11 Mayıs’ta Irak istihbaratı tarafından düzenlenen operasyonda üst düzey üyeler yakalandı. Yakalanan kişilerin isimleri ise; Saddam el-Cemal, Ömer el-Karbuli, Muhammed el-Kadir ve Essam el-Zevbai, idi. Operasyon direkt olarak Irak istihbaratı tarafından yapılsa da zemininde Türk istihbaratının etkisi vardır. Bunu belirtmek için dört kişinin yakalandığı operasyonun arka planını anlatmak gerekir. Anlatmaya öncelikle 8 Şubat’tan başlayalım.
8 Şubat’ta IŞİD’in 5 numarası ve uluslararası en çok aranan teröristlerden olan İsmail el-İthavi Sakarya’da yakalandı. Öncesinde Türk ve Irak istihbaratının takibe aldığı İthavi, yakanlandığında 6 gün boyunca Türkiye’de sorgulandı ve ardından Irak’a 14 Şubat’ta teslim edildi. Sonrasında CIA tarafından sorgulandığı ve sorgu ardından el-İthavi’nin ABD’ye verilebileceği iddia edildi.
En önemli iki ayrıntı ise, CIA aldığı bilgiler sayesinde Nisan ortasında Deyrizor’un Hajin kasabasında 39 IŞİD üyesini öldürmesi ve IŞİD’in kullandığı banka hesapları ile gizli iletişim kodlarına ulaşmasıydı.
Dört kişi ve el-İthavi arasındaki bağlantı, el-İthavi’nin yakalandığı zaman ele geçirilen telefon ile ortaya çıktı. Telefonda, terör örgütü üyeleri arasında yaygın olan Telegram uygulamasıyla dört kişi ile bağlantı kuran Iraklı istihbarat yetkilileri, bu dört kişiyi tuzağa düşürdü. İletişim esnasında, dört kişi Irak’a geçmeleri için kandırıldılar ve Suriye’den Irak’a geçiş sağladılar. Böylelikle, teröristler güvenlik güçleri tarafından yakalandılar.
Geniş çaplı operasyon kapsamında tutuklanan toplam beş üst düzey IŞİD üyesinin isimleriyle beraber Irak televizyon kanalı tarafından paylaşılan son görüntüleri.
Yakalanan isimler arasında vurgu yapılması gereken ve üst kademede olan kişi Saddam el-Cemal’dir. El-Cemal’in diğer üç üyeden daha yüksek kademede olmasının sebebi, IŞİD lideri el-Bağdadi’nin ölmesi durumunda onun yerine geçecek kişi olmasıydı. Ayrıca el-Cemal, IŞİD’in infaz videolarını hazırlayan kişilerdendir. El-Cemal üzerinden, Türk istihbaratı sayesinde yakalanan ve el-Cemal ile yakın bağlantısı olan Kasr el-Haddavi’ye vurgu yapmak gerekiyor.
Irak televizyon kanalı dört üst düzey üyenin görüntülerini paylaştı.
27 Nisan’da İzmir’de, İzmir MİT Bölge Başkanlığı ve emniyet güçleri tarafından gerçekleştirilen operasyon sonucu Kasır el-Haddavi ile beraber M.M., M.E.Z. ve Ö.M. de yakalandı. Açıklamalara göre el-Haddavi, Türkiye’de bugüne kadar yakalanan üst düzey IŞİD üyelerinden biri. Ayrıca, 700 sivilin ölümünden sorumlu kişidir.
Operasyon öncesi kaçış planı hazırlayan Haddavi, İzmir’den deniz aracılığıyla yasa dışı şekilde geçmeyi ve göçmenlerin arasına karışmayı planlamıştı. el-Haddavi yakalandıktan sonra üzerinden ABD doları ve sahte isimli göçmen kimlik kartı çıktı.
El-Haddavi yakalandığında, medyaya servis edilen resimde en son yakalanan dört üst düzey IŞİD üyesinden ikisi o resimde bulunuyordu.
El-Haddavi’nin el-Cemal ile olan bağlantısı ise ikisinin akraba olmasıdır. 4 Mayıs’ta çıkan haberlere göre sorgusunda, 2017’de Suriye’nin Şaidat kasabasında gerçekleşen katliam sonucu 700 kişinin ölümünden sorumlu olduğunu itiraf etmişti. 15 Mayıs’ta ise, el-Cemal’in kardeşiyle evli olduğunu itiraf etti ve IŞİD’in infazcı grubunda olduğunu da söyledi.
Gelişmelerden yola çıkarak, MİT’in terörle mücadelede ve özellikle IŞİD’in kilit isimlerine karşı gerçekleştirilen operasyonlarda, gerek ülke içerisinde gerekse uluslararası boyutta başarılı olmuştur ve katkısı büyüktür.
Sınırlarını çizmek oldukça zor olduğu için, terör ve terörizme alelade bir tanım yapmak ya da ”terör şudur” demek oldukça zordur. Bu yüzden kavramsal bir açıklama yapmak ve tarihsel gelişimini incelemek, terörü anlamak için faydalı olacaktır.
Terörün Etimolojisi ve Anlamı
Kökünü Latince “terrere” sözcüğünden alan terör, “korkudan sarsıntı geçirme” veya “korkudan dehşete düşmeye sebep olma” anlamlarına gelir. Dilimize Fransızca “terreur“ kelimesinden geçmiştir. Terörün ilk defa bu şekliyle kullanılmasına, 1789 yılında, Dictionnarire de I’Academie Française’nin baskısında rastlanır. Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde, “Yıldırma, cana kıyma ve malı yakıp yıkma, korkutma, tedhiş” olarak tanımlanır.
Oxford Sözlük’te “Genellikle siyasal nedenlerle, halkın gözünü korkutmak ve halkı yıldırmak için dehşet öğesini kullanmak” olarak tanımlanır. En geniş anlamda terör, siyasî ya da toplumsal anlamda birtakım değişiklikler meydana getirmek için yasa dışı güç/şiddet kullanımı olarak görülebilir.
Terör Unsurları
1- İdeoloji: Her terör örgütünün olmazsa olmaz unsuru ideolojilerdir. Terör örgütleri, benimsediği ideoloji doğrultusunda ilerlemekte, stratejilerini bu doğrultuda belirlemektedir. Bu ideolojiler Komünist (Marksist-Leninist-Maoist) ideoloji, Milliyet-etnik kaynaklı ideoloji (Faşizm, Kürtçülük, Ermeni Milliyetçiliği gibi) ve dini kaynaklı ideoloji olabilir. Bu kapsamda örgütler, “siyasi eğitim” adını verdikleri eğitimler ile örgüt üyelerine ideolojik dersler vermektedir. Siyasi ve ideolojik eğitim sayesinde hem bilinçlendirme hem de sadakat sağlanmış olur.
2- Örgüt Unsuru: Örgüt, belli bir hedefe ulaşmak için başta insan ve ekonomik kaynaklar olmak üzere kaynakların yönetilmesi anlamına gelir. Terör örgütleri genelde, örgüt lideri ile ona bağlı üst düzey sorumlular ve daha alt düzeydeki bölge, il ve birim sorumluları şeklinde örgütlenir. Örgütsel yapılanmada, temel ihtiyaç olan güvenlik için, illegal teşkilatlanma ve gizlilik esastır.
3- Şiddet Unsuru: Terör örgütlerinin hedeflerine ulaşmadaki en önemli araç şiddettir. Örgütler şiddet eylemleri sayesinde topluma korku salmayı, halkta bıkkınlık ve yılgınlık duygusu oluşturmayı, vatandaşın devlete olan güvenini sarsmayı ve kaos ortamı oluşturmayı hedefler. Genelde böyle bir ortam oluşturmada hedeflenen şey, hükümet politikalarına etki edebilmektir. Terör örgütleri ancak böyle bir ortamda hedeflerine ulaşabilirler.
Terörizm Kavramı
Terörizm kavramı, terör yöntemlerinin siyasi bir amaçla örgütlü, sistemli ve sürekli bir şekilde kullanılmasını benimseyen bir stratejidir. Terör terimi, dehşet ve korkuyu belirtirken, terörizm, bu kavrama süreklilik ve siyasal içerik katmaktadır. Buradan hareketle terörizm, Savaş ve diplomasi ile kazanılmayan sonuçları elde etmek, korkutmak ve itaat ettirmek için bir teoriye, felsefeye ve ideolojiye dayanılarak siyasi maksatlarla iradi olarak terör ve şiddetin sistemli ve hesaplı bir şekilde kullanılmasıdır.
Terörizmin Amaçları
Terörizmin temel amacı, bir davaya veya siyasal anlaşmazlığa dikkat çekmektir.
Kargaşa yaratarak toplumun direnme gücünü kırmak.
Yerleşik sosyal ve siyasal düzenin arkasındaki halk desteğini şiddet yoluyla zayıflatmak.
Bazı güçler tarafından birtakım siyasi ve ekonomik çıkarlar sağlamanın da aracı olmak.
Baş eğdirmek ve itaat ettirmek.
Kitlelere yönelik hedef gözetmeyen şiddet eylemleriyle, toplumun güven duygusunu ortadan kaldırarak, halkın can derdine düşmesini ve olaylara tepkisiz kalmasını sağlamak.
Belli bir kazanım elde etmek maksadıyla hedef alınan ülke ve toplumda ortam oluşmasına aracılık etmektir.
Uluslararası Terörizm
Uluslararası terörizm ise, terörün sınır aşan bir hal almasıdır. Şiddet eylemlerinin devletlerarası bir boyut kazanmasıyla beraber, 1960’tan sonra uluslararası ilişkiler disiplininde yer bulmuştur. Devletler, çeşitli nedenlerden dolayı terörü bir maşa olarak kullanabilmektedir. Devletler, ekonomik veya politik çıkarları söz konusu olduğunda ya da başka bir devletle milli politikaları çatıştığında, terörü yıpratma ve dayatma aracı olarak kullanabilmektedir. ”Terörizm, savaş ve diplomasi ile elde edilemeyen sonuçları elde etmek için yapılan eylem veya eylemlerdir” sözü de bu gerçeği yansıtmaktadır.
Terörizm Türleri
1- Aşağıdan Terörizm: Yaklaşık 2000 yıllık tarihi olan en yaygın terör şeklidir. Yönetilenlerin var olan politik düzene karşı çıkmak, onu yıkmaya ya da ona karşı olan öfkeyi ifade etmek için yaptıkları terördür. Toplumda var olan adaletsizliğe karşı çıkmak, ortadan kaldırmak ve bu duruma ilgisiz ve uyuyan kesime de dikkat çekmek ve onları uyandırmak hedeflenir. Yönetilenler, adaletsizliğin ve düzensizliğin nedeni olan yöneticilere karşı eylemler yapar.
2- Yukarıdan Terörizm: Totaliter bir terör çeşididir. Yönetenlerin, seçkinlerin ya da egemen kesimin uyguladığı terördür. Yönetenlerin muhaliflerini zayıflatmak amacıyla vatandaşlarına uyguladığı şiddet ve sindirme girişimidir.
3- Devlet Terörü: Bir devletin başka bir devleti ya da devletin tüm unsurlarını hedef alarak yaptığı terördür. Hedef alınan devlete karşı girişilen her türlü, korkutma, sindirme, yıldırma gibi eylemlere denir. KGB, MOSSAD, SWAMA gibi örgütlerin başka ülkelerde yaptığı terör faaliyetleri örnek olarak gösterilebilir. Bazı kaynaklarda ‘yukarıdan terör’ yerine de kullanılabiliyor.
4- Devrimci Terörizm: İşçi sınıfını savunmak adına yapılan terördür. Genel olarak Marxist amaçlar güdülmeye çalışılır.
5- Siyasi ve İdeolojik Terörizm: Bir ideolojik düşünceyi diğer ideolojilere hakim kılmak için yapılan terör eylemleridir. Hedef alınan ideoloji sindirmeye ve yıldırılmaya çalışılır.
6- Narko Terörizm: Terörün çok maliyetli bir iş olması nedeniyle finanse edilmesi zordur. Bu durumda maliyeti düşük; karı fazla olan uyuşturucu maddeler terör örgütlerinin ilgi odağı olmuştur. Terör örgütlerinin gelir kaynaklarında üst sıralarda uyuşturucu ticareti de yer alır.
7- Bölücü (Etnik) Terörizm: Etnik ve milliyetçi ayrılıkları amaçlayan terördür. Bu tarz terör örgütleri, bir ulusun ya da kültürün bağımsızlığını hedefler. Uluslararası arenada en çok sevilen ve sempati duyulan terör örgütleridir. PKK ve PYD en iyi örnekleridir.
8- Medya Terörizmi: İlk terör olaylarından incelenmeye başlandığında terör asıl amacının öldürmek değil; duyurmak olduğu görülür. İlk terör olayları insanların gözünün önünde işlenirken, medyanın gelişmesiyle beraber terörizm de yeni bir boyut kazandı. Brian Jenkins’ın “terör gerçek kurbanı değil, izleyici kitlesini hedeflediğinden bir tiyatrodur ve bu tiyatronun reklamının yapılmasında medya teröristin en iyi dostudur.” sözü bu gerçeği yansıtır. Hatta bazı düşünürlere göre, terör propaganda için yaşadığı için medya onu azdırmıştır.
9- Din Terörizmi: En tehlikeli terördür. Çünkü bu örgütlere katılan insanlar öldürmeyi kutsal sayar. Dini ya da ahlaki bir sınır tanımazlar. Buda dünyanın en büyük facialarına zemin hazırlar. Dini ya da inançsal farklılıklarla meşrulaştırılmaya çalışılır.
10- Siber Terörizm: Bilginin gücünün kullanılarak, bilgisayar veya bilgisayar sistemleri ile yapılan terörizmdir. Belirli bir politik ve sosyal amaca ulaşabilmek için teknolojinin bireylere ve mallara karşı, bir hükümeti veya toplumu yıldırma, baskı altında tutma amacıyla kullanılmasıdır.
Adı, amacı ve ideolojisi ne olursa olsun, terörizmin ortak noktasının yıldırmak ve sindirmek olduğu görülüyor.
Afgan Ulusal Savunma ve Güvenlik Güçleri ve Taliban’ın Son Durumu
ABD Savunma Bakanlığı Genel Müfettişliği Afganistan’la alakalı yeni bir rapor yayımladı. Bu raporda dikkat çeken şey, bilgi eksiklikleri olduğunun belirtmesiydi. ABD’nin Afgan hükümetine sağladığı para konusunda, 3.1 milyon dolarlık bir yatırım yapılıp yapılmadığının bilgisi olmadığı ileri sürüldü.
Öncelikle şunu söylemek gerekir ki, ABD’nin Afganistan’dan sorumlu olmasına rağmen, savunma bakanlığının önemli bilgilere erişmemiş olması büyük bir eksikliktir. Çünkü bu para Afgan Ulusal Savunma ve Güvenlik Güçleri’nin (ANDSF) askere ve polise yaptığı tüm yardımları içeren rakamdır. Her zaman belirtildiği gibi, ABD’nin Afganistan politikasındaki öncelikli hedeflerinden biri Afgan askeri ve polisinin ülkesindeki sorunlarının kontrolü ile tamamen kendisi ile ilgilenebilmesini sağlamaktır.
Eğer savunma bakanlığı Afgan askeri ve polisine sağlanan paranın miktarını doğrulayamazsa, bu bağlantı eksikliği her alanı etkileyebilecek boyuta ulaşmakla beraber bu hedefi de etkileyebilecektir. Çünkü Afgan savunma güçleri tamamen ABD’ye bağlı olmakla beraber tek başına ülkenin güvenliğini sağlama gücüne sahip değildir ve ABD’nin her daim askerin ve polisin durumunu kontrol etmesi gerekir.
Bağlantı eksikliği sadece bunla kalmamakla beraber raporda, ABD Savunma Bakanlığı Afgan ordusuna sağladığı araçların nereye gittiğini de bilmediklerini belirtti. Raporda “2005’den beri yetkililer ANDSF için yaklaşık 95,000 araç sağladı, fakat yetkililer araçların envanterinin kesinliği hakkında bilgi sahibi değildir,” denildi. Bu rakam şuanki rakamla benzerlik gösterip göstermediği sorusunun cevabı olumsuz olacaktır çünkü o zamandan itibaren Taliban tarafından bir çok araç imha edilmiştir.
Raporda “CSTC-A yetkilileri, savunma bakanlığı yetkilileri görevlerin uygulanması için kabiliyetini geliştirmezken, yakıtların sağlanması ile alakalı bakanlığın görevlerini gerçekleştirdi,” denildi. CSTC-A yetkililerinin Afgan güçleri ile ilgilenmesi olumlu bir durum olarak gözükmektedir ancak bunun da sorunu “CSTC-A yetkililerinde, satılan yakıtlarının istenilen amaçlar için kullanıdığının güvencesi yoktur,” ifadesindedir.
ABD ordusu Afgan askerleri, polisleri ve personellerini ülkelerini savunmak için eğitiyor. Bu eğitimin veriminin alınması gerekir çünkü Afganistan’da bahar-yaz ayları savaş dönemi olarak bilinir ve bulunduğumuz ay içerisinde hareketlenmeler çoktan başladı. Bundan önceki raporlarda da ayrıntıları ile belirttiğim gibi bu uygulamalar verimini alamamıştı. Peki güncel haliyle bu rapordaki ifadelerden yola çıkarak son durum nedir? İnceleyelim…
ABD ve koalisyon güçlerinin eğitim mekanizması, Afganların kendilerine güvenlerini sağlamak için gereken özellikleri etkili bir şekilde sağlayamıyor. Ayrıca, CSTC-A’nin yatırım eksikliğinden dolayı eğitimler de yetersizdir.
ABD’den kaynaklı sorunlar baskın olsa da her zamanki gibi Afganlardan da kaynaklanan sıkıntılar vardır. ABD ve koalisyon güçleri eğitim esnasında, Afgan halkının okur-yazar seviyesi ve sınırlı bilgisayar yeteneklerinden dolayı sıkıntı çekiyor. Sorunun bu noktasında çözüm için ekstra bir zaman gerekmektedir.
Sahadaki güncel durumu analiz etmek için tek taraflı şekilde bakmaktan ziyade karşı tarafın da durumunu incelemek gerekecektir. Taliban’ın durumu nedir? Sahayı takip ederken çok net bir şekilde görülen problem Taliban’ın Afgan ordusuna ait ekipmanların ele geçirmesi ve kendisinin kullanmasıydı. Ayrıca bu gelişmiş ekipmanlar sadece Afgan ordusundan ele geçirilerek sağlanmıyor. Taliban ayrıyeten karaborsa aracığıyla da satın alınıyor. Hatta bunu yayımladıkları propaganda videolarında da göstermişlerdi. Karşı tarafa karşılarında basit bir örgüt olmadığını mesajını ilettikleri açıkça ortada.
2016 yılında Kandahar’ın Gorak bölgesinde düzenlenen bir gece saldırısına gece görüş dürbünüyle katılan bir Taliban mensubu.
Ele geçirilenlerden öne çıkanlar gece görüş gözlüğü ve lazerler. Bunlar sayesinde karanlıkta koalisyon helikopterlerini ve Afgan polislerinin gece vakti düzenlediği operasyonları izleyebiliyorlar. Bunun üzerine Amerikalı yetkililer, Taliban’ın 2014’ten 2017’ye kadar gerçekleştirdiği gece saldırılarının iki katı kadar saldırı düzenledi Amerikalı komutanlar bu gibi gece görüş ekipmanlarını Afgan asker ve polisine vermeye hiç istekli değildi. Bunlar sadece Afgan komutanları ve polis özel harekat birimlerine verilirdi.
Taliban’ın gece görüş gözlükleriyle düzenlediği saldırılardan örnek mevcut. Geçen Kasım ayında, Taliban Ferah ilçesinde polis karakoluna saldırı düzenlemişti. Sadece 1 Afgan yetkilinin hayatta kalabildiği saldırıda geri kalan 8 yetkili hayatını kaybetmişti.
Bazı dökümanlara göre, ABD ordusu Afgan askerilerine eski model gece görüş silahları dağıtmaya başladı. 2016 yılının baharında, 215. birliklere bir aylık süren pilot programında gece görüş silahları verilmişti. Ancak 210 tanesinden sadece 161’i geri dönmüştü. Ayrıca geri kalanlar da etkili şekilde kullanılmamıştı çünkü iyi bir şekilde eğitimi verilmemişti.
Bu ekipmanların ele geçirilmesinin bir başka nedeni de,bunların savaş alanında Amerikalı ve Afgan askerler tarafından bırakılması veya çatışma esnasında ölen askerlerden alınmış olması. Hatta, Taliban’ın sözcüsü Zabihullah Mücahid bu ekipmanların Afgan üslerine gerçekleştirdikleri saldırılar sonrası veya yakalanan Afgan güvenlik güçleri mensuplarından alındığını söylemişti.
Üst Düzey ISKP (İslam Devleti Horasan Vilayeti) Komutanı Öldürüldü
5 Nisan’da Özbek kökenli IŞİD komutanı Kari Hikmetullah, ABD’nin Faryab’ın Bilçirag ilçesinde düzenlediği hava saldırısı sonucu korumasıyla beraber öldürüldü. Hikmetullah ayrıca Özbekistan İslami Hareketi örgütüne de mensuptu.
Hikmetullah’ın yerine Özbek kökenli Mevlevi Habib-ul Rahman’ın geçirildi. Rahman’ın önceden Taliban ve Afgan hükümeti ile bağları olduğu söyleniyor.
Geçmişte IŞİD içinden öldürülen 4 önemli kişi vardır:
Hafız Said Han
Eskiden Pakistan Taliban’ına bağlı IŞİD’in ilk lideri Han, Nangarhar’ın Açin ilçesinde 26 Temmuz 2016’da öldürüldü.
Abdul Hasib
Han’ın ardından IŞİD’in lideri olan Hasib, ABD ve Afgan güçleri tarafından ortak hazırlanan baskın sonucunda 27 Nisan 2017’de öldürüldü. Çatışma esnasında 2 Amerikan askeri hayatını kaybetti.
Ebu Seyid
Seyid, Kunar ilinde ABD’nin hava saldırısı sonucu 11 Temmuz 2017’de öldürüldü.
Abdul Rahman
IŞİD lideri, müftüsü ve şura üyesi olan Rahman, ABD’nin hava saldırısı sonucu 10 Ağustos 2017’de öldürüldü.
Taliban Kunduz’da 100’e Yakın Okulu Kapattı
Taliban, Kunduz’daki okulların %70’ini kapattı. Kunduz’daki yetkililer 507 okuldan 350 ile 450 arasında okulun kapandığını belirtti. Bu yaklaşık 200,000 öğrencinin eğitiminden mahrum kaldığı anlamına gelmektedir.
Bu konu üzerine Taliban sözcüsü Zabihullah Mücahid, şehirdeki güvenlik sıkıntısını vurgulayarak şehirlerdeki öğretmenlerin güvenlik meselelerinden dolayı bankalara gidemediğini söyledi. Bununla ilgili bazı gerçekler olsa da, Taliban’ın öğretmenlerden vergi toplamaya çalışması daha muhtemeldir çünkü öğretmenlerin nakit olarak ödenmesi Taliban’ın daha çok işine gelecektir.
Kunduz’da Taliban daha çok baskındır, baskın olduğu 7 ilçenin 5 tanesi; Çahar Dara, Arçi, Hanabad, Kaley-i-Zal ve İmam Sahib’dir. Geri kalan, Kunduz ve Aliabad ise belirsizdir.
Başbakan Binali Yıldırım Afganistan’da
8 Nisan’da Afganistan’ın başkenti Kabil’de gerçekleştirdiği ziyarette Yıldırım, İcra Kurulu Başkanı Abdullah Abdullah’la görüştü.
Yıldırım, son dönemde Türkiye’ye gelen Afganların sayısındaki artış hakkında “Yasal yollardan gelenlerin başımızın üzerinde yeri var,” derken yasal olmayan göçün, Irak ve Suriye’den de göç alan Türkiye için sıkıntı oluşturduğunu söyledi.
Açıklamasında “Bir sene içerisinde 150 bine yakın yasa dışı göç olayıyla karşı karşıya kaldık. Bunlarla ilgili bir büyük sorun da bunlar arasında terör grupları da olabiliyor. Dolayısıyla bunlar ayrıca bir güvenlik tedbiri de oluşturabiliyor. Bu konuda İçişleri bakanlıklarımız gayet verimli bir çalışma yapıyor,” diyerek son zamanlarda hem Türk hem de Afgan medyasında yer tutan mülteci meselesi hakkında cevaplanmayan soruları cevapladı.
İki ülke arasındaki işbirliğine de değinerek, “Mayıs ayında ülkemizde yapılması planlanan karma ekonomik komisyon toplantısının ülkelerimiz arasındaki ticari, ekonomik ve karşılıklı yatırım konularının çok daha ileri hedeflere taşınması için ciddi bir fırsat olacağını düşünüyorum,” diye konuştu.
Son rakamlara göre 1,023 Afgan mülteci belgesiz şekilde yasa dışı yollarla Türkiye’ye giriş sağlamıştı. Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığı 938 mültecinin yasa dışı yollarla ülkeye giriş sağlamaya çalışırken yakalandığını belirtti. Mülteciler çoğunlukla Afganistan ve Pakistan’dan geliyor.
Yaşanan akınların önlenmesi amacıyla gerekli idari kararlar ve parmak izi kayıtları alınarak işlemleri tamamlanan ve seyahat belgeleri temin edilen belgesiz 6,846 Afgan göçmenin Erzurum, Ağrı ve İzmir’den Kabil’e düzenlenen 9 sefere ek olarak tarifeli uçuşlarla ülkelerine dönüşleri sağlandı.
Türk halkının kafasında soru işareti yaratan fakat cevabını medyada bulamadıkları soru ise bu mültecilerin neden buraya geldiği. Medyada IŞİD ile alakalı yorum yapılsada, sahayı takip eden biri olarak IŞİD’in Afganistan’da ciddi bir etkisinin “şuanlık” bulunmadığını söylemeliyim. IŞİD’in sahada canlı bomba saldırıları yapmak ve sürekli propaganda videoları ve fotoğraflarında uyuşturucuları toplu şekilde yakması haricinde askeri anlamda sesi bile çıkmamaktadır. Sadece yoğun olarak Nangarhar ve Cüzcan bölgesindedir.
Şahsımca durum bundan ziyade birincil ve baskın neden olarak, bahar sezonunun da gelmesiyle halkın yaşam şartlarının zora girmesidir. Okulların ve yolların kapatılması ve bölgede insanların ana ihtiyaçlarından yoksun bırakacak durumların yaşanmasıdır. Bu sadece bu sene olmuyor, geçen sene sahada aynı durum yaşanmıştı. Çatışmalardan ötürü bölgelere hiçbir gıda maddesi girememiş, bölgedeki Afganlar bu konuda uyarmıştı. Aynı durum bu sene de mutlaka yaşanacaktır.
İkincil ve ufak etkisi olan olasılık ise, canlı bomba saldırıları çok fazla olmasıdır. Taliban’ın yanında özelliklle IŞİD etkeni ortaya çıkabilir, çünkü sahada kendilerini özellikle belirlenmiş bir hedef olarak gören Şii Hazara etkeni vardır. IŞİD her zaman olduğu gibi özellikle Şiilere ait cami veya toplandıkları her alanda saldırı yapmayı planlamaktadır. Göçmenlerin kimliklerini bilmememle beraber, bu etkeni az olan kategoriye soktum. Eğer ki, göçmenler Şii Hazara ağırlığında ise bu da büyük bir olasılık olacaktır.
ASKERİ RAPOR/ Savaş Sezonu Kapsamında Sahada Yaşanan Gelişmeler
10 Nisan/ Operasyonlarda 45 Muhalif Arasında Taliban’ın Vali Yardımcısı da Öldürüldü
Savunma Bakanlığı sözcüsü General Muhammed Radmaniş Kandehar’ın Şah Vali Kot ilçesinde 13 militanın öldüğünü, vali yardımcısının ise Uruzgan’da 6 militanla beraber öldürüldüğünü belirtti.
Diğer 6 militan ise Helmend’in Nad Ali ilçesinde, Gerişk ilçesinde ise mayın eken militanların patlamada öldürüldüğünü söyledi.
Paktia’nın Zurmat ilçesinde 6, Ferah’ın Bala Buluk ilçesinde 4, Zabul’un Şah Coy ilçesinde 3 ve diğer 4 militanın ise Faryab’ın Kohistan ilçesinde öldürüldüğünü de ekledi.
12 Nisan/ Operasyonlarda 35 Militan Öldürüldü
Savunma Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, operasyonlar; Nangarhar, Kunar, Kapisa, Gazni, Logar, Paktika, Kandehar, Uruzgan, Zabul, Faryab, Ferah, Kunduz ve Helmen illerinde gerçekleştirildi.
10 militan Ferah’ta ve 8 militan ise Paktika’nın Omna ilçesinde öldürüldü.
6 militan Kapisa’da, 6 tanesi Kandehar’ın Nad Ali ilçesinde ve diğer 3 tanesi Uruzgan’da öldürüldü.+6
2 IŞİD militanı Nangarhar’ın Çaparhar ilçesinde öldürüldü.
Açıklamaya göre, hava güçleri tarafından desteklenen operasyonda birkaç sığınak imha edildi. Aynı zamanda silahların da ele geçirildiği bilgisi de eklendi.
12 Nisan/ Gazne Valisi Taliban’ın Saldırısında Hayatını Kaybetti
Gazni’nin güvenlik başkanı bölge valisi dahil 14 kişi Taliban’ın saldırısında hayatını kaybettiğini belirtti.
Taliban, saldırı sonrası Havaca Umari ilçesinin bazı yerlerinin kontrolünü ele geçirdiğini belirtti, fakat hükümet yetkilileri bunu reddetti.
Taliban sözcüsü Zabihullah Mücahid Havaca Umari ilçesinin bazı yerlerinin kontrolünün ve polis merkezlerinin de ele geçirildiğini belirtti. Ek olarak, Afgan güvenlik güçlerinden 20 kişinin de öldürüldüğünü iddia etti.
12 Nisan/ Havaca Umari İlçesinin Kontrolü Hükümet Güçleri Tarafından Geri Alındı
13 Nisan/ Afgan Güçlerinden 11 Kişi Taliban’ın Saldırısında Hayatını Kaybetti
Taliban, Herat’ın Şindand ilçesine gece saldırısı düzenledi, saldırı sonucu 11 kişi hayatını kaybetti.
Taliban sözcüsü Zabihullah Mücahid, Afgan güçlerinden 20’den fazla kişinin öldürüldüğü iddia etti ve 4 askeri aracı da ele geçirildiğini de ekledi.
14 Nisan/ Beğlan’da Ağır Çatışmalar Yaşandı
Taliban Beğlan’daki kontrol noktasına saldırı gerçekleştirdi ve Kabil-Beğlan trafik yolunu kapattı. Olay sonrasında bölgedeki yerel kaynaklar trafik yolunun tekrardan geri açıldığını fakat çatışmaların devam ettiğini ileri sürdü.
Ayrıca, Taliban önceki gece bölgedeki Tacikistan ve Özbekistandan elektrik alımını sağlayan direkleri imha ederek Kabil’in tamamını elektriksiz bıraktı.
Taliban bu konu üzerine, sadece hükümetin kontrolündeki alanların elektriklerini kestiklerini söyledi.
14 Nisan/ Kabil-Mezar-ı Şerif Karayolu Geri Açıldı
15 Nisan/ Pakistan Güçleri ve Host Yerlileri Arasında Çatışma Yaşandı
Host’un polis şefi Abdul Hanan, Pakistan’a sınır olan Host’un Jaji Meydan ilçesinde yaşanan çatışmada 1 sivilin ve 2 Pakistanlı askerin hayatını kaybettiği belirtti.
Medyada çatışmanın neden çıktığı hakkında yer almasa da uzun zamandır Pakistan, Afganistan’ın sınırı olduğu bölgelerde başta Kunar olmak üzere saldırı düzenlemekteydi.
Vali sözcüsü Gani Samim, Pakistan güçlerinin bir hafta içerisinde 1,500 roket attığını ifade etti.
16 Nisan/ Pakistan ve Afgan Güçleri Arasında Çatışmalar Yaşandı
Paktiya’nın Dand Wa Patan ilçesinde Pakistan ve Afgan güçleri arasında çatışmalar yaşandı, iki taraf da ağır silahlar kullandı.
Bölgedeki güvenlik güçlerinin yaptığı açıklamada “Afgan ve yabancı güçler Taliban’ın Durand Hattı’na yakın olan geçiş rotasını kapamak için çalışıyordu fakat Pakistan güçleri, Afgan güvenlik güçlerine bombardıman yapmaya başladı,” ifadeleri yer aldı.
Afgan medyasına göre çatışmalar, Pakistan askerleri Afgan kontrol noktasını kontrol altına almaya çalışırken başladı. Bölge sakinleri bölgeye güvenlik güçleri gelene kadar karşılık verdi.
Çatışmada 3 Pakistan askeri ve 2 Afgan sivil hayatını kaybetti.
17 Nisan/ Afgan Güçleri Taliban’ın İkmal Yolunu Kapattı
Yetkililer, Paktiya’nın Dand Wa Patan ilçesinde Afgan güçleri tarafından gerçekleştirilen operasyonlarda Taliban’dan temizlendiğini belirtti.
Afgan komutan, “Bu alan önemliydi çünkü Taliban burayı ikmal yolu olarak ve Afganistan ve Pakistan arasındaki hareketleri için kullanıyordu. Bu bölgeden diğer illere operasyonlar yürütüyordu. Bunun Afgan hükümeti için büyük önemi var. Dün gece orada bir operasyon gerçekleştirdik ve alanı Taliban’dan tamamen temizledik,” dedi.
21 Nisan/ ANDSF Operasyonlarında 21 Taliban Militanı Öldürüldü
Operasyon esnasında, aralarında komutan olmak üzere 21 Taliban militanı öldürüldü. Savunma Bakanlığı ölen komutanın Molla Celil olduğunu ve Faryab’da öldürüldüğünü belirtti.
Operasyonun; Nangarhar, Kapisa, Host, Logar, Paktiya, Uruzgan, Faryab, Cüzcan, Belh ve Helmend bölgelerinde gerçekleştirildiği söylendi.
Militanlara ait ekipmanlar ve silahların da Afgan güçler tarafından ele geçirildiği de eklendi.
22 Nisan/ Kabil’de Patlama Gerçekleşti
Kabil’de seçim merkezine yapılan canlı bomba saldırısında en az 57 kişi hayatını kaybetti ve 119 kişi yaralandı.
Büyük patlama şehir genelinde yankılanarak, Şii Hazaraların yaşadığı yerde pencereleri parçaladı. Bu olay sonrasında ölüler arasında 5 çocuk olduğunu söyledi.
Saldırıyı IŞİD üstlendi.
23 Nisan/ Afgan Hava Güçleri IŞİD’in Sığınak ve Tünellerini Vurdu
Eyalet polis komutanlığı açıklamasında, IŞİD’in sığınak, tünel ve diğer önemli yerlerin, Nangarhar’da hava ve topçu saldırılarının ağır bombardımanına uğradığını söyledi.
Bombardımanların, Haska Meyna ilçesinde yer alan Gorgori civarında gerçekleştirildiğini de eklendi.
Ayrıca, hava saldırısı sırasında 9 tünel, 6 sığınak ve bazı hafif ve ağır silahların yanı sıra bazı mühimmatların da imha edildiği belirtildi.
Polisin açıklamalarına göre, saldırılar sonunca 17 IŞİD militanı öldürüldü.
24 Nisan/ 20 Taliban ve el-Kaide Militanı Öldürüldü
Afgan istihbaratı, bir diğer adıyla Ulusal Güvenlik Müdürlüğü (NDS) Nangarhar’ın Hugyani bölgesinin Zavi ilçesinde gerçekleştirilen operasyonlar sonucu en az 20 Taliban ve el-Kaide militanının öldürüldüğünü belirtti.
Açıklamada, operasyon sırasında grubun iki komutanı da dahil olmak üzere 18 Taliban militanının öldürüldüğü ve üç şüphelinin tutuklandığı belirtildi.
Şirzad ilçesinde yapılan hava saldırılarında da en az 2 el-Kaide militanı öldürüldü.
Hugyani ilçesinde Taliban’ın birkaç aracı, patlayıcıların, mühimmatı, intihar bombalama yeleklerinin ve havan mermilerine el konulduğunu söylendi.
24 Nisan/ Bagdis Taliban Tarafından Ele Geçirildi, Polisler Reddetti
Taliban Bagdis’in Kadis ilçesindeki bazı yerlerin ele geçirildiğini duyurdu fakat yerel polis bu iddiayı reddetti.
İl meclis üyesinin yaptığı açıklamaya göre Golçin bölgesi kuşatıldı. Çatışmada 3 güvenlik personeli hayatını kaybetti.
Bölge İdare Yöneticisi Mirza Ali, güvenlik güçlerinin taktiksel olarak çekildiğini belirtti.
Başka bir kaynak ise, Karçigi bölgesine de saldırıldığını ifade etti.
Polis şefi Muhammed Hanzala, bölgenin düştüğünü doğruladı fakat sonrasında bölgenin geri alındığını söyledi.
Yerel kaynaklara göre, Kala-i Nev ve Kadis bölgelerinde çatışma esnasında Langar bölgesi militanların eline geçti. 23 güvenlik personeli hayatını kaybetti ve 12 militan öldü.
25 Nisan/ Taliban Bahar Operasyonlarını “el-Hendek Cihad Operasyonları” Adıyla İlan Etti Taliban, operasyonunu duyurmasının ardından ABD’nin Kabil’deki Bagram Hava Üssü’ne saldırı gerçekleştirdiğini iddia etti.
25 Nisan/ Kabil’de Patlama Gerçekleşti
Kabil’in ikinci polis bölgesinde meydana gelen patlamada, polis güçlerinin yakınlarındaki patlayıcı cihaz patlatıldı.
Görgü tanıklarına göre 2 polis hayatını kaybetti.
26 Nisan/ Toplam 22 Afgan Polis ve Askeri Taliban Saldırısında Hayatını Kaybetti Yetkililere göre, Faryab’da 9 polis hayatını kaybetti ve Kunduz’un Arçi bölgesinde de 13 asker hayatını kaybetti. Saldırı her zaman olduğu gibi yine gece vakti yapıldı.
26 Nisan/Taliban Parvan’da Güvenlik Noktasına Saldırdı Güvenlik yetkililerine göre, Taliban Parvan’da 3 ayrı ilçede 3 güvenlik noktasına saldırdı. Şiya Gird, Şihvari ve Şeyh Ali ilçelerinde birkaç saat çatışma yaşandıktan sonra Taliban’ın çekildiği belirtildi. 2 militanın öldürüldüğü söylendi.
26 Nisan/ 9 Afgan Askeri Taliban Saldırısında Hayatını Kaybetti Yerel yetkililere göre, Faryab’da Taliban saldırısı sonucu en az 9 Afgan güvenlik güçleri hayatını kaybetti. Ayrıca, Faryab’ın Almar ilçesinin Çagatak köyünde güvenlik noktalarına saldırı düzenledi. 8 saat süren çatışmalarda, 11 Taliban militanı ve bir komutanı ise öldürüldü.
26 Nisan/ Taliban ve el-Kaide Militanları Öldürüldü El Kaide ve diğer Taliban militanlarını içeren hükümet karşıtı silahlı militanlar da, ayrı operasyonlarda ve Nangarhar’da ağır kayıplar verdiler. Hükümet kaynakları, Afgan istihbaratının Nangarhar’ın Şirzad ilçesinde gece operasyonu yaptığını ve 6 el-Kaide militanın öldüğünü belirtti. 2 Taliban militanının tutuklandığı, cephane silah ve 2 motorsikletin imha edildiği bildirildi. Lal Pur ve Ghani Khel ilçelerinde de çatışmalar çıktı. En az 2 militan Lal Pur’da öldürüldü.
28 Nisan/ Helmend’te Patlama Gerçekleşti Helmend’in Nad Ali ilçesinde bombalı araçla gerçekleştirilen saldırı sonucu 4 asker ve bir sivil hayatını kaybetti. Fakat diğer güvenlik güçlerinin açıklamalara göre, 5 sivil 7 asker hayatını kaybetti.
28 Nisan/ 6 Militan ve Bir Bomba Yapım Uzmanı Öldürüldü Bir bomba yapım uzmanı da dahil olmak üzere 6 Taliban militanı, Nangarhar’ın Hugyani ilçesinde istihbarat yetkilileri tarafından gece operasyonlarında öldürüldü. Operasyon Advar bölgesinde yapıldı.
28 Nisan/ Kunduz’a Yönelik Saldırı Bastırıldı Kunduz’un Kaley-i Zal ilçesinin kontrolünü ele geçirmek için saldıran Taliban’ın girişimine Afgan Özel Kuvvetleri ve Hava Kuvvetleri müdahale etti. Taliban 3 bölgeye saldırı düzenledi. Afgan güçleri tarafından herhangi bir kayıp verilmedi, 9 Taliban militanı öldü.
28 Nisan/ ABD’nin Hava Saldırılarında 35 Taliban Militanı Öldürüldü Afgan ordusundan yapılan resmi açıklamaya göre, Belh’in Çahar Bulak ilçesinde ABD’nin hava saldırıları sonucunda 35 Taliban militanı öldürüldü. Komando birliklerinin yaptığı operasyon sonucu bölge temizlendi.
29 Nisan/ ABD’nin Hava Saldırıları Sonucu 15 IŞİD Militanı Öldürüldü Afgan ordusundan yapılan açıklamaya göre, 15 IŞİD militanının öldürüldüğü ABD’nin hava saldırısı Nangarhar’ın Haska Meyna ilçesinde gerçekleştirildi. Aynı zamanda, Afgan güçleri ve Taliban militanları arasında Kunar’ın Vata Pur ilçesinde çatışmalar gerçekleşti. Çatışmalar esnasında en az 3 militan öldürüldü.
29 Nisan/ Taliban’ın Yerel Liderlerinden Ömer ve 15 Militan Öldürüldü Gazne’nin Hugyani ilçesinde Afgan ordusunun operasyonları sırasında yerel liderlerinden Ömer olarak tanımlanan ve en az 15 Taliban militanı öldürüldü.
29 Nisan/ Celalabad’ta Patlama Gerçekleşti İl valisi sözcüsü Attaullah Hugyani Nangarhar’ın Celalabad ilçesinde gerçekleşen patlamanın motorsiklet aracılığı ile gerçekleştirildiğini bildirdi. Seçim merkezine yakın yerde gerçekleştirilen saldırıda en az 6 sivil yaralandı. Görgü tanıkları ise 13 kişinin yaralandığını belirtti. Yapılan saldırıyı IŞİD üstlendi.
29 Nisan/ Güvenlik Yetkilileri Canlı Bombadan Yaralanmadan Kurtuldular Güvenlik yetkilileri, Zabul’da gerçekleştirilen saldırıdan kayıp vermeden kurtuldular ancak 2 koruma yaralandı. Canlı bombanın bölgeye bisikletle girerek kendini patlattığı belirtildi.
30 Nisan/ Kabil’de Çifte Patlama Gerçekleşti Afganistan Sağlık Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, Afganistan’ın başkenti Kabil’de meydana gelen çifte patlamada 29 kişinin hayatını kaybettiği, 49 kişinin yaralandığı bildirildi. İlk canlı bomba kendini Şaş Darak bölgesinde motorsikletle patlattı. İkincisi ise gazeteci ve polisleri öldüren canlı bombaydı. Saldırıyı IŞİD üstlendi.Saldırıda ölen 9 gazeteci ve basın kuruluşları;Mahram Durani – Azadi, Ebadullah Hananzai – Azadi, Yar Mohd Tokhi – TOLO News, Ghazi Rasooli – 1TV, Nowroz Ali Rajabi– 1TV, Shah Marai – AFP, Saleem Talash – Mashal TV, Ali Saleemi – Mashal TV, Sabawoon Kakar – Azad
30 Nisan/ ABD Askeri Hayatını Kaybetti
ABD’den gelen resmi açıklamaya göre Afganistan’daki çatışma esnasında bir asker hayatını kaybetti ve bir asker de yaralandı.
NOT 1: Afganistan’da başkanlık seçimleri yaklaşıyor ve terör grupları özellikle seçim merkezlerini hedef almakta ısrar ediyor. Bu ay içerinde toplam 6 kez seçim merkezlerine yönelik saldırı/ kaçırılma olayları gerçekleşti.
NOT 2: Bu olaylar esnasında Taliban ve IŞİD, medya grupları aracılığıyla aralarında güç gösterisi yapıp ve militanlarının fotoğraflarını yayımladılar. IŞİD fazla gelişmiş durmasa da, makalenin en başında Taliban’ı anlatırken aklınızda kalanlarla beraber şimdi göreceğiniz resimlerle beraber durumun ciddiyetinin tamamen anlaşılacağını düşünüyorum.
-IŞİD-
-TALİBAN-
Pakistan- Rusya İlişkileri
Pakistan Savunma Bakanı Hurram Dastgir Han Moskova ve İslamabad’ın Rus teçhizatları üzerine görüşmeler yaptığını belirtti. Görüşmelerde, Su-35 jet ve T-90 tanklarının alımı konusu yoğunluk göstermekte.
Han röportajında “Hava savunma sistemi ilgilendiğimiz farklı bir silah türüdür. Rus silah teknolojisinin çeşililiği ile ilgileniyoruz. [Hava savunma sistemlerinde] görüşmelerde bulunuyoruz ve müzakereleri tamamladıktan sonra bunları açıklayabileceğiz,” dedi.
T-90 tankları ile alakalı ise “T-90 tankları ile ilgileniyoruz ve tek seferlik bir satın alma olmayacak ama uzun vadeli olacak,” diyerek konuya açıklık getirdi.
Afganistan’ın Pakistan için stratejik önemine vurgu yapan Han “Afganistan’ın egemenliğine saygı duyuyoruz. Afganistan’da istikrar, Pakistan’ın kendi refah geleceğini, Rusya pazarına kara yolu ile erişebilmesini sağlamak için önemlidir. Demokratik ve istikrarlı bir Afganistan, hem Rusya’nın hem de Pakistan’ın çıkarınadır,” dedi.
Ayrıca, Afganistan sahasında da Pakistan- Rusya ortaklığının olduğunu dile getirmek gerekir. ABD’nin iki düşman ülkesi, Afganistan sahasını ABD’ye karşı kullanmak için stratejik önemde görüyor. Özellikle IŞİD ile mücadele vurgusu yaparak ABD’ye gönderme yapmaktalar. Çünkü ABD bazen direkt olarak bazen ise dolaylı yoldan bu iki ülkenin Taliban’a destek verdiğini belirtiyor ve özellikle Rusya, ABD’nin Taliban’a karşı IŞİD’i kullandığı iması ile sahada Taliban ile ortaklığı meşrulaştırmaya çalışıyor.
Rusya, Taliban desteği suçlamalarını “barış görüşmesi altında”, “müzakereler aracılığı ile”, vb. cümlelerle karşılık vererek destek olsa dahi bunun onları silahlandırarak sahaya sürmek değil, Afgan hükümeti ile barış müzakereleri çerçevesinde görüşmelerine ikna etme amaçlı olduğunu ifade ediyor.
Anlaşılacağı üzere, yakın dönemlerde gündemden düşmeyen barış görüşmesi meselesi Rusya için oldukça avantaj yaratıyor. Çünkü Rusya, müzakere için en uygun ülkenin en yakın müttefiği olmasıyla beraber, bu konuda aynı fikirde olan İran ve Çin’i de alarak yerini sağlamlaştırıyor.
Bundan dolayı da bu konu üzerinde öne çıkan ikili, hem barış müzakeleri konusunda ön planda olabiliyor hem de ABD üzerinde rahatça baskı sağlayabiliyor.
Aslında size durumu bir örnekle özetlemem gerekirse, ABD’nin Ortadoğu’da sürekli kullandığı ve artık kalıplaşmış bir laf olan “IŞİD ile mücadele” vurgusu Afganistan sahasında tamamen zıtlık göstermekte.
Sınırda Gövde Gösterileri: Pakistan Babür Füzesini Test Etti- Hindistan Tatbikat Yaptı
İkinci testi gerçekleştirilen 450 kilometre menzile sahip Babür seyir füzesi (SLCM) denizaltından atıldı. Yapılan açıklamada “Su altında hareketli bir platformdan fırlatıldığı, yüksek hassasiyetle belirlenen hedefini vurduğu ve beklenen tüm parametreleri karşıladığı,” belirtildi. Füzenin ilk denemesi 2017 yılında yapılmıştı.
Pakistan, yetkisiz veya yanlışlıkla fırlatılmasını önlemek için denizaltı gemilerinde kullanacağı kullanım kontrollerini onaylamadı. Pakistan kara ve hava kuvvetleri için, izinsiz nükleer lansmanları önlemek için bir takım prosedür ve fiziksel kısıtlama kullamakta.
Bu gelişmenin ardından Hindistan’ın en büyük tatbikatlarından birini gerçekleştirdi. Mücadeleye hazır olup olmadığının tespiti için kuvvet, muharebe, taşıma ve döner kanatlı uçaklarla 11.000’in üzerinde sorti gerçekleştirildi.
Bu tatbikatın önemi vurgulayan üst düzey bir IAF yetkilisi “Yeniden dengeleme ve yeniden yerleştirmenin amacının, bir cephede düşmanı hızla yerle bir etmesi ve olası iki savaş senaryosunda 48 saat içinde başka bir sektördeki varlıkları yeniden donatmak olduğunu,” söyledi.
Muharebe tatbikatı, Çin’in Hindistan sınırındaki iddiasını artırarak ve Pakistan’ın Cemmu ve Keşmir’deki kontrol hattı boyunca çatışmalarını sürdürdüğü bir zamanda gerçekleştirildi.
Ayrıca tatbikatın; çöl, ladakh gibi yüksek rakımlı alanları ve denizcilik alanı dahil olmak üzere tüm arazileri kapsıyordu ve neredeyse tüm olası savaş senaryoları doğru zaman olduğu söylenmekte.
Sahada gözlemlenen en belirgin şey, tarafların hiçbir zaman güçlerinden memnun olmaması ve hiç bitmeyen bir üstünlük çabalarının olması. Bir taraf kendini daha ileri kademede geliştirdiğinde karşı tarafta endişeler olsa dahi bunun kendi hakkı olduğunu savunuyor (ki bu da haksız bir neden değildir) ve bunun üzerine öbür taraf ise kendisini başta savunma ve saldırma amaçlı olmak üzere sürekli geliştirmeye çalışıyor.
Burada sorun tarafların kendilerini geliştirirken düşündükleri ilk şey düşmanları. İşte bu yüzden Pakistan veya Hindistan test veya tatbikatlar yaptığında bu medyada gelişmeden ziyade tehdit olarak yorumlanıyor. Bundan dolayı taraflar sürekli birbirlerine suçlayıcı mesajlar yolluyor.
Pakistan- Türkiye İlişkileri
Pakistan’ın Ankara Büyükelçisi Muhammed Sirus Seccad Gazi, iki ülkenin dostluğuna vurgu yaptı. İki ülkenin askeri iş birliği çerçevesinde de tedarik, alışveriş, araştırma ve geliştirme yaptığını bildiren Gazi, Türkiye ve Pakistan arasında askeri yetkililerin de düzenli ziyarette bulunduğunu ifade etti.
Çeşitli savunma projeleri üzerinde iş birliği yapıldığını anımsatan Gazi, Pakistan donanmasının en büyük ikmal gemisinin Türkiye’de yapıldığını anlattı. Türkiye’nin de Pakistan’dan 52 başlangıç eğitim uçağı aldığını hatırlatan Gazi, Pakistan’ın ise Türkiye’den savaş gemisi temin edeceğini belirtti.
Açıklamasında “Türkiye ile Pakistan arasındaki askeri iş birliğinin sınırı yok. Türkiye’nin etkileyici ve çok gelişmiş savunma üretim sektörü var. Pakistan’ın savunma üretim sektörü de aynı şekilde çok gelişmiş. İki ülke bu minvalde birbirlerine yardımcı olabilir, doğrudan satışlarla ihtiyaçlarını karşılayabilir, yeni ürünler üzerinde iş birliği geliştirebilir. Ayrıca ürünlerin geliştirilmesi ve iyileştirilmesi konusunda da beraber çalışabilirler,” dedi.
“Türk yatırımları, giderek büyüyen ilişkilerimizin kuvvetli göstergesi. Türk iş adamlarının Pakistan’a yatırım yapmak ve kar elde etmek için daha fazla fırsat yakalamasını umut ediyoruz. Bu arada Pakistan, tarihi olarak da bölgedeki en yatırımcı dostu ülkelerden biri. Sermayenin tamamının geri dönüşüne izin veriyoruz. Bölgedeki en teferruatsız yatırım prosedürü Pakistan’da. Pakistan’da yatırım yapmak isteyenlere çok fazla şart koşmuyoruz. Pakistan’da mükemmel şekilde çalışan birçok Avrupa ve ABD şirketi bulunuyor. Bu yüzden daha fazla Türk şirketinin de yatırım yapma fırsatının olmasını istiyoruz,” ifadelerini kullandı.
Pakistan- Türkiye- İran Ortalığı
İran Yol ve Kentsel Kalkınma Bakanı Abbas Akhouindi, İran’ın Türkiye ve Pakistanla beraber yeni bir transit koridor kuracağını duyurdu.
İran ile Pakistan arasında çeşitli alanlarda işbirliği yapıldığını ifade eden Akhoundi, “İki ülke kara, hava, deniz ve demiryolu alanlarında adil ilişkiler kurduklarından beri iki ülkenin sorumlu yetkilileri bu alanlardaki karşılıklı ilişkileri genişletmek ve geliştirmekle ilgileniyor. Bu konuda yapılan koordinasyon ile İran, Pakistan ve Türkiye üç taraflı bir transit hattını başlatmaya karar verdi,” dedi.
Bakan Akhoundi, “Pakistan, Lahor, Ketta ve İslamabad kentlerinde iyi havalimanlarına ev sahipliği yapıyor ve Pakistan’ın dini ve kültürel turistlerinin İran İslam Cumhuriyeti’ne gitmesi için çok fazla kapasite ve potansiyel var. Dahası İran ve Pakistan arasında bölgesel uçuşun tekrar başlatılması gerektiği, böylece Pakistanlı yolcuların Çabahar, Zahidan, İranşehr ve Zabul’a rahatça gidebilecekleri konusunda anlaşmaya varıldı,” açıklamasında bulundu.
Çin ve Hindistan’ın Sıfır Toplamlı Oyunu
Geçmişten bugüne kadar aralarında gerimlilerin eksik olmadığı iki ülke şuan yakınlaşmak için çabalamakta. Bu ay taraflar ilişkileri pekiştirmek istediklerini vurguladılar. 27-28 Nisan’da ise aralarında görüşmeler gerçekleşti. Ayrıca Narenda Modi, Haziran ayında Çin ve Rusya tarafından düzenlenecek Şangay İşbirliği Organizasyonu (SCO) için Pekin’e ziyaret gerçekleştirecek.
27 Nisan’da Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Hindistan Başbakanı Narenda Modi ile beraber katıldıkları zirvede işbirliğinin gelişimi için hızlandırılması gerektiği çağrısında bulundu. Açıklamasında “İki büyük ülkemizden büyük işbirliği yürütmek dünya çapında etki yaratabilir,” ifadelerine yer verdi.
Peki, taraflar arasındaki tehditler ve avantajlar neler? Onları yakınlaştıran etkenler neler? Önceden bunun sinyalleri verilmiş miydi?
Öncelikle Çin’in Güney Asya’yı hakimiyeti altına almak isteğini vurgulamakta fayda var. Çin denizdeki varlığını ekonomik çıkarlarına göre dizayn etmişti. 2000’lerin başında başlayan yükseliş birincil enerji ikmali için Malakka Boğazı’nı ana yol olarak, Güney Asya üzerinde ABD’ye baskı kurmak için kullanmıştı. En önemli proje ve koridorlardan üçü ise:
1-) Çin- Pakistan Ekonomik Koridoru
2-) Tek Kuşak Tek Yol Projesi
3-) Bangledeş, Çin, Hindistan, Myanmar Ekonomik Koridoru
Hindistan doğal olarak bulunduğu coğrafyada yükselen Çin’den ötürü endişe duymakta. Hintlilerin rahatsız olduğu konulardan birincisi, Hindistan’ın en çok rahatsız olduğu ve egemenliğini ihlal ettiğini düşündüğü proje olan Tek Kuşak Tek Yol projesi. İkincisi ise, Çin Hindistan’ın Nükleer Tedarikçiler Grubu’na (NSG) girişini hoş karşılamamakla beraber engellemeye çalışıyor.
Çin, ekonomik ve stratejik çıkarlara uyum sağlamak için Hint Okyanusu’nda bir deniz varlığı oluşturuyor. Ülkenin ilk denizaşırı askeri üssü Cibuti’de inşa edilirken, Çin deniz kuvvetlerinin büyüklüğünü askerleri bölgeye konuşlandırmakla beraber 100.000’e kadar çıkarıyor. Aynı zamanda Pakistan’daki Gvadar limanında bir deniz mevcudiyeti de bulunmakta.
Bunlara ek olarak, Çin’in Hindistan’ın en büyük düşmanlarından biri olan Pakistan’ı güçlendirmesi ve Afganistan’daki dengeyi kendi lehine çevirmeye çalışması da Hindistan için var olan sorunlardan bir kaçıdır.
Çin düşmanı Hindistan’a tehdit oluştururken, Hindistan da pek farklı değil. Aslında Çin için birincil olan tehdit, direkt olarak değil fakat dolaylı yoldan Hindistan’ı bağlıyor. Bu tehdit Amerika. Çin, Güney Asya’da Amerika tarafından kuşatılma korkusu içerisinde. Bunlardan en önemli olan iki tanesi ise:
1-) Hindistan- ABD ilişkileri
2-) Güney Çin Denizi’ndeki ABD varlığı
Özellikle Hindistan ve ABD arasındaki ortaklığının savunma sanayi alanında ön plana çıkması, durumu Çin için daha kaygı verici bir hale sokuyor. Çinli uzmanlar, Hintlilerle olası bir çatışma esnasında bu durumun büyük bir tehlike yaratabileceği vurgulanıyorlar.
Aryıca, Hindistan Çin’le ilişkileri iyi olan; Sri Lanka, Nepal ve Bangledeş gibi ülkeleri Çin’le ortaklıklarını bozmak için baskı yaratabilme kapasitesine sahiptir.
En önemlisi ise Hindistan’ın Japonya, Avusturalya ve ABD ile olan ortaklığı ile en büyük tehdidini Çin’e karşı oluşturmakta.
Konuyu özelden genele çekmeye başlayalım. Burada tarafların sahada düşmanları tarafından “etrafının sarıldığı” hissi ortaktır. İki ülke arasındaki olası bir ortaklık ise, bunları karşılıklı şekilde eleyecektir. Bir diğer şekilde, Çin Hindistan’a tehdit olabilecek adımlardan kaçınacak ve Hindistan da Çin’in en büyük düşmanı ABD ile olan ilişkilerine mesafe koyacak. İşte böylece karşımızda bir “denge durumu” oluşuyor.
Hindistan- Rusya Anlaşmazlığı
Hint Hava Kuvvetleri’nin bugüne kadar en istekli olduğu ve tartışma yaratan anlaşması olan Rus savunma programlarından geri çekildiği bildirildi. Açıklamalarda ise bunun taraflar arasındaki anlaşmazlıklardan ötürü gerçekleştiği ifade edildi.
Ulusal Güvenlik Danışmanı Ajit Doval ve Savunma Sekreteri Sanjay Mitra da dahil olmak üzere Hintli yetkililer, bu ay Hindistan hükümetinin gizli bir savaş uçağı geliştirmek için 11 yıllık işbirlikçi programından çekildiğini belirttiler.
Bir başka çekişme noktası da, yeni savaş uçağını gelecekte Rus desteği olmadan geliştirme yeteneğini elde edilmesinin ısrarıydı. Bu, Rusya’nın, uçağın çeşitli sistemlerini kontrol etmek için kullanılan hassas bilgisayar kodlarını Hindistan ile paylaşmasını gerektirecekti. Rusya bu hassas verileri Hindistan ile paylaşmayı reddetti. Rusya’nın iddiasına göre, bilgisayar kodlarını paylaşmayı kabul ettiği ancak ancak Hindistan’ın ortak programa olan mali katkısını 7 milyar dolara çıkaracağı iddia edildi.
Üst düzey Amerikalı amiral Philip S. Davidson, Rusya’dan savunma ekipmanı satın almak adımları gibi konular üzerine başta Hindistan ve Endonezya olmak üzere diğer ülkeleri herhangi bir yaptırım uygulanması ihtimaline karşı kongreyi uyardı ve böyle bir hareketin ABD’nin savunma alanındaki bağları için endişe yarattığını ve ortaklarının Rusya’ya olan bağımlılığını artıracağını söyledi.
Davidson “CAATSA yaptırımları Hindistan, Vietnam ve Endonezya gibi ülkelerle olan barışçıl ve savunma ilişkilerimizde endişe yaratmaktadır. Eğer bu ortak ülkeler Rus ekipmanı alımları için yaptırım yapmaya karar verirse, bu karar gelişmekte olan her bir ortaklığın büyümesini engelleyebilir ve her bir ortağın Rusya’ya olan bağımlılığını artırabilir,” diyerek uyardı.
Ufak bir parantez açarak, CAATSA yaptırımlarının Rus savunma ve istihbarat sektörleri ile önemli ortaklıkları bulunan ülkelere karşı konulan yaptırımları içerdiğini belirtelim.
Açıklamasına “Rusya da bölgedeki enerji ihracatı ve silah satışına yönelik pazarlar oluşturmak için ekonomik fırsatlar görüyor,” olduğunu belirtti.
“Bence, ABD’nin tarihi fırsatının muhtemelen Hindistan’la olacağını düşünüyorum ve bu benim istekle çalışmak niyetinde olduğum bir ilişki olurdu,” diyerek ekledi.
Kaddafi sonrası libya, otorite boşluğu yaşayan üç ayrı hükümetin varlığını sürdürdüğü bir ülke oldu. Arap Baharı’nın ardından geçen 6 yılda Kaddafi’nin doğduğu Sirte’de IŞİD varlığı baş gösterdi.
Düzenlenen operasyon ile örgüt bu şehirden silindi fakat etkisi devam ediyor. Kaddafi öncesi ve sonrası başlığıyla hazırlanan infografikte son durum haritası ile birlikte bazı bilgiler yer alıyor.
– 2011 yılında NATO uçaklarının düzenlediği bombardımanda ülke 14 milyar dolar zarara uğradı.
– Kaddafi sonrası ülkedeki hastanelerin yüzde 44’ü faaliyet göstermiyor.
– 435 bin Libyalı iç göçmen durumuna düştü.Sadece 2016 yılında 100 bine yakın Libyalının Akdeniz’i aşarak İtalya’ya gittiği iddia ediliyor.
– 2011’de nüfus 6.1 milyondu ve 6 yılda sadece 200 bin arttı.
– Gayrisafi yurtiçi hasılası yarı yarıyadan daha fazla düşerek 33 milyar dolar olurken, günlük petrol üretimi dörtte bir oranında düştü.
Kaddafi sonrası Libya’da son durum ve ülke ekonomisi [İnfografik: Sputnik]Kaynak: StratejikOrtak.com
Çalışmamızda, her ikisi de isimlerinde “sabah sessizliği ülkesi” anlamına gelen Kore kelimesini kullanan, birbirine düşman iki devleti barındıran Kore Yarımadasında son dönem gelişen süreç özetlenerek ülkemiz açısından önemi ele alınacaktır.
Ülkelerin geçmişlerini son döneme gelişmelere ağırlık vererek kısaca hatırlatmak gerekirse, her ne kadar aralarındaki anlaşmazlıkların kökeni daha eski de olsa, iki devletin kuruluşu 1948 yılında iki tarafta da yapılan seçimlerle oldu. 65 yıldır bir barış anlaşmasına varılamayan bir ateşkesle yürüyen çatışmazlık ortamı, yer yer kanlı eylemlerle bölündü. Ancak iki ülke arasındaki olumlu diplomatik gelişmeler Güney Kore’de düzenlenen Kış Olimpiyatları ile tekrar başladı. Olimpiyat oyunlarına Kim Jong-un’un kız kardeşi başkanlığında kalabalık bir resmi görevli ve sporcu heyeti gönderen Kuzey Kore, Olimpiyat boyunca birleşik Kore bayrağı dalgalandırdı. Kim Jong-un’un, kız kardeşi aracılığı ile Güney Kore tarafına resmi bir ziyaret daveti iletmesi ile gelişen süreç iki ülke delegasyonunun Kuzey Kore’de bir araya gelmesi ile devam etti. Bu görüşmelerden sonra Güney Kore ile koşulsuz görüşmelere başlayacağını duyuran Kim Jong-un, ABD Başkanı Trump ile de görüşmek istediğini ilan etti. ABD Başkanı Trump, bu davete olumlu yanıt verdi ve Kuzey Kore’nin koşulsuz olarak nükleer silahlardan arındırılmayı kabul ederse bu görüşmenin Mayıs sonu ya da Haziran başı gibi gerçekleşeceği açıklandı. Bu açıklamanın ardından Kuzey Kore, ABD’nin koşullarını kabul ettiği şeklinde yorumlanacak açıklamalar yapmış ve nükleer denemelerini durduğunu ve nükleer silah geliştirme merkezlerinin uluslararası kurumların denetimine açılacağını duyurdu.
Daha önce iki kez bir araya gelen Kuzey ve Güney Kore Devlet Başkanlarının yaptığı görüşmelerin bir sonuca ulaşamamasının yarattığı olumsuz havaya rağmen iki ülke liderinin Nisan ayının son günlerinde bir araya gelmesi bölgede barış umutlarını bir kez daha yeşertti. Son ziyaretten beklentiler, daha önceki açıklamalar, bugüne kadar sadece Çin’e resmi ziyarette bulunan Kuzey Kore liderinin Güney Kore topraklarına adım atması ve Güney Kore lideri Moon ile el ele yürümesi ile daha da perçinlendi. Yaklaşık 9 saat süren görüşmelerin ardından iki ülke tarafından “Kore Yarımadasının Barış, Refah ve Birleşmesi için Panmunjom Bildirisi” yayınlandı. Bildiride özetle iki ülke arasındaki kan bağına dikkat çekilirken her türlü aşırılıktan ve çatışmadan uzak kalınacağı, Kuzey Kore’nin nükleer faaliyetleri için uluslararası kurumlarla işbirliği yapacağı ve görüşmelerin kalıcı bir barış anlaşmasını amaçladığı kaydedildi.
Ülkemizde “Kore Dağlarında Aslanım Yatar” isimli bir roman ve “Ayla” isimli bir sinema filmi dışında pek de rağbet görmeyen Kore Savaşına katılmamız diplomatik anlamda oldukça önemlidir. Sınırlarımızdan 7800 km uzakta bir ülkenin dış işlerimizi ilgilendirmesi elbette Kore dağlarında yatan kahraman Mehmetçik sayesindedir. 25 Haziran 1950’de ani bir saldırı ile Güney Kore’ye saldıran Kuzey Kore’nin bu tutumu karşısında, BM askeri müdahale kararı almıştır. BM’nin askeri müdahale çağrısına ABD’den sonra ilk karşılık veren Türkiye Cumhuriyeti olmuştur. Tüm savaş boyunca Kore’ye 56.536 asker gönderen Türkiye, savaşta 724 şehit vermiştir. Girmiş olduğu çatışmalarda savaşın seyrini değiştiren Kahraman Türk Ordusu savaşın BM güçleri lehine gelişmesinde büyük rol oynamıştır. “Kore’de savaşan Türk Tugayları, savaşın kaderini dört kez değiştirmiştir. Kunuri ve Kumyangjang-ni Muharebeleri ile yenilmez diye nitelenen K.Çin ordularını yenerek BM kuvvetlerini büyük bir hezimetten kurtarmış ve BM ordularının Kore’yi terk etme düşüncesinden vazgeçmesini sağlamıştır. Taegyewovni (Seul) savunması ile başkent Seul’ün düşman eline geçmesine mani olmuş, Vegas Muharebesi ile de ateşkes anlaşmasının yapılmasını sağlamıştır.”
Kore Barış Süreci ile ilgili Türk Dış politikasını ilgilendiren asıl konu bu süreçte ülkemizin ne yapabileceğidir. Bir barış ve nükleer silahlardan arındırma anlaşması için çok istekli görünen ABD, sürecin bir parçası olmak isteyen Çin ve sürecin dışında kalmak istemeyen Japonya girişimlerini arttırmışlardır. Yaşanan son süreçte, Sayın Cumhurbaşkanımızın Güney Kore ziyaretinin ülkemizin bölgedeki menfaatlerini korumak ve geliştirmek olduğu aşikârdır. Kaldı ki, Türkiye Cumhuriyeti hiçbir zaman Kore Yarımadasına ilgisiz kalmamış aksine bölgede yaşanan her olayda en azından Dışişleri bakanlığı kanalıyla açıklamalar yapmak suretiyle bölgeye ilgisini belli etmiştir. Olası bir barış anlaşmasında savaşın tarafı olan Çin ve ABD’nin barış masasında olacağı kesindir ancak bugün Kore Yarımadasında iki devletten söz ediliyorsa bunda en çok payı olan Türkiye Cumhuriyetinin de anlaşma masasında olması gerekmektedir. Bu süreçte, yumuşak güç ve kamu diplomasisi enstrümanlarını kullanarak olası bir barış anlaşmasında masada en azından barışın garantörlüğü ya da gözetmenliği gibi bir rolü üstlenmek öncelikli amaç olmalıdır. Bölgede bu amaçla askeri varlık göstermek Güney Kore halkını da dost bir unsurun varlığı ile rahatlatacaktır. Ayrıca, anlaşmanın diğer ortağı Kuzey Kore ile iletişim yollara aranması kamu diplomasisi açısından elzemdir. Sürecin oluşturduğu ılımlı havadan yararlanarak Güney Kore ile askeri ve sınai alanlarda bilgi, deneyim ve teknoloji aktarımı projelerinin hayata geçirilmesi yeni nesil savaş uçağı, tank ve mühimmat projeleri üzerinde çalışan iki devlet için gelecek adına etkili işbirliği sağlayacaktır.
Şu anda ülkede birçok ayrı grup yer almakla birlikte Türkiye dahil birçok ülkenin askeri de sahadadır. Suriye iç savaşının en güncel ve en ayrıntılı olarak gösterildiği haritada Suriye’deki ABD, Rusya, İran, Fransa ve Türkiye’nin askeri üsleri, örgütlerin kontrol ettiği bölgeler ve ittifak ile yönetilen alanlar Nisan 2018 Suriye son durum haritası üzerinden gösterilmiştir. İşte Suriye’deki askeri üsler haritası;
Yayınlanan haritaya göre Nisan 2018 itibariyle Suriye’de askeri üssü bulunan ülkeler ve üs sayıları aşağıdaki gibidir;
Suriye’deki Askeri Üsler ve Sayıları
TÜRKİYE
13 Adet Askeri Üs
ABD
12 Adet Askeri Üs
FRANSA
1 Adet Askeri Üs
İRAN
39 Adet Askeri Üs
RUSYA
9 Adet Askeri Üs
Haritaya göre Suriye’de en çok askeri üssü olan ülke 39 askeri üs ile İran’dır. İran’dan sonra Zeytin Dalı Harekatı ile Afrin’e operasyon düzenleyen Türkiye 13 askeri üs ile Suriye’de en çok askeri üssü olan ikinci ülkedir.
Türkiye, Zeytin Dalı Harekatı öncesinde İran ve Rusya ile varılan mutabakat neticesinde Afrin’in güneyinde yer alan İdlib’in güneybatı ve kuzey bölgelerine gözlem noktaları ile askeri üsler kurmuş, hemen akabinde Zeytin Dalı Harekatı ile Afrin’i terörden arındırmış ve bölgeye askeri üs ve gözlem noktaları kurmuştur. Bir yandan bu operasyonlar devam derken diğer yandan da Türkiye, İdlib’in doğu cephesine çok kritik askeri üs ve gözlem noktaları kurmuştur.
Asırlardır savaşların ve yağmaların ortasında kalmış bir adadır Kıbrıs. İngiltere Başbakanı Benjamin Disraeli, 1840‘lı yıllarda hazırladığı raporunda,“Ortadoğu‘ya hâkim olmak isteyen devlet, Kıbrıs adasına da hâkim olmalıdır” sözü ile adanın önemi bir kez daha vurgulamış ve İngiltere’nin gözünü buraya dikmesini sağlamıştır.
Doğu Akdeniz’de görev yapan ABD donanması
Emperyalist ülkeler için Kıbrıs , 100 uçak gemisinden daha büyük bir askeri gücü ifade etmektedir. Arap Baharı ile başlayan Ortadoğu’yu şekillendirme çabalarından nasibi Kıbrıs’ta almış ve almaya da devam etmektedir.Ayrıca bölgede yaşanan Petrol ve Su Savaşlarında en önemli ikmal merkezidir. Adada bulunan askeri üslerden kalkan uçakların savaş bölgelerine yakınlığını da göz önüne alırsak zengin doğalgaz yataklarının dışında muazzam bir stratejik bir öneme sahiptir. 1950‘lerde ABD, Lübnan ve Ürdün‘e; İngiltere de Mısır‘a Kıbrıs‘taki üslerden saldırmıştı. Arap baharı ile başlayan süreçte adada var olan askeri hareketlilik maksimum seviye ulaşmış, bir çok ülke de buraya (Daeş Karşıtı Koalisyon bahanesiyle) savaş gemisi göndermiştir.
Bölgede yaşanan enerji savaşlarında Rusya’da kendi payını almak için Suriye İç Savaşına müdahil olmuş ve var olan sorun içerisinde aktör sayısı daha da artmıştır. İsrail’in doğalgaz hamlesi, hali hazırda Avrupa’nın en büyük doğalgaz tedarikçisi konumundaki Rusya’yı telaşlandırmıştır. Rusya kendisine rakip olacak 3,45 trilyon metreküp doğalgaz rezervi (Kıbrıs, Suriye, İsrail ve Lübnan arasında kalan Leviathan bölgesi) konusunda söz sahibi olmak istemektedir. Bu sebepten ötürü GKRY ile çeşitli görüşmeler yapmıştır. Bu görüşmelerde Ruslar Ortodoksluk bağı üzerinden ilişkileri geliştirmek istemektedir.
Avrupa’nın güney sınırı, Cebelitarık’tan İskenderun körfezine kadar olan bir hattan oluşmaktadır. Ortadoğu da yaşanan her kriz döneminde tüm dikkatler Kıbrıs ve Doğu Akdeniz üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bölge sadece enerji değil siber savaşlar konusunda da büyük bir öneme sahiptir.Tüm dünya da bulunan 18 internet ağının (fiberoptik altyapı) 14’ü Doğu Akdeniz’i de içine alan coğrafyadan geçmesi Kıbrıs’ı adeta büyük bir kilidin anahtarı konumuna yükseltmektedir. Bu ağa sızan korsanlar, tüm dünyadaki gizli bilgilere de ulaşmış olacak dersek yanlış olmaz. Örneğin Edward Snowden “Biz Kıbrıs merkezli istihbarat ağı sayesinde Başkan Obama’nın Oval Ofis’deki ikili görüşmelerini her şeyine varıncaya kadar takip ettik” diyerek Kıbrıs’ın sadece bir ada, enerji havzası, Ortadoğu’ya yakınlığı, büyük askeri üs vs. yanında siber güvenlik içinde önemli bir merkez konumunda olduğunu ifade etmiştir. Ayrıca o dönem de yaşanan dünya çapında dinleme krizinde, İngiltere’nin Türkiye’yi ve hatta Almanya’yı da bu hatlar üzerinden dinlediği ortaya çıkmıştı.
Akdeniz’de bulunan fiber optik ağ haritası
Suriye İç Savaşı’nda adanın önemi bir kez daha ortaya çıkmıştır. Abd ve müttefiklerinin yapmayı planladığı Kuzey Irak ve Kuzey Suriye’de bir kürt devletinin ( daha doğrusu enerji hattı için tampon bölgesi) kurulması, ada ile bağlantılı olarak enerjide hakimiyet kurmak istemesinden kaynaklanmaktadır. Buna birde İsrail’in Doğu Akdeniz’de yaptığı sondaj çalışmalarını da eklersek muazzam bir enerji nakil hattının merkezin de olacak Kıbrıs. Bunun için İsrail ve Abd bölge ülkelerini her türlü baskı ve savaş tehdidi ile hizaya getirme çabaları içerisine girmekten geri durmamaktadır. Koalisyon güçlerinin en önemli askeri ve lojistik üslerinden birisi de Güney Kıbrıs’ta bulunan İngiliz üsleridir. Ortadoğu’yu yeniden şekillendirme çalışmalarında Kıbrıs gibi bir üsse sahip ülke her zaman avantajlı durumdadır. Burada kilit ülke her zamanki gibi Türkiyedir. Batılı güçlerin tüm bu olanlar karşısında sessiz kalacak bir Türkiye görmek istemeleri neticesinde üzerimizde sürekli bir askeri, siyasi, ekonomik ve sosyal baskı meydana gelmektedir. Çünkü yapmayı planladıkları yeni enerji koridoru Türkiye’nin ulusal çıkarlarına ters düşmektedir. Türkiye’nin Suriye’de yapmış olduğu Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Operasyonları, sınır güvenliği yanında bu planları da bozma niyetini göstermektedir.
Batılı güçlerin nihai hedeflerinden olan Kıbrıs meselesinde en önemli oyunculardan biriside Türkiye’dir. Kıbrıs Barış Harekatı ile ilgili yazdığım yazı üzeride de değindiğim gibi Türkiye, 1974’den beridir adada askeri varlığını devam ettirmektedir. .
Bölgede yaşanan enerji savaşları, Türkiye’nin bölge üzerinde daha etkin rol oynamaya itmiştir. GKRY’nin batı ülkeleri ile doğalgaz arama faaliyetleri için yapmış olduğu anlaşmalar, Türkiye tarafından yok hükmünde sayılmaktadır. Rum yönetiminin yapmayı planladığı sondaj faaliyetlerine Deniz Kuvvetlerimizce önleme yapılmaktadır. GKRY’nin yapmayı planladığı parsellerde Türkiye, KKTC adına hak talep etmesine rağmen, Rumlar her türlü provakatif eylemlerden geri durmayarak çalışma yapmak istemektedirler. Geçtiğimiz aylarda İtalyan ENİ şirketine ait bir sondaj gemisi araştırma yapmak için bölgeye hareket etmiş,Türkiye tarafından engellenmiş ve GKRY buna karşılık Amerikan EXXON MOBİL şirketinin araştırma gemisini davet etmiştir. Bu geminin ise ABD’nin 6. Filosu tarafından korunacağı açıklanmıştır. ABD, İsrail ile birlikte bu 9. kez düzenlenen Juniper Cobra 2018 tatbikatı ile Türkiye’ye bir nevi mesaj vermesi üzerine TSK aynı tarihlerde Doğu Akdeniz’de bir tatbikat düzenlemiştir. Daha önceden yazmış olduğum “Doğu Akdeniz’de Enerji Savaşları” adlı makalemde bu konuları ayrıntılı bir şekilde bulabilirsiniz.
TSK’nın Doğu Akdeniz’de yapmış olduğu tatbikat
BM kararlarına göre ise adada büyük bir Türk nüfusu olmasına karşın işgalci durumunda görünmekteyiz. Batılı güçlerin Kıbrıs Türkleri üzerinde yapmakta olduğu asimilasyon çalışmaları da günden güne artış göstermektedir. Bazen haberlere de yansıyan “Biz Kıbrıs Türküyüz” ve “Biz AB’ye girmek istiyoruz ama Türkiye engel oluyor. Adada Türk askeri istemiyoruz” tarzı yaklaşımlar bu çalışmaların ne denli tehlikeli olduğunu gözler önüne sermektedir. Her ne kadar Kıbrıs Türkleri içerisinde çok küçük bir grup olsalar da bu konuda önlem almak gerekmektedir. Çünkü batı kaleyi içeriden fethetme yoluna gitmişlerdir.
Devrimci İşçi Partisinin, 2014 protesto gösterilerinden bir pankart
Her ne şekilde olursa olsun Kıbrıs, Türkiye için hayati bir öneme sahiptir. Bölgede yaşanan kaos ve savaş ortamında tehditleri ileri hatta karşılamak ve ada üzerinde ulusal çıkarlarımız için mutlak suretle korunmalıdır. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı öncesi yaşanan soykırımı tekrar bu vatandaşlarımıza yaşatamayız. Bu suretle gerek Türkiye, gerek KKTC tam bir uyum içerisinde hareket etmek durumundadır. Batılı devletlerin gözünde Ortadoğu’nun hakimiyeti Kıbrıs’a hakim olmaktan geçiyor. Her iki ülkede bunu göz önünde bulundurmak durumundadır.
Türkiye ve Somali ilişkileri, 2011 yılında o dönem Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan’ın ülkeye ziyareti ile önemli ölçüde gelişme gösterdi. Bu ziyaret Somali halkının deyimiyle “Somali için bir dönüm noktası” olmuştu. Somali nerededir, coğrafi-siyasi-askeri-toplumsal özellikleri nelerdir? Somali hakkında tüm bu soruların cevabını ve Türkiye-Somali ilişkilerine dair bilgileri sizler için haberimizde bir araya getirdik.
Somali Nerede?
Somali’nin Coğrafi Yapısı
Afrika’nın en büyük kıyı şeridine sahip ülkesi olan Somali, yaklaşık 3000 km’lik bir kıyı şeridine sahiptir.
Konumu ve sahip olduğu kıyı şeridi itibariyle Orta Doğu petrollerinin en önemli geçiş güzergahında yer almaktadır.
Somali 3 bölgeden oluşmaktadır. Ülkenin doğu kesiminde yer alan Somaliland bölgesi eski İngiliz sömürgesidir. Güney ve orta bölge (Somalia+Puntland) ise eski İtalyan sömürgesidir.
Bugün Somaliland bağımsızlığını ilan etmiş durumdadır. Ancak herhangi bir ülke tarafından tanınmamaktadır. Güney ve Orta Somali ise Somali Federal Cumhuriyeti’ni oluşturmaktadır.
Somali’nin kuzey bölgeleri dağlık alanlardan oluşmaktadır. Yükseklik 900-2000 metre arasında değişmektedir. Ülkenin %2’si tarım alanı, %72’si otlak ve %12’si ormanlık alanlardan oluşmaktadır. Somali’de doğal göl bulunmamaktadır. Suyun bulunduğu Jubaland ve Şabel nehri arasındaki bölge yeşillik ve otlaklarla kaplıdır. Bu bölgede bulunan bir toprak çeşidi vardır ki üzerinde yetişmeyen bitki bulunmamaktadır. Dünyanın en verimli topraklarından biridir
Önemli bir ihracat kaynağı olan mangal kömürünün yapımı için ormanların büyük çoğunluğu yok edilmiştir. (Mangal kömürünün önemli bir gelir kaynağı olarak El-Şebab terör örgütüne gittiği iddia edilmektedir.)
Somali’nin Siyasi ve Sosyolojik Yapısı
Somali’de en kapsamlı nüfus sayımı Mohamed Siad Barre döneminde 1975 yılında yapılmıştır. 1992 yılından bu yana ise ülkenin içinde bulunduğu iç savaş ortamından dolayı sayım yapılamamaktadır. Ancak T.C. Dışişleri Bakanlığı resmi internet sitesinde ülkenin nüfusu yaklaşık 12.360.000 olarak gösterilmiştir. Ayrıca Somali dışında mülteci olarak yaşana 1 milyona yakın Somali’li de bulunmaktadır. Bu mültecilerin büyük çoğunluğu Kenya’da bulunmaktadır.
Güney Somali-Puntland ve Cibuti’nin altında Yer Alan Somaliland
Ülkenin büyük kesimi Sünni Müslüman. Ülkenin %85’i Somalili, geri kalan %15’i ise Bantu ve Araplardan oluşmaktadır.
Ülkede resmi dil Somalice ve Arapçadır. Ülkede okuma yazma oranı %50 civarındadır. Okuma yazma oranı düşük olduğundan ülkede marketlerin vitrinlerinde, duvarlarında ve camlarında yazılar değil, o markette satılan ürünlerin resimleri yer almaktadır.
Ülke şuan 6 eyaletten oluşmaktadır. Güneyde 4 eyalet, ortada 5. eyalet olarak Puntland ve 6. eyalet olarak da Somaliland. Güneydeki 4 eyaletin ileride birleşerek Güney ve Orta Somali’yi oluşturması planlanmaktadır.
Puntland eyaleti 1998 yılında özerklik ilan etti ancak Federal Hükümete de hala destek vermektedir.
Mogadişu’da ise tam olarak benzemese de bir Washington DC yönetimi vardır. Mogadişu herhangi bir eyalete bağlı değildir. Tamamen ayrı bir bölgedir ve Merkezi Hükümete bağlıdır.
Geçmişte Somali topraklarından kopartılan 3 bölge vardır. Wajir bölgesi 1948 yılında İngilizlerce Kenya’ya verilmiştir. Ogedan Bölgesi ise Etiyopya’ya verilmiştir. Cibuti ise Fransızlarca tartışmalı bir referandum ile Somali’den kopartılmıştır.
Somali’de Ogaden Bölgesi
Ogaden ve Wajir bölgesi çoğunlukla Somalililerden oluşmaktadır. Cibuti’de ise Somalililer ve Afarlar bir arada yaşamaktadır.
Sahra Altı Afrika ülkelerinin bir çoğu Fransız etkisiyle 3 renkten oluşan bir bayrağa sahipken Somali’nin kendine özgü bir bayrağı vardır.
Somali’deki Klan Sistemi
Ülkede milli şuurdan ziyade Klan sistemi hakimdir. Ülkede 4 büyük klan vardır. Hawiye, Darod, Dir ve Rahanweyn klanları en büyük dört klandır. Geri kalan klanların hepsi ise “Buçuk Klan” olarak adlandırılmaktadır. Yani ülkede 4,5 klan sistemi vardır.
Yasama-Yürütme-Yargı gibi devlet faaliyetleri 4,5 klan tarafından yürütülmektedir. Yani örneğin milletvekili seçilecekse bu 4,5 klan sistemine göre sayılar ve simler belirlenmektedir.
Türkiye de bu toplumsal yapıya saygı duymakla beraber uyum sağlamak adına kendi bünyesindeki okullara öğrenci seçerken bu 4,5 klan sistemine göre öğrenci alımı yapmaktadır.
1991 yılından bu yana Somali’de devletsiz dönemin başlamasıyla birlikte tüm toplum 4,5 klanın eline kalmıştır ve klan reisleri her alanda çok etkili kişilerdir.
Somali dünyada deve yetiştiriciliğinde lider ülkeydi. Ancak yaşanan iç savaş, ülkenin bu özelliğini kaybetmesine sebep oldu.
Halk arasında Türkiye’deki maraş otuna benzetebileceğimiz bir uyuşturucu maddeyi çiğnemek çok yaygındır. Bu uyuşturucu madde Yemen civarında da oldukça yaygındır. Özellikle askerler arasında oldukça yaygın.
1960 yılından bu yana Somali bağımsızlığını ilan etmiş ve devletleşme sürecine girmiştir. Ancak coğrafi yapı ve şartlar yüzünden göçebe yaşam tarzını hala terk edememişlerdir.
Somalililer arasında çok kuvvetli aile bağları mevcuttur. Bu kuvvetli aile bağlarının bir olumlu bir de olumsuz etkisi vardır. Pozitif etkisi mevcut iç savaşım bireyler üzerindeki olumsuz etkisini azaltıyor olmasıdır. Negatif etkisi ise aralarında kuvvetli aile bağları olan klanların birbirleri ile sert mücadelelere girmesidir.
Somali’de Kadın Olmak
1975 yılında General Mohamed Siad Barre tarafından kadınlara bir takım haklar veren Medeni Kanun kabul edildi ancak bu kanun toplumda karşılık bulmadı.
Ülkede çok eşlilik yaygındır. Bir erkeğin ikinci-üçüncü eş alabilmesi onun ekonomik durumuna ve sosyal statüsüne bağlıdır. Ayrıca boşanma vakaları da oldukça yaygın ve olağan bir durum. Öte yandan boşanmış bir kadının yeniden çok daha kolay bir şekilde evlilik yapabilmesine uygun bir sosyal yapı mevcuttur.
Somali kadını kabile baskısı ve iç savaş yüzünden kazanımlarının bir çoğunu kaybetmiş durumda. Ama yine de toplumda kadın-erkek ilişkilerinde çok sert bir ayrım bulunmamaktadır. Ticarette, bürokraside, sosyal hayatta her alanda kadınları görmek mümkündür.
UNICEF’in vermiş olduğu rakamlara göre Somali’de kadınların %95’i sünnet edilmektedir. Ancak son dönemde yapılan çalışmalar ile 1-14 yaş arası kızların sünnet edilme oranı %25’lere kadar gerilemiştir.
Kadınların ancak %9’u sağlık kurumlarında doğum yapabilmektedir. Bu sebepten dolayı Somali, bebek ölümlerinin en yaygın olduğu ülkeler arasındadır.
Parlamentodaki kadınların oranı yalnızca %7.5 kadardır. Bürokraside de kadınlara rastlamak mümkündür ama sayıları erkeklere göre hayli düşüktür.
Ekonomik Veriler
Kişi başına düşen milli gelir 600$ civarında. Ülkede günde 1$ ücret ile çalışan kişi sayısı oldukça yüksek.
GSYH’nın %59’unu tarım oluşturmaktadır. Somali, neredeyse ihtiyacının tamamını ithal eden bir ülkedir. Ülkede herhangi bir sanayileşme, üretim tesisi bulunmamaktadır.
Ülkede hizmet ve mal dolaşımı dolar ile yapılmaktadır. Resmi para birimi olan Somali Şilini neredeyse hiç kullanılmamaktadır. Ülkenin içinde bulunduğu kötü ekonomik durum enflasyon oranının belirlenmesini de engellemektedir.
İhracat yapılan ülkelerin başında Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gelmektedir. İthalatta da BAE başı çekmekle beraber Cibuti, Hindistan, Kenya, Çin ve Pakistan’a da ihracat yapılmaktadır. Ülke ekonomisi açısında BAE önemli bir rol üstlenmektedir.
2011 yılında o dönem Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan’ın ülkeyi ziyareti ile Türkiye-Somali ekonomik ilişkilerinde bir sıçrama yaşanmıştır. 2010 yılında iki ülke arasındaki ticaret hacmi 4 milyon 800 bin dolar iken, Erdoğan’ın ziyaretinden sonra bu rakam 2011 yılında 115 milyon dolar civarına çıktı.
Balıkçılık ve hayvancılık ülkenin önemli ekonomik kaynaklarındandır. Ancak ülke halkının tarım bilgisi çok düşüktür. Ülkenin sadece %2’si tarıma elverişlidir ve bu alanın da sadece %2’sinde tarım yapılmaktadır.
Ülke kıyıları Ton balığı açısından oldukça zengindir. Yaklaşık 2 ay önce Türkiye ve Somali bir ticaret anlaşması yaptılar. Anlaşmaya göre Türk balıkçılar ülke kıyılarında Ton balığı avlama hakkına sahip oldu. Bunun karşılığında ise Türkiye’nin de bir takım vaatleri oldu. Bu vaatlerin başında ise ülkeye bir sahil güvenlik komutanlığı kurulması gelmektedir.
Ülkede petrol ve doğalgaz yatakları da bulunmaktadır. Yapılan araştırmalara göre 5-10 milyar metreküp civarında petrol ve doğalgaz yatakları olduğu düşünülmektedir. Ayrıca 1968 yılında bir yabancı gazetede ülkede geniş Uranyum ve Titanyum yatakları olduğu iddia edilmiştir. Ancak bu iddia kanıtlanmamıştır.
Somali Diasporası, Somali’nin en büyük gelir kaynağı durumundadır. 2014 rakamlarına göre Somaliye gelen, diasporanın göndermiş olduğu rakam uluslararası toplumun yaptığı imar ve geliştirme yardımının 2 katı, insani yardımın ise 5 katıdır. Buradan yukarıda da izah edildiği gibi Somalililer arasındaki aile ve kabile bağlarının ne denli güçlü olduğu sonucuna da ulaşabiliriz.
Ülkenin Yakın Tarihinden Kısa Notlar
19. Yüzyıl sonlarına doğru ülkede Osmanlı hakimiyeti iyice zayıflamıştır. 1869 yılında Süveyş kanalının açılmasıyla birlikte İngilizler Kızıldeniz’den Aden Körfezine giden yolun güvenliğini sağlamak adına bölge ülkelerini işgal etmişlerdir. Ülkenin körfez kıyı şeridini işgal eden İngilizler, Güney bölgeleri ise İtalyanlara bırakmışlardır.
19 Yüzyılının sonundan 1948’e kadar geçen süreç sömürge dönemi olarak adlandırılabilir. bu tarihler arasında ülke İngiliz ve İtalyan sömürgesi altındadır.
1941 yılında ülkede savaşın başlamasıyla birlikte İngilizler İtalyanları ülkenin büyük bölümünden çıkarmışlardır. Savaş sonrasında İtalyanların bulunduğu bölgede Birleşmiş Milletler (BM) himayesinde bir İtalyan bölgesi kurulmuştur.
Somaliland bölgesinde ise İngiliz hakimiyeti devam etmiştir. 1948 yılında İngilizler Ogaden bölgesini Etiyopya’ya vermişlerdir.
1956 yılında İngilizler ülkenin bir kısmını Kenya’ya vermişlerdir.
1960 yılında 2 gün arayla önce İngiliz sömürü bölgesi olan Somaliland, ardından da İtalyan bölgeleri bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. 1 Temmuz 1960 tarihinde ise her iki bölge birleşerek Somali Cumhuriyeti’ni oluşturmuştur. İlk devlet başkanı olarak ise şuan Mogadişu havaalanına adını veren Aden Abdullah Osman Daar seçilmiştir.
Başkan seçilen Aden Abdullah Osman, geçmişte Kenya’ya verilen Wajir bölgesine gerilla operasyonları başlatarak tekrar ülkeye bağlamak istemiştir.
1960-1969 yılları arası ülkede demokrasi dönemidir. O dönemde Somali’de Avrupai bir parlamenter sistem hakimdir. 1960-69 yılları arasında modernleşmeye ve kentleşmeye ağırlık verilse de bu çabalar toplumun geneline ulaşamamıştır.
1969 yılında Mohamed Sias Barre, askeri bir darbe ile yönetimi ele geçirmiş ve Sovyet yanlısı sosyalist bir rejim kurmuştur. Barre döneminde Etiyopya ABD yanlısı bir politika izlerken Somali Sovyet yanlısı bir politika izlemiştir.
Bu dönemde ABD yanlısı olan Etiyopya’da bir darbe gerçekleşmiş ve Etiyopya’da da Sovyet yanlısı bir rejim kurulmuştur.
Darbeci Mohamed Siad Barre
Mohamed Siad Barre Rejimi’nin Sonu
1976 yılında Ogaden bölgesinde isyanlar başlamıştır. İsyanların iyice artması üzerine 1977 yılında Somali ordusu Ogaden bölgesine müdahale etmiştir. O dönem Somali ordusu, Mısır’dan sonra Afrika ülkeleri arasındaki en güçlü ordu konumundadır. Ogaden bölgesinde önemli başarılar elde etmiştir.
Ancak Sovyetler Birliği, Küba vasıtasıyla Etiyopya’ya destek vermeyi tercih edince Somali ordusu, Küba ve Etiyopya ordusundan oluşan ittifak karşısında yenilmiştir. Böylece Ogaden bölgesinden geri çekilmek zorunda kalmıştır.
Yaşanan bu yenilgi, Mohamed Siad Barre rejiminin de sonunu hazırlamıştır. Barre, iktidarda kaldığı süre boyunca ülkedeki kabile-klan sistemini yıkmaya çalışmıştır. Ancak Etiyopya karşısında alınan yenilgi, kabile sisteminin daha da güçlenerek ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Barre’nin milliyetçi söylemleri toplumda ters tepmiştir. Bu durum Barre’nin sonunu hazırlayan en önemli etkenlerdendir.
1991 yılına gelindiğinde soğuk savaşın bitmesi ve Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla birlikte ülkede kurulan sosyalist rejim temelsiz kalmıştır ve Somali’nin siyasi ve toplumsal yaşantısı alt üst olmuştur.
Ülkede oldukça etkili olan “Savaş Ağaları” Barre rejimine karşı ayaklanmıştır ve bu durum ülkede iç savaşın çıkmasına sebep olmuştur.
İç savaşın başlangıcında BM Barre rejiminden taraf olmuştur. Ancak yine de Siad Barre, isyanlar karşısında tutunamamış ve ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştır.
Mısırlı eski bir diplomat olan, BM eski Genel Sekreteri Butros Gali, ülkede yaşana olaylar karşısında “Somali’de gıdadan çok silah var. Bu silahlar Somalililer tarafından üretilmedi. Onlara dış güçler tarafından dış güçlerin çıkarlarına hizmet etmesi için verildi. Bu silahları tedarik edenler bugün yaşanan suçların ortaklarıdır.” demiştir.
Somali’de İç Savaş Neden Bu Kadar Kanlı Oldu?
Ülkede güçlü olan kabileler (Haviye ve Darot kabileleri ülkedeki en güçlü ve savaşçı kabilelerdir.), başta Mogadişu olmak üzere ülkedeki önemli şehir ve kırsal alanlar ile limanları işgal etmeye kalktılar. Bu politikadan dolayı üklede kabile sınırları değişti ve homojen yapı kayboldu.
Sömürgeci devletler kendi çıkarları için ülkedeki kabile sistemini suistimal ettiler.
Ortak doğal kaynakların yönetimi konusunda bir düzenleme yoktur. Kabileler oldukça politize olmuş durumdadır.
Ülkede silaha ulaşmak çok kolaydır. Bugün Somali’den Yemen’e ve Yemen’den Somali’ye çok kolay bir şekilde silah ticareti yapmak mümkündür. Hatta bugün Yemen’de kullanılan silahların büyük çoğunluğunun Somali üzerinden Yemen’e sokulduğu düşünülmektedir.
Kabileler arasında sert bir mücadele vardır. Maalesef ortak milli şuur gelişmemiştir.
AMİSOM(Africa Union Mission in Somalia), El Şebab ve Uluslararası Toplum’un Somali’deki Rolü
Ülkede önüne geçilemeyen iç savaş yüzünden BM, ABD öncülüğünde bir operasyon düzenlemiştir. Bu operasyona Türkiye de katılmıştır. Somali’ye düzenlenen operasyon, Türkiye’nin Kore savaşından sonra uluslararası bir askeri güce sağlamış olduğu ilk katılımdır.
1994 yılında ABD tarafından Mogadişu’ya düzenlenen başarısız operasyon (Black Hawk Down filmine konu olmuştur) ABD’nin ülkeden çekilmesiyle neticelenmiştir.
ABD’nin Somali’den çekilmesinin ardından 1995 yılında BM de ülkeden çekilmiş ve uluslararası toplum Somali’yi kendi kaderine terk etmiştir. Bu tarihten sonra Somali’de “Devletsiz Dönem” başlamıştır.
1991-2004 arasında ülkede 14 ayrı hükümet kurulmuştur, ancak kabileler arasındaki anlaşmazlıklar yüzünden bu hükümetler dağılmıştır.
2006 yılına gelindiğinde “İslam Mahkemeleri Birliği” kurulmuş ve Mogadişu’daki savaş ağalarını temizlemiştir. İslam Mahkemeleri Birliği ülkede eğitim, sağlık gibi alanlarda bir düzen oturtmuştur.
Ancak İslam Mahkemeleri Birliği’nin kurulduğu ve faaliyet gösterdiği dönem ABD’nin “Global War on Terror” politikası yürüttüğü döneme denk gelmiştir. Kenya ve Tanzanya’daki ABD büyükelçiliklerine yapılan saldırılar ve ardından İslam Mahkemeleri Birliğine düşman olan savaş ağalarının destek verdiği Etiyopya’nın “Burada bir şeriat rejimi kurulacak ve bu bütün bölgeye tehlike arz ediyor” söylemleri yeni bir savaşın başlamasına sebep olmuştur. Etiyopya 2006 yılında Mogadişu’yu işgal etmiştir. Bölgede çok kanlı savaşlar yaşanmıştır.
Terör Örgütü El-Şebab
Yaşanan bu gelişmeler ve çatışma ortamı, İslam Mahkemeleri Birliği içerisinde yer alan El-Şebab’ın daha da güçlenerek bir terör örgütü olarak ortaya çıkmasına sebep olmuştur.
O dönemde El-Şebab’ın yaşanan savaştaki etkisi yüzünden halk üzerindeki tesiri hala devam etmektedir. Çünkü işgalci güçlere karşı verilen mücadelenin büyük kısmını o dönemde El-Şebab üstlenmiştir.
Daha sonrasında ise İslam Mahkemeleri Birliği’nin ilk Cumhurbaşkanı olan Şeyh Şerif Ahmed, El-Şebab terör örgütü ile ters düşmüştür. Bu noktadan itibaren ise 2011 yılına kadar(AMİSOM ile El-Şebab arasındaki büyük Mogadişu savaşına kadar) süren mücadelelerde Mogadişu’nun 3’te biri El-Şebab terör örgütünün, 3’te biri Federal Hükümetin ve geri kalan 3’te biri ise Hizbul İslam adlı bir başka örgütün hakimiyetine girmiştir.
2011 yılında El-Şebab terör örgütü, taktik nedenlerden dolayı Mogadişu’dan çekildiğini açıkladı. Ama yine de örgüt, suikastler ve bombalama eylemleri ile bölgede varlığını sürdürmeye devam etti.
Savaş sonrasında merkezi hükümet, giderek El-Şebab’ın alanını daraltmaya başladı. AMİSOM’un da katkılarıyla merkezi hükümet, 2017 yılında büyük ölçüde hakimiyeti sağlamıştı.
2012 yılında ülkede ilk seçimler gerçekleştirildi. Bu seçimlerde Hasan Şeyh Mahmud devlet başkanı seçildi ve 2017 Şubat ayına kadar görev yaptı. Aslında Hasan Şeyh Mahmud’un görev süresinin Ağustos 2016’da dolması gerekiyordu. Ancak ülkede seçimler güvenlik bahanesiyle sürekli ertelendi. Seçimlerin sürekli ertelenmesindeki asıl amaç Hasan Şeyh Mahmud’un gücünü konsolide etme ve rakiplerini ekarte etme çabasıydı. Bu sebepten dolayı parlamento seçimleri ancak Aralık 2016’da yapılabildi.
2017 Şubatında devlet başkanlığı seçimlerine 3 aday katıldı. Görev süresi dolan Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, eski Başbakan Muhammed Abdullah Fermacu ve eski Cumhurbaşkanı Şerif Şeyh Ahmed seçimlere katılan isimlerdi.
Muhammed Abdullah Fermacu Somali’de devlet başkanı seçildi. O gün Somali sokaklarında büyük gürültü koptu. İlk başlarda silah ve doçka sesleri akıllara terör saldırısı ihtimalini getirse de aslında halk Muhammed Abdullah Fermacu’nun devlet başkanı seçilmesini büyük bir mutlulukla kutluyordu.
AMİSOM Nedir?
AMİSOM (Africa Union Mission in Somalia/Somali’deki Afrika Misyonu), 2009 yılında Etiyopya’nın Somali’den çıkışına müteakip Somali’de düzeni yeniden sağlamak amacıyla Afrika Birliği Kuvvetlerinden oluşturulan bir askeri yapıdır.
AMİSOM’un ülkedeki kuvvet sayısı yaklaşık 22.000 civarındadır.
AMİSOM kuvvetleri Uganda, Cibuti, Burundi, Kenya ve Etiyopya askerlerinden oluşmaktadır. Somali halkı, Etiyopya ve Kenya ile geçmişte yaşamış olduğu problemlerden dolayı bu ülke askerlerine iyi gözle bakmamaktadır. Bu yüzden de Mogadişu’da daha çok Uganda ve Burundi askerleri AMİSOM kapsamında görev yapmaktadır.
AMİSOM kuvvetlerinin bir takım yapısal problemleri mevcuttur. Öncelikle AMİSOM kuvvetleri arasında emir komuta çok zayıftır. Öte yandan AMİSOM içerisindeki farklı ülkelerin farklı çıkar ve politikaları sebebiyle bir vizyon birliği bulunmamaktadır. Mesela birlik içindeki Etiyopya ve Cibuti kuvvetlerinin faaliyet ve politikaları birbirine taban tabana zıttır.
Kuvvetler arası koordinasyon ve haberleşme çok zayıftır. Ayrıca AMİSOM’un hava harekat kabiliyeti bulunmamaktadır. Bu açıdan ABD desteğine muhtaçtır.
AMİSOM kuvvetlerinin maaşları AB tarafından ödenmektedir. AB, kuvvet askerlerine yaklaşık 2000$ civarında maaş yollamaktadır ancak kuvvet ülkeleri bu maaşların yarısına el koymaktadır ve AB’nin bu yardımını bir gelir kaynağı haline getirmektedir.
AMİSOM askerleri arasında Somalili kadınlara tecavüz vakalarına sıklıkla rastlanmaktadır.
Türkiye’nin de AMİSOM organizasyon şemasında bir tane askeri danışmanı bulunmaktadır. Bu askeri danışman Puntland’d görev yapmaktadır.
Somali’de Güvenlik ve Korsanlık Sorunu
Somali’de dünya gündemini işgal eden bir başka husus ise ülkedeki korsanlık faaliyetleridir. Korsanlık faaliyetlerinin neden ortaya çıktığını anlamak sorunun çözümü açısından oldukça önemli.
Somali’de balıkçılık önemli bir gelir kaynağıdır. Ülkede yaşana iç savaş ve karışıklıklar yüzünden balıkçıların hakkını koruyacak herhangi bir kurum mevcut değildir. Japonya, Hindistan ve Brezilya gibi büyük devletler, bu durumdan faydalanarak Somali kıyılarında hakları olmamasına rağmen hukuka aykırı bir biçimde balıkçılık yapmış ve adeta kıyıları talan etmiştir.
Ülkede korsanlık faaliyetleri ilk başlarda bu durumu engellemek amacıyla ortaya çıkmıştır. Ancak daha sonraları bölgeye gelen gemileri rehin almanın ve fidye talep etmenin balıkçılıktan çok daha iyi kazandırdığının fark edilmesi ile birlikte büyük devletlere karşı bir tepki olarak ortaya çıkan direniş korsanlık faaliyetine dönüşmüştür.
BM, NATO, AB ve Türkiye’nin girişimleri ile bölgede korsanlığa karşı bir görev gücü oluşturulmuştur ve korsanlık sorunu neredeyse tamamen ortadan kaldırılmıştır.
Geçtiğimiz sene yalnızca 2 defa korsanlığa teşebbüs edilmiş, bu teşebbüsler de kısa sürede bastırılmıştır.
Ülkede güvenlik günden güne artmaktadır. Neredeyse haftada bir olan bombalı saldırılar artık ayda bire, hatta iki ayda bire düşmüştür.
Ancak denizin karşı kıyısı olan Yemen’de bir savaş mevcuttur. Bu durum da güvenliği tehdit etmektedir. Suudi Arabistan ve BAE’nin dahliyle Yemen’de devam eden savaş yüzünden Yemen’den Somali’ye tersine göç yaşanmaktadır. Eskiden Somali’li mülteciler Yemen’e giderlerken şimdi Somali sokaklarında Yemen’li mültecilere rastlamak oldukça normal bir durum. Yani günümüzde Somali, Yemen’den çok daha güvenli bir ülke konumundadır.
Bu haberde yalnızca Somali hakkında bilgi derlemesi yapılmıştır. Türkiye-Somali ilişkileri ve Türkiye’nin Somali’de artan rolü, ayrı bir başlık altında ileride işlenecektir.
Stratejik Ortak Haber Masası – Mahmut Nedim SUİÇMEZ
Günümüz dünyasında, ülkelerin en önemli saldırı gücünü Hava Kuvvetleri oluşturmaktadır. İyi bir hava filosuna sahip ülkenin caydırılıcığıda haliyle yüksek olacaktır. Ülkemizde bu görevi Türk Hava Kuvvetleri sağlamaktadır.
Türk Hava Kuvvetlerinde savaş jeti olarak McDonnell Douglas F-4 Phantom ve General Dynamics F-16 Fighting Falcon kullanılmaktadır. Northrop F-5 uçakları ise sadece Türk Yıldızları tarafında kullanılmakta olup envanterden çıkarılmıştır. F-4 Phantom uçaklarının da eskimesi ve değişen şartlar gereği yetersiz kalması nedeniyle TSK için yeni bir uçak ihtiyacı doğmuştur. Bu sebepten ötürü savaş ortamında her amaç için farklı uçak yerine, tüm amaçları karşılayabilecek bir uçak olması için tasarlanan Lockheed Martin JSF F-35 Lightning II; TSK’nın dikkatini çekmiştir.
F-4 ve F-16 yan yana
ABD ve İngiltere’nin başını çektiği bir konsorsiyum tarafından 1996 yılında imzalanan anlaşma ile F-35 uçakları projesine başlanılmıştır. ABD’nin son insanlı uçak projesidir. Program maliyeti(her ne kadar ABD saklı tutsa da) 400 milyar $ civarında olacağı tahmin edilmektedir. ABD; elinde bulunan F-16, A-10 , F/A-18 ve AV-8B, İngiltere ise Harrier uçaklarını bu proje ile birlikte değiştirmeyi planlamaktadır. Türkiye ise 12 Temmuz 2002 de 7. katılımcı ülke olarak bu konsorsiyuma katılmış, 116 adet F-35A -Geleneksel kalkma ve inme (CTOL)- için 11 milyar $ ödeyeceğini bildirmiştir. F-35’ler 2040’lı yılların savaş jeti olarak görülmektedir. Türkiye’nin Haziran 2018’de ilk teslimatı alacağı açıklanmıştır.
Bu üretim için katılımcı ülkeler ABD, İngiltere, İtalya, Hollanda, Türkiye, Kanada, Avustralya, Norveç ve Danimarkadır. İsrail ve Singapur ise güvenlik yardımına katılmıştır.
F-35 katılımcı ülkeler
Özellikle Suriye İç Savaşında Türkiye ile ABD arasında yaşanan anlaşmazlık ve S-400 Hava Savunma Sistemi konusunda gerilen ilişkiler bu projeye de yansımıştır. Kasım 2017’de ABD Hava Kuvvetleri Müsteşar Yardımcısı Heidi H. Grant yaptığı “Rusya’dan S-400 füze savunma sistemleri satın alması halinde Türkiye’nin NATO teknolojilerine erişiminin kısıtlanacağını“ açıklaması, ABD’nin bu yönde bir hamlesinin olacağı yorumlarını da beraberinde getirmiştir. ABD açısından bu durum, F-35’ler ile S-400 sistemlerinin bir arada kullanılması, Rusya’nın sistemler üzerinden elde edeceği verilerle bombardıman uçaklarının zayıf yönlerini öğrenmesine neden olacağı endişesini doğurmuştur. Medyada yer alan ve uzmanlar tarafından yorumlanan bu açıklamaya göre ABD’nin bu tehdit vari açıklamaları, Türkiye’nin konsorsiyumdan ayrılması durumunda F-35 programının finansal yönden sıkıntıya gireceği ifade edilmiştir. Bu, diğer ortak ülkelere 12 milyar $ ek yük getirmesi anlamına gelmektedir. Ayrıca program kapsamında Elektronik optik hedefleme sistemleri ve hava müdahale kontrolleri ASELSAN‘dan, orta gövdesi, dış kaplama ve silah bölmesi kapakları ile fiber hava girişi kanallarının üretimi TUSAŞ-TAI‘den, füze uzaktan kumanda ara birimi ve panoramik kabin ekranının elektronik kartları AYESAŞ‘tan, iniş takımı kilit parçaları Kale Havacılık‘tan, gövde yapısı ve iniş takımları ALP HAVACILIK‘tan, elektrik kablolama ve iç bağlantı sistemleri FOKKER ELMO‘dan tedarik edilmektedir. Programa ROKETSAN ise SOM seyir füzesi ile katkı vermektedir. Bu açıdan baktığımızda iş ABD açısından da sıkıntıdadır. ABD iç siyasetinde de programın maliyetinin fazla olması nedeniyle çeşitli eleştiriler yer almaktadır. Son yapılan açıklamalara göre F-35A 94.6 milyon dolar, F-35B 122.8 milyon dolar, F-35C ise 121.8 milyon dolarlık liste fiyatı üzerinden satılmıştır.
ABD, F-35’lerin satışı konusunda sürekli farklı açıklama yapmaktadır. Kimi üst düzey bürokratın bu uçakları Türkiye’ye verilmesini doğru bulmamaktadır. Buna sebep olarak çok çeşitli sebepler öne sürmektedirler. Buna örnek olarak 27 Nisan 2018’de ABD’li üç senatör, F-35 savaş uçaklarının Türkiye’ye teslimatının engellenmesi için ABD Senatosu’na teklif verdi. Senatörlerin teklifi, rahip din adamı Andrew Craig Brunson’un tutuklanması nedeniyle verdiği duyuruldu. Kısacası ABD, mevcut siyasi konjonktürden dolayı F-35’leri bir koz olarak kullanmak istemektedir. Buna Türkiye’nin iç ve dış siyasi arenada yapmış olduğu hamleler etkili olmaktadır. Ortadoğu ve Suriye’de sürekli karşı karşıya gelmesini de buna örnek verebiliriz.
F-35 konusunda ABD ile ilk anlaşmazlık 2011 yılında çıkmıştır. Proje devam ederken ABD, kaynak kodlarını Türkiye’ye vermeyeceğini açıklaması büyük bir şok etkisi yaratmıştır. Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık KOŞANER “Bu da F-16 gibi olmasın, bu kabul edilemez” diyerek alıma karşı çıkmıştır. Yapılan bu açıklama sonrası Türkiye siparişleri askıya almıştır. ABD’nin yapmış olduğu bu açıklama ileri ki dönemde Türkiye üzerinde bir takım askeri planlarının olduğu yorumlarına sebep olmuştur.
Kaynak kodları ile alakalı ilk skandal Norveç’e teslim edilen 3 adet F-35 üzerinden çıkmıştır. Norveç Hava Kuvvetleri, F-35’lerin her uçuşu sonrasında Lockheed Martin’in Teksas’taki Fort Worth program üssüne uçuşa ait verileri gizli bir şekilde gönderdiğini tespit etmiştir. Bu şekilde ABD, üye ülkelerin ulusal menfaatlerine de saldırmış olmaktadır. Bu skandal sonrası Türkiye’nin kaynak kodları ile alakalı yapmış olduğu girişimlerin ne denli haklı olduğu da ortaya çıkmış oldu.
Planlanan yerli TF-X uçak modeli
Bir uçağın kaynak kodları, o uçağın tüm özelliklerini satın alınan ülke tarafında kullanılabilmesini ifade ettiğini düşünecek olursak, kendi evimizde binayı yapan müteahitin istemediği bir çiviyi bile çakamayacağımız ile eş anlamlıdır. Bu ABD’den izinsiz bir füze dahi takamayacağımızı, istemediği bir operasyonda bu uçakları kullanamayacağımızı, Pentagonun istemediği bir noktayı vuramayacağımızı göstermektedir. Her ne kadar uçak bizim olsa da kumanda ABD’nin elinde olacaktır. Ayrıca bu sebeple ABD’nin, eğitimlerimizi manevralarımızı ve planlarımızı görebileceği anlamı taşımaktadır. F-16 yazılımı üzerinde çalışan mühendislerin ŞÜPHELİ ölümlerine baktığımızda bu kodların ne denli önemli olduğunu anlayabiliriz. Bu sebepten ötürü (daha başka sebepler olsa da) Türkiye TF-X programına hız vererek 2023 yılında yerli üretim savaş uçağını uçurmayı planlamaktadır. “Bir ordu kendi silahını üretebildiği derecede büyüktür”
21.04.2018 günü saat 22:00 civarında ajanslara düşen haberlere göre Suudi Arabistan Kraliyet Sarayı asker olup olmadığı belli olmayan kişilerce ağır silahlarla basıldı. Bu gelişme Suudi Arabistan’da darbe olduğu şeklinde yorumlandı. Başkent Riyad’da Kraliyet Sarayı civarında yoğun silah seslerinin duyulduğu ve iki grup arasında çatışmaların yaşandığı iddialar arasında.
Saat 22:23’de Sputnik haber ajansının geçtiği habere göre Suudi Arabistan’da darbe girişimi yaşanıyor. Başkentte yaşanan çatışmaların ardından Kral Selman bin Abdulaziz askeri bir havaalanındaki sığınağa götürüldü. Kral’ın ülkeyi terk etmeye çalıştığı da iddialar arasında.
Kraliyet Sarayına düzenlenen saldırıda kullanılan silahların “ordu malı” olduğu ve Riyad üzerinde savaş uçaklarının uçtuğu haber ajansları ve sosyal medyada yer alıyor.
Suudi Arabista’dan darbe iddiaları karşısında ise Riyad Bölge Polis Sözcüsü, sarayın etrafında bir adet drone olduğunu ve güvenlik güçlerince imha edildiğini iddia etti.
Suudi Arabistan Yönetimi ve Suud Kralı
1932’den bu yana El Suud ailesi tarafından yönetilen Suudi Arabistan monarşi ile yönetiliyor. Ülkede kral, devlet ve hükümet başkanı olarak görev yapıyor. Hükümet fonksiyonları, tamamı kral tarafından atanan bakanlar kurulu aracılığıyla yürütülüyor.
Petrol ve doğalgaz üreticiliğinde ilk sırada yer alan Suudi Arabistan, dünyadaki petrol rezervlerinin yüzde 20’sini elinde bulunduruyor. Petrol, Suudi Arabistan’ın gelirinin yüzde 45’ini, ihracatının ise yüzde 90’ını oluşturuyor. Yani ülkede petrol dışında bir şey üretilmiyor denebilir. Ülkedeki petrol gelirlerinin de büyük bir kısmı kralın ailesine aktarılıyor. Kral Salman’ın ise 50 milyar dolara yakın şahsi serveti olduğu söyleniyor.
Kral ve ailesiyle birlikte Suudi Arabistan’ın müthiş bir istihbarat ağının olduğunu söylemek gerekiyor. Arap Baharı’nın es geçtiği ABD’nin şemsiyesi altında ki Suudi Arabistan’da en küçük eylem büyümeden hızlı bir şekilde bastırılıyor ve anında tutuklamalar başlıyor. Tarihinde sadece iki kez yerel seçimlerin yapıldığı ve sadece erkeklerin oy kullanma hakkı olduğu ülkede, ‘özgürlük’ kelimesi lügatta yer edinememiş halde. Demokrasi kelimesinden de uzak olan Suud yönetimi, Mısır’da ki darbeyi desteklemiş ve darbeci Sisi’ye de müthiş derecede para desteği sağlamıştır.
Gelişen nüfus ile birlikte petrolden elde edilen verim ve petrol fiyatlarına geniş ekonomik bağımlılık gibi sorunlar Suudi yönetimine ekonomi de alternatif aramaya yönlendirmiştir. Ülke 2005’te Dünya Ticaret Örgütü’ne girerek krallık sınırları içerisinde yabancı yatırımları desteklemeye başlayarak, ekonomik reformlar ve ürün çeşitlendirme çabaları sürdürmeye çalışmaktadır.
Kaynak: Al Jazeera
Stratejik Ortak Haber Masası – Mahmut Nedim SUİÇMEZ
Daha yazmaya bile başlamadan 2 yerde hata yaptım galiba… İlk hata yazıya attığım başlıkta. Suriye’yi ABD vurmadı, ABD-İngiltere-Fransa vurdu. İkinci hata ise yazı için hazırlamış olduğum görselde. Görselde bir “atom bombasının” patlama anı görülüyor. Ancak yazının konusu kimyasal silahlar…
Hatalar silsilesine devam… Suriye’yi vuranları yine yanlış söyledim. Suriye’yi “Trump’ın ABD’si”, “Macron’un Fransa’sı” ve “Kraliçe’nin İngiltere’si” vurdu. Bu tanımlama bana ait değil. İnternette küçük bir araştırmayla bu tanımı kimin yaptığını ve ne anlatmaya çalıştığını bulabilirsiniz. Hemen ikinci hatamı da düzelteyim, daha doğrusu açıklayayım. Kimyasal silahlar konulu bir makalenin görselinde neden atom bombası var? Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İsmail Hamit Hancı, Anadolu Ajansına yaptığı açıklamada özetle şunu söyledi; “Kimyasal silahlar fakir ülkelerin atom bombalarıdır.” Bu cümle sırf havalı dursun diye yan yana getirilen kelimelerden ibaret değil.
Şimdi hep beraber açık kaynak istihbaratı yapalım. Zamanında gözüme takılan, aklımın bir kenarına atmış olduğum yahut bir yerlere not aldığım farklı bilgileri sıralayacağım ve bakalım sonuçta neler çıkacak?
Yazmaya başlamadan önce çok sevdiğim bir iktisatçı arkadaşımı aradım. Ona aklımdan geçenleri anlattım ve bana bu durumun iktisat sözlüğünde ne anlama geldiğini izah etmesini istedim. Bana bir makale tavsiye etti. Makalede şunlar yazıyordu; “OLİGOPOL, birbirlerini etkileyebilecek kadar az sayıda satıcının sonsuz sayıda alıcıyla karşı karşıya geldiği piyasa türüdür. Klasik modelde her firmanın fiyat, miktar ya da reklam politikasında öteki firmalardan bağımsız davrandığı varsayımıyla hareket edilmektedir. Genellikle firmalardan birinin ötekilerden bağımsız, fiyat, miktar ya da reklam alanında YENİ BİR POLİTİKA UYGULAMASI, bu piyasada SAVAŞ İLANI anlamına gelmektedir.” Bu bir…
22 Şubat 2018 tarihinde Rusya Parlamentosu Savunma Komitesi Başkanı Vladimir Shamanov bir açıklama yaptı. Yapılan açıklamaya göre bir yandan dost ülke Suriye’ye yardım edilmiş, bir yandan da “fırsat bu fırsat” denilerek 200’ün üstünde yeni silah denemesi yapılmıştı.
Bu durum çok da ilginç değil aslında. Amerikan filmlerinden aşinayız bu duruma. Büyük ve güçlü devlet/oluşum/aileler silah sanayisini elinde tutar ve bu silahları denemek ve satmak için savaş çıkartırlar. Vladimir Shamanov tarafından yapılan açıklamada benim asıl dikkatimi çeken ve ilginç bulduğun nokta şuydu; Vladimir Shamanov 200’ün üstünde yeni silah denediklerini söylüyor ve şunu ekliyordu, “Müttefikimiz olmayan ülkelerin dahi yeni silahlar satın almak için Rusya’yı tercih etmesi bir tesadüf değil.” Bu iki…
2003 yılında World Affairs dergisinde bir makale çıktı. Makalenin başlığı şuydu, “11 Eylül Saldırılarından Sonra ABD Dış Politikası ve Rusya-Çin ile ABD İlişkileri”. Makalenin yazarına göre 11 Eylül saldırılarından sonra ABD-Rusya-Çin ekseninde ilişkileri olumsuz yönde etkileyen başlıca durumlar şöyleydi:
ABD, İran-Irak-Kuzey Kore’nin nükleer ve kimyasal silaha sahip olmasını engellemeye çalışıyor, ancak Rusya ve Çin bu ülkelere silah satarak ve nükleer reaktörler kurarak ekonomik ve askeri işbirliğini geliştirmeye çalışıyordu.
Çin’in karşı çıkmasına rağmen ABD, Tayvan’a silah satışına devam ediyordu.
Çin, Kuzey Kore’ye nükleer ve kimyasal silah yapımından kullanılan ara malzemeler satıyordu.
Makalede Çin’in ABD karşıtı ülkelere nükleer ve kimyasal silah yapımında kullanılan ara malzemeler sattığı iddia ediliyordu. Bu bilgiye istinaden kimyasal silah yapımında kullanılan ara maddelerin kaçakçılığına ilişkin bir araştırma yaptım. Karşıma çıkan makale ve haritalarda yalnızca Afganistan ve Avrupa üzerinde gidip gelen oklar gördüm. Balkan rotası, Kuzey Karadeniz rotası ve Doğu Akdeniz rotası olmak üzere 3 ana rota üzerinden kimyasal silah ve uyuşturucu yapımında kullanılan ara maddeler transfer ediliyordu. Çin neredeydi peki? Hani şu 2004 yılında İran ile görüşmeler yapıp hava ve uydu teknolojileri konusunda ticaret anlaşması yapan, hatta nükleer ve kimyasal silah üretiminde ara malzeme olarak kullanılan AHF elementini İran’a satmak isteyen Çin. Bu üç…
Çok yüzeysel bir durum değerlendirmesi yapalım. Ortadoğu’da Suriye özelinde bir savaş var. Dünya devi ülkeler Suriye üzerinden satranç oynuyorlar. Televizyonlarda ve Twitter’da “konunun uzmanı” olan kişiler bize ısrarla şu tabloyu çiziyorlar; “Rusya bölgede İran ile ortak hareket ediyor, İran’ı destekliyor. ABD-Fransa ve diğer batı bloku İsrail’in çıkarları çerçevesinde hareket ediyor. Türkiye bu kirli güç mücadelelerinden uzak, bölgede terörizmi bitirmeye ve topraklarını güvende tutmaya çalışıyor.” Bir kesim ABD ve İran’ın örtülü bir savaş içinde olduğunu iddia ederken diğer kesim iki ülke arasındaki yapay gerginliğin danışıklı dövüş olduğu iddiasında. Bunlar kısmen doğru, ama zannımca eksik. Ben hala bu denklemde çekik gözlüleri doğru yere oturtmanın çabasındayım.
Çin, petrol ihtiyacının %51’ini Ortadoğu’dan karşılamaktadır. Çin’in en büyük petrol tedarikçisi olan iki ülke Suudi Arabistan ve İran’dır. Çin’in Ortadoğu’ya yönelmesi ve bu ülkelerle yakınlaşması sadece petrol bazında olmamıştır. 2004 yılında İran tarafından yapılan bir açıklamada şu ifadeler kullanılmıştı, “İran ve Çin bölgede birbirini tamamlaya iki ülkedir. İran enerjiye sahip, Çin ise gelişmiş bir sanayiye sahip.” Bir de silah meselesi var tabiki. Herkes Çin’in İran’a önemli ölçüde füze sattığını biliyor. Aslında bölgedeki durum şudur; İran’ın bölgedeki açık destekçisi Rusya, örtülü destekçisi ise Çin’dir. İran Çin için Ortadoğu’da vazgeçilmez bir üstür. Aynı zamanda batı blokuna karşı Çin, İran’ın sırtını yaslayabileceği muazzam bir güçtür.
Şunu da hatırlatmakta fayda var. 2013 yılı Çin’in dış politikası açısından biraz ilginç bir yıl olmuştu. 2013 yılında Milli Güvenlik Belgesi’ni güncelleyen Çin (Bizde bilinen ismiyle “Kırmızı Kitap”) tarihinde ilk defa askeri kapasitesine dair bilgileri ayrıntılı bilgiler vererek gövde gösterisi yaptı. Ama asıl önemli olan değişiklik nükleer silahlara ilişkindi. Çin, 48 yıl önce ilk nükleer denemesini başarıyla yaptıktan sonra milli güvenlik belgesine “Çin asla nükleer güce ilk başvuran ülke olmayacaktır” ifadesini eklemişti. Ancak 2013 yılında yapılan güncellemede bu ifadeye yer verilmedi. Bu dört…
Bir hayal edin. Sıcak savaş ABD topraklarına taşınmış. Rusya ve Çin ittifakı sıcak savaşı ABD topraklarına taşıyacak olursa sizce ABD savunma sistemleri bu saldırı karşısında ne derece etkili olabilir? Anlatmak istediğim şu; ABD aslında ne kadar güçlü bir devlet? Öncelikle şunu iyi anlamamız lazım. Her zaman operasyon yapan, taarruza kalkan ülke diğerlerinden güçlü demek değildir. Aslında bu durum gücün kaynağı ile ilgilidir.
Şimdi ABD-Fransa ve İngiltere güçlü oldukları için mi Suriye’ye kafalarına göre operasyon düzenleyebiliyorlar? Bu soruya yine gözlerden kaçan, kenarda köşede kalmış bir açık kaynak bilgi ile cevap vereyim. 21 Mart 2018 günü ABD Stratejik Kuvvetler Komutanı Orgeneral John Hyten tarafından bir açıklama yapıldı. Senato’da kendisine sorulan bir soru karşılığında şu cevabı verdi John Hyten; “ABD’nin ana savunma stratejisi sahip olduğu caydırıcılıktır. Rusya ve Çin ellerindeki hipersonik silahları bize karşı kullanırsa savunma anlamında yapabileceğimiz çok bir şey yok. Böyle bir durum karşısında bizim savunmamız caydırıcılığımız olacaktır.” Bu beş…
Türkiye, ABD-İngiltere-Fransa ittifakının Suriye’yi vurması sonrasında yaptığı açıklamalarda bu durumun memnuniyet verici olduğunu ifade etti. Başbakan Binali Yıldırım ise yaptığı bir konuşmada operasyonu memnuniyet verici bulduğunu ifade ederken bir yandan da “Suriye’de yıllardır onca insan katledildi. Şimdiye kadar neredeydiniz?” diyerek sitem ediyordu. İşte konunun en önemli noktası burası. Yukarıda birbirinden alakasız gibi görünen, yalnızca gazete küpürlerinden çıkarılan bilgileri birbirine bağlayan nokta burası. Şimdiye kadar bu ülkeler neredeydi? Çerçeveyi daraltıyoruz…
ABD Başkanı Trump, kimyasal saldırıdan 10 gün önce ABD’nin Suriye’den çekileceğini açıklamış, birkaç gün sonra söz konusu çekilmenin biraz daha zaman alacağını Pentagon ile görüşmesinin hemen ardından ifade etmişti. 9 Nisan tarihinde ise Trump, Suriye’ye bir operasyon yapma ihtimalinden bahsetti. Hemen akabinde ABD Savunma Bakanı James Mattis, kimyasal saldırının ardından askeri seçenekler dahil olmak üzere tüm seçeneklerin masada olduğunu açıkladı.
Batı kanadında bu gelişmeler yaşanırken ilk hamle İsrail’den geldi. Suriye’de Tayfur askeri havaalanı savaş uçakları tarafından vuruldu. Rusya Savunma Bakanlığı, Suriye’deki Tayfur askeri havaalanına füze saldırısı gerçekleştirenlerin İsrail uçakları olduğunu açıkladı. İsrail Büyükelçiliği Basın Ateşesi ise iddialar karşısından “yorum yok” ifadelerini kullandı. İlerleyen saatlerde hava saldırısını gerçekleştiren ülkenin İsrail olduğu netleşti. İran kaynaklı Fars Haber Ajansı, İsrail savaş uçakları tarafından gerçekleştirilen saldırıda 3 İran’lının hayatını kaybettiğini açıkladı.
Esad bugüne kadar Suriye’de sivillere yönelik onlarca kimyasal saldırı yaptı. Batı dünyası ise bu kimyasal saldırılar karşısında kınama metni yayınlamaktan başka bir şey yapmadı. Ancak son kimyasal saldırı vakasında bir anda tüm Batı ülkeleri ayağa kalktı. Sadece ABD değil, İngiltere ve Fransa da aktif olarak operasyona katıldı. Bugüne kadar Suriye’deki kimyasal saldırılar konusunda hiç ağzını açmamış olan küçük batı ülkeleri dahi ard arda açıklamalarda bulundular. Kimisi operasyona katılmayacağını ama destek verdiğini söylüyor, kimisi kimyasal saldırı konusunda duydukları derin üzüntüyü(!) dile getiriyordu. Batı dünyası uzun bir aradan sonra büyüğüyle küçüğüyle ilk kez tek ses olmuştu.
Tüm Bunlar Ne İfade Ediyor?
Şimdi buraya kadar hangi konulara değindik alt alta sıralayalım;
Bir oligopol piyasası olan kimyasal silah pazarının varlığı aşikar,
Büyük devletler, Ortadoğu’da yeni silahlarını deniyorlar ve pazarlarını genişletiyorlar,
2000’li yılların başından bu yana Çin, Ortadoğu ülkeleri ile ilişkilerini geliştiriyor, özellikle İran ile çeşitli silah ve ticaret anlaşmaları yapıyor, bazı nükleer ve kimyasal silahların ara malzemelerini İran’a satmak istiyor,
Suriye’deki kimyasal saldırının ardından ilk hamle İsrail’den İran’a karşı yapılıyor,
Yine Çin, Milli Güvenli Belgesinden 2013 yılında “Çin asla nükleer güce ilk başvuran ülke olmayacaktır” ifadesini kaldırarak dünyaya meydan okuyor,
Kendi generalleri tarafından Rusya ve Çin’e karşı tek savunma stratejilerinin caydırıcılık olduğu söylenen ABD, batıdaki dostlarını da yanına alarak Suriye’de caydırıcılık adına gövde gösterisi yapma ihtiyacı hissediyor.
Yazının başında bahsettiğim iktisat teorisinde ne diyordu? “OLİGOPOL, birbirlerini etkileyebilecek kadar az sayıda satıcının sonsuz sayıda alıcıyla karşı karşıya geldiği piyasa türüdür. Genellikle firmalardan birinin ötekilerden bağımsız, fiyat, miktar ya da reklam alanında YENİ BİR POLİTİKA UYGULAMASI, bu piyasada SAVAŞ İLANI anlamına gelmektedir.”
Kelime anlamı olarak “iki kişi arasında fazla belli edilmeden yaşanan çekişme” şeklinde karşımıza çıkan soğuk savaş, özellikle devletler arasındaki meseleler için kullanılmaktadır (TDK). Bugün Soğuk Savaş’ı kime sorsanız 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin başını çektiği batı bloku ile SSCB’nin başını çektiği doğu blokları arasında geçen ve savaş riskinin oldukça yüksek olduğu bir dönem olarak bahseder.
Önce 1. Soğuk Savaşı genel hatlarıyla hatırlayalım:
Soğuk Savaş; farklı tarihler belirtilmişse de, 1947-1991 yılları arasında geçen bir dönemdir. Bu dönemde ülkeler arasındaki siyasi, askeri ve sosyal ilişkiler gereğinden fazla gerilmiş ve Dünya 2 kutba ayrılmıştır.
Mavi: NATO Müttefikleri, Kırmızı: Sovyet-Varşova Bloku
ABD öncülüğündeki NATO bloku çeşitli ülkelerde başlayan komünist-sosyalist ayaklanmalara karşı, kendine yakın olan müttefikleri-örgütleri destekleyerek komünist bloku ile mücadeleye girişti. Kimi devletler ABD’nin tarafında kimisi ise SSCB’nin tarafında taraf olarak durmak zorunda kaldı.
İki blok arasındaki ilişkiler iyice gerilince, ülkeler askeri güçlerini kullanma yoluna giderek, çeşitli ülkelere (Bkz. Türkiye, Küba) nükleer füzeler yerleştirilmeye başlanıldı. Casus savaşları, halk ayaklanmaları veya ekonomik sıkıntılar neticesinde bir şekilde zayıf düşen SSCB 1991 yılında parçalanınca, komünist bloku bir nevi başsız kaldı ve ABD tek süper güç olarak Dünya’yı yönlendirmeye soyundu.
Genel hatlarıyla özetlediğimiz 1. Soğuk Savaş yıllarından sonra özellikle 2000’li yıllardan sonra, özellikle Putin döneminde güçlenen Rusya, ABD’nin karşısında yeniden satranç masasına oturmuştur. Artık Dünya’daki toplumsal, askeri ve siyasi olaylara daha fazla müdahale eden Rusya, ABD ve Avrupa Birliği ülkelerine karşı hamleler yapmaya başlamıştır.
Peki Soğuk Savaş 2 cümlesi neden artık tarih sayfalarında bu tabir ile anılması gerekiyor? 2000’li yıllardan sonra yaşanılan olayları genel hatlarıyla özetleyecek olursak:
Dünya yeniden 2 (3’de olması muhtemel) kutba ayrılmıştır. Şöyle ki, ABD’nin özellikle Orta Doğu’da birçok müttefiki bulunmakta ve milyar dolarlık silah satışları yapmaktadır. Özellikle 1. Soğuk Savaşta daha az görülen piyonlar ile savaşma, 2. Soğuk Savaşta daha açık ve yaygın bir şekilde görülmektedir (Bkz. ypg’ye yapılan yardımlar).
Rusya’nın Orta Doğu’daki müttefiklerine bakıldığında ABD’nin para ve silah yardımında bulunduğu örgütler ile savaşan Esad Suriye’si, İran ve çeşitli örgütler bulunmakta. Başı çeken iki devlet beslediği örgütler-devletler ile savaşmakta ve bunu kendilerinden uzak belli başlı satranç tahtası niteliğindeki bölgelerde (Ukrayna-Suriye) yapmaktadır. Taraflar birbirlerini sürekli tehdit etmekte ve sürekli yeni yaptırımlar uygulamaktadır. Her gün yeni silahlar test edilmekte ve gövde gösterileri aynı 1. Soğuk Savaşta olduğu gibi yapılmaktadır.
Türkiye ise 1. Soğuk Savaşta NATO müttefiki olmasına rağmen, son yıllarda taraf değiştirdiği bariz bir gerçektir.
Son günlerde yaşadığımız diplomat krizleri ve ticaret savaşları ile son hamlelerini yapan taraflar, bundan sonra ne yapabilir? Durumun yeni ve sıcak bir Dünya savaşına gittiğini söylemek yanlış olmaz.
Öte yandan yeni bir soğuk savaş mı? sorusuna olumsuz yanıt verenler de az değildir. Foreign Affairs’de savunulan düşünceye göre; tarihte ideolojik olan müttefiklikler günümüzde artık kalmamıştır. Rusya, Çin veya İran birçok konuda ters düşmektedir denilmekte. ABD ise Trump ile daha bencilleşmeye başlamış (Bkz. First America) ve Avrupa’daki müttefikleri ile birçok konuda anlaşmazlığa düşmüştür. Ancak bahsi geçen anlaşmazlıklar herhangi bir sıcak savaş durumunda unutulması muhtemeldir.