Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK birçok yönüyle bugüne kadar yazılmış, konuşulmuş ve anlatılmıştır. Ancak Gazi’nin istihbaratçı yönünden çok bahsedilmemiştir. Bu yazımda istihbarat bilimi içerisinde önemli bir yeri olan “İstihbarata Karşı Koyma” faaliyeti içinde yer alan ve yine pek bilinmeyen “Gafil Muhbirlik” kavramını Atatürk’ün bir istihbarat operasyonu çerçevesinde anlatmaya çalışacağım. Atatürk birçok istihbarat operasyonunda yer almıştır ancak gafil muhbirlik kavramını da izah edebileceğimiz bence en önemli operasyonlarından biri “İngiliz Muhipleri Cemiyetine” ajan sızdırma operasyonudur. Hepinize iyi okumalar…
Daha önce “Karşı Casusluk ve İstihbarata Karşı Koyma Farklı Şeylerdir” başlıklı bir yazımda bu faaliyet hakkında genel bir bilgi vermiştim. Bu yazımda ise kavramsal olarak karşı istihbarat içinde yer alan “Gafil Muhbirlik” kavramından kısaca ve sade bir anlatımla bahsetmeye çalışacağım. Aslında hepimiz gafil muhbir olabiliriz. Devlet de bu ihtimali ve tehlikeyi öngördüğünden dolayı Türk Ceza Kanununun 338\1 maddesinde “Taksir Sonucu Casusluk Fiillerinin İşlenmesi” başlığı altında bu hususu devlet güvenliğine karşı bir suç olarak düzenlemiştir. Madde metni şöyledir;
Madde 338- (1) Bu bölümde tanımlanan suçların işlenmesi(yani casusluk), ilgili kişilerin dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranmaları sonucu mümkün olmuş veya kolaylaşmış ise, taksirle davranan faile altı aydan üç yıla kadar hapis cezası verilir.
(2) Fiil, savaş sırasında işlenmiş veya Devletin savaş hazırlıklarını veya savaş etkinliğini veya askerî hareketlerini tehlikeyle karşı karşıya bırakmış ise, taksirle davranan faile üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası verilir.
“Gafil muhbirlik, istihbarat ve karşı istihbarat bakımından, sözcüklerin teker teker sözlük anlamlarından çok daha fazlasını ifade eder. Gafil muhbir, etrafında olan bitenin, çevresindeki insanların olası amaçlarının farkında değildir. Aynı zamanda kendi yaptıklarının veya davranışlarının sonuçlarının ve bu sonuçların istihbarat teşkilatına, devletin güvenliğine ve bekasına ciddi tehlike oluşturduğunun da farkında değildir. Gafil muhbirlikte, istihbari değer taşıyan bilginin, bu bilgiyi elde etmek için çok hevesli olabilecek kişilere, bilinçsizce ve gönüllü olarak servis edilmesi söz konusudur. Gafil muhbirlik, istihbarat toplama tekniklerinden “sızdırma” ile benzer ve farklı özellikler gösterir. Benzerlik tarafları, her ikisinde de bilgiyi veren kişilerin, yaptıklarının farkında bile olmamalarıdır. Farklılık olarak ise;
Gafil muhbirin verdiği bilgiyi alacak olan kişinin (istihbaratçının), böyle bir bilgi verileceğinden haberi yokken, sızdırmayı yapacak olan istihbaratçı durumu bilir.
Gafil muhbir ile bilgiyi servis ettiği kişi arasında yaşanan her şey tamamen rastlantısal ve hazırlıksız gerçekleşirken, sızdırma tekniği için detaylı bir planlama, hazırlık ve uygulama gerekir.
Gafil muhbirin hediyesi olan bilgiyi değerlendirecek kişi, farkındalık düzeyi yüksek sıradan bir kişi dahi olabilirken (mesela Sultanahmet Meydanında gezen bir turist), sızdırma tekniğini uygulayacak kişilerin bu konuda uzmanlık seviyesinde özel eğitim almış kişiler olmaları gereklidir.
Basit bir benzetmeyle; sızdırma ile elde edilen bilgi emeğin karşılığı olarak alınan ücret (maaş) iken, gafil muhbirlerden alınan bilgi yerde bulunan para gibidir.”
Bir istihbaratçıda bulunması gereken en önemli özellik hiç şüphesiz ketumiyettir. Aslında sadece istihbaratçılar değil biz vatandaşlar da ketum olmalıyız. Tarih boyunca her taraftan saldırı altında olan, günümüzde dahi etrafı düşmanla çevrili bu aziz milletin bir ferdi olarak bilinç düzeyi yüksek fertler olmamız lazım. Mesela internette gördüğümüz her kişilik testi, ilişki testi, duygusal zekâ testi vb. aktivitelere yahut anketlere bilinçsizce cevap vermemeliyiz. Çoğu insana bu söylediğim şey saçma ve komplo teorisi olarak gelebilir. Ancak gerçek hayat gerçekten tutarsız ve saçmadır, komplo teorileri ise gerçek hayattan çok daha tutarlıdır. Belki bu gibi hareketlerle farkında olmadan düşmana veri sağlıyor olabiliriz. Türk milleti gerçekten çok misafirperver ve samimidir. Ancak Sultanahmet Meydanında fotoğrafını çekmenizi rica eden ya da size adres veya başkaca şeyler soran turistlere dahi bilinç düzeyi yüksek bir fert olarak dikkatle yaklaşmalıyız. Kaba tabirle boşboğazlık bizi “gafil muhbir” yapabilir. Gelelim Atatürk’ün ajan sızdırma operasyonuna ve nasıl açığa çıktığına…
İngiliz Muhipleri Cemiyeti, İngiliz ajanlar vasıtasıyla her üyesine iki adet kimlik kartı tasarlamış ve vermiştir. Bu kimlik kartlarından biri beyaz, biri kırmızıdır. Kırmızı kartların üzerinde “İngiltere’nin dostları- bu adam İngiliz yandaşıdır ve siyasete karışmaz” ifadeleri yer almaktadır. Beyaz kartta ise üyenin kişiliği hakkında bilgiler verilmektedir. Bu özel yapım kimlik kartları sayesinde üyeler, İngiliz yetkililerine kendilerinin İngiliz yanlısı olduğunu ispatlayıp rahatça faaliyet yürütmektedirler.
Atatürk bu bilgiyi edindikten sonra emrindeki ajanlar vasıtasıyla bu kimlik kartlarından 5.000 adet ele geçirmeyi başarmıştır. Ele geçirilen bu kimlik kartlarını sahte bilgilerle doldurmuş ve kendi ajanlarına dağıtmıştır. Bu sayede Atatürk’ün ajanları İngiliz Muhipleri Cemiyetinin bir üyesiymiş gibi rahatlıkla İngilizlerin arasına karışmayı başarmış ve burada ülke namına casusluk faaliyetleri yapmışlardır. Gerçekten çok başarılı bir istihbarat operasyonudur.
Peki, yukarıda açıklanan “gafil muhbirlik” kavramıyla bu istihbarat operasyonunun ne alakası var dediğinizi duyar gibiyim. Biz Atatürk’ün bu muhteşem casusluk operasyonunu bir İngiliz ajanının Londra’ya gönderdiği istihbarat raporundan öğreniyoruz. Atatürk’ün bu operasyonu “Mustafa Hilmi” kod adlı, gerçek adı İsmail Hakkı olan bir Türk ajanının “gafil muhbirliği” yüzünde açığa çıkmıştır. Gafil muhbirinden bilgi alan ve bunu raporlayan İngiliz ajanının raporundan doğrudan aktarıyorum;
“Ulu Kışla’daki otelde, Kayseri’nin 40 mil batısında bulunan Nevşehir’li iki Türk’le tanıştım; iş için Adana’ya gidiyorlardı. Bunlardan, İsmail Hakkı adındaki kişinin alelâde bir tüccar olmadığından kuşkulanarak, onunla konuşmaya başladım. Bir Türk gibi görünerek, bu ülkenin kâfirlerin topuğu altında ezilmesinden ötürü üzüntümü belirttim. Kurmuş olduğum tuzağa hemen düştü ve bana “Ulusal Savunma” Derneği’nin amaç ve eylemleri hakkında aydınlatıcı bilgi verdi. Bu sırada karargâhı Sivas’ta bulunan Mustafa Kemal’in Türkiye’de bir akım örgütlediğini söyledi. Bu akımın başarısızlığa uğrayabileceği ve Mustafa Kemal’in bencil amaçlar için çalıştığını öne sürdüm. Bunun üzerine, İsmail Hakkı, bu akım ulusal ve dinsel olduğundan, kişisel faktörün söz konusu olmadığı yolunda bana güvence verdi…”
Raporun devamında ise yukarıda anlattığım Atatürk’ün ajan sızdırma operasyonuna ait İsmail Hakkı tarafında verilen bilgiler Londra’ya raporlanmıştır. Bu olayda Türk ajanı İsmail Hakkı, kendisinden daha iyi olan İngiliz ajan karşısında “gafil muhbir” pozisyonuna düşmüştür.
Son kertede diyeceğim o ki, Atatürk pek konuşulmasa da gerçekten çok iyi bir istihbaratçıdır ve bu yönüyle de tanınması gerekir diye düşünüyorum. Ayrıca bilinç düzeyi yüksek vatandaşlar olarak gafil muhbir pozisyonuna düşmemek için her daim ketum ve uyanık olmalıyız. Hep dediğim gibi istihbarat Mevlana’nın bahsettiği “elif” gibidir, her şeyde o vardır ama hiçbir şeyde görünmez…
Kaynaklar
Salâhi R. Sonyel, Kurtuluş Savaşı Günlerinde İngiliz İstihbarat Servisi’nin Türkiye’deki Eylemleri, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1995, ss. 39–40.
Şahin, Mehmet Yenal, “Karşı İstihbaratta İnsan Boyutunun İncelenmesi: Gafil Muhbirlik Örneği”, Harp Akademileri Stratejik Araştırmalar Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Ana Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2013, ss. 99-109
Maden Savaşları: Afganistan’da ISKP’in Finans Kaynağı
(Asya Haberleri) Global Witness’ın haberine göre ISKP (İslam Devleti Horasan Eyaleti), talk madenlerini kullanarak illegal yollarla yüzbinlerce dolar kazanıyor. Afgan Maden Bakanlığı’nın yaptığı açıklamalara göre, ISKP’nin bu madenleri finans kaynağına çevirme taktiği ise talc madenini pudra yapımında kullarak ABD başta olmak üzere Avrupa’ya göndermeleri.
Bu ürünlerin bir diğer alıcısı ise Pakistan. Pakistan, ABD’nin talk ithalatının üçte birinden fazlasını sağlıyor ve Avrupa Birliği’nde de son buluyor. ISKP’nin elinde bulundurduğu Pakistan sınırındaki Nangarhar’ın büyük miktarda talk madeninin yanı sıra kromit ve mermer gibi mineraller de var. Ayrıca Nangarhar, uyuşturucu ve diğer kaçak mallar için de kullanılan önemli bir bölgedir.
Raporda, üst düzey bir ISKP komutanının, Nangarhar’daki diğer silahlı gruplardan madencilik varlıklarının kontrolünün önceliğinin öncelikli olduğunu belirten sözlerine yer verildi: “Mayınlar mafyanın elinde. Bazı fiyatlarla madenler alacağız.” Raporda ISKP’nin Afganistan’daki gücü de göz önünde bulunduruldu. Toplamın çok yüksek görünmediğini yazıldı ancak ABD ordusu Nangarhar’daki IŞİD’in gücünün 750 ila 2.000 savaşçı arasında bir yerde tahmin ediyor, bu da fonların harekete önemli bir gelir kaynağı olacağı anlamına gelmekte.
Afgan Maden Bakanlığı sözcüsü, güvenlik ve istihbarat servisleri ile konuyla ilgili yaklaşımları koordine etmek için özel bir komitenin kurulmuş olduğunu söyledi. Bakanlık, bu hafta raporda dile getirilen bazı sorunların ele alınması için bir basın toplantısı planladı. Fakat maden açısından bu durum çeşitlilik göstermekte. Örneğin Taliban, elde ettiği bölgeler açısından lapis lazuli madenini finans kaynağı olarak kullanmakta. Bu değerli madenler ise özellikle Badahşan bölgesinde bulunmakta.
Bölgenin geçmişine baktığımızda, maden krizi 1990 yıllarına kadar dayanmakta. Madenlerinin yer aldığı Kuran ve Muncan bölgesi, 1990’larda iç savaş sırasında bölgedeki eski bir komutan olan Haji Abdul Malek’e bağlı bir milis tarafından hükümet kontrolünden ele geçirildiği 2014 yılında krize girmişti.
Hükümet, ülkenin en güvenli illeri arasında olan büyük bir alanın kontrolünü etkili bir şekilde kaybetmişti. Eski raporlara göre, 2015 yılı başında Kabil’in madencilik ve malların taşınmasına yönelik bir ambargo uygulayarak kontrolü ele geçirme amacının sınırlı bir etkisi olduğu bildirilmişti. Hatta Afgan hükümeti ülkenin zümrüt, yakut ve geniş bakır rezervleri gibi değerli kaynaklarına da oldukça ihtiyacı olduğu belirtilmişti.
Afganistan Maden Haritası;
Lapis lazuli gibi değerli taşların ve minerallerin illegal madenciliği, Taliban militanları için büyük bir gelir kaynağı ve ISKP’nin kalesinin bulunduğu Nangarhar’daki mayınların kontrolü için savaştığı da belirtiliyor.
Taliban, militanların bulunduğu bölgelerde, Helmand’ın karlı afyonlu bitkileri, aynı zamanda doğu ormanlarında kereste ticareti ve güneyde mermer kesimi gibi hemen hemen tüm ekonomik faaliyet biçimlerini vergilendirme yolları da bulmakta.
Önceden, Global Witness raporunda Afgan hükümetinin mevcut yasasının yetersiz olduğunu söyleyerek Badahşan’daki madenleri kontrol altına alması gerektiğine vurgu yapmıştı. Hükümetin 2014 yılında lapis lazuliden en az 17,5 milyon dolar, 2015’te ise 10 milyon dolar kaybettiğini bildirdi.
Sonuç olarak toparlamak gerekirse, bu durum Afganistan’da alışık olunan bir durumdur. Yıllardır Taliban ile mücadele etmeye çalışan Afgan hükümeti, bu taktikleri Taliban’dan zaten tecrübe edinmişti. Örgütler ele geçirdikleri ve hüküm sürdükleri bölgelerin bir çok gücünden yararlanmaktadır ve hükümet kendi ülkesinin zenginliğinden terör örgütleri kadar bile yararlanamamaktadır.
Afgan hükümeti değerli maden kaynaklarının olduğu bölgelerde güvenlik sağlamadığı sürece, terör örgütleri yüklü miktarda finans kaynaklarını elinde bulunduracak ve her türlü ihtiyaçlarını karşılamaya devam edecektir.
Taliban Afyon Üretim Alanlarının Yerlerini Değiştiriyor
Hemen hemen her yazıda ifade edildiği gibi, Taliban’ın en önemli finans kaynaklarından biri afyondur. ABD, Taliban ile mücadele kapsamında özellikle afyon üretilen yerlere -özellikle Helmend- hava saldırısı gerçekleştirmekte.
Bu durumda karşımıza ufak bir sorun çıkıyor. Bu da sivil kayıpları oluyor. Taliban, ABD’nin hava saldırıları sonrası sahadaki sivilleri öldürdüğüne dair suçlamalar yapmakta. Medyada yer alan haberlere göre, Taliban bu sivil kayıplarını önlemek için afyon üretimini sağladığı alanların yerlerini değiştip, kentsel alanlardan uzaklaştıracak.
BM rakamlarına göre Taliban, Afganistan’daki afyon ticaretinin çoğunu, dünyanın en büyük uyuşturucu kaynağı olan üretimini, geçen yıl %87 arttığını belirtmekte.
Narkotiklerle alakalı son raporunu paylaşan SIGAR’a göre grafik üzerinden Afganistan’da afyon yetiştirilme oranı:
ABD, Kasım 2017’den bu yana uyuşturucu üretimi alanlarındaki 100 saldırıda herhangi bir sivilin öldürmediğini iddia ediyor. ABD ordusunun sözcüsü Guardian’a “Bugüne kadar, ABD Kuvvetleri Afganistan, sivil zayiat konusunda güvenilir bir iddiada bulunmadı,” ifadesinde bulundu.
Geçtiğimiz yıl ABD’nin Afganistan’ın komutanı olan John Nicholson, sivil ölümlerle ilgili olarak, uyuşturucu işlemede çalışan insanları öldürmenin, düşmanların gelir akışının izini sürmesine izin veren yeni yetkililer, nedeniyle yasal olduğunu söyledi.
Haritada Afganistan’daki afyon üretim yerlerinin yoğunluğu:
Resmi olarak Taliban uyuşturucu ticaretinde yeri olduğu ifadelerini reddetmekte. Ancak, haşhaş ürünlerine %10’luk vergiler topluyor, bitkiyi eroin haline getiren tesislerin giderek daha fazla işletilmesini sağlıyor ve yerel piyasalara haşhaş tohumu getirmek için ek bir vergi talep etmeye başladılar.
Afganistan’daki ABD ve NATO Güçleri Komutanlığında Değişim
Önceden Mogadişu’da Delta Force birliğini yöneten Korgeneral Scott Miller, ABD’nin Afganistan Kuvvetleri Komutanı John Nicholson yerine Afganistan’daki ABD ve NATO Kuvvetlerinin Komutası için seçildi.
Miller, 11 Eylül saldırılarından sonra Afganistan’a giriş yapan ilk ABD askerleri arasındaydı. 2010 yılında Afganistan’a, yerel kuvvetleri ve polisleri’nin eğitme ve donatma programını görevini üstlenmek üzere geri döndü ve Haziran 2013’te yine ülkedeki özel harekatlara komuta etmek üzere Afganistan’da bulunmuştu.
ABD’nin Afganistan Kuvvetleri Komutanı John Nicholson, Taliban ile gizli görüşmeler yapıldığını iddia etmişti. Açıklamasında “Buna konuşma ve savaş derim. Bunu, iki tarafın da savaşta birbirleriyle savaştıkları zamanda barış hakkında konuşan Kolombiya gibi çatışmalarda gördü,” demişti.
Ancak Taliban sosyal medya üzerinden reddetti ve açıklamasında: “Dün geçtiğimiz günlerde Afganistan’da işgalci güçlerin yeri değiştirilen komutanı olan General John Nicholson, Pentagon’un içinde toplanan gazetecilere telefonla İslami Emirlik mücahidlerinin Kabil yönetimiyle birlikte görüşmeler yaptıklarını iddia ettiler.
General Nicholson tarafından yapılan bu asılsız iddiayı kesin bir şekilde reddediyoruz. Müzakereler ve müzakerelere ilişkin İslami Emirlik politikası sıkça açıklandı ve hiçbir gizli katmanı yoktu.
Amerikan General Nicholson, başarısızlıklarından dolayı dikkatleri başka yöne çekmek ve Washington halkını Afganistan için başarısız olan Trump stratejisini Amerikan halkına ifşa etmek yerine yalan iddialarla meşgul etmek için bu tür ifadeli açıklamalar yapıyor.
İşgalci güçlerin mevcudiyeti süresince etkisiz partilerle konuşmak anlamsızdır,” ifadelerinde bulundu.
ASKERİ RAPOR/ Savaş Sezonu Kapsamında Sahada Yaşanan Gelişmeler
3 Mayıs/ İki İlçenin Durumu Belirsiz
Önceden NATO tarafından Afgan hükümetinin etkisi altında olduğu belirtilen iki bölge riskte. FDD’nin kaynaklarına göre, Paktia’nın Matta Han ve Badahşan’ın Taşkan ilçesinin durumunun şu anda belirsiz olduğu ifade ediliyor.
Geçen ay ise Taliban’ın Taşkan’da güvenlik güçlerine saldırısı sonucu 20 güvenlik personeli hayatını kaybetti ve üç tanesi de yakalanmıştı. Ayrıca okulları da kapatan Taliban, bölgedeki halkı okulların seçim bölgesi olarak kullanılmaması konusunda uyarmıştı.
4 Mayıs/ Kuhistan İllçesi Ele Geçirildi
Badahşan’ın Kuhistan ilçesi Taliban tarafından kuşatıldı ve ardından ele geçirildi. İlçe son 2 gündür kuşatma altındaydı. Taliban’ın eline düşmesindeki önemli etkenlerden biri ise Afgan güçlerinin gerekli birlik seviyesine ulaşamadan çatışmaya girmesiydi.
Çatışma sonucu 29 Afgan güvenlik personeli hayatını kaybetti.
6 Mayıs/ Kuhistan İlçesini Geri Alındı
Afgan güçleri Badahşan’ın Kuhistan ilçesini Taliban militanlarından geri aldı. Taliban, çatışma esnasında 12 Afgan askeri ve aşiretlerden savaşan kişilerin hayatını kaybettiğini belirtti. Açıklamada, 4 Mayıs’ta Darayim ve Taşkan ilçesinde ağır çatışmalar yaşandığı iddia edildi.
8 Mayıs/ Tala ve Barfak İlçesi Kuşatıldı
Taliban, Beğlan’ın Tala ve Barfak ilçesini kuşattı. Taliban sözcüsü Zabihulla Mücahid bölgenin kuşatıldığını ve teçhizatların ele geçirildiğini belirtti.
10 Mayıs/ Ferah İli Kuşatıldı
Yetkililer açıklamalarında, Taliban saldırısında en az 32 polis memuru ve 9 Afgan askerinin Bala Buluk ilçesinde bulunan polis karakollarında hayatlarını kaybettiklerini belirttiler.
14 Mayıs/ Nangarhar’da Canlı Bomba Saldırı Düzenledi
Afganistan’ın Nangarhar ilinin başkentindeki gümrük idaresini hedef alan bir intihar saldırısı gerçekleştirildi. Saldırı sonucu en az dokuz kişi öldü ve 30’dan fazla kişi daha yaralandı.
Teröristler, Celalabad’daki gümrük finansı bürosunun ana kapısının dışında patlayıcı yüklü bir aracın patlatılmasıyla saldırıyı başlattılar. Üç terörist daha patlamanın hemen ardından alana girdi ve öldürülmeden önce alan içerisindeki güvenlik güçleri ile çatıştı. Saldırı ISKP tarafından üstlenildi ve ardından yukarıdaki propaganda resmi paylaşıldı.
15 Mayıs/ Ferah İline Saldırı Düzenlendi
Taliban, Ferah’ın gece saatlerinde büyük çaplı bir saldırı başlattı. İstihbarat merkezi ve birkaç polis kontrol noktasına saldırdı. Taliban militanları, ele geçirilen HUMVEEs ve polis kamyonetlerini kullanarak, koordineli saldırıyı başlattı. Medyaya göre, şehrin en az üç bölümünün Taliban’ın kontrolü altına girdiği belirtti. Militanlar 3. polis bölgesini ele geçirdi ve istihbarat departmanına saldırdı.
Taliban, hastaneye de saldırdıklarımı ve tedavi gören iki polis memurunun hayatını kaybetmelerine sebep olduklarını da belirtti. NATO güçleri Twitter hesabı üzerinden bölge konusundaki iddialara açıklık getirmek için Ferah’ın hala hükümet kontrolü altında olduğunu belirtti.
16 Mayıs/ Taliban Ferah İline Giriş Sağladı
Taliban, Farah iline giriş sağladı ve hükümet binalarının, polis ve istihbarat merkezinin ve merkezin kontrolünü ele geçirirken, NATO bölgenin hükümetinin elinde olduğu konusunda ısrar etti. Güvenilir gazetecilerden alınan videolardan da anlaşılacağı üzere, Taliban gerçekten de Ferah’ın merkezine kadar girmişti. Videolarda, şehrin bölgelerine devriye gezen, silahları ele geçiren ve hükümet binalarını kontrol eden Taliban militanlarının görüntüleri bulunuyordu.
30 Mayıs/ Başkent Kabil’e Canlı Bomba Saldırı Düzenlendi
Teröristlerden oluşan bir ekip, başkent Kabil’deki İçişleri Bakanlığı’na canlı bomba saldırı düzenledi. Saldırı, İçişleri Bakanlığı kapısında iki aracın bakanlığa doğru sürülmesiyle başladı. Bu olayın ardından patlamalar ve güvenlik güçleriyle bir çatışmalar başladı.
Saldırıya 10 terörist katıldı ve Afgan yetkililer askeri üniforma giydiklerini doğruladılar. Saldırının ardından çıkan yangın iki saat sürdü ve on işçinin tümü hayatını kaybetti. Afgan hükümetinde de sayıları belirtilmese de kayıplar yaşandı.
Saldırı ISKP tarafından üstlenildi ve ardından yukarıdaki propaganda resmi paylaşıldı.
Türkiye ve Pakistan Arasında Anlaşma
Türkiye ile Pakistan arasında T129 ATAK helikopteri satış görüşmeleri olumlu sonuçlanarak 30 helikopteri kapsayan sözleşme imzalandı.
AKP’nin 24 Haziran Cumhurbaşkanlığı Seçimleri ve Genel Seçimler Seçim Beyannamesi’nin savunma, havacılık ve uzay sanayisiyle ilgili bölümünde, çok yakın zamanda Pakistan ile 30 adet Atak helikopteri satış sözleşmesi imzalandığı belirtilmekte.
2016 yılında Pakistan, T129 ATAK helikopteri üzerinde test uçuşları gerçekleştirmişti. Pakistan Milli Günü dolayısıyla 23 Mart’ta İslamabad’da düzenlenen askeri geçit töreninde üç T129 ATAK Helikopteri uçuş yapmıştı.
TAI yetkilisi, helikopterin potansiyel alıcılarının Ürdün, Libya ve Azerbaycan olduğunu belirtti.
Türkiye’nin savunma ihracatı 2016’da 1.677 milyar dolardan biraz artarak 1.739 milyar dolara yükseldi. Türk yetkililer, 2021’de 10 milyar dolarlık savunma ve havacılık ihracatına ulaşmayı hedefliyor.
TAI, T129’u Nisan 2014’te Türk ordusuna teslim etmeye başladı. Tam program kapsamında, 59 helikopter teslim edilecek. TAI yetkilileri, T129’un %97’lik bağımsız üretimine sahip olduğunu söyledi.
Terör Dosyası: Surabaya Saldırıları, Endonezya’daki Radikallik ve IŞİD Yapılanması
Bu başlıkta, Endonezya’da gerçekleşen kitlesel saldırıların aslında IŞİD’in örgüte alım konusunda seçtiği kitleyi, örgütün saldırı hazırlığı esnasında sahada değişen durumlara göre saldırganlarının nasıl farklılık gösterdiği konusunda saldırıları ayrıntısı ile vererek, IŞİD’in merkezinde yaşadığı zayıflık ve gerilemenin Asya’ya geçiş sağlayıp sağlamadığını inceleyeceğiz. Ayrıca örgüt lideri Aman Abdurrahman hakkında bilgiler de vereceğiz.
13-15 Mayıs’ta Endonezya’nın en geniş ikinci şehri olan Surabaya’da toplam dört terör saldırı gerçekleşti. Bunların üç tanesi 13 Mayıs, geri kalan saldırı ise 14-15 Mayıs’ta gerçekleşti. Saldırıda hedef kitle Hristiyanlardı ve 3 saldırı kilisede gerçekleşti. Saldırıya uğraya kiliseler ise; Saint Mary Katolik Kilisesi, Endonezya Hristiyan Kilisesi, Surabaya Pentecost Kilisesi idi.
İlk saldırı, saat 06:30’da Santa Maria kilisesinin önünde meydana geldi. Hayatta kalanlar, teröristlerin ilk önce park cezasını almadan kiliseye hemen girdiklerini belirtti. İnsanlar salonda toplanırken, birkaç kişi motosiklete binen iki kişinin Aloysius Bayu Rendra Wardhana adlı güvenlik görevlisi tarafından kilisenin girişinde durdurulduğunu gördüklerini belirtti. Kısa süre sonra, teröristler bombayı patlattılar. Patlama sonucu bir çocuk ve güvenlik görevlisi öldü.
Saldırı kameraya kaydedilmişti. İlk videoda, bir motosiklete binen teröristler kiliseye girdikten hemen sonra bombayı patlattılar. İkinci video ise girişe yakın bir ön kapıdan bombalamayı gösteriyordu. İnsanlar ilk saldırının sona ermesinin ardından başkaları kiliseye girdiler. Teröristler, görgü tanıklarının da ifadelerinde belirttiği gibi güvenlik nedeniyle durduruldukları için bombalarını vakit geçmeden patlattılar. Kilisenin pencereleri havaya uçuruldu fakat dış alanı daha az hasara uğradı. Girişte bulunan bina ise tahrip edildi. Yetkililer ilk saldırıda beş kişinin ve iki teröristin öldüğünü bildirdi.
İkinci saldırı, saat 07:15’de Diponegoro kilisesinde meydana geldi. Görgü tanıkları, teröristlerin siyah peçe ve siyah nikab giyen bir kadın olduğunu belirtti. Ayrıca iki çanta taşıdıkları bildirildi. Görgü tanığı, kadının güvenlik görevlisinin onu engellediği an kiliseye girmeye çalıştığını belirtti. Daha sonra güvenlik görevlisine sarılarak bombayı patlattı. Bu olayın hemen ardından, çocuklar da patlayıcılarını patlattı. Teröristleri durdurmaya çalışan güvenlik görevlisi, patlama nedeniyle ağır yaralandı. Saldırıda sivillere zarar gelmedi ve üç terörist öldürüldü.
Üçüncü saldırı, saat 07:53’de Surabaya Pentecostal kilisesinde meydana geldi. Üçüncü saldırıda en az iki patlama duyuldu. İlk patlama bir araba aracılığıyla gerçekleşti. Görgü tanığına göre, arabanın sürücüsü giriş kapısına ve kilisede park edilmiş araçlara çarptı. O esnada, insanlar araçlarını kilisenin otoparkından çıkarıyorlardı. Patlama beş araba ve 30 motorsiklet zarar gördü. Başlangıçta iki kişinin öldürüldüğü ve birçoğunun ise ağır yaralandığı rapor edildi. Ardından, aynı arabadan başka bir bomba daha patladı. Kilisenin yanında iki tane daha bomba bulundu. Bombaları etkisiz hale getirmek için bir bomba imha birimi gönderildi. İfadelere göre, iki bombanın arızalandığı esnada iki bomba başarıyla patlatıldı. Yetkililer, daha sonra üçüncü saldırıda dokuz sivilin ve bir teröristin öldürüldüğünü belirttiler. Acil servisler ilk saldırıdan yaklaşık iki dakika sonra geldi. Doğu Cava bölge polisi, 27 kişinin öldüğünü, 43 kişinin yaralandığını ve bunların birçoğunun kritik durumda olduğunu ifade etti.
Dördüncü saldırı, saat 20:00 civarında yakındaki Sidoarjo şehrinde bulunan Wonocolo apartmanında bir bombanın patlamasıyla gerçekleşti. Olay, polis daireye baskın yaparken meydana geldi. Apartmanda üç kişi öldü, aynı odada kalan üç çocuk ise sağ kurtuldu. Bu kişilerin hepsi aynı aileden geliyordu. Bölgesel polis şefi Müfettiş Yardımcısı Machfud Arifin’e göre, patlamanın kurbanları kiliselerde yapılan saldırılarla benzer saldırıları yapmayı planlamışlardı ancak bomba erken patladı.
Yakınlarda yaşayanlar, patlamanın sıvı petrol gazının patlamaya neden olduğunu düşündüklerini belirttiler. Apartman içinde veya yakınında yaşayan sakinler bölgeden tahliye edildi. Polisler daha sonra, sakinlerin bir sonraki bildirime kadar evlerine dönmeleri yasakladılar. Polis daha sonra bölgeyi soruşturma için kapattı. Görgü tanıklarına göre, patlamada ağır yaralanan 11 bir yaşında çocuğun olduğunu ortaya çıkardı. Ardından hemen tahliye edildi.
Beşinci ve son saldırı ise 14 Mayıs’ta, saat 08:50’de Surabaya Polis Merkezi’nde birçok intihar saldırısı ile meydana geldi. Doğu Java Bölge Polisi, iki teröristin polis merkezinin kontrol noktasında bombaları patlattığını belirtti. Polis, dört polis ve altı sivil olmak üzere on kişinin yaralandığını söyledi. Dört intihar bombacısı öldürüldü.
Polis Genel Merkezi’nin girişinde meydana gelen saldırı kameralara yansıdı. Kamera kayıtlarında, iki motosiklete binen dört kişinin aniden bölgeye girmesiyle kontrol noktasına giren bir otomobil geldi ve ardından motosikletlerin bir grup polis tarafından durdurulduğunu ortaya çıkardı. Teröristler, daha sonra patlayıcılarını aniden patlattılar. Videoda teröristlerden birisi ise yine kadındı. Saldırının ardından, polisin şüphelinin kızı olduğu şüpheli sekiz yaşındaki bir çocuk karakola getirildi.
Polis hemen yakındaki yolları kapattı. Bölgenin yakınında işyerleri ve dükkanlar yakın olmak için emredildi. Polis merkezindeki her türlü hizmet, saldırıya yanıt olarak geçici olarak sonlandırıldı.
Saldırganlar, IŞİD’in Endonezya’daki kolu olan Jamaah Ansharut Daulah (JAD) adlı terör grubunun üyesiydiler. Bu örgüt sadece bu saldırılarla değil, başka saldırılarla da ünlenmişti. İlk saldırılar, Ocak 2016’da başkent Cakarta’da patlamalar sonucu dört sivil hayatını kaybetmesi sonucunda gerçekleşmişti.
IŞİD’in sosyal medya kolları aracılığıyla paylaştığı propaganda videoları, grafikleri ve fotoğraflarını incelediğimizde ortaya çıkan sonuç, Endonezya’daki cihadçı kitlenin genç nüfus olduğudur. Günümüzde insanlar sosyal medya aracılığı ile hemen hemen her şeye erişebilme kapasitesine sahip iken, isteyenler için teröristlerle bağ kurmak da zor olmuyor.
Bir örgüte katılımın sebepleri çok geniştir, fakat bu durum sahaya göre farklı etkenlere sahiptir. Bu etkenleri saymadan direkt olarak ülkeye göre başlığı seçerek ilerleyelim. Öncelikle ülkede istikrarın olmaması/ gelişmiş olmaması veyahut özellikle gençlerin başıboş şekilde yaşaması onları boşluğa itecektir. Oluşan boşlukla bir yere ait olma isteğini dürtecek ve mantıkla düşünmek yerine örgütlere katılma isteği onlara daha kolay gelecektir.
Durum böyle olunca, bu tarz ülkelerde örgüte katılım durumu eğilimi olan bir seçenek olarak karşımıza çıkmaktadır. Suriye ve Irak’ta gerileyen IŞİD, sesini duyurmak ve hala var olduğunu düşmanlarına hatırlatmak için başka sahalarda elini güçlü tutmak, bölge olarak olmasa da bir kitle yaratmak zorunda kalmaktadır ve müslüman nüfusunun yoğunlukta olduğu Endonezya ise IŞİD için avantaja dönmektedir.
Endonezya sadece IŞİD’le değil el-Kaide ile de geçmişi vardır. 2002’de gerçekleşen Bali saldırısında etken grup el-Kaide idi. Endonezya bu duruma cevaben terörle mücadelenin en önemli adımlarından biri olan radikalleşmeye yönelik programlar uygulamasıydı.
Bu programlar hapishaneye girip, teröristlerin radikalleşmeden kurtulması için yapılmaktadır.Amaç, teröristlerin hapishaneden çıktığı vakit örgütüne geri dönmesini değil, tam tersi eski normal hayatlarına devam edebilmesi ve çevresi ile olan bağlarını tekrardan kurabilmesidir. Ancak doğru şekilde uygulanmadığı sürece hiçbir etki sağlayacaktır.
Örneğin, Endonezya’da hapishaneden çıkan teröristler cihatçıların arasına tekrardan geri dönebilmiştir. Programlar doğru olarak uygulanmadığı sürece, teröristleri hapis tutmak hiçbir etki etmeyecektir.
Endonezya’da karşımıza çıkan durum ailelerin silahlanmasıdır. Son gerçekleşen saldırılarda da görmüş olduğumuz gibi kadınlar ve çocuklar canlı bomba saldırılarında ön plana çıkmaktadır. JAD’nin önceden de kullandığı bir taktik olmakla beraber, bu taktiğin en önemli parçası kadınlar ve çocuklardır.
Bundan ötürü, yetkililer tarafından çocukların, örgüt propagadası ile mi yoksa direkt olarak aile bağları ile mi radikalleştiği kesin olarak tespit edilmesi zorlaşmaktadır.
Örgütün bu konuda uyguladığı yöntemlerden biri yatılı okullar. Çocukların radikalleşmesine direkt olarak etki etmek için bu yolu kullanırken, yapmaları gereken ise aileleri hükümetin okullarına yollattırmamak oluyor. Destekçilerine “tağut rejim” kalıbı altında hükümete yönelik propagandalar yaparak destek toplamakta.
Yatılı okullar, eğitim ve etki etme amaçları dışında, JAD bünyesindeki radikaller için de buluşma yerleri haline gelmekte.
Çocukların radikalleşme süreci sadece yatılı okullarda örgüt üyeleri tarafından gerçekleşmemekte. Ayrıyeten, “ev eğitimi” şeklinde aile tarafından radikalleşen çocuklar da var. Hatta Surabaya saldırılarına dahil olan çocukların geçmişi incelendiğinde, herhangi bir okula gitmedikleri görüldü.
Bu yöntemde aileler çocuklarına terör örgütünün propaganda videolarını izletiyor. IŞİD’in sosyal medya kollarını incelediğimizde, Endonezce bir çok kaynak görmekteyiz. Bu sayede çocuklar dini eğitim de dahil olmak üzere, direkt olarak okullarda örgüt üyeleri tarafından eğitim görmeseler de, kapsamlı şekilde terör örgütü materyalleri ile radikalleşme sürecini tamamlıyorlar.
Kadınlar için ise, JAD üyeleri ve çocuklarını oluşturan, kadınlara yönelik özel çalışma oturumları bulunmakta. Çalışma oturumları, internet üzerinden çalışan toplulukların IŞİD’in kadın taraftarları arasında daha yaygın bir şekilde uygulanmaktadır.
Şimdi ise grup ve onun lideri hakkında ayrıntılara geçelim.
(Grup ve lideri hakkındaki bilgiler bu tablo da dahil olmak üzere https://www.counterextremism.com/ ‘dan alınmıştır.)
Umman Rochman olarak da bilinen Aman Abdurrahman, ABD Hazine Bakanlığı’na tarafından da terörist olarak tanınmış, Endonezya’daki DAEŞ destekçilerinin lideridir. 2010’da terörizmden ötürü dokuz yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Mayıs 2016’da, Jakarta’daki Ocak 2016’da IŞİD’in dört kişinin ölümüne ve 25 kişinin de yaralanmasına neden olan terör saldırısından dolayı yeni suçlamalar verildi. Eğer Abdurrahman bu suçlamalar hakkında hüküm giyerse, Abdurrahman ömür boyu hapis veya ölüm cezası alabilir.
2004 yılında Endonezya mahkemesi, Abdurrahman’ı bomba yapımı ve terör faaliyetleri nedeniyle yedi yıl hapis cezasına çarptırmıştı. Hapishanede, ABD tarafından terörist olarak ilan edilen ve Endonezya terör örgütü İslam Cemaati’nin kurucusu Ebu Bekir Beşir ile görüşmüştü. 2008’de iyi davranışlarından dolayı serbest bırakıldı ve 2010’da, Batı Endonezya’ın Açe bölgesinde eğitim kampı kurmak için 2005’te hapisten çıkarılan Beşir ile işbirliği yaptı. Abdurrahman o yıldan sonra faaliyetlerinden dolayı tutuklandı ve tekrardan dokuz yıl hapis cezasına çarptırıldı. Beşir ise suçundan dolayı 15 yıl hapis cezası veriyor.
2014’ün başında hapisteyken, Abdurrahman DAEŞ’e bağlılık yemininde bulundu. ABD Hazine Bakanlığı’na göre, Ağustos 2014’te DAEŞ yönünü Endonezya’ya çevirmeye ve hapishanedeki ve sosyal medyadaki İslami gruplara tercümeler dağıtmaya başlamıştı. O yılın Ekim ayında ABD Hazine Bakanlığı’na göre tutuklu olan Abdurrahman, Endonezya’daki IŞİD’in başlıca çevirmeni olmuştu ve internet üzerinden DAEŞ propagandasını yaymaya başlamıştı ve bu da Müslümanların Batılıları öldürme çağrısı da içeriyordu. 2015’te, DAEŞ’E katkı sağlamak için birçok terörist grup birleşti. Ardından grubun adı Jamaah Ansharut Daulah (JAD) olarak belirlendi.
Uzmanlara göre, teröristlerin birçoğu serbest bırakıldıktan sonra Abdurrahman’ın terörist faaliyetlerde bulunmaya çalışan ve onla beraber hapishanede bulunan en az 20 mahkumu radikalleştirdiği bildiriliyor. Ocak 2016’da IŞİD’in Cakarta’daki intihar saldırısını gerçekleştiren beş kişiden biri olan Afif de eski mahkumlardan biriydi. Ayrıca Abdurrahman, Endonezyalıları Suriye’deki DAEŞ saflarına çekti. ABD Hazine Bakanlığı Ocak 2017’den bu yana, Abdurrahman’ın yurt dışından DAEŞ’e katılmaları için iki kişiyi örgüte aldığını belirtti.
JAD’ın lider kadrosu ile ilgili ayrıntı ise aşağıdaki şemada gösterilmiştir:
Endonezya-Hindistan İlişkileri
Hindistan Başbakanı Narendra Modi, Endonezya’nın başkenti Cakarta’ya ziyarette bulundu. Görüşmede Endonezya Devlet Başkanı Joko Widodo ile bir araya geldi.
İki ülke, denizcilik faaliyetlerini geliştirmeye, kapsamlı şekilde stratejik ortaklığa olan bağlarını derinleştirmeye ve Hint-Pasifik bölgesindeki donanma özgürlüğü çağrısında bulundular.
Bölgenin denizcilik sorunlarına değinildi. Hint donanması, Münhasır Ekonomik Bölge (EEZ) için gerçekleştirilen arama, kurtarma faaliyetlerini sürdüren Hint Okyanusu bölgesindeki ülkelere yardımcı olmaya karar verdi.
Hint bir donanma açıklamasında, “Mevcut konuşlandırma, Hint donanmasının denizler arası işbirliğini pekiştirme ve denizler boyunca güçlü dostluk bağları kurma çabalarına katkıda bulunacaktır,” ifadesinde bulundu.
Öncelikle Endonezya’nın Asya sahasında çok önemli bir müttefik olduğunu ifade etmemiz gerekecektir. Endonezya, çeşitli nedenlerle Güneydoğu Asya’da önemli bir oyuncu olmaya devam etmekte. En önemli faktörlerden biri, denizcilik hizmetlerini genişletmek için Endonezya’nın Hindistan için gerekli olması. Endonezya en büyük takımada devletidir ve 108,000 kilometre kıyı şeridine, 17,504 adaya ve EEZ de dahil olmak üzere toplam 6,400,000 kilometre karelik deniz alanına sahiptir.
Hindistan’ın Andaman Adaları’ndan Endonezya’nın Aceh eyaletine olan mesafe, hem Hint hem de Endonezya’nın Hint-Pasifik bölgesinin devam eden barış, istikrar ve ekonomik refahı ve denizcilik işbirliği için önemlidir.
Bu durum, Hindistan ve Endonezya’yı Hint-Pasifik’te iki önemli deniz gücü haline getiriyor ve iki ülke, Andaman Denizi ve Malakka Boğazı arasındaki gemileriyle birkaç yıl boyunca deniz tatbikatlarında ortaklık yapmışlardı.
Sahada Çin’e karşı elini güçlü tutmak isteyen Hindistan, stratejik önemi olan Endonezya’yı safhasında tutarak açıklamalasındaki Çin’e yönelik kısıma Endonezya ile beraber vurgu yaptı. Modi ve Jokowi, Çin’in son zamanlardaki davranışlarını göz önünde bulundurarak, hukukun üstünlüğünün, özellikle de 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin (UNCLOS) önemini vurguladı.
Donald Trump tarafından CIA direktörlüğü için aday gösterilen Gina Haspel, senatoda 99 üyenin 54’ünden oy alarak CIA’nin ilk kadın direktörü oldu ve Mike Pompeo’nun yerine geçti. Fakat Haspel, CIA’nin ABD dışındaki ülkelerde kurduğu cezaevlerinde terör şüphelilerine yönelik işkence programında oynadığı rolden ötürü medyada oldukça eleştirildi.
Haspel, en çok bilinen Guantanamo tutuklularından olan el-Kaide üyesi Ebu Zübeyde ve Abdulrahim el-Naşiri’ye uygulanan kuru boğulma (water boarding) işkencesinden sorumlu tutuluyor. El-Naşiri verdiği ifadede Haspel hakkında “2002 yılında bir tutuklunun işkencesine bizzat nezaret etti ve üç waterboarding oturumunu yönetti,” ifadesini verdi.
Haspel ile alakalı medyada yer alan haberlerden biri de, Türkçe ve Rusça bilmesi. Haspel’in Türkçe’yi 2000 yılında CIA’nin Ankara’daki merkezinde istasyon şef yardımcısı olarak çalışırken öğrendiği belirtildi. Türkçe’yi akıcı şekilde konuştuğu da eklendi. Ayrıca, Orta Avrasya’daki CIA departmanındaki Rusya masasında başkan yardımcısı olarak 1998-2000 yılları arasında görev aldığı da ortaya çıktı.
Gina Haspel’in CIA tarafından hazırlanan kariyer çizelgesi:
1990’ların sonunda Rus operasyonlarında yer alanlar kişiler aslında Rusya’da büyük bir geçiş dönemi esnasında önemli bir rol alıyordu, bunu Rusya’da Haspel ile birlikte çalışan emekli üst düzey CIA yetkilisi Mark Kelton’un da ifadelerinde belirtti. O dönem, KGB ajanı olan Vladimir Putin, Yeltsin’in istifa ettiği 1999 yılının son günü Moskova’ya taşınarak Rusya’nın başkanlığını yapmıştı.
Rusya’ya ek olarak, Haspel de terörizmle mücadelede de etkin rol gösterdi. Avrasya’da, adının belgelerde yer almadığı bir ülkede istasyon şefi olarak, 1998’de Kenya ve Tanzanya’daki ABD elçilikleri bombalanmasıyla bağlantılı olan, 12 Amerikalı da dahil olmak üzere 158 kişinin ölümüne neden olan saldırıdan sorumlu iki el-Kaide teröristinin tutuklanmasına yardım etti.
Onların yakalanması, olay hakkında bilgi sahibi olan bir ABD istihbarat yetkilisine göre, teröristlerden birinin bölgenin ayrıntılarını içeren bilgisayarların ele geçirilmesine de sebep olmuştu.
Haspel, CIA’nin Terörle Mücadele Merkezine katıldığı süre zarfında Tayland’da şüpheli teröristlerin water boarding de dahil olmak üzere tutukluların sert sorgulamalara tekniklerine maruz kaldığı gizli bir bölgeyi denetledi.
Yıllar geçse dahi özellikle ABD medyasında zaman zaman konuşulan CIA’nin “işkence programı” hakkında ayrıntılı bilgi verelim.
İnsan haklarına aykırı olan bu programın, hiçbir şekilde başarılı bir tarafı olmamakla beraber, tutukluların üzerinde kalıcı sağlık hasarları verdiğinin de eklenmesi gerekir. Ayrıca, tutuklularının bir çoğu tutarsız bilgilerle suçlanmıştı.
Rapor içerisindeki bilgiler ise:
CIA’nın geliştirilmiş sorgulama tekniklerinin kullanımı, istihbarat edinme veya gözaltındaki kişilerden işbirliği kazanma konusunda etkili bir araç değildi.
CIA’nın geliştirilmiş sorgulama tekniklerinin kullanımı için gerekçeleri, etkinliklerinin yanlış iddialarına dayanıyordu.
CIA tutuklularının sorguları, CIA’nın politika yapıcılarına ve diğerlerine temsil edilmesinden daha acımasız ve çok daha kötüydü.
Gözaltına alınan CIA tutukluluk koşulları, CIA’nın politika yapıcılara ve diğerlerine gösterdiğinden daha sertti.
CIA, Adalet Bakanlığı’na defalarca CIA’nin Gözaltı ve Sorgulama Programının uygun bir yasal analizini engelleyen yanlış bilgi vermiştir.
CIA, programın aktif olarak gözetiminden kaçındı veya engelledi.
CIA, Beyaz Saray’ın gözetim ve karar verme sürecini engelledi.
CIA’nin programın işleyişi ve yönetimi, diğer yürütme kurumlarının ulusal güvenlik görevlerini karmaşıklaştırdı ve bazı durumlarda engelledi.
CIA, CIA’nin Müfettiş Yardımcısı tarafından gözetim altına alındı.
CIA, CIA’nin geliştirilmiş sorgulama tekniklerinin etkinliği ile ilgili yanlış bilgiler de dahil olmak üzere, gizli bilgilerin medyaya yayınlanmasını koordine etmiştir.
CIA, Gözaltı ve Soruşturma Programı makamlara verildikten altı aydan daha uzun bir süre boyunca çalışmaya hazırlıksızdı.
CIA’nin tutuklama ve sorgulama programının yönetimi ve işletilmesi, özellikle de 2002’de ve 2003’ün başlarında çok hatalıydı.
İki sözleşmeli psikolog CIA’nin geliştirilmiş sorgulama tekniklerini geliştirdi ve CIA’nin Gözaltı ve Sorgulama Programı’nın işleyişinde, değerlendirilmesinde ve yönetiminde merkezi bir rol oynadı. 2005 yılına kadar CIA, programla ilgili olarak çok fazla dış kaynaklı işlem gerçekleştirdi.
CIA tutukluları, Adalet Bakanlığı tarafından onaylanmamış veya CIA Genel Merkezi tarafından yetkilendirilmemiş olan zorlayıcı sorgulama tekniklerine tabi tutulmuştur.
CIA, gözaltına aldığı kişilerin sayısının kapsamlı veya doğru bir şekilde belirlememiş ve tutukluluk için yasal standarta uymayan bireyleri tutuklu tutmuştur. CIA’nın tutulan ve geliştirilmiş sorgulama tekniklerine tabi tutulan tutukluların sayısı hakkındaki iddiaları yanlıştı.
CIA, geliştirilmiş sorgulama tekniklerinin etkinliğini yeterince değerlendiremedi.
CIA, ciddi veya önemli ihlaller, uygunsuz faaliyetler ve sistematik ve bireysel yönetim hataları nedeniyle nadiren personeli sorumlu tutmuştur.
CIA, CIA’nin Gözaltı ve Sorgulama Programının işleyişi ve yönetimi ile ilgili birçok iç eleştiri, eleştiri ve itirazları marjinalize etti ve göz ardı etti.
CIA’nın Gözaltı ve Sorgulama Programı, doğal olarak sürdürülemez nitelikteydi ve 2006 yılında, izinsiz basın açıklamaları, diğer ülkelerden gelen işbirliğinin azaltılması ve yasal ve gözetim endişeleri nedeniyle sona erdi.
CIA’nin Gözaltı ve Sorgulama Programı, ABD’nin dünyadaki imajına zarar verdi ve parasal ve parasal olmayan diğer önemli maliyetlerle sonuçlandı.
ABD Başkanı George W. Bush döneminde uygulanan bu teknikler arasında uzun süreli baskı pozisyonu, kafaya bir başlık geçirerek kapama, sağır edecek derecede yüksek sesler verme, halüsinasyon görülecek kadar uykusuz bırakma, yiyecek ve içecek vermeme, waterboarding, walling, çıplak bırakma, aşırı soğuk suyla ıslatma, tutukluları küçük kutulara koyma ve sürekli olarak tokat atma veya dövme bulunuyor.
CIA tarafından yapılan açıklamada, 11 Eylül saldırıları ile ilişkisi olduğunu tespit ettikleri Ebu Zübeyde, Halid Şeyh Muhammed ve Muhammed el-Kahtani’ye waterboarding uygulandığını kabul etti. Öte yandan, CIA’in waterboarding tekniğinin kullanılmadığını belirttiği Afganistan’daki gizli bölgede de, waterboarding tekniğinin uygulanması için gereken tahta platform ile çevresindeki kovaların bir resmi çekilmişti.
Aşağıda CIA gizli kamplarının bulunduğu ülkeler verilmektedir:
Siyah:ABD ve CIA ve gizli hapishaneleri
Koyu Mavi: Tutuklular bu ülkelerde toplanılmakta
Açık Mavi: Bu ülkeler yoluyla taşınan tutuklular
Kırmızı: Bu ülkelerden gelmiş tutuklular
Afganistan’da en az 25, Irak’ta ise en az 25 cezaevinin yanı sıra, tutukluları 28 ülkede tutmak için yaklaşık 50 cezaevi kullanıldı. ABD’nin, 2001’den bu yana 17 gemiyi cezaevi olarak kullandı.
Tutukluların bulunduğu ülkeler arasında; Cezayir, Azerbaycan, Bosna, Cibuti, Mısır, Etiyopya, Gambiya, İsrail, Ürdün, Kenya, Kosova, Libya, Litvanya, Moritanya, Fas, Pakistan, Polonya, Katar, Romanya, Suudi Arabistan , Suriye, Somali, Güney Afrika, Tayland, Birleşik Krallık, Özbekistan, Yemen ve Zambi bulunmaktadır.
Romanya ve Litvanya Yeni Ortaya Çıkan İki CIA Hapishanesi
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Litvanya ve Romanya’yı CIA’nin işkence programına dahil ederken, iki Avrupa ülkesinin CIA’in 11 Eylül saldırılarının ardından terör zanlılarını sorguladığı ve sorguladığı gizli hapishanelere ev sahipliği yaptığını söyledi.
Mahkemede, iki ülkenin hapishanelerinde Filistinli Ebu Zübeyde ve Yemen kökenli bir Suudi vatandaşı olan Abdulrahim el-Naşiri’nin bulunduğu iddia ediliyor.
Mahkeme, Litvanya ve Romanya’nın iki tutuklunun kendi topraklarında tutulduklarını veya hükümetlerinin meseleyi bildiğini kanıtlamak için yeterli delil bulunmadığı yönündeki iddiaları reddetti.
Mahkeme Litvanya’ya, Zayn el-Abidin Muhammed Husayn olarak bilinen Ebu Zübeyde’ye 152,000 dolar tazminat ödeme cezası verdi. Ayrıca, Romanya’ya da el-Naşiri’ye yaklaşık 118 bin dolar ödemesini gerektiği belirtildi. Ancak bu paralarının ödenip ödenmeyeceği belli değil. Aynı mahkeme 2015 yılında iki kişi adına Polonya aleyhine benzer bir karar vermişti fakat Ebu Zübeyde’nin avukatı Perşembe günü yaptığı açıklamada, Polonya’nın 262.000 dolar tazminatı ödemediğini söylemişti.
Son zamanlarda Almanya siyasetini meşgul eden bir konu olan mülteci politikasında ortaya çıkan anlaşmazlık ve bu anlaşmazlığın olumsuz etkilerine değinmeden önce Almanya’da 24 Eylül 2017’de yapılan genel seçimleri kısaca hatırlamakta fayda var. Seçimlerde Angela Merkel lideliğindeki Hristiyan Demokratik Birlik (CDU/CSU), 4 yıl önceki seçimlerde aldığı oy sayısına kıyasla yüzde 9 oranında oy kaybı yaşamasına karşın toplam oyların %32.9’unu alarak seçimi ilk sırada tamamlamış, aşırı sağ popülist bir duruşa sahip olan Almanya için Alternatif (AfD) Partisi yüzde 13,3’lük bir oy alarak büyük bir çıkış yakalayarak Federal Meclise girmiş, Sosyal Demokrat Parti (SPD) oyların yüzde 20’sini alarak büyük bir yenilgi aldıklarını dile getirmişti.
24 Eylül 2017 Almanya Genel Seçim Sonuçları
İlerleyen günlerde hükümetin kurulabilmesi için ortaya atılan iki koalisyon seçeneği vardı. İlki Hristiyan Demokratik Birlik-Hür Parti-Yeşiller Partisi şeklinde kurulabilecek “Jamaika” koalisyonu, ikincisi ise Hristiyan Demokratik Birlik- Sosyal Demokat Parti arasında kurulabilecek bir koalisyondu. İlk seçenek Hür Parti ve Yeşiller Partisi arasındaki derin görüş ayrılıkları nedeniyle ihtimal dışı kaldıktan sonra geriye hükümetin kurulabilmesi için kalan tek seçenek CDU/CSU-SPD koalisyonuydu. Nitekim işçi hakları ve sağlık hizmetleri gibi zorlu konularda anlaşmaya varıldıktan sonra Bakanlık görevlerinin iki parti arasında paylaşılmasıyla 12 Mart’ta koalisyon tam anlamıyla siyasi hayatında başlamıştı.
AFD’nin bugüne kadar olan süreçte Federal Meclis’teki tavrı neoliberal, ırkçı ve popülist, ayrımcı, göçmen ve mülteci karşıtı, Avrupa’nın İslamileştirilmesine karşı bir çizgi üzerinden şekillendi. Mecliste kimi zaman yaşanan hararetli tartışmalar, göçmen ve mültecilere açık kapı politikası izleyen Merkel hükümetini zor durumda bıraktı. Almanya Şansölyesi Angela Merkel, İçişleri Bakanı ve aynı zamanda CSU Partisinden koalisyon ortağı olan Horst Seehofer arasında sığınmacı ve iltica konularının nasıl çözüleceği konusunda bir ihtilaf ortaya çıktı. Bu ayrışmanın temel noktası, Seehofer’ın ortaya attığıbir plan olarak; başka bir Avrupa Birliği ülkesinde kayıt altına alınan, Almanya’da daha önce iltica talebi reddedilen veya belgeleri olmayan sığınmacıların ülke sınırlarından geri çevrilmelerini öngören planına Merkel’in karşı çıkmasıdır. Merkel bu sorunu tek taraflı çözmekten ziyade Avrupa Birliği ülkeleriyle müzakere ederek çözmek istemektedir. Merkel’in hükümet ortağı CSU bu sorunun çözülmesi için Merkel’e Haziran sonuna kadar süre tanımıştı ancak kriz hala çözülebilmiş değil.
Horst Seehofer ve Merkel
Bu noktada Merkel ilerleyen günlerde sığınmacı ve göçmenlerin Avrupa’ya ulaşmak için en çok tercih ettiği iki ülke olan İtalya ve Yunanistan ile ikili görüşmelerde bulunarak bir anlaşmaya varılabileceğini ifade etmişti. Aynı zamanda Avrupa Parlementosu krizin çözülmesi doğrultusunda bu günlerde “Dublin Sistemi” üzerinde tartışıyor. Dublin sistemine göre, iltica başvurusu yapmak isteyenler; Schengen sınırları içerisinde ilk ayak bastıkları ülkede bunu yapmak zorundalar. Bu sebeple yukarıda belirttiği üzere İtalya, İspanya ve Yunanistan çok sayıda iltica ve göç faaliyetlerine maruz kalmaları açısından bu konuda en çok baskı altında bulunan ülkelerdir. Avrupa Parlamentosu bununla birlikte sığınmacıların üye ülkeler arasında paylaştırılmasını öngörerek, üye ülkelerin bu konuda “sorumluluğu paylaşmaları gerektiğinin” altını çiziyor. Ancak bu karara Vişegrad ülkeleri olarak adlandırılan Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya ve Macaristan tepki göstermekte. Bu sebeple AB zirvesinde sert bir tutum sergileyeceklerini belirttiler. Avrupa Birliği devlet ve hükümet başkanları 28-29 Haziran tarihlerinde Brüksel’de gerçekleşecek olan AB zirvesinde Dublin sistemini masaya yatıracak. Avusturya Temmuz ayında Avrupa Birliği dönem başkanlığını Bulgaristan’dan devralacak. Hatırlatmakta fayda var, Avusturya hükümeti göçmen karşıtı politikalarıyla içeride çok sayıda protestolarla karşılaşmıştı.
Öte yandan Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Nisan ayında Avrupa Birliği’ndeki son gelişmeleri değerlendirmek üzere Berlin’de bir araya gelmişti. İkili aynı zamanda AB içinde Euro para birimi kullanan ülkelerde 2021 yılında hayata geçirilmesi öngörülen bir reformun yol haritasını da çıkarmıştı. Bu reform planına göre Euro Birliği’nin daha istikrarlı hale getirilmesi adına ekonomik ve parasal birliğin bir “derinleşme sürecine” sokulması hedeflenmektedir. Bu karara karşılık Hollanda tarafından yazılan ve Avusturya,Belçika,Finlandiya ve Estonya dahil 12 ülke tarafından imzalanan bir protesto mektubu yazıldı. Diğer yandan, Avrupa ülkelerinde yaşanan siyasi krizler ve ticaret savaşları bu reformların hayata geçirilmesinin önünde büyük bir engel teşkil ediyor. Örneğin, İtalya’daki sağcı ve popülist kesimin oylarının yüzde 50’yi aşması, Euro Birliği’ni tehlikeye sokuyor ve birlik içinde bir derinleşmeden söz edilmesini zorlaştırıyor. Fransa ve Hollanda bu konuda “önce riskleri en aza indirip daha sonra derinleşmeye gidilmesi” konusunda aynı fikirdeler.
Emmanuel Macron ve Angela Merkel
Tüm bu gelişmeler Merkel iktidarının sonu anlamına gelir mi? Koalisyonun kaderi ne olacak? İltica ve göç politikaları konusunda koalisyon içerisinde anlaşmazlık yaşayan Almanya için gelecek günler bir kriz mi yoksa bir çözüm mü getirecek? Öncelikle Merkel’in İçişleri Bakanı Seehofer’i görevden alması veya parlementodan güvenoyu istemesi mümkün. Ancak olası bir görev değişikliği gerçekleşirse,bu durum önce kurulması birkaç ayı bulan koalisyonun, daha sonra ise hükümetin sonunu getirebilir. Bu senaryo Almanya için yeni bir siyasi kriz anlamına gelmektedir. Hükümet krizini henüz atlatmış bir Almanya ve koalisyon iktidarı yeni bir krizin sinyalleri karşısında kayıtsız kalmayacaktır. Avrupa Birliği içerisindeki diğer ülkeler ile iltica ve göç konusunda anlaşmak ise daha zor bir seçenek. Çünkü her ne kadar Avrupa Birliği çatısı altında olsalar da özellikle göç ve iltica konusunda her ülkenin kendi güvenlik politikalarını oluştururken göz önünde bulundurduğu dinamikler ve çıkarların farklı olması bu konuda uzlaşmayı neredeyse imkansız kılıyor. Son olarak Alman halkının krize nasıl baktığına kısaca değinirsek, YouGov adlı internet sitesi üzerinden iki bin kişi ile yapılan bir ankete göre Almanların yüzde 43’ü Merkel’in koltuğunu devretmesi gerektiğini düşünüyor. Yüzde 42’lik kesim ise Merkel’in görevde kalmayı sürdürmesi gerektiğini söylüyor. Katılımcıların yüzde 15’inin görüş bildirmek istemediği belirtilmiş.Ayrıca Der Spiegel dergisinde yayınlanan iddialara göre Merkel’in diğer koalisyon ortağı Sosyal Demokrat Parti (SPU) erken seçim hazırlıklarına başladığı belirtiliyor.Tüm bu gelişmeler ışığında önümüzdeki günlerde krizin ve etkilerinin önce Almanya’da sonra Avrupa Birliği içinde nelere sebep olacağını hep birlikte göreceğiz.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin ilk “barışı koruma operasyonunu” gerçekleştirmesinin üzerinden tam 70 yıl geçti. 29 Mayıs 1948’de, Birinci Arap-İsrail savaşında düşmanlıkların sona ermesini denetlemek ve BM arabulucusu rolünde Kont Folke Bernadotte’yi desteklemek için askeri gözlemcilerin görevlendirilmesine izin verildi. Bu görev BM Ateşkes Gözetimi Organizasyonu (UNTSO) olarak tanındı. İlk BM arabulucusunun görev süresi çok kısa sürmüştü. Çünkü ilk BM arabulucusu 1948 Eylül’ünde Kudüs’te suikasta uğramıştı. Bu nedenle BM Genel Kurulu, ilk görev günü olan 29 Mayıs’ı BM Barış Gücü operasyonlarında görev yapan ve hayatını kaybedenleri anmak için BM ve BM Barış Gücü Uluslararası Günü’nü ilan etti.
Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) geçtiğimiz günlerde yayımlanan SIPRI yıllığının 2018 baskısını çok taraflı barış operasyonlarındaki konuşlandırma ve kayıplarla ilgili yeni veriler yayımladı. Bu güncel rapor, 2017 yılındaki etkinlikleri geçmiş 10 yıllık perspektif ile birlikte ortaya koymaktadır.
2017 Yılında Çok Taraflı Barış Operasyonları
2017 yılında aktif olan 63 çok taraflı barış operasyonu yapılmıştır. (bkz. 1 No’lu Grafik) Bir önceki yıl bu sayı 62 idi. Coğrafi olarak Afrika’da 18, Avrupa’da 18, Orta Doğu’da 9, Asya ve Okyanusya’da 6, Amerika’da 5 operasyon gerçekleştirilmiştir. Bu operasyonlar arasında beşi 2017 yılında başlatılmış ve dördü yıl içerisinde sona ermiştir. Çok taraflı barış operasyonlarında görev alan toplam personel sayısı 2017 yılında %4 düşerek 152.822’den 145.911’e gerilemiştir.
1 No’lu Grafik – Örgütlenme türüne göre çok taraflı barış operasyonlarının sayısı
Personel istihdamı, çok taraflı barış operasyonlarının tamamında ard arda ikinci yıl boyunca azaldı ve 2008–17 yıllarındaki 10 yıllık bir dönem içerisinde ilk defa 150,000’ün altına düştü. (bkz. 2 No’lu Grafik) Aslında küresel düzeydeki istihdam geçmişte daha da fazlaydı. Çünkü Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) ve Uluslararası Güvenlik ve Destek Gücü (ISAF) bu istihdamın büyük bir kısmını oluşturmaktaydı. Ancak ISAF 2012-2014 arasında Afganistan’dan kademeli olarak çekilişini tamamladı. Bu durum da çok taraflı barış operasyonlarındaki personel istihdamında keskin bir düşüşe neden oldu. Bu çekilme sürecinden önce ISAF dışındaki operasyonlarda personel istihdamı giderek artmaktaydı ve 2015 yılında yaklaşık 162.000 personel istihdamı ile zirveye ulaşılmıştı.
2 No’lu Grafik – 2008-2017 yılları arasında çok taraflı barış operasyonları personel istihdamı sayıları
En Büyük Çok Taraflı Barış Operasyonları ve Katılımcıları
Somali’de yer alan AMİSOM (Africa Union Mission in Somalia/Somali’deki Afrika Misyonu), bu dönem içerisindeki en büyük çok taraflı barış operasyonu olarak yerini aldı. (bkz. 3 No’lu Grafik) 2017 yılı sonunda Somali’de BM barış operasyonları kapsamında 21.039 personel istihdam edildi. Bunu, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ndeki BM İstikrar Misyonu Organizasyonu (MONUSCO) ve Güney Sudan’daki BM Misyonu (UNMISS) izledi. AMISOM ve MONUSCO, 2017 yılında personel istihdamında düşüş yaşarken (sırasıyla 909 ve 1590) Güney Sudan’daki BM Misyonu (UNMISS), BM Güvenlik Konseyi’nin 2304 sayılı kararı kapsamında bölgeye gönderilmesi planlanan 4000 personelin ilk kısmı olan 1758 personelin bölgeye ulaşması ile istihdam sayısını arttırmıştır. 10.000’den fazla personele sahip olan sekiz çok taraflı barış operasyonundan altı tanesi Afrika ülkelerinde bulunmaktadır.
3 No’lu Grafik – 10.000’den fazla personele sahip olan çok taraflı barış operasyonları
Etiyopya, 2017 yılı sonu itibariyle üniformalı personel istihdamı bakımından (asker veya polis) çok taraflı barış operasyonlarına en çok katkıda bulunan ülke oldu. Etiyopya’yı sırasıyla ABD ve Bangladeş izledi. (bkz. 4 No’lu Grafik) 2017 yılı sonu itibariyle Etiyopya, yakın çevresinde faaliyet gösteren AU ve BM operasyonları olan AMISOM, Darfur’daki AU/BM Hibrid Operasyonu (UNAMID), Abyei için BM Geçici Güvenlik Gücü (UNISFA) ve UNMISS’e 12.534 üniformalı personel ile iştirak sağladı
ABD’nin 9627 üniformalı personelinin neredeyse tamamı ise üç operasyonda konuşlandırıldı; NATO liderliğindeki Kosova Gücü (KFOR), Afganistan’daki Kararlı Destek Misyonu (RSM) ve Sina Yarımadası’nda faaliyet gösteren Çok Uluslu Kuvvet ve Gözlemciler (MFO). Bangladeş, 10 farklı BM barış operasyonuna 7246 askeri ve polis memuru ile katkıda bulundu.
4 No’lu Grafik – 2017 itibariyle çok taraflı barış operasyonlarının en büyük katılımcıları
BM Barış Operasyonları
BM, diğer örgütlerden daha fazla olarak( bkz. 1 No’lu Grafik) 2017 yılında çok taraflı barış operasyonu olarak kabul edilen toplam 24 misyon ve operasyon gerçekleştirdi. (17 barış gücü operasyonu ve 7 özel siyasi misyon) BM operasyonlarından 3 tanesi yıl boyunca aktif değildi; Haziran ayında Côte d’Ivoire’deki BM Operasyonu (UNOCI), Eylül ayında Kolombiya’daki BM Misyonu (UNMC) ve Ekim ayında BM İstikrar Misyonu (MINUSTAH) pasifize edildi. Bu operasyonlardan son iki tanesi daha küçük takip operasyonları ile başarıyla sonuçlandı; Kolombiya’daki BM Doğrulama Misyonu (UNVMC) ve BM Haiti’de Adalet Desteği Misyonu (MINUJUSTH).
Birleşmiş Milletler’in bu operasyonlarda görevlendirdiği personel sayısı 2017 yılında 106.390’dan 98.354’e düşerek %39 oranında gerileme gösterdi. (bkz. 2 No’lu Grafik) Bu durum, UNOCI ve MINUSTAH’ın sona ermesi ve Mart 2018’de kapatılmasından önce BM Misyonu’nun (UNMIL) görevlilerinin geri çekilmesinin bir sonucuydu. UNAMID ve MONUSCO da isthidam sayısındaki bu düşüşün önemli sebeplerinden biriydi. MINUSTAH’ın kapatılması ve UNAMID ve MONUSCO’nun küçültülmesi, ABD öncülüğündeki BM barış gücü bütçesini azaltma politikasının doğrudan sonuçlarıydı. Konuya ilişkin yapılan müzakereler ile 2017-2018 mali yılı için 6.8 milyar dolar bütçe kararlaştırıldı. Bu rakam bir önceki mali yıl için 7.9 milyar dolardı.
BM’nin Yer Almadığı Barış Operasyonları
Bölgesel örgütler ve geçici koalisyonlar, 2017 yılında çok taraflı barış harekatı olarak kabul edilen 39 misyon ve harekat gerçekleştirdi. (bkz. 1 No’lu Grafik) Bu operasyonlardan üçü bu yıl içinde teşkil edildi; Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) Gambiya’daki Misyon (ECOMIG), Güney Afrika Kalkınma Topluluğu (SADC) Lesotho Krallığı (SAPMIL) ve Avrupa Birliği (AB) Irak’taki Önleyici Görev Güvenlik Sektörü Reformunu Desteklemede Danışmanlık Misyonu (EUAM Irak).
ECOMIG’in ocak ayında faaliyetlerine başlaması, Gambiya’daki seçim sonrası durumun ve anayasal krizin barışçıl yollarla çözümlenmesinde oynadığı rol nedeniyle büyük ilgi görmesine rağmen, Aralık ayında SAPMIL ve EUAM Irak’ın faaliyetlerine başlaması ve bölgeye katkıları nispeten gözlerden kaçtı. Solomon Adaları Bölgesel Yardım Misyonu (RAMSI) ise 14 yıllık bir faaliyetin ardından Haziran ayında sonlandırıldı.
BM’in yer almadığı barış operasyonlarında görevlendirilen personel sayısı 2017’de %2’den fazla artmış, 46.432’den 47.557’ye yükselmiştir. (bkz. 2 No’lu Grafik) Bu durum, esas olarak, Afganistan’daki RSM’nin güçlendirilmesinin ve ECOMIG ve SAPMIL’in kurulmasının bir sonucu.
Bölgesel Trendler
Çok taraflı barış operasyonlarında görev alan tüm personelin çoğunluğu Afrika kökenlidir. (bkz. 5 No’lu Grafik) Bununla birlikte, Afrika ülkelerinde faaliyet icra eden personel sayısı, 2017’de 110.623’ten 106.240’a düşerek %4 oranında gerilemiştir. Afrika’dan sonra çok taraflı barış operasyonlarında en çok personeli barındıran bölgeler, uzak mesafeler de olsa, Asya, Okyanusya ve Orta Doğu’dur. Asya ve Okyanusya’da personel görevlendirmeleri %10.7 oranında artarak 13.975’ten 15.467’ye çıkmıştır. Bu sayılar Orta Doğu’da aşağı yukarı sabit kalmıştır; %0,5 artarak 13.928’den 14.001’e çıkmıştır.
Avrupa’da personel görevlendirmesi sayısı 8831’den 8597’e düşerek %2.7 gerilemiş ve Amerika’da 5464’den 1606’ya düşerek %70.6 gerilemiştir. Amerika’daki (Kolombiya ve Haiti) personel istihdamlarındaki büyük düşüşün neredeyse tamamı MINUSTAH’ın sona ermesine bağlanabilir.
5 No’lu Grafik – Bölgesel çok taraflı barış operasyonlarında personel istihdam sayıları
Afrika’daki Çok Taraflı Barış Operasyonları
Afrika günümüz itibariyle çok taraflı barış operasyonlarının merkez üssü konumunda. En büyük 3 operasyon Afrika’da gerçekleştirilmekte. Ayrıca barış operasyonları kapsamında en fazla personel istihdam edilen bölge de Afrika bölgesi. Çok taraflı barış operasyonları kapsamında faaliyet icra eden en büyük 10 organizasyonun içerisinde 5 Afrika ülkesi bulunuyor. Bununla birlikte, Afrika’daki çok taraflı barış operasyonlarına yönelik personel istihdamlarında, 2008-2015 döneminde yaklaşık 75.000’den neredeyse 120.000’e ulaşarak önemli bir artış sağlanmıştır. Ancak bu trend 2016 ve 2017 yıllarında azalma eğilimi göstermiştir. Afrika’daki çok taraflı barış operasyonlarındaki personel sayısı 2016 yılı boyunca %7.3 ve 2017 yılı boyunca ise %4 azalmıştır. Aynı zamanda, bölgede terörist grupların artan tehditlerine karşı daha fazla odaklanılmıştır.
Afrika Birliği, 2015 yılında Çad Havzası Gölü bölgesinde Boko Haram’a karşı ve 2017’de Beş Grubun Ortak Gücü’nün (JF-G5S) üye devletlerin ortak sınırlarında aşırılık yanlısı ve suçlu silahlılarla mücadele etmek için 2017’de Çok Uluslu Ortak Görev Gücü’ne (MNJTF) yetki verdi. MNJTF ve JF-G5S, BM Güvenlik Konseyi’nden (örneğin AMISOM’un yaptığı ve ISAF’ın yaptığı gibi) bir görevi olmadıkları ve esas olarak kendi toprak sınırları içinde faaliyet gösteren ulusal birimlerden oluştukları için çok taraflı barış operasyonları faaliyetleri icra etmezler. Bunlar, terörizm, organize suç ve düzensiz göç gibi güvenlik gibi konuları ele almak için geleneksel çok taraflı barış operasyonları çerçevesinin dışında kurulacak işbirlikçi girişimlere yönelik yeni bir eğilimin örneklerindendir. MNFTF, 2017 sonunda 10.772 personelden oluşurken, JF-G5S’in personel istihdamı 5000’dir. Afrika’daki çok taraflı barış operasyonlarına yönelik personel istihdamlarındaki son zamanlarda yaşanan düşüş, bölgedeki konuya ilişkin azalan ilgiyi veya faaliyeti değil; konuya ilişkin başka ca mekanizmalara yönelişi işaret etmektedir.
BM Barış Operasyonlarında Yaşanan Ölümler
Birçok çok taraflı barış operasyonu, devam eden veya şiddetlenen silahlı çatışmalar nedeniyle son derece kırılgan ve çatışmaların yoğun olduğu alanlarda sürdürüldü. Bu ortamlarda çalışan görevler, devlet dışı silahlı gruplardan ve diğer yağmacılardan sürekli gelen tehditlere ve saldırılara maruz kaldı. Bu durum, karmaşık güvenlik sorunlarının mevcut olduğu ortamlarda faaliyet gösteren BM barış operasyonlarının güvenliği konusundaki endişelerini daha da artırdı.
BM barış gücü askerlerinin ölümleri ve yaralanmaları hakkındaki 2017 “Cruz raporu”, tarafsız BM personeli olduklarını belli eden mavi renkteki kasklarının artık saldırılara karşı korunmak için yeterli olmadığını, hatta personelleri hedef haline getirdiğini ortaya koydu. Hem destek hem de eleştiri almış olan bu rapor, BM ve katkıda bulunan askerlerin diğer şeylerin yanı sıra, riskten kaçınmaya ve aksi takdirde onları tehdit edebilecek olan unsurlara karşı misyonların daha fazla operasyonel yetki kullanımına izin vermek için geleneksel barış gücü ilkelerinin daha esnek bir şekilde yorumlanmasını kabul ederek bu yeni gerçekliğe uyum sağlamaları için çağrıda bulundu.
Yaşanan ölümlerin sayısı, 2013–17 döneminde, 1993-1995 sonraki kritik dönemler olan BM’nin Bosna-Hersek, Kamboçya ve Somali’de yaşadığı ekstrem dönemlerdeki kayıplar ile kıyaslanacak olursa daha yüksekti. (bkz. 6 No’lu Grafik) 1000 kişi başına düşen düşman ölüm oranı da 2013-17 döneminde önceki yıllara göre belirgin olarak daha yüksekti. 1990’larda benzer ve hatta daha yüksek oranlar nadir olmamakla birlikte, 2000’li yıllarda iki ayrı durum rapor edilmiştir. İlki 2013–16 döneminde şiddet eylemleri sonucunda ölen BM barış gücü askerlerinin yarısının MINUSMA’da görev yapmasıdır. Aslında, 2013–2016 yıllarında, tüm BM barış operasyonlarında meydana gelen ölümlerin oranı, diğer yıllara kıyasla olağanüstü derecede yüksek değildi. Hatta 2016 yılında bu oran 1990-2017 dönemi içindeki en düşük orandı.
6 No’lu Grafik – BM Barış Operasyonlarında Yaşanan Ölümler
İkincisi 2017 yılında BM barış operasyonları kapsamında yaşanan ölümlerin dikkat çekisi şekilde artmış olmasıdır. BM barış operasyonları kapsamında 2017 yılında 58’i üniformalı personel (Asker ve polis) olmak üzere toplam 61 ölüm olayı yaşanmıştır. Üniformalı personel arasındaki ölümlerin oranı ‰61 ile 2016 yılına kıyasla iki kart artmıştı. 2017 yaşanan ölümlerin sayısı ve oranı 1994 yılından bu yana en yüksek seviyedeydi.
BM barış operasyonları kapsamında 2017 yılındaki personel ölümlerini tamamı Afrika’da meydana geldi ve saldırılarda öldürülen barış gücü personelinin büyük çoğunluğu Afrika ülkelerine mensuptu. 2017’de saldırılar sonucu hayatını kaybeden 61 personelden biri hariç geriye kalan tamamı üç BM barış gücü operasyonunda görevliydi: MINUSCA, MINUSMA ve MONUSCO. Somali’de 1993’te Mogadişu’da yaşananların ardından en kanlı olay olan Aralık 2017’de Kuzey Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde gerçekleşen saldırıda hayatını kaybeden 15 Tanzanya’lı MONUSCO barışı koruma görevlisi de bu sayıya dahildir.
7 No’lu Grafik – BM barış operasyonları kapsamında hayatını kaybeden üniformalı personel oranları
Türk askeri, ABD ile varılan mutabakat çerçevesinde kentin dış mahallelerine giriş yaptı. Yerel kaynakların verdiği bilgilere göre Türk askeri, kentin dış mahallelerinde devriye görevi icra etmeye başladılar. Bazı kaynaklara göre kente giriş yapan Türk silahlı Kuvveleri’ne bağlı birliklere ABD helikopterleri de eşlik etti.
Bölgenin terör örgütlerinden temizlenmesi amacıyla Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekatlarını icra eden Türkiye, Münbiç’e ilk defa giriş yapmış oldu. Geçtiğimiz günlerde ABD ile mutabakata varıldığı haberleri medyaya yansımıştı. ABD ile PKK’nın bölgeden çıkartılmasına yönelik varılan mutabakat neticesinde Türk askeri Münbiç’e kuzey ve batı yönlerinden giriş yaptı. Bölgeye giriş yapan zırhlı araçların üzerinde Türk bayrakları yer aldı.
Türk askerinin bölgeye girişi
ABD ile varılan mutabakat gereği TSK, kuzeyde Dadat mevkiinde asayişi sağlamak adına keşif ve mevzilenme faaliyetlerine başladı. Geçtiğimiz hafta Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yapılan açıklamaya göre Türkiye ve ABD askeri heyetlerinin Almanya’da bir araya gelerek mutabakata vardıkları bildirilmişti.
Türk askeri şu an için Cerablus ve Münbiç kent merkezinin arasında kalan bölgede konuşlanmış durumda. Türkiye’nin operasyonunu değerlendiren Güvenlik Uzmanı Abdullah AĞAR, bu operasyonun Türkiye-ABD ilişkileri açısında tarihi bir an olduğunu ve bu durumun dünya jeopolitiği açısında çok önemli bir gelişme olduğunu ifade etti.
TSK’dan Münbiç Açıklaması
TSK resmi Twitter hesabından yapılan açıklamada “Daha önce mutabık kalınmış Münbiç Yol Haritası ve Güvenlik Prensipleri doğrultusunda, Fırat Kalkanı Harekât alanı ile Münbiç arasında kalan hatta TSK ve ABD Silahlı Kuvvetleri unsurları tarafından 18 Haziran 2018 tarihinden itibaren bağımsız devriye faaliyetlerine başlanmıştır.” ifadelerine yer verildi.
Menbiç’te ABD askerleri ve PYD/PKK’lı teröristler yan yana
Münbiç’te Neler Yaşanmıştı?
Kent, 2012 yılında Özgür Suriye Ordusu’nun denetimine geçti. Daha sonra 2014 yılında IŞİD, kentin kontrolünü ele geçirdi. Ağustos 2016’da ise yaklaşık iki ay süren bir kuşatmanın ardından terör örgütü PYD/PKK, ABD’nin de desteğiyle kenti IŞİD’den geri almıştı. Böylece, IŞİD; silah, lojistik destek ve savaşçı geçirmek için kullandığı en önemli geçiş noktalarından birisini kaybetmiş oldu.
Londra merkezli El-Araby al-Jadeed gazetesinde 14 Haziran 2018 tarihinde çıkan habere göre Türkiye ve Rusya, Kuzey Suriye’de bulunan Tel Rıfat kasabası konusunda bir anlaşmaya varmış durumda.
24 Ağustos 2016‘da Türkiye sınırını ve 5 bin km²’lik bir alanı DEAŞ ve PYD/PKK‘dan arındırmak amacıyla Fırat Kalkanı Harekatı başlatıldı. Türk Silahlı Kuvvetleri, Fırat Kalkanı Harekatı‘nın sona ermesinden tam 295 gün sonra Afrin’e yönelik olarak Zeytin Dalı Harekatı‘nı gerçekleştirdi.
ÖSO’nun Tel Rıfat’a Girmesine İzin Verilmeyecek
Zeytin Dalı Harekatı başarı ile tamamlandı. Ancak operasyon bölgesinin güney doğusunda yer alan Tel Rıfat’a TSK unsurları operasyon düzenlemedi. Başbakan Binali Yıldırım tarafından Zeytin Dalı Harekatı’nın başarıyla tamamlandığının açıklanmasının ardından gözler bu bölgeye çevrilmişti.
El-Araby al-Jadeed gazetesinde yer alan habere göre TSK’ya bağlı birimler, birkaç ay önce bölgeye yerleşen Rus Askeri Polis Teşkilatı ile birlikte Tel Rıfat’ta konuşlanacak. Esad’a bağlı birlikler ve PYD terör örgütü ise bölgeden çekilecekler. Bu iddialar içerisinde önemli bir ayrıntı ise ÖSO’nun bu anlaşma kapsamında Tel Rıfat bölgesinde konuşlanmasına izin verilmeyecek olması.
Türkiye ve Rusya arasında varılan anlaşmanın ana amacının ise bölge halkının evlerine dönebilmelerini teminat altına almak olduğu bildirildi.
Esad’a yakın bazı kaynaklara göre ise SAA(Suriye Arap Ordusu) halihazırda bölgeden çekilmek için hazırlıklara başlamış durumda. Esad’a bağlı birlikler, Türkiye Afrin’de Zeytin Dalı Harekatı’nı yürüttüğü sırada Tel Rıfat’a konuşlanmıştı.
Anlaşma “Ön Uzlaşı” Niteliğinde
Türkiye ve Rusya’nın Tel Rıfat konusunda anlaştığına dair haberler Türk basınında da yer aldı. Yenişafak Gazetesi’nin haberine göre heyetler arası görüşmelerden çıkan sonuca göre PYD/PKK, Esad ve Şii milislerin bölgeden çıkartılması konusunda Türkiye ve Rusya arasında “ön uzlaşı” sağlandı.
İlk aşamada 60 bin sivilin bölgeye dönmesi planlanıyor. Türkiye ve Rusya tarafından varılan ön uzlaşmaya göre bölgedeki terör unsurları Tel Rıfat’ı terk edecek. Ardından ise kasabanın yönetimi yeni kurulacak olan yerel yönetime devredilecek. ÖSO birliklerini ise kasabaya ve çevre köylere girişine “bir süre daha” izin verilmeyecek.
Türkiye’nin bölgeyi terörden arındırmak için başlatmış olduğu Zeytin Dalı Harekatı’na Tel Rıfat’tan 800’e yakın genç katılmıştı. Tel Rıfat halkı Zeytin Dalı Harekatı’nda 30’dan fazla Şehit vermişti.
Dünya yakın siyasi tarihinin en ilginç zirvelerinden biri olan Trump-Kim Jong-un görüşmesi dün Türkiye saati ile 04:00’da Singapur’da gerçekleşti. İki lider 38 dakika boyunca baş başa görüştüler. ABD Başkanı Donald Trump ile Kuzey Kore lider Kim Jong-un arasında gerçekleşen bu tarihi zirve, birçok yönüyle ilklere sahne oldu.
ABD ve Kuzey Kore devlet liderleri, Kore savaşının ateşkes ile sona erdiği 1953 yılından bu yana ilk kez resmi olarak bir araya geldi.
Baş başa yapılan 38 dakikalık görüşmenin ardından ABD Başkanı Donald Trump, “Baş başa görüşmek çok iyiydi. Zirve çok çok iyi gidiyor; iki ülke arasındaki ilişki harika.” ifadelerini kullandı.
“Birçok insan bunun bir tür bilim kurgu filminden bölüm olduğunu düşünecek… Buraya açık fikirlerle geldik” diyen Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ise, Kore Yarımadası’nın nükleer silahlardan arındırılıp arındırılmayacağına ilişkin gazetecilerin ısrarlı sorularına yanıt vermedi.
Gerçekleşen tarihi zirvede ABD ve Kuzey Kore arasında bir de anlaşma imzalandı. Donald Trump-Kim Jong-un ikili görüşmesinden sonra heyetler arası görüşmelere geçildi. Heyetler arası görüşme yaklaşık 2 saat sürdü ve ardından çalışma yemeğine geçildi. Çalışma yemeğinin ardından açıklama yapan Donald Trump, “Hayal ettiğimizden çok daha başarılı bir görüşme oldu, şimdi imzalara geçiyoruz.” ifadelerini kullandı. Ardından ise imza törenine geçildi.
Ülkeler arasında yapılan anlaşmaya ilişkin olarak Donald Trump; “Önemli ve kapsamlı bir belgeye imza atacağız. Önemli görüşmeler gerçekleştirdik ve 2,5 saat içerisinde bir basın toıplantısı gerçekleştireceğim. Sayın Kim ve kendi adıma yazılı bir açıklama yapacağız.” dedi ve ardından şu açıklamayı yaptı;
“Kısa süre sonra her şeyi gereceksiniz. Son derece kapsamlı, ortak bir mektuba imza attık. Her iki tarafın da sonuçlardan etkileneceğini düşünüyorum. İki taraf da iyi niyetle yaklaştı, çaba gösterdi ve hazırlıklar yapıldı. Bugün yaşananlardan gurur duyuyoruz.
Söz konusu anlaşmanın içeriğine dair resmi bir açıklama bulunmuyor. Ancak ABD’li bir yetkilinin CNN televizyonuna yaptığı açıklamalara göre ABD ve Kuzey Kore arasında imzalanan anlaşma, tarafların müzakerelerde geldikleri aşamaları tescilleyen ve kazanımlarını koruma altına alan bir tespit belgesi niteliğinde.
Yaşanan bu gelişmelere ilişkin olarak ABD basını: “Kuzey Kore, yarımanın nükleerden arınması için çalışma taahhüdünde bulundu, Donald Trump-Kim Jong-un barış ve istikrarın tesisi için anlaştı” ifadelerine yer verdi.
İki ülke tarafından yapılan ortak açıklamada, liderler arasında mutabık kalınan hususlar ise şu şekilde;
ABD ve Kuzey Kore barış ve refah için iki ülke halklarının istekleri doğrultusunda yeni ABD-Kuzey Kore ilişkilerinin kurulmasını taahhüt etmektedir.
ABD ve Kuzey Kore, Kore Yarımadasında kalıcı ve istikrarlı bir barış düzeni kurulması için çabalarını birleştirecektir.
27 Nisan 2018’deki Panmunjom Deklarasyonu’nu yeniden teyit ederek, Kuzey Kore, Kore Yarımadasının nükleer silahlardan tamamen arındırılma sürecinin tamamlanması için çalışacağını taahhüt etmektedir.
BD ve Kuzey Kore, savaş esirleri ve kayıplarından geri kalanların ortaya çıkarılması ve hali hazırda kimliği belirlenenlerin bir an önce ülkelerine geri gönderilmelerini taahhüt etmektedir.
Başkan Trump ve Kim Jong Un, bu açıklamanın şartlarını tamamen ve hızlı bir şekilde uygulamayı taahhüt eder.
De Facto ve De Jure kavramları siyaset biliminde, jeopolitik konularda veya nüfus sayımlarında karşılaşılan, ancak günlük hayatta pek de aşina olunmayan kavramlardır. Siyasi tartışmalarda bile adından bahsedilmeyen bu kavramlar, aslında Türkiye’nin de içinde bulunduğu jeopolitik konularda (KKTC) örnekler barındırmaktadır.
De Facto ve De Jure kavramlarının jeopolitik olarak incelemeden önce, anlamlarını ele almak daha faydalı olacaktır. Her iki kavram da Latince kökenlidir ve birbirlerinin zıttı olaraktan nitelendirilebilinir. De Facto kelime anlamı olaraktan “gerçekte olan-fiili-uygulamada olan” gibi anlamlar taşımaktadır. De Jure ise “kanuna göre-hukuka göre” anlamlarını taşımaktadır. Her iki kavram incelendiğinde zıt gibi görünmeyebilir, ancak örnekler incelendiğinde iki kavramın aslında birbirinden farklı olduğu anlaşılacaktır.
Örneğin Türkiye’de bulunan herhangi bir haritayı elimize aldığımızda yavru vatan KKTC ile GKRY’nin ayrı olduğu ve her ikisininde farklı birer devlet olduğu görülür.
Google Haritalar’da Kıbrıs Adası (Büyütmek için tıklayın)KKTC & GKRY
Dünya’da De Facto bölgelere en güzel örneklerden birisi olan KKTC bağımsız bir devlettir. KKTC uluslararası ilişkilerde Türkiye ve Libya tarafından tanınmış bir devlettir. Bu kadar az ülke tarafından tanınması KKTC’yi uluslararası alanda yok sayamaz. Çünkü o bölgeye gittiğinizde, De Facto kavramında geçen “gerçekte olan-fiili” durumla karşılaşılacaktır. Şöyle ki, KKTC’de dalgalanan bir bayrak, Türk askeri veya bağımsız bir meclis bulunmaktadır. Böylesi durumlarda Rumların veya Yunanların iddia ettiği şekilde KKTC’yi kimse yok sayamaz. Yok sayma durumları ancak kağıt üzerinde kalacaktır, çünkü o bölgeye gitmek istediğinizde vize için karşılaşacağınız devlet bellidir.
De Jure haritalarında ise Kıbrıs adasının haritası şu şekildedir:
De Jure Kıbrıs Haritası
Yine yanı başımızda komşumuz olan Gürcistan’da da De Facto devletler mevcuttur. Abhazya ve Osetya devletleri Rusya desteği ile Gürcistan’dan fiili olaraktan ayrılmış ve birer De Facto devlet haline gelmişlerdir.
De Facto Gürcistan Haritası
Normal haritalarda gördüğümüz De Jure hali ise şu şekildedir:
De Jure Gürcistan Haritası
Dünya’da birçok örneği bulunan De Facto devletler, haritalarda gözükmemesine rağmen gerçekte mevcudiyetleri bulunmaktadır. Yine Suriye haritasına bakıldığında kim Suriye’nin tek parça olduğunu söyleyebilir?
Dolayısı ile haritalar bizleri yanıltabilir. Dünya’nın herhangi bir yerinde seyahat ettiğinizde birden bire yolların askerler tarafından kapatıldığını ve size kimlik sorduklarını görebilirsiniz. Moldova’da giderken birden yolunuz tanklar ile kesilebilir veya bir Türk toprağı olan Azerbaycan Dağlık Karabağ’a yaklaştığınızda Ermenistan tarafından mermiler tarafından karşılaşabilirsiniz.
Avrupa Birliği’nin Birleşik Krallık dışarıda bırakıldığında en büyük üçüncü ekonomisi ve kurucu üye sıfatlarına sahip olan İtalya’da 4 Mart 2018’de genel seçimler yapıldı. Temsilciler Meclisi ve Senato üyelerinin belirlendiği seçimlerden hiçbir parti tek başına hükümeti kuracak çoğunluğa ulaşamadı. Hatırlatalım: İtalya’da koalisyonların önüne geçebilmek için dönemin Başbakanı Matteo Renzi tarafından ‘’Italicum’’ adlı yeni bir yasa Temsilciler Meclisi’ne sunulmuş ve 340 milletvekili tarafından kabul edilmiştir. Yasaya göre %40 ve üzeri oy alan parti tek başına hükümet kurma çoğunluğuna erişebilecekti. Ancak seçimlerde hiçbir parti tek başına %40’ı yakalayamadı.
Seçimlere Beş Yıldız Hareketi ve Özgürlük ve Eşitlik Hareketi tek başına katılmayı tercih ederken hem merkez sağda hem de merkez solda bir ittifak kuruldu. Merkez sağda Kuzey Ligi, Forza İtalya, İtalya’nın Kardeşleri ve İtalya Bizimle adlı milliyetçi partiler yer aldı. Merkez solda ise, Demokratik Parti, Daha Fazla Avrupa, Beraber Hareketi, Popüler Halk Listesi ve ayrılıkçı Tirol partileri yer aldı.
Siyasi Partiler
Alınan Oy
Alınan Oy Oranı
Milletvekili Sayısı
Beş Yıldız Hareketi
10.732.066
%32.68
227
Özgürlük ve Eşitlik Hareketi
1.114.799
%3.38
14
Merkez Sağ İttifakı
12.152.345
%37.00
265
-Kuzey Ligi
5.698.687
%17.35
125
-Forza İtalya
4.596.956
%14.00
104
-İtalya’nın Kardeşleri
1.429.550
%4.35
32
-İtalya Bizimle
427.152
%1.30
4
Merkez Sol İttifakı
7.506.723
%22.85
122
-Demokratik Parti
6.161.896
%18.76
112
-Daha Fazla Avrupa
841.468
%2.56
3
-Beraber
190.601
%0.58
1
-Popüler Halk Listesi
178.107
%0.54
2
-Güney Tirol Halk Cephesi + Trentino Tirol Otonom Partisi
134.651
%0.41
4
Temsilciler Meclisi’ni belirleyen yukarıdaki tabloya göre hiçbir parti ve ittifak %40’ı geçemedi. Beş Yıldız Hareketi, en çok oyu alan parti olduğu için Cumhurbaşkanı Sergio Mattarella tarafından hükümeti kurma yetkisini alacaktı. Ancak sorun, hükümetin kiminle kurulacağı idi. Mart ayı Temsilciler Meclisi ve Senato’da grupların belli olması, başkanlarının seçilmesiyle geçti. Temsilciler Meclisi Başkanı Beş Yıldız Hareketi’nden Roberto Fico olurken Senato Başkanı Beş Yıldız Hareketi ile merkez sağ ittifakı üyelerinin vardığı anlaşma ile Maria Elisabetta Alberti Casellati oldu. Casellati İtalya’nın ilk kadın Senato Başkanı oldu. Casellati’nin Forza İtalya lideri Berlusconi’ye yakınlığı biliniyor.
Nisan ayının ilk iki haftasında hükümeti kurma görevini vereceği partiyi belirlemek için Cumhurbaşkanı Mattarella tarafından siyasi partilerle iki turlu görüşmeler yapıldı. Ancak bir sonuç alamadı. Bunun üzerine Senato Başkanı Casellati’yi Beş Yıldız Hareketi ile merkez sağ ittifakı üyeleri arasında koalisyon ihtimali olup olmayacağını öğrenmesi için görevlendirdi. Ancak bu görüşmelerden de bir sonuç alınamadı.
Beş Yıldız Hareketi ile merkez sağ ittifakı arasındaki temel sıkıntı Forza İtalya’nın lideri Berlusconi idi. Karşılıklı suçlamalar ve hakaretlerle devam eden süreçte koalisyon kapıları kapandı. Beş Yıldız Hareketi, Kuzey Ligi’nin ittifaktan ayrılarak kendisiyle koalisyon görüşmesi yapmasını talep ediyordu. Lakin Kuzey Ligi, ittifakı terk etmeyeceğini duyurdu ve teklifi kabul etmedi.
Cumhurbaşkanı Mattarella, bu kez de Temsilciler Meclisi Başkanı Roberto Fico’yu görevlendirerek Beş Yıldız Hareketi ile merkez soldaki Demokratik Parti ile olası bir koalisyonun kurulup kurulamayacağı ihtimalini yoklamasını istedi. Bu adım da Demokratik Parti’nin olumsuz tavrı ile başarısızlıkla sonuçlandı.
Seçimlerin üzerinden iki ay geçmesine karşın hükümetin kurulamamış olması, tüm partilerin birbirlerini suçlamasına yol açtı. Beş Yıldız Hareketi ve Kuzey Ligi, temmuz ayında erken seçim olmasını talep ederken, Cumhurbaşkanı Mattarella ise tarafsız bir hükümetin kurularak 2019’a kadar yönetimde kalmasını savunuyordu. Ancak erken seçim, koalisyon arayışları sırasında kavgaya tutuşan Beş Yıldız Hareketi ve Forza İtalya’ya yaramayacaktı. İki parti de anketlere göre yüz üç oy kaybı yaşarken, oyları Kuzey Ligi’ne kayıyordu. Bu sebeple Berlusconi, partisinin daha fazla oy kaybı yaşamasını göze alamayarak ittifak ortağı Kuzey Ligi ile Beş Yıldız Hareketi’nin koalisyon kurmasına ses çıkarmayacağını açıkladı. Müzakere masasına hemen oturan Beş Yıldız Hareketi ve Kuzey Ligi kısa sürede ‘’Değişim Koalisyonu’’ adını verdikleri hükümeti kurmayı başardı.
Seçimlerden iki buçuk ay sonra kurulabilen Değişim Koalisyonu’nun Başbakanı, koalisyon ortaklarının başkanlarından biri değil, özel hukuk profesörü olan Giuseppe Conte olacaktı. Koalisyon liderleri ise Başbakan Yardımcılığı ve yanında birer bakanlık alacaktı. Hazırlanan hükümet programı Kuzey Ligi’nin ittifak ortakları tarafından tepki topladı. En sert muhalefeti ise aşırı sağcı İtalya’nın Kardeşleri Partisi yaptı.
23 Mayıs’ta Giuseppe Conte, Cumhurbaşkanı Mattarella’dan hükümeti kurma yetkisini aldı ancak kurulan hükümet Mattarella tarafından onaylanmadı. Yeni kurulacak hükümetin Ekonomi Bakanı adayı Paolo Savona, Euro karşıtı olduğu iddiasıyla veto yedi. Koalisyon ortaklarının sert tepkisine neden bu olay sonunda Conte, görevini 27 Mayıs’ta iade etti.
Conte’nin hükümeti kuramamasına en büyük tepkiyi Beş Yıldız Hareketi gösterdi. Cumhurbaşkanı Mattarella’nın Anayasa’nın 90. Maddesine göre yetkisini açtığı gerekçesiyle azli talep edildi. İtalya Anayasası’na göre Cumhurbaşkanı’nın azli için Parlamento’da salt çoğunluk ardından da AYM onayı gerekiyor. Ancak Cumhurbaşkanı’nın azli için Beş Yıldız Hareketi dışında hükümetin diğer ortağı Kuzey Ligi’nden bir açıklama gelmedi. Forza İtalya lideri Berlusconi ise Cumhurbaşkanı’nın suçlanmasını sorumsuzluk olarak nitelendirdi. Bu konuda yeterli desteği bulamayan Beş Yıldız Hareketi geri adım atmak zorunda kaldı.
28 Mayıs’ta Cumhurbaşkanı Mattarella, hükümeti kurma görevini bağımsız siyasetçi Carlo Cottarelli’ye verdi. Cottarelli, Uluslararası Para Fonu (IMF)’nun Türkiye Masası eski şefi olarak görev yaptı. Teknik bir seçim hükümeti kurmak isteyen Cottarelli, 2019’a kadar ülkeyi yönetmeye talip olduğunu, 2019’da yapılacak yeni bir seçimle görevi devredeceğini ve bir daha aday olmayacağını açıkladı.
Demokratik Parti’nin güven oylamasında destek vereceğini açıkladığı Cottarelli’ye Beş Yıldız Hareketi ve Kuzey Ligi’nden destek çıkmadı. Lig lideri Matteo Salvini, Berlusconi’nin Cottarelli’yi desteklemesi durumunda kurulan ittifakın dağılacağını söyledi. Bunun üzerine Forza İtalya bir açıklama yaparak teknik hükümete güvenoyu vermeyeceklerini açıkladı.
Tüm bu gelişmeler Euro bölgesini sarstı ve İtalya’da ciddi bir siyasi krizin kapıda olduğu yorumları yapıldı. Öte yandan Beş Yıldız Hareketi ve Kuzey Ligi yeniden bir araya gelerek Savona’ya başka bir bakanlık vererek göreve yeniden talip oldu. Kuzey Ligi, Savona konusunda ısrar etse de hükümetin kurulma arzusu daha ağır bastı. 31 Mayıs akşamı Cottarelli, hükümeti kurma ihtimalinin arttığını ifade ederek görevi Cumhurbaşkanı Mattarella’ya iade etti.
Aynı günün akşamında Cumhurbaşkanı Mattarella ile Değişim Koalisyonu’nun Başbakan adayı Giuseppe Conte bir araya geldi. Conte’nin sunduğu hükümetin kabul görmesiyle bu kez kriz yaşanmadı ve gece yarısı hükümet resmen kurulmuş oldu.
1 Haziran’da yemin ederek görevine başlayan Değişim Hükümeti’nde 18 bakan yer alıyor. Bakanların 5 tanesi kadınlardan oluşuyor. Değişim Hükümeti’nin kabinedeki en önemli yeniliği Güney Bakanlığı ve Engelliler Bakanlığı kurmuş olması.
Başbakan
Giuseppe Conte
Bağımsız
Başbakan Yardımcısı ve İçişleri Bakanı
Matteo Salvini
Kuzey Ligi lideri
Başbakan Yardımcısı ve Çalışma ve Sosyal Politikalar Bakanlığı
Luigi Di Mario
Beş Yıldız Hareketi lideri
Dışişleri Bakanı
Enzo Moavero
Bağımsız
Ekonomi ve Finans Bakanı
Giovanni Tria
Bağımsız
Savunma Bakanı
Elisabetta Trenta
Bağımsız
Avrupa ile İlişkiler Bakanı
Paolo Savona
Bağımsız
Bölgesel İlişkiler ve Otonomlar Bakanı
Erika Stefani
Kuzey Ligi
Değişim Hükümeti, Türkiye saati ile 17.00’de Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na giderek yemin törenini gerçekleştirdi. Ardından da ilk Bakanlar Kurulu toplantısı gerçekleştirildi. Batı Avrupa’nın sistem karşıtı ilk hükümetini ilk tebrik eden Avrupa’da müttefiklerini bir bir artıran Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin oldu. Putin’in Conte’ye gönderdiği telgraf İtalya ile ilişkilerin geliştirilmesine yönelik ifadeler içeriyor. Değişim Hükümeti’nin güven oylaması ise hafta başında ya da salı günü yapılacak.
Değişim Hükümeti’nin Batı Avrupa’da sistem karşıtı ilk hükümet olarak görülmesinin pek çok sebebi var. Bunlardan en önemlisi de Euro bölgesi ile çelişen vaatleri. Hükümet AB ve Euro bölgesi ile sorunu olmadığını ifade etse de vaatler tam tersini işaret ediyor. Değişim Hükümeti’nin ‘’Değişim Hükümeti için Sözleşme’’ adını verdiği önemli vaatlerine bakalım:
Düşük gelirli vatandaşlara ayda 780 euro ödeme yapılması savunuluyor.
Gelir vergilerinin düşürülerek yüzde 15-20 oranlarına sabitlenmesi hedefleniyor.
AB’nin Rusya’ya uyguladığı yaptırımların kaldırılması isteniyor. Rusya’nın bir tehdit değil NATO ve AB için potansiyel bir ortak olduğu savunuluyor.
500 bin olduğu iddia edilen kural dışı göçmenin geri gönderilmesi hedefleniyor. Dublin Sözleşmesi’nin yeniden düzenlenmesi isteniyor.
Türkiye ile AB üyelik müzakerelerinin durdurulmasını istiyor.
‘Fornero Kanunu’ olarak da bilinen emeklilik yaşını 67’ye çıkaran reformun gözden geçirilmesi isteniyor.
AB bütçesinde esneklik talep ediliyor.
Aşırı sağcı Kuzey Ligi ile sistem karşıtı popülist Beş Yıldız Hareketi’nin kurduğu Değişim Hükümeti’nin ne kadar süre görevde kalacağı belirsiz. Şu anki tabloya göre koalisyonun beş yıl görevde kalması pek de mümkün görünmüyor. Sistem karşıtlığının, Avrupa Birliği ile sorunlar yaşaması muhtemeldir. Ayrıca İtalya, Yunanistan’dan sonra kamu borcu en yüksek olan AB üyesi. Bu kamu borcu vergi oranlarının düşürülmesi, düşük gelirli vatandaşlara 780 euro ödenmesiyle daha da yükselebilir. Bu da İtalya için yeni bir kriz anlamına geliyor. Bu finansal krizin ‘’Exitaly’’ halini alıp almayacağı ise merak konusu.
1 Haziran 2018 – Güncelleme: Karabağ’da mevzi hattındaki son gelişmelere göre Azerbaycan ordusu Kuzey Nahçıvan’da 3 bölgede ilerleme sağladı. Ele geçirilen bölgelerin dağlık arwzi olduğu ve buralarda Ermeni varlığının olmadığı bildirildi.
Karabağ’da son durum haritası (Kuzey Nahçıvan)
Kırmızı taralı alan : Ermeni Ordusu’nun bulunduğu alan
Sarı çizgi ile çekilmiş yerler: Azerbaycan Ordusu’nun eski mevzileri
Sarı ile boyanmış alan: Azerbaycan Ordusu’nun ilerlediği bölgeler
Bu yazımda sizleri akademik anlamda yorucu tanımlara ve açıklamalara maruz bırakmadan, istihbarata dair yaşanmış, kısa ve hoş bir hikâye sunmak istiyorum. Bu hikâyede ortaya koymak istediğim ana fikir ise bir istihbarat elemanının faaliyet icra edeceği coğrafyayı, yerel halkın kültürel ve dini kodlarını tanımasının önemidir. Bu durumu önemini idrak edebildiğimiz zaman dünyanın en güçlü istihbarat teşkilatlarının neden Ortadoğu coğrafyasında istedikleri başarıları elde edemediklerini, halkımız üzerinde oynadıkları oyunların neden başarılı olamadığını istihbaratın kültürel boyutu ile anlamlandırmış olacağız. Gelelim hikâyeye…
Ankara’da emekli bir MİT mensubundan bizzat dinlediğim bu hikâye beni hem güldürmüştü hem de istihbaratın kültürel boyutu ile alakalı düşünmeye sevk etmişti. Daha önceleri akademik anlamda çalıştığım konuların gerçek hayattaki yansımalarını görmek bana başka bir bakış açısı kazandırmıştı. Hikâye şu şekilde;
“Geçmişte MİT adına görev icra ettiğim zamanlarda bir NATO görevi kapsamında Kosova’ya istihbarat çalışması yapmaya gitmiştim. NATO müşterek istihbarat ekibi olarak 7 kişiydik. Ekibimizde Amerika, Fransa ve İngiltere istihbarat servislerinin elemanları vardı. Türkiye’yi temsilen de ben vardım. Ekip olarak çeşitli faaliyetler icra ediyor ve elde ettiğimiz bilgileri raporluyorduk. Tabi tam teçhizatlıydık. Teknolojik ekipmanımızın yanında askeri operasyon icra edebilecek silah kapasitemiz de vardı.
Bir sabah çok güzel bir güne uyandık. Hava çok güzeldi ve ben çok zinde uyanmıştım. Yabancıların “Safe Hause” olarak tabir ettiği güvenli evde diğer istihbaratçıların kiminin elinde evraklar var bir şeyler okuyor, kimi silahının bakımını yapıyordu. Biraz onlarla sohbet ettim ve zaman geçirdim. Öğleye doğru kendime güzel bir kahve yapıp bir de sigara yakarak bu güneşli ve güzel günü değerlendirmek istedim. Kahvemi ve sigaramı alarak balkona çıktım ve mahalleyi izlemeye başladım. Kahvemden iki yudum almıştım ki etraftan silah sesleri gelmeye başladı. Tam otomatik silahlarla çok yakınımızdan ateş açılıyordu. Bu sırada Amerikalı istihbaratçı korkudan neredeyse oturduğu koltuktan düşecekti. Hemen hepsi silahlarını kaptılar ve dairenin içinde yere yattılar.
Bir tanesi bana olanca gücüyle bağırıyordu, çabuk içeri gir orada öleceksin diye. Bir taraftan da bana silah uzatmaya çalışıyordu. Bense kahvemden bir yudum daha aldım, gülümseyerek onlara baktım ve hiç istifimi bozmadan balkondan mahalleyi izlemeye devam ettim. Ekip arkadaşlarım hayretle beni izliyorlardı. Şokta olduğumu düşünmüşlerdir muhtemelen. Tabi hala kimse kafasını kaldıramıyor, yattıkları yerden bana bağırıp duruyorlardı. Gelelim işin aslına…
Ben doğu kültürünü bilen ve yöredeki Müslüman halkı tanıyan bir Türk istihbaratçı olarak olayı ilk saniyesinde anlamıştım. Mahallede bir düğün vardı ve muhtemelen yerel halk kutlama yapmak amacıyla otomatik silahlarla havaya ateş ediyordu. Bundan dolayı hiç kıpırdamadım ve eğlenceyi seyrettim. Ancak görev yaptığı sahanın kültürel kodlarından bihaber olan NATO personelleri ise korkudan neredeyse kalp krizi geçirecekti. Birkaç dakika sonra ilk şoku atlatmışlardı, olayın iç yüzünü onlara da anlattım ve bu duruma hep beraber güldük. Böyle bir kültürümüzün olması onları çok şaşırtmıştı.”
İstihbaratın kültürel boyutu ile alakalı okuyacağım sayfalarca akademik bilgi bile eminim ki beni bu konuda bu hikâye kadar aydınlatmayacaktı. Bu sebeple sizlerle paylaşmak istedim. Zamanında bir yazı okumuştum ve bu yazıda istihbaratın ne olduğu ile alakalı sayfalarca akademik bilgi vardı. Ancak sonuç kısmındaki şu ifade beni hayli etkilemişti; “Buraya kadar anlatılanlar istihbaratın %10’luk kısmını oluşturmaktadır. Geriye kalan %90’lık kısım ise savaş alanındaki komutanın sahayı okuması ve hisleridir.” Saygılarımla…