Şangay İşbirliği Örgütü (SCO) üyesi olan devletlerin liderlerinin katıldığı iki günlük zirve Çin’in Qindgao şehrinde gerçekleşti. Görüşmelerde önemli bir gelişme yaşanıyordu.Hindistan ve Çin arasında iş birliği vurgusu dikkat çekti.
Çin Devlet Başkaı Şi Çinping açıklamasında “Hem iki ülke hemde uluslararası toplum bu toplantı hakkında olumlu konuştu. Çin,Hindistan ilişkilerinin gelişimini destekleyen bir atmosfer şekillenmekte.. Çin, Hindistan ile birlikte, toplantıyı devamlı bir şekilde siyasi anlamda karşılıklı güveni geliştirmek, işbirliğini ilerletmek, yeni bir başlangıç noktası olarak ele almak ve böylece Çin-Hindistan ilişkilerini ileriye dönük kalkınma için daha iyi bir hale getirmeyi destekliyor” şeklinde bir ifadede bulundu.
Bu görüşmede en önemli olarak kabul edilen ekonomi kısmına da vurgu yapıldı. Çinping açıklamasına şöyle devam etti “Her iki taraf, uygulamayı hızlandırmaya, stratejik iletişimi sürdürmeye, ekonomik ve ticari işbirliğini genişletmeye, insanları ve kültürel değişimleri teşvik etmeye ve uluslararası ile bölgesel ilişkilerde koordinasyon ve işbirliğini geliştirmeye yönelik çaba göstermelidir.”
Ayrıca ikili arasındaki görüşmelerde Afganistan’a da vurgu yapıldı. Taraflar, Afganistan üzerinde ekonomik anlamda ortak çalışma hususunda anlaşmaya vardı. Çin’in bu adımı, Pakistan’ın, Hindistan ile alakalı olarak, Afganistan özelinde bir tehdit hissetmesine sebep oldu diyebiliriz. Çin de bu durumda Pakistan’a yönelik, Hindistan’ın Afganistan’da herhangi bir terör tehdidi yaratma dışında pozitif etkisini onayladığını göstermiş oldu.
Bu işin esasında ön yüzü diyebiliriz. Çin’in Afganistan üzerinde odaklanma zorunluluğu hissetmesinin başlıca sebebi terör tehdidi olarak görülebilir. Çin’in Afganistan’ın Uygur Türklerinin güvenli bir sığınağı haline gelmesini istemediğini rahatça söyleyebiliriz. Günümüzde IŞİD,Taliban gibi yapıların adeta yuvası haline gelmiş Afganistan bu bağlamda Çin için büyük bir önem taşımaktadır.
İlaveten birçok ekonomi projesinin önemli geçitlerinden olan bölgede oluşabilecek herhangi bir sorun, Çin için de bir sorun olmayı sürdürecektir. Hindistan ise bilindiği üzere en büyük düşmanı olan Pakistan’ın kendilerine karşı terör tehdidi yarattığı konusunda ciddi şüphelere sahiptir. Çin, bu tip ekonomik anlaşmaların, Afganistan sahasında düşmanı ile direkt olarak yüz yüze getirtmeyeceğini tahmin ediyor olabilir.
Bu çalışmanın amacı Ortadoğu’da yaşanan güncel gelişmeler ışığında Türkiye’nin Suriye politikasındaki gelişme ve değişikliklere değinerek, özellikle Arap Baharı sonrasında Türkiye Cumhuriyeti ve Suriye Arap Cumhuriyeti arasındaki ilişkinin nasıl şekillendiğine ilişkin bir değerlendirmede bulunmaktır. Öncelikle tarihsel süreç içerisinde Türkiye-Suriye arasındaki temel ilişkiden genel olarak bahsedilmiş, daha sonra Arap Baharı ile birlikte Türkiye’nin Suriye politikası 3 dönem içinde incelenmiştir. Bu bağlamda giderek artan Suriyeli mültecilere, muhaliflere verilen desteğe ve Türkiye’nin Rusya ve ABD ile değişen ilişkisine değinilmiştir.
Tarihsel süreç içerisinde Türkiye’nin Suriye politikasının su sorunu, Hatay meselesi, Hafız Esad’ın PKK’ya verdiği destek ve Öcalan Krizi bağlamında gergin bir süreçten geçtiği görülmektedir. Öcalan Krizi’nin Adana Protokolü’nün imzalanmasıyla birlikte çözüme kavuşması Türkiye Cumhuriyeti ve Suriye Arap Cumhuriyeti arasındaki ikili ilişkilerin gelişimi için kırılma noktası olmuştur. Türkiye’nin Suriye ve daha geniş çerçevede Ortadoğu politikasındaki asıl değişken paradigma ise 2002 yılında AK Parti’nin iktidara gelmesiyle yaşanmıştır. Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından geliştirilen “komşularla sıfır sorun” prensibi kapsamında Ortadoğu’da çok daha aktif bir bölgesel politika benimsenmiştir. Bu bağlamda Suriye ile olan ilişkilerin gelişimi de olumlu bir ivme kazanmıştır.
Arap Baharının Suriye’ye yansımasıyla birlikte başlayan rejim karşıtı gösteriler Türkiye-Suriye ilişkilerinde yeniden gergin bir döneme girildiğinin sinyallerini vermiştir. Türkiye, Suriye’deki olaylarla ilgili başta çok net bir tavır takınmasa da daha sonra demokrasi ve özgürlükten yana olduğunu belirterek Beşar Esad’a halkın taleplerini karşılayacak şekilde reformlar yapması tavsiyesinde bulunmuştur. Esad ise Suriye’de, Tunus’ta başlayan halk isyanlarının Zeynel Bin Abidin’in görevden ayrılıp ülkeden kaçmasıyla sonlanması, Mısır’da Hüsnü Mübarek’in istifa etmesi, Libya’da Muammer Kaddafi’nin görevi bırakmak zorunda kalıp halkı tarafından öldürülmesi ile Bahreyn ve Yemen örneklerinde görüldüğü gibi köklü bir değişiklik yaşanmasına izin vermemiştir. Kırk yıldan fazladır Esad Ailesi tarafından yönetilen Suriye, Arap Baharını tersine çeviren rüzgâr konumundadır. Suriye’deki ayaklanmalar kısa süre içinde bir iç savaşa dönmüştür.
2011 sonrası Türkiye’nin Suriye politikası temelde 3 dönem içinde incelenebilir:
İlk dönem, olayların başladığı Mart 2011’den Eylül 2011’e kadar geçen zamanda Şam’ı reform yapmaya ikna etme ve Suriye’yi içten dönüştürerek soruna çözüm bulma çabaları etrafında şekillenmiştir. Bu çabanın altında Yeni-Osmanlıcılık ilkesine dayanan Türkiye’nin bölgesel güç olma isteği yatmaktadır. Bu sebepten Türkiye olayların ortaya çıkmasıyla birlikte ilk olarak bölgesel ilişkilerden yana tavır takınmıştır. (COSKUN, 2015) Bu dönem Esad karşıtı değil aksine destekleyici bir politika benimsenmiş ve gereken reformların gerçekleştirilebilmesi için her türlü ekonomik ve siyasal desteğin verileceği taahhüt edilmiştir. Fakat Beşar Esad’ın somut bir adım atmaması sebebiyle reform talepleri askıda kalmıştır. (ÖZKAN, 2014) Bu dönem, Başta Fransa ve ABD olmak üzere birçok ülkeden kınama ve yaptırım açıklamaları gelirken Türkiye’nin Beşar Esad’ı destekleyici bir politika sergilemesi Türkiye’nin mevcut rejimden yana olduğunu göstermesi bakımından önem arz etmektedir. (ÇAĞLAR, 2014)
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Beşar Esad ile görüştü.
İkinci dönem, Türkiye-Suriye ilişkilerindeki anlaşmazlıklar nedeniyle farklılaşmıştır. Bu fikri ayrışmazlık Türkiye’nin reform sürecine ağırlık verirken Esad’ın terör ve güvenlik sorunlarına yoğunlaşması temeline dayanmaktadır. (ÇAĞLAR, 2014) Ayrışmazlıklar sonrası Türkiye’nin Suriye politikası Esad yönetiminin devrilmesi ve bundan sonraki süreçte nasıl bir yol izleneceği üzerine kurulmuştur. Arap Baharının diğer ülkelerde görülen yansıması Esad’ın kısa sürede gideceği yönünde olmuştur fakat Türkiye “Esad’sız bir Suriye” politikasında yalnız kalmıştır. Zira ABD, Fransa ve Rusya gibi önemli rol sahibi ülkelerin seçim çalışmaları Suriye’ye gösterilen uluslararası ilgiyi azaltmıştır. Ankara’nın Suriye ile ilgili öngörülerinin gerçekleşmeme nedenleri rejimin direncini, muhaliflerin yapısını ve bölgesel aktörlerin etkinliğini doğru okuyamaması olarak sıralanabilir. (ERTUĞRUL, 2012) Türkiye 2011 yazından itibaren muhalifleri desteklemeye başlamıştır.
Üçüncü dönem ise 2012 yılından itibaren gerçeklerle yüzleşip, soruna odaklanma döneminin başlamasına işaret etmektedir. Türkiye bu dönem Esad karşıtı sert söylemlerini yumuşatmış fakat bölgede de daha aktif bir rol edinmiştir. Sadece desteklenen gruplar üzerinden değil kendi ordusu ile de savaşın bir parçası olmuş durumdadır. (ÖZKAN, 2014) 2011 yılının sonu itibariyle Türk kamuoyu Türkiye’nin Ortadoğu politikalarında “yeniden güvenlikleştirmenin” gerekliliğine ikna edilmeye çalışılmıştır. (COSKUN, 2015) Bu dönemin diğer bir özelliği ise artık Suriye’yi kimin yöneteceğine değil Suriye’nin nasıl yönetileceğine odaklanılmış olmasıdır. Haziran 2012’de ilk uluslararası zirve olarak Cenevre görüşmeleri başlamıştır. Toplamda 8 Cenevre, 7 Astana, 3 Soçi ve son olarak Tahran’daki görüşme ve uluslararası zirveler ile Suriye’de şiddetin durdurulması üzerine çalışmalar devam etmektedir.
Özgür Suriye Ordusu’nun Desteklenmesi
Türkiye muhalifleri desteklemeye başladıktan sonra, rejim güçlerine karşı savaşan Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) mensuplarının Türkiye’de yapılanmasına izin vermiştir. ÖSO ana üssünü Suriye sınırındaki Hatay olarak duyurmuştur. ÖSO mensuplarının sınırdan Suriye’ye geçişine izin verilmiştir. Bunun üzerine Esad Türkiye’yi “teröristlere” para ve silah yardımı yapmakla itham etmiştir. Türkiye’deki ana muhalefet partisi CHP ve Rusya da Türk hükümetini El Kaidenin eski Suriye kolu El Nusra ve IŞID’e yardım etmekle suçlamıştır. (ÖZBEK, 2018)
ABD İş Birliğinden Vazgeçip Rusya ile Yakınlaşma
Ankara ile ABD’nin ortak projesi olan eğit-donat programı kapsamında ÖSO mensupları Türkiye’de eğitim almış ve silahlandırılmıştır. ÖSO mensupları 2015 yılında Suriye’de savaşmaya başlamıştır. Ancak başarıya ulaşamayan program kısa süre içinde ABD tarafından sonlandırılmıştır. ABD daha sonra IŞID ile mücadelede partner olarak ÖSO yerine YPG’ye yönelmiştir. Bu gelişme Türkiye-ABD-YPG üçgeninde kırılma noktalarından biri olmuştur. Türkiye’nin Suriye politikasını belirleyen en önemli faktörlerden biri Rusya olmuştur. Rusya Eylül 2015’de Esad rejimine destek olmak için askeri operasyonlar başlatmıştır ve operasyonlarına halen devam etmektedir. Böylece bölgede nüfuzunu arttırmış ve daha fazla söz sahibi olmaya başlamıştır. Türkiye de özellikle ABD’nin YPG’yi desteklemeye başlamasından sonra ABD’den uzaklaşıp Rusya ile yakınlaşmıştır. (ÖZBEK, 2018)
Giderek Artan Suriyeli Göçmenler
Krizin ilk aylarından sonra 2012 itibariyle göçmen akımı hızla başlamıştır. Türkiye, Suriyeli göçmenlere kapılarını en fazla açan ülke olmuştur. 2012 yılından bu yana ülkemizdeki Suriyeli göçmen sayısı 3,5 milyonu geçmiş durumdadır. (GÖÇ İDARESİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ , 2018)
Yıllara göre Türkiye’deki Suriyelilerin sayısı (Göç İdaresi)
İlk uluslararası zirve Haziran 2012’de İsviçre’nin Cenevre kentinde yapılmıştır. Cenevre görüşmeleri genel itibari ile başarısız kalmıştır. İlk iki Cenevre görüşmesinde Batı Dünyası ve Doğu dünyası arasındaki Esad konusundaki fikir ayrışmazlıkları görüşmelerin sonuçsuz kalmasına sebep olmuştur. Cenevre-3 görüşmelerinde Türkiye-Rusya-İran ateşkesi imzalanmıştır. Bu ateşkes de sonuç vermeyince barış görüşmelerine yeniden başlanması kararlaştırılmıştır. 1.Astana görüşmeleri sonucunda yayınlanan bildiriye göre Suriye sorununun askeri yöntemlerle çözülemeyeceği anlaşılmış ve siyasi sürece geçiş için Türkiye, Rusya ve İran garantörlüğünde üçlü bir denetleme mekanizması oluşturulmasına karar verilmiştir. Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasının üzerinde durulmuştur. Devam eden Cenevre görüşmelerinde “terörle mücadele” üzerinde durulmuş ve daha önceki müzakere konularının hayata geçirilmesine karar verilmiştir. 4.Astana görüşmeleriyle bir ilk olarak “çatışmasızlık bölgelerine” yoğunlaşılmıştır. Muhalifler İran’ın çatışmasızlık anlaşmasında garantör ülke olmasından rahatsız oldukları için tepki göstermişlerdir. Bu görüşmeden sonra muhalifler söz haklarını Türkiye’ye devretmişlerdir. 5.Astana görüşmesi ile çatışmasızlık bölgeleri içine garantör ülke olarak Ürdün ve ABD de katılmıştır. Bu iki ülke olmaksızın çatışmasızlık bölgelerinin oluşturulamayacağı kanısına varılmıştır. Türkiye, Rusya ve İran’ın katıldığı 1. Soçi Zirvesi tüm dünyada büyük ilgi görmüştür. Bu üçlü görüşme uluslararası basında ABD ve diğer Avrupalı devletlerin devre dışı kalması olarak yorumlanmıştır. Erdoğan bu görüşmede terörist grupların süreçten dışlanmasını Türkiye’nin önceliği olarak duyurmuştur. (SUİÇMEZ, 2018) 7 Eylül 2018’de gerçekleşen Tahran zirvesinde Erdoğan karşılıklı ateşkes çağrısında bulunmuştur. Buna ek olarak Türkiye’nin mülteci kapasitesinin dolduğunu belirtmiştir. (Hürriyet Gazetesi Dış Haberler, 2018)
SONUÇ
Arap Baharı yalnızca Ortadoğu coğrafyası için değil küresel anlamda büyük öneme sahiptir. Türkiye, jeostratejik konumu ve tarihsel bağları itibariyle Arap Baharından etkilenen ve bu etkiyle birlikte tepki veren bir ülke olarak karşımıza çıkmaktadır. 2002 yılında AK Parti’nin iktidara gelmesiyle Türkiye’nin Ortadoğu ve Suriye ile ilişkilerinin gelişimi yeni-Osmanlıcılık ilkesinin izleriyle şekillenmiştir. Türkiye bu dönemde “yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinden vazgeçmediğini göstermek istemiş ve pasif olarak nitelendirilebilecek dış politikasını aktif hale getirmeyi amaçlamıştır. Türkiye rejim farklılığı yaşadığı ülkeler ile ilişkisini toplumsal uzlaşıya dayanan kültürel, tarihsel ve dini ilişkiler üzerinden yoğunlaştırmaya çalışmıştır. Bu bağlamda Türkiye Ortadoğu bölgesi içinde “bölgesel güç” rolüne soyunmuştur. Bu dönem orduyu revize ederek yumuşak güç yollarını uygulayan Türkiye, Arap Baharı sonrasında bu tutumunu biraz değiştirerek sert güç denemelerini Suriye üzerinden göstermeye çalışmıştır. Suriye halkı Amerika, Rusya gibi bölgeye ilgi duyan büyük güçlerden göremediği desteği Türkiye’de bulmuştur. Türkiye muhaliflere verdiği destekle arabuluculuk ve uzlaşıyı sağlayabilecek tek ülke olarak görülürken Esad rejiminin kararlığı Arap Baharının diğer ülkelerde görülen ezberini bozmuştur. Türkiye’nin Suriye politikası yalnızca Suriye’de yaşanan gelişmeler ile değil ilaveten bölgesel ve bölge dışı aktörlerin etkisiyle de şekillenmektedir. Bu sebepten, Türkiye Suriye politikasını şekillendirirken bölge ülkelerinden İran ve bölge dışı aktörlerden Rusya ve Amerika ile olan ilişkilerine de dikkat etmek durumundadır. Türkiye, Suriye görüşmelerinde Suriye halkının talepleri ve Suriye’nin geleceği konusunda arabuluculuk rolüne üstlenirken halihazırda bölgesel ve bölge dışı tüm aktörlerden farklı olarak rejim karşıtı politikası ile riskli bir sorumluluk altında bulunmaktadır.
Misafir Yazar: Şule GÜZEL
Kaynakça
COSKUN, B. B. (2015). Retrospective Review of Turkey’s Middle East Policy. Turkey Institute, s. 9-21.
ÇAĞLAR, M. T. (2014). 2011 Sonrası Türkiye-Suriye İlişkileri ve Türkiye-Suriye Krizi . Türkiye’de Dış Politika Krizlerinde Karar Verme ve Kriz Yönetimi Süreç Analizi . TÜBİTAK.
ERTUĞRUL, D. (2012, HAZİRAN). TÜRKİYE DIŞ POLİTİKASI İÇİN BİR TEST: SURİYE KRİZİ. TÜRKİYE’NİN SURİYE POLİTİKASI. TESEV DIŞ POLİTİKA PROGRAMI.
GÖÇ İDARESİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ . (2018). YILLARA GÖRE GEÇİCİ KORUMA KAPSAMINDAKİ SURİYELİLER. ANKARA: İÇİŞLERİ BAKANLIĞI.
Hürriyet Gazetesi Dış Haberler. (2018, Eylül 8). Tahran’da Tarihi İdlib Zirvesi. Hürriyet: http://www.hurriyet.com.tr/dunya/son-dakika-tahranda-tarihi-idlib-zirvesi-40949318 adresinden alındı
ÖZBEK, C. (2018, MART 15). GÜNDEM: TÜRKİYE’NİN 7 YILLIK SURİYE POLİTİKASI . Deutsche Welle Türkçe: https://www.dw.com/tr/t%C3%BCrkiyenin-7-y%C4%B1ll%C4%B1k-suriye-politikas%C4%B1/a-42980399 adresinden alındı
ÖZKAN, M. (2014, MART 16). GÖRÜŞ: TÜRKİYE’NİN SURİYE POLİTİKASI NEREYE GİDİYOR? ALJAZEERA WEB SİTESİ: http://www.aljazeera.com.tr/gorus/turkiyenin-suriye-politikasi-nereye-gidiyor adresinden alındı
SUİÇMEZ, M. N. (2018, NİSAN 4). HABER MASASI: DÜNDEN BUGÜNE TÜM SURİYE ZİRVELERİ. STRATEJİK ORTAK: https://stratejikortak.com/2018/04/suriye-zirve-astana-cenevre-soci.html adresinden alındı
Dünyadaki Kanlı İmzamız : Şehitliklerimiz
1. Dünya Savaşı, Osmanlı Devleti’nin girdiği son savaş olmasının yanı sıra ağır yenilgi aldığı ve yıkılma sürecinin başladığı savaştır. Bu savaşta Çanakkale cephesi, Kafkas cephesi gibi yurt içinde açtığı birçok cephenin yanında Galiçya-Makedonya cephesi, Romanya cephesi gibi yurt dışında da birçok cephe açmış ve İttifak Devletleri’nin yanında girdiği bu savaşta yaklaşık 2.500.000 askeri kuvvetle 5-6 milyonluk düşman kuvvetine karşı savaşmıştır.
Türk kuvvetlerinin askeri teçhizat ve mühimmat noktasında eksikliği başta olmak üzere bazı cephelerde kendisinden dört kat bazısında sekiz kat bazı cephelerde ise neredeyse on kat sayıda düşman askerine karşı savaşması ve bunun gibi birçok sebep yenilgiyi beraberinde getirmiş 202.000 askerimiz de esir düşmüştür.(1) Bunlarla birlikte Mondros Mütarekesi’ne kadar 400.000 yaralı, 240.000 hastalık sebebiyle ölüm, 35.000 alınan yaralar sonucu ölüm, 1.560.000 hastalık,kaybolma vs gibi sebeplerle yaklaşık 2.750.000 askerimizin savaş dışı kaldığı görünmektedir.(2)
Birçok cephede sayılar oldukça farklılık göstermiştir.Mesela Romanya cephesinde 412 askerimiz, Makedonya cephesinde 19 askerimiz şehit olurken,Çanakkale cephesinde 207.696 savaş dışında kalmış olan askerimizin 57.263’ü şehit olmuştur. Bu sayının 11.178’i kayıp diğerleri yaralı, hastalık sonucunda ölüm ve hastaneye götürülenler ile esir alınanlardır.
Ruslara karşı yapılan Sarıkamış, Erzurum ve diğer savaş alanlarınla yapılan muharebelerde toplam Türk kaybının 200.000’e yaklaştığı tahmin edilmektedir. Burada sadece Sarıkamış’ta 60.000 askerimiz şehit düşerken(3), diğer cephelerle birlikte şehit ve yaralıların sayısı 135.000 – 140.000’i bulmuştur.
I. Dünya Savaşında 202.000 askerimiz de esir düşmüştür. En çok esir İngilizlere sonra sırasıyla Ruslara, Fransızlara, İtalyanlara, Rumenlere ve Yunanlılara düşmüştür. I. Dünya Savaşı’nda sadece Çanakkale cephesinde 11.178 kayıp askerden bahsedilmektedir ki, bunların büyük çoğunluğu İngilizler ve Fransızlara esir düşmüşlerdir. İngilizlere Sina, Filistin, Suriye, Irak, Hicaz, Asir, Yemen’deki muharebelerde 120.000’in üzerinde esir verilmiştir.İngilizler Hicaz-Asir- Yemen cephelerinde esir olan askerlerimizi Mısır’daki kamplara; Sina-Filistin-Suriye ve Irak cephelerinde esir olanları da önce Mısır’a(4) sonra da büyük bölümünü Hindistan ve Burma’ya olmak üzere çeşitli yerlere götürmüşlerdir.
Kırım’da Türk Şehitliği, fotoğraf Oda Tv arşivinden alınmıştır.
Hindistan ve Burma’ya götürülenler cephelerdeki diğer birliklere göre nispeten öncü ve zinde olanlardır ki, kasıtlı olarak buralara gönderilmişlerdir. Çünkü İngiliz Genelkurmayı ileriye yönelik muhtemel bir harekâtta Osmanlı ordusunun zinde kuvvetleriyle genç kadrosunu cephe hattından uzak tutmak istemektedir.(5) Amaç onların Anadolu’ya dönmelerini önlemek ya da geciktirmek ve Anadolu işgalinde tekrar silahlı hareket için gerekli kadronun oluşmasına imkân vermemektir.(6)Bu bağlamda 1158 asker Fransa’daki çeşitli çalışma kamplarına götürülmüştür.
İtalyanlara ise Trablusgarp ve Bingazi cephelerinde toplam 44’ü subay ve 56’sı erbaş ve er olmak üzere 100 askerimiz esir düşmüştür.
Ruslarla yapılan savaşlarda toplam Türk kaybının 200.000’e yaklaştığı tahmin edilmektedir. Bunun 60.000-70.000’i esir, geri kalanı şehit ve yaralılardır. Esirlerimiz Azerbaycan, Moskova, Ukrayna, Astarhan ve Sibirya’ya götürülmüşlerdir. Romanya cephesinde ise Türk askerlerinden 412’si şehit 500-600 kadarı Rumenlere esir düşmüştür.”(7) Hal böyle iken buralarda esir tutulan askerlerimiz maalesef bir daha vatan topraklarına geri dönememişlerdir.
Bircoğu esir kamplarında türlü işkencelere(8) ve salgın hastalıklara maruz kalmış bu neden birçok Mehmetçik vatan topraklarından uzakta acı içerisinde hayatlarını kaybetmişlerdir.
Yurtdışındaki 34 ülkede toplam 78 şehitliğimiz bulunmaktadır. Bu ülkeler ve şehitlikler şunlardır:
Almanya (Berlin), Azerbaycan (Bakü, Fatmayı, Gobustan, Göyçay, Maştaga, Neftçala, Nahçivan, Salyan), Bulgaristan (Varna), Çek Cumhuriyeti (Hodonin, Pardubitce ve Valasske), Fransa (Çanak- kale), Hindistan (Bellary, Sümerpur), Irak (Bağdat, Kut), İngiltere (Man Ada- sı), İran (Selmas), İsrail (Ramle, Beer Sheva, Gazze, Zeytindağı ve Zahle, Hint Harp Mezarlığı, Tul Karem ve Şeria Vadisinde Eria), İsveç (Haparanda), Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (Çanakkale), Macaristan (Galiçya/Budapeşte), Malta (Malta), Mısır (Kahire, İskenderiye), Myanmar (Thayetmo, Meikhtila), Polonya (Krakow), Romanya (Bükreş, Slabozia, Braila), Rusya (Krasnoyarsk), Sırbistan (Belgrad), Suriye (Katma), Suudi Arabistan (Hicaz/Abha), Ukrayna (Gutisko, Verhnya Lıpıtsya, Lopuşnya, Meçişçiv, Pukow, Rohatin), Ürdün (Salt), Yemen (Yemen), Yunanistan (Pire).
1. Dünya Savaşıyla ilgili 26 ülkede toplam 54 adet Türk şehitliği bulunmaktadır. Bunlardan otuz altısı savaşın geçtiği bölgelerde, on sekizi de esir düşen askerlerimizin götürüldükleri esir kamplarının olduğu yerlerdedir. Bu şehitlikler, Milli Savunma Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Türk Şehitlikleri ve Anıtları Vakfı ve Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı (TİKA) gibi kurum ve kuruluşlar tarafından inşa edilmişlerdir. Halen bu kurum ya da bağlı kuruluşlar tarafından bakımları yapılmaktadır.(9)
En fazla şehitlik bulunan ülkeler sırasıyla 9 şehitlikle Azerbaycan, 8 şehitlikle KKTC, 7 şehitlikle Ukrayna yurt dışında en fazla şehitliğin bulunduğu üçüncü ülke olurken, biri Gazze’de olmak üzere İsrail-Filistin bölgesinde de 6 şehitlik,Yunanistan’da 4 şehitlik, İngiltere, Suriye, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti ve Romanya’da da üçer şehitlik bulunmaktadır.
Brookword Hava Şehitliği
Türkiye’ye en uzak mesafede bulunan şehitliklerin başında ise 1889 yılında Türk donanmasına ait olan Ertuğrul Fırkateyni’nin II. Abdülhamit’in özel elçisi Osman Paşa ile birlikte Japon İmparatoru Meici ve milletine dostluk ziyaretinde bulunmak için Japonya’ya giden, 15 Eylül 1890 tarihinde ise İstanbul’a dönmek üzere hareket ederek yakalandığı tayfun nedeni ile 19 Eylül 1890 tarihinde Oşima adası kayalıklarına çarparak parçalanan
Oşima Adası halkının gayreti ile toplandıktan sonra askeri törenle mezarlığa defnedilen 260 Türk denizcisinin cenazeleri’nin mevcut olduğu Japonya’daki Ertuğrul Şehitliği bulunmaktadır. Sonrasında Güney Kore’de bulunan Pusan Şehitliği en uzak mesafeyi elinde tutarken, sonrasında İngilizler tarafından önce Hindistan’da ardından da Mymanmar’a götürülen ve demiryolu inşaatı gibi birçok ağır işte çalıştırılan ve bir daha Anadolu’ya dönemeyen yaklaşık 12 bin Türk askerinden şehit olanlar, Thayetmo ve Meikhtila’da defnedildi. Daha sonra bu alanlar şehitliğe çevrildi.Thayetmo şehitliğinde ki kitabe de ise Türkçe olarak, ”Birinci Dünya Savaşı’nda Irak, Suriye, Filistin ve Arabistan cephelerinde Osmanlı ve İngiliz orduları arasındaki çarpışmalar sırasında İngilizlere tutsak düşerek Burma’ya getirilen ve burada vefat eden aziz Türk askerlerinin anısına” ifadesi bulunmaktadır.
Sıla hasretiyle ve vatan özlemiyle vefat eden tüm Mehmetçiklerimizin ruhları şâd, mekanları cennet olsun…
Kaynakça
1-Cemalettin Taşkıran, Ana Ben Ölmedim, 4. Baskı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul
2011, s.353.
2- Cemalettin Taşkıran, Ana Ben Ölmedim, 4. Baskı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul
2011, s.57-58.
3-Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılâbı Tarihi, C.III, Kısım 1, TTK Basımevi, Ankara 1983, s370.
4-Mısır’daki esir kamplarının en önemli özelliklerinden biri, savaş sırasında ve sonrasında yaygın şekilde hastalıkların görülmesi olmuştur. Kolera, verem, berberi, sıtma ve dizanteri oldukça yaygındır. Esir kamplarının büyüklüğüne göre günde 400-500 kişi revire çıkmaktadır. Kamplarda, esirlerin salgın hastalıklara yakalanmaması, dezenfekte edilmesi için kimyasal ilaçlar kullanılmıştır. Kimyasal ilaçlar kullanılırken esirler tamamen elbiselerinin çıkarılmış ve sıvı havuzlarının içine sokulmaya zorlanmıştır, bu havuzlara giren pek çok askerimizin, gözlerine giren kimyasaldan dolayı kör olmuşlardır. Bunlar hatıratlarda dile getirilmiştir. Bu açıdan Mısır’daki esir kampları dikkati çekicidir. (Mithat Atabay,”3000 Askerimizin Yattığı Mısır Türkiye İçin Dikkate Değer Bir Toprak Parçası”, Mithat Atabay’ın 27.08.2013 tarihinde AA Muhabiri Mehmet Bayer’e yaptığı açıklama, yayınlayan Kamuran Akkuş, www.Haber 3.com)
4-Ergun Hiçyılmaz, “Hindiçin’de Esir Türkler”, Yeniyüzyıl Gazetesi 29 Aralık 1996.
6-Ergun Hiçyılmaz, Esir Kampları, Bilgekarınca Yayınları, İstanbul 2010, s. 92.
7-Doç. Dr.Cengiz Dönmez,”Dünya Savaşıyla İlgili Yurt Dışındaki Türk Şehitlikleri”,Akademik Bakış Cilt 7 Sayı 14 Yaz 2014,s.139
8-Yunanistan’da esir Türk ordusu komutanlarından Cafer Tayyar Bey Türk esirlerine yapılan eziyetleri anlatan mektubunda; “…Cephelerde yaralı olmayarak esir edilen subayların tamamının elbiselerinin soyulduğunu, paralarının alındığını ve dövüldüklerini,… Türk erlerin de çeşitli işlerde çalıştırıldıklarını, kendilerine ara sıra yemek verildiğini ve çıplak ve sefil vaziyette yaşattırıldıklarını ve en küçük sebeplerle dövüldüklerini” anlatmaktadır. ( Cepheden Mektuplar, Osmanlı Devleti’nin 700’üncü Kuruluş Yıldönümü, TC Milli Savunma Bakanlığı Yayınları, Ankara 1999, s.141.)
9-Doç. Dr.Cengiz Dönmez,”Dünya Savaşıyla İlgili Yurt Dışındaki Türk Şehitlikleri”,Akademik Bakış Cilt 7 Sayı 14 Yaz 2014,s.141
Kara Paranın Aklanmasının Önlenmesine İlişkin Mali Çalışma Grubu (FAFT) Pakistan’ı teröre finansal destek sağladığı ve kara para aklanmasını engelleyemediği gerekçesiyle gri listeye aldı.
Asya Şubat raporumuzda da ifade edildiği gibi, ülkeler ilgili ayda toplantı yapmış ve Pakistan’ın gri listeye alınıp alınmadığı konusunda tartışmalar yaşanmıştı. Kesin karar ise Haziran ayına bırakılmıştı.
28 Haziran’da Pakistan, teröre destek sağladığı ve kara para aklanmasını engelleyemediği için gri listeye alındı.
FAFT üyesi ülkeler şöyle; Arjantin,Avustralya,Avusturya,Belçika,Brezilya,Belçika,Kanada,Çin,Danimarka,Finlandiya,Fransa,Almanya,Yunanistan,ABD,Türkiye,İngiltere,Yunanistan,Bahreyn,Kuveyt,Umman,BAE,Katar,Suudi Arabistan,İspanya,İsveç,Hollanda,Meksika,Rusya,Malezya,Yeni Zelanda,Norveç, Portekiz,Güney Afrika,Singapur, İtalya,Hindistan,İrlanda,Japonya ve İsviçre.
Suriye‘de 2011’de başlayan iç savaş sonrası 185 bin km²’lik ülke toprağı birçok farklı grup ve terör örgütleri tarafından hakimiyet altına alındı. Rusya’nın 30 Eylül 2015’te Suriye’de rejim saflarında operasyonlara başlamadan önceki haritası ve ardından geçen üç sene sonra ortaya çıkan harita yan yana gösterilmiş.
24 Eylül 2015 ve 24 Eylül 2018 tarihli Suriye haritalarını kısaca açıklayacak olursak;
1. haritada ABD’nin Suriye’de PYD’de verdiği desteğin üzerinden yaklaşık bir sene geçti.
– Henüz Türkiye’nin Fırat Kalkanı Harekatı başlamadı.
– IŞİD’in gücünün en zirvede olduğu, yoğun propaganda yaptığı dönemlerdi.
– Muhalifler ‘Fetih Ordusu’ çatısında birleşerek İdlib’i kontrol altına almış ve hedefin Şam olduğu belirtilmişti.
– Halep henüz muhaliflerin elindeydi.
2. haritada Türkiye Fırat Kalkanı Harekatı ve Zeytin Dalı Harekatı’nı başlattı. Afrin’den Cerablus’a Türkiye sınırı IŞİD ve PYD’den temizlendi.
– Rusya’nın desteğiyle Dera, Duma, Humus, Hama ve Halep tamamen rejim tarafından kontrol altına alındı.
– ABD’nin desteğiyle YPG’nin çatı örgütü SDG; Rakka, Menbiç, Deyri Zor’un kuzeyi (petrol bölgeleri) ve genel hatlarıyla Fırat doğusunu işgal etti.
– IŞİD Irak sınırı ve çöl bölgelerinde köşeye sıkıştı.
Suriye son durum haritası (24 Eylül 2015 – 24 Eylül 2018) Harita: edmaps.com
IŞİD örgütü Asya bölgesinde saldırı yaptığı ülkelere bir yenisini ekledi. Bu kez hedef Tacikistan’da bisiklet süren turistler oldu.
Tacikistan’ın güneybatısında gerçekleşen saldırıda 2 Amerikalı, 1 Hollandalı ve 1 İsviçreli bisiklet sürücüsünün hayatını kaybetmesine sebep oldu. Örgüt, kendisine bağlı Amak Haber Ajansı aracılığıyla saldırıyı üstlendi ve saldırı gerçekleştiren militanlarının videosunu paylaştı. (https://zegaapparel.com/) Videoda militanlar Ebu Bekir el-Bağdadi’ye biat etti.
Örgüt daha önce Afganistan,Pakistan,Hindistan,Kazakistan,Filipinler,Bangladeş,Endonezya gibi Asya ülkelerini de hedef almıştı.
Yakın zamanda yaşanan siyasi ve ekonomik gerilimlerin ardından Türkiye-Almanya ilişkilerinin yeniden geliştirilmeye çalışıldığı bugünlerde ikili ilişkilerin gündeminde Almanya Dışişleri Bakanı ve Sosyal Demokrat Parti (SPD) üyesi Heiko Maas’ın 5-6 Eylül’de Ankara’ya yaptığı ziyaret vardı. Bu görüşmenin temelinde Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Eylül ayında Almanya’ya yapacağı ziyaret öncesi ikili ilişkilerin nabzını tutmanın yanı sıra ilişkilerin iyiye gittiğine dair işaretlerin verilmesi yatmaktadır.
Öte yandan Erdoğan’ın Almanya’ya yapacağı ziyaret Alman iç siyasetini epey meşgul etmiş ve muhalefet partileri tarafından sert bir şekilde eleştirilmişti. Maas bu görüşmenin detaylarını netleştirmek üzere geçtiğimiz günlerde Ankara’ya geldi. Maas, Ankara ziyareti öncesi “Türkiye, bir komşudan fazla. Aynı zamanda önemli de bir partnerdir. Bilhassa insan hakları gibi bazı gelişmelerin bizi kaygılandırdığı sır değil. Bununla ilgili de konuşacağım. Şunu unutmamalıyız: Türkiye ile olan insanî ilişkilerimiz o kadar yoğun ki, ilişkilerimizin iyileştirilmesi için çok sıkı çalışmaya devam etmeliyiz” açıklamasında bulunmuştu.
Ziyaretin tek konusu Erdoğan’ın ziyareti değildi. Aynı zamanda ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik olarak Maas, mevkidaşı Çavuşoğlu ile yaptığı görüşmelerde, gerginlikler esnasında Türkiye tarafından sıklıkla kullanılan “Nazi” ithamlarına son verilmesi ve “fikir ayrılıklarında karşılıklı diyalog” çağrısını yineleyerek Türkiye-Almanya ilişkilerinde normalleşme dönemine girilmesinin beklendiğini belirtmişti. Görüşmelerdeki diğer alt başlıklarda hukuk devleti çağrısının yinelenerek cezaevlerinde suçsuz yere tutulan Alman vatandaşlarının serbest bırakılması, basın ve ifade özgürlüğü ve insan hakları konusundaki hassasiyetin belirtilmesi gibi konular da yer almaktaydı.
Görüşülen önemli konulardan birisi de Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik kriz ve krizin doğuracağı etkilerdi. Bilindiği üzere Türkiye ve Almanya güçlü ekonomik ilişkilere sahip birbirleri için “vazgeçilemez” partnerlerdir. Geçtiğimiz günlerde Alman Maliye Bakanlığı Türkiye’deki ekonomik duruma yönelik bazı açıklamalarda bulunarak “Türk lirasındaki değer kaybının Almanya ekonomisi için risk oluşturduğu ” şeklinde bir ifade kullanmıştı. Ayrıca Türkiye’ye ekonomik bir yardımın yapılmasına dair yapılan tartışmalar Almanya Federal Meclisi’nde sert tartışmalara yol açmış ve şimdilik böyle bir yardıma ihtiyaç olmadığına karar verilmişti.
Ziyarette gündemde olan belki de en önemli konu Suriye’de yapılacak olan İdlib operasyonu dolayısıyla kontrolsüz biçimde gerçekleşecek olan göç ve mülteci akını konusuydu. Heiko Maas geçtiğimiz hafta yapılan açıklamada “İdlib operasyonunun Almanya tarafından endişeyle karşılandığını” belirtmişti. Mülteci krizinin Merkel hükümeti açısından tedirginlikle karşılanıyor olması ve bu durumun hem Türkiye hem Almanya hükümetlerini zor durumda bırakacak olması dolayısıyla bu soruna karşı Türkiye ile birlikte hareket etmek istiyor.
Sonuç olarak son günlerde Ankara-Berlin ilişkilerinde yeni bir sayfa açılması konusunda iki ülkenin beklentileri de ortak çıkarlar noktasında birleşerek ilişkilerde normalleşmenin yolunu açmaktadır. Bu anlamda Türkiye’nin ekonomik olarak zarar görmesi Almanya’nın da ekonomik olarak zarar görmesi anlamını taşıyacağı için Berlin, Ankara ile işbirliği ile hareket etmek zorunda olduğunun farkındadır. Yaklaşan İdlib operasyonu öncesi bölgedeki sivil halkın başlatacağı göç dalgası konusunda Erdoğan, Tahran Zirvesi’nde endişelerini dile getirmiştir. Bu endişeleri paylaşan bir diğer ülke Almanya’dır. Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas’ın yaptığı ziyarette bu göç dalgasının olası etkilerinin Almanya tarafından kaygı ile karşılandığı ifade edilmiştir. (unlockbase.com) Çünkü bu durum yalnızca Türkiye ve Almanya için değil aynı zamanda Avrupa Birliği için de bir tehdit anlamı taşımaktadır. İlerleyen günlerde İdlib operasyonu ile birlikte “normalleşme yolunda olan” Türkiye-Almanya ilişkileri bağlamında nasıl bir yol haritası izleneceğini hep birlikte göreceğiz.
Yeni bir Demokrasi ve Ekonomi Kalkınma Örgütü GUAM Doğuyor
ABD eski Sovyet coğrafyasında Rusya ve Çin’in etkisini dengelemek adına NATO’nun BİO programının yanı sıra demokrasi politikaları çerçevesinde GU(U)AM örgütünü desteklemiştir. Bütünleyici Plüralizm düşüncesinin uygulama örneğini oluşturan 1997 yılında kurulmuş Demokrasi ve Ekonomik Kalkınma Örgütü Guam, üye ülkelerinin baş harflerinden dolayı GUAM adını almıştır. Gürcistan, Ukrayna, Azerbaycan ve Moldova’dan oluşan örgüt üyeleri coğrafi konum açısından Rusya’nın güneyindeki kuşak görünümündedir. 1999 yılında bu kuşağa Orta Asya’dan bir halka eklenmiştir. Azerbaycan ve Gürcistan gibi Rusya’nın başını çektiği KGAÖ’den 1999 yılının Nisan ayında ayrılan Özbekistan, GUAM’a üye olmuş ve örgütün ismi GUUAM olarak değiştirilmiştir.
Eski sovyet cumhuriyetlerinin bağımsızlığının ve egemenliğinin güçlendirilmesine yönelik siyasi, ekonomik ve stratejik ittifak olarak kurulan bu örgütün temelleri, 1996 yılında Viyana toplantısında devlet heyetlerinin ve 1997 yılında Strasburg’da devlet başkanlarının bir araya gelmesiyle atılmıştır.
Hedefler Belirleniyor
18 Mayıs 2000 tarihinde Radio Free Europe’un sponsorluğu ve Senato’nun Dışişleri Komitesi’nin desteği ile Washington’da düzenlenen bir seminerde GUUAM üyesi ülkelerin büyükelçileri örgütün hedefinin eski Sovyet cumhuriyetlerinin bağımsızlığının ve egemenliğinin olduğu tekrarlanmıştır. Bu toplantıda örgütün önündeki dört hedef Doğu-Batı ticaretinin ve ulaşım koridorunun genişletilmesi, Avrupa-Atlantik Ortaklık Konseyi ve NATO BİO programı çerçevesinde işbirliğinin arttırılması, bölgede kitle imha silahlarının önlenmesi ve üye ülkelerde uyuşturucuya karşı mücadele edilmesi olarak belinlenmiştir. Bu hedeflerin ilk ikisi ABD’nin bölgedeki çıkarlarına paralellik gösterirken, diğer ikisi ise dünyada hiçbir ülkenin karşı çıkamayacağı küresel niteliktedir. Burada bu oluşumdan rahatsız olan Rusya kastedilmektedir. Zira bu hedefler doğrultusunda örgüt çatısı altındaki üye ülkeler, ekonomik işbirliğinin arttırılmasını, Sovyetler döneminden kalan ve Rusya’nın müdahalesine imkan sağlayan ‘’dondurulmuş çatışmaların’’ çözülmesini, böylece Rusya’nın etkinliğinin bölgede asgariye indirilmesini istemişlerdir.
ABD Orta Asya Politikasında Söz Sahibi!
İnsan hakları ve özgürlük konusunda en çok eleştirilen Özbekistan, GUAM’a üye olduktan sonra bu konuda ABD’nin baskısı ile birkaç girişimde bulunmuştur. ABD’li yetkili Jones’un, 11 Şubat 2002 tarihinde Orta Asya turnesinden sonra verdiği demeçteki verilere göre, 2002 yılında Kerimov’un ABD ziyareti ve ABD devlet yetkililerinin karşılıklı ziyaretlerinden sonra Taşkent yönetimi birkaç hafta arayla önce 2000, sonra da 800 kişiyi serbest bırakan siyasi af getirmiştir. Aynı yıl ilk defa 1996 yılından beri ülkede faaliyet gösteren insan hakları dernekleri kayıt altına alınmıştır.
Ancak ABD’nin bu baskıları, Özbekistan’ı 2002 yılında örgütteki üyeliğini dondurmaya itmiştir. Özbek lider, 2005 yılının Nisan ayında Kişinev Zirvesi’ne katılması konusunda kendisini ikna etmek için gelen Gürcistan Başbakan Zurab Nogaideli’yi oldukça soğuk karşılamıştır. Kerimov bu tutumuyla ABD destekli ‘’Gül Devrimi’’ hükümeti Başkanına Özbekistan’da yapılacak 2006 yılındaki Cumhurbaşkanlık seçimleri öncesinde, devrim hazırlığı yapılan sıradaki ülke lideri olmadığını göstermek istemiş ve zirveye katılmamıştır.
Moldova Cumhurbaşkanı Voronin, ‘’Kişinev Zirvesi’nin Baltık Denizi’nden Karadeniz’e kadar demokrasinin inşası için büyük önem taşıyacağını’’ belirtmiştir. ‘’Devrimci’’ Gürcistan lideri Saakashvili ise bu zirvenin, Avrupa’nın kalan diğer kısımlarını da kapsayacak olan ‘’üçüncü dalga’’ devrimleri için bir hamle olacağını söylemiştir. Zirvenin ardından Kerimov, ABD’nin kendisine iktidarda kalacağına dair eksin bir garanti vermeyeceğini anlamıştır.
Özbekistan Yeni Sahalar Peşinde
2005 yılının Nisan ayında örgütten çekildiğini açıklayan Özbekistan, ülkede cereyan eden Andican olaylarından sonra kendisine destek veren Rusya’nın başı çektiği AEO’ya, sonra da KGAÖ’ya katılmıştır. Böylece örgüt(ve arkasındaki ABD), Orta Asya’ya giden bir ‘’köprüyü’’ kaybetmiştir. Örgüt yetkililerinin, örgüte üye ülkelerin AB ve ABD desteği ile batı yapılarına entegre olma olmak amacıyla ortak hedefler çerçevesinde birleşmekte olduğunu vurgulamaları, Özbekistan’ın benzer hedefleri paylaşmadığı yönünde yorumların yapılmasına sebep olmuştur. (Ambien Online)
* Yazı ilk olarak Ekim 2017’de sitemizde yayınlanmış, 25 Eylül 2018’de güncellenerek tekrar manşete taşınmıştır.
Son zamanlarda gündemde oldukça yer tutan barış görüşmeleri konusu yine bir çok yeni stratejiyi açığa vuruyor. Öncelikle, önceki barış görüşmelerinde olduğu gibi tarafların medyadaki açıklamaları zıtlık gösteriyor. Her zaman olduğu gibi ABD net bir şekilde bunu medyaya sunmuş olsa da Taliban reddediyor. Genellikle, Talibanlı yetkililer görüşmelere gitse dahi başarısız şekilde geri döndüklerinde Taliban medyası oraya giden heyetin Taliban’ı resmi olarak temsil etmediğinden ötürü kendileri ile herhangi bir bağlantısı olmadıklarını ifade ediyorlar. Ancak medyada ABD’li komutanların açıklamalarına baktığımızda görüşmeler hakkında, Talibanlı yetkililerin ifadeleri dahi açık bir şekilde ifade ediliyor.
Amerikalıların ifadelerine göre, Taliban görüşmelerde ABD’nin askeri varlığına bazı şartlar dahilinde izin verebileceğini söyledi. Şartlardan biri de ABD’li birliklerinin kendilerine saldırmamaları. Bir diğeri ise ABD destekli Afgan hükümetinin anayasayı değiştirmesiydi.
Taliban müzakerecileri, bu tarz tavizlerin sonucunda Amerikalıların Afganistan’daki varlıklarına müsaade edebileceklerini belirttiler. Ayrıca, bu Amerikan birlikleri, Afgan askerlerini eğitmeye devam edebilecekler.
Amerikalıların vurguladıkları ilginç noktalardan biri de, Taliban üyelerinin Donald Trump’ın askerlerini Afganistan’dan çekecek olduklarını düşünmesiydi.
Barış görüşmelerinin olumlu sonuçlanmasını en çok isteyen taraf olan Afgan hükümeti ve Eşref Gani, bu görüşmelerin ardından tarafları cesaretlendirmek için açıklamalarda bulundu.
Gani, Taliban ile “önkoşulsuz” bir barış sürecine gireceğine söz verdi. Taliban her ne kadar masaya (sadece ABD karşısında olsa bile) oturabilmesine rağmen yine de intihar saldırılarına devam etti. Ancak tüm bunlara rağmen Eşref Gani hiçbir şekilde tavrını geri çekmedi. Hatta Reuters, Gani’nin açıklamalarında oldukça yumuşak bir ton kullandığını ve “isyancılar” ifadesini de kullandığını belirtmişti.
Şimdi “Yeni strateji” ifadesini açacağız. Açıkça belli olan durum, ABD’nin her daim barış görüşmeleri konusunda ılımlı olmasıydı. Fakat bu sefer, ABD Afganistan sahasında Taliban’la barış görüşmeleri başka bir amaçla daha istemekte…
Öncelikle, açık ve net olarak sahada görülen durum ABD’nin şu an kesinlikle Taliban’la savaşmak istememesi. Bunun asıl nedeni, sahada askeri aktivite olarak askerlerinin durumunu en düşüğe çekmek isteyen ABD’nin Taliban ile savaşta bunu yapamayacak olması ve uzun süre uğraşacak olacağını bilmesi.
Bunun yerine, aynı Ortadoğu’da dillerine doladıkları meşhur “IŞİD’e karşı mücadele” kalıbını Afganistan’da da uygulamak istiyorlar. Hem de, IŞİD’e odaklanmak ABD açısından çok daha kolay ve stratejik açıdan da rahat olacaktır. Çünkü, ABD Afganistan’da IŞİD’le sadece hava saldırıları yaparak mücadele ediyor. Bu taktik zaten ABD’nin karadan askerlerini çekip herhangi bir askeri kaybı önlemesi için tasarlanan stratejik hamlelerden biriydi.
IŞİD’in Afganistan’da zayıf olması da bu stratejiyi olumlu yapan faktörlerden biri.
Bu analiz üzerine ABD’nin IŞİD’i Taliban’a karşı desteklediği iddiasını vurgu yaparak çürütmek isteyenler olacaktır. Ancak, ABD’nin Taliban’ı IŞİD’le mücadeleye iterek müzakere ettiğini varsayarsak, artık öyle olsa bile “IŞİD’i Taliban’a karşı kullanma gereksinimi” kalmayacaktır.
İşte bu durumda, Taliban’ı kenara itebilen ABD, askerlerini karadan (tamamen olmasa da en azından kritik bölgelerden) çekerek sadece hava saldırıları ile IŞİD’le mücadele kalıbını rahatlıkla kullanabilecektir.
Nicholson’ın son açıklamasından da bu durum net bir şekilde anlaşılabilir. Nicholson, barış görüşmelerine dair yaptığı açıklamada Afganistan’ın kuzeyinde yer alan Cüzcan’da Taliban militanlarını IŞİD’e karşı savaşmaları için cesaretlendirdi.
Barış görüşmeleri için Taliban’ı her yönden cesaretlendirmeye çalışan taraf sadece ABD’nin kanadı değildi, ayrıyeten Pompeo ve ve Alice Wells de bir çok ziyarette bulundu defalarca tüm taraflarla konuşmaya çalıştılar.
Resolute Support tarafından barış görüşmelerine dair resmi açıklama aşağıda verilmiştir:
Günümüzde çoğu devlet başkanı geniş güvenlik önlemleriyle korunmaktadır. Peki geçmiş dönemlerde bizim devletlerimizin başındaki sultanlar nasıl korunuyordu?
Şeyh Edebali’nin Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’ye öğütleri arasında bulunan “Yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.” sözü güvenlik açısından ele alındığında çok önemli bir noktaya da parmak basmaktadır. Tarihimizde önemli yer tutan bir çok hükümdara suikast teşebbüsünde bulunulmuş; kimisi bundan sağ kurtulmuş, kimisi hayatını kaybetmiştir. Selçuklu Hükümdarı Sultan Alp Arslan, Osmanlı Hükümdarı Sultan 1. Murad gibi hükümdarlar suikast neticesinde hayatlarını kaybetmişlerdir. Ayrıca tarihimizde birçok hükümdar ve devlet adamının şüpheli ölümleri mevcuttur. Bu yazımızda bunun için alınan önlemlerden biri olan Söğüt Alayı hakkında bilgi edineceğiz.
Sultan Alp Arslan ve Sultan 1. Murad
Selçuklu Devleti’nde sultanı korumakla vazifeli Candarlar, Osmanlı Devleti’nde Solaklar Bölüğü ve Silahtarlar vardı.
Sultan 2. Abdülhamid kendi sarayının içinde ve çeşit çeşit ihsan ve nimetlerle yaşattığı muhafız teşkilatının neticede kendisine maddi menfaatlerle bağlı olduğunu biliyordu. Bu yüzden Sultan 2. Abdülhamid Han kendi hayatını emanet ettiği 200 kişilik bir maiyet bölüğü kurdurmuştu. Söğüt Alayı, Söğüt Maiyet Bölüğü, Ertuğrul Alayı adlarıyla da anılan bu alay, Anadolu’nun Bilecik, Söğüt, ve Eskişehir bölgelerinde yaşayan; mertliği, cesareti ve ahlakı bakımından Sultan’ın dikkatini çeken Karakeçili aşiretinden seçilen gençlerden kurulmuştur.
Bu askerler Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin babası Ertuğrul Gazi ile Söğüt’e gelmiş ailelere mensup, güzel ahlaklı, beş vakit namazını kılan, yakışıklı ve uzun boylu kişiler olmalıydılar. Askerler sakallı veya sakalsız olabilirlerdi. Sakallıların sakalı kesilmez fakat bakımlı tutmalarına dikkat edilirdi. Ata çok iyi binmeleri gereken bu askerler, orduda görev yapanlardan yahut ihtiyat sınıfına ayrılmış olanlardan seçilebilirdi. 1897 Osmanlı-Yunan savaşına katılanlar, özellikle tercih edilecekti.
Söğüt Maiyet Bölüğü’ne mensup bir asker
Aşiret mensupları Sultan’ın özel muhafızlığını yapacaklarından, hizmetleri sürekli olacak ve memleketleri ile ilişkileri kesilecekti. Bu yüzden muhafız olacakların kendi arzu ve istekleriyle gelmesi önemliydi. Seçilen muhafızlar, emirlere son nefeslerine kadar mutlak itaat edip, padişaha sadakatle hizmet edeceklerine dair Ertuğrul Gazi’nin Türbesi’nde yemin ederlerdi.
Ertuğrul Gazi’nin Türbesi – Söğüt
Sultan 2. Abdülhamid’in bu bölüğe çok güvenir, onlardan her zaman övgüyle bahseder ve onlarla görüştüğü zaman ‘‘ Öz Hemşerilerim’’ diye hitap ederdi. Bu bölüğün subayı Mehmet Efendi bölükten bir kişiyle birlikte Sultan’ın yatak odası önünde nöbet beklerdi. Sultan’ın huzuruna girmek ve dairesinin civarına dahi yaklaşmak ne denli zor olduğu göz önüne alındığında bu nöbetin ne denli önem arz ettiğini takdir ederler.
Ertuğrul Alayına (Söğüt Alayı) Mensup bir asker
Yazının kapak resminde gördüğünüz tablo dönemin ressam Fausto Zonaro tarafından yapılmıştır. Her Cuma günü olduğu gibi resmi geçit için askerler beyaz heybetli atlar üstünde, çift sıra halinde , üzerlerinde mavi üniformalarıyla köprüden geçerken Zonaro bu manzara karşısında büyülenmiş, çevredekilerden her Cuma bu geçitin yapıldığını öğrenmiş ve her hafta Cuma günü köprüye gelip askerleri dikkatle izleyerek onların üzerindeki serpuşlardan üniformalara, üniformalardaki düğmelere, atların koşumlarından, taşınan silahlara kadar her şeyi adeta kayıt altına almıştır. Bu takibi askerlerin dikkatini çekmiş sonraki haftalarda geçerken ona selam bile vermeye başlamışlardır. Ressam ortaya çıkan tablosuna Ertuğrul Süvari Alayı’nın Galata Köprüsünden Geçişi adını vermiştir. Tabloyu Sultan 2. Abdülhamid’e takdim etmiş Sultan tarafından kendisine Ressam-ı Hazret-i Şehriyari unvanı verilmiştir. Bir önceki saray ressamı vefat edeli çok olmamıştır. Onun yerine Saray Ressamı olarak atanmıştır.
Ertuğrul Süvari Alayı’nın Galata Köprüsünden Geçişi ( Ressam kendini ve eşini de tablonun sol tarafında bulunan alayın geçişini seyreden çift olarak resmetmiştir.)
Sultan 2. Abdülhamid’in yıllarca başkâtipliğini yapan Tahsin Paşa, Söğüt Alayı mensuplarını şöyle anlatır: “Yıldız Sarayı’ndaki insanların her çeşidini, ahlakî davranışların her rengini, iyilik ve kötülüklerin her derecesini görmüş bir insan sıfatıyla şunu söylemeyi kendime vicdan borcu bilirim ki, damarlarında Türk neslinin temiz ve mübarek kanı dolaşan bu Karakeçili bölüğünden hiçbir fert, hiçbir şekil ve surette ne şahsen, ne de birisine aracı olarak fenalık etmemiş ve fenalığa alet olmamıştır. Bunlar Yıldız Sarayı’na bir kaya gibi girdiler, dönüş zamanı geldiğinde yine bir kaya gibi tertemiz ve lekesiz çıktılar. Allah kendilerinden razı olsun.”
Ertuğrul Süvari Alayı
(Resimler Sultan 2. Abdülhamid Han tarafından ABD Kongre Kütüphanesine bağışlanmış olan fotoğraf koleksiyonundan alınmıştır.)
YPG terör örgütü Suriye genelinde IŞİD’e karşı yıllarca süren savaşta geniş topraklar ele geçirdi. 2014’ten bu yana süren çatışmalar 2018’in Temmuz ayına gelindiğinde farklı bir boyuta taşındı.
Peki bu saldırılar nasıl meydana geliyor?
Türkiye’nin Fırat Kalkanı ve Afrin Operasyonları ile YPG’nin fiili olarak Akdeniz’e inişini engellemesi, ikincisi ise YPG’nin “Rojava (Batı Kürdistan)” olarak tanımladığı bölgenin çok daha geniş bir alanına yayılması. Burada çok yüksek ihtimalle YPG’nin “rızası” yok, ABD’nin IŞİD’e karşı mücadelede Suriye’nin doğusunun tamamında ısrar etmesi, örgütü bu alanlara yaymış durumda. ABD, YPG’nin Arap halkları ile arasında bir sorun yaşanmaması için aracılık etmiş olacak ki örgüt “kabuk değiştirerek” Şemmar aşiretinden ciddi manada militan devşirerek SDG (Suriye Demokratik Güçleri) denilen isim/yapı değişikliğine gitti ve %40’ı Arap olan bir yapılanmaya büründü. Lakin bunun da suikastleri engellemede başarı olduğu söylenemez çünkü bölgesel kaynakların, örgütün halka davranış biçiminde, protestolara verdiği karşılıkta, önemli değerlerle ilgili tutumunda ciddi sorunlar olduğu rapor edilmekte. Bu bağlamda örgüt karşıtı hareketlerin eylem kabiliyeti arttığı düşünülebilir.
Örgüte yönelik suikastler genellikle Rakka – Deir ez Zor – Haseke üçgeninde gerçekleşiyor. Ayrıca Menbiç’te de buradan farklı olarak özellikle örgütün yüksek kademesinde bulunan üyeler seçiliyor.
Saldırılarda genellikle EYP (El yapımı patlayıcı) kullanılırken, son zamanlarda özellikle Haseke ve Deir ez Zor bölgelerinde örgüt üyeleri IŞİD tarafından pusuya düşürülüyor ki bunu örgütün Amaq adlı haber servisinden veya yerel kaynaklardan öğreniyoruz. (Deir ez Zor 24,Raqqa 24 gibi.)
SDG/YPG’nin “üst kademe” üyelerinin Suriye’de suikastlere uğradığı yerler ve tarihleriButaji isimli örgüt üyesi, 26 Ağustos, Suluk (Rakka kuzeyinde bir kasaba) İsmi bilinmeyen örgütün istihbarat üyesi, 30 Ağustos, Menbiç. Abdurrahman Mahmut Cafer, 10 Eylül Menbiç. Ali Şir, 18 Eylül Haseke.
6IŞİD’in Rakka, Deir ez Zor ve Haseke üçgeninde uyuyan hücrelerinin yavaşça uyanmaya başladığı yorumunu yapmak mümkün. Bunun başlıca sebebi de daha önce bahsettiğim gibi, YPG’ örgütünün halka muamelesi ve değerlere karşı olan tutumu olabilir. Bu şekilde bölge halkının “uyuyan hücreler” hakkında YPG’ye bilgi vermediği kanaatindeyim. Tabi bir başka sebep, Rakka Operasyonu sırasında orantısızca hava operasyonları kullanılması ve bunun getirdiği yıkım olarak yorumlanabilir.
Gelecek günlerin ne getireceği bilinmez lakin, “YPG” örgütünü Suriye’de büyük sorunların beklediğini düşünmek mümkün. Nitekim Türkiye’nin de örgütü bölgede istemediğini biliyoruz ve bu konuda Amerikalılar ikna edilirse, ciddi gelişmelerin yaşanması daha hızlı bir şekilde gerçekleşebilir.
Güncelleme : Güncel rakam 500’ü geçmiş durumda. (15 Şubat 2019)
Güncelleme 2 (1 Nisan 2019) : Suikaste uğrayan YPG’li sayısı 800’ü Nisan 2019 tarihi itibariyle geçmiş durumda ve saldırılara bombalı araçla düzenlenenler de eklenmiş bulunuyor. Özellikle Menbiç,Rakka şehir merkezlerinde de saldırıların ortaya çıkışı, örgütü endişelendiriyor.
Güncelleme 3 (20 Haziran 2019) : Suikaste uğrayan YPG’li sayısı 1800’ü geçmiş durumda. Örgütün kırsaldaki kontrol noktalarına gerçekleştirilen bombalı ve susturucu silahlı saldırıların ardından, IŞİD’in ilan ettiği yıpratma savaşı kapsamında, tarlaları ateşe vermesi ve bombalı eylemleri şehir merkezlerine artık tamamen taşımış olması, hem ekonomik hem de sosyolojik açıdan örgütü sıkıştırmaya devam ediyor.
Güncelleme 4 (31 Temmuz 2019): Suikast ve bombalı saldırılarda öldürülen YPG’li sayısı yaklaşık olarak 1950. Rakka ve çevresinde hareketlilik azalırken, özellikle Deir ez Zor kırsalındaki Diban kasabasında örgüte yönelik saldırılar yoğunlaşmış durumda. Ayrıca Haseke’de de IŞİD eylemleri sürüyor.
Güncelleme 5 (1 Kasım) : Bağdadi’nin etkisiz hale getirilmesinin ardından, IŞİD hücreleri geçen süreçte eylemlerini devam ettiriyor. Rakka çevresinde gerçekleştirilen eylemlerde artış mevcut. Toplam YPG kaybının 2100’ü geçtiğini söylemek mümkün bugüne kadarki gerilla tipi saldırılarda.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin tarafından 17 Eylül’de Soçi’de düzenlenen Suriye konulu zirvede iki ülke İdlib Anlaşması’na imza attı. Anlaşma sonrası Rusya, İdlib’e operasyon düzenlenmeyeceğini duyurdu. Peki anlaşmanın ana başlıklarını neler oluşturuyor?
Anlaşmanın en önemli sonucu çatışmaların sona erdirilmesiyle birlikte İdlib sınırları ve çevresinde ‘silahtan arındırılmış bir bölge’ oluşturulması. 15-20 KM’lik bir alan kurulacak ve bu alanda ağır silahlar bulunmayacak. Bu bölgenin güvenliği için Türk ve Rus askerleri devriye gezecek. Bir diğer önemli başlık ise ticaret ile ilgili. Türkiye’nin teklifiyle Halep-Lazkiye ve Halep-Hama otoyollarını 2018 sonuna kadar yeniden ulaşıma açma kararı alındı. Bu otoyollar aynı zamanda M4 ve M5 otoyolları olarak da biliniyor.
İdlib Anlaşması İle İlgili Merak Edilen Sorular ve Cevapları
Şu anki İdlib sınırları değişecek mi?
Yapılan anlaşma ile İdlib’in 17 Eylül 2018’e kadarki olan sınırları aynı kalacak.
17 Eylül 2018’de Rusya ile Türkiye’nin İdlib anlaşması sonrası İdlib’de kurulması planlanan silahtan arındırılmış bölge sınırları ve tahmini harita. (Harita: Suriye Gündemi)
Silahsızlandırılan alan nasıl oluşturulacak?
Rus ve Türk heyetlerinin çalışmaları sonucu 15-20 KM arasında bir bölge terör örgütleri ve ağır silahlardan arındırılacak. Bazı bölgelerde 15km, bazı bölgelerde ise 20 KM bu alana dahil edilecek. Bu bölgenin kurulmasının asıl amacı bölgeyi ağır silahlardan arındırmak.
Silahsızlandırılan alanda muhalifler ve siviller olacak mı?
Oluşturulması planlanan bölge ağır silahlardan arındırılacak. Buradan sadece terörist gruplar çıkartılacak. Ilımlı muhalif olarak nitelendirilen gruplar sivillerle birlikte bölgede yer alacak. Hatta muhaliflerin elindeki hafif silahlar kalacak.
İdlib’de rejim karşıtı gösterilerden.
Ateşkes sağlandı mı?
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’na göre evet. Çavuşoğlu, bu anlaşma ile ateşkesin sağlandığını fakat İdlib’den de başka yerlere taciz olmaması gerektiğini söyledi. Rusya Savunma Bakanı Şoygu’nun açıklamasına göre de İdlib’e herhangi bir operasyon düzenlenmeyecek. Anlaşılan o ki HTŞ gibi terör örgütlerinin herhangi bir saldırısına sava şuçaklarıyla cevap verilecek.
Türk askeri İdlib’de kalacak mı?
Astana Görüşmeleri kapsamında Türk askerinin İdlib’de 12 gözlem noktası yer alıyor. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, bölgenin güvenliği için asker tavviyesi yapılacağını yineledi. Hatırlandığı üzere Türkiye, Rusya ve İran tarafından düzenlenen Tahran Zirvesi sonrası bu noktalara askeri takviye yapılmıştı.
İran veya rejim güçleri bölgede bulunacak mı?
Ne İdlib’de ne de oluşturulacak silahsız bölgenin muhaliflerin kontrolündeki kısmında İran, rejim güçleri ve Şii milisler yer almayacak. Burasının güvenliğinden Türk ve Rus askeri polisi sorumlu olacak.
İdlib Anlaşması Hakkında Kim Ne Dedi?
Avrupa Birliği: Türkiye ve Rusya’nın İdlib’de silahtan arındırılmış bölge oluşturulması kararının ‘sivil hayatların korunmasını garanti altına almasını’ istedi.
Esad rejimi: Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında varılan İdlib’de silahsız bölge mutabakatını memnuniyetle karşıladıklarını söyledi.
Suriyeli muhalifler: Müzakere Yüksek Komitesi Sözcüsü Yahya el Aridi, Rusya ile Türkiye arasında İdlib’de silahsızlaştırılmış bölge oluşturulması konusunda varılan anlaşmanın iki ülke için olacağı gibi, Suriyeli siviller için de yararlı olacağını ve kararla birlikte 3 milyondan fazla sivilin korunacağını söyledi.
İran: Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, aktif diplomasinin İdlib’deki savaşı durdurduğunu ve diplomasinin etkili olduğunu belirtti.
ABD: Savunma İstihbarat Teşkilatı (DIA) Direktörü Robert Ashley, Soçi Zirvesi’nin Suriye’deki çatışmanın çözümü açısından umut verici olduğunu belirtti.
BM: Genel Sekreter Sözcüsü Stephane Dujarric “Rusya Devlet Başkanı Putin ve Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan arasındaki toplantı çok önemli bir toplantı ve umarız İdlib’deki sivillere olumlu etkisi olur. İdlib’de siviller büyük tehlike altında” şekilnde zirveyi yorumladı.