ABD İstihbarat Teşkilatı NSA’dan Yeni Rapor

NSA Denetleme Dairesi Başkanlığı (NSA IG), ilk halka açık raporunu kongreye sundu. Ulusal Güvenlik Ajansı’nın (NSA), internet üzerinden kamuya açık bilgileri toplayan açık kaynak istihbarat toplama sürecinin, “ABD vatandaşlarının hukuki özgürlüklerini ve gizli bilgilerini tehlikeye atma riski” içerdiği belirtildi.

NSA IG raporunda, toplanan bilgileri analiz eden Açık Kaynak Faaliyetleri Bölümü’nü eleştirdi. Özellikle, analistlerin Amerikalıların kişisel verilerini yeterince koruyabilmeleri için yeterli rehberlik ve eğitim almadıkları belirtildi.

Buna ek olarak, raporda özellikle muhbir korunması vurgulandı ve NSA’in bir muhbir koordinatörünü göreve aldığı, ayrıca muhbirlerin bilgiye müracaat etmeleri için yeni bir web sitesi oluşturulduğu belirtildi.

Bu tarz raporların halka sunulma ihtiyacı özellikle Edward Snowden’ın NSA’den bilgi sızdırmasından sonra olmuştu. Teşkilat bir nevi halka şeffaf görünmeye çalışmıştı ki bu günümüzde de değişmedi.

Ulusal Güvenlik analisti Irvin McCullough, önemli bir noktaya değinerek muhbirlere önem veren denetleme dairelerinin şaşırtıcı bir şekilde istihbarat çevresinde yaygın olduğunu belirtti.

Buna ek olarak NSA IG, NSA’in veri havuzu içerisindeki Amerikan vatandaşlarına dair bilgi için özel bir araştırma çalışması yürüttüğünü de vurguladı. Raporda, başka bir ajanstaki analistlerin Amerikalılara yönelik izni olmayan bilgiler için birkaç arama veya sorgu yaptığını ve bu sorguları tam olarak belgelemediği belirtildi. NSA IG raporuna göre bunun “insan hatası” olduğu ifade edildi. Bundan ötürü, bu durumun Amerikan vatandaşlarının gizlilik haklarına yönelik potansiyel bir etki taşıdığı sonucuna varıldı.

Rapor, NSA IG’nin personellerini eğitmesi için gereksinimlerin karşılanmasına yardım edileceği belirtildi.

Raporlama döneminde, NSA IG 30 soruşturma açmış, 362 tavsiyede bulunmuş ve 43 rapor yayınlamıştı. NSA IG’ye göre, NSA bu  tavsiyelerin sadece 85’ini uygulamıştı.

https://stratejikortak.com/2018/07/turk-halkinin-mit-ve-istihbarat.html

ABD ve AB’den Esad’a Saldırı Sinyali

Yıllardır karma halli bir savaş yaşayan Suriye’de kim haklı kim haksız tartışmaları bitmeyecek gibi duruyor. Geçtiğimiz aylardaki saldırılar kimyasal saldırı iddiaları üzerinden başlamıştı; ABD ve İngiltere tarafından Tomahawk füzeleri ile vurulan Esad Yönetimi’ne 103 füze atıldı. Bu saldırılardan sonra ise Suriye’de herhangi bir değişiklik olduğu söylenemez, çünkü bomba seslerinin altında yaşamaya alışan Suriyeliler için 103 füze daha nedir ki?

Saldırıdan sonra iki tarafta kısa süreliğine suskunluklarını korudular, ancak ABD ve AB kanadı bu işin 103 füze ile bitmeyeceğinin farkında gibiler. Belki de Tomahawk’lar sadece Suriye’nin hava savunma sistemlerini deneme amaçlı atılmıştı. Bu günlerde ise bazı AB ülkeleri ve ABD Suriye’ye yeniden saldırının sinyallerini veriyorlar. Nasıl mı?

Kimyasal Saldırılar ve Beyaz Baretliler

Bir önceki Esad saldırısının hemen öncesinde kimyasal saldırı haberlerinin kaynağı olan Beyaz Baretliler (White Helmets) adlı sivil toplum kuruluşu tarafından saldırı görüntüleri yayınlanmıştı, ancak bazı görüntülerin sahte olduğu ve kurguya dayandığı haberlerini de dikkate almak gerekiyor. Çeşitli haber siteleri saldırılardan etkilen sivillerin görüntülerini paylaşmış ve Esad Yönetimi suçlanmıştı.

Bu günlerde ise Fransa eğer Esad’ın kimyasal saldırı yapması halinde karşılığını göreceği ve hava saldırısı başlatılacağını söyledi. Rusya ise batılı devletlerin yeni bir sahte kimyasal yaygara koparacağı ve bunun bahane edilerek saldırı yapılacağı yönünde açıklamalar yaptı. Daha şimdiden Trump’ın Ulusal güvenlik danışmanı John Bolton, Esad’ın İdlib operasyonunda tekrardan kimyasal saldırı yapabileceğini dile getirerek, bunun olması durumunda çok güçlü bir saldırı yapacaklarını kesin bir dille açıkladı.

Sahte Bayrak Operasyonu İddiası

Batılı devletler tarafından kimyasal saldırı açıklamalarının yapılmasının ardından Suriye yönetimi “Sahte Bayrak” saldırısını dile getirdi ve sözde kimyasal saldırı iddialarının Suriye’ye saldırmak için bir bahane olacağını söyledi. Önümüzde 2 gün içerisinde saldırı bekleyen Suriye ise, olası bir askeri hareketliliğe karşı tedbirlerini artırdı.  Ayrıca Rusya Suriye kıyılarına 3 savaş gemisi göndererek olası bir saldırının önüne geçmek istiyor. Belki de olası saldırılara karşılık verecek. Suriye’nin yakın dostu İran’da Suriye’ye destek açıklaması yaparak destek vereceği açıklamalarında bulundu.

Karşılıklı iddialardan ve tehditlerden sonra “kim doğruyu söylüyor” sorusu akıllara gelecektir. Belki de Esad yönetimi kimyasal bir saldırı hazırlığında, belki de sahte bir kimyasal saldırı iddiasının sonrasında çatışmalar başlayacak. Her iki ihtimalde de sivillerin, masumların ve en önemlisi çocukların hayatını kaybedeceği bir Suriye sonucu ortaya çıkıyor. Ayrıca Esad’a karşı olası bir saldırı terör örgütü YPG’nin de işine yarayacaktır.

 

Ekonomik İstihbarat ve Sanayi Casusluğu

Bu yazı sizleri kesin bir sonuca ulaştırmayacak. Diğer tüm yazılarımda olduğu gibi burada da amaç, sizlerin analiz sürecine katkı sunacak argümanları sizlere sunmaktır. Dünyada yaşanan olaylara “istihbaratçı paradigması” ile bakabilmek adına istihbarat tarihinden ekonomik istihbarata ve sanayi casusluğuna ilişkin kısa anekdotlar aktaracağım. Her zaman dediğim gibi; aktarması benden, analizi sizden…

Bir istihbaratçı olduğunuzdan haberiniz var mı? Daha doğrusu, her Türk vatandaşının devlet namına istihbarat yapmakla vazifeli olduğundan… Peki bu vazifeye bize kim veriyor? Bu görev bizlere tarihin ve yaşadığımız coğrafyanın yüklemiş olduğu kutsal bir vatan görevidir.

Size tüm dünyanızı değiştirecek sihirli bir değnek vereyim. Paradigma… Maddi dünyada elini dahi kıpırdatmadan kişinin tüm dünyasını değiştirme kudretine sahip olan yegane şey paradigmadır. Yani hayatı ve olayları algılayış biçimi. Örneğin; sizlere “kervansaray nedir?” diye sorsam vereceğiniz cevap “kentlerarası uzak anayollarda ticari kervanların konaklaması için yapılmış büyük han” olacaktır. Ancak kervansarayların kurulmasında ana amaçlarından birinin “istihbarat ulaştırma ve dağıtım merkezi hizmeti vermek” olduğunu idrak edenlerin tarihe ve kervansaraylara bakış açısı birden bire değişecektir.

Nizamülmülk’ü tanıyor musunuz? Üniversite sınavlarının vazgeçilmez edebiyat sorusudur; “Siyasetname adlı eserin yazarı kimdir?” Yanlış eğitim sistemi bize Siyasetname’nin Nizamülmülk’e ait olduğunu zorla öğretti, ancak aynı eğitim sistemi Nizamülmülk’ün istihbarat felsefesinden hiç bahsetmedi. Nizamülmülk’e göre istihbarat faaliyetleri yürütmek bir devlet başkanı için “farzdır.” Yine Nizamülmülk’e göre devlet namına istihbarat yapmakla vazifeli kişiler listesinin içinde “sıradan her vatandaş” da yer almaktadır. Yani, yukarıda devlet namına istihbarat yapmak hepimiz için bir vatan görevidir derken duygusal davranmıyordum…

Selçuklu Devleti’nin ünlü veziri Nizamülmülk

ABD’de 17 istihbarat örgütünün çatısında yer alan Ulusal İstihbarat Direktörlüğü Ofisi’nin analitik kolu olarak faaliyet gösteren Ulusal İstihbarat Konseyi tarafından yayınlanan “Küresel Eğilimler: 2030” raporunda 2030’lu yıllarda Asya bölgesinde yaşanması muhtemel gelişmelerin “küresel düzene tehdit” olacağı ABD istihbarat birimlerince öngörülmüştür. Tabiki buradaki küresel düzenden kasıt, batılı ülkelerin sömürü düzeninden ve çıkarlarından başka bir şey değildir.

Aynı raporda değişen ekonomik ilişkilerin ve hatta küresel ısınma sonucunda değişecek olan coğrafi odağın dahi politik gelişmeleri etkileyeceği ve uzun yıllardır batının elinde olan gücün doğuya kayacağı öngörülmüştür.

Şu anda küresel çapta bir ticaret savaşı yaşanmakta. Bu savaşta en önemli aktörlerden biri de Türkiye’dir. Bu savaş kapsamında yaşananları daha iyi değerlendirebilmek için ekonomik istihbaratın önemini ve geçmişteki bir takım ekonomik istihbarat operasyonlarını bilmek bizlere büyük avantaj sağlayacaktır.

Ekonomik İstihbarat ve Önemi

Dış politika üzerine makaleleri ve düşünceleri ile tanınan ABD’li gazeteci-yazar Walter Lipmann “Eğer dış politika devlet için bir kalkansa, stratejik istihbarat o kalkanı tam zamanında doğru yere koyabilen şeydir.” diyerek stratejik istihbaratın önemine dikkat çekmiştir.

Stratejik istihbarat, bir devletin milli gücünü tespit etmek amacıyla yürütülen istihbarat faaliyetlerine denir. Milli gücü oluşturan unsurların başında ise askeri güç, politik güç, psikolojik güç ve “ekonomik güç” gelmektedir.

Bu bağlamda değerlendirildiğinde ekonomik istihbarat, ülkelerin dış politika belirleme sürecindeki en önemli unsurlardan biridir. Örneğin, Kasım 1971’de Fransız istihbarat servisinin Fransa Cumhurbaşkanı’na Aralık 1971’de ABD’nin doları devalüe edeceği haberini vermesi üzerine Fransa, elindeki dolarları satarak dünya piyasalarında Frank toplamıştır.

Daha önceki bir yazımda istihbarat analiz sürecinin elemanlarına değinmiştim. Farz edin ki siz Milli İstihbarat Teşkilatı Stratejik Analiz Başkanlığı biriminde görevli bit MİT elemanısınız. Size gelen “Çok Gizli” ibareli istihbarat raporunda genel hatlarıyla “Suriye’nin yeniden inşası sürecinde Türkiye’ye pazarı kaptırmamak isteyen Suudi Arabistan’ın istihbarat servisleri ile bir takım örtülü faaliyetler yürüttüğü” bilgisi yer almakta. Elinize geçen bu “Çok Gizli” istihbarat raporu karşısında yapacağınız ilk iş ne olur?

Öncelikle, bilinçli bir istihbarat analizcisinin yapacağı ilk iş konuya ilişkin arşiv araştırması yapmaktır. Akabinde değerlendirmeye alacağı ilk husus ise şudur; “Suudi Arabistan’ın bunu yapabilecek ekonomik kaynağı var mı?” Bu soruya verilecek cevap “hayır” ise analiz süreciniz de sona yaklaşmıştır demektir.

Ekonomik İstihbaratta Orta Asya Örneği

1991 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılması ile birliği oluşturan ülkeler dağılmaya başladı. Bu dağılma sonucunda Türkiye, tarihi, dini ve etnik bağlarının olduğu Orta Asya ve Kafkasya bölgesi üzerinde bir etkinlik politikası izlemeye başlamıştır.

Bu durum karşısında batılı ve doğulu istihbarat servislerinin konuya ilişkin yaptığı ilk analiz şuydu; “Türkiye, böyle bir etkinlik politikası izlemek için yeterli ekonomik kaynağa sahip mi?” İstihbarat analizcileri çok iyi bilmekteydi ki, askeri ve politik gücünüz ne olursa olsun yeterli ekonomik kaynağa sahip değilseniz bölgede hiçbir şey yapma şansınız yoktur. İşte ekonomik istihbarat bu denli hayati bir istihbarat alanıdır.

Ekonomik istihbarata ilişkin bir diğer güzel örnek de CIA tarafından Çin’e yapılan istihbarat operasyonudur. 1990’lı yıllarda CIA casus uyduları Çin’in tahıl ekimi yapılan alanlarında yeraltı sularının seviyesinin azaldığını tespit etmiştir. Bunun üzerine yapılan analizlerden Çin’in tahıl üretiminin azalacağı ve Pekin’in azalan kadar tahılı dünya piyasalarından almak üzere devreye gireceği ve bunun da dünya tahıl fiyatlarını arttıracağı analizi CIA tarafından yapılmıştır.

İngilizlerin Ekonomik İstihbarat Algısı

Küresel güç denkleminde üstünlüğünü sürdürmek isteyen İngiltere, bunun güçlü istihbarat servisleri ve başarılı istihbarat faaliyetleri olacağını biliyordu. Çünkü ülkelerin güç denklemlerinde istihbarat her zaman çarpan etkisi yapan bir unsurdur. Bu kapsamda 19. yüzyıldan itibaren İngiliz istihbarat örgütleri stratejik yönelişlerinde bir değişime gitmiştir.

“İngiliz istihbarat örgütü, evrim geçirerek sanayiciler, bankerler ve bakanlar arasında karmaşık bir ağ örmüştü. İngiliz istihbaratı, ajanlardan veri temin eden geleneksel bir servis olmak yerine bankacılık, gemicilik, sanayi ve ülkenin diğer güçlerini bir araya getiren Masonluk benzeri bir ağ işlevi gördü. Ortadoğu’yu ayaklandıran Lawrence, petrol kuyularına göre Irak haritasını çizen Çöl Kraliçesi Getrude Bell gibi isimler bu yapının saha elemanları idi.”

Ekonomik gücün ve ekonomik istihbaratın önemini çok erken idrak eden İngilizler, küresel sisteme ekonomik istihbarat faaliyetleri ile yön vermektedir. “İngiltere gibi ülkeler rakip ülkelerin ekonomisini çökermek için ekonomik tetikçiler kullanırlar. İstihbarat örgütleri muhtemel ekonomik tetikçileri belirler, uluslararası şirketler de bu kişileri istihbaratın yönlendirmesi ile işe alırlar. Bu kişiler hükümetten para almazlar, maaşlarını özel sektör öder. Eğer kirli işleri ortaya çıkarsa bu durum hükümet politikası yerine uluslararası şirketin kurumsal ihtirasına bağlanır.”

Sanayi Casusluğu Nedir?

McAfee yazılım şirketinin yaptığı araştırmalara göre sadece internet kanalıyla yapılan sanayi casusluğu faaliyetleri dünyada her yıl 500 Milyar dolarlık bir zarara yol açmaktadır. Özellikle siber saldırılar ile uluslararası bir çok şirket, ticari verilerini ve sanayi sırlarını rakip firmalara ya da düşman devletin istihbarat servislerine kaptırmaktadır.

Sanayi casusluğu, kullanılan metotlar ve gözetilen çıkarlar açısından ekonomik istihbarattan ayrılmaktadır. Sanayi casusluğu sadece finansal ya da yönetimsel ekonomik verilerle değil, aynı zamanda yeni teknolojiler, ürünler, mühendislik süreçleri ve materyallerle ilgilenmektedir.

Örneğin; Alman Hava Kuvvetleri 1939’daki seviyesine Nikolus Ritter adlı bir ajanın Amerikan hava sanayisinden yaptığı teknoloji casusluğu ile ulaşabilmiştir. 2. Dünya Savaşı öncesinde Almanya dışındaki değişik ülkelerde çalışan 2500 Alman mühendis, yaptıkları sanayi casusluğu ile Almanya’nın hızlı teknolojik ilerlemeler gerçekleştirmesini sağlamıştır.

Peki, sanayi casusluğu kimler arasında olur? İlk bakışta sanayi casusluğu, düşman iki devletin birbirlerinin teknolojisi ele geçirmeye çalışması olarak algılanabilir. Ancak sanayi casusluğu büyük ölçüde müttefik ülkeler arasında gerçekleşir. 

Örneğin; ABD istihbarat teşkilatı CIA, 1987 yılında yaptığı açıklamada, Japon istihbarat servislerinin %80 oranında ABD sanayisine ve teknolojisine yöneldiğini ifade etmiştir. Yine aynı şekilde FBI, 1992 yılında yaptığı açıklamada, Fransız istihbarat servislerinin ABD’deki büyük sanayi ve teknoloji şirketlerini hedef aldığını açıklamıştır.

İran’ın CRYPTO A.G. Operasyonu

Her ne kadar kategorik olarak “sinyal istihbaratı” başlığı altında değerlendirilmesi gerekse de, CRYPTO A.G. operasyonu konunun anlaşılması bakımından anlatmadan geçemeyeceğim bir istihbarat hikayesidir.

Ekonomik istihbarat ve sanayi casusluğu, istihbaratla az çok ilgilenenler için örtülü askeri operasyonların yanında çok da ilgi çekmeyen bir alan. Ancak Ekonomik istihbarat ve sanayi casusluğu, bir ülkenin bağımsızlığını dahi kaybetmesine yol açabilecek kadar önemli ve tehlikelidir. 1992 yılında İran istihbarat servisinin gerçekleştirmiş olduğu bu operasyon, dost ve düşman ülkelerin elde etmeye çalıştığı teknolojilerin ne denli tehlikeli olabileceğini gözler önüne sermektedir.

“CRYPTO A.G. dünyanın en meşhur kripto makinelerini üreten bir İsveç firmasıdır. O dönem 120’ye yakın ülke için kripto makineler üretip satmaktadır. 1992 yılında İran istihbarat servisi bir CRYPTO A.G. mühendisini tutuklar ve 9 ay boyunca sorguya alır. Bu uzun sorgulama sonucunda şu bilgiler elde edilir; NATO ile yapılan bir anlaşma çerçevesinde CRYPTO A.G.’nin ürünlerini kullanan tüm ülkelerin şifreli teleks, radyo, fax görüşmeleri ABD tarafından izlenebilecektir. Yapılan inceleme sonucunda ise CRYPTO A.G. tarafından üretilen makineler ile çekilen her gizli mesajın bir kopyasının anında Washington’a gittiği tespit edilmiştir.”

Her yazımda söylüyorum, yine söyleyeceğim…

MİT gibi hayati öneme sahip ve onurlu bir kurumun mensubu olmak ülkemizde birçok kesim tarafından yıllarca ayıplanmış ve alay konusu olmuştur. İstihbaratçılık ispiyonculukla eş tutulmuştur.

Basın camiasında bir gazetecinin MİT ajanı olduğunu ima yahut iddia etmek o gazeteciye hakaret olarak algılanmıştır. İsrail eski istihbarat şeflerinde birinin bizlerin de ders alması gereken şu açıklaması İsrail toplumunun konuya bakış açısını çok iyi özetlemektedir: “Dünya üzerindeki her İsrail vatandaşı hatta her Yahudi birer MOSSAD üyesidir.”  Şahsi görüşüm o ki, milli ve dini dürtülerle rakip olarak gördüğümüz İsrail toplumu karşısında bizler de en azından “Her Türk asker ve istihbaratçı doğar!” diyebilmeliyiz. Nizamülmülk’ün bizlerden beklediği gibi…

Halkımızda yerleşen bu yanlış istihbarat ve istihbaratçı algısı bir an evvel düzeltilmelidir. Yaşanan küresel gelişmelere ideolojik değil de yukarıda anlatmaya çalıştığım hususlar çerçevesinde “istihbaratçı paradigması” ile bakabilmeyi başarmalıyız. Bunu başarabilirsek küresel gelişmeleri çok daha sağlıklı anlamlandırır ve dost-düşman tarafından yöneltilen “algı operasyonlarını” çok daha kolay  savuşturabiliriz.

Her zaman yaptığım gibi sizlerin analiz sürecine katkıda bulunabilecek argümanları sizlere sade bir dille aktarmaya çalıştım. Aktarması benden, analizi sizden. Saygılarımla…

“…Sonra o bomba yüklü olduğu belli olan bir zırhlı araç çıktı. Tüm silahlarla ateş etmeye başladık. Buna rağmen zırhlı araç durmadı. Ferhat Çavuş tek başına ileri çıktı. Elindeki biksi makineli tüfeğiyle ölümüne atıldı, aracın karşısına dikildi. Hiç tesir etmeyeceğini bilerek, sırf yiğitliğimizi görsün diye zırhlı bombalı aracın üstüne koşup taramaya başladı. Bombalı araç içimize giremeden, Ferhat’ın kararına teslim olmuş, kendini orada patlatmıştı. Aracın patlamasıyla sarsıldı tüm dağ. Herkes savruldu bir yana… Uzman Çavuş Demir, orada şehit düştü ama yüzlerce Mehmetçik’in hayatını kurtardı…”

(Fırat Kalkanı Harekatı’nda Şehit düşen kahraman Uzman Çavuşumuz Ferhat Demir’in ve tüm kahraman Şehitlerimizin aziz  hatırasına ithaf…)

 

Yararlanılan Kaynaklar:

  •  http://anahtar.sanayi.gov.tr/tr/news/sanayi-casuslugu-kavrami-ve-alinmasi-gereken-tedbirler/9480
  • “Ümit Özdağ – İstihbarat Teorisi”
  • https://www.sabah.com.tr/aktuel/2013/08/11/sanayi-casuslugu-korkutuyor
  • http://www.21yyte.org/tr/arastirma/ekonomik-arastirmalari-merkezi/2014/01/20/7390/ekonomik-istihbarat

 

 

Sayılarla Almanya’nın ‘Kontrolündeki’ Avrupa Birliği

Avrupa Birliği (AB) denilince akla gelen ilk ülke hiç şüphesiz Almanya. Birliğin kurulumunda da öncü devletler arasında yer alan Almanya, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra AB içerisinde kendisini daha da ön plana çıkarmaya başladı. AB çatısı altında kendi ülke menfaatlerini sürdüren Alman hükümetler, Almanya’nın Doğu Avrupa ülkelerindeki kötü algısını AB ile yıkmaya çalışıyor. Rus azınlıkların fazla olduğu bu Sovyet ülkeleri, AB ile Rusya arasında rekabete sahne oluyor.

Öte yandan parlamentosundan ekonomisine AB’nin her alanında Almanya’nın varlığı hissediliyor. Avrupa Birliği’ne en büyük ekonomik desteği veren Berlin yönetimi, 3,5 trilyon dolar gayri safi milli hasılaya (GSMH) sahip. 28 ülkenin olduğu AB’nin toplam GSMH’si ise 16,5 trilyon dolar. Almanya’nın en fazla ihracat yaptığı 10 ülkenin 6’sı AB ülkesi. AB ülkelerinin kendi arasında ise 3,1 trilyon dolar ticaret yapıyor.

Avrupa Birliği (AB) üyeleri haritası.

Başkan ve 750 üyeden oluşan Avrupa Parlementosu’nun (AP) yüzde 12’sini Alman parlamenterler oluşturuyor. İngiltere’nin AB’den ayrılma referandumu (BREXIT) sonrası işlemlerin sona ermesiyle AP parlamenter sayısı 678’e düşecek. Böylece Almanların AP’deki oranı yüzde 14’e yükselecek. Tabi BREXIT sonrası parlamentonun nasıl yapılanacağı henüz netleşmedi. Fakat ilk etapta olacak olan İngiliz vekillerin yerini Almanların alması.

Bu durum AB’nin en etkin organlarından olan AP’de Almanların söz hakkının çok fazla olduğunu gösteriyor.

İngiltere’nin birlikten ayrılmasıyla Almanya’nın AB içerisinde rakipsiz kalacağı belirtiliyor. AB içerisinde Almanya’dan sonra en büyük iki ekonomik güç Fransa ve İtalya da Almanya’nın “Tek başına iktidar” havasından rahatsız. Fransızlar Almanların orantısız güç sahibi olmasından rahatsızlık duyarken, İtalya Almanya ve Fransa’nın öne çıkmasına karşı.

Fransa’daki son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ‘ırkçı ve AB karşıtı’ Le Pen’in yükselişine karşı Emmanuel Macron’u destekleyen Merkel, karşılığını almış; Macron ilk yurt dışı ziyaretini Almanya’ya gerçekleştirmişti.

Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron

Son olarak İngiltere’den sonra Fransa, Yunanistan ve İtalya’da ilerde (halkın rahatsızlığından dolayı) AB’den ayrılmak için referandum düzenleneceği belirtiliyor.

Kaynak: StratejikOrtak.com

https://stratejikortak.com/2017/07/avrupa-birliginin-sonu-tezi.html

https://stratejikortak.com/2016/03/turkiye-ab-iliskileri-tarihcesi.html

İstihbaratçılar Buraya: Çoktan Seçmeli İstihbarat Testi

Daha önce “İstihbaratçı Olmak İster Misiniz?” başlıklı bir yazı yayınlayarak okuyuculardan bir istihbarat raporunu analiz etmelerini istemiştim. Uzun ve ağır bir çalışma olması sebebiyle fazla ilgi görmemişti ancak yazının devamının gelmesini isteyen birçok yorum ve mail de aldım. Benimle irtibata geçen ve yazılarıma yorum bırakan değerli okuyucuları kırmamak adına bu sefer de çoktan seçmeli bir test hazırladım. Eminim yazılarımı okuyanlar tamamını doğru cevaplayacaktır. Aralarda teknik bilgi gerektiren birkaç soru da sordum. Bunu yapmaktaki amacım ise siz değerli okuyucuyu bu konuları araştırmaya sevk etmektir. Hepinize iyi okumalar ve başarılar…

1. Öncü İstihbarat Çalışmasının amacı VIP in ………………ve……………..üzerinde güvenli bir alan oluşturarak önemli kişiye yönelik…………..ortadan kaldırmak veya ……………… indirmektir.

a) Ofisi / ikameti / riski / maksimuma
b) Gideceği yer / güzergâh / karşılama / minimuma
c) Mekân / yol / riski / maksimuma
d) Gideceği yer / güzergâh / riski / minimuma
e) Seyahati / ofisi / suikastı / maksimuma
2. Aşağıdakilerden hangisi “bir kişi ile koruma” için yanlıştır?
a) Koruma görevlisi silahını kullandığı eline göre VIP’nin sağında veya solunda bir adım arkasında yürür
b) 360 derecelik bir koruma sağlar
c) Bu bir refakat korumasıdır
d) VIP’nin her türlü ihtiyaçlarını karşılar
e) VIP’yi utandırıcı durumlardan korur

3. İstihbarat savunma faaliyetinin……….Özelliğidir. Saldırınınsa …….. özelliğidir.

a) İhtiyari\ mecburi
b) Karakteristik\ eşlik eden
c) Eşlik eden\ karakteristik
d) Mecburi\ ihtiyari
e) Karakteristik\ mecburi

4. CIA yıl içinde ürettiği istihbaratın yüzde kaçını casusluk faaliyetleri ile değil de AÇIK KAYNAK İSTİHBARATI ile elde etmektedir?

a) %15
b) %3
c) %40
d) %60
e) %75

5. Araplar, Avrupa’da şövalye geleneğinden gelen ………………. yerine ağırlıklı olarak ……………… üzerine kurulu bir savaş geleneğine bağlıdırlar.

a) Stratejik savaş\ taktiksel savaş
b) Hücum savaşı\ savunma savaşı
c) Yüz yüze çarpışma\ hile
d) Orta yoğunluklu çatışma\ düşük yoğunluklu çatışma
e) Silah faktörü\ insan faktörü
6. “Countrespionage” kavramı aşağıdakilerden hangisini ifade etmektedir?
a) Casusluk
b) Karşı casusluk
c) İnsan istihbaratı
d) Karşı istihbarat
e) Sinyal istihbaratı

7. Bir kontrespiyonaj uzmanı için aşağıdaki ifadelerden hangisi doğru bir tanımlama olabilir?

a) Profesyonel paranoyaklardır
b) İleri derecede elektronik bilgisi olan kişilerdir
c) Alanı gereği silah bilgisi en iyi istihbarat personelleridir
d) Mesailerinin tamamına yakını masa başında geçen kişilerdir
e) Hepsi

8. Aşağıdakilerden hangisi önemli kişinin güzergâhı üzerinde dikkat edilmesi gereken hususlardandır?

a) Arıza yapmış araçlar
b) Mevsime ya da bölgeye göre uygunsuz giyinmiş kişiler
c) Yapılan yol çalışmaları
d) Şüpheli ya da renkli camlı karavanlar
e) Hepsi

9. Tek bir koruma ajanı tarafından yapılan koruma tipi düzenine ilişkin aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?

a) Koruma ajanı “silahını kullandığı eline göre” önemli kişinin sağ ya da solunda bir adım arkasında yürür
b) Bu bir refakat korumasıdır
c) Az ya da orta dereceli tehdit durumlarında kullanılır
d) Korunan kişiye ait çanta ve değerli evrakların nakline yardımcı olunur
e) Koruma ajanı koruduğu kişiye refakat sırasında elinde herhangi bir şey taşımaz
10. İstihbari açıdan önemli bir belge eline geçen ajan ilk olarak ne yapmalıdır?
a) Bilgiyi hemen analiz ederek ilgili makamlara ulaştırmalıdır
b) Bilginin kaynağına ilişkin casusluk faaliyetlerine girişmelidir
c) Belgenin kaynak ve haberlerine ilişkin arşiv araştırması yapmalıdır
d) Belgenin doğruluğunu teyit edene kadar amirlerine bilgi vermemelidir
e) Belgeyi değerlendirmek adına hemen amirlerinde toplantı talep etmelidir
11. Savaş halindeyken düşmanın geri hatlarımızda ve kanatlarda taciz kuvvetlerinin faaliyetlerinin arttırıldığı bilgisi alan bir istihbaratçı karargâha aşağıdaki hangi bilgiyi raporlarsa doğru bir analiz sayılabilir?
a) Düşman taarruza geçti
b) Düşman savunma yapıyor
c) Düşman geri çekilme operasyonu yapıyor
d) Düşman oyalama operasyonu yapıyor
e) Düşman topçu taarruzuna başlayacak
12. Bir casus hakkında, istihbarat tarihinden çıkarılan temel casus profiline göre aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
a) Üniversiteden ortalama bir öğrenci olarak mezun olanlar
b) Para sıkıntısı çeken düşük gelirli kişiler
c) Paramiliter yazına ilgili kişiler
d) Silahla ilgili ve genellikle silah taşıma talimi yapan kişiler
e) Hepsi
13. İstihbaratın algı yönetimi boyutuyla alakalı aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) Algı yönetimi temel olarak insanların fikirlerini değiştirmeye çalışmaz yahut kişiye yeni fikirler empoze etmeye çalışmaz.
b) Her eğitim seviyesinden, kültürden, inançtan, yaştan insan algı yönetiminin etkisi altında kalabilir.
c) Kitle içindeki insan birey olarak insandan çok daha fazla algı yönetimine açıktır
d) Aynı kişinin kitle içindeki paradigması ile kitle dışındaki birey olarak paradigması bile büyük farklılıklar gösterir.
e) Algı yönetiminin yöneldiği kitleyi oluşturan insanlar aynı mekânı paylaşmalı, en azından birbirleriyle fiziksel temas içinde olmalıdırlar.
14. Dört kişi ile korumada her koruma ajanı en az kaç derecelik sorumluluk alanına sahiptir?
a) 60
b) 72
c) 90
d) 120
e) 180
15. İstihbarat teşkilatlarının yapılarına ve istihbarat faaliyetlerine ilişkin aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) Dünya devletleri gizli servis şeflerine servislerinin organizasyonu konusunda serbesti tanımamışlarsa bunun nedeni, bu işin güvenlik için en sağlıklı ancak bu şekilde yapılabileceği gerçeğidir.
b) Normal emeklilik çağını çoktan aşmış bazı uzman kişileri göreve almak yararlı olur. Bir istihbarat servisinin uzun süredir görev yapan mensupları yoğun bir tecrübe sergilerler. Hiçbir servis bu nimeti cömertçe harcayamaz.
c) Bir gizli servis için, bürokrasinin verimi azalttığı, hatta yok ettiği tecrübelerle görülmüştür. İstihbarat servislerinde yetkili kişilerin en önemli görevlerinden biri bürokrasi ile savaşmaktır.
d) Tek bir rapor, rapor değildir. Ayrı ve bağımsız bir kaynak tarafından doğrulanmadıkça, hiçbir bilginin önemi yoktur.
e) Bir devlet görevlisi ne denli üstün niteliklere sahip olursa olsun, evvelce istihbarat alanında tecrübe kazanmamışsa, istihbarat sevisinde üst düzey bir konuma getirilemez.
16. Aşağıdaki birimlerden hangisi MİT’in teşkilat yapılanması içinde yer almaz?
a) İstihbarata karşı koyma daire başkanlığı
b) Dış operasyonlar başkanlığı
c) Sinyal istihbaratı başkanlığı
d) İç istihbarat daire başkanlığı
e) Stratejik analiz başkanlığı
17. Bağımsız kaynaklarca personel kapasitesi(ajan faktörü) anlamında her yıl dünyanın en iyi istihbarat örgütü seçilen kurum hangisidir?
a) CIA (ABD)
b) FSB (Rusya)
c) MİT (Türkiye)
d) MOSSAD (İsrail)
e) ISI (Pakistan)
18. Geçtiğimiz yıllarda bizzat MİT Müsteşarımız Sayın Hakan FİDAN tarafından istihbaratçılarımıza aşağıdakilerden hangisi yasaklanmıştır?
a) Birden fazla silah taşımak
b) Amirlerinden izinsiz saç-sakal traşı olmak
c) Başbakanlık personeli olduğunu söylemek
d) Dış görevlerde ailelere gidilen ülkeyi söylemek
e) Çocuklarını okuldan almak
19. Aşağıdakilerden hangisi bir istihbarat ajanında arana temel özelliklerden değildir?
a) Analitik düşünme yeteneği
b) Yaşam boyu eğitim felsefesine açıklık
c) İleri derecede silah kullanma yeteneği
d) Ketumiyet
e) Yabancı dillere hâkimiyet
20. Üst düzey bir bürokratı korumakla görevli bir istihbarat ajanı olduğunuzu farz edin. Koruduğunuz bürokrat çalıştığı kurumun binasından çıkacak ve araçla Başbakanlık binasına geçecek. Telsizle vereceğiniz aşağıdaki emirlerden hangisi hatalıdır?
a) “Aracı hemen kapıya en yakın konuma getirin.”
b) “Şoför, hemen kapıyı aç, hazır bekle.”
c) “Koruma görevlileri hemen yerinizi alın.”
d) “Bürokrat binadan çıkmadan aracın motorunu çalıştırın.”
e) “Yol güvenliğini alan ekiplerle telsiz irtibatında olun.”

 

Cevap Anahtarına Ulaşmak İçin Tıklayın

 

Dolar Krizi: Yaşananlar “Küresel Ekonomik Savaş” mı?

0

İlk defa Çin ile Amerika arasında başlayan ticari yaptırımlar, beklendiği gibi hızla büyüdü ve bütün dünyayı etkilemeye başlayan bir “Dünya Ticaret Savaşına” dönüşmüştü. Fakat “Ticaret Savaşlarında” öngörülmeyen gelişmeler yaşandı ve Ticaret Savaşları, Ekonomik Savaşlara dönüştü. Ya da 21. yüzyıl uluslararası ilişkilerinin özelliği olan “öngörülememezlik” tekerrür etti ve olaylar ülkelerin iradelerinin dışında gelişmeye başladı. Tüm bu yaşananlar “Dolar artık uluslararası ticarette ne kadar güvenilir bir döviz?” sorularına neden olmakta.

ABD halihazırda 11 ülkeye yaptırım uyguluyor;  Türkiye, İran, Rusya, Pakistan, Çin, Küba, Kuzey Kore, Venezuela, Suriye, Libya ve Kolombiya. Haberimizde “Ekonomi Savaşlarını” ve dünyanın Ekonomi Savaşlarına verdiği tepkileri sizin için derledik.

ABD’nin Yaptırım Uyguladığı Ülkeler – (İnfografik)

Türkiye

Ekonomik yaptırımlardan ve ekonomi savaşından en olumsuz etkilenen ülkelerden biri Türkiye oldu. ABD, terör örgütü bağlantısı sebebiyle Türkiye’de tutuklu bulunan Papaz Andrew Brunson’un tahliye edilmemesi sebebiyle Türkiye’ye yaptırım uygulamaya başladı. Ağustos başında Beyaz Saray’ın yaptığı açıklamada “İçişleri ve Adalet Bakanı’na yaptırım uygulanacak” denildi. Daha sonra çelik ve alüminyum ihracatına ek %50 vergi getirildi.  4.7-4.9 seviyelerinde olan dolar kuru kısa sürede 7.2 seviyelerine çıktı. Böylece TL %35 değer kaybına uğradı. Trump, F-35 savaş uçaklarının Türkiye’ye teslimatını askıya alan bütçe yasasını onayladı. Türkiye Cumhuriyeti durumun bir “Ekonomi Savaşı” olduğunu ifade etti.

T.C. Cumhurbaşkanlığı, yapılan yaptırımlara ve dolardaki yükselişe ilişkin “Türkiye ekonomik bir savaş vermektedir. Savaşı biz kazanacağız.” açıklamasını yaptı. 24 Haziran Seçimleri için teşekkür mitingleri yapan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan çeşitli açıklamalarda bulundu. Ekonomik bir savaşın içinde olduğumuzu açıklayan Erdoğan, “Milletimizin iradesini sandıktan yönlendiremeyenler her dönemde farklı araçlarla üzerimize geldiler. Provokasyonla darbeyle yapamadıklarını şimdi parayla gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Buna açık ifadeyle ‘ekonomik savaş’ derler. Türkiye’yi anlamak isteyen kurumlarımızın kuruluş tarihine baksın. Kara Kuvvetleri Komutanlığımız bu yıl 2227. yıl dönümünü kutladı. Böyle bir ülkenin ayağına döviz kuru dolaştı diye tökezleyeceğini sanmak ahmaklıktır.” dedi. Açıklamalarında Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD’nin NATO Stratejik müttefikini bir papaza değişmesini sert eleştirdi.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “Diplomasiye, uzlaşıya varız ama dayatmaları kabul etmemiz mümkün değil.” açıklamasını yaptı.

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, “Kurdaki gelişmeler açık bir saldırının göstergesi. Kurdaki dalgalanmaya karşı aksiyon planı hazırladık. Gerekirse mali kural koyarız.” dedi ve mevduatlara el koyulmayacağını açıkladı. Çin, Rusya, İran, Ukrayna gibi ülkelerle ticaretin milli para birimi üzerinden yürütülmesi gündemde.

Merkez Bankası, finansal istikrarın desteklenmesi için çok sayıda yeni tedbir aldı. Merkez Bankası bankalara ihtiyaç duydukları tüm likiditenin sağlanacağını duyurdu. Yaptığı açıklamada MB, “Bankaların Türk Lirası işlemleri için kullanabilecekleri teminat döviz depo limitleri 7.2 milyar Avro’dan 20 milyar Avroya çıkarıldı.” açıklamasını yaptı. Kararlar banka ve diğer ilgili kurumlar tarafından çok olumlu karşılandı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı dolar üzerinden provoke edici haber ve paylaşımlara soruşturma başlattı. Ardından İçişleri Bakanlığı 346 hesabın tespit edildiğini ve adli tahkikatın başlatıldığını duyurdu.

İran

İç karışıklıkların ve kaos ortamının giderek tırmandığı İran’da, sorunların en büyük sebeplerinden biri olarak ABD’nin uyguladığı yaptırımlar gösteriliyor. 2006 yılında İran’a nükleer program gerekçe gösterilerek ekonomik ambargo uygulanmaya başlandı. Enerji sektörünü de kapsayan geniş bir ambargo uygulandı. Ülkede başta ekonomi ve sosyal olmak üzere çok sayıda kriz meydana geldi. Geçtiğimiz günlerde, kısa süre içinde İran Riyali dolar karşısında 2 kat değer kaybetti. Halkın bir kısmı Devlet Başkanının istifasını isterken bir kısmı da rejim değişikliği istiyor. Zaman zaman ambargo ve yaptırımlar yumuşasa da tekrar geniş kapsamlı bir ambargo başladı. Trump, “İran’la iş yapan ABD’yle iş yapamayacak” şeklinde bir açıklama yaptı.

İran dini lideri Hamaney, “Artık Humeyni gibi ben de ABD ile her türlü müzakereyi reddediyor ve yasaklıyorum” dedi.

İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, ABD Başkanı Donald Trump’ın NATO üyesi Türkiye’nin ekonomisine dönük sözlerini “utanç verici” olduğunu söyleyerek, “Biz daha önce de komşularımızın tarafındaydık şimdi de tarafında olacağız.” dedi.

Irak Başbakanı Haydar el-İbadi konuya ilişkin “ABD’nin İran’a yönelik zalim yaptırımlarına uyacağız.” dedi. Ardından hükümet, İran mallarının ülkeye girişini yasakladı. Ayrıca İran bankalarıyla dolar alışverişi durduruldu.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Behram Kasımi, ABD’nin Türkiye’ye karşı izlediği politikayı eleştirerek, Türkiye için her türlü desteğe hazır olduklarını söyledi.

Rusya

Rusya ile ABD arasında devam eden yaptırımlara Rusya’dan misilleme geldi. Rusya, NASA’nın kullandığı RD-180 roket motorlarına yaptırım uygulama kararı aldı. ABD’nin yanı sıra bazı Avrupa ülkeleri de Rusya’ya yaptırım uyguluyor. Eski Rus çift taraflı casusu Sergey Skripal ve kızının İngiltere’de zehirlenmesi üzerine başlayan diplomatik gerginlik yaptırımlarla sonuçlandı. Bu olaydan sonra İngiltere Rusya’ya yaptırım uygulamaya başladı.

“Dolar bu savaşta silah olarak kullanılıyor.”

Rusya Başbakanı Dimitri Medvedev, “ABD’nin Rusya’ya yönelik yaptırımlarını savaş ilanı olarak değerlendiriyoruz. Dolar bu savaşta silah olarak kullanılıyor.” dedi.

Kremlin Sarayı, Türkiye’nin ticarette milli para kullanımına sıcak yaklaştı. Rusya, bunu bütün ülkelerle gerçekleştirmek için çabaladıklarını açıkladı.

Rusya Maliye Bakanı, “ABD varlıklarına yatırımlarımızı önemli oranda azalttık. Dolar yerine de Avro ve Çin Yuanı gibi para birimlerinin kullanımını artıracağız.” açıklamasını yaptı.

Pakistan

Pakistan’da Taliban, IŞİD ve Hakkani gibi grupların eylemlerinin arttı. Pakistan’a yapılan para yardımı ‘örgütlere karşı istikrarlı adımlar atılmadığı’ gerekçesiyle kesildi.

Pakistan, “Her zaman olduğu gibi, Pakistan halkı ve hükümeti ABD’nin yaptırımlarına karşı Türkiye’nin yanında olacaktır.” açıklamasını yaptı.

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, “Türkiye küresel ekonominin motoru ve önemli bir üyesidir.” açıklaması yaptı.

Çin

Aldığı kararlarda Çin’i direk hedef alan Trump, en büyük yaptırımları Çin’e uyguladı. Çin ile olan 350 milyar dolar ticaret açığını kapatmak için korumacı ekonomi politikaları ve ek vergi tarifeleri uygulanıyor. Ticaret Savaşları ilk defa iki ülke arasında 5 ay önce başlamıştı. (Konu ile ilgili ayrıntılar için tıklayınız.)

Trump’ın İran açıklamasına karşın Pekin Hükümeti, “Çin ile İran mantıklı, adil ve yasal olan ticaret ve enerji alanlarında uzun soluklu, şeffaf ve doğal bir işbirliği içindedir.” açıklaması yaptı.  Çin, 16 milyar dolarlık ABD ürününe daha ek vergi uygulayacağını açıkladı.

Küba

1958 yılında “Kötü İnsan Hakları Sicili” gerekçesiyle başlayan yaptırımlar, Füze Krizi ile daha da artmıştı. Barack Obama döneminde normalleşen ilişkiler, geçtiğimiz yıl sonunda ‘sadece Küba’ya yarar sağlıyor’ gerekçesiyle iptal edildi. ABD Hazine Bakanlığından yapılan açıklamada, Küba’ya yönelik yaptırımların ticaret ve turizm faaliyetlerini kapsayacak şekilde genişletildiği bildirildi. AB kararı, “abluka altına alınmasını çözüm değil, illegal ve modası geçmiş bir uygulama.” şeklinde değerlendirdi.

ABD, İngiltere’yi de Tehdit Etti

ABD’nin İngiltere Büyükelçisi Woody Johnson’nun kaleme aldığı makale, Daily Telegraph tarafından yayınlandı. Makalede Büyükelçi açıkça “Ya İran’a karşı ABD’nin yanında yer alırsınız ya da sonuçlarına katlanırsınız.” dedi. İngiliz basını bunu hükümete karşı yapılan doğrudan bir meydan okuma olarak yorumladı.

“İran’la yaptığınız nükleer anlaşmadan vazgeçin. Tahran’ın temsil ettiği küresel tehdide karşı Washington’un yanında yer alın” uyarısını yapan ABD, İngiliz Şirketlerine de İran ile ticaretlerini durdurmaları konusunda ültimatom verdi.

Türkiye’ye Destek Açıklamaları ve Küresel Tepkiler

5 ay önce başlayan yaptırımlara dünyanın tepkisi çok büyük oldu. ABD vatandaşlarının çoğu, ABD’deki birçok kuruluş, uluslararası örgütler, devletler ve milletler Trump’ın bu çılgınca karardan dönmesi gerektiğini savundu. Türkiye’ye olan baskı artınca, dünya, ABD yerine Türkiye’yi destekleyen açıklamalarda bulundu. Bazı ülke vatandaşları ellerindeki dövizi bozdurup Türk Lirası aldı.

İtalya Ekonomik Saldırı Bekliyor

Euro bölgesinden çıkış tartışmalarının yaşandığı İtalya da bu süreçte tavrını değiştirdi. Küresel bir krizin olduğunu gören İtalya, konjonktürel olarak pozisyon aldı.

İtalyan Hükümeti, “Bu ayın sonu ile eylül ayının başında İtalya’ya yönelik bir saldırı olabilir. Türkiye karşı yapılan saldırı İtalya için de bir örnektir. Dolar’a karşı Euro’ya sahip çıkmalıyız.” diyerek Dolara karşı Euro’yu korudu.

İtalya, saldırılara karşı Türkiye’nin yanında olduğunu belirtti.

Katar Halkından Türkiye’ye Tam Destek

Ekonomi Savaşlarından doğrudan etkilenmese de Türkiye’ye tam destek veren halkların başında Katar halkı var. Resmi kanattan şu ana kadar herhangi bir açıklama yapılmamış olsa da Katar halkı, aydınları, akademisyenleri ve sanatçıları Türkiye’ye tam desteklerini dile getirdi. Geçtiğimiz yıl, başta ABD ve Suudi Arabistan olmak üzere, dayatılan ekonomik ambargo ile sarsılan ülkeye en büyük desteği veren Türkiye ve Türk Halkı olmuştu. Katar halkı bu Ekonomi Savaşında Türkiye’nin yanında olduğunu açıkça belirtti.

Ülke’nin ünlü medya patronlarından Jaber el Harmi “Amerika’nın Türkiye’ye karşı birlik olup savaş açması beklenen bir şey. Türkiye’nin Müslüman bir ülkenin ekonomik ve siyasi açıdan bağımsız olmasını kabullenemiyorlar. Ama bazı Arapların Türkiye’ye açılan savaşa sevinmeleri ve destek vermeleri büyük alçaklıktır.” ifadeleriyle Türkiye’ye destek mesajı verdi.

Erdoğan, Temim es-Sani ile telefonda görüşerek ilişkilerin daha da güçlenmesini teyit etti.

Katar Halkı elindeki dövizi satarak Türk Lirası aldı.

Almanya: Gelişen Bir Türkiye İstiyoruz

ABD, Almanya’ya açık bir yaptırımda bulunmadı. Sorunların iki ülke arasındaki ilişkiler değil; küresel bir sorun olduğunu gören Almanya, Türkiye açık destek verdi.

Almanya Ekonomi Bakanlığı Sözcüsü Beate Baron “Almanya, Türkiye’nin en önemli ticari ortağıdır.” açıklaması yaptı.

Amerika Basınında Yaptırımlar

Washington Post
•En aptalca kriz, Türkiye kötü politikalarla kendine zarar veriyor.

New York Times
•Yatırımcılar otoriter rejimden çekiniyor.

Wall Street Journal
•TL tarihin en düşük seviyesinde, Trump yönetimi baskıyı arttıracak.

https://stratejikortak.com/2018/08/turk-diplomasisinde-son-viraj-son-4-yilimiz.html

Bolşevik İhtilali: Proleterya Diktatörlüğünün Kuruluş Öyküsü

Proleterya Diktatörlüğünün Kuruluş Öyküsü

Tarihi değiştiren ve toplumların yaşamlarını derinden sarsan önemli olayların temelinde, ideolojiler yatmaktadır. Halk kitlelerini ve derin kalabalıkları tesiri altına alan bu ideolojik ve felsefi düşünceler, sosyal hayatta değişim, ihtilal ve reform hareketlerine yol açabilir. Bunun yanı sıra kaosa, kargaşaya, yıkıma ve anarşiye de sebebiyet verebilir. Bu ideolojik görüşlerden biriside materyalizmdir. 19 yüzyıl’da özellikle Avrupalı düşünürlerde ve Avrupa toplumunda materyalizm oldukça önemli bir yere sahiptir. MateRyalist görüş özellikle Aydınlanma Çağı ve sonrasında 19. Yüzyılda Avrupalı filozofları ve etkisi altına almıştır. Materyalist ideolojiden etkilenen Batılı filozofların başında, ünlü kuramcı ve eylem adamı Karl Marx gelir. Marks diyalektiğin kuramcısı olan aynı zaman da idealist bir filozof olan hocası Hegel’den ve onun diyalektik düşüncesinden çok etkilenmiştir. Ancak Marks Hegel’in ortaya attığı diyalektik düşünceyi değiştirmiştir; Hegel diyalektiğin başına idealizm’i koyarken, Marx diyalektiğin başına materyalizmi koymuştur. Diyalektik materyalizmi ve tarihsel materyalizmi geliştirmiştir.

“Benim diyalektik yöntemim, Hegelci yöntemden yalnızca farklı değil, onun tam karşıtıdır da. Hegel için insan beyninin yaşam-süreci, yani düşünme süreci —Hegel bunu “Fikir” (“Idea”) adı altında bağımsız bir özneye dönüştürür— gerçek dünyanın yaratıcısı ve mimarı olup, gerçek dünya, yalnızca “Fikir”in dışsal ve görüngüsel (Phenomenal) biçimidir. Benim için ise tersine, fikir, maddi dünyanın insan aklında yansımasından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildir.”

(Das Kapital,Almanca İkinci Baskıya Önsöz)

Daha sonra Marks geliştirdiği Tarihsel materyalizm metodu doğrultusunda incelediği toplumları ilkel komünal, köleci, feodal, kapitalist, sosyalist ve komünist toplum aşamalarına ayırmıştır. Materyalist ve diyalektik düşünce etrafında inceleme ve çalışmalarını sürdüren Marx, komünizm kuramını geliştirmiştir. Sınıfsız bir toplum hayali kuran Marks, komünist düşünceyi bu doğrultuda şekillendirmiştir. Marks bu kuramı geliştirirken tabi ki tek başına değildi en büyük destekÇisi, fikir arkadaşı, yoldaşı Friedrich Engels’dir. Engels ile birlikte Marks, Diyalektik materyalizm, Tarihsel materyalizm ve komünizm kuramını tüm ezilen halklara ve proletaryaya bir umut ışığı olarak sunmuşlardır.

marx engels
Karl Marx ve Friedrich Engels

Engels ile Marks komünizmi proletarya için bir umut olarak görse de gerçekler çok farklıdır. Sanayi Devriminden sonra ortaya çıkan proletarya yani işçi sınıfı Avrupa ve dünyada hızla büyümekteydi ve önemli bir politik gücü de ellerinde bulundurmaktaydı. 1800’lü yılların ortalarından sonra 1830 ve 1848 halk ayaklanmaları ve sonrasında 20. yüzyılda komünist ideoloji ve marksizm hızla yayılmış ve dünya genelinde önemli ayaklanmalara ve devrim hareketlerine sebep olmuştur. Bu devrimlerin ve halk ayaklanmaların ilki Rusya’da meydana gelmiş ve ekim 1917’de Marksizm ve Leninizm taraftarı yani Bolşevik kadrolar iktidarı ele geçirmiştir.

19. yüzyıla gelindiğinde Çarlık Rusyası’nda temel ekonomik faaliyet tarımdır ve proletaryaya yani işçi sınıfına oranla toprak kölesi (serflik)(kölelik 1861 yılında kaldırılmıştır) konumunda olan ve zengin aristokratların arazilerinde çalışan köylü sınıfı çoğunluktadır. Zorlu ekonomik koşullar,çetin yaşam şartları, sonu gelmeyen savaşlar, ağır ekonomik buhranlar işte bunların faturasını Çarlık Rusyası’nda her zaman halk ödemiştir. Bu ağır koşulların devam etmesi ile birlikte Avrupa’da ortaya çıkan Marksist hareket Rusya’da yayılmaya başlamıştır. Çökmeye yüz tutan Çarlık imparatorluğu 19. yüzyıldan itibaren Marksist örgütlerin propagandası ile adeta bir kaynayan kazanı andırmaktaydı.İhtilal grupları Çarlık yönetiminden memnun değildi ve onu devirmenin yollarını aramaktaydı. Avrupa’dan Rusya’ya sıçrayan sosyalist düşünceler kısa zamanda çarlıktan nefret eden gruplarca benimsenmiş ve bunun sonucunda Marksist örgütler tarafından 1881’de Çar II. Aleksandr’a karşı bir suikast düzenlenmiştir. 1900’lü yılların başlarına gelindiğinde ise Rusya’nın Japonya ile girdiği savaş, ve sonrasında patlak veren I. Dünya Savaşı, ağır ekonomik bunalım ve bunun yanı sıra Bolşevik kadroların yoğun ajitasyon ve propaganda çalışmaları Çarlık Rusyası’nın sonunu hazırlamaktaydı.

1917 Bolşevik İhtilâli’ne kadar Rusya’daki Çarlık idaresi kısmen feodal ve kısmen kapitalist düzende ve koyu bir Ortodoks inancı içerisinde olduğu bilinmektedir. Çarlığın dış siyaseti bu yapının uzantısı mahiyetinde idi. Dünya siyasetinde İngiltere, Fransa, Almanya vb. gibi yeni sömürgeler elde etmeye çalışmaktaydı. Feodal geleneklere uygun olarak da askerî işgallerle ele geçirdiği toprakları Rusya’nın bir parçası haline sokup bu ülkelerdeki halkın arazisini ellerinden alarak Rus feodallere vermekteydi. Irkçı Rus karakteri icabı olarak da ele geçirdiği milletleri Ortodoks-Rus yapmaya çalışıyordu. Bu politika sonucunda Rusya, bütün iktisadî imkanları özellikle toprağı elinde tutan bir Rus asiller sınıfının tahakkümü altında inleyen kültür ve milliyetleri hor görülen müşterek bir hapishane haline gelmiştir. İşte Lenin bu ortamdan faydalanarak ihtilâli başarmıştır(Gündüz.2005.2.). Bolşevik ihtilâlini hazırlayan temel sebep korkunç boyutlara ulaşan sosyal eşitsizlik ve adaletsiz gelir dağılımıdır. Çarlık Rusyası, bu dönemde oldukça fazla mal varlığına sahip olan zenginler ile son derece fakir olan köylü ve proletarya olmak üzere, birbirinden keskin hatlarla ayrılmış iki kutuplu bir hal almıştı. Bu şartlar neticesinde köylü ayaklanmaları, toplu grevler ve isyanlar Çarlık rejiminin yıkılmasınına neden olurken; Bolşevikleri beklemedikleri bir anda iktidara taşımıştır.

Rusya’da ilk Marksist grup 1883 yılında ortaya çıktı. Bu “Emeğin Kurtuluşu” ismindeki Marksist grubu ünlü Rus devrimci ve Marksist teorisyen Plehanov Cenevre’de kurdu. “Emeğin Kurtuluşu” grubu Marksizmin Çarlık Rusyası’nda yayılmasında önemli bir paya sahiptir. Plehanov gibi sosyalist bir devrim hayaliyle Çarlık rejimine karşı amansız bir mücadeleye girişenlerden birisi de Lenin’dir. Lenin’de tıpkı abisi gibi Marksist bir devrimcidir ve Çarlık yönetiminin bir gün devrileceğine olan inancı tamdır. Bu doğrultuda hareket eden Lenin daha öğrencilik yıllarında kendini devrimci hareketlerin içerisinde bulmuştur ve hayatını Rus proletaryasını ve köylü sınıfını Çarlık rejimine karşı örgütlemekle geçirmiş, devrimci kitlelere konferanslar vermiş, makale ve kitaplar yazmış, gazete çıkarmış, yaşamı boyunca bu faaliyetlerinden dolayı birçok kez tutuklanmış ve sürgünlere gönderilmiştir. Ancak o hayalini kurduğu “Proleterya Dikdatörlüğü” için mücadelesini sürdürmüştür. Lenin’e bu mücadelesinde Stalin, Troçki, Kamanev, Zinoviyev, Kalinin,Buharin, Rikov ve Sultan Galiyev gibi isimler yoldaşlık etmiştir. Bu isimler içerisinde Lenin’e en yakın olan isim Stalin dir. Stalin(Kobe) gürcü asıllı bir Marksist devrimcidir, Lenin’in ölümünden sonra Komünist parti genel sekreteri olmuştur.

Lenin, Stalin ve Troçki
Lenin, Stalin ve Troçki

1898 yılı Rusya’da devrimci hareketin kaderi için oldukça önemlidir. 1898 yılının Mart ayında, Minsk kentinde “Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi”nin birinci kongresi yapıldı ve kongreye yalnızca 9 kişi katıldı. Lenin ise kongreye katılamadı, zira o sıralar Sibirya’da sürgünde idi. Kongrenin katılımcı sayısının bu denli az olması o sıralar devrimci Marksist hareketin henüz istenilen seviyede örgütlenemediğinin bir göstergesidir. Bu dönemden sonra Çarlık rejimine karşı girişilen devrimci mücadeleye “Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi” önderlik etti, ancak parti içerisindeki devrimin nasıl gerçekleştirileceğine yönelik taktik ve yöntem tartışmaları, partinin ve devrimci grupların örgütlenmesi problemleri , Bolşevikler ve Menşevikler arasında büyük bir savaşa sebebiyet verdi. Parti içerisindeki bu iki grubun partiye egemen olma mücadelesi 1912 yılında Prag’daki partinin 6. Konresinde Menşeviklerin partiden atılmasıyla son buldu.[Ocak 1905’de devrimin arefesinde Bolşevik örgütlerdeki toplam üye sayısı 8.400’dü. 1906 ilkbaharında RSDİP’in toplam üyesi 48,000’di, bunların 34.000’i Bolşevik, 14.000’i Menşevikti(Liebman.1990.46.)]

1900 yılına gelindiğinde Rusya’da devrimci gruplar örgütlenme ve propaganda çabası içindeydiler. Bu doğrultuda Iskra(Kıvılcım) gazetesi kuruldu partinin ve devrimci grupların yayın organı olan bu gazete sayesinde devrimci örgütler daha geniş kitlelere ulaşma imkanı buldular. Bolşevik kadroların, işçileri toplu grevler için kışkırtması işe yaradı ve 3 Ocak 1905’te Petersburg’daki çeşitli fabrikalarda grevler başlad. Grev için toplanan işçiler Çarın Kışlık sarayına yürümeye karar verdiler. 9 Ocak 1905’te  işçiler aileleri ile birlikte Kışlık saraya doğru yürüyüşe geçtiler ancak Çar ikinci Nikola onları düşmanca karşıladı ve silahsız işçilerin üzerine ateş edilmesi emrini verdi, tarihe “Kanlı Pazar” olarak geçen bu olay sonrası binden fazla işçi öldürüldü ve iki binden fazla işçi’de yaralandı. Bu olay sonrasında halkın Çarlık Rejimine ve Çara karşı bir inancı kalmadı ve grevler ve gösteriler bu tarihten sonra artarak devam etti. 1 Mayıs gösterilerinde birçok yerde polis ve askerlerle halk silahlı çatışmalara girişti, işçilerin bu ayaklanmasına Rus köylüsü de katıldı. Şehirlerdeki ayaklanmalar köylere sıçradı ve Ekim ayına gelindiğinde çeşitli iş kollarında grevler artarak devam etti. Bolşevikler işçileri daha iyi örgütleyebilmek için “İşçi Temsilcileri Sovyetleri”ni kurdu, Kasım ve Aralık aylarında girişilen silahlı ayaklanmalar netice vermedi ve Çarlık yönetimi tarafından şiddetle bastırıldı.

kanlı pazar

Rus İşçi Hareketi, 1906’da çok kan kaybedip savunmaya çekilmeye zorlanmış, neredeyse tükenmiş bir durumda, demoralize olmuş ve dağılmıştır. Bu haliyle umutsuzca örgütlerinin varlığını korumaya uğraşan hareket, 1912’den sonra yeni bir kabarış yaşamaktaydı. Sıklaşan grevler ve gösteriler Temmuz 1914’te, St. Petersburg’da barikatlar dikilip Rusya yeni devrimci saldırıların eşiğine gelmiş gibi göründüğünde doruk noktasına çıkmıştı(Liebman.1990.135).

Tam da bu noktadan sonra patlak veren Birinci Dünya Savaşı dengeleri tekrar alt üst etmiştir ve Rusya’da Enternasyonal ve Bolşevik hareket zayıflamıştır. Birinci Dünya Savaşı’na katılan Rusya için işler hiçde iyi gitmedi. Savaş ekonomik sorunları artırmış, zorlu ve çetin koşullar halkı çileden çıkarmış, bunun neticesinde Rus halkı bu anlamsız savaşa biran önce son verilmesini istemiştir.

Rusya 1917 yılına ağır problemlerle başlamıştı. Uzayıp giden I. Dünya Savaşının ülke ekonomisine verdiği zararlar hayatın her bir alanında açıkça görülüyor, halkın Çarlığa karşı aldığı tavrı isyan kıvılcımına çevirmeye çalışan ihtilalci gruplar durmadan propaganda yürütüyorlardı. Ülkenin her tarafını grev dalgası bürümüştü. Sokaklara dökülen yüz binler savaşın derhal durmasını talep ediyordu. Fakat ne çar Nikola, ne de hükümet yetkilileri artan huzursuzluğa çare arıyordu. Şubat sonlarına doğru sokak çatışmalarının şiddetlenmesi ve ordunun bir kısmının isyancılar tarafında yer alması hükümet güçlerini zor durumda bırakmıştı. Silahlı kalabalık kısa zamanda devlete ait önemli binaları ele geçirerek bakanların bulunduğu Marinski sarayını kuşatmıştı. İşin ciddiyetini anlayan Çar Nikola Petrograd’dan kaçmak zorunda kalmış, başkentin isyancılar eline geçmesiyle de devrim gerçekleşmişti. Ardından geçici bir hükümet kurulmuş ve başkanlığa Prens Lvov getirilmişti. Ama devrim bile her şeyin iyiye gittiğini göstermiyordu. Zira ülke ekonomisi felç olmuş durumdaydı. Fabrikalar birbiri ardınca kapanıyor, ürün fiyatları artıyor, halk açlıkla pençeleşiyordu. Yalnız Mayıs ve Temmuz ayları arasında yaklaşık 439 fabrika kapanmıştı. Geçici hükümet ülkeyi ekonomik buhrandan kurtarmanın yollarını arıyor, fakat bulamıyordu. Dahası doğru dürüst bir politika bile üretemez hale gelmişti.(Sadıkov.102)

Geçici Hükümetin buhranlı durumundan faydalanmaya çalışan Bolşevik Parti Merkez komitesi 10 Haziran’da tüm işçi ve askerleri Petersburg’ta, “Bütün İktidar Sovyetlere” sloganıyla büyük bir gösteri düzenlemeye çağırdı. Bu çağırış başkentin işçi ve askerleri tarafından olumlu karşılandı. Bu arada Menşevikler ve Eserler de 18 Haziranda bir gösteri yapmaya karar verdiler. 18 Haziran günü yaklaşık 500 bin işçi ve asker “Bütün İktidar Sovyetlere”, “On kapitalist bakan hemen istifa etsin!”, “Taarruz politikası kabul edilemez!” sloganlarıyla sokaklara döküldü. 18-25 Haziranda bu çeşit gösteriler ülkenin birçok şehrinde devam etti(Sadıkov.104). Bolşevikler artık devrimi başarıya ulaştıracaklarına inanıyorlardı ve mücadeleyi iyice şiddetlendirmişlerdi. Bunun neticesinde 31 Ağustos’ta Petrograd Sovyet’inin Menşeviklerden ileri gelen yönetim kurulu istifa ederek çoğunluğu Bolşeviklere verdi ve isyan sırasında hapisten kurtulan Lev Trotski’yi genel başkanlığa getirdi. Daha sonralarda ise 5 Eylül’de Moskova Sovyet’i tamamen Bolşevikler safına geçti ve sovyet’in başkanlığına Bolşevik Nogin getirildi. Daha sonra Saratov, Kiyev, İvanovo Voznesensk gibi sanayi şehirlerinde Bolşevikler Sovyetlerin çoğunluğunu ele geçirdiler. Sonrasın da ise cephedeki askerler arasında geniş bir Bolşevizm propagandası yayıldı. Bu koşullarda şartların olgunlaştığını ve devrimin kaçınılmaz olduğunu gören Lenin Menşeviklerle girmeyi planladığı uzlaşmalardan vazgeçti, yeniden “Tüm iktidar Sovyetlere” sloganıyla isyan için Bolşevik kadroları harekete geçirdi.

Bu dönemde Finlandiya’da bulunan Lenin, Bolşevik Partinin Merkez komitesine durmadan mektuplar göndererek durumdan yararlanılmasını, kısacası, silahlı bir isyan için tüm şartların oluştuğunu ve derhal bunun icra edilmesi gerektiğini vurguluyordu. Lenin’in bu radikal çıkışları parti merkezini, özellikle de yakın arkadaşları olan Kamenev ve Zinovyev’i şaşkınlığa uğratmıştı. Daha ılımlı bir adam olan Kamenev, demokratik devrim yolunu üstün tuttuğu için mektupların yakılmasını istemiş ve bu önerisi derhal kabul görmüştü. Ama Lenin’in düşünceleri Bolşevik partisine rakip olan bir sıra gazetelerde yer alınca iş çığırından çıktı. Bu nedenle Lenin, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisinin Merkez komitesine gönderdiği mektuplarda Kamenev’in hareketlerini “alçaklık” diye nitelemişti(Sadıkov.108.109).

Bolşevik Merkez Komitesinin 16 Ekim tarihinde yapılan toplantısında Lenin, silahlı isyan önerisini tekrarlamıştır. Ancak Zinovyev ve Kamenev yine bu öneriye karşı olduklarını belirtmişlerdir. Stalin ise silahlı isyan önerisini savunmuş ve Lenin’i desteklemiştir. Toplantı sonunda oylamada Lenin’in önerisi oy çokluğuyla kabul edilmiştir ve derhal harekete geçilerek Stalin başkanlığında isyanı yürütme komitesi kurulmuştur. Bolşevik partinin ve Devrimci güçlerin iplerini eline alan Lenin büyük bir iştahla ve sabırsızlıkla devrimin ve silahlı isyanın biran önce başlamasını istiyordu, nitekim yakın dostu Sverdlov’a yolladığı mektupta “Tüm gücümüzle saldırmalıyız. Ve birkaç gün içinde tam bir zafer elde etmeliyiz” diyordu. Lenin’in emirleri doğrultusunda işçiler tekrar sokaklara döküldü, yaklaşan bu isyan tehlikesini engellemek isteyen geçici hükümet başarısız oldu. Çünkü Askeri Devrim Komitesi Lenin’in emirlerini bekliyordu ve bu doğrultuda harekete geçiyor ve geçici hükümetin isyana karşı müdahalede bulunmasına engel oluyordu. Geçici hükümete isyan eden askerlerinde Bolşeviklerin safına katılması Lenin’in elini bir hayli güçlendirmiştir. Askeri Devrim Komitesi isyanın başarılı olması için baskın yapılan silah depolarından ele geçirdiği silahları işçilere dağıtıyordu. Kızıl birlikler ve bir takım garnizonlar alarm durumundaydı. İsyan artık başlamıştı. Geçici hükümet birliklerinin ufak tefek kımıldayışları haricinde pek bir varlık gösteremedikleri açıkça görülüyordu.(Sadıkov.113.).

Devrimin yaklaşmakta olduğunun farkına varan geçici hükümet, Devrimci Askeri Komite’nin dağıtılmasını ve tüm üyelerinin tutuklanmasını emretti. Ancak otoritesini tamamiyle kaybetmiş olan geçici hükümetin emirlerini yerine getirecek olan az sayıdaki askeri birlikler Kızıl Muhafızlar tarafından püskürtüldü. Bu kalkışma sonrası Devrimci Askeri Komite yayınladığı bildiride Rus halkına devrim çağrısı yaptı.

24 Ekim (6 Kasım) 1917’de Bolşevikler başkent Petrograd’da Geçici Hükümete karşı harekete geçti. Cezaevlerindeki Bolşevik mahkumlar serbest bırakıldı. Cezaevleri baskınlarından sonra hükümete bağlı birlikler Bolşeviklere karşı koyamadı ve isyancılar ilerleyişini sürdürdü. 25 Ekim (7 Kasım)’de Kızıl Muhafızlar, güçlü bir direnişle karşılaşmadan tüm hükümet binalarını ve stratejik noktaları ele geçirdi. Bu sıralarda Smolni Enstitüsü’nde bulunan Lenin, talimatlarını buradan vermekteydi.

bolsevik-ihtilali

25 Ekim ( 7 Kasım ) gecesi hükümetin bulunduğu Kışlık Saraya saldırı başladı. Binlerce Kızıl Muhafız Kışlık Saraya yöneldi. Vladimir Antonov-Ovseyenko liderliğindeki Baltık Filosu ve Kronştad Denizcileri de saldırıya katıldı. Aurora kruvazöründen saraya top atışı yapıldı. Bu sırada Kerenski kaçmayı başarmışsa da Kazaklar, askeri öğrenciler ve muhafızlar tarafından korunan saray daha fazla direnemedi ve düştü bunun sonucunda Bolşevik İhtilali tamamlanmış oldu ve Sosyalist rejimle yönetilen Lenin’in ifade ettiği gibi “Proletarya Diktatörlüğü” kuruldu.

Sefa Sole

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

 

5 Ülkenin Anlaştığı ‘Hazar Denizi’nin Statü Sorunu’ Nedir?

1992’de ortaya çıkan ve Rusya, Azerbaycan, İran, Türkmenistan ve Kazakistan arasında krize neden olan Hazar Denizi’nin statü sorunu, 5 ülkenin  geçtiğimiz Aralık ayında yaptığı mutabakat ile son bulmuştu.

Bugün 5 ülkenin Hazar Denizi’nin hukuki statüsü konusundaki anlaşmayı imzaladığj bildirildi. Peki Hazar Denizi sorunu nedir?

Hazar Denizi nerede?

Güneydoğu Avrupa ve Asya’nın birleştiği noktada yer alan Hazar Denizi, 371 bin kilometrekarelik alana sahiptir. İran, Rusya, Kazakistan, Azerbaycan ve Türkmenistan’ın kıyısı bulunan deniz doğalgaz ve petrol açısında zengindir.

Hazar Denizi ve kıyıdaş ülkeler

Hazar sorunu nedir?

Hazar Denizi, geçmişte Sovyetler Birliği ve İran arasında bir sorun teşkil ederken, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla 1992’de denize kıyıdaş yeni ülkelerin varlığıyla yeniden harlanmıştır. Bu sefer denizin statüsü hakkında hak iddia eden devlet sayısı artmıştır. Bağımsız olan Azerbaycan, Türkmenistan ve Kazakistan, kendi kıyılarında hak iddia etmiştir.

Sorunun en temeldeki başlığı Hazar’ın deniz mi yoksa göl olarak mı kabul edileceğidir. Çünkü deniz olarak kabul edilirse 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre, göl olarak kabul edilir ise kıyıdaş ülkelerin ortak kararına göre hareket edilmelidir.

Hazar göl olarak kabul edildiği halinde Hazar ya tamamen ulusal sektörlere bölünecek ya da devletlerin ortak kullanımına bölünecek.

Ülkelerin Hazar’ın statüsüne ilişkin iddiaları

Azerbaycan: Azerbaycan “açık deniz” ve “sınır gölü” şeklinde iki tezi savunmaktadır. Açık deniz politikasıyla 12 millik karasuları, 200 mil veya daha fazla kıta sahanlığı ve 200 millik münhasır ekonomik bölgeye sahip olacaktır. Sınır Gölü ile de Hazar beş ulusal sektöre bölünecektir.

İran: Hazar’ı bir göl olarak kabul eden İran, beş ülkenin Hazar’ı ortaklaşa kullanması gerektiğini ve diğer hiçbir ülkenin kullanmaması gerektiğini savunmaktadır.

Rusya: Rusya, 1996’dan bu yana denizin bölünmesi taraftarı olmuştur. Hatta Rusya, Kazakistan ile Hazar’ı deniz tabanını eşit uzaklık ilkesine göre tamamen bölen ve su kütlelerinin kullanımını eşit olarak ayıran bir anlaşma imzaladı.

Türkmenistan: İran ve Rusya ile aynı düşünen Türkmenistan, sık sık politika değiştirse de son olarak Hazar’ın statüsü konusunda tüm devletlerin onayı alınan ortak bir anlaşma yapılana kadar su dibi ve su kütlesinin ortak kullanımını savunmuştur.

Kazakistan: Azerbaycan ile aynı politikayı sürdüren Kazakistan, Hazar’ı iç deniz olarak tanımış ve 1982 BMDHS’nin uygulanmasını istemiştir.

Hazar’ın hukuki statüsünün taslağı üzerinde mutabakat imzalandı

Hazar Denizi’ne kıyısı bulunan ülkeler, iş birliği ilkeleriyle yasal sorumluluklarını içeren ve 5 devlet için eşit şartlar getiren anlaşma taslağı üzerinde uzlaştı.

Taslağa göre, sahilden 15 deniz mili mesafeye kadar olan bölgeler, her ülkenin kendi arazisi olarak kabul edilecek.

– Bu mesafeye 10 deniz mili eklenerek toplam 25 mil, her ülkenin balıkçılık alanı olarak belirlenecek.

– Diğer kısımlar ise ortak kullanıma açık, tarafsız bölge olacak.

– Kıyıdaş ülkelerin iş birliği ilkelerini ve yasal sorumluluklarını içeren ve 5 devlet için eşit şartlar getiren taslağa göre, Hazar’ın dibi, yan yana ve karşı karşıya olan ülkeler arasında bölgelere bölünecek. Kimin ne kadar bölgeye sahip olacağı daha sonra belirlenecek.

– Nihai anlaşma, teknik detaylar hazır olduğu takdirde 2018’in ilk yarısında Kazakistan’da yapılacak devlet başkanları zirvesinde liderlerin onayına sunulacak.

Hazar Denizi’nin petrol rezervi

Dünya petrol rezervinin yüzde 4’ünün, doğalgaz rezervinin de yüzde 6’sının Hazar Denizi’nde bulunduğu tahmin ediliyor. Halen bölgede keşfedilmemiş doğalgaz ve petrol yataklarının olduğu düşünülüyor.

Kaynak: GZT.com

Sessizliğe Bürünen Suriye’de Son Durum Haritası (Ağustos 2018)

Suriye’de Taraflar
Esad Rejimi  – Hizbullah, Rusya, İran ve Şii Milisler
Muhalifler – Ahrar uş-Şam, Şam’ın Fethi Cephesi, ÖSO vb.
PYD/YPG  – SDG çatısı altındaki küçük gruplar ve PKK
IŞİD – Örgüte biat eden yerel milis güçler ve aşiretler

Stratejik Ortak olarak Suriye’de son durum ve savaş haritasını Ağustos 2018 itibariyle sizler için hazırladık.

Suriye’de rejim güçleri, 2011’de ilk gösterilerin başladığı muhaliflerin kontrolündeki Dera ve sınır bölgelerinde tamamen kontrolü sağladı. Öte yandan işgal altındaki Golan Tepeleri‘nin karşısında 3 yıldır IŞİD kontrolünde olan bölge de terör örgütünden kurtarıldı. İki haftadır sessizliğin hakim olduğu ülkede rejim unsurlarının İdlib’e yönelik operasyon için hazırlık yaptığı, fakat bunun Rusya tarafından desteklenmediği belirtildi. Türkiye sınırını işgal eden PYD unsurları ise Şam yönetimiyle anlaşma yaptığını iddia etse de bu henüz doğrulanmadı.

8 Ağustos itibariyle ülkede PYD kontrolündeki Fırta’ın kuzeyi ve Menbiç, HTŞ ve muhaliflerin kontrolündeki İdlib, TSK destekli muhaliflerin kontrolündeki Afrin ve Fırat Kalkanı bölgesi rejim güçlerinin kontrolü dışında bulunuyor. Öte yandan ülkede IŞİD’in etkinliği büyük çoğunlukta kırılsa da örgüt çöl bölgelerinde bazı alanlarda hakimiyetini devam ettiriyor.

IŞİD’in hakimiyeti konusunda kesinliğin olmadığı Suriye’de son durum haritası iki farklı harita ile şöyle gösterilebilir;

7 Ağustos 2018: IŞİD’in varlık alanı dar kapsamlı gösterilen ETANA kaynaklı harita.

Suriye son durum haritası (Kaynak: ETANA – 7 Ağustos 2018)

6 Ağustos 2018: Çoğu kaynak tarafından doğruluğu kabul gören ISWNews kaynaklı harita.

Suriye savaş haritası (Kaynak: ISW – 6 Ağustos 2018)

1 Ağustos 2018: Suriye’de askeri üssü bulunan ülkeler ve konumları.

Suriye’de askeri üssü bulunan ABD, Rusya, Türkiye ve İran’ın konuşlandığı bölgeler. (1 Ağustos 2018)

Suriye ile ilgili geçen ayın bazı önemli başlıkları(eskiden yeniye):

– YPG/SDG, Suriye’de IŞİD’den alınan yerler için ortak yönetim kararı aldı. Daha önce bazı bölgeler doğrudan YPG tarafından, bazıları ise paravan yerel meclisler tarafından kontrol ediliyordu.

– Rusya’nın Şam Büyükelçisi Kinşak, Suriye’deki İran yanlısı güçlerin varlığıyla ilgili sorunun çözüldüğünü ve ülkenin güneyinde bu güçlerin bulunmadığını söyledi.

https://stratejikortak.com/2018/09/idlib-harita-son-haberler.html

– Afganistan, Pakistan, İran, Tacikistan, Suriye ve Türkiye’de terör faaliyetlerinde bulunan Özbek vatandaşı Zahir Rahimov, Özbekistan Güvenlik Servisi’ne (SGB) teslim edilerek ülkesine gönderildi.

– Suriye rejimi Güney Osetya ile diplomatik ilİşki kurma kararı aldı. Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim ile Güney Osetya Dışişleri Bakanı Dmitriy Medoev, Pazar günü Şam’da devletler arası diplomatik ilişkilerin kurulmasına dair bir anlaşma imzaladılar.

– Suriye’nin El Bab şehrindeki yerel meclis, Türkiye’nin desteğiyle spor kompleksi açtı.

– İç savaşın ardından ilk kez FİFA’dan bir heyetin Suriye’yi ziyaret edip stadların durumunu inceleyeceği belirtildi.

– Rusya, Suriye’deki İran güçlerini, işgal altındaki Golan Tepeleri’nden 100 km uzakta tutmayı önerdi. İsrail’in ise sınırdan 100 km uzakta da olsa İran’ın bölgeye yerleşmesine izin vermeyeceğiz cevabını verdiği iddia edildi.

– Rusya Savunma Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada ABD’nin Suriye’de operasyon gerçekleştirmeye devam etmek için hiçbir yasal dayanağı olmadığı, ülkedeki varlığını sürdürmek için tek mümkün yolun Moskova ve Şam ile göçmenlerin geri dönmesi için işbirliği yapmak olduğu ifade edildi.

– Koalisyonun sivil-asker faaliyetleri sorumlusu Fransız Tuğgeneral Parisot, Suriye’deki operasyonların ardından elindeki toprakları kontrol altında tutmak için “Kuzey Suriye Savunma Gücü“ne eğitim verdiklerini söyledi.

Menbiç‘te halk, arap bir lideri öldürdüğü gerekçesiyle terör örgütü YPG’ye karşı bir günlük genel greve gitti.

Şu anda stratejiksozluk.com’da tartışılıyor: savaş sonrası suriye’nin geleceği

– Beşar Esad, askeri hedeflerindeki önceliğin İdlib’i geri almak olduğunu açıkladı.

– YPG’nin çatı örgütü Suriye Demokratik Güçleri, Şam yönetimiyle savaşı sona erdirme görüşmeleri konusunda anlaştıklarını açıkladı. Anlaşmanın detayları konusunda açıklama yapılmadı.

– Rejimin olası İdlib operasyonu öncesi Suriye Kurtuluş Cephesi, Heyet Tahrir Şam ve Ulusal Kurtuluş Cephesi, Suriye’nin kuzeyinde “Yeni Fetih Ordusu”nu kurduklarını açıkladı.

– Suriye’nin BM Daimi Temsilcisi Beşar Caferi, ülkenin güneyindeki Dera kentinin militanlardan tamamen temizlendiğini ve ordunun kentteki operasyonu tamamladığını açıkladı.

– 7 Eylül’de yapılması planlanan Rusya-Türkiye-Fransa-Almanya zirvesinin ana gündeminin ‘Suriyeli sığınmacıların yurtlarına geri dönmesi’ olacağı belirtildi.

– Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Lavrentyev, Suriye’nin ılımlı muhalefeti ile Türkiye’yi, İdlib bölgesinde Nusra sorununu çözmeye çağırdıklarını belirterek İdlib’e yönelik geniş kapsamlı operasyon olmayacağını açıkladı.

– Türkiye’nin Afrin’de hayatını kaybeden ÖSO askerlerinin ailelerine 60 bin Türk Lirası tazminat ödediği ve aylık 100 dolar maaş bağladığı bildirildi.

– 34 bin 180 Suriyeli sığınmacı, Gaziantep, Adıyaman ve Mardin’deki 5 geçici barınma merkezinden sınır bölgelerindeki kamplara nakledilecek.

Doğal Kararlılık Operasyonu üst düzey komutanlarından general Gedney, IŞİD’in Suriye-Irak sınırındaki son kalan bölgesinde 1000’den fazla savaşçı olduğunu söyledi.

– Harran Üniversitesi’nin El Bab, Cerablus, Afrin ve Çobanbey kentlerindeki gençlerin faydalanabileceği üniversite eğitimine gelecek aydan itibaren başlayacağı bildirildi.

– 6 yıl sonra ilk kez Suriye bayraklı bir gemi İstanbul Boğazı’ndan geçiş yaptı. Yük gemisi Rusya’ya gitmek için Karadeniz’e açıldı.

– Hamas, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani‘nin Ankara’da buluştuğunu ve Suriye’ye yönelik siyasi çözümde uzlaşma sağlandığını açıkladı.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Türk Diplomasisinde Son Viraj, Son 4 Yılımız

Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan bu yana dış işlerinde yaşadığı sorunları çözmek maksadıyla neredeyse her zaman ilk olarak diplomasi kanalını tercih etti. Peki, Türkiye dış ilişkilerinde nasıl? Diplomatlarımız ve bürokratlarımız başarılı mı? Türkiye Diplomasisi hep mi böyleydi? Öncelikle son dört yılda neler yaşadı ona bakalım. Aşağıdaki Kronolojik liste, 2014 yılında Mit tırlarının Adana’da durdurulmasından sonra hazırlanmıştır.

19 Ocak 2014: Muhalefet kanadının iddiasına göre El Kaide örgütüne silah taşıyan MİT TIRları Adana’da jandarma tarafından durduruldu. Tutanağa göre, araçtaki görevliler TIR’ı durduran jandarmaya, ‘Arayamazsın, devlet sırrı’ dedi. Olay Savcılık ve Milli İstihbarat Teşkilatı arasında krize neden oldu.  Hükümet kanadına göre, TIRların içerisinde Bayırbucak Türkmenlerine giden yardımlar vardı. Olayda Türk Diplomasisi, dış ilişkilerinde büyük yara aldı.

27 Mart 2014: Dönemin Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın da dahil olduğu iddia edilen bir ses kaydı Youtube’ta paylaşıldı. Türkiye’de Youtube’a erişim yasağı geldi.

11 Haziran 2014: Türkiye Cumhuriyeti Musul Başkonsolosluğuna Işid terör örgütü saldırdı. Başkonsolos dahil olmak üzere 49 kişi rehin alındı. 101 günlük esaretin ardından kurtarıldılar.

06 Ekim 2014: Ayn-el Arap’ta (Kobani) yaşanan olaylar nedeniyle, HDP’nin yaptığı protesto çağrısı sonunda yaşanan olaylarda tam 50 kişi hayatını kaybetti.

22 Ocak 2015: Somali’nin başkenti Mogadişu’da bomba yüklü araçla Türk delegasyonunu hedef alan saldırı düzenlendi.

22 Şubat 2015: Suriye’de IŞİD’in kontrolü altında bulunan bölgede yer alan, Süleyman Şah Saygı Karakolundaki türbeye ait emanetlerin tahliye edilmesi amacıyla ”Şah Fırat” operasyonu yapıldı.

Şah Fırat Operasyonu

17 Mart 2015:  Trans Anadolu doğalgaz boru hattının temel atma töreni Kars’ta yapıldı.

15 Nisan 2015: Avrupa Parlamentosu ”Soykırım Tasarısını” kabul etti.

20 Temmuz 2015: Terör Örgütü PKK’nın Suruç ilçesinde yaptığı bombalı saldırı sonucunda 34 kişi hayarını kaybetti, 104 kişi yaralandı. Olaydan sonra ”Çözüm Süreci” askıya alındı.

24 Kasım 2015: Rusya Federasyonuna ait savaş uçağı, Türkiye tarafından, sınır ihlali nedeniyle düşürüldü. Rus tarafı sınırın geçilmediğini iddia etti. Olaydan sonra Türkiye ve Rusya arasında kriz başladı. İlişkiler zedelendi. Olaydan yaklaşık bir yıl sonra gerçekleşen FETÖ’nün hain darbe girişiminden sonra, uçağın düşürülmesinden sorumlu iki asker, Fettulahçı terör örgütüne üye olmaktan tutuklandı.

01 Aralık 2015: Rusya Başbakanı Merdeyev, Putin’in isteği doğrultusunda hazırlanan Türkiye’ye yaptırım pakedini imzaladı. İki ülkenin ilişkileri tekrar yara aldı.

15 Temmuz 2016:  Türkiye’de askeri darbe girişimi yaşandı. Amerika Birleşik Devletleri destekli olduğu iddia edilen, Fettulah Gülen Cemaati Türkiye’de darbe girişiminde bulundu. Türk Milletinin büyük çaba ve fedakarlıklarıyla girişim bastırıldı. Darbe girişimi boyunca 1.500’ü aşkın kişi yaralandı, 240 kişi hayatını kaybetti, Türkiye Büyük Millet Meclisi bombalandı.

15 Temmuz Darbe Girişimini Halk Püskürttü

20 Temmuz 2016: MGK’nın tavsiyesiyle 3 ay süreyle Olağanüstü Hal ilan edildi. Bu durum tam 7 kez uzatıldı ve 18 Temmuz 2018’de kaldırıldı.

24 Ağustos 2016:  Türkiye ”Fırat Kalkanı” kod adıyla Cerablus’a sınır ötesi operasyon başlattı. Bölge Işid’den temizlendi, Terör koridoru engellendi.

Fırat Kalkanı Harekatı

19 Aralık 2016: Rusya’nın Türkiye Büyükelçisi Andrey Karlov, Ankara’da uğradığı suikast sonucu hayatını kaybetti.

11 Mart 2017: Türkiye Hollanda Krizi. Dışişleri bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun referandum için Hollanda’da yapacağı mitingin, güvenlik gerekçesi ile iptalin ardından patlayan kriz, iki ülke ilişkilerini derin şekilde yaraladı.

18 Mayıs 2017: ABD’nin İran’a nükleer programı nedeniyle uyguladığı yaptırımları delmekle suçlanan Reza Zarrab’a ABD’de dava açıldı.

Haziran 2017: Katar’da Ortadoğu’nun son yıllardaki en büyük siyasal krizi patlak verdi. Suudi Arabistan ve Mısır başta olmak üzere, çoğu Arap ülkesi, Katar’ın İran ile ilişkileri ve ülkenin yasa dışı silahlı örgütlere destek verdiği iddiası üzerine, Katarla diplomatik ilişkilerini kestiğini açıkladı. Türkiye krizde, müttefiki Katar yanında yer aldı. Türkiye Katar’a asker gönderme kararı aldı.

25 Eylül 2017: Kuzey Irak’ta Bağımsızlık Referandumu yapıldı. Türkiye’nin çeşitli mercilerden bir iç güvenlik sorunu olarak nitelendirdiği bu olayda her fırsatta Irak’ın toprak bütünlüğü vurgulandı. Sonunda referandum yapılmasına rağmen karar askıya alındı.

08 Ekim 2017: Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye ile vizeleri durdurma kararı aldı.

06 Aralık 2017: Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump, Kudüs’ü İsrailin başkenti olarak tanıdığını açıkladı. Diğer hiçbir ülke ve Birleşmiş Milletler gibi, Türkiye’de bu kararı tanımadı.

23 Aralık 2017: Birleşik Arap Emirlikleri Dış İşleri bakanının Twitter’dan Fahreddin  Paşa’ya zamanında kutsal emanetleri Türkiye’ye getirmesi nedeniyle hırsız ithamında bulunması sebebiyle, iki ülke arasında gerginlikler yaşandı.

21 Ocak 2018: Zeytin Dalı Harekatı başladı.

18 Mart 2018: Zeytin Dalı Harekatı’nın merkez hedefi Afrin kenti düştü.

12 Haziran 2018: Azerbaycan doğalgazını Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıyacak Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı’nın (TANAP) projesinde ilk gaz akışı gerçekleşti.

09 Temmuz 2018: Türkiye cumhurbaşkanlığı seçiminde seçimi ilk turda oyların salt çoğunluğunu alarak kazanan Türkiye cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 22 ülke liderinin de katıldığı  törende yemin etti ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi resmen başladı.

25 Temmuz 2018: Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 10. BRİCS zirvesine konuk olarak katıldı.

Ağustos 2018: 9 Aralık 2016’da PDY üyesi olmaktan tutuklanan, misyoner ve ajan Rahip BrunsonAmerika Birleşik Devletlerinin isteği üzerine serbest bırakılmayınca Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’ye yaptırım kararı alındığını açıkladı.

01 Ağustos 2018: Dolar kuru 5 ₺’yi buldu.

Son dört yılda yaşadığımız kriz, operasyon ve antlaşmaların en azından bir kısmını hatırladıysak, bunlar aklımızın bir köşesinde dursun. Şimdi biz, kronolojik sıranın sıkıcı ve baskıcı etkisinden sıyrılıp, daha genel bir şekilde ülkemizi inceleyelim.

Avrupa Birliği Meselesi

Türkiye, yadsınamaz bir şekilde yıllardır Avrupa Birliğine girme hedefinde.Daha yenilerde Avrupa Birliğine girmenin bizim için stratejik bir amaç olduğunu söyleyerek Dış İşleri Bakanımız Mevlüt Çavuşoğlu, bu durumu bir kez daha doğrulamış oldu. Şimdi, Avrupa Birliğine girmenin doğru olup olmadığını, artı ve eksilerini bir kenara bırakıp, bu yolda neler yapmışız, ne kadar ilerlemişiz ona bakalım.

1. Üyelik Müzakerleri Başlıyor 

Türkiye Cumhuriyeti’nin AB macerası, 1963 yılında, Avrupa Ekonomik Topluluğu ile ortaklık anlaşması imzalamasıyla başlıyor. Ardından günümüzde de devam eden adaylık için müzakerelere, 1987’de başlamıştır. 1999’da aday olarak kabul edilen Türkiye 2005’te tam üyelik müzakerelerine başlamıştır.

2. Müzakere Süreci

2005 yılında tam üyelik için aday kabul edilip, görüşmelere başlayana dek, bu süreçte başarı olarak sayılabilecek tek ilerlememiz, 1995 yılında, Avrupa Birliği ile gümrük birliğine girmemizdi. Onun dışında klasik batı oyalamalarından sonra ancak başlanan müzakerelerde AB Başkanlığından alınan verilere göre toplamda 33 fasıl başlığı açılmış, bunlardan;

6) Şirketler Hukuku (1 KK)

20)  İşletme ve Sanayi Politikası (1 KK)

21) Trans- Avrupa Ağları  (1 KK)

28) Tüketicinin ve Sağlığın Korunması (1 KK)

32) Mali Kontrol (3 KK)

olmak üzere 5 tanesi tamamlanmış fasıllardır. AB üyesi Güney Kıbrıs yönetiminin tek taraflı (başta güvenlik konuları olmak üzere) bloke ettiği fasıllar dışında Aralık 2006 tarihli Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi Kararı çerçevesinde 8 fasıl daha askıya alınmış durumdadır.

3. Birliğin Görüşleri

Büyükten küçüğe doğru, Avrupa Birliği’ndeki önemli ülkelerin Türkiye’nin üyelik sürecine nasıl baktığını inceleyelim. Her biri için küçük bir araştırma yeterlidir.

Almanya: Şansöyle Merkel önderliğinde Almanya, Türkiye’nin birliğe girmesine en soğuk yaklaşan ülke durumunda.

Birleşik Krallık: Avrupa Birliğinde ayrılma sürecinde olsalar da tarihsel olarak Türkiye’nin üyeliğini desteklemişlerdir.

Fransa: Eski Hükumetlerin aksine Macron yönetimi, Türkiye’nin tam üyeliğine artık şiddetle karşı değil.

İtalya: Diğer Akdeniz ülkeleri gibi, İtalya da  Türkiye’nin üyeliğini destekliyor. İtalya’nın Türkiye’nin AB içerisindeki en büyük 3. ticari ortağı olduğunu hatırlatalım.

İspanya: Görüşleri çok farklı değil. İspanya, Türkiye-AB diyaloğunun bölgenin jeopolitik istikrarı açısından kilit rol oynadığını düşünüyor.

Belçika: Belçika her ne kadar geçmişte Türkiye’nin üyeliğine sıcak baktıysa da Başbakan Charles Michel bu tutumu değiştirerek mart ayında yaptığı bir açıklama ile müzakerelerin durdurulmasını istedi. Aynı zamanda Belçika’nın başkenti Brüksel, Avrupa Birliği’nin de başkenti durumunda.

4. Sonuç

Avrupalı ülkelerin bakış açısı ortada. Fakat şüphesiz başta ekonomi olmak üzere birliğe girişimiz bir çok yarar sağlayacak. Müzakere sürecine bakacak olursak, büyük bir oyalama olduğu alenen ortada ve buna kimse bir şey diyemez. Yine de diplomatlarımız ve bürokratlarımız süreci hızlandırmak veya dosyaları olumlu yönde ilerletmek adına farklı şeyler yapabilirler miydi?

Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçişimizden sonra, Avrupa Birliği Bakanlığı, başkanlık olarak Dış İşleri Bakanlığına bağlanmıştır. Bu durumun diyalogu hızlandıracağı kanaati yaygın olsa da, AB için nihai bir sonucu ne zaman alırız veya alabilir miyiz? Söylemek zor.

Kriz Yönetimi

Peki, Türk diplomasisi kriz dönemlerinde ne yaptı? Duruşu nasıldı? Gelin yukarıdaki sıkıcı kronolojik listeye gere dönüp, oradaki bir kaç krizi masaya yatıralım ve neler yapmışız bir bakalım.

1. Rus Uçağının Düşürülmesi

Olay 24 Kasım 2015’te cereyan ediyor. Türkiye’nin Suriye sınırında bir Rus Su-24 uçağı,  Türk F-16 tarafından, sınır ihlali nedeniyle, angajman kuralları nedeniyle düşürülüyor. Ardından Rusya, Türkiye ile tüm askeri temaslarını askıya alıyor.

Peki, sonrasında ne yapıyoruz? Öncelikle Türk yetkililerden, Rus uçağına tam on kez İngilizce şekilde, rotanızı güneye çevirin uyarısı yapıldığı açıklandı.  Zaten Suriye Sınırı için angajman kuralları, 2012’de bir Türk keşif uçağının ihtarsız düşürülmesi ile değişmiş ve katılaşmıştı. Türk tarafına göre, bunca ihtardan sonra, uçağın düşürülmesi kadar doğal bir şey yoktu.  Rus tarafı ise, sınır ihlali olmadığını ve planlı bir provakasyon olduğu iddia edildi. Türkiye’den özür gelene değin, yaptırım uygulayacaklarını açıkladılar.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise, özür dilemeyeceğini, sınır ihlalinde bulunulduğu için, Rusya’nın özür dilemesi gerektiğini söylediler. Bu sırada NATO kanadından da Türkiye’yi destekleyen, sınır ihlali olduğuna yönelik raporlar geliyordu. Yaptırımlar bir süre sürdü, ardından Kremlin’den Erdoğan özür diledi duyurusu geldi. Recep Tayyip Erdoğan ise, üzüntümü belirttim dedi. Ardından ilişkilerde normalleşme başladı. Günümüzde Türk Rus ilişkileri Abd ile olan gerginliğin etkisi ile iyi durumda seyretmekte.

2. Terör Koridoru

Emperyal güçlerin desteğinde, güya bağımsız bir Kürt devleti kurmak amacıyla, bölücü ve terörist PKK’nın Suriye ve Irak uzantıları, bu ülkelerin Kuzeyinde, Türkiye’nin Arap dünyası ile bağlantısını kesecek ve durmadan bölgeye terör ithal edecek bir kukla devlet için çalışıyordu. Türkiye bu büyük tehdidi öncelikle diplomatik oalrak çözmeye çalıştı. Görüşmelerde, teröristlerin, Fırat’ın doğusuna çekileceği kararlaştırıldı. Fakat ABD bir çok sözü gibi bu sözünü de tutmadı. Bir çekilme gerçekleşmedi.

Tehdit büyürken ve zaman Türkiye’nin aleyhine işlerken önce tezkereler geldi, ardından iki büyük operasyon; Fırat Kalkanı Harekatı ve Zeytin Dalı Harekatı yapıldı. Türkiye’nin Güney sınırının güvenliği için yapılan bu iki operasyon büyük başarıyla sonuçlandı. Türk Jetlerinin hedefleri büyük başarı oranıyla vurması, saha birimlerinin güçlü ve güvenli ilerleyişi, Ergenekon kumpaslarının, 15 Temmuz darbe girişiminin  Türk ordusuna zarar vermediğinin ispatı oldu.

Terör Koridoru Planı ve Sözde Kantonlar

Türk diplomasisi hepten başarısızdır veya tümüyle başarılıdır diyemeyiz. Görüldüğü üzere özellikle kimi kriziler doğru şekilde yönetilip idare edilmişken, elde edilen fırsatların kaçırldığı olmuş, Söylenen sözler çiğnendiği ve Türkiye’nin oyalandığı da görülmüştür. Peki, sotunlar nasıl çözülür? Dış politikada nasıl daha itibarlı oluruz? Cevap Liyakat.

Devletin dış politikasının emanet edileceği insanlar büyük titizlikle seçilmiş, rüştünü ispat etmiş, insan ilişkileri iyi olan vatansever kişiler olmalı. Bu işin eğitimini mutlaka almış, getirileceği pozisyonu hak etmiş kişiler seçilmelidir. 3-5 yıllık politikalar değil, Büyük Britanya gibi çok uzun dönemler için dış politika planları yapılmalıdır. Her yeni dış ilişkiler bakanıyla, her başbakan değişikliğiyle yeni maceralara yelken açılmamalı. Dış politikada maceraperest davranılmalı. Realist bir politika izlenmeli.

Okuduğunuz için teşekkürler.

İran Türkleri ve Kürtlerinin Türkiye’ye Bakışı

Ekim 2009’da İran’da Muhittin Ataman tarafından yapılan saha araştırmasındaki, gözlem ve mülakatlar sonucu ortaya çıkan bu yazıdaki kişilerin isimleri İran’daki siyasal durumun hassasiyeti ve mülakatlara katılanların talepleri doğrultusunda gizlenmiştir.

İran Azerileri ve Kürtleri
İran’da gerçekleşen saha araştırmasında belki de dikkat çekilmesi gerekilen önemli konulardan biri de İran’da yaşayan Azeriler, Kürtler ve diğer Türk grupların şaşırtıcı bir biçimde Türkiye’deki cepheleşmeye benzer biçimde bir ayrışma içinde bulunmasıdır. Daha açık bir ifadeyle belirtmek gerekirse İran içerisinde ciddi bir nüfusun Türkiye’deki gündemi yakından takip ettiği ve kendi etnik yapısı kapsamında hem Türkiye’ye yönelik hem de İran’da yaşayan diğer grup/veya gruplara yönelik politik bir duruş takındığı gözlemlenmektedir. Bunlar arasında en öne çıkanı ise İranlı Türkler ve Kürtlerin hem bir birine yö-nelik hem de Türkiye’ye yönelik bakışları olmuştur. Ancak, bu grupların birbirine yönelik algılamalarının Türkiye’ye yönelik algılamaların bağımsız olmadığını aksine doğrudan Türkiye’deki iç siyasetin gündemine göre oluştuğu görülmektedir. Akademik anlamda düşünüldüğünde klasik realizmin iç-dış siyaset ayrımının İran örneğinde geçerliliğini yitirdiği ve İran vatandaşları arasındaki ilişkilerin bir anlamda Türkiye tarafından belirlendiği bir süreç yaşandığı görülmektedir.

Bu noktada gözlemlere geri dönecek olursak kendilerini İran Türkleri olarak adlandıran kesimin etnik bir tanımlama ile Türkiye’deki milliyetçiliği benimsediğini ifade ederken, kendisini İranlı Kürt olarak tanımlayan kesimlerin ise Türkiye’yi Kürtlerin taleplerinin karşılamamakla suçladığı gözlemlenmiştir. Açıkçası Azerilerin ve Kürtlerin bir kısmı sanki İran’da yaşayan iki azınlık grup değil de, Türkiye’de yaşananların İran’daki yansıması gibi görünmekte, düşünmekte ve hareket etmektedirler. Öte yandan bu gruplar arasındaki ilişki de dikkat çekicidir. Birbirlerini Türkiye’deki kavramlarla tanımlamakta ve suçlamaktadırlar. Görüştüğüm Azerilerin bir kısmı, milliyetçi olduklarını düşündükleri Kürtleri “PKK’lı”; Kürtlerin bir kısmı da Türk milliyetçisi olarak gördükleri Azerileri “baskıcı ve ırkçı” olarak nitelendirdiğini belirtmek gerekir.

Türkiye’de kullanılan çatışmacı dilin İran’a bu şekliyle yansıması, İran devlet yetkililerin isteyeceği bir şey değildir. Çünkü İranlı yetkililer, devletin ve halkın birlik ve beraberliğini zedelediği gerekçesiyle radikal milliyetçi söyleme karşı çıkmaktadırlar. Ilımlı Azeri, Kürt ve Farslar ise milliyetçi çatışmacı ve ötekileştirici söylemi sona erdirecek olan Türkiye’deki demokratik açılımların başarılı olmasını ve kendi ülkelerindeki barışçıl söyleme katkı yapmasını ümit etmektedirler.

iran demografik harita
Haritayı büyütmek için tıklayınız

İran Türklerinin Nüfusu ve Türkiye’ye Bakışı
İran’da yaşayan Azeri Türklerinin Türkiye’ye olan ilgisi sürekli artmaktadır. İran siyasetine etkilerinin ve katkılarının sayısal oranlarına göre çok daha düşük olduğunu belirtmektedirler. Bağımsız kaynaklara göre, Azeriler ve diğer Türklerin İran’ın toplam nüfusunun yaklaşık %25-30’unu oluşturduğu halde görüştüğüm Azeriler, ülke nüfusunun %60-70’inin Türklerden oluştuğunu iddia etmektedirler. İran’ın en son yapılan nüfus sayımında toplam nüfusu 77 milyon 450 bin olarak açıklanmıştır. Yani Azeri Türkleriyle birlikte diğer tüm Türk gruplar İran’da 20 milyon’dan fazladır.  Bu konuda İran yönetiminin etnik nüfus sayımı yapmamasından dolayı net rakamlar verilmese de, İran’da ki Türk nüfusunun 20 milyon ile 35 milyon arasında değiştiği söylenmektedir. Azeriler dışında İran’da yaşayan görece küçük Türk toplulukları da bulunmaktadır. Örneğin, görüştüğüm bazı Gazneli Türklere göre, Horasan eyaletinde, özellikle İmam Rıza’nın türbesinin bulunduğu Meşhed kentinde, yaklaşık 800 bin civarında Gazneli Türk yaşamaktadır. Yukarıda da belirttiğim gibi, Türklerin önemli bir kesimi Türkiye’deki milliyetçi söylemi kendi ülkesine taşımış bulunmaktadır. Açıkçası bu durum kendilerini Fars kökenli olarak tanımlayan kesimlerde rahatsızlık yarattığını belirtmek gerekir.

İran’daki Kürtler ve Türkiye’ye Bakışı
Diğer yandan İran’da yaşayan Kürtler de Türkiye iç ve dış siyasetini yakından takip etmektedirler. Türkiye’deki Kürt, Alevi ve demokratik açılımlar konusunda tarafların dile getirdiği görüşler, Abdullah Öcalan’ın İmralı cezaevindeki durumu gibi Kürt sorunundaki ayrıntılı gelişmeler anında İran Kürtleri tarafından takip ediliyor olması dikkat çekmiştir. İran’daki Kürtleri temsil eden İran kökenli örgütlerin 1979 İslam Devrimi sonrasında, özellikle liderlerinin öldürülmesiyle zayıflamaları bir anlamda PKK ve PJAK başta olmak üzere İran’daki uzantısı olan grupların İran Kürtleri arasında toplumsal bir taban bulmasına yol açmıştır. Kendisini bu örgütlerin politikalarına yakın gördüğünü dile getiren İranlı Kürt akademisyenler ve kanaat önderleri, etnik kimlikleri konusunda daha hassas bir duruş sergilemekte ve bu bakış açılarıyla Türkiye’deki gelişmeleri yakından izlediklerini gözlemlenmiştir. Ancak, ülkelerindeki Kürt milliyetçiliğinin güçlenmesini ve toplumsal bir taban bulmasından rahatsız olan ve kendilerini Fars kökenli olarak tanımlayan kesimler ise PKK konusunda Türkiye’nin politikalarını desteklediklerini açıklamanın ötesinde bu konuda Türkiye ve İran’ın ortak hareket etmesini gerektiğini ifade etmişlerdir.

İran’da ki Kürtleri ve Türkleri anlatmışken son sözü, İran’ın etnik kimlik haritasına göre bölünmüş İran haritasını vererek İran’daki çeşitlilikle noktalayalım. Türkler, Araplar, Kürtler, Farslar…

iran etnik kimlik haritası
İran’ın Etnik Kimliğe Göre Bölünmüş Haritası

Bu yazı 2010 yılında yayınlanan ORSAM ANALİZ dergisinden alınmıştır.

ABD ve NATO’nun Füze Savunma Radarlarının Haritası

ABD öncülüğündeki NATO’nun füze savunma radarları dünyanın dört bir yanında aktif halde bulunuyor.

Türkiye’de  Malatya’nın Akçadağ ilçesine bağlı Kürecik beldesinde faaliyette olan AN-TPY-2 Radarları Türkiye’de NATO tarafından, İsrail ve Katar’daki bu sistemler ise ABD tarafından kurulmuş ve işletilmektedir. Neredeyse dünyanın her noktasını gören bu radarlar hava savunma füzeleri ile entegre olarak çalışmaktadır.

ABD ile NATO’nun Füze Savunma Radarları

https://stratejikortak.com/2017/01/nukleer-silahlar-ve-turkiye.html