksek oranda vergi ve/veya kota koymasıyla (ya da mevcut vergilere ek vergi koymasıyla) beraber gümrük duvarlarını yükseltmesidir. Bu süreçte ham madde ihraç eden ülkeler de vergi kararlarına karşı misillemeler yapabilir. Bu misillemelerin karşılıklı olarak artması sonucunda küresel gerilim artar.

Ticaret Savaşları Niye ve Nasıl Başladı?

Metalin ham maddesi olan çelik ve alüminyum, üretimde çok yaygın olarak kullanılır. İnşaat malzemeleri, otomobil ve uçak yapımı kullanıldığı alanlardan bazılarıdır. Amerika Birleşik Devletleri’nde mevcut çelik ve alüminyum kaynakları ülke ihtiyacının çok altında. Üstelik çelik ve alüminyum  sektörü bir hayli sıkıntılı. Çelik ve alüminyum üreticileri Trump’ın ifadesiyle ‘uzun yıllardır can çekişiyor’. Bütün bu sorunlara yönelik ABD Başkanı Donald Trump, 1 Mart 2018 günü Amerikalı Çelik ve Alüminyum Sektörü Yöneticileriyle Beyaz Saray’da bir toplantı gerçekleştirdi. Toplantının amacı, yerli alimünyum ve çelik endistrisini korumak ve yerli üretimi artırmaktı. Toplantıda alınan kararlara göre ABD, çelik ithalatında yüzde 25, alüminyum ithalatında ise yüzde 10 ek gümrük vergisi uygulayacak. Bu sayede ithalat azaltılmış olacak ve ihtiyaç duyulan çelik ve alüminyum ülke içinde üretilecekti. Bu yolla yerli üretim de teşvik edilmiş olacaktı. Alınan kararları bir Ticaret Savaşına dönüştüren faktör ise ABD’nin dünyanın en büyük çelik ve alüminyum ithalatçısı olmasıdır. ABD, her yıl tükettiği 100 milyon ton çeliğin üçte birini ve 5,5 milyon ton alüminyumun %90’ını ithal ediyor. Bununla beraber Çin’in dünyanın en büyük çelik ve alüminyum ihracatçısı olması ve ihracatı ABD ile yapması, küresel bir gerilim için yeterli.

Ticaret Savaşları Küreselleşiyor

Kararın dünyanın en büyük çelik ihracatçısı olan Çin’i olumsuz etkileyeceği kesin. Zaten Trump’ın politikalarında Çin’i hedef aldığı bir sır değil. İlk aşamada Çin’e toplam 34 milyar dolar ek gümrük vergisi getirildi. Trump’a karşı Çin, Amerika’dan ithal ettiği en önemli ürün olan soya fasulyesine ek gümrük vergisi getirerek misilleme yaptı. Trump’ın “Ticaret savaşları iyidir ve kazanması kolaydır” tweeti, savaşın bununla sınırlı kalmayacağının göstergesi oldu. Alınan kararlar sadece Çin gibi potansiyel rakipleri değil; AB ülkelerini ve Kanada’yı da kapsaması planlanıyordu. Ek vergilerin AB ülkelerini kapsayacak olmasına misilleme olarak AB, Amerika ürünlerine toplam 3,4 milyar dolar ek vergi uygulayacağını duyurdu. Hindistan ve Türkiye, kısa zaman sonra alınan karara misilleme yapacaklarını duyurdu. İki Ülke, pirinç, otomobil ve yaz sezonunun vazgeçilmezi güneş kremlerine ek vergi koyacaklarını duyurdu. Amerika Ticaret Odasının yaptığı açıklamaya göre Temmuz ayı itibariyle Amerika ürünlerine toplam 75 milyar dolar ek vergi konulmuş olacak. Gün geçtikçe yaptırımların hacmi de artıyor. Kararın etkileri Amerika piyasalarında hissedilmeye başladı. Borsada çelik ve alüminyum ile ilgili endexlerde dalgalanmalar yaşanıyor.

İç karışıklıkların artarak devam ettiği İran, kararın etkisini fazlasıyla hissetti. İran’da ekonomik sıkıntılarla başlayan iç karışıklıklar döviz kuru nedeniyle biraz daha arttı. Son günlerde çamurlu ve tuzlu su içmek zorunda kaldıkları iddiasıyla Ruhani’nin istifasını isteyen halk, döviz kurunda İran Riyalinin dolar karşısında  kısa sürede 2 kat değer kaybetmesi üzerine gösterileri iyice artırdı. ABD’nin İran’a uyguladığı diğer yaptırımları tekrar uygulaması gündemdeki başka bir madde. Yaptırımlar için Ankara’ya gelen heyet Türkiye’nin muafiyetinin söz konusu olmadığını belirtti. AB, İran yaptırımları nedeniyle Avrupalı şirketlere olası bir ek vergiye karşı önlemler paketi hazırlıyor. En nihayetinde savaş, İran, AB ülkeleri, Kanada ve Türkiye’ye de sıçradı ve ‘Dünya Ticaret Savaşı’ olma yolunda emin adımlarla ilerliyor.

Trump’ın Seçmenleri Yaşananları Normal Karşılıyor

Politika incelendiğinde, politikanın Amerikalı üreticiler için kısa vadede gerçekten faydalı olacağını söylemek mümkün. En nihayetinde ithalat azalınca yerli firmalara olan talep artacak ve firmalar arzı artırıp daha çok gelir elde edecek. Ama ABD’nin toplam kaynak miktarına bakıldığında ithalata mecbur olduğu görülmektedir. Kaynaklar bugünkü ihtiyacı karşılasa bile ülkenin bütün ihtiyacını karşılayabilecek durumda değil. ABD Alüminyum Birliği, kaynağın az olması nedeniyle bir kısım ithalatın mutlaka gerçekleşmesi gerektiğini savunuyor. Alüminyum temsilcileri, gümrük vergisinin sadece Çin’i hedeflemesi gerektiğini ve Kanada ile AB’yi içermemesi gerektiğini savunuyor. Nitekim AB ülkeleri ve Kanada’dan yapılan ithalat ülkede istihdamı artırıyor. Eyaletlerinde alüminyum çıkan bazı Kongre Üyeleri kararı olumsuz eleştiriyor. Eğer yeteri kadar çelik ve alüminyum sağlanmazsa hem ülke ekonomisi zorlanacak hem de çelik ve alüminyumun kullanıldığı ürünlerin fiyatlarının artmasına neden olacak. ABD’de fiyatların artması, ABD’den yedek parça, otomobil gibi ürünler ithal eden  ülkeleri sıkıntıya sokacaktır.

Küreselleşen dünyada Uluslararası İlişkiler disiplininin yükselen trendi olan çok uluslu şirketlerin bu Ticaret Savaşlarına karşı nasıl bir tutum sergileyeceği göz önünde bulundurulması gereken başka bir unsur. Çin, Amerika’ya  500 milyar düzeyinde mal satıyor; buna karşın 140 milyar düzeyinde mal alıyor. Çin’den Amerika’ya fazladan giden 360 milyar dolar ticari mal var. Bu rakamların en önemli aktörlerinden biri, şüphesiz çok uluslu şirketler.  Ek vergilerden Çin’de üretim yapan çok uluslu şirketler olumsuz etkilenirse Amerika’nın çok uluslu şirketleri ikna etmesi ve kendine inandırması gerekecek. Alınan kararın kapitalist serbest ticaret prensibine ve şirketlerin kar maximizasyonu ilkesine fazlasıyla aykırı olması göz önünde bulundurulduğunda denklem daha da karmaşıklaşıyor.

Bütün bunlarla beraber karar, Trump seçmenleri tarafından normal karşılandı. Çünkü seçim öncesi süreçte Trump, bu kararları alacağının sinyallerini vermişti.

TSK Münbiç Devriye Görevleri (Kronolojik)

Türk askeri, ABD ile varılan mutabakat çerçevesinde kentin dış mahallelerine giriş yaptı. Yerel kaynakların verdiği bilgilere göre Türk askeri, kentin dış mahallelerinde devriye görevi icra etmeye başladılar. Bazı kaynaklara göre kente giriş yapan Türk silahlı Kuvveleri’ne bağlı birliklere ABD helikopterleri de eşlik etti. 

TSK resmi Twitter hesabından yapılan açıklamada “Daha önce mutabık kalınmış Münbiç Yol Haritası ve Güvenlik Prensipleri doğrultusunda, Fırat Kalkanı Harekât alanı ile Münbiç arasında kalan hatta TSK ve ABD Silahlı Kuvvetleri unsurları tarafından 18 Haziran 2018 tarihinden itibaren bağımsız devriye faaliyetlerine başlanmıştır.” ifadelerine yer verildi.

Münbiç Devriye Görevleri – Son Durum Saha Bilgisi [TIMELINE]

20 Temmuz 2018: Türk Silahlı Kuvvetleri ve ABD Silahlı Kuvvetleri unsurları tarafından, Fırat Kalkanı Harekât alanı ile Münbiç arasında kalan hatta 17’nci koordineli/bağımsız devriye faaliyeti icra edildi.

18 Temmuz 2018: Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve ABD silahlı kuvvetleri unsurlarınca, Fırat Kalkanı Harekat alanıyla Münbiç arasındaki hatta 16’ncı koordineli/bağımsız devriye görevi yapıldı.

17 Temmuz 2018: TSK ve ABD Silahlı Kuvvetleri unsurları, Fırat Kalkanı Harekat alanıyla Münbiç arasındaki hatta 15’inci koordineli/bağımsız devriye görevini yaptı.

TSK Münbiç Devriye Görevinden Görüntüler

14 Temmuz 2018: TSK ve ABD silahlı kuvvetleri unsurları, Fırat Kalkanı Harekat alanıyla Münbiç arasındaki hatta 14’üncü koordineli/bağımsız devriye görevini yaptı.

12 Temmuz 2018: TSK ve ABD Silahlı Kuvvetlerince, Fırat Kalkanı Harekat alanı ile Münbiç arasında 13. koordineli/bağımsız devriye faaliyeti icra edildi.

10 Temmuz 2018: TSK ve ABD Silahlı Kuvvetlerince, Fırat Kalkanı Harekat alanı ile Münbiç arasında 12. koordineli/bağımsız devriye faaliyeti icra edildi.

08 Temmuz 2018: Türk Silahlı Kuvvetleri, Fırat Kalkanı Harekat alanı ile Münbiç arasındaki hatta 11’inci koordineli/bağımsız devriye faaliyeti icra etti.

TSK Münbiç Devriye Görevinden Görüntüler

06 Temmuz 2018: TSK ve ABD Silahlı Kuvvetlerince, Fırat Kalkanı Harekat alanı ile Münbiç arasında 10’uncu koordineli/bağımsız devriye faaliyeti gerçekleştirildi.

04 Temmuz 2018: TSK ve ABD Silahlı Kuvvetlerince, Fırat Kalkanı Harekat alanı ile Münbiç arasında, dokuzuncu koordineli/bağımsız devriye faaliyeti icra edildi.

02 Temmuz 2018: Türk Silahlı Kuvvetleri ve ABD Silahlı Kuvvetleri unsurları tarafından, Fırat Kalkanı Harekât alanı ile Münbiç arasında kalan hatta sekizinci koordineli/bağımsız devriye faaliyeti icra edildi.

01 Temmuz 2018: TSK ve ABD Silahlı Kuvvetlerince, Fırat Kalkanı Harekat alanı ile Münbiç arasında, yedinci koordineli/bağımsız devriye faaliyeti icra edildi.

29 Haziran 2018: Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, YPG’nin Münbiç’i terk etmesine ve silahlarının toplanmasına yönelik çalışmalara devam edildiğini bildirdi.

TSK Münbiç Devriye Görevinden Görüntüler

28 Haziran 2018: TSK’ya ait zırhlı araçlar, Suriye’nin kuzeyinde Fırat Kalkanı Harekatı bölgesi içindeki Cerablus ilçesi ile Münbiç cephe hattındaki Sacu Çayı civarında ABD ile koordine ederek bağımsız şekilde altıncı devriye faaliyetini gerçekleştirildi.

27 Haziran 2018: Türk ordusu, Münbiç’in YPG/PKK’dan arındırılması faaliyetleri çerçevesinde ilçede beşinci devriye görevini gerçekleştirdi.

24 Haziran 2018: Türk Silahlı Kuvvetleri ve ABD Silahlı Kuvvetleri unsurları tarafından, Fırat Kalkanı Harekât alanı ile Münbiç arasında kalan hatta dördüncü koordineli/bağımsız devriye faaliyeti icra edildi.

22 Haziran 2018: Türk ordusu, Münbiç’in YPG/PKK’dan arındırılması faaliyetleri çerçevesinde ilçede üçüncü devriye görevini gerçekleştirdi.

Münbiç’te 3. Devriye Görevine Ait Görüntüler

20 Haziran 2018: Türk Silahlı Kuvvetleri unsurları, Münbiç’in YPG/PKK’dan arındırılması faaliyetleri çerçevesinde ilçede ikinci devriye görevine başladı. TSK’nın Münbiç’teki devriye güzergahında bulunan terör örgütü YPG’ye ait mevzi ve karakolların terk edildiği gözlendi.

 Münbiç’te 2. Devriye Görevine Ait Görüntüler

18 Haziran 2018: ABD Savunma Bakanlığı Sözcüsü, Suriye’nin Münbiç beldesinde Amerikan ve Türk askerlerinin “koordine halinde, ancak bağımsız şekilde” devriye nöbetlerine başladığını açıkladı.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “YPG/PKK buradan çıkacak, Türkiye ve ABD birlikte devriye gezecek. Somut bir takvim var, birkaç ay sürer. Askerlerimizin bölgeye girişleri başladı, bunlar atılan ön adımlardır. Türkiye’deki Suriyeli göçmenlerin dönmesi bakımından da önemli. Fırat’ın doğusu için önemli. Bu esasen Türkiye’nin diplomasi zaferidir.” açıklamalarında bulundu.

Almanya’daki NSU Davası ve Karara Karşı Tepkiler

  11 Haziran 2018 tarihinde Almanya gündemini meşgul eden konulardan birisi kendilerini Neo-Nazi ve ırkçı olarak tanımlayan terör örgütü NSU (Alm, Natzionalesozialistischer Untergrund, Tür. Nasyonal Sosyalist Yeraltı Örgütü) davası ve davanın karara bağlanmasıyla ortaya çıkan bazı eleştirilerdi. NSU davasının sonucu kimilerine göre geç gelen adaletin tecellisi, kimilerine göre ise Almanya’nın hukuk devleti ilkesine olan bir eleştiriydi. Dava ile ilgili sonuçlara değinmeden önce NSU terör örgütünün ortaya çıkışından itibaren Almanya’da “ırkçılığın hayaleti” olarak nasıl gezindiğine bir göz atalım.

  NSU terör örgütü, kendilerini Neo-Nazi olarak tanımlayan Uwe Böhnhard, Uwe Mundlos ve Beate Zschäpe tarafından ortaya çıkarılmış ve ilk eylemlerini 9 Eylül 2000 yılında Enver Şimşek adlı Türk vatandaşını ibadetini yerine getirdiği esnada 8 kurşun ile katlederek gerçekleştirmişlerdir. 2007 yılına kadar 8’i Türk olmak üzere toplamda 10 cinayetin, iki bombalı saldırı ve 14 banka soygunun failleri olarak gösterilen NSU üyelerine karşı Türk aileler dava açma yoluna gitmişler ancak dava delil yetersizliğinden ötürü ilerleyememiştir. 2011 yılında bir banka soygunu sonrasında Böhnhard ve Mundlos polis tarafından bir karavanda ölü olarak bulunduktan sonra Beate Zschäpe polis tarafından yakalanarak yargı karşısına çıkarılmıştır.

Bu banka soygunu sonrasında NSU üyelerinin işledikleri cinayetler tesadüfen ortaya çıkarılmıştır. Almanya’da “Dönerci Cinayetleri” olarak bilinen bu saldırılar Zschäpe’nin itirafları ile aydınlığa kavuşmuş ve Zschäpe 11 Haziran günü görülen davada müebbet hapis cezası ile cezalandırılmıştır. Davada ikinci önemli sanık olarak yargılanan ve NSU terör örgütünün işlediği 9 cinayette kullanılan Ceska 83 tipi silahı tedarik ederek örgüte yardım ve yataklıkta bulunmakla suçlanan Ralf Wohlleben’in ise tutuklu olarak geçirdiği 6 yıl 8 aylık süre dikkate alınarak tahliyesine karar verilmiştir.

 Beate Zschäpe
NSU üyelerinden Beate Zschäpe

NSU Davasında Neler Yaşandı

Dava geçtiğimiz hafta yani 11 Temmuz 2018 günü karara bağlanana dek geçen dört senede Münih Eyalet Yüksek Mahkemesi 815 tanık dinledi, 373 duruşma görüldü. Bu süre zarfında dava için Federal Meclis’in kurduğu araştırma komisyonlarındaki milletvekilleri ve başsavcı “davayı yeteri kadar dikkatli takip etmediği” gerekçesiyle suçlandı. Bunun yanısıra dava açan aileler ve ailelerin avukatları, Alman iç istihbaratı olarak bilinen Anayasa Koruma Teşkilatı’nın (Bundesamt für Verfassungsschutz) örgüt üyelerinin cinayetlerinin ve cinayet delillerinin gözden kaçırılmış olabileceğine dikkat çekmeye çalışmıştır. Hatta öyle ki kimi çevreler Anayasa Koruma Teşkilatı’nın NSU üyelerini gizli biçimde koruduklarını ve açığa çıkmalarını engellediklerini öne sürmektedir.

  Mahkeme kararı Almanya’da sol gruplar tarafından sert bir şekilde protesto edildi. Karara yönelik Türkiye’nin tepkisi ise Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu tarafından dile getirilerek “NSU davasında sanıkların ceza almasının yetmeyeceğini, bu cinayetlerin arkasında kim varsa ortaya çıkarılması gerektiğini” belirtti. Ayrıca Çavuşoğlu  “Almanya’dan beklentimiz bu davanın diğer sorumluların ortaya çıkarılması bakımından devam etmesi. Türkiye olarak takip edeceğiz.” diye eklemişti. Açıklamalara bakıldığında, Türkiye’nin genel tutumunun NSU cinayetlerinin Avrupa’da ırkçılık ve yabancı düşmanlığının önünü açmasını engellemek istemesi ve benzerlerinin yaşanmaması için önleyici nitelikte işbirliği yapılmasından yana olduğu söylenebilir.

“Almanya’da Hukuk Devleti Sınıfta Kaldı”

  Tüm bunlara ek olarak geçtiğimiz gün Almanya’da Berlin Brandenburg Türkiye Toplumu (Türkischer Bund in Berlin-Brandenburg) dava ile ilgili bir rapor yayınladı. Raporda dava kararını hukuk devletinin sınırları üzerinden eleştiren ve dava sonucunun NSU cinayetlerini yeterince aydınlatmadığının altını çizen TTB sözcüsü Ayşe Demir, dava sonucunun “Almanya’nın hukuk devleti olduğunu ispatlamak” açısından sınıfta kaldığını ve büyük bir fırsatın kaçırıldığını belirtmiştir. Ayrıca bu cinayetlerin üç-dört kişi üzerine yıkılarak rafa kaldırılmaması gerektiğini söyleyerek konunun ciddiyetini dile getirmiştir. Bu konuda ise Almanya Meclisinde AfD dışındaki partilerin bu konuda üzerine düşeni yapacaklarına inandığını belirtmiştir.

  Sonuç olarak dava sonuçları açısından mahkeme kararları Almanya’daki kamuoyu vicdanını ve Türkiye’yi tatmin etmemiştir. Birçok Alman vatandaşın aklında Almanya’nın en önemli davalarından biri olan NSU ırkçı terör örgütü davasının devlet tarafından üzerinin kapatıldığı izlenimi oluşmuştur. Gelecek günlerde ise bu konunun akıbetini Alman meclisinde aşırı sağ popülist parti AfD (Alternative Für Deutschland)’nin tavırları ve Alman kamuoyunun duruma olan tepkisi belirleyecektir.

Osmanlı Dönemi Nüfus Dağılım Haritası (interaktif)

5

1890-1897 yılları arasında Osmanlı şehirlerindeki nüfus dağılımını gösteren interaktif haritada, şu anki Misak-ı Milli sınırları içerisinde yer alan topraklar ile birlikte dönemin Osmanlı şehirlerindeki Müslüman ve Hristiyan nüfus gösterilmiş.

Harita, Fatih Sınar tarafından Türk Tarih Kurumu’nun çalışmalarından yararlanılarak hazırlanmıştır.