Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Putin arasında Soçi’de imzalanan İdlib anlaşmasından saatler sonra ‘Rus hava koruması altında bulunan’ Suriye’nin sahil şehri Lazkiye’ye füze saldırılarının olduğu haberlere yansıdı. Tüm dünyanın gözü İdlib’den bir anda Lazkiye’ye çevrildi. Lazkiye’deki sanayi bölgelerini hedef alan füzeler büyük patlamalar yaşandı. İlk olarak HTŞ’nin şehre saldırdığı düşünülse de patlamaların büyüklüğü hakkında yorum yapan uzmanlar İsrail’i işaret etti.
Olayı gerçekleştiren ülkenin kim olduğu netleşmeden bir haber daha geldi. Rusya’ya ait IL-20 tipi askeri istihbarat uçağının radarda kaybolduğu bildirildi. Daha sonra yapılan açıklamada uçağın Rusya’nın Suriye’deki Himeymim üssüne inişi esnasında düştüğü açıklandı.
Lazkiye’ye saldırıyı kim yaptı? Rusya’nın uçağı neden düştü?
Rusya Savunma Bakanlığı Sözcüsü İgor Konaşenkov, Lazkiye saldırısını 4 İsrail F-16’sının düzenlediğini ve bir Fransız savaş gemisinin de saldırılara katıldığını açıkladı.
Rusya Savunma Bakanlığı Sözcüsü İgor Konaşenkov
Konaşenkov, düşen IL-20 tipi askeri istihbarat uçağı ile ilgili detayları paylaştı:
Lazkiye saldırısını 4 İsrail F-16’sı düzenledi.
IL-20 tipi Rus uçağı Suriye ordusunun S-200 savunma sisteminden fırlatılan bir füzeyle vuruldu. Bununnedeni olarak da İsrailli pilotların uçağı Suriye hava savunma sisteminin bulunduğu bölgeye sürükleyip kalkan olarak kullanması gösterildi.
Rusya, İsrail’in bu eylemine gerektiği gibi karşılık verme hakkını ellerinde bulundurduklarını açıkladı.
Uçağın düşürülmesinden İsrail sorumlu tutuldu. İsrail’in bu hareketi ‘düşmanca’ olarak tanımlandı. Konaşenkov, “İsrail hava kontrol sistemleri ve F-16 pilotları Rus uçağını görememiş olamaz, zira uçak 5 kilometre irtifadan sonra inişe geçmişti. Kasıtlı olarak bu provokasyonu yaptılar” dedi.
İsrail, uçak düşmeden 1 dakika önce kırmızı hat’ üzerinden Moskova’ya saldırıya ilişkin bilgi verdi. Buu kısa sürede uçağın güvenli hatta çekilmesinin imkansız olduğu belirtildi.
Uçağın enkazına ulaşıldı, 15 Rus askeri öldü.
İsrailli mevkidaşı Avigdor Liberman’la telefon görüşmesi gerçekleştiren Rusya Savunma Bakanı Şoygu’nun “Rus uçağının düşmesinin sorumluluğu tamamen İsrail’e aittir.” dediği öğrenildi. Öte yandan Rusya, İsrail’in Moskova Büyükelçisi, Rusya Dışişleri Bakanlığı’na çağırıldı.
Rusya Savunma Bakanlığı, dün gece yaşanan Lazkiye saldırısı ve düşen Rus uçağı ile ilgili güzergahların gösterildiği bir harita yayınladı:
Lazkiye saldırısının detayları ve düşen Rus uçağının güzergahı. (Harita: Rusya Savunma Bakanlığı)
İsrail’den açıklama geldi: Sorumlu Esad rejimi, Hizbullah ve İran
İsrail ordusu, düşen Rus uçaklarıyla ilgili Twitter üzerinden bir açıklama yaptı. Rus askerlerinin ölümünden üzüntü duyduklarını belirten İsrail, uçağın Suriye hava savunma sistemleri tarafından vurulduğunun altını çiziyor. Öte yandan açıklamada suçlunun Esad rejimi, onları destekleyen Hizbullah ve İran olduğu söyleniyor.
İsrail’in Lazkiye’de vurduğu tesislerle ilgili açıklaması ise şu yönde:
İsrail savaş uçaklarının gece hedef aldığı Suriye Silahlı Kuvvetleri tesisinden isabetli ve öldürücü silah üretimi için gerekli sistemler İran adına Lübnan’daki Hizbullah’a transfer edilmek üzereydi.
Fransa ve ABD saldırılara katıldığı iddilarını yalanladı
Rusya Savunma Bakanlığı, Lazkiye’nin Akdeniz’de konuşlandırılmış Fransa’ya ait firkateynden ateşlenen füzelerle vurulduğunu duyurdu. Fransa’da askeri bir yetkili Reuters’a yaptığı açıklamada Lazkiye’ye düzenlenen saldırı ve düşürülen Rus uçağıyla ilgili olarak “Olay ile ilgili hiçbir bağlantımız yok” dedi. ABD’li yetkililer de Lazkiye saldırısına Amerikan ordusunun katılmadığını açıkladı.
Yükselen Gerilim: IŞİD ile Taliban’ın Cüzcan’daki Şiddetli Çatışmaları
Afganistan’da bu ay, en önemli ve aniden gelişen en önemli çatışma haberi, IŞİD-Taliban çatışmasıydı. Tahmin edilebileceği gibi, IŞİD ve Taliban arasında şiddetli bir çatışma çıkacak olursa bu Cüzcan ve diğer kuzey bölgeler olabilirdi. Çünkü IŞİD örgütünün Afganistan’da en etkili olduğu bölgeler bu alanlardır. Bu ayın başlarında IŞİD militanları, gruplar arasında savaşa yabancı olmayan, rekabetin olduğu bir bölge olan Darzab’da Taliban bölgelerini işgal ettikten sonra yenilenen savaşlar oldu.
IŞİD, Taliban’ın ele geçirmiş olduğu şehri ele geçirdikten sonra, yakalanan 10 Taliban militanını idam etti.
Sonuç olarak Taliban, Darzab ve Kuş Tepe’deki IŞİD alanlarını ve 12 Temmuz’da Cüzcan’da bir başka bölgeyi hedef aldı. Daha sonra 16 Temmuz’da Darzab’daki çatışmalarda en az 6 Taliban ve 4 IŞİD militanının öldürüldüğü bildirildi.
16 Temmuz’da en az 6 Taliban ve 4 IŞİD militanını Darzab’daki çatışmalarda öldürüldü. Ayrıca, IŞİD militanları Taliban komutanı Molla Burjan’ı yakaladıktan sonra idam etti.
17 Temmuz’da ise, Sar-e-Pul’un Sayyad ilçesinde iki taraf arasındaki çatışmada 15 militan öldürüldü.
Ayrıca, IŞİD militanları Taliban komutanı Molla Burjan’ı yakalayıp Darzab’da idam etti. Afgan yetkililere göre, bu olaydan sonra taraflar arasındaki çatışmalar arttı. Yetkililer, çatışmalar arasında en az 250 militanın öldürüldüğünü ifade etti.
1 Ağustos’ta, Taliban IŞİD’in Cüzcan’dan “tamamen” çıkarıldığını duyurdu. Bu olayın ardından 150’dan fazla IŞİD militanı Afgan ordusuna teslim oldu. 153 IŞİD militanının öldürüldüğü, 100’den fazlasının yaralandığı ve 134’ünün ise yakalandığı belirtildi. Kendilerinden ise 17 militanın öldüğü ve 13’ünün yaralandığı ifade edildi. Silah, araç, telsiz ve bir çok eşyanın da ele geçirildiği de eklendi.
Asıl tartışma konusu olan olay, Afgan ordusunun IŞİD militanlarını tahliye etmek için gönderdiği helikopterdi. Medyaya yansıyan video görüntülerinde Afgan ordusuna teslim olan IŞİD militanlarının video görüntüleri de vardı.
Bu olay, New York Times’a da haber oldu ve Afgan yetkililerin de bu olaya dair ifadelerine yer verildi. Afgan bir polis “Neden onlara onur konuğu gibi davranmak yerine sadece Taliban militanlarını öldürmelerine müsaade etmiyoruz?” dedi.
Hatta, önemli IŞİD komutanları bu olaydan sonra Afgan gazeteci ve yetkililerle kamera karşısına çıktı:
IŞİD komutanı Müftü Nemat, sorulan sorularda neden teslim olduklarına dair detay vermeyi reddetti ve “Bu bir acil durumdu,” ifadesini kullandı. Afgan ordusunun verdiği desteğe dair iddialara ise “Bize saat 9’da tahliye için helikopter desteği geleceğine söz verildi ancak kimse gelmedi,” dedi. Bunun yerine militanlar kendileri hükümete kaçtılar. Nemat, bağlantılarını kaybettikleri IŞİD militanları ile alakalı ise “Taliban’la bağlantıya geçtiler veya herhangi bir yere gittiler,” diyerek ekledi.
Telefon aracılığı ile gazetecilere ulaşan Zabihullah Mücahid, 128 militanın esir alındığını, geri kalanların ise hükümete kaçtıklarını ifade etti. “Soruşturmalar olacak ve askeri mahkememiz onlar hakkında karar verecek,” diyerek de ekleme yaptı.
Eylül ayına girdiğimiz şu günlerde Suriye için en önemli gündem maddesi, muhalifler ile birlikte HTŞ’nin kontrolü altında bulunan İdlib. Rusya, İran ve Türkiye’nin Astana görüşmesi ve ABD’nin bölgeye yönelik stratejileri sonucu geleceği belli olacak olan İdlib’de son durum; tam bir muamma.
Eylül ayı itibariyle Suriye topraklarının yüzde 60’ından fazlası rejim kontrolünde bulunurken, Fırat’ın kuzeyi ABD destekli YPG işgali altında. İdlib’de eski adıyla El Nusra şu anki HTŞ ve muhalifler hakimiyetini sürdürürken, ülkenin Ürdün sınırındaki Tanf bölgesinde ABD destekli muhalifler bulunuyor. Öte yandan IŞİD, Irak sınırında küçük bir bölgede olmak üzere bazı çöl bölgelerinde terör estirmeye devam ediyor.
16 Eylül 2018:
Suriye son durum haritası (16 Eylül 2018)
7 Eylül 2018:
Suriye güncel haritası (7 Eylül 2018) – Harita: Suriye Gündemi
1 Eylül 2018:
Suriye son durum haritası (1 Eylül 2018)
Suriye ile ilgili geçen ayın bazı önemli başlıkları(yeniden eskiye):
– BM Suriye Özel temsilcisi Mistura, “Türkiye-Rusya-İran’ın Tahran’da gerçekleştireceği son derece önemli zirveyi çok dikkatli ve büyük umutlarla izliyor olacağız.” dedi.
– Suriye Ulusal Uzlaşma Bakanı Ali Haydar, Kürtler dahil hiçbir etnik grup veya bölge için özel koşulların müzakere konusu olmadığını belirtti.
– ABD Başkanı Trump, attığı tweette Beşar Esad’ı “Suriye Cumhurbaşkanı” olarak niteledi. Daha önce “hayvan Esad” diye yazmıştı.
– PKK”nın Suriye örgütü SDG’nin askeri istihbarat birimi başkanı Ahmed el-Uveysi, Rakka-Tel Abyad yolunda kimliği belirsiz kişiler tarafından öldürüldü.
Ahmed el Uveysi
– Suriye’nin başkenti Şam’daki El Mezze hava üssüne roket saldırısı yapıldığı, üsteki mühimmat depolarında patlamalar yaşandığını belirtildi. Daha sonra olayın elektrikten kaynakladığı ifade edildi.
– ABD Dışişleri Bakanlığı, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey‘in öncülüğündeki bir heyetin Türkiye, İsrail ve Ürdün’ü ziyaret edeceğini açıkladı.
– ABD’nin, Suriye’nin güneyindeki Tanf bölgesindeki askeri üssüne çöl kamuflajlı SAM füze sistemini yerleştirdiği görüldü.
– Kars Sarıkamış 9. Komando Tugay Komutanlığı’nda görevli 284 kişilik profesyonel komando birliği, Suriye’nin Münbiç ile Tel Rıfat bölgelerine sevk edildi.
– Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, Suriye konusunda Rusya ve Türkiye ile diyalogdan yana olduklarını söyledi.
– Suriyeli Hıristiyanlar, terör örgütü YPG’nin örgüt propagandasını kabul etmediği için kapattığı kendilerine ait okulların durumunu protesto etti.
– Rusya Savunma Bakanlığı Sözcüsü İgor Konaşenkov, “ABD Suriye’de hükümet güçlerini vurmak için Ortadoğu’daki kruz füzelerini arttırıyor. Basra Körfezi ve Katar’a takviye yapılıyor” açıklamasında bulundu.
– Sadece 27 Ağustos’ta gerçekleşen Suriye diplomasisi:
Fransa: Esad kimyasal silah kullanırsa Suriye’ye hava saldırısı düzenleriz açıklaması yapıldı
Rusya: Kalibr füzesi donanımına sahip iki fırkateyn Akdeniz’e gönderildi
İran: Esad yönetimi ile askeri işbirliği anlaşması yapıldı
– Resmi temaslar için Suriye’ye giden İran Savunma Bakanı Tuğgeneral Hatemi, Suriye’nin yeniden inşa sürecinde olmak istediklerini söyledi.
– ABD’nin Suriye’de YPG kontrolündeki bölgelere radar yerleştirerek “uçuşa yasak bölge” oluşturacağı belirtilirken, Washington’un bu kararı Türk savaş uçaklarının müdahalesi nedeniyle hayata geçireceği iddia edildi.
– ABD Başkanı Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, ABD, Rusya ve İsrail’in İran’ı Suriye’den çıkarma konusunda anlaştığını söyledi.
– YPG’nin, Suriye’nin Kamışlı ilçesinde Esad yönetiminin gelecek ay yapacağı yerel seçimde aday olan Arapları alıkoyduğu iddia edildi.
– ABD, Suriye’de PYD kontrolündeki bölgeye aktaracağı 230 milyon dolarlık fonu dondurma kararı aldı. Bu miktarı Suudi Arabistan ve BAE’nin sağlayacağı iddia edildi.
– YPG ile PKK’nın aynı olduğunu söyleyen ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi James Jeffrey, ABD Dışişleri Bakanlığı Suriye’den sorumlu özel temsilcisi oldu.
– Doğal Kararlılık Operasyonu üst düzey komutanlarından general Gedney, IŞİD’in Suriye-Irak sınırındaki son kalan bölgesinde 1000’den fazla savaşçı olduğunu söyledi.
– Suudi Arabistan‘ın, (PYD’nin kontrolünde bulunan) Suriye’nin kuzey doğusundaki imar ve alt yapı çalışmaları için koalisyon güçlerine 100 milyon dolar bağışta bulunduğu bildirildi.
– Rusya ve Türkiye arasında imzalanan gizli anlamaya göre Suriye ve Rusya PYD’ye herhangi bir özerklik vermeden ‘haklarını’ tanıyacak. İdlib operasyonu sonrasında da Türkiye’nin Esad rejimiyle ilişkileri normalleşme sürecine girecek. [iznews]
– Hamas, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani‘nin Ankara’da buluştuğunu ve Suriye’ye yönelik siyasi çözümde uzlaşma sağlandığını açıkladı.
– 6 yıl sonra ilk kez Suriye bayraklı bir gemi İstanbul Boğazı’ndan geçiş yaptı. Yük gemisi Rusya’ya gitmek için Karadeniz’e açıldı.
Dünyadaki Türk askeri üsleri, yani Türkiye’nin yurt dışındaki askeri varlığı en merak edilen başlıklar arasında. Fakat bu konuda medyada bazı yanlış bilgiler yer alıyor. Türkiye, sınırları dışında bazı ülkelere askeri üs kuruyor bazı ülkelerde ise barış harekatları kapsamında eğitim amacıyla asker bulunduruyor. ABD’den sonra yurt dışında en aktif ikinci ordu olan* TSK’nın toplamda 10 ülkede askeri varlığı konuşlanmış durumda. İşte o ülkeler ve Türk askerlerinin sayıları…
Bosna Hersek
Türkiye, ülkenin 6 farklı noktasında güvenlik güçlerinin eğitimi için 250 asker bulunduruyor. Barışı destekleme harekatı kapsamında 23 ülkenin askerinin bulunduğu Bosna Hersek’te Avusturya’dan sonra en çok katkı yapan ikinci ülke konumunda Türkiye.
250 Türk askeri bir motorlu piyade bölüğü ve irtibat/izleme timlerinden oluşuyor. Öte yandan Türk askerleri sosyal dayanışma kapsamında yerel halk ile iç içe görevlerini sürdürüyor.
Somali
Türkiye’nin yurt dışındaki en büyük askeri üssü Somali’de yer alıyor. Başkent Mogadişu’daki üste 200 Türk askeri konuşlanmış durumda. 400 dönümlük arazi üzerine kurulu olan üste 3 askeri okul bulunuyor. Ağustos 2018’de 37’si kara, 5’i deniz, 5’i de hava kuvvetlerinden 47 Somalili astsubay, Türk askerlerinin eğitimleri sonunda mezun olmuştu.
Yılda 1500 Somali askerine eğitim verileceği belirtilen ‘Afrika Boynuzu’ndaki üs; ABD, Çin, Fransa, Japonya ve İtalya’nın askeri üslerinin bulunduğu Cibuti’ye komşu. (Üssün fotoğraflarını buradan inceleyebilirsiniz.)
Kosova
2008’de bağımsızlığını ilan eden ve 113 BM ülkesi tarafından tanınan Kosova, güvenlik güçlerinin Kosova Silahlı Kuvvetleri’ne dönüştürmek için çalışmalar yürütüyor. 1999 tarihinden itibaren BM Güvenlik Konseyi tarafından verilen izinle Uluslararası Barış Gücü’nün konuşlandığı Kosova’da, 31 ülkenin askeri bulunuyor. Bu ülkelerden biri de Türkiye.
Bosna Hersek’teki gibi bir motorlu piyade bölüğü ve irtibat/izleme timleri ile konuşlanan TSK, ülkede 400 asker bulunduruyor.
Suriye
Fırat Kalkanı Harekatı ve Zeytin Dalı Harekatı kapsamında Suriye sınırını terör örgütü YPG ve IŞİD’den temizleyen TSK, Afrin, El Bab ve Cerablus gibi bölgelerde yaklaşık 5 bin asker bulunduruyor. Türkiye, terörden arındırılan Suriye topraklarında yerel halka hastane, okul ve posta hizmetleri de sunuyor. Bununla birlikte Türk askeri ülkenin İdlib şehrini çevreleyen 12 gözlem noktası kurdu ve burada muhaliflerle rejim güçleri arasında çatışmaları izliyor.
Arnavutluk
20 yıl önce deniz üssü ile Arnavutluk’a konumlanan Türkiye, 24’ü deniz üssünde olmak üzere 100 asker ile barışı koruma görevini sürdürüyor. Paşalimanı Deniz Üssü’nde 24 askeri bulunan Türkiye’nin NATO Görev Kuvveti kapsamında TCG “Sokullu Mehmet Paşa” ve TCG “Akçakoca” isimli gemileri Arnavutluk’un ikinci en büyük liman kenti Avlonya’ya bulunuyor.
Sudan
Afrikan’nın Hac kapısı olarak bilinen Kızıldeniz’e kıyısı olan Sevakin Adası, yüzyıllardır hem Müslümanlar için hem de bölge ticareti için önemli. Sudan yönetimi, adayı imarı için Türkiye’ye tahsis etti. Türkiye’nin Sudan’da herhangi bir askeri birliği yok ancak uzmanlar Türkiye’nin ileride bu limanın güvenliği ve Hartum yönetiminin kararı ile bölgeye yeni bir askeri üs kurabileceğini söylüyor. Adanın Türkiye’ye verilmesi Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin tepkisini çekmişti.
Irak
1994’ten bu yana PKK ile mücadele kapsamında Irak’ın kuzey bölgesinde 10 farklı bölgedeki karakollarda asker bulunduran Türkiye, şu anda Kandil Dağı’nın kuzeybatısında güvenli bir hat oluşturarak üs bölgelerini birbirine bağlayıp, teröristlerin ikmal yollarını kesmeyi hedefliyor.
Türkiye’nin yurt dışında en fazla asker bulundurduğu ülke olan Irak’ta, Türk ordusu IŞİD’le mücadele amacıyla askeri üs kurmuş ve burada askeri eğitim vermekte. Geçmiş yıllarda IŞİD’li teröristlerin yer yer küçük saldırılarda da bulunduğu üs, Musul’un 20 KM kuzeyinde bulunuyor. Irak’ta büyük bir kısmı özel kuuvetler olmak üzere 2.500 Türk askeri görev yapıyor.
Katar
Son yıllarda Türkiye’nin Körfez’deki en önemli müttefiki haline gelen Katar’da da Türkiye’nin askeri üssü bulunuyor. Denizden ve havadan lojistik desteğe müsait olan 3 bin kişi kapasiteli El Rayyan Üssü’nde 300’e yakın Türk askeri konuşlandı. Her geçen gün asker sayısının arttığı üsse, obüs ve zırhlı araç sevkiyatının yapıldığı da biliniyor. Türkiye’nin Doha Büyükelçisi Fikret Özer, Türkiye’nin Katar’da kara gücüne ek olarak deniz ve hava gücü mevzilendireceğini açıklamıştı.
Türkiye, ABD ve Birleşik Krallık’ın ardından Katar’da askeri üs kuran üçüncü ülke.
Azerbaycan
Azerbaycan ordusunda görevli askerlere eğitim amacıyla ülkede 70 TSK personeli bulunuyor. Türkiye, Bakü yönetiminin izniyle 1999’dan bu yana Bakü askeri havalimanını dinlenme noktası olarak kullanıyor.
Her yıl ortak askeri tatbikatların yapıldığı kardeş ülke Azerbaycan ile birçok askeri anlaşma da yapılıyor. 2010 yılında Türkiye ile Azerbaycan arasında imzalanan Stratejik Ortaklık ve Karşılıklı Yardım Anlaşması’nın ikinci maddesinde, iki ülkeden birisine üçüncü bir ülke tarafından saldırı olması durumunda ortak bir güvenlik ve savunma perspektifi oluşturulacağı belirtiliyor. Maddenin ucu açık bırakılması iki ülkenin olası bir savaş durumunda ortak bir tepki verebileceği şeklinde yorumlanıyor.
Afganistan
Milli Mücadele döneminde Anadolu hükümetini tanıyan ve Ankara’ya ilk diplomatik temsilci gönderen ülke olan Afganistan’da, barışın tesisi için ISAF kapsamında 2000 askerin bulunduğu iddia edilse de resmi kaynaklara göre NATO bünyesinde 563 askerimiz göre yapıyor.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)
Doğu Akdeniz’in en stratejik bölgesinde bulunan, 1974’te barışın tahsis edildiği KKTC’de, 50 binden fazla Türk askerinin görev yaptığı biliniyor. Geçtiğimiz günlerde Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın Dışişleri Bakanlığına sunduğu öneride KKTC’de deniz üssü açılması gerektiği vurgulanmıştı. TSK, sadece Kara Kuvvetleri olarak adadaki garantörlüğünü sürdürüyor. İlginçtir, 1974’ten bu yana herhangi deniz ve hava üssü kurulmadı.
21 Ocak 1997’de Bülent Ecevit, Türk askerinin KKTC’de kalmasının önemini şu şekilde vurgulamıştı:
“…. Sözlerimi bitirirken şunu hatırlatmak isterim: Sayın Denktaş, Türkiye’ye Kıbrıs Türklerinin şükran duygularını her zaman cömertçe ifade eder; fakat, aslında, sadece Türkiye Kıbrıs Türkleri için bir güvence değildir; aynı zamanda, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti de Türkiye için büyük bir güvencedir. Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye için ne kadar büyük bir güvence olduğunu algılayabilmek, idrak edebilmek için strateji uzmanı olmaya gerek yoktur. Bir ortaokul haritasını açıp bakan herkes Kıbrıs’ın Türkiye için stratejik açıdan ne kadar önemli bir yer tuttuğunu gözleriyle görebilir. Güney kıyılarımızın güvenliği; İskenderun, Mersin Limanlarının güvenliği; petrol boru hatlarının ve ileride yapılacak petrol ve doğalgaz boru hatlarının güvenliği bakımından, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde Türk askerî varlığının sürmesi, evvela o cumhuriyetin sürmesi ve -o cumhuriyet ebediyen yaşayacaktır inşallah- o cumhuriyette de Türk askerî varlığının ebediyen kalması -her şeyden önce Türkiye’nin kendi güvenliği için- koşuldur.“
Ek bilgi: Türk askeri daha önce Lübnan ve Makedonya’da da görev yapmıştı.
* IŞİD ile mücadele kapsamında yurt dışındaki asker sayısını arttıran Türkiye, İngiltere merkezli Pricewaterhouse Coopers’un (PwC) yayınladığı ‘Küresel Savunma Perspektifleri 2017’ adlı rapora göre ABD’den sonra yurt dışında en aktif olan ikinci ordu. Aynı raporda TSK’nın 2014’te mevcut personelinin yüzde 8.6’sı, 2016’da ise askeri personelinin yüzde 13.2’sini yurt dışında görev aldığı belirtildi. Bu sayının Zeytin Dalı Harekatı, Katar ve Somali’deki askeri üslere yapılan takviye ile daha da arttığı belirtiliyor.
Şu anda 50 bine yakın Türk askerinin ülke dışında görev yaptığı tahmin ediliyor.
24 Ağustos 2016’ta Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) güçleriyle başlattığı ve El Bab’ın terör örgütü IŞİD’den alınmasının ardından sonra eren Fırat Kalkanı Harekatı‘yla 2 bin kilometrekareden fazla alan ÖSO kontrolüne geçti. Bu bölgelerin eski haline getirilmesi için yardımda bulunan Türkiye, bu topraklarda Suriyeli Polis Gücü’nü kurmakla birlikte ticaretinde geliştirilmesine de destek verdi.
Peki, Türk silahlı Kuvvetleri’nin bölgeyi IŞİD terör örgütünden temizlemesinin ardından ne gibi gelişmeler yaşandı? Türkiye’nin bu askeri operasyonu bölgeye ne gibi kazanımlar sağladı? Fırat Kalkanı Harekatı’nın sonucu ne oldu?
Fırat Kalkanı Harekatı
Tarih: 24 Ağustos 2016
Düzenleyen: Türk silahlı Kuvvetleri ve Özgür Suriye Ordusu
Operasyon Bölgesi: Azez-Cerablus-El Bab hattı
Amaç: Türkiye’nin sınır güvenliğini temin etmek, terör örgütü IŞİD’i gölgeden çıkartmak, IŞİD’den doğacak boşluğa terör örgütü PKK/PYD-YPG’nin yerleşmesini engellendi.
Sonuç: Terör örgütlerinden 2055 km kare alan temizlendi, 3000’den fazla IŞİD’li terörist etkisiz hale getirildi, 450’den fazla PKK/PYD-YPG’li terörist etkisiz hale getirildi.
Suriye’nin En Güvenli Alanı: Fırat Kalkanı Harekatı Bölgesi
Son 2 yıldır Suriye’nin en güvenli alanlarından birisi Türk silahlı Kuvvetleri’nin teröristlerden temizlediği Fırat Kalkanı Harekatı Bölgesi’dir.
Terör örgütü IŞİD’in işgalinin ardından bölgeyi terk eden halk, Fırat kalkanı harekatı ile evlerine geri dönmeye başladı.
Esad rejiminin saldırılarından kaçan siviller de hayatta kalmak için Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kontrolündeki Fırat Kalkanı Harekatı bölgesine geliyor.
Ocak 2018’den itibaren bölgede nüfus, IŞİd’in işgalinden bu yana 5 katına çıkmış durumda.
Şu anda Fırat Kalkanı Harekatı bölgesinde 1.5 milyon insan yaşamakta. Bölgeye dönüşler hala devam ediyor.
Emniyet Birimleri Kuruldu
Türkiye’nin eğittiği 5000 Suriye’li, bölgede polis gücü olarak görev yapıyor. El Bab polisinin eğitiminden kıyafetine ve mühimmatına kadar bir çok ihtiyacı Türkiye tarafından temin ediliyor.
Türk silahlı Kuvvetleri’nin eğittiği Suriye’li bomba imha ekipleri, bölgede çok sayıda bomba ve mayını etkisiz hale getirdi.
Bölge Sivil İdarenin Kontrolünde
Türkiye’nin desteği ile bölgede yerel meclisler kuruldu.
Bu meclisler bölgede terör örgütü IŞİD’in izlerini büyük ölçüde sildi. Temizlik, elektrik, su, altyapı gibi hizmetler bu meclislerin çalışmaları neticesinde temin ediliyor.
Ticaret Yeniden Canlandı
Terör örgütü IŞİD’in işgali sırasında bölge ticareti büyük ölçüde zarar görmüştü. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başarılı Fırat Kalkanı Harekatı ile bölgede huzur ve güvenlik yeniden tesis edildi ve ticaret hayatı hareketlenmeye başladı.
Bölgenin en önemli geçim kaynaklarında olan tarım ve küçükbaş hayvancılık eski düzeyine geri döndü.
Güvenliğin sağlandığı alanlarda Türkiye’ye açılan sınır kapıları ile Azez ve Cerablus’ta ticaret hayatı canlanmaya başladı.
PTT; Azez, Cerablus, Çobanbey, Mare ve Bab’da şubeler açtı.
Eğitim Hayatı Canlandı
3 yıllık IŞİD işgali altında bölgede okullar ve eğitim hayatı büyük yara aldı. IŞİD eğitim-öğretim faaliyetlerini yasakladı ve bölgedeki okulları terör eylemleri için kullandı.
Türkiye, Milli Eğitim Bakanlığı ve Maarif Vakfı vasıtasıyla bölgede eğitimin yeniden canlanması için büyük çaba gösterdi.
Türkiye tarafından 500’den fazla okul binası tamir edilerek eğitime hazır hale getirildi.
Eğitim-öğretim için gerek duyulan malzemenin büyük çoğunluğu Türkiye tarafından temin edildi.
Türkiye tarafından bölge halkına eğitim verilerek 6000’den fazla öğretmen yetiştirildi ve görevlerine başladı.
Şu ana kadar Türkiye’nin destekleri ile eğitim alan Suriye’li çocuk sayısı 200 bini aşmış durumda.
Yalova İl Milli Eğitim Müdürümüz Sayın Ali Tosun’un Katkılarıyla Yapılan Mezraat El Burç İlkokulu
Sağlık İhtiyaçları Giderildi
IŞİD işgali altında bölgede sağlık hizmetleri çökmüştü. Acil hastalar için tek çare Türkiye’ye getirilmeleri idi. (https://cliniclesalpes.com/)
Bölgeyi terörden arındıran Türkiye, ilk olarak Cerablus’ta bir devlet hastanesi inşa etti.
Cerablus’ta inşa edilen devlet hastanesinde günde yaklaşık 400 kişiye sağlık hizmeti veriliyor.
Ayrıca bölgede Türkiye’nin desteği ile El Bab’da Hikmet Hastanesi ve Azez’de Ehli Hastanesi onarılarak sağlık hizmeti vermeye başladı.
Şu anda Azez’de 1 günde sağlık hizmeti verilen hasta sayısı 500’ün üzerinde.
Mare, Çobanbey ve El Bab’da ise 200 yatak kapasiteli hastanelerin inşası hızla devam etmekte.
İbadet Özgürlüğü Sağlandı
Terör örgütü IŞİD, dini hayatın özgürce yaşanmasına mani olmuş ve bölgedeki camilere büyük hasar vermişti.
Fırat Kalkanı Harekatı sonra Türkiye Diyanet İşleri Vakfı’nın desteğiyle camiler onarılmaya başladı.
Türkiye’nin destekleriyle Fırat Kalkanı Harekatı bölgesinde 108 cami onarılarak ibadete açıldı. 160 caminin ise onarım çalışmaları halen devam etmekte.
Türkiye’nin eğitim verdiği 500 din görevlisi ise imam, müezzin ve Kur’an-ı Kerim öğreticisi olarak görevlerine devam ediyor.
NSA Denetleme Dairesi Başkanlığı (NSA IG), ilk halka açık raporunu kongreye sundu. Ulusal Güvenlik Ajansı’nın (NSA), internet üzerinden kamuya açık bilgileri toplayan açık kaynak istihbarat toplama sürecinin, “ABD vatandaşlarının hukuki özgürlüklerini ve gizli bilgilerini tehlikeye atma riski” içerdiği belirtildi.
NSA IG raporunda, toplanan bilgileri analiz eden Açık Kaynak Faaliyetleri Bölümü’nü eleştirdi. Özellikle, analistlerin Amerikalıların kişisel verilerini yeterince koruyabilmeleri için yeterli rehberlik ve eğitim almadıkları belirtildi.
Buna ek olarak, raporda özellikle muhbir korunması vurgulandı ve NSA’in bir muhbir koordinatörünü göreve aldığı, ayrıca muhbirlerin bilgiye müracaat etmeleri için yeni bir web sitesi oluşturulduğu belirtildi.
Bu tarz raporların halka sunulma ihtiyacı özellikle Edward Snowden’ın NSA’den bilgi sızdırmasından sonra olmuştu. Teşkilat bir nevi halka şeffaf görünmeye çalışmıştı ki bu günümüzde de değişmedi.
Ulusal Güvenlik analisti Irvin McCullough, önemli bir noktaya değinerek muhbirlere önem veren denetleme dairelerinin şaşırtıcı bir şekilde istihbarat çevresinde yaygın olduğunu belirtti.
Buna ek olarak NSA IG, NSA’in veri havuzu içerisindeki Amerikan vatandaşlarına dair bilgi için özel bir araştırma çalışması yürüttüğünü de vurguladı. Raporda, başka bir ajanstaki analistlerin Amerikalılara yönelik izni olmayan bilgiler için birkaç arama veya sorgu yaptığını ve bu sorguları tam olarak belgelemediği belirtildi. NSA IG raporuna göre bunun “insan hatası” olduğu ifade edildi. Bundan ötürü, bu durumun Amerikan vatandaşlarının gizlilik haklarına yönelik potansiyel bir etki taşıdığı sonucuna varıldı.
Rapor, NSA IG’nin personellerini eğitmesi için gereksinimlerin karşılanmasına yardım edileceği belirtildi.
Raporlama döneminde, NSA IG 30 soruşturma açmış, 362 tavsiyede bulunmuş ve 43 rapor yayınlamıştı. NSA IG’ye göre, NSA bu tavsiyelerin sadece 85’ini uygulamıştı.
Yıllardır karma halli bir savaş yaşayan Suriye’de kim haklı kim haksız tartışmaları bitmeyecek gibi duruyor. Geçtiğimiz aylardaki saldırılar kimyasal saldırı iddiaları üzerinden başlamıştı; ABD ve İngiltere tarafından Tomahawk füzeleri ile vurulan Esad Yönetimi’ne 103 füze atıldı. Bu saldırılardan sonra ise Suriye’de herhangi bir değişiklik olduğu söylenemez, çünkü bomba seslerinin altında yaşamaya alışan Suriyeliler için 103 füze daha nedir ki?
Saldırıdan sonra iki tarafta kısa süreliğine suskunluklarını korudular, ancak ABD ve AB kanadı bu işin 103 füze ile bitmeyeceğinin farkında gibiler. Belki de Tomahawk’lar sadece Suriye’nin hava savunma sistemlerini deneme amaçlı atılmıştı. Bu günlerde ise bazı AB ülkeleri ve ABD Suriye’ye yeniden saldırının sinyallerini veriyorlar. Nasıl mı?
Kimyasal Saldırılar ve Beyaz Baretliler
Bir önceki Esad saldırısının hemen öncesinde kimyasal saldırı haberlerinin kaynağı olan Beyaz Baretliler (White Helmets) adlı sivil toplum kuruluşu tarafından saldırı görüntüleri yayınlanmıştı, ancak bazı görüntülerin sahte olduğu ve kurguya dayandığı haberlerini de dikkate almak gerekiyor. Çeşitli haber siteleri saldırılardan etkilen sivillerin görüntülerini paylaşmış ve Esad Yönetimi suçlanmıştı.
Bu günlerde ise Fransa eğer Esad’ın kimyasal saldırı yapması halinde karşılığını göreceği ve hava saldırısı başlatılacağını söyledi. Rusya ise batılı devletlerin yeni bir sahte kimyasal yaygara koparacağı ve bunun bahane edilerek saldırı yapılacağı yönünde açıklamalar yaptı. Daha şimdiden Trump’ın Ulusal güvenlik danışmanı John Bolton, Esad’ın İdlib operasyonunda tekrardan kimyasal saldırı yapabileceğini dile getirerek, bunun olması durumunda çok güçlü bir saldırı yapacaklarını kesin bir dille açıkladı.
Sahte Bayrak Operasyonu İddiası
Batılı devletler tarafından kimyasal saldırı açıklamalarının yapılmasının ardından Suriye yönetimi “Sahte Bayrak” saldırısını dile getirdi ve sözde kimyasal saldırı iddialarının Suriye’ye saldırmak için bir bahane olacağını söyledi. Önümüzde 2 gün içerisinde saldırı bekleyen Suriye ise, olası bir askeri hareketliliğe karşı tedbirlerini artırdı. Ayrıca Rusya Suriye kıyılarına 3 savaş gemisi göndererek olası bir saldırının önüne geçmek istiyor. Belki de olası saldırılara karşılık verecek. Suriye’nin yakın dostu İran’da Suriye’ye destek açıklaması yaparak destek vereceği açıklamalarında bulundu.
Karşılıklı iddialardan ve tehditlerden sonra “kim doğruyu söylüyor” sorusu akıllara gelecektir. Belki de Esad yönetimi kimyasal bir saldırı hazırlığında, belki de sahte bir kimyasal saldırı iddiasının sonrasında çatışmalar başlayacak. Her iki ihtimalde de sivillerin, masumların ve en önemlisi çocukların hayatını kaybedeceği bir Suriye sonucu ortaya çıkıyor. Ayrıca Esad’a karşı olası bir saldırı terör örgütü YPG’nin de işine yarayacaktır.
Bu yazı sizleri kesin bir sonuca ulaştırmayacak. Diğer tüm yazılarımda olduğu gibi burada da amaç, sizlerin analiz sürecine katkı sunacak argümanları sizlere sunmaktır. Dünyada yaşanan olaylara “istihbaratçı paradigması” ile bakabilmek adına istihbarat tarihinden ekonomik istihbarata ve sanayi casusluğuna ilişkin kısa anekdotlar aktaracağım. Her zaman dediğim gibi; aktarması benden, analizi sizden…
Bir istihbaratçı olduğunuzdan haberiniz var mı? Daha doğrusu, her Türk vatandaşının devlet namına istihbarat yapmakla vazifeli olduğundan… Peki bu vazifeye bize kim veriyor? Bu görev bizlere tarihin ve yaşadığımız coğrafyanın yüklemiş olduğu kutsal bir vatan görevidir.
Size tüm dünyanızı değiştirecek sihirli bir değnek vereyim. Paradigma… Maddi dünyada elini dahi kıpırdatmadan kişinin tüm dünyasını değiştirme kudretine sahip olan yegane şey paradigmadır. Yani hayatı ve olayları algılayış biçimi. Örneğin; sizlere “kervansaray nedir?” diye sorsam vereceğiniz cevap “kentlerarası uzak anayollarda ticari kervanların konaklaması için yapılmış büyük han” olacaktır. Ancak kervansarayların kurulmasında ana amaçlarından birinin “istihbarat ulaştırma ve dağıtım merkezi hizmeti vermek” olduğunu idrak edenlerin tarihe ve kervansaraylara bakış açısı birden bire değişecektir.
Nizamülmülk’ü tanıyor musunuz? Üniversite sınavlarının vazgeçilmez edebiyat sorusudur; “Siyasetname adlı eserin yazarı kimdir?” Yanlış eğitim sistemi bize Siyasetname’nin Nizamülmülk’e ait olduğunu zorla öğretti, ancak aynı eğitim sistemi Nizamülmülk’ün istihbarat felsefesinden hiç bahsetmedi. Nizamülmülk’e göre istihbarat faaliyetleri yürütmek bir devlet başkanı için “farzdır.” Yine Nizamülmülk’e göre devlet namına istihbarat yapmakla vazifeli kişiler listesinin içinde “sıradan her vatandaş” da yer almaktadır. Yani, yukarıda devlet namına istihbarat yapmak hepimiz için bir vatan görevidir derken duygusal davranmıyordum…
Selçuklu Devleti’nin ünlü veziri Nizamülmülk
ABD’de 17 istihbarat örgütünün çatısında yer alan Ulusal İstihbarat Direktörlüğü Ofisi’nin analitik kolu olarak faaliyet gösteren Ulusal İstihbarat Konseyi tarafından yayınlanan “Küresel Eğilimler: 2030” raporunda 2030’lu yıllarda Asya bölgesinde yaşanması muhtemel gelişmelerin “küresel düzene tehdit” olacağı ABD istihbarat birimlerince öngörülmüştür. Tabiki buradaki küresel düzenden kasıt, batılı ülkelerin sömürü düzeninden ve çıkarlarından başka bir şey değildir.
Aynı raporda değişen ekonomik ilişkilerin ve hatta küresel ısınma sonucunda değişecek olan coğrafi odağın dahi politik gelişmeleri etkileyeceği ve uzun yıllardır batının elinde olan gücün doğuya kayacağı öngörülmüştür.
Şu anda küresel çapta bir ticaret savaşı yaşanmakta. Bu savaşta en önemli aktörlerden biri de Türkiye’dir. Bu savaş kapsamında yaşananları daha iyi değerlendirebilmek için ekonomik istihbaratın önemini ve geçmişteki bir takım ekonomik istihbarat operasyonlarını bilmek bizlere büyük avantaj sağlayacaktır.
Ekonomik İstihbarat ve Önemi
Dış politika üzerine makaleleri ve düşünceleri ile tanınan ABD’li gazeteci-yazar Walter Lipmann “Eğer dış politika devlet için bir kalkansa, stratejik istihbarat o kalkanı tam zamanında doğru yere koyabilen şeydir.” diyerek stratejik istihbaratın önemine dikkat çekmiştir.
Stratejik istihbarat, bir devletin milli gücünü tespit etmek amacıyla yürütülen istihbarat faaliyetlerine denir. Milli gücü oluşturan unsurların başında ise askeri güç, politik güç, psikolojik güç ve “ekonomik güç” gelmektedir.
Bu bağlamda değerlendirildiğinde ekonomik istihbarat, ülkelerin dış politika belirleme sürecindeki en önemli unsurlardan biridir. Örneğin, Kasım 1971’de Fransız istihbarat servisinin Fransa Cumhurbaşkanı’na Aralık 1971’de ABD’nin doları devalüe edeceği haberini vermesi üzerine Fransa, elindeki dolarları satarak dünya piyasalarında Frank toplamıştır.
Daha önceki bir yazımda istihbarat analiz sürecinin elemanlarına değinmiştim. Farz edin ki siz Milli İstihbarat Teşkilatı Stratejik Analiz Başkanlığı biriminde görevli bit MİT elemanısınız. Size gelen “Çok Gizli” ibareli istihbarat raporunda genel hatlarıyla “Suriye’nin yeniden inşası sürecinde Türkiye’ye pazarı kaptırmamak isteyen Suudi Arabistan’ın istihbarat servisleri ile bir takım örtülü faaliyetler yürüttüğü” bilgisi yer almakta. Elinize geçen bu “Çok Gizli” istihbarat raporu karşısında yapacağınız ilk iş ne olur?
Öncelikle, bilinçli bir istihbarat analizcisinin yapacağı ilk iş konuya ilişkin arşiv araştırması yapmaktır. Akabinde değerlendirmeye alacağı ilk husus ise şudur; “Suudi Arabistan’ın bunu yapabilecek ekonomik kaynağı var mı?” Bu soruya verilecek cevap “hayır” ise analiz süreciniz de sona yaklaşmıştır demektir.
Ekonomik İstihbaratta Orta Asya Örneği
1991 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılması ile birliği oluşturan ülkeler dağılmaya başladı. Bu dağılma sonucunda Türkiye, tarihi, dini ve etnik bağlarının olduğu Orta Asya ve Kafkasya bölgesi üzerinde bir etkinlik politikası izlemeye başlamıştır.
Bu durum karşısında batılı ve doğulu istihbarat servislerinin konuya ilişkin yaptığı ilk analiz şuydu; “Türkiye, böyle bir etkinlik politikası izlemek için yeterli ekonomik kaynağa sahip mi?” İstihbarat analizcileri çok iyi bilmekteydi ki, askeri ve politik gücünüz ne olursa olsun yeterli ekonomik kaynağa sahip değilseniz bölgede hiçbir şey yapma şansınız yoktur. İşte ekonomik istihbarat bu denli hayati bir istihbarat alanıdır.
Ekonomik istihbarata ilişkin bir diğer güzel örnek de CIA tarafından Çin’e yapılan istihbarat operasyonudur. 1990’lı yıllarda CIA casus uyduları Çin’in tahıl ekimi yapılan alanlarında yeraltı sularının seviyesinin azaldığını tespit etmiştir. Bunun üzerine yapılan analizlerden Çin’in tahıl üretiminin azalacağı ve Pekin’in azalan kadar tahılı dünya piyasalarından almak üzere devreye gireceği ve bunun da dünya tahıl fiyatlarını arttıracağı analizi CIA tarafından yapılmıştır.
İngilizlerin Ekonomik İstihbarat Algısı
Küresel güç denkleminde üstünlüğünü sürdürmek isteyen İngiltere, bunun güçlü istihbarat servisleri ve başarılı istihbarat faaliyetleri olacağını biliyordu. Çünkü ülkelerin güç denklemlerinde istihbarat her zaman çarpan etkisi yapan bir unsurdur. Bu kapsamda 19. yüzyıldan itibaren İngiliz istihbarat örgütleri stratejik yönelişlerinde bir değişime gitmiştir.
“İngiliz istihbarat örgütü, evrim geçirerek sanayiciler, bankerler ve bakanlar arasında karmaşık bir ağ örmüştü. İngiliz istihbaratı, ajanlardan veri temin eden geleneksel bir servis olmak yerine bankacılık, gemicilik, sanayi ve ülkenin diğer güçlerini bir araya getiren Masonluk benzeri bir ağ işlevi gördü. Ortadoğu’yu ayaklandıran Lawrence, petrol kuyularına göre Irak haritasını çizen Çöl Kraliçesi Getrude Bell gibi isimler bu yapının saha elemanları idi.”
Ekonomik gücün ve ekonomik istihbaratın önemini çok erken idrak eden İngilizler, küresel sisteme ekonomik istihbarat faaliyetleri ile yön vermektedir. “İngiltere gibi ülkeler rakip ülkelerin ekonomisini çökermek için ekonomik tetikçiler kullanırlar. İstihbarat örgütleri muhtemel ekonomik tetikçileri belirler, uluslararası şirketler de bu kişileri istihbaratın yönlendirmesi ile işe alırlar. Bu kişiler hükümetten para almazlar, maaşlarını özel sektör öder. Eğer kirli işleri ortaya çıkarsa bu durum hükümet politikası yerine uluslararası şirketin kurumsal ihtirasına bağlanır.”
Sanayi Casusluğu Nedir?
McAfee yazılım şirketinin yaptığı araştırmalara göre sadece internet kanalıyla yapılan sanayi casusluğu faaliyetleri dünyada her yıl 500 Milyar dolarlık bir zarara yol açmaktadır. Özellikle siber saldırılar ile uluslararası bir çok şirket, ticari verilerini ve sanayi sırlarını rakip firmalara ya da düşman devletin istihbarat servislerine kaptırmaktadır.
Sanayi casusluğu, kullanılan metotlar ve gözetilen çıkarlar açısından ekonomik istihbarattan ayrılmaktadır. Sanayi casusluğu sadece finansal ya da yönetimsel ekonomik verilerle değil, aynı zamanda yeni teknolojiler, ürünler, mühendislik süreçleri ve materyallerle ilgilenmektedir.
Örneğin; Alman Hava Kuvvetleri 1939’daki seviyesine Nikolus Ritter adlı bir ajanın Amerikan hava sanayisinden yaptığı teknoloji casusluğu ile ulaşabilmiştir. 2. Dünya Savaşı öncesinde Almanya dışındaki değişik ülkelerde çalışan 2500 Alman mühendis, yaptıkları sanayi casusluğu ile Almanya’nın hızlı teknolojik ilerlemeler gerçekleştirmesini sağlamıştır.
Peki, sanayi casusluğu kimler arasında olur? İlk bakışta sanayi casusluğu, düşman iki devletin birbirlerinin teknolojisi ele geçirmeye çalışması olarak algılanabilir. Ancak sanayi casusluğu büyük ölçüde müttefik ülkeler arasında gerçekleşir.
Örneğin; ABD istihbarat teşkilatı CIA, 1987 yılında yaptığı açıklamada, Japon istihbarat servislerinin %80 oranında ABD sanayisine ve teknolojisine yöneldiğini ifade etmiştir. Yine aynı şekilde FBI, 1992 yılında yaptığı açıklamada, Fransız istihbarat servislerinin ABD’deki büyük sanayi ve teknoloji şirketlerini hedef aldığını açıklamıştır.
İran’ın CRYPTO A.G. Operasyonu
Her ne kadar kategorik olarak “sinyal istihbaratı” başlığı altında değerlendirilmesi gerekse de, CRYPTO A.G. operasyonu konunun anlaşılması bakımından anlatmadan geçemeyeceğim bir istihbarat hikayesidir.
Ekonomik istihbarat ve sanayi casusluğu, istihbaratla az çok ilgilenenler için örtülü askeri operasyonların yanında çok da ilgi çekmeyen bir alan. Ancak Ekonomik istihbarat ve sanayi casusluğu, bir ülkenin bağımsızlığını dahi kaybetmesine yol açabilecek kadar önemli ve tehlikelidir. 1992 yılında İran istihbarat servisinin gerçekleştirmiş olduğu bu operasyon, dost ve düşman ülkelerin elde etmeye çalıştığı teknolojilerin ne denli tehlikeli olabileceğini gözler önüne sermektedir.
“CRYPTO A.G. dünyanın en meşhur kripto makinelerini üreten bir İsveç firmasıdır. O dönem 120’ye yakın ülke için kripto makineler üretip satmaktadır. 1992 yılında İran istihbarat servisi bir CRYPTO A.G. mühendisini tutuklar ve 9 ay boyunca sorguya alır. Bu uzun sorgulama sonucunda şu bilgiler elde edilir; NATO ile yapılan bir anlaşma çerçevesinde CRYPTO A.G.’nin ürünlerini kullanan tüm ülkelerin şifreli teleks, radyo, fax görüşmeleri ABD tarafından izlenebilecektir. Yapılan inceleme sonucunda ise CRYPTO A.G. tarafından üretilen makineler ile çekilen her gizli mesajın bir kopyasının anında Washington’a gittiği tespit edilmiştir.”
Her yazımda söylüyorum, yine söyleyeceğim…
MİT gibi hayati öneme sahip ve onurlu bir kurumun mensubu olmak ülkemizde birçok kesim tarafından yıllarca ayıplanmış ve alay konusu olmuştur. İstihbaratçılık ispiyonculukla eş tutulmuştur.
Basın camiasında bir gazetecinin MİT ajanı olduğunu ima yahut iddia etmek o gazeteciye hakaret olarak algılanmıştır. İsrail eski istihbarat şeflerinde birinin bizlerin de ders alması gereken şu açıklaması İsrail toplumunun konuya bakış açısını çok iyi özetlemektedir: “Dünya üzerindeki her İsrail vatandaşı hatta her Yahudi birer MOSSAD üyesidir.” Şahsi görüşüm o ki, milli ve dini dürtülerle rakip olarak gördüğümüz İsrail toplumu karşısında bizler de en azından “Her Türk asker ve istihbaratçı doğar!” diyebilmeliyiz. Nizamülmülk’ün bizlerden beklediği gibi…
Halkımızda yerleşen bu yanlış istihbarat ve istihbaratçı algısı bir an evvel düzeltilmelidir. Yaşanan küresel gelişmelere ideolojik değil de yukarıda anlatmaya çalıştığım hususlar çerçevesinde “istihbaratçı paradigması” ile bakabilmeyi başarmalıyız. Bunu başarabilirsek küresel gelişmeleri çok daha sağlıklı anlamlandırır ve dost-düşman tarafından yöneltilen “algı operasyonlarını” çok daha kolay savuşturabiliriz.
Her zaman yaptığım gibi sizlerin analiz sürecine katkıda bulunabilecek argümanları sizlere sade bir dille aktarmaya çalıştım. Aktarması benden, analizi sizden. Saygılarımla…
“…Sonra o bomba yüklü olduğu belli olan bir zırhlı araç çıktı. Tüm silahlarla ateş etmeye başladık. Buna rağmen zırhlı araç durmadı. Ferhat Çavuş tek başına ileri çıktı. Elindeki biksi makineli tüfeğiyle ölümüne atıldı, aracın karşısına dikildi. Hiç tesir etmeyeceğini bilerek, sırf yiğitliğimizi görsün diye zırhlı bombalı aracın üstüne koşup taramaya başladı. Bombalı araç içimize giremeden, Ferhat’ın kararına teslim olmuş, kendini orada patlatmıştı. Aracın patlamasıyla sarsıldı tüm dağ. Herkes savruldu bir yana… Uzman Çavuş Demir, orada şehit düştü ama yüzlerce Mehmetçik’in hayatını kurtardı…”
(Fırat Kalkanı Harekatı’nda Şehit düşen kahraman Uzman Çavuşumuz Ferhat Demir’in ve tüm kahraman Şehitlerimizin aziz hatırasına ithaf…)
Avrupa Birliği (AB) denilince akla gelen ilk ülke hiç şüphesiz Almanya. Birliğin kurulumunda da öncü devletler arasında yer alan Almanya, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra AB içerisinde kendisini daha da ön plana çıkarmaya başladı. AB çatısı altında kendi ülke menfaatlerini sürdüren Alman hükümetler, Almanya’nın Doğu Avrupa ülkelerindeki kötü algısını AB ile yıkmaya çalışıyor. Rus azınlıkların fazla olduğu bu Sovyet ülkeleri, AB ile Rusya arasında rekabete sahne oluyor.
Öte yandan parlamentosundan ekonomisine AB’nin her alanında Almanya’nın varlığı hissediliyor. Avrupa Birliği’ne en büyük ekonomik desteği veren Berlin yönetimi, 3,5 trilyon dolar gayri safi milli hasılaya (GSMH) sahip. 28 ülkenin olduğu AB’nin toplam GSMH’si ise 16,5 trilyon dolar. Almanya’nın en fazla ihracat yaptığı 10 ülkenin 6’sı AB ülkesi. AB ülkelerinin kendi arasında ise 3,1 trilyon dolar ticaret yapıyor.
Avrupa Birliği (AB) üyeleri haritası.
Başkan ve 750 üyeden oluşan Avrupa Parlementosu’nun (AP) yüzde 12’sini Alman parlamenterler oluşturuyor. İngiltere’nin AB’den ayrılma referandumu (BREXIT) sonrası işlemlerin sona ermesiyle AP parlamenter sayısı 678’e düşecek. Böylece Almanların AP’deki oranı yüzde 14’e yükselecek. Tabi BREXIT sonrası parlamentonun nasıl yapılanacağı henüz netleşmedi. Fakat ilk etapta olacak olan İngiliz vekillerin yerini Almanların alması.
Bu durum AB’nin en etkin organlarından olan AP’de Almanların söz hakkının çok fazla olduğunu gösteriyor.
İngiltere’nin birlikten ayrılmasıyla Almanya’nın AB içerisinde rakipsiz kalacağı belirtiliyor. AB içerisinde Almanya’dan sonra en büyük iki ekonomik güç Fransa ve İtalya da Almanya’nın “Tek başına iktidar” havasından rahatsız. Fransızlar Almanların orantısız güç sahibi olmasından rahatsızlık duyarken, İtalya Almanya ve Fransa’nın öne çıkmasına karşı.
Fransa’daki son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ‘ırkçı ve AB karşıtı’ Le Pen’in yükselişine karşı Emmanuel Macron’u destekleyen Merkel, karşılığını almış; Macron ilk yurt dışı ziyaretini Almanya’ya gerçekleştirmişti.
Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron
Son olarak İngiltere’den sonra Fransa, Yunanistan ve İtalya’da ilerde (halkın rahatsızlığından dolayı) AB’den ayrılmak için referandum düzenleneceği belirtiliyor.
Daha önce “İstihbaratçı Olmak İster Misiniz?” başlıklı bir yazı yayınlayarak okuyuculardan bir istihbarat raporunu analiz etmelerini istemiştim. Uzun ve ağır bir çalışma olması sebebiyle fazla ilgi görmemişti ancak yazının devamının gelmesini isteyen birçok yorum ve mail de aldım. Benimle irtibata geçen ve yazılarıma yorum bırakan değerli okuyucuları kırmamak adına bu sefer de çoktan seçmeli bir test hazırladım. Eminim yazılarımı okuyanlar tamamını doğru cevaplayacaktır. Aralarda teknik bilgi gerektiren birkaç soru da sordum. Bunu yapmaktaki amacım ise siz değerli okuyucuyu bu konuları araştırmaya sevk etmektir. Hepinize iyi okumalar ve başarılar…
1. Öncü İstihbarat Çalışmasının amacı VIP in ………………ve……………..üzerinde güvenli bir alan oluşturarak önemli kişiye yönelik…………..ortadan kaldırmak veya ……………… indirmektir.
a) Ofisi / ikameti / riski / maksimuma
b) Gideceği yer / güzergâh / karşılama / minimuma
c) Mekân / yol / riski / maksimuma
d) Gideceği yer / güzergâh / riski / minimuma
e) Seyahati / ofisi / suikastı / maksimuma
2. Aşağıdakilerden hangisi “bir kişi ile koruma” için yanlıştır?
a) Koruma görevlisi silahını kullandığı eline göre VIP’nin sağında veya solunda bir adım arkasında yürür
b) 360 derecelik bir koruma sağlar
c) Bu bir refakat korumasıdır
d) VIP’nin her türlü ihtiyaçlarını karşılar
e) VIP’yi utandırıcı durumlardan korur
3. İstihbarat savunma faaliyetinin……….Özelliğidir. Saldırınınsa …….. özelliğidir.
a) İhtiyari\ mecburi
b) Karakteristik\ eşlik eden
c) Eşlik eden\ karakteristik
d) Mecburi\ ihtiyari
e) Karakteristik\ mecburi
4. CIA yıl içinde ürettiği istihbaratın yüzde kaçını casusluk faaliyetleri ile değil de AÇIK KAYNAK İSTİHBARATI ile elde etmektedir?
a) %15
b) %3
c) %40
d) %60
e) %75
5. Araplar, Avrupa’da şövalye geleneğinden gelen ………………. yerine ağırlıklı olarak ……………… üzerine kurulu bir savaş geleneğine bağlıdırlar.
a) Stratejik savaş\ taktiksel savaş
b) Hücum savaşı\ savunma savaşı
c) Yüz yüze çarpışma\ hile
d) Orta yoğunluklu çatışma\ düşük yoğunluklu çatışma
e) Silah faktörü\ insan faktörü
6. “Countrespionage” kavramı aşağıdakilerden hangisini ifade etmektedir?
a) Casusluk
b) Karşı casusluk
c) İnsan istihbaratı
d) Karşı istihbarat
e) Sinyal istihbaratı
7. Bir kontrespiyonaj uzmanı için aşağıdaki ifadelerden hangisi doğru bir tanımlama olabilir?
a) Profesyonel paranoyaklardır
b) İleri derecede elektronik bilgisi olan kişilerdir
c) Alanı gereği silah bilgisi en iyi istihbarat personelleridir
d) Mesailerinin tamamına yakını masa başında geçen kişilerdir
e) Hepsi
8. Aşağıdakilerden hangisi önemli kişinin güzergâhı üzerinde dikkat edilmesi gereken hususlardandır?
a) Arıza yapmış araçlar
b) Mevsime ya da bölgeye göre uygunsuz giyinmiş kişiler
c) Yapılan yol çalışmaları
d) Şüpheli ya da renkli camlı karavanlar
e) Hepsi
9. Tek bir koruma ajanı tarafından yapılan koruma tipi düzenine ilişkin aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) Koruma ajanı “silahını kullandığı eline göre” önemli kişinin sağ ya da solunda bir adım arkasında yürür
b) Bu bir refakat korumasıdır
c) Az ya da orta dereceli tehdit durumlarında kullanılır
d) Korunan kişiye ait çanta ve değerli evrakların nakline yardımcı olunur
e) Koruma ajanı koruduğu kişiye refakat sırasında elinde herhangi bir şey taşımaz
10. İstihbari açıdan önemli bir belge eline geçen ajan ilk olarak ne yapmalıdır?
a) Bilgiyi hemen analiz ederek ilgili makamlara ulaştırmalıdır
b) Bilginin kaynağına ilişkin casusluk faaliyetlerine girişmelidir
c) Belgenin kaynak ve haberlerine ilişkin arşiv araştırması yapmalıdır
d) Belgenin doğruluğunu teyit edene kadar amirlerine bilgi vermemelidir
e) Belgeyi değerlendirmek adına hemen amirlerinde toplantı talep etmelidir
11. Savaş halindeyken düşmanın geri hatlarımızda ve kanatlarda taciz kuvvetlerinin faaliyetlerinin arttırıldığı bilgisi alan bir istihbaratçı karargâha aşağıdaki hangi bilgiyi raporlarsa doğru bir analiz sayılabilir?
a) Düşman taarruza geçti
b) Düşman savunma yapıyor
c) Düşman geri çekilme operasyonu yapıyor
d) Düşman oyalama operasyonu yapıyor
e) Düşman topçu taarruzuna başlayacak
12. Bir casus hakkında, istihbarat tarihinden çıkarılan temel casus profiline göre aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
a) Üniversiteden ortalama bir öğrenci olarak mezun olanlar
b) Para sıkıntısı çeken düşük gelirli kişiler
c) Paramiliter yazına ilgili kişiler
d) Silahla ilgili ve genellikle silah taşıma talimi yapan kişiler
e) Hepsi
13. İstihbaratın algı yönetimi boyutuyla alakalı aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) Algı yönetimi temel olarak insanların fikirlerini değiştirmeye çalışmaz yahut kişiye yeni fikirler empoze etmeye çalışmaz.
b) Her eğitim seviyesinden, kültürden, inançtan, yaştan insan algı yönetiminin etkisi altında kalabilir.
c) Kitle içindeki insan birey olarak insandan çok daha fazla algı yönetimine açıktır
d) Aynı kişinin kitle içindeki paradigması ile kitle dışındaki birey olarak paradigması bile büyük farklılıklar gösterir.
e) Algı yönetiminin yöneldiği kitleyi oluşturan insanlar aynı mekânı paylaşmalı, en azından birbirleriyle fiziksel temas içinde olmalıdırlar.
14. Dört kişi ile korumada her koruma ajanı en az kaç derecelik sorumluluk alanına sahiptir?
a) 60
b) 72
c) 90
d) 120
e) 180
15. İstihbarat teşkilatlarının yapılarına ve istihbarat faaliyetlerine ilişkin aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) Dünya devletleri gizli servis şeflerine servislerinin organizasyonu konusunda serbesti tanımamışlarsa bunun nedeni, bu işin güvenlik için en sağlıklı ancak bu şekilde yapılabileceği gerçeğidir.
b) Normal emeklilik çağını çoktan aşmış bazı uzman kişileri göreve almak yararlı olur. Bir istihbarat servisinin uzun süredir görev yapan mensupları yoğun bir tecrübe sergilerler. Hiçbir servis bu nimeti cömertçe harcayamaz.
c) Bir gizli servis için, bürokrasinin verimi azalttığı, hatta yok ettiği tecrübelerle görülmüştür. İstihbarat servislerinde yetkili kişilerin en önemli görevlerinden biri bürokrasi ile savaşmaktır.
d) Tek bir rapor, rapor değildir. Ayrı ve bağımsız bir kaynak tarafından doğrulanmadıkça, hiçbir bilginin önemi yoktur.
e) Bir devlet görevlisi ne denli üstün niteliklere sahip olursa olsun, evvelce istihbarat alanında tecrübe kazanmamışsa, istihbarat sevisinde üst düzey bir konuma getirilemez.
16. Aşağıdaki birimlerden hangisi MİT’in teşkilat yapılanması içinde yer almaz?
a) İstihbarata karşı koyma daire başkanlığı
b) Dış operasyonlar başkanlığı
c) Sinyal istihbaratı başkanlığı
d) İç istihbarat daire başkanlığı
e) Stratejik analiz başkanlığı
17. Bağımsız kaynaklarca personel kapasitesi(ajan faktörü) anlamında her yıl dünyanın en iyi istihbarat örgütü seçilen kurum hangisidir?
a) CIA (ABD)
b) FSB (Rusya)
c) MİT (Türkiye)
d) MOSSAD (İsrail)
e) ISI (Pakistan)
18. Geçtiğimiz yıllarda bizzat MİT Müsteşarımız Sayın Hakan FİDAN tarafından istihbaratçılarımıza aşağıdakilerden hangisi yasaklanmıştır?
a) Birden fazla silah taşımak
b) Amirlerinden izinsiz saç-sakal traşı olmak
c) Başbakanlık personeli olduğunu söylemek
d) Dış görevlerde ailelere gidilen ülkeyi söylemek
e) Çocuklarını okuldan almak
19. Aşağıdakilerden hangisi bir istihbarat ajanında arana temel özelliklerden değildir?
a) Analitik düşünme yeteneği
b) Yaşam boyu eğitim felsefesine açıklık
c) İleri derecede silah kullanma yeteneği
d) Ketumiyet
e) Yabancı dillere hâkimiyet
20. Üst düzey bir bürokratı korumakla görevli bir istihbarat ajanı olduğunuzu farz edin. Koruduğunuz bürokrat çalıştığı kurumun binasından çıkacak ve araçla Başbakanlık binasına geçecek. Telsizle vereceğiniz aşağıdaki emirlerden hangisi hatalıdır?
İlk defa Çin ile Amerika arasında başlayan ticari yaptırımlar, beklendiği gibi hızla büyüdü ve bütün dünyayı etkilemeye başlayan bir “Dünya Ticaret Savaşına” dönüşmüştü. Fakat “Ticaret Savaşlarında” öngörülmeyen gelişmeler yaşandı ve Ticaret Savaşları, Ekonomik Savaşlara dönüştü. Ya da 21. yüzyıl uluslararası ilişkilerinin özelliği olan “öngörülememezlik” tekerrür etti ve olaylar ülkelerin iradelerinin dışında gelişmeye başladı. Tüm bu yaşananlar “Dolar artık uluslararası ticarette ne kadar güvenilir bir döviz?” sorularına neden olmakta.
ABD halihazırda 11 ülkeye yaptırım uyguluyor; Türkiye, İran, Rusya, Pakistan, Çin, Küba, Kuzey Kore, Venezuela, Suriye, Libya ve Kolombiya. Haberimizde “Ekonomi Savaşlarını” ve dünyanın Ekonomi Savaşlarına verdiği tepkileri sizin için derledik.
ABD’nin Yaptırım Uyguladığı Ülkeler – (İnfografik)
Türkiye
Ekonomik yaptırımlardan ve ekonomi savaşından en olumsuz etkilenen ülkelerden biri Türkiye oldu. ABD, terör örgütü bağlantısı sebebiyle Türkiye’de tutuklu bulunan Papaz Andrew Brunson’un tahliye edilmemesi sebebiyle Türkiye’ye yaptırım uygulamaya başladı. Ağustos başında Beyaz Saray’ın yaptığı açıklamada “İçişleri ve Adalet Bakanı’na yaptırım uygulanacak” denildi. Daha sonra çelik ve alüminyum ihracatına ek %50 vergi getirildi. 4.7-4.9 seviyelerinde olan dolar kuru kısa sürede 7.2 seviyelerine çıktı. Böylece TL %35 değer kaybına uğradı. Trump, F-35 savaş uçaklarının Türkiye’ye teslimatını askıya alan bütçe yasasını onayladı. Türkiye Cumhuriyeti durumun bir “Ekonomi Savaşı” olduğunu ifade etti.
T.C. Cumhurbaşkanlığı, yapılan yaptırımlara ve dolardaki yükselişe ilişkin “Türkiye ekonomik bir savaş vermektedir. Savaşı biz kazanacağız.” açıklamasını yaptı. 24 Haziran Seçimleri için teşekkür mitingleri yapan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan çeşitli açıklamalarda bulundu. Ekonomik bir savaşın içinde olduğumuzu açıklayan Erdoğan, “Milletimizin iradesini sandıktan yönlendiremeyenler her dönemde farklı araçlarla üzerimize geldiler. Provokasyonla darbeyle yapamadıklarını şimdi parayla gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Buna açık ifadeyle ‘ekonomik savaş’ derler. Türkiye’yi anlamak isteyen kurumlarımızın kuruluş tarihine baksın. Kara Kuvvetleri Komutanlığımız bu yıl 2227. yıl dönümünü kutladı. Böyle bir ülkenin ayağına döviz kuru dolaştı diye tökezleyeceğini sanmak ahmaklıktır.” dedi. Açıklamalarında Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD’nin NATO Stratejik müttefikini bir papaza değişmesini sert eleştirdi.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “Diplomasiye, uzlaşıya varız ama dayatmaları kabul etmemiz mümkün değil.” açıklamasını yaptı.
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, “Kurdaki gelişmeler açık bir saldırının göstergesi. Kurdaki dalgalanmaya karşı aksiyon planı hazırladık. Gerekirse mali kural koyarız.” dedi ve mevduatlara el koyulmayacağını açıkladı. Çin, Rusya, İran, Ukrayna gibi ülkelerle ticaretin milli para birimi üzerinden yürütülmesi gündemde.
Merkez Bankası, finansal istikrarın desteklenmesi için çok sayıda yeni tedbir aldı. Merkez Bankası bankalara ihtiyaç duydukları tüm likiditenin sağlanacağını duyurdu. Yaptığı açıklamada MB, “Bankaların Türk Lirası işlemleri için kullanabilecekleri teminat döviz depo limitleri 7.2 milyar Avro’dan 20 milyar Avroya çıkarıldı.” açıklamasını yaptı. Kararlar banka ve diğer ilgili kurumlar tarafından çok olumlu karşılandı.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı dolar üzerinden provoke edici haber ve paylaşımlara soruşturma başlattı. Ardından İçişleri Bakanlığı 346 hesabın tespit edildiğini ve adli tahkikatın başlatıldığını duyurdu.
İran
İç karışıklıkların ve kaos ortamının giderek tırmandığı İran’da, sorunların en büyük sebeplerinden biri olarak ABD’nin uyguladığı yaptırımlar gösteriliyor. 2006 yılında İran’a nükleer program gerekçe gösterilerek ekonomik ambargo uygulanmaya başlandı. Enerji sektörünü de kapsayan geniş bir ambargo uygulandı. Ülkede başta ekonomi ve sosyal olmak üzere çok sayıda kriz meydana geldi. Geçtiğimiz günlerde, kısa süre içinde İran Riyali dolar karşısında 2 kat değer kaybetti. Halkın bir kısmı Devlet Başkanının istifasını isterken bir kısmı da rejim değişikliği istiyor. Zaman zaman ambargo ve yaptırımlar yumuşasa da tekrar geniş kapsamlı bir ambargo başladı. Trump, “İran’la iş yapan ABD’yle iş yapamayacak” şeklinde bir açıklama yaptı.
İran dini lideri Hamaney, “Artık Humeyni gibi ben de ABD ile her türlü müzakereyi reddediyor ve yasaklıyorum” dedi.
İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, ABD Başkanı Donald Trump’ın NATO üyesi Türkiye’nin ekonomisine dönük sözlerini “utanç verici” olduğunu söyleyerek, “Biz daha önce de komşularımızın tarafındaydık şimdi de tarafında olacağız.” dedi.
Irak Başbakanı Haydar el-İbadi konuya ilişkin “ABD’nin İran’a yönelik zalim yaptırımlarına uyacağız.” dedi. Ardından hükümet, İran mallarının ülkeye girişini yasakladı. Ayrıca İran bankalarıyla dolar alışverişi durduruldu.
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Behram Kasımi, ABD’nin Türkiye’ye karşı izlediği politikayı eleştirerek, Türkiye için her türlü desteğe hazır olduklarını söyledi.
Rusya
Rusya ile ABD arasında devam eden yaptırımlara Rusya’dan misilleme geldi. Rusya, NASA’nın kullandığı RD-180 roket motorlarına yaptırım uygulama kararı aldı. ABD’nin yanı sıra bazı Avrupa ülkeleri de Rusya’ya yaptırım uyguluyor. Eski Rus çift taraflı casusu Sergey Skripal ve kızının İngiltere’de zehirlenmesi üzerine başlayan diplomatik gerginlik yaptırımlarla sonuçlandı. Bu olaydan sonra İngiltere Rusya’ya yaptırım uygulamaya başladı.
“Dolar bu savaşta silah olarak kullanılıyor.”
Rusya Başbakanı Dimitri Medvedev, “ABD’nin Rusya’ya yönelik yaptırımlarını savaş ilanı olarak değerlendiriyoruz. Dolar bu savaşta silah olarak kullanılıyor.” dedi.
Kremlin Sarayı, Türkiye’nin ticarette milli para kullanımına sıcak yaklaştı. Rusya, bunu bütün ülkelerle gerçekleştirmek için çabaladıklarını açıkladı.
Rusya Maliye Bakanı, “ABD varlıklarına yatırımlarımızı önemli oranda azalttık. Dolar yerine de Avro ve Çin Yuanı gibi para birimlerinin kullanımını artıracağız.” açıklamasını yaptı.
Pakistan
Pakistan’da Taliban, IŞİD ve Hakkani gibi grupların eylemlerinin arttı. Pakistan’a yapılan para yardımı ‘örgütlere karşı istikrarlı adımlar atılmadığı’ gerekçesiyle kesildi.
Pakistan, “Her zaman olduğu gibi, Pakistan halkı ve hükümeti ABD’nin yaptırımlarına karşı Türkiye’nin yanında olacaktır.” açıklamasını yaptı.
Pakistan Dışişleri Bakanlığı, “Türkiye küresel ekonominin motoru ve önemli bir üyesidir.” açıklaması yaptı.
Çin
Aldığı kararlarda Çin’i direk hedef alan Trump, en büyük yaptırımları Çin’e uyguladı. Çin ile olan 350 milyar dolar ticaret açığını kapatmak için korumacı ekonomi politikaları ve ek vergi tarifeleri uygulanıyor. Ticaret Savaşları ilk defa iki ülke arasında 5 ay önce başlamıştı. (Konu ile ilgili ayrıntılar için tıklayınız.)
Trump’ın İran açıklamasına karşın Pekin Hükümeti, “Çin ile İran mantıklı, adil ve yasal olan ticaret ve enerji alanlarında uzun soluklu, şeffaf ve doğal bir işbirliği içindedir.” açıklaması yaptı. Çin, 16 milyar dolarlık ABD ürününe daha ek vergi uygulayacağını açıkladı.
Küba
1958 yılında “Kötü İnsan Hakları Sicili” gerekçesiyle başlayan yaptırımlar, Füze Krizi ile daha da artmıştı. Barack Obama döneminde normalleşen ilişkiler, geçtiğimiz yıl sonunda ‘sadece Küba’ya yarar sağlıyor’ gerekçesiyle iptal edildi. ABD Hazine Bakanlığından yapılan açıklamada, Küba’ya yönelik yaptırımların ticaret ve turizm faaliyetlerini kapsayacak şekilde genişletildiği bildirildi. AB kararı, “abluka altına alınmasını çözüm değil, illegal ve modası geçmiş bir uygulama.” şeklinde değerlendirdi.
ABD, İngiltere’yi de Tehdit Etti
ABD’nin İngiltere Büyükelçisi Woody Johnson’nun kaleme aldığı makale, Daily Telegraph tarafından yayınlandı. Makalede Büyükelçi açıkça “Ya İran’a karşı ABD’nin yanında yer alırsınız ya da sonuçlarına katlanırsınız.” dedi. İngiliz basını bunu hükümete karşı yapılan doğrudan bir meydan okuma olarak yorumladı.
“İran’la yaptığınız nükleer anlaşmadan vazgeçin. Tahran’ın temsil ettiği küresel tehdide karşı Washington’un yanında yer alın” uyarısını yapan ABD, İngiliz Şirketlerine de İran ile ticaretlerini durdurmaları konusunda ültimatom verdi.
Türkiye’ye Destek Açıklamaları ve Küresel Tepkiler
5 ay önce başlayan yaptırımlara dünyanın tepkisi çok büyük oldu. ABD vatandaşlarının çoğu, ABD’deki birçok kuruluş, uluslararası örgütler, devletler ve milletler Trump’ın bu çılgınca karardan dönmesi gerektiğini savundu. Türkiye’ye olan baskı artınca, dünya, ABD yerine Türkiye’yi destekleyen açıklamalarda bulundu. Bazı ülke vatandaşları ellerindeki dövizi bozdurup Türk Lirası aldı.
İtalya Ekonomik Saldırı Bekliyor
Euro bölgesinden çıkış tartışmalarının yaşandığı İtalya da bu süreçte tavrını değiştirdi. Küresel bir krizin olduğunu gören İtalya, konjonktürel olarak pozisyon aldı.
İtalyan Hükümeti, “Bu ayın sonu ile eylül ayının başında İtalya’ya yönelik bir saldırı olabilir. Türkiye karşı yapılan saldırı İtalya için de bir örnektir. Dolar’a karşı Euro’ya sahip çıkmalıyız.” diyerek Dolara karşı Euro’yu korudu.
İtalya, saldırılara karşı Türkiye’nin yanında olduğunu belirtti.
Katar Halkından Türkiye’ye Tam Destek
Ekonomi Savaşlarından doğrudan etkilenmese de Türkiye’ye tam destek veren halkların başında Katar halkı var. Resmi kanattan şu ana kadar herhangi bir açıklama yapılmamış olsa da Katar halkı, aydınları, akademisyenleri ve sanatçıları Türkiye’ye tam desteklerini dile getirdi. Geçtiğimiz yıl, başta ABD ve Suudi Arabistan olmak üzere, dayatılan ekonomik ambargo ile sarsılan ülkeye en büyük desteği veren Türkiye ve Türk Halkı olmuştu. Katar halkı bu Ekonomi Savaşında Türkiye’nin yanında olduğunu açıkça belirtti.
Ülke’nin ünlü medya patronlarından Jaber el Harmi “Amerika’nın Türkiye’ye karşı birlik olup savaş açması beklenen bir şey. Türkiye’nin Müslüman bir ülkenin ekonomik ve siyasi açıdan bağımsız olmasını kabullenemiyorlar. Ama bazı Arapların Türkiye’ye açılan savaşa sevinmeleri ve destek vermeleri büyük alçaklıktır.” ifadeleriyle Türkiye’ye destek mesajı verdi.
Erdoğan, Temim es-Sani ile telefonda görüşerek ilişkilerin daha da güçlenmesini teyit etti.
Katar Halkı elindeki dövizi satarak Türk Lirası aldı.
Almanya: Gelişen Bir Türkiye İstiyoruz
ABD, Almanya’ya açık bir yaptırımda bulunmadı. Sorunların iki ülke arasındaki ilişkiler değil; küresel bir sorun olduğunu gören Almanya, Türkiye açık destek verdi.
Almanya Ekonomi Bakanlığı Sözcüsü Beate Baron “Almanya, Türkiye’nin en önemli ticari ortağıdır.” açıklaması yaptı.
Amerika Basınında Yaptırımlar
Washington Post
•En aptalca kriz, Türkiye kötü politikalarla kendine zarar veriyor.
New York Times
•Yatırımcılar otoriter rejimden çekiniyor.
Wall Street Journal
•TL tarihin en düşük seviyesinde, Trump yönetimi baskıyı arttıracak.
Tarihi değiştiren ve toplumların yaşamlarını derinden sarsan önemli olayların temelinde, ideolojiler yatmaktadır. Halk kitlelerini ve derin kalabalıkları tesiri altına alan bu ideolojik ve felsefi düşünceler, sosyal hayatta değişim, ihtilal ve reform hareketlerine yol açabilir. Bunun yanı sıra kaosa, kargaşaya, yıkıma ve anarşiye de sebebiyet verebilir. Bu ideolojik görüşlerden biriside materyalizmdir. 19 yüzyıl’da özellikle Avrupalı düşünürlerde ve Avrupa toplumunda materyalizm oldukça önemli bir yere sahiptir. MateRyalist görüş özellikle Aydınlanma Çağı ve sonrasında 19. Yüzyılda Avrupalı filozofları ve etkisi altına almıştır. Materyalist ideolojiden etkilenen Batılı filozofların başında, ünlü kuramcı ve eylem adamı Karl Marx gelir. Marks diyalektiğin kuramcısı olan aynı zaman da idealist bir filozof olan hocası Hegel’den ve onun diyalektik düşüncesinden çok etkilenmiştir. Ancak Marks Hegel’in ortaya attığı diyalektik düşünceyi değiştirmiştir; Hegel diyalektiğin başına idealizm’i koyarken, Marx diyalektiğin başına materyalizmi koymuştur. Diyalektik materyalizmi ve tarihsel materyalizmi geliştirmiştir.
“Benim diyalektik yöntemim, Hegelci yöntemden yalnızca farklı değil, onun tam karşıtıdır da. Hegel için insan beyninin yaşam-süreci, yani düşünme süreci —Hegel bunu “Fikir” (“Idea”) adı altında bağımsız bir özneye dönüştürür— gerçek dünyanın yaratıcısı ve mimarı olup, gerçek dünya, yalnızca “Fikir”in dışsal ve görüngüsel (Phenomenal) biçimidir. Benim için ise tersine, fikir, maddi dünyanın insan aklında yansımasından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildir.”
(Das Kapital,Almanca İkinci Baskıya Önsöz)
Daha sonra Marks geliştirdiği Tarihsel materyalizm metodu doğrultusunda incelediği toplumları ilkel komünal, köleci, feodal, kapitalist, sosyalist ve komünist toplum aşamalarına ayırmıştır. Materyalist ve diyalektik düşünce etrafında inceleme ve çalışmalarını sürdüren Marx, komünizm kuramını geliştirmiştir. Sınıfsız bir toplum hayali kuran Marks, komünist düşünceyi bu doğrultuda şekillendirmiştir. Marks bu kuramı geliştirirken tabi ki tek başına değildi en büyük destekÇisi, fikir arkadaşı, yoldaşı Friedrich Engels’dir. Engels ile birlikte Marks, Diyalektik materyalizm, Tarihsel materyalizm ve komünizm kuramını tüm ezilen halklara ve proletaryaya bir umut ışığı olarak sunmuşlardır.
Karl Marx ve Friedrich Engels
Engels ile Marks komünizmi proletarya için bir umut olarak görse de gerçekler çok farklıdır. Sanayi Devriminden sonra ortaya çıkan proletarya yani işçi sınıfı Avrupa ve dünyada hızla büyümekteydi ve önemli bir politik gücü de ellerinde bulundurmaktaydı. 1800’lü yılların ortalarından sonra 1830 ve 1848 halk ayaklanmaları ve sonrasında 20. yüzyılda komünist ideoloji ve marksizm hızla yayılmış ve dünya genelinde önemli ayaklanmalara ve devrim hareketlerine sebep olmuştur. Bu devrimlerin ve halk ayaklanmaların ilki Rusya’da meydana gelmiş ve ekim 1917’de Marksizm ve Leninizm taraftarı yani Bolşevik kadrolar iktidarı ele geçirmiştir.
19. yüzyıla gelindiğinde Çarlık Rusyası’nda temel ekonomik faaliyet tarımdır ve proletaryaya yani işçi sınıfına oranla toprak kölesi (serflik)(kölelik 1861 yılında kaldırılmıştır) konumunda olan ve zengin aristokratların arazilerinde çalışan köylü sınıfı çoğunluktadır. Zorlu ekonomik koşullar,çetin yaşam şartları, sonu gelmeyen savaşlar, ağır ekonomik buhranlar işte bunların faturasını Çarlık Rusyası’nda her zaman halk ödemiştir. Bu ağır koşulların devam etmesi ile birlikte Avrupa’da ortaya çıkan Marksist hareket Rusya’da yayılmaya başlamıştır. Çökmeye yüz tutan Çarlık imparatorluğu 19. yüzyıldan itibaren Marksist örgütlerin propagandası ile adeta bir kaynayan kazanı andırmaktaydı.İhtilal grupları Çarlık yönetiminden memnun değildi ve onu devirmenin yollarını aramaktaydı. Avrupa’dan Rusya’ya sıçrayan sosyalist düşünceler kısa zamanda çarlıktan nefret eden gruplarca benimsenmiş ve bunun sonucunda Marksist örgütler tarafından 1881’de Çar II. Aleksandr’a karşı bir suikast düzenlenmiştir. 1900’lü yılların başlarına gelindiğinde ise Rusya’nın Japonya ile girdiği savaş, ve sonrasında patlak veren I. Dünya Savaşı, ağır ekonomik bunalım ve bunun yanı sıra Bolşevik kadroların yoğun ajitasyon ve propaganda çalışmaları Çarlık Rusyası’nın sonunu hazırlamaktaydı.
1917 Bolşevik İhtilâli’ne kadar Rusya’daki Çarlık idaresi kısmen feodal ve kısmen kapitalist düzende ve koyu bir Ortodoks inancı içerisinde olduğu bilinmektedir. Çarlığın dış siyaseti bu yapının uzantısı mahiyetinde idi. Dünya siyasetinde İngiltere, Fransa, Almanya vb. gibi yeni sömürgeler elde etmeye çalışmaktaydı. Feodal geleneklere uygun olarak da askerî işgallerle ele geçirdiği toprakları Rusya’nın bir parçası haline sokup bu ülkelerdeki halkın arazisini ellerinden alarak Rus feodallere vermekteydi. Irkçı Rus karakteri icabı olarak da ele geçirdiği milletleri Ortodoks-Rus yapmaya çalışıyordu. Bu politika sonucunda Rusya, bütün iktisadî imkanları özellikle toprağı elinde tutan bir Rus asiller sınıfının tahakkümü altında inleyen kültür ve milliyetleri hor görülen müşterek bir hapishane haline gelmiştir. İşte Lenin bu ortamdan faydalanarak ihtilâli başarmıştır(Gündüz.2005.2.). Bolşevik ihtilâlini hazırlayan temel sebep korkunç boyutlara ulaşan sosyal eşitsizlik ve adaletsiz gelir dağılımıdır. Çarlık Rusyası, bu dönemde oldukça fazla mal varlığına sahip olan zenginler ile son derece fakir olan köylü ve proletarya olmak üzere, birbirinden keskin hatlarla ayrılmış iki kutuplu bir hal almıştı. Bu şartlar neticesinde köylü ayaklanmaları, toplu grevler ve isyanlar Çarlık rejiminin yıkılmasınına neden olurken; Bolşevikleri beklemedikleri bir anda iktidara taşımıştır.
Rusya’da ilk Marksist grup 1883 yılında ortaya çıktı. Bu “Emeğin Kurtuluşu” ismindeki Marksist grubu ünlü Rus devrimci ve Marksist teorisyen Plehanov Cenevre’de kurdu. “Emeğin Kurtuluşu” grubu Marksizmin Çarlık Rusyası’nda yayılmasında önemli bir paya sahiptir. Plehanov gibi sosyalist bir devrim hayaliyle Çarlık rejimine karşı amansız bir mücadeleye girişenlerden birisi de Lenin’dir. Lenin’de tıpkı abisi gibi Marksist bir devrimcidir ve Çarlık yönetiminin bir gün devrileceğine olan inancı tamdır. Bu doğrultuda hareket eden Lenin daha öğrencilik yıllarında kendini devrimci hareketlerin içerisinde bulmuştur ve hayatını Rus proletaryasını ve köylü sınıfını Çarlık rejimine karşı örgütlemekle geçirmiş, devrimci kitlelere konferanslar vermiş, makale ve kitaplar yazmış, gazete çıkarmış, yaşamı boyunca bu faaliyetlerinden dolayı birçok kez tutuklanmış ve sürgünlere gönderilmiştir. Ancak o hayalini kurduğu “Proleterya Dikdatörlüğü” için mücadelesini sürdürmüştür. Lenin’e bu mücadelesinde Stalin, Troçki, Kamanev, Zinoviyev, Kalinin,Buharin, Rikov ve Sultan Galiyev gibi isimler yoldaşlık etmiştir. Bu isimler içerisinde Lenin’e en yakın olan isim Stalin dir. Stalin(Kobe) gürcü asıllı bir Marksist devrimcidir, Lenin’in ölümünden sonra Komünist parti genel sekreteri olmuştur.
Lenin, Stalin ve Troçki
1898 yılı Rusya’da devrimci hareketin kaderi için oldukça önemlidir. 1898 yılının Mart ayında, Minsk kentinde “Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi”nin birinci kongresi yapıldı ve kongreye yalnızca 9 kişi katıldı. Lenin ise kongreye katılamadı, zira o sıralar Sibirya’da sürgünde idi. Kongrenin katılımcı sayısının bu denli az olması o sıralar devrimci Marksist hareketin henüz istenilen seviyede örgütlenemediğinin bir göstergesidir. Bu dönemden sonra Çarlık rejimine karşı girişilen devrimci mücadeleye “Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi” önderlik etti, ancak parti içerisindeki devrimin nasıl gerçekleştirileceğine yönelik taktik ve yöntem tartışmaları, partinin ve devrimci grupların örgütlenmesi problemleri , Bolşevikler ve Menşevikler arasında büyük bir savaşa sebebiyet verdi. Parti içerisindeki bu iki grubun partiye egemen olma mücadelesi 1912 yılında Prag’daki partinin 6. Konresinde Menşeviklerin partiden atılmasıyla son buldu.[Ocak 1905’de devrimin arefesinde Bolşevik örgütlerdeki toplam üye sayısı 8.400’dü. 1906 ilkbaharında RSDİP’in toplam üyesi 48,000’di, bunların 34.000’i Bolşevik, 14.000’i Menşevikti(Liebman.1990.46.)]
1900 yılına gelindiğinde Rusya’da devrimci gruplar örgütlenme ve propaganda çabası içindeydiler. Bu doğrultuda Iskra(Kıvılcım) gazetesi kuruldu partinin ve devrimci grupların yayın organı olan bu gazete sayesinde devrimci örgütler daha geniş kitlelere ulaşma imkanı buldular. Bolşevik kadroların, işçileri toplu grevler için kışkırtması işe yaradı ve 3 Ocak 1905’te Petersburg’daki çeşitli fabrikalarda grevler başlad. Grev için toplanan işçiler Çarın Kışlık sarayına yürümeye karar verdiler. 9 Ocak 1905’te işçiler aileleri ile birlikte Kışlık saraya doğru yürüyüşe geçtiler ancak Çar ikinci Nikola onları düşmanca karşıladı ve silahsız işçilerin üzerine ateş edilmesi emrini verdi, tarihe “Kanlı Pazar” olarak geçen bu olay sonrası binden fazla işçi öldürüldü ve iki binden fazla işçi’de yaralandı. Bu olay sonrasında halkın Çarlık Rejimine ve Çara karşı bir inancı kalmadı ve grevler ve gösteriler bu tarihten sonra artarak devam etti. 1 Mayıs gösterilerinde birçok yerde polis ve askerlerle halk silahlı çatışmalara girişti, işçilerin bu ayaklanmasına Rus köylüsü de katıldı. Şehirlerdeki ayaklanmalar köylere sıçradı ve Ekim ayına gelindiğinde çeşitli iş kollarında grevler artarak devam etti. Bolşevikler işçileri daha iyi örgütleyebilmek için “İşçi Temsilcileri Sovyetleri”ni kurdu, Kasım ve Aralık aylarında girişilen silahlı ayaklanmalar netice vermedi ve Çarlık yönetimi tarafından şiddetle bastırıldı.
Rus İşçi Hareketi, 1906’da çok kan kaybedip savunmaya çekilmeye zorlanmış, neredeyse tükenmiş bir durumda, demoralize olmuş ve dağılmıştır. Bu haliyle umutsuzca örgütlerinin varlığını korumaya uğraşan hareket, 1912’den sonra yeni bir kabarış yaşamaktaydı. Sıklaşan grevler ve gösteriler Temmuz 1914’te, St. Petersburg’da barikatlar dikilip Rusya yeni devrimci saldırıların eşiğine gelmiş gibi göründüğünde doruk noktasına çıkmıştı(Liebman.1990.135).
Tam da bu noktadan sonra patlak veren Birinci Dünya Savaşı dengeleri tekrar alt üst etmiştir ve Rusya’da Enternasyonal ve Bolşevik hareket zayıflamıştır. Birinci Dünya Savaşı’na katılan Rusya için işler hiçde iyi gitmedi. Savaş ekonomik sorunları artırmış, zorlu ve çetin koşullar halkı çileden çıkarmış, bunun neticesinde Rus halkı bu anlamsız savaşa biran önce son verilmesini istemiştir.
Rusya 1917 yılına ağır problemlerle başlamıştı. Uzayıp giden I. Dünya Savaşının ülke ekonomisine verdiği zararlar hayatın her bir alanında açıkça görülüyor, halkın Çarlığa karşı aldığı tavrı isyan kıvılcımına çevirmeye çalışan ihtilalci gruplar durmadan propaganda yürütüyorlardı. Ülkenin her tarafını grev dalgası bürümüştü. Sokaklara dökülen yüz binler savaşın derhal durmasını talep ediyordu. Fakat ne çar Nikola, ne de hükümet yetkilileri artan huzursuzluğa çare arıyordu. Şubat sonlarına doğru sokak çatışmalarının şiddetlenmesi ve ordunun bir kısmının isyancılar tarafında yer alması hükümet güçlerini zor durumda bırakmıştı. Silahlı kalabalık kısa zamanda devlete ait önemli binaları ele geçirerek bakanların bulunduğu Marinski sarayını kuşatmıştı. İşin ciddiyetini anlayan Çar Nikola Petrograd’dan kaçmak zorunda kalmış, başkentin isyancılar eline geçmesiyle de devrim gerçekleşmişti. Ardından geçici bir hükümet kurulmuş ve başkanlığa Prens Lvov getirilmişti. Ama devrim bile her şeyin iyiye gittiğini göstermiyordu. Zira ülke ekonomisi felç olmuş durumdaydı. Fabrikalar birbiri ardınca kapanıyor, ürün fiyatları artıyor, halk açlıkla pençeleşiyordu. Yalnız Mayıs ve Temmuz ayları arasında yaklaşık 439 fabrika kapanmıştı. Geçici hükümet ülkeyi ekonomik buhrandan kurtarmanın yollarını arıyor, fakat bulamıyordu. Dahası doğru dürüst bir politika bile üretemez hale gelmişti.(Sadıkov.102)
Geçici Hükümetin buhranlı durumundan faydalanmaya çalışan Bolşevik Parti Merkez komitesi 10 Haziran’da tüm işçi ve askerleri Petersburg’ta, “Bütün İktidar Sovyetlere” sloganıyla büyük bir gösteri düzenlemeye çağırdı. Bu çağırış başkentin işçi ve askerleri tarafından olumlu karşılandı. Bu arada Menşevikler ve Eserler de 18 Haziranda bir gösteri yapmaya karar verdiler. 18 Haziran günü yaklaşık 500 bin işçi ve asker “Bütün İktidar Sovyetlere”, “On kapitalist bakan hemen istifa etsin!”, “Taarruz politikası kabul edilemez!” sloganlarıyla sokaklara döküldü. 18-25 Haziranda bu çeşit gösteriler ülkenin birçok şehrinde devam etti(Sadıkov.104). Bolşevikler artık devrimi başarıya ulaştıracaklarına inanıyorlardı ve mücadeleyi iyice şiddetlendirmişlerdi. Bunun neticesinde 31 Ağustos’ta Petrograd Sovyet’inin Menşeviklerden ileri gelen yönetim kurulu istifa ederek çoğunluğu Bolşeviklere verdi ve isyan sırasında hapisten kurtulan Lev Trotski’yi genel başkanlığa getirdi. Daha sonralarda ise 5 Eylül’de Moskova Sovyet’i tamamen Bolşevikler safına geçti ve sovyet’in başkanlığına Bolşevik Nogin getirildi. Daha sonra Saratov, Kiyev, İvanovo Voznesensk gibi sanayi şehirlerinde Bolşevikler Sovyetlerin çoğunluğunu ele geçirdiler. Sonrasın da ise cephedeki askerler arasında geniş bir Bolşevizm propagandası yayıldı. Bu koşullarda şartların olgunlaştığını ve devrimin kaçınılmaz olduğunu gören Lenin Menşeviklerle girmeyi planladığı uzlaşmalardan vazgeçti, yeniden “Tüm iktidar Sovyetlere” sloganıyla isyan için Bolşevik kadroları harekete geçirdi.
Bu dönemde Finlandiya’da bulunan Lenin, Bolşevik Partinin Merkez komitesine durmadan mektuplar göndererek durumdan yararlanılmasını, kısacası, silahlı bir isyan için tüm şartların oluştuğunu ve derhal bunun icra edilmesi gerektiğini vurguluyordu. Lenin’in bu radikal çıkışları parti merkezini, özellikle de yakın arkadaşları olan Kamenev ve Zinovyev’i şaşkınlığa uğratmıştı. Daha ılımlı bir adam olan Kamenev, demokratik devrim yolunu üstün tuttuğu için mektupların yakılmasını istemiş ve bu önerisi derhal kabul görmüştü. Ama Lenin’in düşünceleri Bolşevik partisine rakip olan bir sıra gazetelerde yer alınca iş çığırından çıktı. Bu nedenle Lenin, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisinin Merkez komitesine gönderdiği mektuplarda Kamenev’in hareketlerini “alçaklık” diye nitelemişti(Sadıkov.108.109).
Bolşevik Merkez Komitesinin 16 Ekim tarihinde yapılan toplantısında Lenin, silahlı isyan önerisini tekrarlamıştır. Ancak Zinovyev ve Kamenev yine bu öneriye karşı olduklarını belirtmişlerdir. Stalin ise silahlı isyan önerisini savunmuş ve Lenin’i desteklemiştir. Toplantı sonunda oylamada Lenin’in önerisi oy çokluğuyla kabul edilmiştir ve derhal harekete geçilerek Stalin başkanlığında isyanı yürütme komitesi kurulmuştur. Bolşevik partinin ve Devrimci güçlerin iplerini eline alan Lenin büyük bir iştahla ve sabırsızlıkla devrimin ve silahlı isyanın biran önce başlamasını istiyordu, nitekim yakın dostu Sverdlov’a yolladığı mektupta “Tüm gücümüzle saldırmalıyız. Ve birkaç gün içinde tam bir zafer elde etmeliyiz” diyordu. Lenin’in emirleri doğrultusunda işçiler tekrar sokaklara döküldü, yaklaşan bu isyan tehlikesini engellemek isteyen geçici hükümet başarısız oldu. Çünkü Askeri Devrim Komitesi Lenin’in emirlerini bekliyordu ve bu doğrultuda harekete geçiyor ve geçici hükümetin isyana karşı müdahalede bulunmasına engel oluyordu. Geçici hükümete isyan eden askerlerinde Bolşeviklerin safına katılması Lenin’in elini bir hayli güçlendirmiştir. Askeri Devrim Komitesi isyanın başarılı olması için baskın yapılan silah depolarından ele geçirdiği silahları işçilere dağıtıyordu. Kızıl birlikler ve bir takım garnizonlar alarm durumundaydı. İsyan artık başlamıştı. Geçici hükümet birliklerinin ufak tefek kımıldayışları haricinde pek bir varlık gösteremedikleri açıkça görülüyordu.(Sadıkov.113.).
Devrimin yaklaşmakta olduğunun farkına varan geçici hükümet, Devrimci Askeri Komite’nin dağıtılmasını ve tüm üyelerinin tutuklanmasını emretti. Ancak otoritesini tamamiyle kaybetmiş olan geçici hükümetin emirlerini yerine getirecek olan az sayıdaki askeri birlikler Kızıl Muhafızlar tarafından püskürtüldü. Bu kalkışma sonrası Devrimci Askeri Komite yayınladığı bildiride Rus halkına devrim çağrısı yaptı.
24 Ekim (6 Kasım) 1917’de Bolşevikler başkent Petrograd’da Geçici Hükümete karşı harekete geçti. Cezaevlerindeki Bolşevik mahkumlar serbest bırakıldı. Cezaevleri baskınlarından sonra hükümete bağlı birlikler Bolşeviklere karşı koyamadı ve isyancılar ilerleyişini sürdürdü. 25 Ekim (7 Kasım)’de Kızıl Muhafızlar, güçlü bir direnişle karşılaşmadan tüm hükümet binalarını ve stratejik noktaları ele geçirdi. Bu sıralarda Smolni Enstitüsü’nde bulunan Lenin, talimatlarını buradan vermekteydi.
25 Ekim ( 7 Kasım ) gecesi hükümetin bulunduğu Kışlık Saraya saldırı başladı. Binlerce Kızıl Muhafız Kışlık Saraya yöneldi. Vladimir Antonov-Ovseyenko liderliğindeki Baltık Filosu ve Kronştad Denizcileri de saldırıya katıldı. Aurora kruvazöründen saraya top atışı yapıldı. Bu sırada Kerenski kaçmayı başarmışsa da Kazaklar, askeri öğrenciler ve muhafızlar tarafından korunan saray daha fazla direnemedi ve düştü bunun sonucunda Bolşevik İhtilali tamamlanmış oldu ve Sosyalist rejimle yönetilen Lenin’in ifade ettiği gibi “Proletarya Diktatörlüğü” kuruldu.