Somali Dosyası: Somali’ye Dair Her Şey

7

Türkiye ve Somali ilişkileri, 2011 yılında o dönem Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan’ın ülkeye ziyareti ile önemli ölçüde gelişme gösterdi. Bu ziyaret Somali halkının deyimiyle “Somali için bir dönüm noktası” olmuştu. Somali nerededir, coğrafi-siyasi-askeri-toplumsal özellikleri nelerdir? Somali hakkında tüm bu soruların cevabını ve Türkiye-Somali ilişkilerine dair bilgileri sizler için haberimizde bir araya getirdik.

Somali Nerede?

Somali’nin Coğrafi Yapısı

  • Afrika’nın en büyük kıyı şeridine sahip ülkesi olan Somali, yaklaşık 3000 km’lik bir kıyı şeridine sahiptir.
  • Konumu ve sahip olduğu kıyı şeridi itibariyle Orta Doğu petrollerinin en önemli geçiş güzergahında yer almaktadır.
  • Somali 3 bölgeden oluşmaktadır. Ülkenin doğu kesiminde yer alan Somaliland bölgesi eski İngiliz sömürgesidir. Güney ve orta bölge (Somalia+Puntland) ise eski İtalyan sömürgesidir.
  • Bugün Somaliland bağımsızlığını ilan etmiş durumdadır. Ancak herhangi bir ülke tarafından tanınmamaktadır. Güney ve Orta Somali ise Somali Federal Cumhuriyeti’ni oluşturmaktadır.
  • Somali’nin kuzey bölgeleri dağlık alanlardan oluşmaktadır. Yükseklik 900-2000 metre arasında değişmektedir. Ülkenin %2’si tarım alanı, %72’si otlak ve %12’si ormanlık alanlardan oluşmaktadır. Somali’de doğal göl bulunmamaktadır. Suyun bulunduğu Jubaland ve Şabel nehri arasındaki bölge yeşillik ve otlaklarla kaplıdır. Bu bölgede bulunan bir toprak çeşidi vardır ki üzerinde yetişmeyen bitki bulunmamaktadır. Dünyanın en verimli topraklarından biridir
  • Önemli bir ihracat kaynağı olan mangal kömürünün yapımı için ormanların büyük çoğunluğu yok edilmiştir. (Mangal kömürünün önemli bir gelir kaynağı olarak El-Şebab terör örgütüne gittiği iddia edilmektedir.)

 Somali’nin Siyasi ve Sosyolojik Yapısı

  • Somali’de en kapsamlı nüfus sayımı Mohamed Siad Barre döneminde 1975 yılında yapılmıştır. 1992 yılından bu yana ise ülkenin içinde bulunduğu iç savaş ortamından dolayı sayım yapılamamaktadır. Ancak T.C. Dışişleri Bakanlığı resmi internet sitesinde ülkenin nüfusu yaklaşık 12.360.000 olarak gösterilmiştir. Ayrıca Somali dışında mülteci olarak yaşana 1 milyona yakın Somali’li de bulunmaktadır. Bu mültecilerin büyük çoğunluğu Kenya’da bulunmaktadır.
Güney Somali-Puntland ve Cibuti’nin altında Yer Alan Somaliland
  • Ülkenin büyük kesimi Sünni Müslüman. Ülkenin %85’i Somalili, geri kalan %15’i ise Bantu ve Araplardan oluşmaktadır.
  • Ülkede resmi dil Somalice ve Arapçadır. Ülkede okuma yazma oranı %50 civarındadır. Okuma yazma oranı düşük olduğundan ülkede marketlerin vitrinlerinde, duvarlarında ve camlarında yazılar değil, o markette satılan ürünlerin resimleri yer almaktadır.
  • Ülke şuan 6 eyaletten oluşmaktadır. Güneyde 4 eyalet, ortada 5. eyalet olarak Puntland ve 6. eyalet olarak da Somaliland. Güneydeki 4 eyaletin ileride birleşerek Güney ve Orta Somali’yi oluşturması planlanmaktadır.
  •  Puntland eyaleti 1998 yılında özerklik ilan etti ancak Federal Hükümete de hala destek vermektedir.
  • Mogadişu’da ise tam olarak benzemese de bir Washington DC yönetimi vardır. Mogadişu herhangi bir eyalete bağlı değildir. Tamamen ayrı bir bölgedir ve Merkezi Hükümete bağlıdır.
  • Geçmişte Somali topraklarından kopartılan 3 bölge vardır. Wajir bölgesi 1948 yılında İngilizlerce Kenya’ya verilmiştir. Ogedan Bölgesi ise Etiyopya’ya verilmiştir. Cibuti ise Fransızlarca tartışmalı bir referandum ile Somali’den kopartılmıştır.
Somali’de Ogaden Bölgesi
  • Ogaden ve Wajir bölgesi çoğunlukla Somalililerden oluşmaktadır. Cibuti’de ise Somalililer ve Afarlar bir arada yaşamaktadır.
  • Sahra Altı Afrika ülkelerinin bir çoğu Fransız etkisiyle 3 renkten oluşan bir bayrağa sahipken Somali’nin kendine özgü bir bayrağı vardır.

Somali’deki Klan Sistemi

  • Ülkede milli şuurdan ziyade Klan sistemi hakimdir. Ülkede 4 büyük klan vardır. Hawiye, Darod, Dir ve Rahanweyn klanları en büyük dört klandır. Geri kalan klanların hepsi ise “Buçuk Klan” olarak adlandırılmaktadır. Yani ülkede 4,5 klan sistemi vardır.
  • Yasama-Yürütme-Yargı gibi devlet faaliyetleri 4,5 klan tarafından yürütülmektedir. Yani örneğin milletvekili seçilecekse bu 4,5 klan sistemine göre sayılar ve simler belirlenmektedir.
  • Türkiye de bu toplumsal yapıya saygı duymakla beraber uyum sağlamak adına kendi bünyesindeki okullara öğrenci seçerken bu 4,5 klan sistemine göre öğrenci alımı yapmaktadır.
  • 1991 yılından bu yana Somali’de devletsiz dönemin başlamasıyla birlikte tüm toplum 4,5 klanın eline kalmıştır ve klan reisleri her alanda çok etkili kişilerdir.
  • Somali dünyada deve yetiştiriciliğinde lider ülkeydi. Ancak yaşanan iç savaş, ülkenin bu özelliğini kaybetmesine sebep oldu.
  • Halk arasında Türkiye’deki maraş otuna benzetebileceğimiz bir uyuşturucu maddeyi çiğnemek çok yaygındır. Bu uyuşturucu madde Yemen civarında da oldukça yaygındır. Özellikle askerler arasında oldukça yaygın.
  • 1960 yılından bu yana Somali bağımsızlığını ilan etmiş ve devletleşme sürecine girmiştir. Ancak coğrafi yapı ve şartlar yüzünden göçebe yaşam tarzını hala terk edememişlerdir.
  • Somalililer arasında çok kuvvetli aile bağları mevcuttur. Bu kuvvetli aile bağlarının bir olumlu bir de olumsuz etkisi vardır. Pozitif etkisi mevcut iç savaşım bireyler üzerindeki olumsuz etkisini azaltıyor olmasıdır. Negatif etkisi ise aralarında kuvvetli aile bağları olan klanların birbirleri ile sert mücadelelere girmesidir.

Somali’de Kadın Olmak

  • 1975 yılında General Mohamed Siad Barre tarafından kadınlara bir takım haklar veren Medeni Kanun kabul edildi ancak bu kanun toplumda karşılık bulmadı.
  • Ülkede çok eşlilik yaygındır. Bir erkeğin ikinci-üçüncü eş alabilmesi onun ekonomik durumuna ve sosyal statüsüne bağlıdır. Ayrıca boşanma vakaları da oldukça yaygın ve olağan bir durum. Öte yandan boşanmış bir kadının yeniden çok daha kolay bir şekilde evlilik yapabilmesine uygun bir sosyal yapı mevcuttur.
  • Somali kadını kabile baskısı ve iç savaş yüzünden kazanımlarının bir çoğunu kaybetmiş durumda. Ama yine de toplumda kadın-erkek ilişkilerinde çok sert bir ayrım bulunmamaktadır. Ticarette, bürokraside, sosyal hayatta her alanda kadınları görmek mümkündür.
  • UNICEF’in vermiş olduğu rakamlara göre Somali’de kadınların %95’i sünnet edilmektedir. Ancak son dönemde yapılan çalışmalar ile 1-14 yaş arası kızların sünnet edilme oranı %25’lere kadar gerilemiştir.
  • Kadınların ancak %9’u sağlık kurumlarında doğum yapabilmektedir. Bu sebepten dolayı Somali, bebek ölümlerinin en yaygın olduğu ülkeler arasındadır.
  • Parlamentodaki kadınların oranı yalnızca %7.5 kadardır. Bürokraside de kadınlara rastlamak mümkündür ama sayıları erkeklere göre hayli düşüktür.

Ekonomik Veriler

  • Kişi başına düşen milli gelir 600$ civarında. Ülkede günde 1$ ücret ile çalışan kişi sayısı oldukça yüksek.
  • GSYH’nın %59’unu tarım oluşturmaktadır. Somali, neredeyse ihtiyacının tamamını ithal eden bir ülkedir. Ülkede herhangi bir sanayileşme, üretim tesisi bulunmamaktadır.
  • Ülkede hizmet ve mal dolaşımı dolar ile yapılmaktadır. Resmi para birimi olan Somali Şilini neredeyse hiç kullanılmamaktadır. Ülkenin içinde bulunduğu kötü ekonomik durum enflasyon oranının belirlenmesini de engellemektedir.
  • İhracat yapılan ülkelerin başında Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gelmektedir. İthalatta da BAE başı çekmekle beraber Cibuti, Hindistan, Kenya, Çin ve Pakistan’a da ihracat yapılmaktadır. Ülke ekonomisi açısında BAE önemli bir rol üstlenmektedir.
  • 2011 yılında o dönem Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan’ın ülkeyi ziyareti ile Türkiye-Somali ekonomik ilişkilerinde bir sıçrama yaşanmıştır. 2010 yılında iki ülke arasındaki ticaret hacmi 4 milyon 800 bin dolar iken, Erdoğan’ın ziyaretinden sonra bu rakam 2011 yılında 115 milyon dolar civarına çıktı.
  • Balıkçılık ve hayvancılık ülkenin önemli ekonomik kaynaklarındandır. Ancak ülke halkının tarım bilgisi çok düşüktür. Ülkenin sadece %2’si tarıma elverişlidir ve bu alanın da sadece %2’sinde tarım yapılmaktadır.
  • Ülke kıyıları Ton balığı açısından oldukça zengindir. Yaklaşık 2 ay önce Türkiye ve Somali bir ticaret anlaşması yaptılar. Anlaşmaya göre Türk balıkçılar ülke kıyılarında Ton balığı avlama hakkına sahip oldu. Bunun karşılığında ise Türkiye’nin de bir takım vaatleri oldu. Bu vaatlerin başında ise ülkeye bir sahil güvenlik komutanlığı kurulması gelmektedir.
  • Ülkede petrol ve doğalgaz yatakları da bulunmaktadır. Yapılan araştırmalara göre 5-10 milyar metreküp civarında petrol ve doğalgaz yatakları olduğu düşünülmektedir. Ayrıca 1968 yılında bir yabancı gazetede ülkede geniş Uranyum ve Titanyum yatakları olduğu iddia edilmiştir. Ancak bu iddia kanıtlanmamıştır.
  • Somali Diasporası, Somali’nin en büyük gelir kaynağı durumundadır.  2014 rakamlarına göre Somaliye gelen, diasporanın göndermiş olduğu rakam uluslararası toplumun yaptığı imar ve geliştirme yardımının 2 katı, insani yardımın ise 5 katıdır. Buradan yukarıda da izah edildiği gibi Somalililer arasındaki aile ve kabile bağlarının ne denli güçlü olduğu sonucuna da ulaşabiliriz.

Ülkenin Yakın Tarihinden Kısa Notlar

  • 19. Yüzyıl sonlarına doğru ülkede Osmanlı hakimiyeti iyice zayıflamıştır. 1869 yılında Süveyş kanalının açılmasıyla birlikte İngilizler Kızıldeniz’den Aden Körfezine giden yolun güvenliğini sağlamak adına bölge ülkelerini işgal etmişlerdir. Ülkenin körfez kıyı şeridini işgal eden İngilizler, Güney bölgeleri ise İtalyanlara bırakmışlardır.
  • 19 Yüzyılının sonundan 1948’e kadar geçen süreç sömürge dönemi olarak adlandırılabilir. bu tarihler arasında ülke İngiliz ve İtalyan sömürgesi altındadır.
  • 1941 yılında ülkede savaşın başlamasıyla birlikte İngilizler İtalyanları ülkenin büyük bölümünden çıkarmışlardır. Savaş sonrasında İtalyanların bulunduğu bölgede Birleşmiş Milletler (BM) himayesinde bir İtalyan bölgesi kurulmuştur.
  • Somaliland bölgesinde ise İngiliz hakimiyeti devam etmiştir. 1948 yılında İngilizler Ogaden bölgesini Etiyopya’ya vermişlerdir.
  • 1956 yılında İngilizler ülkenin bir kısmını Kenya’ya vermişlerdir.
  • 1960 yılında 2 gün arayla önce İngiliz sömürü bölgesi olan Somaliland, ardından da İtalyan bölgeleri bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. 1 Temmuz 1960 tarihinde ise her iki bölge birleşerek Somali Cumhuriyeti’ni oluşturmuştur. İlk devlet başkanı olarak ise şuan Mogadişu havaalanına adını veren Aden Abdullah Osman Daar seçilmiştir.
  • Başkan seçilen Aden Abdullah Osman, geçmişte Kenya’ya verilen Wajir bölgesine gerilla operasyonları başlatarak tekrar ülkeye bağlamak istemiştir.
  • 1960-1969 yılları arası ülkede demokrasi dönemidir. O dönemde Somali’de Avrupai bir parlamenter sistem hakimdir. 1960-69 yılları arasında modernleşmeye ve kentleşmeye ağırlık  verilse de bu çabalar toplumun geneline ulaşamamıştır.
  • 1969 yılında Mohamed Sias Barre, askeri bir darbe ile yönetimi ele geçirmiş ve Sovyet yanlısı sosyalist bir rejim kurmuştur. Barre döneminde Etiyopya ABD yanlısı bir politika izlerken Somali Sovyet yanlısı bir politika izlemiştir.
  • Bu dönemde ABD yanlısı olan Etiyopya’da bir darbe gerçekleşmiş ve Etiyopya’da da Sovyet yanlısı bir rejim kurulmuştur.
Darbeci Mohamed Siad Barre

Mohamed Siad Barre Rejimi’nin Sonu

  • 1976 yılında Ogaden bölgesinde isyanlar başlamıştır. İsyanların iyice artması üzerine 1977 yılında Somali ordusu Ogaden bölgesine müdahale etmiştir. O dönem Somali ordusu, Mısır’dan sonra Afrika ülkeleri arasındaki en güçlü ordu konumundadır. Ogaden bölgesinde önemli başarılar elde etmiştir.
  • Ancak Sovyetler Birliği, Küba vasıtasıyla Etiyopya’ya destek vermeyi tercih edince Somali ordusu, Küba ve Etiyopya ordusundan oluşan ittifak karşısında yenilmiştir. Böylece Ogaden bölgesinden geri çekilmek zorunda kalmıştır.
  • Yaşanan bu yenilgi, Mohamed Siad Barre rejiminin de sonunu hazırlamıştır. Barre, iktidarda kaldığı süre boyunca ülkedeki kabile-klan sistemini yıkmaya çalışmıştır. Ancak Etiyopya karşısında alınan yenilgi, kabile sisteminin daha da güçlenerek ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Barre’nin milliyetçi söylemleri toplumda ters tepmiştir. Bu durum Barre’nin sonunu hazırlayan en önemli etkenlerdendir.
  • 1991 yılına gelindiğinde soğuk savaşın bitmesi ve Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla birlikte ülkede kurulan sosyalist rejim temelsiz kalmıştır ve Somali’nin siyasi ve toplumsal yaşantısı alt üst olmuştur.
  • Ülkede oldukça etkili olan “Savaş Ağaları” Barre rejimine karşı ayaklanmıştır ve bu durum ülkede iç savaşın çıkmasına sebep olmuştur.
  • İç savaşın başlangıcında BM Barre rejiminden taraf olmuştur. Ancak yine de Siad Barre, isyanlar karşısında tutunamamış ve ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştır.
  • Mısırlı eski bir diplomat olan, BM eski Genel Sekreteri Butros Gali, ülkede yaşana olaylar karşısında “Somali’de gıdadan çok silah var. Bu silahlar Somalililer tarafından üretilmedi. Onlara dış güçler tarafından dış güçlerin çıkarlarına hizmet etmesi için verildi. Bu silahları tedarik edenler bugün yaşanan suçların ortaklarıdır.” demiştir.

Somali’de İç Savaş Neden Bu Kadar Kanlı Oldu?

  • Ülkede güçlü olan kabileler (Haviye ve Darot kabileleri ülkedeki en güçlü ve savaşçı kabilelerdir.), başta Mogadişu olmak üzere ülkedeki önemli şehir ve kırsal alanlar ile limanları işgal etmeye kalktılar. Bu politikadan dolayı üklede kabile sınırları değişti ve homojen yapı kayboldu.
  • Sömürgeci devletler kendi çıkarları için ülkedeki kabile sistemini suistimal ettiler.
  • Ortak doğal kaynakların yönetimi konusunda bir düzenleme yoktur. Kabileler oldukça politize olmuş durumdadır.
  • Ülkede silaha ulaşmak çok kolaydır. Bugün Somali’den Yemen’e ve Yemen’den Somali’ye çok kolay bir şekilde silah ticareti yapmak mümkündür. Hatta bugün Yemen’de kullanılan silahların büyük çoğunluğunun Somali üzerinden Yemen’e sokulduğu düşünülmektedir.
  • Kabileler arasında sert bir mücadele vardır. Maalesef ortak milli şuur gelişmemiştir.

AMİSOM(Africa Union Mission in Somalia), El Şebab ve Uluslararası Toplum’un Somali’deki Rolü

  • Ülkede önüne geçilemeyen iç savaş yüzünden BM, ABD öncülüğünde bir operasyon düzenlemiştir. Bu operasyona Türkiye de katılmıştır. Somali’ye düzenlenen operasyon, Türkiye’nin Kore savaşından sonra uluslararası bir askeri güce sağlamış olduğu ilk katılımdır.
  • 1994 yılında ABD tarafından Mogadişu’ya düzenlenen başarısız operasyon (Black Hawk Down filmine konu olmuştur) ABD’nin ülkeden çekilmesiyle neticelenmiştir.
  • ABD’nin Somali’den çekilmesinin ardından 1995 yılında BM de ülkeden çekilmiş ve uluslararası toplum Somali’yi kendi kaderine terk etmiştir. Bu tarihten sonra Somali’de “Devletsiz Dönem” başlamıştır.
  • 1991-2004 arasında ülkede 14 ayrı hükümet kurulmuştur, ancak kabileler arasındaki anlaşmazlıklar yüzünden bu hükümetler dağılmıştır.
  • 2006 yılına gelindiğinde “İslam Mahkemeleri Birliği” kurulmuş ve Mogadişu’daki savaş ağalarını temizlemiştir. İslam Mahkemeleri Birliği ülkede eğitim, sağlık gibi alanlarda bir düzen oturtmuştur.
  • Ancak İslam Mahkemeleri Birliği’nin kurulduğu ve faaliyet gösterdiği dönem ABD’nin “Global War on Terror” politikası yürüttüğü döneme denk gelmiştir. Kenya ve Tanzanya’daki ABD büyükelçiliklerine yapılan saldırılar ve ardından İslam Mahkemeleri Birliğine düşman olan savaş ağalarının destek verdiği Etiyopya’nın “Burada bir şeriat rejimi kurulacak ve bu bütün bölgeye tehlike arz ediyor” söylemleri yeni bir savaşın başlamasına sebep olmuştur. Etiyopya 2006 yılında Mogadişu’yu işgal etmiştir. Bölgede çok kanlı savaşlar yaşanmıştır.

Terör Örgütü El-Şebab

  • Yaşanan bu gelişmeler ve çatışma ortamı, İslam Mahkemeleri Birliği içerisinde yer alan El-Şebab’ın daha da güçlenerek bir terör örgütü olarak ortaya çıkmasına sebep olmuştur.
  • O dönemde El-Şebab’ın yaşanan savaştaki etkisi yüzünden halk üzerindeki tesiri hala devam etmektedir. Çünkü işgalci güçlere karşı verilen mücadelenin büyük kısmını o dönemde El-Şebab üstlenmiştir.
  • Daha sonrasında ise İslam Mahkemeleri Birliği’nin ilk Cumhurbaşkanı olan Şeyh Şerif Ahmed, El-Şebab terör örgütü ile ters düşmüştür. Bu noktadan itibaren ise 2011 yılına kadar(AMİSOM ile El-Şebab arasındaki büyük Mogadişu savaşına kadar) süren mücadelelerde Mogadişu’nun 3’te biri El-Şebab terör örgütünün, 3’te biri Federal Hükümetin ve geri kalan 3’te biri ise Hizbul İslam adlı bir başka örgütün hakimiyetine girmiştir.
  • 2011 yılında El-Şebab terör örgütü, taktik nedenlerden dolayı Mogadişu’dan çekildiğini açıkladı. Ama yine de örgüt, suikastler ve bombalama eylemleri ile bölgede varlığını sürdürmeye devam etti.
  • Savaş sonrasında merkezi hükümet, giderek El-Şebab’ın alanını daraltmaya başladı. AMİSOM’un da katkılarıyla merkezi hükümet, 2017 yılında büyük ölçüde hakimiyeti sağlamıştı.
  • 2012 yılında ülkede ilk seçimler gerçekleştirildi. Bu seçimlerde Hasan Şeyh Mahmud devlet başkanı seçildi ve 2017 Şubat ayına kadar görev yaptı. Aslında Hasan Şeyh Mahmud’un görev süresinin Ağustos 2016’da dolması gerekiyordu. Ancak ülkede seçimler güvenlik bahanesiyle sürekli ertelendi. Seçimlerin sürekli ertelenmesindeki asıl amaç Hasan Şeyh Mahmud’un gücünü konsolide etme ve rakiplerini ekarte etme çabasıydı. Bu sebepten dolayı parlamento seçimleri ancak Aralık 2016’da yapılabildi.
  • 2017 Şubatında devlet başkanlığı seçimlerine 3 aday katıldı. Görev süresi dolan Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, eski Başbakan Muhammed Abdullah Fermacu ve eski Cumhurbaşkanı Şerif Şeyh Ahmed seçimlere katılan isimlerdi.
  • Muhammed Abdullah Fermacu Somali’de devlet başkanı seçildi. O gün Somali sokaklarında büyük gürültü koptu. İlk başlarda silah ve doçka sesleri akıllara terör saldırısı ihtimalini getirse de aslında halk Muhammed Abdullah Fermacu’nun devlet başkanı seçilmesini büyük bir mutlulukla kutluyordu.

AMİSOM Nedir?

AMİSOM  (Africa Union Mission in Somalia/Somali’deki Afrika Misyonu), 2009 yılında Etiyopya’nın Somali’den çıkışına müteakip Somali’de düzeni yeniden sağlamak amacıyla Afrika Birliği Kuvvetlerinden oluşturulan bir askeri yapıdır.

  • AMİSOM’un ülkedeki kuvvet sayısı yaklaşık 22.000 civarındadır.
  • AMİSOM kuvvetleri Uganda, Cibuti, Burundi, Kenya ve Etiyopya askerlerinden oluşmaktadır. Somali halkı, Etiyopya ve Kenya ile geçmişte yaşamış olduğu problemlerden dolayı bu ülke askerlerine iyi gözle bakmamaktadır. Bu yüzden de Mogadişu’da daha çok Uganda ve Burundi askerleri AMİSOM kapsamında görev yapmaktadır.
  • AMİSOM kuvvetlerinin bir takım yapısal problemleri mevcuttur. Öncelikle AMİSOM kuvvetleri arasında emir komuta çok zayıftır. Öte yandan AMİSOM içerisindeki farklı ülkelerin farklı çıkar ve politikaları sebebiyle bir vizyon birliği bulunmamaktadır. Mesela birlik içindeki Etiyopya ve Cibuti kuvvetlerinin faaliyet ve politikaları birbirine taban tabana zıttır.
  • Kuvvetler arası koordinasyon ve haberleşme çok zayıftır. Ayrıca AMİSOM’un hava harekat kabiliyeti bulunmamaktadır. Bu açıdan ABD desteğine muhtaçtır.
  • AMİSOM kuvvetlerinin maaşları AB tarafından ödenmektedir. AB, kuvvet askerlerine yaklaşık 2000$ civarında maaş yollamaktadır ancak kuvvet ülkeleri bu maaşların yarısına el koymaktadır ve AB’nin bu yardımını bir gelir kaynağı haline getirmektedir.
  • AMİSOM askerleri arasında Somalili kadınlara tecavüz vakalarına sıklıkla rastlanmaktadır.
  • Türkiye’nin de AMİSOM organizasyon şemasında bir tane askeri danışmanı bulunmaktadır. Bu askeri danışman Puntland’d görev yapmaktadır.

Somali’de Güvenlik ve Korsanlık Sorunu

  • Somali’de dünya gündemini işgal eden bir başka husus ise ülkedeki korsanlık faaliyetleridir. Korsanlık faaliyetlerinin neden ortaya çıktığını anlamak sorunun çözümü açısından oldukça önemli.
  • Somali’de balıkçılık önemli bir gelir kaynağıdır. Ülkede yaşana iç savaş ve karışıklıklar yüzünden balıkçıların hakkını koruyacak herhangi bir kurum mevcut değildir. Japonya, Hindistan ve Brezilya gibi büyük devletler, bu durumdan faydalanarak Somali kıyılarında hakları olmamasına rağmen hukuka aykırı bir biçimde balıkçılık yapmış ve adeta kıyıları talan etmiştir.
  • Ülkede korsanlık faaliyetleri ilk başlarda bu durumu engellemek amacıyla ortaya çıkmıştır. Ancak daha sonraları bölgeye gelen gemileri rehin almanın ve fidye talep etmenin balıkçılıktan çok daha iyi kazandırdığının fark edilmesi ile birlikte büyük devletlere karşı bir tepki olarak ortaya çıkan direniş korsanlık faaliyetine dönüşmüştür.
  • BM, NATO, AB ve Türkiye’nin girişimleri ile bölgede korsanlığa karşı bir görev gücü oluşturulmuştur ve korsanlık sorunu neredeyse tamamen ortadan kaldırılmıştır.
  • Geçtiğimiz sene yalnızca 2 defa korsanlığa teşebbüs edilmiş, bu teşebbüsler de kısa sürede bastırılmıştır.
  • Ülkede güvenlik günden güne artmaktadır. Neredeyse haftada bir olan bombalı saldırılar artık ayda bire, hatta iki ayda bire düşmüştür.
  • Ancak denizin karşı kıyısı olan Yemen’de bir savaş mevcuttur. Bu durum da güvenliği tehdit etmektedir. Suudi Arabistan ve BAE’nin dahliyle Yemen’de devam eden savaş yüzünden Yemen’den Somali’ye tersine göç yaşanmaktadır. Eskiden Somali’li mülteciler Yemen’e giderlerken şimdi Somali sokaklarında Yemen’li mültecilere rastlamak oldukça normal bir durum. Yani günümüzde Somali, Yemen’den çok daha güvenli bir ülke konumundadır.

Bu haberde yalnızca Somali hakkında bilgi derlemesi yapılmıştır. Türkiye-Somali ilişkileri ve Türkiye’nin Somali’de artan rolü, ayrı bir başlık altında ileride işlenecektir.

Stratejik Ortak Haber Masası – Mahmut Nedim SUİÇMEZ

F-35 Uçakları ve Türkiye’nin Geleceği

Günümüz dünyasında, ülkelerin en önemli saldırı gücünü Hava Kuvvetleri oluşturmaktadır.  İyi bir hava filosuna sahip ülkenin caydırılıcığıda haliyle yüksek olacaktır.  Ülkemizde bu görevi Türk Hava Kuvvetleri sağlamaktadır.

Türk Hava Kuvvetlerinde savaş jeti olarak McDonnell Douglas F-4 Phantom ve General Dynamics F-16 Fighting Falcon kullanılmaktadır. Northrop F-5  uçakları ise sadece Türk Yıldızları tarafında kullanılmakta olup envanterden çıkarılmıştır. F-4 Phantom  uçaklarının da eskimesi ve değişen şartlar gereği yetersiz kalması nedeniyle TSK için yeni bir uçak ihtiyacı doğmuştur. Bu sebepten ötürü savaş ortamında her amaç için farklı uçak yerine, tüm amaçları karşılayabilecek bir uçak olması  için tasarlanan Lockheed Martin JSF F-35 Lightning II;  TSK’nın dikkatini çekmiştir.

F-4 ve F-16 yan yana

ABD ve İngiltere’nin başını çektiği bir konsorsiyum tarafından 1996 yılında imzalanan anlaşma ile F-35 uçakları projesine başlanılmıştır. ABD’nin son insanlı uçak projesidir. Program maliyeti(her ne kadar ABD saklı tutsa da) 400 milyar $ civarında olacağı tahmin edilmektedir. ABD; elinde bulunan F-16, A-10 , F/A-18 ve AV-8B, İngiltere ise Harrier uçaklarını bu proje ile birlikte değiştirmeyi planlamaktadır. Türkiye ise 12 Temmuz 2002 de 7. katılımcı ülke olarak bu konsorsiyuma katılmış,   116 adet F-35A -Geleneksel kalkma ve inme (CTOL)- için 11 milyar $ ödeyeceğini bildirmiştir. F-35’ler 2040’lı yılların savaş jeti olarak görülmektedir. Türkiye’nin  Haziran  2018’de ilk teslimatı alacağı açıklanmıştır.

Bu üretim için katılımcı ülkeler  ABD, İngiltere, İtalya, Hollanda, Türkiye, Kanada, Avustralya, Norveç ve Danimarkadır. İsrail ve Singapur ise güvenlik yardımına katılmıştır.

F-35 katılımcı ülkeler

Özellikle Suriye İç Savaşında Türkiye ile ABD arasında yaşanan anlaşmazlık ve S-400 Hava Savunma Sistemi konusunda gerilen ilişkiler bu projeye de yansımıştır. Kasım 2017’de ABD Hava Kuvvetleri Müsteşar Yardımcısı Heidi H. Grant  yaptığı “Rusya’dan S-400 füze savunma sistemleri satın alması halinde Türkiye’nin NATO teknolojilerine erişiminin kısıtlanacağını“ açıklaması, ABD’nin bu yönde bir hamlesinin olacağı yorumlarını da beraberinde getirmiştir. ABD açısından bu durum, F-35’ler ile S-400 sistemlerinin bir arada kullanılması, Rusya’nın sistemler üzerinden elde edeceği verilerle bombardıman uçaklarının zayıf yönlerini öğrenmesine neden olacağı endişesini doğurmuştur. Medyada yer alan ve uzmanlar tarafından yorumlanan bu açıklamaya göre ABD’nin bu tehdit vari açıklamaları, Türkiye’nin konsorsiyumdan ayrılması durumunda F-35 programının finansal yönden sıkıntıya gireceği ifade edilmiştir. Bu, diğer ortak ülkelere 12 milyar $ ek yük getirmesi anlamına gelmektedir.  Ayrıca program kapsamında  Elektronik optik hedefleme sistemleri ve hava müdahale kontrolleri ASELSAN‘dan, orta gövdesi, dış kaplama ve silah bölmesi kapakları ile fiber hava girişi kanallarının üretimi TUSAŞ-TAI‘den, füze uzaktan kumanda ara birimi ve panoramik kabin ekranının elektronik kartları AYESAŞ‘tan, iniş takımı kilit parçaları Kale Havacılık‘tan, gövde yapısı ve iniş takımları ALP HAVACILIK‘tan, elektrik kablolama ve iç bağlantı sistemleri FOKKER ELMO‘dan tedarik edilmektedir. Programa ROKETSAN ise SOM seyir füzesi ile katkı vermektedir. Bu açıdan baktığımızda iş ABD açısından da sıkıntıdadır. ABD iç siyasetinde de programın maliyetinin fazla olması nedeniyle çeşitli eleştiriler yer almaktadır.  Son yapılan açıklamalara göre F-35A 94.6 milyon dolar, F-35B 122.8 milyon dolar, F-35C ise 121.8 milyon dolarlık liste fiyatı üzerinden satılmıştır.

ABD, F-35’lerin satışı konusunda sürekli farklı açıklama yapmaktadır. Kimi üst düzey bürokratın bu uçakları Türkiye’ye verilmesini doğru bulmamaktadır. Buna sebep olarak çok çeşitli sebepler öne sürmektedirler.  Buna örnek olarak 27 Nisan 2018’de ABD’li üç senatör, F-35 savaş uçaklarının Türkiye’ye teslimatının engellenmesi için ABD Senatosu’na teklif verdi. Senatörlerin teklifi, rahip din adamı Andrew Craig Brunson’un tutuklanması nedeniyle verdiği duyuruldu. Kısacası ABD, mevcut siyasi konjonktürden dolayı F-35’leri bir koz olarak kullanmak istemektedir. Buna Türkiye’nin iç  ve dış siyasi arenada yapmış olduğu hamleler etkili olmaktadır. Ortadoğu ve Suriye’de sürekli karşı karşıya gelmesini de buna örnek verebiliriz.

F-35 konusunda ABD ile ilk anlaşmazlık 2011 yılında çıkmıştır.  Proje devam ederken ABD, kaynak kodlarını Türkiye’ye vermeyeceğini açıklaması büyük bir şok etkisi yaratmıştır. Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık KOŞANER “Bu da F-16 gibi olmasın, bu kabul edilemez” diyerek alıma karşı çıkmıştır.  Yapılan bu açıklama sonrası Türkiye siparişleri askıya almıştır. ABD’nin yapmış olduğu bu açıklama ileri ki dönemde Türkiye üzerinde bir takım askeri planlarının olduğu yorumlarına sebep olmuştur.

Kaynak kodları ile alakalı ilk skandal Norveç’e teslim edilen 3 adet F-35 üzerinden çıkmıştır. Norveç Hava Kuvvetleri,  F-35’lerin her uçuşu sonrasında Lockheed Martin’in Teksas’taki Fort Worth program üssüne uçuşa ait verileri gizli bir şekilde gönderdiğini tespit etmiştir. Bu şekilde ABD, üye ülkelerin ulusal menfaatlerine de saldırmış olmaktadır. Bu skandal sonrası Türkiye’nin kaynak kodları ile alakalı yapmış olduğu girişimlerin ne denli haklı olduğu da ortaya çıkmış oldu.

Planlanan yerli TF-X uçak modeli

Bir uçağın kaynak kodları, o uçağın tüm özelliklerini satın alınan ülke tarafında kullanılabilmesini  ifade ettiğini düşünecek olursak, kendi evimizde binayı yapan müteahitin istemediği bir çiviyi bile çakamayacağımız ile eş anlamlıdır. Bu ABD’den izinsiz bir füze dahi takamayacağımızı, istemediği bir operasyonda bu uçakları kullanamayacağımızı, Pentagonun istemediği bir noktayı vuramayacağımızı göstermektedir. Her ne kadar uçak bizim olsa da kumanda ABD’nin elinde olacaktır.  Ayrıca bu sebeple ABD’nin, eğitimlerimizi manevralarımızı ve planlarımızı  görebileceği anlamı taşımaktadır. F-16 yazılımı üzerinde çalışan mühendislerin ŞÜPHELİ ölümlerine baktığımızda bu kodların ne denli önemli olduğunu anlayabiliriz. Bu sebepten ötürü (daha başka sebepler olsa da) Türkiye TF-X programına hız vererek 2023 yılında yerli üretim savaş uçağını uçurmayı planlamaktadır. “Bir ordu  kendi silahını üretebildiği derecede büyüktür”

(Aselsan şehitlerimizi saygı ile anıyorum)

Suudi Arabistan’da “Darbe” İddiası-Neler Oldu?

1

21.04.2018 günü saat 22:00 civarında ajanslara düşen haberlere göre Suudi Arabistan Kraliyet Sarayı asker olup olmadığı belli olmayan kişilerce ağır silahlarla basıldı. Bu gelişme Suudi Arabistan’da darbe olduğu şeklinde yorumlandı. Başkent Riyad’da Kraliyet Sarayı civarında yoğun silah seslerinin duyulduğu ve iki grup arasında çatışmaların yaşandığı iddialar arasında.

Saat 22:23’de Sputnik haber ajansının geçtiği habere göre Suudi Arabistan’da darbe girişimi yaşanıyor. Başkentte yaşanan çatışmaların ardından Kral Selman bin Abdulaziz askeri bir havaalanındaki sığınağa götürüldü. Kral’ın ülkeyi terk etmeye çalıştığı da iddialar arasında.

Kraliyet Sarayına düzenlenen saldırıda kullanılan silahların “ordu malı” olduğu ve Riyad üzerinde savaş uçaklarının uçtuğu haber ajansları ve sosyal medyada yer alıyor.

Suudi Arabista’dan darbe iddiaları karşısında ise Riyad Bölge Polis Sözcüsü, sarayın etrafında bir adet drone olduğunu ve güvenlik güçlerince imha edildiğini iddia etti.

Suudi Arabistan Yönetimi ve Suud Kralı

1932’den bu yana El Suud ailesi tarafından yönetilen Suudi Arabistan monarşi ile yönetiliyor. Ülkede kral, devlet ve hükümet başkanı olarak görev yapıyor. Hükümet fonksiyonları, tamamı kral tarafından atanan bakanlar kurulu aracılığıyla yürütülüyor.

Petrol ve doğalgaz üreticiliğinde ilk sırada yer alan Suudi Arabistan, dünyadaki petrol rezervlerinin yüzde 20’sini elinde bulunduruyor. Petrol, Suudi Arabistan’ın gelirinin yüzde 45’ini, ihracatının ise yüzde 90’ını oluşturuyor. Yani ülkede petrol dışında bir şey üretilmiyor denebilir. Ülkedeki petrol gelirlerinin de büyük bir kısmı kralın ailesine aktarılıyor. Kral Salman’ın ise 50 milyar dolara yakın şahsi serveti olduğu söyleniyor.

Kral ve ailesiyle birlikte Suudi Arabistan’ın müthiş bir istihbarat ağının olduğunu söylemek gerekiyor. Arap Baharı’nın es geçtiği ABD’nin şemsiyesi altında ki Suudi Arabistan’da en küçük eylem büyümeden hızlı bir şekilde bastırılıyor ve anında tutuklamalar başlıyor. Tarihinde sadece iki kez yerel seçimlerin yapıldığı ve sadece erkeklerin oy kullanma hakkı olduğu ülkede, ‘özgürlük’ kelimesi lügatta yer edinememiş halde. Demokrasi kelimesinden de uzak olan Suud yönetimi, Mısır’da ki darbeyi desteklemiş ve darbeci Sisi’ye de müthiş derecede para desteği sağlamıştır.

Gelişen nüfus ile birlikte petrolden elde edilen verim ve petrol fiyatlarına geniş ekonomik bağımlılık gibi sorunlar Suudi yönetimine ekonomi de alternatif aramaya yönlendirmiştir. Ülke 2005’te Dünya Ticaret Örgütü’ne girerek krallık sınırları içerisinde yabancı yatırımları desteklemeye başlayarak, ekonomik reformlar ve ürün çeşitlendirme çabaları sürdürmeye çalışmaktadır.

Kaynak: Al Jazeera

Stratejik Ortak Haber Masası – Mahmut Nedim SUİÇMEZ

ABD Suriye’yi Vurdu, Dünya’nın “Kimyası” Bozuldu

Daha yazmaya bile başlamadan 2 yerde hata yaptım galiba… İlk hata yazıya attığım başlıkta. Suriye’yi ABD vurmadı, ABD-İngiltere-Fransa vurdu. İkinci hata ise yazı için hazırlamış olduğum görselde. Görselde bir “atom bombasının” patlama anı görülüyor. Ancak yazının konusu kimyasal silahlar…

Hatalar silsilesine devam… Suriye’yi vuranları yine yanlış söyledim. Suriye’yi “Trump’ın ABD’si”, “Macron’un Fransa’sı” ve “Kraliçe’nin İngiltere’si” vurdu. Bu tanımlama bana ait değil. İnternette küçük bir araştırmayla bu tanımı kimin yaptığını ve ne anlatmaya çalıştığını bulabilirsiniz. Hemen ikinci hatamı da düzelteyim, daha doğrusu açıklayayım. Kimyasal silahlar konulu bir makalenin görselinde neden atom bombası var? Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İsmail Hamit Hancı, Anadolu Ajansına yaptığı açıklamada özetle şunu söyledi; “Kimyasal silahlar fakir ülkelerin atom bombalarıdır.” Bu cümle sırf havalı dursun diye yan yana getirilen kelimelerden ibaret değil.

Şimdi hep beraber açık kaynak istihbaratı yapalım. Zamanında gözüme takılan, aklımın bir kenarına atmış olduğum yahut bir yerlere not aldığım farklı bilgileri sıralayacağım ve bakalım sonuçta neler çıkacak?

Yazmaya başlamadan önce çok sevdiğim bir iktisatçı arkadaşımı aradım. Ona aklımdan geçenleri anlattım ve bana bu durumun iktisat sözlüğünde ne anlama geldiğini izah etmesini istedim. Bana bir makale tavsiye etti. Makalede şunlar yazıyordu; “OLİGOPOL, birbirlerini etkileyebilecek kadar az sayıda satıcının sonsuz sayıda alıcıyla karşı karşıya geldiği piyasa türüdür. Klasik modelde her firmanın fiyat, miktar ya da reklam politikasında öteki firmalardan bağımsız davrandığı varsayımıyla hareket edilmektedir. Genellikle firmalardan birinin ötekilerden bağımsız, fiyat, miktar ya da reklam alanında YENİ BİR POLİTİKA UYGULAMASI, bu piyasada SAVAŞ İLANI anlamına gelmektedir.” Bu bir…

22 Şubat 2018 tarihinde Rusya Parlamentosu Savunma Komitesi Başkanı Vladimir Shamanov bir açıklama yaptı. Yapılan açıklamaya göre bir yandan dost ülke Suriye’ye yardım edilmiş, bir yandan da “fırsat bu fırsat” denilerek 200’ün üstünde yeni silah denemesi yapılmıştı.

Bu durum çok da ilginç değil aslında. Amerikan filmlerinden aşinayız bu duruma. Büyük ve güçlü devlet/oluşum/aileler silah sanayisini elinde tutar ve bu silahları denemek ve satmak için savaş çıkartırlar. Vladimir Shamanov tarafından yapılan açıklamada benim asıl dikkatimi çeken ve ilginç bulduğun nokta şuydu; Vladimir Shamanov 200’ün üstünde yeni silah denediklerini söylüyor ve şunu ekliyordu, “Müttefikimiz olmayan ülkelerin dahi yeni silahlar satın almak için Rusya’yı tercih etmesi bir tesadüf değil.” Bu iki…

2003 yılında World Affairs dergisinde bir makale çıktı. Makalenin başlığı şuydu, “11 Eylül Saldırılarından Sonra ABD Dış Politikası ve Rusya-Çin ile ABD İlişkileri”. Makalenin yazarına göre 11 Eylül saldırılarından sonra ABD-Rusya-Çin ekseninde ilişkileri olumsuz yönde etkileyen başlıca durumlar şöyleydi:

  • ABD, İran-Irak-Kuzey Kore’nin nükleer ve kimyasal silaha sahip olmasını engellemeye çalışıyor, ancak Rusya ve Çin bu ülkelere silah satarak ve nükleer reaktörler kurarak ekonomik ve askeri işbirliğini geliştirmeye çalışıyordu.
  • Çin’in karşı çıkmasına rağmen ABD, Tayvan’a silah satışına devam ediyordu.
  • Çin, Kuzey Kore’ye nükleer ve kimyasal silah yapımından kullanılan ara malzemeler satıyordu.

Makalede Çin’in ABD karşıtı ülkelere nükleer ve kimyasal silah yapımında kullanılan ara malzemeler sattığı iddia ediliyordu. Bu bilgiye istinaden kimyasal silah yapımında kullanılan ara maddelerin kaçakçılığına ilişkin bir araştırma yaptım. Karşıma çıkan makale ve haritalarda yalnızca Afganistan ve Avrupa üzerinde gidip gelen oklar gördüm. Balkan rotası, Kuzey Karadeniz rotası ve Doğu Akdeniz rotası olmak üzere 3 ana rota üzerinden kimyasal silah ve uyuşturucu yapımında kullanılan ara maddeler transfer ediliyordu. Çin neredeydi peki? Hani şu 2004 yılında İran ile görüşmeler yapıp hava ve uydu teknolojileri konusunda ticaret anlaşması yapan, hatta nükleer ve kimyasal silah üretiminde ara malzeme olarak kullanılan AHF elementini İran’a satmak isteyen Çin. Bu üç…

Çok yüzeysel bir durum değerlendirmesi yapalım. Ortadoğu’da Suriye özelinde bir savaş var. Dünya devi ülkeler Suriye üzerinden satranç oynuyorlar. Televizyonlarda ve Twitter’da “konunun uzmanı” olan kişiler bize ısrarla şu tabloyu çiziyorlar; “Rusya bölgede İran ile ortak hareket ediyor, İran’ı destekliyor. ABD-Fransa ve diğer batı bloku İsrail’in çıkarları çerçevesinde hareket ediyor. Türkiye bu kirli güç mücadelelerinden uzak, bölgede terörizmi bitirmeye ve topraklarını güvende tutmaya çalışıyor.” Bir kesim ABD ve İran’ın örtülü bir savaş içinde olduğunu iddia ederken diğer kesim iki ülke arasındaki yapay gerginliğin danışıklı dövüş olduğu iddiasında. Bunlar kısmen doğru, ama zannımca eksik. Ben hala bu denklemde çekik gözlüleri doğru yere oturtmanın çabasındayım.

Çin, petrol ihtiyacının %51’ini Ortadoğu’dan karşılamaktadır. Çin’in en büyük petrol tedarikçisi olan iki ülke Suudi Arabistan ve İran’dır. Çin’in Ortadoğu’ya yönelmesi ve bu ülkelerle yakınlaşması sadece petrol bazında olmamıştır. 2004 yılında İran tarafından yapılan bir açıklamada şu ifadeler kullanılmıştı, “İran ve Çin bölgede birbirini tamamlaya iki ülkedir. İran enerjiye sahip, Çin ise gelişmiş bir sanayiye sahip.” Bir de silah meselesi var tabiki. Herkes Çin’in İran’a önemli ölçüde füze sattığını biliyor. Aslında bölgedeki durum şudur; İran’ın bölgedeki açık destekçisi Rusya, örtülü destekçisi ise Çin’dir. İran Çin için Ortadoğu’da vazgeçilmez bir üstür. Aynı zamanda batı blokuna karşı Çin, İran’ın sırtını yaslayabileceği muazzam bir güçtür.

Şunu da hatırlatmakta fayda var. 2013 yılı Çin’in dış politikası açısından biraz ilginç bir yıl olmuştu. 2013 yılında Milli Güvenlik Belgesi’ni güncelleyen Çin (Bizde bilinen ismiyle “Kırmızı Kitap”) tarihinde ilk defa askeri kapasitesine dair bilgileri ayrıntılı bilgiler vererek gövde gösterisi yaptı. Ama asıl önemli olan değişiklik nükleer silahlara ilişkindi. Çin, 48 yıl önce ilk nükleer denemesini başarıyla yaptıktan sonra milli güvenlik belgesine “Çin asla nükleer güce ilk başvuran ülke olmayacaktır” ifadesini eklemişti. Ancak 2013 yılında yapılan güncellemede bu ifadeye yer verilmedi. Bu dört…

Bir hayal edin. Sıcak savaş ABD topraklarına taşınmış. Rusya ve Çin ittifakı sıcak savaşı ABD topraklarına taşıyacak olursa sizce ABD savunma sistemleri bu saldırı karşısında ne derece etkili olabilir? Anlatmak istediğim şu; ABD aslında ne kadar güçlü bir devlet? Öncelikle şunu iyi anlamamız lazım. Her zaman operasyon yapan, taarruza kalkan ülke diğerlerinden güçlü demek değildir. Aslında bu durum gücün kaynağı ile ilgilidir.

Şimdi ABD-Fransa ve İngiltere güçlü oldukları için mi Suriye’ye kafalarına göre operasyon düzenleyebiliyorlar? Bu soruya yine gözlerden kaçan, kenarda köşede kalmış bir açık kaynak bilgi ile cevap vereyim. 21 Mart 2018 günü ABD Stratejik Kuvvetler Komutanı Orgeneral John Hyten tarafından bir açıklama yapıldı. Senato’da kendisine sorulan bir soru karşılığında şu cevabı verdi John Hyten; “ABD’nin ana savunma stratejisi sahip olduğu caydırıcılıktır. Rusya ve Çin ellerindeki hipersonik silahları bize karşı kullanırsa savunma anlamında yapabileceğimiz çok bir şey yok. Böyle bir durum karşısında bizim savunmamız caydırıcılığımız olacaktır.” Bu beş…

Türkiye, ABD-İngiltere-Fransa ittifakının Suriye’yi vurması sonrasında yaptığı açıklamalarda bu durumun memnuniyet verici olduğunu ifade etti. Başbakan Binali Yıldırım ise yaptığı bir konuşmada operasyonu memnuniyet verici bulduğunu ifade ederken bir yandan da “Suriye’de yıllardır onca insan katledildi. Şimdiye kadar neredeydiniz?” diyerek sitem ediyordu. İşte konunun en önemli noktası burası. Yukarıda birbirinden alakasız gibi görünen, yalnızca gazete küpürlerinden çıkarılan bilgileri birbirine bağlayan nokta burası. Şimdiye kadar bu ülkeler neredeydi? Çerçeveyi daraltıyoruz…

ABD Başkanı Trump, kimyasal saldırıdan 10 gün önce ABD’nin Suriye’den çekileceğini açıklamış, birkaç gün sonra söz konusu çekilmenin biraz daha zaman alacağını Pentagon ile görüşmesinin hemen ardından ifade etmişti. 9 Nisan tarihinde ise Trump, Suriye’ye bir operasyon yapma ihtimalinden bahsetti. Hemen akabinde ABD Savunma Bakanı James Mattis, kimyasal saldırının ardından askeri seçenekler dahil olmak üzere tüm seçeneklerin masada olduğunu açıkladı.

Batı kanadında bu gelişmeler yaşanırken ilk hamle İsrail’den geldi. Suriye’de Tayfur askeri havaalanı savaş uçakları tarafından vuruldu. Rusya Savunma Bakanlığı, Suriye’deki Tayfur askeri havaalanına füze saldırısı gerçekleştirenlerin İsrail uçakları olduğunu açıkladı. İsrail Büyükelçiliği Basın Ateşesi ise iddialar karşısından “yorum yok” ifadelerini kullandı. İlerleyen saatlerde hava saldırısını gerçekleştiren ülkenin İsrail olduğu netleşti. İran kaynaklı Fars Haber Ajansı, İsrail savaş uçakları tarafından gerçekleştirilen saldırıda 3 İran’lının hayatını kaybettiğini açıkladı.

Esad bugüne kadar Suriye’de sivillere yönelik onlarca kimyasal saldırı yaptı. Batı dünyası ise bu kimyasal saldırılar karşısında kınama metni yayınlamaktan başka bir şey yapmadı. Ancak son kimyasal saldırı vakasında bir anda tüm Batı ülkeleri ayağa kalktı. Sadece ABD değil, İngiltere ve Fransa da aktif olarak operasyona katıldı. Bugüne kadar Suriye’deki kimyasal saldırılar konusunda hiç ağzını açmamış olan küçük batı ülkeleri dahi ard arda açıklamalarda bulundular. Kimisi operasyona katılmayacağını ama destek verdiğini söylüyor, kimisi kimyasal saldırı konusunda duydukları derin üzüntüyü(!) dile getiriyordu. Batı dünyası uzun bir aradan sonra büyüğüyle küçüğüyle ilk kez tek ses olmuştu.

Tüm Bunlar Ne İfade Ediyor?

Şimdi buraya kadar hangi konulara değindik alt alta sıralayalım;

  • Bir oligopol piyasası olan kimyasal silah pazarının varlığı aşikar,
  • Büyük devletler, Ortadoğu’da yeni silahlarını deniyorlar ve pazarlarını genişletiyorlar,
  • 2000’li yılların başından bu yana Çin, Ortadoğu ülkeleri ile ilişkilerini geliştiriyor, özellikle İran ile çeşitli silah ve ticaret anlaşmaları yapıyor, bazı nükleer ve kimyasal silahların ara malzemelerini İran’a satmak istiyor,
  • Suriye’deki kimyasal saldırının ardından ilk hamle İsrail’den İran’a karşı yapılıyor,
  • Yine Çin, Milli Güvenli Belgesinden 2013 yılında “Çin asla nükleer güce ilk başvuran ülke olmayacaktır” ifadesini kaldırarak dünyaya meydan okuyor,
  • Kendi generalleri tarafından Rusya ve Çin’e karşı tek savunma stratejilerinin caydırıcılık olduğu söylenen ABD, batıdaki dostlarını da yanına alarak Suriye’de caydırıcılık adına gövde gösterisi yapma ihtiyacı hissediyor.

Yazının başında bahsettiğim iktisat teorisinde ne diyordu? “OLİGOPOL, birbirlerini etkileyebilecek kadar az sayıda satıcının sonsuz sayıda alıcıyla karşı karşıya geldiği piyasa türüdür. Genellikle firmalardan birinin ötekilerden bağımsız, fiyat, miktar ya da reklam alanında YENİ BİR POLİTİKA UYGULAMASI, bu piyasada SAVAŞ İLANI anlamına gelmektedir.” 

Yeni oyuncular… Yeni “oyuncaklar”… Saygılarımla…

 

Savaşın Yeni Yüzü: Soğuk Savaş 2.0

Kelime anlamı olarak “iki kişi arasında fazla belli edilmeden yaşanan çekişme” şeklinde karşımıza çıkan soğuk savaş, özellikle devletler arasındaki meseleler için kullanılmaktadır (TDK). Bugün Soğuk Savaş’ı kime sorsanız 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin başını çektiği batı bloku ile SSCB’nin başını çektiği doğu blokları arasında geçen ve savaş riskinin oldukça yüksek olduğu bir dönem olarak bahseder.

Önce 1. Soğuk Savaşı genel hatlarıyla hatırlayalım:

Soğuk Savaş; farklı tarihler belirtilmişse de, 1947-1991 yılları arasında geçen bir dönemdir. Bu dönemde ülkeler arasındaki siyasi, askeri ve sosyal ilişkiler gereğinden fazla gerilmiş ve Dünya 2 kutba ayrılmıştır.

Dosya:Cold War Map 1959.svg
Mavi: NATO Müttefikleri, Kırmızı: Sovyet-Varşova Bloku

ABD öncülüğündeki NATO bloku çeşitli ülkelerde başlayan komünist-sosyalist ayaklanmalara karşı, kendine yakın olan müttefikleri-örgütleri destekleyerek komünist bloku ile mücadeleye girişti. Kimi devletler ABD’nin tarafında kimisi ise SSCB’nin tarafında taraf olarak durmak zorunda kaldı.

İki blok arasındaki ilişkiler iyice gerilince, ülkeler askeri güçlerini kullanma yoluna giderek, çeşitli ülkelere (Bkz. Türkiye, Küba) nükleer füzeler yerleştirilmeye başlanıldı. Casus savaşları, halk ayaklanmaları veya ekonomik sıkıntılar neticesinde bir şekilde zayıf düşen SSCB 1991 yılında parçalanınca, komünist bloku bir nevi başsız kaldı ve ABD tek süper güç olarak Dünya’yı yönlendirmeye soyundu.

Genel hatlarıyla özetlediğimiz 1. Soğuk Savaş yıllarından sonra özellikle 2000’li yıllardan sonra, özellikle Putin döneminde güçlenen Rusya, ABD’nin karşısında yeniden satranç masasına oturmuştur. Artık Dünya’daki toplumsal, askeri ve siyasi olaylara daha fazla müdahale eden Rusya, ABD ve Avrupa Birliği ülkelerine karşı hamleler yapmaya başlamıştır.

Peki Soğuk Savaş 2 cümlesi neden artık tarih sayfalarında bu tabir ile anılması gerekiyor? 2000’li yıllardan sonra yaşanılan olayları genel hatlarıyla özetleyecek olursak:

Dünya yeniden 2 (3’de olması muhtemel) kutba ayrılmıştır. Şöyle ki, ABD’nin özellikle Orta Doğu’da birçok müttefiki bulunmakta ve milyar dolarlık silah satışları yapmaktadır. Özellikle 1. Soğuk Savaşta daha az görülen piyonlar ile savaşma, 2. Soğuk Savaşta daha açık ve yaygın bir şekilde görülmektedir (Bkz. ypg’ye yapılan yardımlar).

 

Rusya’nın Orta Doğu’daki müttefiklerine bakıldığında ABD’nin para ve silah yardımında bulunduğu örgütler ile savaşan Esad Suriye’si, İran ve çeşitli örgütler bulunmakta. Başı çeken iki devlet beslediği örgütler-devletler ile savaşmakta ve bunu kendilerinden uzak belli başlı satranç tahtası niteliğindeki bölgelerde (Ukrayna-Suriye) yapmaktadır. Taraflar birbirlerini sürekli tehdit etmekte ve sürekli yeni yaptırımlar uygulamaktadır. Her gün yeni silahlar test edilmekte ve gövde gösterileri aynı 1. Soğuk Savaşta olduğu gibi yapılmaktadır.

Türkiye ise 1. Soğuk Savaşta NATO müttefiki olmasına rağmen, son yıllarda taraf değiştirdiği bariz bir gerçektir.

Son günlerde yaşadığımız diplomat krizleri ve ticaret savaşları ile son hamlelerini yapan taraflar, bundan sonra ne yapabilir? Durumun yeni ve sıcak bir Dünya savaşına gittiğini söylemek yanlış olmaz.

Öte yandan yeni bir soğuk savaş mı? sorusuna olumsuz yanıt verenler de az değildir. Foreign Affairs’de savunulan düşünceye göre; tarihte ideolojik olan müttefiklikler günümüzde artık kalmamıştır. Rusya, Çin veya İran birçok konuda ters düşmektedir denilmekte. ABD ise Trump ile daha bencilleşmeye başlamış (Bkz. First America) ve Avrupa’daki müttefikleri ile birçok konuda anlaşmazlığa düşmüştür. Ancak bahsi geçen anlaşmazlıklar herhangi bir sıcak savaş durumunda unutulması muhtemeldir.

ABD Silah Ticareti Verileri-Ortadoğu ve Asya Pazarı

Asya ve Orta Doğu, Silah İthalatında Artış Eğilimine Girerken, ABD İhracatı Önemli Ölçüde Artmaktadır.

Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü (SIPRI) tarafından paylaşılan silah transferleri ile ilgili yeni verilere göre, ABD silah ihracatına öncülük ediyor ve 2000’lerin başından başlayıp yükselerek devam eden trendde, 2013-2017 yıllarındaki silahların transfer miktarı 2008-2012 yıllarından %10 daha fazlaydı.

Afrika, Amerika ve Avrupa’da silah akışı azalırken Asya, Okyanusya ve Ortadoğu’da 2008-2012 ve 2013-2017 yılları arasında bu akış arttı. En büyük 5 ihracatçı -ABD, Rusya, Fransa, Almanya ve Çin- 2013-2017 yıllarındaki tüm silahların ihracatının %74’ünden sorumluydu.

Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü’nün (SIPRI) Yönetim Kurulu Başkanı Büyükelçi Jan Eliasson “Silah akışının uluslararası barış ve güvenlik üzerinde etkisi olduğuna dair endişelerin yükseldiğini” söyledi. “Silah Ticareti Anlaşması gibi uluslararası mekanizmaların gelişmesi ve uygulanması gerektiğini” vurguladı.

En büyük 5 ihracatçı -ABD, Rusya, Fransa, Almanya ve Çin- 2013-2017 yıllarındaki tüm silahların ihracatının %74’ünden sorumluydu.

Silah İhracatçıları: ABD Silah İhracatına Öncülük Ediyor

2013-2017 yıllarında ABD, silah ihracatının %34’ünü oluşturdu. ABD silah ihracatı 2008–2012 ile 2013-2017 yılları arasında %25 arttı. 2013-2017’de ABD silah ihratacı dönemin en geniş ikinci silah ihracatçısı Rusya’nınkilerden %58 daha fazlaydı. ABD 2013-2017’de 98 devlete önemli silahları tedarik etti. Ortadoğu’daki devletlere ihracat bu dönemdeki ABD’nin silah ihracatının toplam %49’unu oluşturdu.

SIPRI Silah ve Askeri Harcama Programı yöneticisi Dr Aude Fleurant “2013–17 yıllarında silah teslimatları, 1990’ların sonlarından beri en yüksek seviyesine Obama hükümeti döneminde imzalanan anlaşmalara dayanarak ulaştığını” ve “2017’de imzalanan bu anlaşmalar ve daha önemli kontratların önümüzdeki seneler içerisinde ABD’nin en geniş silah ihracatçısı olmasını sağlayacağını” söyledi.

Rusya’nın silah ihracatı 2008-2012 ve 2013 yılları arasında %7.1 azaldı. Fransa silah ihracatını iki dönem arasında %27 arttırdı ve 2013-2017’de en geniş üçüncü silah ihracatçısı oldu. 2013-2017’de dördüncü en geniş silah ihracatçısı olan Almanya’nın silah ihracatı 2008-2012 ve 2013-2017 yılları arasında %14 düştü. Yine de, Alman silah ihracatı Ortadoğu’da %109 arttı.

Kuzey Amerika ve Avrupa dışındaki bazı ülkeler de büyük silah ihracatçılarındandır. Çin 2013-2017’de en büyük beşinci silah ihracatçısıydı. 2008-2012 ve 2013-2017 arasında silah ihracatı %38 yükseldi. Pakistan 2013-2017’de Çin’in başlıca silah alıcısıyken, bu dönemde Çinli silah ihracatının Cezayir ve Bangladeş’te büyük artışları oldu. İsrail (%55), Güney Kore (%65) ve Türkiye (%145) 2008-2012 ve 2013-2017 arasında kendi silah ihracatlarını önemli ölçüde arttırdı.

Silah İhracatçıları: ABD Silah İhracatına Öncülük Ediyor

Ortadoğu: Son 10 Yılda Silah İhracatı İkiye Katlandı

Ortadoğu’daki devletlerin çoğu 2013-2017 yıllarında şiddetli çatışmaya doğrudan dahil oldu. Silah ihracatları devletler tarafından 2008-2012 ve 2013-2017 yılları arasında %103 arttı ve 2013-2017’de küresel silahlanma %32’ye tekabül etti.

SIPRI Silah ve Askeri Harcama Programı’nın kıdemli araştırmacısı Pieter Wezeman “Ortadoğu’daki yayılan şiddetli çatışma ve insan hakları konusunda endişelerin Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da silah satışının sınırlandırılması konusunda siyasi anlaşmazlıklara götürdüğünü” ve “Yine de, ABD ve Avrupalı devletler başlıca silah ihracatçıları olmayı sürdürmekte ve Suudi Arabistan tarafından ithal edilen silahların %92’sini sağlamakta” olduğunu söyledi.

2013-2017 yıllarında dünyanın en büyük ikinci ithalatçısı olan Suudi Arabistan, 2008-2012 yılları ile karşılaştırıldığında silah ithalatı %225 yükseldi. 2013-2017 yıllarıda en büyük üçüncü ithalatçı olan Mısır’ın silah ithalatı 2008-2012 ve 2013-2017 yılları arasında %215 yükseldi. En büyük yirminci silah ithalatçısı olan Katar’ın silah ithalatı artarken ve bu dönemde bazı önemli anlaşmaları imzalarken, Birleşik Arap Emirlikleri 2013-2017 yıllarında en büyük dördüncü ithalatçısıydı.

Ortadoğu: Son 10 Yılda Silah İhracatı İkiye Katlandı

Güney Asya: Bölgesel Gerginlikler Hindistan’ın Silah İthalatını Arttırıyor

Hindistan 2013-2017 yıllarında dünyanın en büyük silah ithalatçısıydı ve genel olarak %12’ye tekabül etti. İthalatları 2008-2012 ve 2013-2017 yılları arasında %24 yükseldi. Rusya 2013-2017’de Hindistan’ın silah ithalatının %62’sini oluşturdu. Yine de, ABD’den yapılan silah ithalatları  2008-2012 ve 2013-2017 arasında %557 yükselerek Hindistan’ın en büyük ikinci silah satıcısı oldu. Hindistan ile devam eden gerginliklerine ve devam eden iç çatışmalarına rağmen, Pakistan’ın silah ithalatı 2008-2012 ile 2013-2017 arasında %36 azaldı. Pakistan, 2013-2017’de dünya çapında silah ihracatının %2.8’ini oluşturdu. ABD’den sağlanan 2013-2017’deki silah ithalatı 2008-2012 ile karşılaştırıldığında %76 düştü.

SIPRI Silah ve Askeri Harcama Programı’nın kıdemli araştırmacısı Siemon Wezeman “Pakistan-Hindistan-Çin eksenindeki gerginlikler, Hindistan’ın kendisinin üretemediği önemli silahlara talebini arttığını” söyledi ve “Buna karşın Çin’in, kendi silahlarını üretme konusunda giderek daha yetenekli hale geldiğini ve Pakistan, Bangladeş ve Myanmar ile ilişkileri aracılığıyla silah satışını güçlendirmeye devam etmekte olduğunu” ifade etti.

Çin’in silah ithalatı 2008-2012 ve 2013-2017 arasında %19 düştü. Bu düşüşe rağmen, 2013-2017’de dünyanın en büyük beşinci silah ithalatçısı oldu.

Güney Asya: Bölgesel Gerginlikler Hindistan’ın Silah İthalatını Arttırıyor

Diğer Önemli Gelişmeler

  • 2008-2012 yıllarında diğer Afrikalı devletlerin silah ihracatı %22 düştü.
  • 2013-2017 yıllarında Cezayir tüm Afrikalı ithalatların %52’sini oluşturdu.
  • 2008-2012 ve 2013-2017 yılları arasında Nijerya’nın silah ithalatı %42 yükseldi.
  • 2013-2017 yıllarındaki Amerika’nın devletlerinin toplam silah ithalatı 2008-2012 ile karşılaştırıldığında %29 azaldı. Venezuela’nın silah ithalalatı iki dönem arasında %40 düştü.
  • 2008-2012 ve 2013-2017 yılları arasında Avrupa’daki devletlerin ithalatı %22 düştü. ABD’den sağlanan gelişmiş savaş uçaklarının teslimatı, önümüzdeki birkaç yıl içinde ithalat miktarlarını artıracaktır.
  • 2013-2017’de Çin’in Myanmar’dan silah ithalatı %68’e tekabül etti, bunu Rusya (%15) takip etti.
  • 2008-2012 ve 2013-2017 yılları arasında Endonezya’nın silah ithalatı %193 yükseldi.
  • 2013-2017’de Avustralya dünya çapında altıncı ithalatçıydı.

 

Haber: Stratejik Ortak Haber Masası

Çeviri: Stratejik Ortak – Melisa ÇEBİ

Kaynak: SIPRI

Asya Haber Arşivi ve Analizi (Mart 2018)

Afganistan’da Savaşın Tırmandığı Dönem: Bahar Sezonu

Afganistan’da 17 yıldır süren savaşın gidişatı, kış dönemlerinde teröristlerin hava şartlarından dolayı çekilip bahara hazırlık yapması ve bahar ve yaz aylarında savaşı tırmandırarak devam ettirdiği bir döngü içerisinde devam etmektedir. Aynı şekilde Mart ayına girdiğimiz vakit, saldırılar arttı ve bölgelere yönelik ilerlemeler ufaktan başladı. Öncelikle şunu belirtmek gerekecek ki, eskiden yapılan hataların tekrarlanmaması için önlemler önceden alınmış ve ABD’den de destek gelmiştir. ABD ordusuna ait yeni ekip Afgan güvenlik güçlerini eğitmek için Mart’ın başında ülkeye giriş sağlamıştı.

Ayrıca, önceki Güney Asya raporları incelediğinizde göreceksiniz ki, ABD’nin yeni savaş stratejisinde hava kuvvetlerinin ağırlıkta olduğu vurgulanmaktaydı. Yeni gelişmeler bunu destekler niteliktedir. Bahar ve yaz sezonu kapsamında, şimdiden hemen hemen her gün ABD ve Afgan güçleri tarafından hem Taliban’a hem de IŞİD’e yönelik hava saldırıları yapılmaktadır ve ileride de bu devam edecektir. Maddi olarak da destek veren Pentagon, Ortibal ATK şirketinin 208 uçak için 86,4 milyon dolarlık destek sağladığını belirtti.

Afgan güvenlik güçleri yeni eğitilen ordusuyla Bahar sezonuna giriş sağlayacakken, yılın operasyonuna isim verildi. Eşref Gani güvenlik ve savunma yetkilileri ile yaptığı toplantıda, bundan önceki operasyonları olan “Halit Operasyonu”nun yerini “Nusret Operasyonu”nun alacağını belirtti. Halit Operasyonu’nda alınan derslerin, günümüz için yararlı olacağını ve Nusret Operasyonu’na destek sağlayacağını da ekledi.

Afganistan Savunma Bakanlığı, Eşref Gani’nin üç aşamadan oluşan bir orduya alım düzeninin oluşturulduğu ve 36,000 yeni askerin orduya alınacağını bildirdi. Yeni gücün 2010’da kurulan Afgan Yerel Polis (ALP)’in teşkilatlanmasına benzeyeceği ifade edildi.

Acemi askerlerin orduya alımı ve eğitilecek olmaları olumlu bir gelişme olarak okunabilir ancak şunu da belirtmek gerekir ki, ordu içerisinde endişeler de vardır. Bilindiği üzere, Afgan ordusu askerlerin başarısızlıklarından dolayı da zayıf bir yapılanmaya sahipti ve askerler görevlerini yapmadan görevlerini bırakıyorlardı. Ordudaki endişe ise ne tür insanların katıldığı ve bu işi yapabilme kabiliyetlerinin olup olmadığıdır.

Şu anda Afgan Ulusal Ordusu (ANA) içerisinde toplam 190,000 asker, ülkenin çeşitli bölgelerinde görev yapmaktadır.

ASKERİ RAPOR/ Savaş Sezonu Kapsamında Sahada Yaşanan ‘Önemli’ Gelişmeler

Taliban sezona ülkenin batı kısmında yani stratejik önemi büyük olan Farah ve Faryab’a yönelik saldırılar başlattı. Faryab’dan ziyade Farah’ın durumu daha ciddiydi ve bölgeler ağır çatışmalar yaşandı. Mart ayının başından ortasına kadar olan süreçte yaşanan gelişmelerde önemli olan haberleri kronolojik şekilde sizler için sıralayacağım:

1 Mart | 28 Muhalif Operasyonlarda Öldürüldü

Afganistan Savunma Bakanlığı 28 muhalifin öldürüldüğünü ve 13 tanesinin ise yaralandığını belirtti.

Operasyonlar; Nangarhar, Lagman, Gazni, Paktika, Lovgar, Kandahar, Ferah, Tahar, Faryab, Nimruz ve Helmend illerinde gerçekleşti. Operasyonlar esnasında muhaliflere ait araçlar ve silahlar imha edildi. Hava saldırılarında muhaliflerin sığınaklar da hedef alındı.

6 Mart | 31 Muhalif Operasyonlarda Öldürüldü

Afganistan Savunma Bakanlığı en az 31 muhalifin öldürüldüğünü ve 17 tanesinin ise yaralandığını belirtti. En az 13 hava saldırısının gerçekleştiği belirtildi.

Operasyonlar; Nangarhar, Lagman, Gazni, Paktika, Lovgar, Kandahar, Ferah, Tahar, Faryab, Nimruz ve Helmend illerinde gerçekleşti. Muhaliflere ait sığınıklar da hedef alındı.

11 Mart | Ferah’ın Anar Dara İlçesi Taliban Tarafından Kuşatıldı ve Bala Buluk İlçesinde Ağır Kayıplar Verildi

İl meclisi üyesi, Taliban’ın ilçenin merkezine saldırdığını ve polis merkezlerinin ele geçirildiğini belirtti. Takviyelerin yapılmaması durumunda ilçenin tamamen Taliban’a düşeceğini uyarısı yapıldı.

Bala Buluk ilçesinde ise toplamda 18 kişinin tutsak edildiği ve geri kalanlardan sekizi güvenlik güçlerinden olmak üzere 15 kişinin ise öldürüldüğü belirtildi.

12 Mart |Afgan Güvenlik Güçleri Anar Dara İlçesinin Kontrolünü Geri Aldı

Ordu tarafından yapılan hava ve kara operasyonları sonucu ilçenin kontrolü muhaliflerin elinden geri alındı. İçişleri Bakanlığı sözcüsü yine de bazı bölgelerde çatışmaların devam etmekte olduğu belirtti.

Güvenlik güçlerinden 8 kişinin ve bölgenin polis şefinin de öldürüldüğü doğrulandı. En az 56 muhalifin öldürüldüğü ve daha fazlasının ise yaralandığını belirtildi. Taliban’ın yaşadığı bu kayıpların özellikle hava saldırıları sayesinde verildiği vurgusu yapıldı.

15 Mart |2 Taliban Komutanı Öldürüldü

Afganistan Savun Bakanlığı 2 komutan dahil 11 muhalifin ülkenin farklı bölgelerinde öldürüldüğünü duyurdu.

Operasyonlar; Faryab, Helmend, Uruzgan ve Ferah’ta gerçekleşti.

15 Mart |Yüzlerce Aile Ferah’tan Ayrıldı

Farah ili ve diğer bazı ilçelerin merkezinde gerçekleşen çatışmaların sonucunda yüzlerce aile yerinden edildi.

15 Mart | Faryab’a Askeri Takviye Yapıldı

Kuzeyde konuşlanan Afgan ordusunun 205. Şahin Birliği, özel operasyon güçlerine ait savaşçı helikopterler de dahil olmak üzere yeni ek güçlerin ve modern askeri teçhizatın kısa bir süre önce Faryab havaalanına geldiğini belirtildi.

Ferah’ın TAPI’nin Üzerindeki Etkisi

Geçen ay, TAPI projesinin ikinci kısmının Afganistan’da başlatılması için temel atma töreni gerçekleştirilmiş ve ardından proje yürürlüğe konulmuştu. Proje, Afganistan’ın Herat vilayetinde başladı. Ancak teröristlerin yuvası haline gelmiş Afganistan gibi bir ülkede bu tür projeler teröristler tarafından hedef alınmaktadır. Bunun günümüzdeki yansıması Ferah’a yönelik saldırılardır. Bunun göstergesi hükümetin Ferah’ta artan hareketliliklerin hemen ardından binlerce askerini bölgeye konuşlandırmasıdır. İçişleri Bakanı Nusret Rahimi, bu takviyenin TAPI projesinin güvenliği için olduğunu da açıklamalarında belirtmişti.

Bundan önceki raporumuzda Taliban’ın TAPI projesine olan desteğini belirtmiştim ve bu haberin üzerine kafalarda elbette ki soru işaretleri kalacaktır. Taliban’ın mektubunu okurken dikkat edilmesi gereken, projenin Afganistan’ın lehine olmasından ve önemli bir proje olduğu için desteklenmiş olduğuydu. Burada Afgan hükümetine herhangi bir destek belirtilmedi. Bölgenin Taliban tarafından işgal edilmesi, TAPI projesine zarar vermek için mi yoksa önemi büyük olan bölgeyi kendi ellerinde tutmak mı sorusunun cevabı muhtemelen ikinci seçenektir.

Jakarta ve Taşkent’te Barış Görüşmeleri

Geçen ay, Taliban yazdığı mektupla Afganistan’ın geleceği için barışa açık kapı bırakmış ve her zaman olduğu gibi sadece Amerika ile görüşecekleri şartını koşmuştu. Şuan barış görüşmeleri için iki seçenek gündemde yer tutmaktadır. Birincisi Endonezya, ikincisi ise Özbekistan’da gerçekleştirilecek görüşmelerdir.

Özbekistan’daki görüşmelere Pakistan başta olmak üzere; BM, AB, ABD, Rusya, Çin, Almanya, Fransa, İtalya, İngiltere, Hindistan, İran, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Türkiye de katılacak.

İlk olarak görüşmelerde Afgan hükümeti olacak mı sorusunun cevabının olumlu olduğunu belirtmekte yarar var. Özbekistan 26-27 Mart’ta yapılacak görüşmelerin, Afganlar tarafından yönetileceği vurgusunu yaptı. Taliban görüşmelere katılıp katılmayacağı ile alakalı herhangi bir bildiri yayınlamadı fakat Afgan hükümetinin katıldığı bir barış görüşmesine Taliban’ın katılacağını düşünmek doğru olmayacaktır. Dolayısıyla görüşmelerde Taliban yer almayacaktır ve bu görüşmelerden verimli sonuç çıkmayacağı açıkça ortadadır.

Türkiye adına da, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Taşkent’teydi.

Bir diğer barış görüşmelerinin gerçekleştirileceği yer ise Endonezya. Özbekistan’da olduğu gibi, bu görüşmeler de bu ayın sonunda gerçekleştirilecek. Taliban’ın katılıp katılmayacağı henüz belli değilken olumsuz bildiri gecikmedi ve gerçekleştirilecek görüşmelere yönelik karşıt söylemlerin bulunduğu bir açıklama Taliban’ın sitesinden yayımlandı.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, Jakarta Afganistan için barış görüşmeleri girişimini sadece şuan yapmıyor. Geçtiğimiz yılın başlarında, Endonezya’nın devlet başkanı Joko Widodo Afganistan’a ziyarette bulunmuş ve Eşref Gani ile gerçekleştirdiği görüşmelerde barış görüşmelerine yönelik adımlara desteğini iletmişti.

Ayrıca Endonezya’nın barış görüşmelerine ev sahipliği yapması kendilerine de avantaj olarak dönüş sağlıyor. Birincisi , görüşmelerden elde edilen kazancın Endonezya’nın insani diplomasisinin daha fazla tanınması olabilir. Widodo’nun başkanlığı esnasında, Endonezya hem Rohingya’daki mültecilere insani yardım gönderirken hem de 2015’te Nepal’de gerçekleşen depremde ülkeye desteklerini iletti. Bu liderlik sadece hükümeti değil, aynı zamanda dini temelli sivil toplum örgütlerini de kapsamıştır. Afgan görüşmelerine ev sahipliği yapmak, Endonezya’daki insani yardım örgütlenmesini genişletebilir.

İkincisi, sosyal ve eğitim sektöründe artan işbirliğidir. Endonezya, 1951 mülteci kongresine destekçisi olmamasına rağmen, şu anda Afganistan, Pakistan ve diğer Orta Doğu ülkelerinden gelen 13.000’den mülteciye ev sahipliği yapıyor. Din adamları arasındaki görüşmeler, sosyal ve eğitimsel işbirliği inşa etme şansı olarak görülmekte. Örnek olarak, Endonezya’daki mültecilere veya değişim programlarına burs sağlanması gösterilebilir.

Avantajların yanı sıra, bazı problemlerde bulunmaktadır. Afganistan’daki İslami politik güçlerle Endonezya’nın işbirliği kısıtlıdır ve bunun sebebi Taliban’dır. Çünkü, Endonezya’daki cihada yönelik gerçekleştirilen terörle mücadele kavramı Taliban ile olandan farklıdır.

Eski Afganistan başbakanı ve Hizb-i İslami’nin kurucusu olan Gülbeddin Hikmetyar ise barış görüşmeleri için farklı bir öneri sundu. Hikmetyar, güvenli bölgeler kurularak bölgeye Talibanlılar ve ailelerinin yerleşmeleri ve bölgelerin onlara teslim edilmesine izin verilmesi gerektiğini belirtti.

Şuan da Afgan hükümeti içerisinde politikacı olarak görev yapan Muhammed İsmail Han da Taliban’ı barış görüşmelerine katılması için çağrı yaptı. Bu çağrı sadece İsmail Han’dan gelmedi fakat onu vurgulamamızın sebebi daha farklı. İsmail Han’ın bu çağrısından sonra Taliban sözcüsü Zabihullah Mücahit, ülkenin devam eden problemlerinin doğru çözümünü bulmak için tüm çabaların olumlu karşılanmakta olduğunu belirtti.

İsmail Han’ın geçmişini incelediğimizde onun eskiden Sovyet- Afgan savaşında mücahit olarak Sovyetlere karşı savaşmış bir komutan olduğunu görüyoruz. Ayrıca şuan da Afgan hükümeti içerisinde görev yapmakta olan bir politikacı olmasına rağmen ABD’nin Afganistan’daki askeri varlığına karşı görüşünü savunmaya devam etmektedir. Sovyetlere karşı direnişi nedeniyle “Herat’ın Aslanı” olarak bilinen İsmail Han, 1990’larda güneybatıyı kendi hakimiyeti altında yönettiği ortaya çıktığında Taliban tarafından hapsedildiği zaman Taliban’a karşı yerini aldı. Hapishaneden kaçınca grup içerisinde ona saygı duyan kişiler tarafından tedavi edilmişti.

Taliban üzerinde etkisi olabilecek eski mücahitler bundan önce de aynı çağrıları yapmıştı fakat hiçbir etkisi olmamış, Taliban barış görüşmelerini reddetmişti.

Önemli bir gelişme Pakistan tarafından gerçekleştirildi. Pakistanlı yetkililer eski Taliban lideri Abdul Samet Nanai’yi serbest bıraktı. Habere göre Molla Nanai, Afgan hükümeti ile barış görüşmelerinde, Taliban’ın katılmasına yönelik etki edebilecek potansiyelde.

ABD Savunma Bakanı James Mattis, Kabil’e ziyarette bulunduğunda medyaya Taliban ile barışın hala mümkün olduğunu ve bazı küçük grupların destek olduğunu belirtti.

Mattis’in açıklamasını doğru sayılabilecek bir haber de, Taliban’dan ayrılan ve kendi grubunu kuran Molla Resul’un, Jakarta’da gerçekleştirilecek barış görüşmelerine desteğini duyurması ve Endonezya hükümetine barışa yönelik çabasından ötürü teşekkürlerini iletmesi oldu.

Bolton’ın Şer Ekseninin Güney Asyalı Ülkesi: Pakistan

Beyaz Saray’da art arda süren yer değiştirmeler hala devam etmekte. Son gelişmelerden birisi, Trump’ın Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Korgeneral Herbert Raymond McMaster’ı görevden alarak yerine şahin görüşleriyle bilinen John Bolton’ı ataması oldu.

Kendisi savaş yanlısı olmakla beraber islamafobik bir görüşe de sahip. Özellikle İran’a karşı sert söylemleri Pakistan hakkındaki düşünceleri ile paralellik göstermekte. Pakistan karşıtı olan ve özellikle teröre destek verdiği vurgusuyla düşmanlık besleyen taraflarla benzer argümanlar kullandı. Ayrıca aynı Trump gibi İran ve Kuzey Kore’ye olan düşmanlığını belirtirken Pakistan’ın da bir farkı olmadığı imasını da yaptı.

Bolton, radikallerin Pakistan’ın askeri istihbarat servisi tarafından kontrol edildiğini açıkladı. Sadece terörizm üzerinde durmadı ve nükleer meseleye de değindi. Açıklamasında, Pakistan’ın nükleer askeri deposunun teröristlerin eline düşme ihtimali olduğunu vurgularken bu açıklama Pakistanlı yetkililer tarafından reddedildi ve böyle bir riskin olmadığı söylendi.

Amerikan medyasında yer alan iddialara göre, Trump daha fazla yaptırım planlamakta. Bu yaptırımlar vize yasakları ve askeri yardımı kalıcı olarak kesecek dereceye çıkıyor.

Bolton ek olarak, Pakistan’ın nükleer silahlarının teröristlere satılması veya transfer edilmesinin sadece Hindistan’a değil ayrıca tüm dünya için de tehdit olduğu belirtti. Buradan da anlaşılacağı üzere, Trump’tan farkı olmayan Bolton, Güney Asya politikasını Hindistan’ın endişelerini dile getirecek halde şekillendirirken, gelecekte bu politikasını Hindistan ile sıkı dostluk kurarak pekiştirmeye devam edecektir.

Trump hükümetinin genel atmosferine baktığımız zaman, Trump’ın başa gelmesinden beri sürekli ayrı mevkilerden gelen farklı açıklamalarla ve kendisinin konuya hakim olmaması ek olarak iç skandallarla ilgilenmesinden dolayı büyük bir belirsizlik vardı. Bu aynı şekilde Trump’ın Güney Asya politikasına da etki etmişti. Trump hükümetinin Pakistan politikasını izlediğimiz süreçte, Trump ne kadar sert açıklamalar yapsa da onun arkasını toplamaya çalışan askeri bir kanat vardı. Çünkü stratejik olarak düşündüğümüzde, Pakistan her daim önemli bir yer tutmaktadır. Bunun ufak bir örneği, Pakistan ile ilişkilerin en kırılgan olduğu dönem, Amerikalı tarafların NATO’nun Pakistan’dan geçen ikmal hattının kesilip kesilmeyeceği olmuştu. İdeolojik yapıdan kaynaklanan bir politikanın, stratejik çıkarlara etki etmesi ve üstüne halen daha gidilmesinin büyük bir hata olduğunu açıklamaya gerek yok.

Bunu sadece Pakistan politikasında değil, Afganistan politikasında da görmüştük. James Mattis ve John Nicholson gibi isimler, Trump gibi ticari zekaya sahip, askeri ve politik meselelerde doğruyu gözetemeyen birinin kararları ile oldukça zıtlaşmıştı. Bundan ötürüdür ki, geçen yaz aylarında Blackwater şirketinin kurucusu Eric Prince’in ülkenin askeri ihtiyaçlarını karşılaması ve üstlenmesi için Trump destek vermiş fakat Mattis ve Nicholson ciddi riskleri görmüş ve ticari çıkarlardan ziyade farklı düşünüp bu konuya tamamen karşı çıkmıştı.

Kısacası özetlemek gerekirse, gelecek dönemlerde de alıştığımız laf çatışmaları devam edecek fakat Mattis ve onun tarafındakiler sert açıklamalardan ziyade ılımlı söylemlerini sürdürmeye devam edecektir.

Gündemden düşmeyen ve gelecekte de aynı şekilde ilerlemesi beklenen gerginlikler son gelişmelerle pekiştirildi. ABD, ulusal çıkarlarına tehdit olarak gördüğü 7 Pakistan şirketini yaptırım listesine koydu. Önemli olan nokta, ABD’nin bu şirketlerin nükleer ticaretle olan bağlantısını vurgulamış olmasıydı.

Geçmişten bir not olarak eklemek gerekirse, önceden de Pakistan Kuzey Kore’ye gizli nükleer bilgileri vermekten dolayı suçlanıyordu.

Gizliliği Kalkan Bilgi: Çin Pakistan’a Füze İzleme Sistemi Sattı

Çin, Pakistan’ın çoklu savaş başlığı sağlayan balistik füzeler geliştirme çabalarına katkı sağladı. Çinli yetkililer tarafından doğrulanan haberde optik sistemin füze denemesinde önemli bir bileşen olduğu ve yüksek performanslı teleskoplar, yüksek hızda kamera, kızılötesi dedektör ve otomatik olarak hedefleri yakalayıp takip eden bilgisayar sisteminin de bulunduğu belirtildi.

Güney Asya’da, her yerde olduğu gibi silahlanma yarışı ve silah satışı yarışı bulunmakta. Bu başlık iki kısma ayrılıyor, birincisi Pakistan- Hindistan arasındaki silahlanma yarışı iken bir diğer kısmı Çin’in Güney Asya’da silah satışını yükseltme çabası.

Hindistan kendi savunma füze sistemleri üzerinde çalışmakta ve bundan aylar önce deneme testi gerçekleştirmiş ve başarılı olduğunu belirtmişti. Pakistan’ın da aynı şekilde kendi silahlarını geliştirmesi sahadaki denge açısından önemliyken, düşmanına karşı kendini savunması da haklı olarak bu gelişmelerin ardından gelmekte.

İlk silahlanma yarışı, Mayıs 1998’de tarafların ardı ardına nükleer silahlar test etmesiyle başlamış ve ardı arkası kesilmemişti.

SIPRI’nin (Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü) raporlarına göre, Çin’in Asya’da en çok silah sattığını ilk üç ülke; Pakistan, Bangladeş ve Myanmar’dır. Çin, Güney Asya’da silah satışını arttırmak için en etkili müttefiği olan Pakistan’ı kullanmıştır. Çin, Pakistan’a savaş gemileri, kısa menzilli füzeler, denizaltılar ve gözetleme uçağı da dahil olmak üzere çeşitli silahlar sattı. Örneğin, Pakistan Hint savaş uçaklarına karşı korunmak için 373 milyon dolar değerinde Çin yapımı anti-hava füze sistemi kullanmıştı.

Aşağıda görmüş olduğunuz istatistik, SIPRI’nin raporundan oluşturulmuştur. Ayrıca not olarak eklemek gerekir ki, Çin ve ABD arasındaki ticaret mücadelesinde, satışların yoğunluğu Çin’e kaymıştır ancak buna rağmen silah satışındaki üstünlük ABD’nin elindedir.

Çin’in Olası Yeni Üssü ve Vahan Koridoru

Sahada birkaç aydır haberleri yapılan bir iddia bulunmakta. Afgan yetkililerin ifadelerine göre Çin, Afganistan’la sınır olmalarından dolayı oluşan güvenlik riskine yönelik önlem amaçlı askeri bir üs kurmak için görüşmeler yapıyor. Özellikle Irak ve Suriye’den kaçıp Afganistan’a sığınan IŞİD militanlarına karşı önlem almak istiyorlar. Ek olarak, önceden de var olan Doğu Türkistan İslam Hareketi’nin (ETIM) Uygurlu üyelerinden duyulan bir endişe vardı. Üssün, Afganistan’dan uzak ve dağlık olana Vahan Koridoru’nda inşa edilmesinin planlandığı iddia ediliyor.

Afgan yetkililerin dedikleri bu yönde olsa da Çinliler bu konu hakkında ilkten hiçbir açıklama yapmadılar ve sonrasında sessizliklerini bozup iddiaları reddettiler.

Her ne kadar bu iddia reddedilse de biz konuyu biraz ayrıntılı anlatalım, malum Güney Asya’daki terörizm tehlikesinin boyutunu anlamada yardımcı olmakla beraber terörle mücadelede öneme sahip bir koridordur.

Vahan Koridoru, Afganistan’nın Çin’e kadar uzanan kuzeydoğu topraklarının dar şeritte halinde, Pakistan’ın Keşmir bölgesi idaresini Tacikistan’dan ayıran ve kuzeyden güneye kadar Pamir ve Hindukuş Dağları arasında bulunan bir koridordur. Koridorun stratejik önemi büyük olmakla beraber tarihi geçmişi oldukça geniştir.

2009 yılında Afganistan, ekonomik nedenlerle ve Taliban ile mücadelede alternatif bir rota olarak gördüğünden dolayı Çin hükümetinden Vahan Koridoru’nun sınırını açmasını istemişti. Fakat, Çin sınırları, Sincan batı eyaletinde olduğu ve ciddi derecede huzursuzluk yaratabileceği nedeniyle bu isteği reddetmişti.

Aynı şekilde, eski ABD başkanı Barack Obama da 2009’da Çin’den NATO’nun operasyonları için sınırı açmasını istemiş fakat Amerikalılar da reddedilmişti.

Hindistan- Fransa Ortaklığı

Hindistan’ın daha geniş bir alana yayılan stratejisinin yeniden tanımladığı bir zamanda, Hint Okyanusu’nda Hint-Fransız işbirliğinde büyük bir önem  var. Hindistan, dörtlü girişimin bir parçası olarak ABD, Japonya ve Avustralya’yı birbirine bağlarken, özellikle Batı Hint Okyanusu’nda, Fransa ile yakın bir ikili ortaklık gelişiyor.

Hindistan ve Fransa nükleer enerji santralinin inşası dahil olmak üzere savunmadan nükleer enerjiye uzanan 14 anlaşma imzaladılar. Önemli kısım ise, anlaşma adı altında taraflar deniz üslerini birbirlerinin savaş gemilerine açacak. Bu madde medyanın da dile getirdiği üzere, Çin’e karşı tehdit olarak görülmekte.

Fransa’nın askeri üslerinin bulunduğu Cibuti, Abu Dabi ve Renuion adaları, Hindistan’ın Seyşeller, Mauritius ve Umman’da oluşturmak istediği donanma tesisleri için kuvvet çarpanı olmakta.

 

Dünden Bugüne Tüm Suriye Zirveleri(Kronolojik)

“Eş-şaab yurid ıskat’en-nizam.” Ortadoğu’nun kaderini değiştiren slogan… Suriye’de her şey iki kadın doktorun telefon konuşmasının istihbarat dinlemesine takılmasıyla başladı. Bu telefon konuşması ve ardından yaşananlar, bugün Suriye’de yüz binlerce insanın hayatını kaybettiği bir noktaya evrildi. Yapılan onca görüşme ve zirveden hiç biri Suriye’de akan kanı durdurmaya yetmedi. Peki, Suriye hakkında bugüne kadar uluslararası camiada ne gibi adımlar atıldı, Suriye zirveleri hangi kararlarla sonuçlandı? Suriye’de iç savaşın başladığı günden bu yana yapılan zirveleri, alınan kararları  ve Suriye son durum haritalarını kronolojik olarak haberimizde bir araya getirdik.

KOFİ ANNAN BARIŞ PLANI

BM Suriye Özel Temsilcisi Kofi Annan 16 Mart tarihinde Suriye’deki durumun çözümüne yönelik olarak bir barış planı hazırladı. Bildirinin yayınlanmasından sonra önce Rusya’ya, ardından da Şam’a giderek Esad ile görüşen Kofi Annan, 6 maddeden oluşan bu barış planı hakkında Esad ile mutabakata vardıklarını açıklamıştı. Bu planda mutabakata varılan hususlar ise şunlardır;

  1. BM gözetiminde Suriyeliler tarafından bir geçiş hükümeti kurulması ve geçiş hükümeti çalışmaları sırasında BM Suriye Özel Temsilcisi Kofi Annan ile müşterek çalışılması,
  2. Suriye’de silahların karşılıklı olarak susması, rejimin ağır silahlarını kent merkezlerinden çekmesi ve muhaliflerin saldırılarına son vermesi, bu ateşkes ortamının BM tarafından denetlenmesi,
  3. Siyasi sebeplerle ve yaşanan olaylarla alakalı olarak tutuklanan yahut göz altında olan Suriye’lilerin serbest bırakılması,
  4. Çatışmalarda sivil halkın zarar gördüğü bölgelere insani yardım ulaştırılması,
  5. Yaşanan gelişmelerin objektif olarak takip edilebilmesi adına Batı basınına uygulanan engellemelerin ve vize kısıtlamalarının kaldırılarak basın özgürlüğünün önünün
  6. Barışçıl amaçlarla yapılan toplantı, gösteri yürüyüşü ve basın toplantılarına izin verilmesi.

Bu plan hayata geçirilemedi. Çünkü Esad yönetimi barış planındaki “rejimin ağır silahlarını kent merkezlerinden çekmesi” kısmını bir tehdit olarak görmeye başlamış, bu durumun ülkede bir takım silahlı grupların ortaya çıkmasına ve kent merkezlerinde etkinlik sağlamasına olanak sunduğu düşüncesine kapılmıştı.

CENEVRE-1

Suriye’de iç savaşının sona erdirilmesi için düzenlenen ilk uluslararası zirve 30 Haziran 2012 tarihinde Cenevre’de gerçekleştirildi. Bu zirvenin gerçekleştiği tarihte Suriye’de hayatını kaybedenlerin sayısı 10.000, sığınmacı konumuna düşmüş kişilerin sayısı ise 112.000 civarındaydı. BM Suriye Özel Temsilcisi Kofi Annan koordinatörlüğünde gerçekleşen zirveye BMGK daimi üyeleri olan ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa’yla beraber AB temsilcileri, Türkiye, Katar, Kuveyt, Arap Birliği Temsilcileri ve Irak katılırken Suriye rejiminden ve muhalefetinden katılım olmamıştır. “Cenevre Eylem Grubu” ismiyle anılan ülkeler, yapılan zirve sonucunda alınan kararlar şu şekildeydi;

  1. Suriye rejimini ve muhalifleri kapsayan bir geçiş hükümeti oluşturulması,
  2. Oluşturulacak bu geçiş hükümeti yapısında ülkedeki tüm gruplara temsil hakkı verilmesi,
  3. Suriye halkının isteklerini kapsayacak ve ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde anayasa ve yargı sistemi revize edilmesi,
  4. Hukuka uygun bir şekilde çok partili serbest seçim sistemine geçilmesi,
  5. Oluşturulacak geçiş hükümetinde Suriye’li kadınlar da temsil edilmesi.
CENEVRE-1 SONUCU 

Cenevre-1 sürecinin sonuçsuz kalmasının ana sebebi öngörülen sistemin benimsenmemesi değil, sürece dahil olacak aktörler konusunda küresel egemen güçler arasındaki anlaşmazlıktı. ABD geçiş hükümetinde Esad’ın olmaması gerektiğini düşünürken, Rusya bunun tam tersini düşünüyordu. Suriye rejimi de muhalefeti de görüşmelerde yoktu ve ortaya konan yol haritası net değildi. Rejimin en büyük destekçisi İran masada yoktu. Bu görüşmelerde ateşkes sağlanamadı ve Kofi Annan istifa etti.

CENEVRE-1 Sırasında Suriye’de Son Durum

CENEVRE-2

Kofi Annan’ın barış planı ve Cenevre-1 süreci Suriye’deki sorunun çözümünde başarıya ulaşamamıştı. İlk Cenevre sürecinin üzerinden bir buçuk yıl geçtikten sonra 22 Ocak-16 Şubat 2014 yılında Cenevre-2 görüşmeleri başladı. Ancak aradan geçen zaman içinde Suriye’de hayatını kaybedenlerin sayısı 135.000’e, mülteci konumuna düşenlerin sayısı 3.000.000’a ve ülke içinde yer değiştirmek zorunda kalan Suriye’lilerin sayısı 6.000.000’a ulaşmıştı. Lahtar İbrahimi’nin BM Suriye Özel Temsilcisi olarak görev aldığı Cenevre-2 görüşmelerine Suriyeli Muhalif ve Devrimci Güçler Koalisyonu (SMDK), Suriye rejimi ve Türkiye dahil 40’a yakın ülke katıldı. İran’a davetiye yollanacaktı ki, muhaliflerin ‘İran varsa biz yokuz!’ çıkışlarından ötürü bu gerçekleşmedi.

CENEVRE-2 SONUCU

Maalesef 2 oturumda gerçekleşen Cenevre-2 görüşmelerinden herhangi bir sonuç alınamadı. Bu görüşmeden sonuç alınamamasının ana nedeni ise görüşmelerin Suriye’deki sorunun çözümü merkezli değil, Esad odaklı olmasıdır. Zaten Kofi Annan’ın barış planı, Cenevre-1 ve Cenevre-2 görüşmelerinin başarısızlıklarının ortak sebebi, Batı dünyası ile Doğu dünyası arasında Esad konusunda yaşanan keskin fikir ayrılığıdır. Cenevre-2 görüşmelerinde bu durum zirve yapmıştır.

Görüşmeler öncesi ve görüşmeler sırasında Batı dünyası Esad’ın gitmesinin sorunun çözümü açısından hayati olduğunu her fırsatta vurguluyordu. Cenevre-2 sürecinin ilk görüşmeleri yapıldığı sırada dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Kerry Esad’ın gitmesi konusundaki düşüncelerini ısrarla yineleyince olanlar oldu. Dönemin Suriye Dışişleri Bakanı Velid el-Muallim, John Kerry’nin bu beyanları karşısında Suriye’nin self determinasyon hakkını vurgulayan ağır bir konuşma yaptı ancak konuşmasına Ban Ki-Moon tarafından müdahale edilerek sözlerini sonlandırması istendi. Ardından Muallim, Ban Ki-Moon’a dönerek sert bir ifadeyle “Suriye’de yaşayan benim, sen değilsin! Sen New York’ta yaşıyorsun. Burada Suriye hakkında konuşmaya hakkı olan birisi varsa o da benim!” diyerek karşılık verdi.

Ayrıca Suriye rejiminin yaşananları “terör” olarak görmesi, muhalefetin kendi içindeki anlaşmazlıkları, görüşmelerdeki asıl ulaşılması gereken “ateşkes ve geçiş hükümeti” arzusunun gerçekleşmesini engelleyen diğer faktörlerdi. Görüşmelerin sonuçsuz kalması üzerine Suriye Özel Temsilcisi İbrahimi’de tıpkı Kofi Annan gibi istifa etti.

CENEVRE-2 Sırasında Suriye’de Son Durum

CENEVRE-3

Cenevre görüşmeleri arasında en sancılı ve sürüncemede kalanı Cenevre-3 görüşmeleridir.  1 Ocak 2016’da düzenlenmesi planlanan görüşmenin 25 Ocak’ta yapılacağı açıklanmış olmasına rağmen, görüşmeye katılacak tarafların belirlenmesi konusunda yaşana ihtilaflar nedeniyle Cenevre-3 bir kez daha ertelenmiştir. Yaşanan anlaşmazlıkların ardından BM Suriye Özel Temsilcisi Stefan De Mistura bir basın toplantısı düzenleyerek görüşmelerin 29 Ocak 2016’da başlayacağını duyurmuştu. Buna rağmen yine geciken görüşmeler ancak 1 Şubat 2016 günü başlayabilmiş, birkaç gün devam eden görüşmelerin ardından Stefan De Mistura tarafından görüşmelerin 25 Şubat 2016’ya kadar askıya alındığı açıklanmıştı. İran ilk defa Cenevre-3 görüşmelerinde sürece dahil edilmek istenmiş ve zirveye davet edilmiştir.

Tüm bu görüşme karmaşası içinde Suriye’de hayatını kaybedenlerin sayısı 250.00’e, sığınmacı konumuna düşenlerin sayısı 6.000.000’a ve ülke içinde yer değiştirmek zorunda kalanların sayısı 7.600.000’a ulaşmıştı.

CENEVRE-3 SONUCU

Taraflar arasında yaşanan anlaşmazlıklar ve krizler sebebiyle sürüncemede kalan Cenevre-3 görüşmelerinde bir sonuç alınamadı. Aslında bir Cenevre-3 görüşmesinin gerçekleştiğini söylemek bile pek mümkün değildir. Suriye’de Esad yönetiminin Halep’i kuşatma altına almasıyla da Cenevre-3 süreci sonuçsuz bir şekilde son bulmuş oldu.

CENEVRE-3 Sırasında Suriye’de Son Durum

Türkiye, Rusya ve İran Eliyle Gelen Ateşkes

20 Aralık 2016’da ajanslara düşen haberlere göre Türkiye, Rusya ve İran, Suriye’de ateşkes yapılması hususunda mutabakata vardılar. Moskova’da bir araya gelen Mevlüt Çavuşoğlu, Sergey Lavrov ve Cevad Zarif’in gerçekleştirdiği görüşmenin ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin tarafından Suriye hükümeti ve muhalifler arasında anlaşma, garantörlük anlaşması ve barış görüşmelerine yeniden başlama anlaşması olmak üzere 3 anlaşma üzerinde mutabakata varıldığı açıklanmıştı. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı da “Suriye’de çatışan taraflar arasında, ülke genelinde 30 Aralık 2016 günü saat 00.00 itibariyle ateşkese gidilmesi hususunda bir mutabakata varılmıştır. Bu gelişmeyi memnuniyetle karşılıyoruz” şeklindeki açıklamayla durumu teyit etmişti.  Üzerinde mutabakata varılan hususlar ve konuya ilişkin önemli notlar şu şekildeydi;

  1. Suriye zirveleri içinde sonuçsuz kalan Cenevre-3 görüşmelerinin ardından barış görüşmelerine yeniden başlanacak ve Türkiye, Rusya ve İran bu barış görüşmelerinin garantörü olacaktı,
  2. Mevlüt Çavuşoğlu Suriye’de kalıcı bir ateşkes ortamının sağlanabilmesi için üç ülkenin çabalarını birlikte sürdürmeye devam edeceğini açıkladı,
  3. Sergey Lavrov, Türkiye, Rusya ve İran Suriye konusunda önceliğinin rejim değişikliği olmadığı hususunda mutabakat içinde olduğu açıklamasını yaptı,
  4. DAEŞ, ismini Fetih el Şam olarak değiştiren El-Nusra ve YPG ateşkes mutabakatına dahil edilmedi.

1.ASTANA GÖRÜŞMESİ

Türkiye, Rusya ve İran garantörlüğünde 30 Aralık 2016 saat 00:00’da yürürlüğe giren ateşkesin ardından devam eden süreçte, daha önceden kararlaştırıldığı üzere Kazakistan’ın başkenti Astana’da barış görüşmelerine başlandı. 23 Ocak 2017 tarihinde gerçekleşen ilk görüşmede sonuç bildirisi Kazakistan Dışişleri Bakanı Kayrat Abdrahmanov tarafından okundu.

1.ASTANA GÖRÜŞMESİ SONUCU

Bildiride Suriye sorununun askeri yöntemlerle çözülemeyeceği belirtildi ve Rusya, Türkiye ve İran’ın Suriye’deki ateşkesin denetlenmesi için üçlü bir mekanizma kurmaya karar verdiği ifade edildi. Uluslararası taraflardan BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararı doğrultusunda siyasi sürecin başlaması için çaba göstermesinin istendiği bildiride tüm muhalif gruplara da şubat ayında Cenevre’de yapılacak konferansa katılma ve DAEŞ ile Nusra gibi terörist gruplara karşı savaşma çağrısı yapıldı.

Suriyeliler arasındaki görüşmelerin yeniden başlamasının desteklendiğinin belirtildiği bildiride “BM Güvenlik Konseyi’nin de teyit ettiği üzere farklı etnik ve dini kesimlerin bulunduğu demokratik bir ülke olarak Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasına” vurgu yapıldı. 29 Aralık 2016’da yapılan ve BM Güvenlik Konseyi’nin 2336 sayılı kararı ile de desteklenen ateşkes rejiminin desteklenmesi için tüm taraflara çağrı yapılan bildiride ateşkes ihlallerinin en aza indirilmesi için çaba gösterilmesi, istendi. DAEŞ ve Nusra gibi terör örgütlerine karşı mücadele konusunda ortak bir iradenin bulunduğu belirtilen bildiride muhaliflerin de bu gruplardan ayrılması gerektiği vurgulandı.

1.ASTANA Görüşmeleri Sırasında Suriye’de Son Durum

2.ASTANA GÖRÜŞMESİ

15 Şubat 2017’de başlanacağı ifade edilen ancak sebebi açıklanmayan bazı teknik problemler nedeniyle Suriye görüşmelerinin ikinci turu, Kazakistan’ın başkenti Astana’da 16 Şubat 2017 tarihinde gerçekleştirildi. Astana görüşmelerine Rusya, Türkiye ve İran temsilcilerinin yanı sıra Suriye hükümeti delegeleri ve muhalifler katıldı. Astana’da muhaliflerle Suriye hükümeti doğrudan görüşmedi. 2. Tur Astana görüşmesinde sekteye uğrayan ateşkesin desteklenmesine odaklanıldı. BM’nin Suriye özel temsilcisi Staffan de Mistura görüşmelere katılmadı ancak ofisinin teknik bir ekiple temsil edildiği açıklandı. Bu görüşmelere ilk kez Ürdün de garantör ülke olarak katıldı.

2.ASTANA GÖRÜŞMESİ SONUCU

Suriye’deki sorunun çözümüne yönelik atılan en somut adımlardan biri 2.Astana görüşmesinden çıktı. Rusya Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Sergey Verşinin, “Astana’daki görüşmelerin somut sonucu, Rusya, İran ve Türkiye’den oluşan bir görev gücü kurulmasına ilişkin maddenin kabul edilmesi oldu” dedi. Rusya Genelkurmay Başkanlığı yetkilisi Sergey Afanasyev de Astana’daki görüşmelerde, başta kadın ve çocuklar olmak üzere Suriye’de zorla tutulan kişilerin takas edilmesi için bir mekanizma kurulduğunu söyledi.

CENEVRE-4

2016 yılında yaşanan anlaşmazlıklar nedeniyle düzenlenemeyen ve sonuçsuz kalan Cenevre-3 görüşmelerinin ardından 23 Şubat 2017 tarihinde Cenevre-4 görüşmeleri başladı. Aralık 2016’da Türkiye,Rusya ve İran’ın çabalarıyla yürürlüğe giren ateşkesin ardından gerçekleştirilen Cenevre-4 görüşmelerine BMGK 2254 sayılı kararının dışında, “terörle mücadele” başlığı eklendi. Görüşmelerde Türkiye’yi Dışişleri Bakanlığı Ortadoğu’dan sorumlu Müsteşar Yardımcısı Sedat Önal ve ekibi, Rusya’yı ise Aleksey Borodavkin temsil etti. Sabah saatlerinde başlayan görüşme trafiğinde BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura önce Beşşar Caferi başkanlığındaki rejim heyeti ile bir araya geldi. Ardından Nasır el-Hariri başkanlığındaki muhalefet heyeti ve Müzakere Yüksek Komitesi Başkan Yardımcısı Yahya Kadamani ve başmüzakereci Muhammed Sabra ile görüşmeye geçildi.

CENEVRE-4 SONUCU

4 Mart 2017’de son bulan Cenevre-4 görüşmelerinin ardından BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura her ne kadar net sonuçlar alınamasa da görüşmelerin eskisinden çok daha olumlu bir havada geçtiğini ifade etti. Mistura, BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararında öngörülen 3 ana madde olan tüm tarafları kapsayan geçiş yönetimi, çok partili ve özgür seçim ortamı ve yeni anayasa maddelerine ek olarak “terörle mücadelenin” 4. madde olarak eklendiğini açıkladı. Muhalefet heyetinin başkanı Nasır el-Hariri ise ÖSO’nun terörle mücadelede tek gerçek ortak olduğu vurgusunu yaparken rejim kanadından herhangi bir açıklama gelmedi.

CENEVRE-4 Sırasında Suriye’de Son Durum

3.ASTANA GÖRÜŞMESİ

Kazakistan’ın başkenti Astana’daki Suriye görüşmelerinin 3. turu, BM ve Rusya heyeti arasındaki ikili görüşme ile 14 Mart 2017 tarihinde başladı. 3. Tur Astana görüşmelerinde Rusya, Türkiye ve İran’ın yanı sıra Ürdün, ABD ve AB’den de temsilciler yer aldı. Muhalefet, Rusya garantörlüğündeki rejim güçlerinin yoğun ateşkes ihlallerinin sürmesi üzerine ise Astana 3 toplantısına katılmama kararı aldı.

3.ASTANA GÖRÜŞMESİ SONUCU

Türkiye, Rusya ve İran Suriye’de ateşkesin izlenmesi ve uygulanmasının sağlanması için kurdukları mekanizmayı güçlendirme kararı aldı. Görüşme sonrasında basın açıklaması yapan Esed rejiminin BM Daimi Temsilcisi Beşşar Caferi, ejim güçlerinin ateşkes ihlallerini sürdürdüğünü inkar etti ve muhalefetin “toplantıya katılmamak için bahane ürettiğini” iddia etti. Astana görüşmelerinin dördüncü turunun Mayıs 2017 ayı içinde yapılması karara bağlandı.

Beşşar Caferi

CENEVRE-5

Olumlu bir havada geçen Cenevre-4 görüşmelerinin ardından 22 mart 2017 tarihinde başlayan Cenevre-5 görüşmelerinde de odak noktası terörle mücadele konusu oldu. Nasır el-Hariri başkanlığındaki muhalefet heyeti ve rejim heyeti ile ayrı ayrı görüşmeler gerçekleştiren BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura “Sahadaki çok ciddi zorluklara rağmen kimse çekip gitmedi. Bir önceki turda ‘tren istasyonda hazır’ demiştim. Şimdi treninin istasyondan yola çıktığını söyleyebiliriz. Yavaş, ama ilerliyor.” şeklinde açıklamada bulundu.

CENEVRE-5 SONUCU

Cenevre-4 görüşmelerinde ortaya koyulan hususların hayata geçirilmesi bakımından bir hazırlık müzakeresi niteliğini taşıyan Cenevre-5 görüşmeleri sonrasında açıklama yapan Mistura, görüşmelerin olumlu sonuçlandığını ve  Cenevre-6 görüşmelerine kadar geçecek zamanın taraflar için BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararında öngörülen 4 ana konuyu kapsamlı bir şekilde çalışmak için iyi bir fırsat olduğunu ifade etti. Muhalefet heyeti adına açıklama yapan Nasır el-Hariri ise “Görüşmelerin başladığı 22 Mart’tan bu yana Beşşar Esed rejimi ve destekçileri ülke genelinde 150’den fazla sivili katletti. 6 sağlık merkeziyle birlikte halk pazarlar ve okullarda saldırıya uğradı.” açıklamasında bulundu. Hariri ayrıca rejim heyetinin BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararında öngörülen hususlardan biri olan siyasi geçiş hükümeti konusunu ele almaktan çekindiklerini ve terörle mücadele konusunda boş sözler sarf ettiklerini ifade etti.

CENEVRE-5 Sırasında Suriye’de Son Durum

4.ASTANA GÖRÜŞMESİ

Cenevre görüşmelerinin aksine iç savaşın devam ettiği Suriye’de somut adımlar atılmasını başaran Astana sürecinin 3-4 Mayıs 2017’de tarihlerinde gerçekleşen 4. görüşmesinde gündemde “çatışmasızlık bölgeleri” vardı. Ancak İran’ın çatışmasızlık anlaşmasında garantör ülke konumunda olmasından rahatsız olan muhalefet kanadı anlaşmaya tepki gösterdi.

4.ASTANA GÖRÜŞMESİ SONUCU

Görüşme sonrası Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada; “Toplantıda, ateşkes düzenlemesinin garantör ülkeleri olan Türkiye, Rusya Federasyonu ve İran arasında Suriye’nin İdlib vilayetinin tamamı, Lazkiye, Halep ve Hama vilayetlerinin belli bölümleri, Homs vilayetinin belli bölümleri, Şam/Doğu Guta bölgesi ve Deraa ve Kuneytra vilayetlerinin belli bölümlerini kapsayan çatışmasızlık bölgeleri oluşturulmasına ilişkin Muhtıra imzalanmıştır. Çatışmasızlık bölgelerinin sınırları ve işleyişine ilişkin ayrıntı ve düzenlemeler, önümüzdeki dönemde üç Garantör ülke arasında tesis edilecek çalışma grubunda belirlenecektir. Çatışan taraflar arasında yukarıda sayılan bölgelerde hava unsurları dahil her türlü silah kullanımının durdurulmasını ve bölgelere acil ve kesintisiz insani yardım akışının sağlanmasını kayıt altına alan bu Muhtıra’yı memnuniyetle karşılamaktayız.” ifadelerine yer verildi.

4.ASTANA Görüşmesi Sonucu Belirlenen Çatışmasızlık Bölgeleri

CENEVRE-6

Suriye’de çözüme yönelik somut adımların bir türlü atılamadığı Cenevre görüşmelerinin altıncısı 16-20 Mayıs 2017 tarihleri arasında gerçekleşti. Cenevre-6 görüşmelerinin son gününde BM Suriye Özel Temsilcisi Mistura, Nasır el-Hariri başkanlığındaki muhalefet heyeti ve Beşşar Esad rejimi heyeti ile ayrı ayrı görüştü. Bir önceki Cenevre görüşmesinde havanın çok olumlu olduğu ve Cenevre-6’ya kadar geçecek sürecin BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararında öngörülen 4 ana konuyu kapsamlı bir şekilde çalışmak için iyi bir fırsat olduğu ifade edilmişti. Cenevre-6’nın odak noktası 2254 sayılı BM kararının tatbikine yönelik somut adımlar atmaktı.

CENEVRE-6 SONUCU

Müzakerelerin temelini oluşturan 4 ana başlığın  Cenevre-6’nın kısa olmasından dolayı ele alınamadan bittiği bildirildi. Mistura, “Bu turda uzmanlardan oluşan toplantı sürecini başlatmak istedim. Tarafları da davet ederek bu toplatılara katılmalarını istedim. Böylelikle ana görüşmelerden ayrı olarak uzmanların katılımıyla gerçekleşen anayasal ve hukuki konuların ele alındığı toplantı süreçlerini başlattık. Bu toplantılara BM uzmanları başkanlık etti. Bu sürecin başlamasından gerçekten memnun oldum.” dedi.

CENEVRE-6 Sırasında Suriye’de Son Durum

5.ASTANA GÖRÜŞMESİ

4-5 Temmuz 2017 tarihleri arasında gerçekleşen 5.Astana görüşmesinde ilk temas, JW Marriot Oteli’nde Türkiye, Rusya ve İran’dan teknik heyetler arasında yapıldı.Daha sonra Esed rejiminin BM temsilcisi Beşşar Caferi başkanlığındaki rejim heyeti, Rusya ve İran heyetleriyle görüştü. Bu arada askeri muhalefet heyeti de konakladıkları Grand Park Esil Oteli’nde kendi aralarında istişare toplantısı düzenledi. Toplantının ardından muhalefet temsilcileri, Türk heyetiyle teknik bir görüşme yaptı. Ardından garantör ülkelerin heyetleri, JW Marriot Otel’de yeniden ikili ve üçlü görüşmeler için toplandı. Muhalefet heyeti de bazı Avrupa ülkelerinin temsilcileriyle istişare toplantısında bir araya geldi. Ürdün ve ABD’den diplomatların da katıldığı toplantılarda, BM’yi Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura temsil etti. Türk heyetinin başında da Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Sedat Önal bulunuyordu. Rusya’yı Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Alexander Lavrentiev, İran’ı ise Dışişleri Bakanı Yardımcısı Hüseyin Ensari temsil etti.

5.ASTANA GÖRÜŞMESİ SONUCU

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Aleksandır Lavrentiev, heyetlerin prensipte anlaştığı 7 belge olduğunu, bunların çalışma grubunun onayından sonra imzalanacağını söyledi. Görüşmelerde, “çatışmasızlık bölgeleri” içinde, garantör ülkelerin etkili olduğu bölgelere öncelik verdiklerini belirten Lavrentiev, “Bildiğiniz gibi İdlib, Humus ve Doğu Guta bölgelerinde Türkiye ve İran’ın etkisi var. Güney bölgesindeki muhalif gruplara Ürdün ve ABD’nin etkisi olduğunu hem Tahran hem de Ankara kabul ediyor. Onların (Ürdün, ABD) katılımı olmadan bu bölgenin oluşturulması söz konusu değil.” şeklinde konuştu.

Rus diplomat, “Tam olarak üzerinde çalıştığımız 7 belgemiz var. Çatışmasızlık bölgelerinde gözetim yapacak koordinasyon merkezinin kurulması, askeri güçlerin yerleştirilmesi gibi konularla ilgili belgeler. Bunların üzerinde mutabakata varıldı ancak üzerinde biraz daha çalışılması gerekiyor. Ortak Çalışma Grubu’nun onayını aldıktan sonra, belgeleri imzalayacağız.” ifadesini kullandı.

5.ASTANA Görüşmeleri Sırasında Suriye’de Son Durum

CENEVRE-7

Daha önceki görüşmelerde BM Suriye Özel Temsilcileri ile ayrı ayrı heyet görüşmeleri yapan taraflar Cenevre-7 zirvesinde ilk defa yüz yüze görüşebileceklerinin sinyalini verdiler. Cenevre-7’de de önceki görüşmelerde olduğu gibi BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararında kabul edilen ateşkes, terörizm, Anayasa ve siyasi geçiş konuları ele alındı.

CENEVRE-7 SONUCU

SMDK Başkan Yardımcısı ve  Suriye Kürtleri Ulusal Konseyi (ENKS) yöneticisi Fuat Eliko Sputnik’e verdiği röportajında”Cenevre-7 görüşmesinde siyasi geçiş, anayasa ve terörizmle mücadeleyi müzakere ediyoruz. Cenevre görüşmelerinde Suriye rejimi ile muhalefeti yüz yüze görüşmedi. Dolaylı olarak görüşmeler var. Yüz yüze görüşmeler şu an olmadı. Önümüzdeki görüşmelerde yüz yüze görüşmeler olabilir. Biz geçiş yönetiminin kurulmasını, siyasi geçişe geçilmesini istiyoruz. Suriye sorununun çözülmesini istiyoruz. Çözümün ve ilerlemenin olması için henüz bir temel yok. Görüşmelerin başarıya ulaşması için ABD ve Rusya’nın karar vermesi lazım. Avrupa’nın ve diğer güçlerin karar vermesi lazım.” dedi. Sonuç olarak Cenevre-7 görüşmelerinden net bir sonuç çıkmadı ancak tarafların yüz yüze görüşme sinyalleri vermesi olumlu bir sonuç olarak değerlendirildi.

CENEVRE-7 Sırasında Suriye’de Son Durum

6.ASTANA GÖRÜŞMESİ

14 Eylül 2017 tarihinde 6.Astana görüşmeleri Türkiye, Rusya, İran, ABD, Birleşmiş Milletler (BM), Ürdün, Esed rejimi ve muhalefet heyetleri arasındaki teknik ikili ve üçlü görüşmelerle başladı. Görüşmenin ana konusunu ise İdlib’deki çatışmasızlık bölgelerinin sınırlarının çizilmesi ve ateşkesin uygulanması konusunda yapılması gerekenler oluşturdu. Ayrıca ayrıntılı olarak  ilk kez 2.Astana görüşmesinde gündeme gelen Esad’ın elindeki tutukluların ve esir tutulanların karşılıklı serbest bırakılması, cenazelerin teslim edilmesi konuları da ele alındı.

6.ASTANA GÖRÜŞMESİ SONUCU

Suriye zirveleri içinde 6. Astana toplantısı sonunda İdlib’de oluşturulacak çatışmasızlık bölgeleri ve gözlemci heyetler konusunda varılan anlaşma kapsamında Türk askerinin de gireceği İdlib için Türkiye, Rusya ve İran’dan toplam 500 gözlemcinin gitmesi kararı verildi. Görüşmeler sonrasında yapılan basın açıklamasında Astana Görüşmeleri süreci başladıktan sonra Suriye’deki krizin gittikçe iyileştiğine dikkat çekildi. İdlib’de yerleşik bulunan Heyet’ut Tahrir’uş Şam ise 6.Asnata görüşmesini tanımadıklarını, İdlib’e müdahale edecek güçlere karşılığını vereceklerini açıkladı.

Türkiye cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı ise 6.Astana görüşmesi sonrasında yapılan açıklamada “Astana toplantılarının üç garantör ülkesi arasında sağlanan mutabakat uyarınca, söz konusu üç ülkeden gözlemciler, çatışmasızlık bölgesinin sınırlarını teşkil eden güvenlikli bölgelerde oluşturulacak kontrol ve gözlem noktalarında konuşlandırılacaktır. Gözlemci kuvvetlerin asli görevi, rejim ve muhalefet arasında çatışma yaşanmasını engellemek ve olabilecek ateşkes ihlallerini izlemek olarak tanımlanmıştır. Gözlemci kuvvetlerin faaliyetlerinin eşgüdümü, üç garantör ülke arasında oluşturulacak Müşterek Koordinasyon Merkezi tarafından sağlanacaktır. Türkiye, İdlib çatışmasızlık bölgesine ilişkin müzakere süreci boyunca, muhalefetin garantörü sıfatıyla sahadaki muhalif grupların yaklaşım ve değerlendirmelerini de dikkate alarak mutabakatın hayata geçirilmesinde belirleyici rol oynamıştır. İmzalandığı günden itibaren sahada yaşanan ateşkes ihlallerinin sayısında önemli düşüş sağlayan muhtıra, bu son gelişmeyle Birleşmiş Milletler (BM) arabuluculuğunda Cenevre’de yürütülmekte olan siyasi sürecin ilerletilmesi için sahada gerekli koşulların hazırlanmasına önemli katkıda bulunmaktadır.” ifadelerine yer verdi.

6.ASTANA Görüşmeleri Sırasında Suriye’de Son Durum

7.ASTANA GÖRÜŞMESİ

30 Ekim 2017 tarihinde başlaya 7.Astana görüşmelerinin ana başlıkları şöyleydi; Esad rejiminin cezaevlerindeki tutuklu ve esirleri serbest bırakması, rejimin yaptığı ateşkes ihlalleri, tarihi bölgelerde bulunan mayınların temizlenmesi, Doğu Guta başta olmak üzere abluka altındaki bölgelere insani yardım ulaştırılması.

7.ASTANA GÖRÜŞMESİ SONUCU

Tutuklu ve esirlerin serbest bırakılması ve abluka altındaki bölgelere insani yardım ulaştırılması konusunda sonuç alınamayan 7.Astana görüşmelerinde Türkiye, Rusya ve İran çalışmalara beraber devam etme konusunda kararlı oldukları açıklamalarını yaptılar.  Tarafların önceki turlarda kararlaştırılan Suriye içindeki gerginliği azaltma bölgelerinde ateşkesin büyük ölçüde sağlanmasından memnuniyet duyduklarını belirten Kazakistan Dışişleri Bakanı Kayrat Abdrahmanov, garantörlerin DEAŞ, Nusra Cephesi, El Kaide ve onlarla bağlantılı örgütlerle mücadeledeki kararlılıklarının sürdüğünü vurguladı. AA’nın Astana görüşmelerine katılan kaynaklardan aldığı bilgilere göre, esir ve tutukluların değişimi ile ablukadaki bölgelere insani yardım sokulması konularında çetin pazarlıklar yaşandı. Ancak Rusya ve İran’ın yeterli baskıyı yapmaması nedeniyle Esed rejimi uzlaşmaya yanaşmadı.

7.ASTANA Görüşmeleri Sırasında Suriye’de Son Durum

1. Soçi Zirvesi

22.11.2017 saat 16:40’da başlayan kritik Soçi zirvesinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Vladimir Putin ve Hasan Ruhani bir araya geldi. Cenevre görüşmelerine nazaran Astana’da yaptıkları zirvelerde Suriye’deki sorunun çözümüne yönelik somut adımlar atmayı başarabilen Türkiye, Rusya ve İran arasında yüksek düzeyde gerçekleşen zirve, tüm dünyada büyük yankı uyandırdı. Zirve ile alakalı uluslararası basına yansıyanlar şu şekilde;

Guardian Rusya, İran ve Türkiye, Suriye’deki savaşın son bulmasını tartışıyor
New York Times Rusya, Türkiye ve İran, Suriye’nin terörden temizlenmesinde anlaştı
La Croix ABD ve Avrupa oyun dışında kaldı
Corriere Della Sera ABD’nin sessizliği dikkat çekici
Frankfurter Allgemeine Putin, Erdoğan ve Ruhani Suriye ittifakını kurdu
Washington Post Bu durum, dünyanın tek süpergücünün (ABD) ne kadar hızla zayıfladığını gösteriyor
Şark El Evsat Suriye’de barış sürecinin başlaması için bölgesel ve uluslararası çatı
El Hayat Soçi Zirvesi, siyasi çözüm ve diyalog ufkunu belirledi
Cevan Ruhani, Putin ve Erdoğan, Suriye ve bölgenin istikrar ve barışına yönelik önemli adımlar attı
El Arab Erdoğan “İslam dünyasını yıkmak için kirli senaryolar var” dedi

Rusya Devlet Başkanı Putin: Suriye hükümeti dahil tüm taraflar taviz vermeli

Türkiye ve İran’ın çabalarının DAEŞ’i engellediğini dile getiren Putin “Türk ve İranlı liderlerin üstlendikleri rol olmasaydı Suriye’de askeri sürecin sonlanması mümkün olmazdı. Suriye’de artık siyasi çözüme yönelik yeni bir aşamaya geçildi. Bu süreç Cenevre görüşmeleri ile tamamlanacaktır. BM kararına uygun olarak etnik uzlaşı sağlanmalı. Barış sağlanması için tüm taraflar tavizlerde bulunmalı” ifadelerini kullandı.

Putin’in en dikkat çeken ifadesi “Reform sürecinin basit olmayacağı çok açık, Suriye hükümeti dahil tüm tarafların taviz, ödün vermesi gerekecek. Rusya, İran ve Türkiye’nin bunun başarılı olması için ellerinden geleni yapacağına inanıyorum” oldu. Putin, tüm tarafların taviz vermesi gerektiğini vurguladı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan: Teröristlerle (PYD) aynı çatı altına olmayız

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Değerli dostlarımız Putin ve Ruhani ile kritik görüşmeler yaptı ve gündemimizdeki meseleleri samimiyetle ele aldık. Suriye’de ateşkesin ilan edilmesiyle ilgili attığımız adımları tekrar gözden geçireceğiz” diye konuştu ve “Terörist grupların süreçten dışlanması önceliğimiz. Bir terör örgütüyle aynı çatı altında olmamızı kimse bizden beklemesin” şeklinde açıklama yaptı.

İran Cumhurbaşkanı Ruhani: Suriye’de yabancı askeri varlıklar kabul edilemez

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani de, “Bu zirvede, üç ülkenin sergilediği ortak çalışma, Astana’da gerginliği azaltma bölgeleri konusunda elde edilen başarıda olduğu gibi, Suriye’deki barış ve istikrarın oluşması için zemin hazırlayan önemli bir toplantı oldu. Barış süreci konusunda işbirliğinden memnunum. Suriye’deki tüm terör hücreleri ortadan kaldırılmalı. Suriye hükümetinin davet etmediği yabancı askeri varlıklar kabul edilemez. ” dedi.

Soçi Zirvesi’nin sonuçları nelerdir?

Üç ülkenin öncülüğünde toplanan Soçi Zirvesi’nin iç savaşın bitirilmesi için önemli bir adım olduğu belirtilirken, zirveden dikkat çeken sonuçlar çıktı.

– Suriye’de tüm tarafların katılacağı Ulusal Diyalog Kongresi düzenlenecek.

– Savaş sonrası Suriye’nin sosyal ve ekonomik açıdan yeniden inşasında Türkiye, İran ve Türkiye yer alacak.

– Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesine göre terör örgütü PKK’nın Suriye yapılanması PYD kongreye katılırsa, Türkiye burada yer almayacak.

– Ülke genelinde BM gözetiminde demokratik seçimlerin yapılması, siyasi çözümün Cenevre görüşmelerinde tamamlanması kararlaştırıldı.

1.Soçi Zirvesi sonuç bildirgesinin özeti

Soçi Zirvesi sonuç bildirgesi (AA)

CENEVRE-8

Zirve öncesinde Özgür Suriye Ordusu heyetini belirlemek için Suudi Arabistan’ın başketi Riyad’da  bir toplantı yapıldı. Suudi Arabistan’ın inisiyatifiyle 2015’te kurulan Yüksek Müzakere Komitesi’nin öncülük ettiği Riyad-2 toplantısından Cenevre görüşmelerine 50 kişilik bir heyetle katılma kararı çıkarken, 140 delegeli zirvede toplantıya katılan gruplar Beşar Esad’ın görevi bırakması gerektiği yönündeki çağrılarını sürdürdü. Suriye’deki iç savaşın çözümü için başlatılan Cenevre görüşmelerinin 8.si, iki bölümlü olarak 28 Kasım 2017’de başlatıldı.BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura, rejim ve muhalif heyetleriyle ayrı ayrı bir araya geldi. Muhalifler açısından görüşmelerin 4 temel başlığı olan geçiş yönetimi, anayasa, seçimler ve terörizmle mücadele konularının tamamı masaya yatırıldı. Rejim Heyeti ise sadece terörizm konusunu masaya yatırdı. Fakat BM, Rejim ve Muhalifler konularda anlaşamadı.

CENEVRE-8 SONUCU

Gergin geçen görüşmeler sonucunda Suriye’ye ilişkin yine somut bir sonuç elde edilemedi. Görüşmelerden sonra Özel Temsilci Mistura, “Başaramadık. Altın bir fırsat kaçırıldı” açıklamasında bulundu. Cenevre 9’un ocak ayında başlaması için BM Genel Sekreteri ile görüşeceğini açıklayan Mistura, Suriye sorununun siyasi çözüm adresinin Cenevre olduğunu tekrarladı.

CENEVRE-8 Görüşmeleri Sırasında Suriye’de Son Durum

Son Olarak 2. Soçi Zirvesi

Suriye’deki iç savaşın çözümü için İran, Rusya ve Türkiye’nin katılımıyla gerçekleştirilen Soçi Zirvesinin ikincisi, 30 Ocak 2018’de gerçekleştirildi. Zirveden önce Muhalefet, bayrak ve filama sorunu yaşadı ve Zirveye katılmama kararı aldı. Muhalefet temsil yetkisini Türkiye’ye devretti. Zirveye, Türkiye’nin net tavrı üzerine PYD kabul edilmedi.

2. Soçi Zirvesi Sonucu

Zirveden sonra Suriye’deki çatışmaların en kısa sürede bitmesini isteyen taraflar, ortak bir bildiri yayınladı. BM’nin de desteğinin istendiği Suriye Ulusal Diyalog Kongresi’nde, anayasa komitesinin kurulması kararı alındı. Bu amaçla uluslararası topluma da yardım çağrısında bulundu.

Komitede yer alacak taraflar;

  • Rejim
  • Muhalefet
  • Suriye uzmanları
  • Bağımsızlar
  • Aşiret liderleri
  • Kadınlar

Dışişleri Bakanlığı’nın Soçi Zirvesi ile ilgili yaptığı açıklamada, Türkiye’nin Rusya Federasyonu’nun “Suriye Ulusal Diyalog Kongresi” girişimi konusunda başından beri yapıcı bir tutum sergilediği ifade edilmiştir. Son dönemde yaşanan ateşkes ihlalleri ve Kongre konusunda giderilemeyen birtakım edişe ve belirsizlikler sonucunda Suriye Ulusal Koalisyonu’nun Kongre’ye katılmadığı belirtilmiş, Kongre’nin en önemli sonucunun, bir anayasa komitesi kurulması yönünde çağrı yapılması ve bu komite için 150 kişilik bir aday havuzunun belirlenmesi olduğu açıklanmış, Kongre’ye katılmayan muhalifleri temsil yetkisi üstlenen Türk heyetinin muhalefetle istişare edilerek hazırlanan 50 kişilik aday listesinin sunulduğu belirtilmiştir. Dışişleri Bakanlığı, açıklamanın devamında Türkiye’nin beklentilerini dile getirmiş; bundan sonraki aşamada anayasa komitesinin kurulmasını ve garantör ülke sıfatıyla bunun Türkiye tarafından takip edileceği, yine Türkiye’nin Suriye’de gerçek bir siyasi değişim getirecek bir siyasi çözümün sağlanmasına yönelik çabalara destek vereceği, rejim üzerinde nüfuzu olan tüm aktörlerin üzerilerine düşen sorumluluğu yerine getirmelerinin beklendiği açıklanmıştır.

https://stratejikortak.com/2018/01/milli-suriye-ordusu-ceys-el-vatani-nedir.html

Stratejik Ortak Haber Masası – Mahmut Nedim SUİÇMEZ

 

PYD/PKK Terör Örgütü ve İşlediği Savaş Suçları

2003 yılında Kuzey Suriye’de PKK tarafından kurulan Demokratik Birlik Partisi (Partiya Yekîtiya Demokrat-PYD) 2011 yılında başlayan Suriye Devrimi’nin oluşturduğu kırılma sonucu, devlet otoritesinin sarsılmasıyla birlikte, nüfuz alanı olan Kuzey Suriye’de en önemli aktörlerden biri konumuna geldi. Bu konjonktürden faydalanmak isteyen PYD bölgesel özerklik idealiyle Suriye devletinin bir parçası olduğunu bildirerek, Esed rejimiyle birlikte hareket etmeye başladı.

PYD kendi tanımını yaparken terör örgütü PKK ile ilişkisi olmadığını, PKK’dan bağımsız bir yapılanma olduğunu,  Esed rejimiyle bir işbirliğinin söz konusu olmadığını, Suriye Kürtlerini temsil ettiğini belirtse de, PYD’nin bu tezini kendi iç tüzüğü ve programı yalanlamıştır.

PKK ile ilişkisi olmadığını iddia eden PYD,  iç tüzüğünde, “Teşkilat nedir” kısmında Kongra-Gel’i “Kürdistan halkı için yüksek yasama organı” olarak tanımlamaktadır. Kongra-Gel (Kürdistan Halk Kongresi) PKK’nın 2003 yılı sonlarında yaptığı 2.Kongresinde terör örgütü imajından sıyrılmak için strateji gereği başvurduğu yapısal değişikle aldığı yeni isimdir. Parti iç tüzüğünde yer alan ifadeye göre, PYD Abdullah Öcalan’ı kendi önderi ve Kongra-Gel’i sözde Kürdistan halkının üst şemsiyesi, KCK-Batı’yı Suriye’deki kürt halkı için demokratik sistem olarak görmektedir. Tüzükte açık bir şekilde ifade edilen diğer önemli bir başlıkta ise, PYD üyeliği için aranan şartlar anlatılmaktadır. Buna göre, “Abdullah Öcalan’ın yolu’na inanan, 18 yaşını geçen, partinin yönetmelik ve programını hayatına tatbik eden ve aylığını ödeyen herkes partiye üye olabilir.” “Parti Üyelerinin Görevleri” adlı bölümde de: “Üyenin; Abdullah Öcalan’a bağlı olması, Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü için mücadele vermesi”  her bir parti üyesinin görevi olarak sıralanmıştır. Bu ifadelerin tüzükte yer alması, yönetim yapısı, sembol ve söylemleri, PYD’nin PKK’nın yürütme konseyine bağlı hareket ettiği gerçeği, ayrıca Abdullah Öcalan’ı tüm Kürt halklarının lideri olarak kabul etmesi ve “Apoculuk” ideolojisinin örgüt tarafından benimsenmesi, PKK ve PYD’nin benzerlikten öte KCK’nın birer alt yapılanması olduğunu açıkça göstermektedir.

  Örgüt PKK terör örgütünün stratejisine paralel bir şekilde, Kuzey Suriye’de kanlı eylemlere başvurmuş, birçok uluslararası rapora konu olan çocuk kaçırma ve çocuk savaşçı kullanma suçlarını defaatle işlemiş, işgal ettiği bölgelerde meşru bir iktidar olduğu imajını vermek ve bölge insanından gasp ettiği yönetim hakkını savunmak adına, köyleri yakıp, yıkarak bölgenin demografik yapısıyla oynamıştır.

PYD’ nin bölgede kazandığı hızlı ivmeye, örgütün bölge halkına karşı olan zorba tutumunun yanı sıra, Esed rejimi ile görüşmesi ve stratejik olarak ortak bir yol oluşturması büyük katkı sağlamıştır. Rejim ilk etapta geçmişte tutuklayıp serbest bıraktığı ve ülkeye girişini yasakladığı PYD lideri Salih Müslim’i Suriye’ye davet etmiş ve hapishanelerdeki PYD mensuplarını serbest bırakmaya başlamıştır. Salih Müslim’le gerçekleştirilen görüşmelerin ardından PKK/KCK’nın Suriye’deki varlığı desteklenmiş, örgütün PYD yapılanması çerçevesinde ülkedeki siyasi ve silahlı faaliyetleri serbest bırakılmıştır.

   Bu dönemde PYD, ülkenin kuzeyindeki diğer Kürt siyasi oluşumların aksine Esed rejimi lehine bir tutum geliştirmiş, Muhaberat ve Şebbiha güçleri ile birlikte hareket etmeye başlamıştır. Esed rejimine bağlı güçler Kürt bölgelerinden çekilerek bu bölgeleri PYD ve ona bağlı silahlı yapılanma olan YPG’ye bırakmıştır. PYD ile Rejim arasındaki ittifak bölgede oluşacak özerk yönetim ile Ocak 2014 tarihi itibari ile resmiyet kazanmıştır. PYD’nin kontrolünde olan bir yapı, yaptıkları bir toplantı ile “Demokratik Özerk Yönetim” diye adlandırdıkları siyasal yapının anayasasını ilan etmişlerdir.  PYD kontrol ettiği bölgeleri bir çeşit anayasal belge olarak kabul ettiği “Toplumsal Sözleşme” ile idare etmektedir. Sözleşmenin önsözünde vurgu yapılan en önemli kısımlardan biri ise, özerklik ilanı yapılan bölge ve ilan edilen kantonların halen Suriye’nin birer parçaları olarak kabul edildiği bölümdür. Rejim muhaliflere  ağır müdahalelerde bulunurken,  PYD’nin bölgede devlet kurma hazırlıklarını, ordu kurmalarını ve bölgeyi yönetmelerini doğal karşılamakta, bunu Suriye bütünlüğü açısında bölücülük olarak görmemekte ve bir tür vatan savunması olarak anlamlandırmaktadır. Salih Müslim’in de ifade ettiği gibi, rejimle aralarında de facto bir anlaşma olduğu görüntüsü oluşmuştur.

PYD’nin Zorla Silah Altına Aldığı “Çocuk Savaşçılar”

PYD’nin oluşturduğu YPG güçlerinin kahir ekseriyeti savaş tecrübesi olmayan az eğitimli 16-20 yaş arası gençlerden oluşmaktadır. YPG’nin Suriye’nin kuzeyinde kontrol ettiği alan genişlerken bu bölgelerde konuşlandıracak asker sıkıntısı çekmekte ve zorunlu silahaltına alma uygulamasını devreye sokmuştur.

  Uluslararası insan hakları ve sivil toplum kuruluşlarınca da PKK ve PYD’nin çocukları militan olarak kullanması dile getirilmiştir. İnsan Hakları İzleme Örgütü tarafından 19 Haziran 2014 tarihinde yayımlanan bir raporda, YPG’nin “Afrin, Kobani ve Cezire’deki” kontrol noktalarında 18 yaş altı erkek ve kız çocuklarını kullandığı ve bazı çocukların YPG saflarında savaşa katıldığı belirtilmiştir. BM Uluslararası Bağımsız Suriye Araştırma Komisyonu’nun Ağustos 2013’te yayımladığı raporda, YPG’nin Afrin ve El Haseke’de 12 yaşındaki erkek ve kız çocuklarını örgüte eleman olarak temin ettiğinin belirtildiği aktarılmıştır.

  15 Kasım 2013 tarihli BM Çocuklar ve Silahlı Çatışma Raporu’nda Suriye’de 14 ilâ 17 yaş arası erkek ve kız çocuklarının El Haseke’de Kürt silahlı gruplarına katıldığı ve çocukların çoğunlukla kontrol noktalarına yerleştirildiği, bilgi ve askerî teçhizat iletmek ve eğitilmek üzere kullanıldıkları nakledilmiştir.

  İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) YPG’yi çocukları savaştırmakla suçladığı bir rapor yayımlamıştır. Uluslararası insani yasalara ve Roma Statüsü’ne göre, silahlı kuvvetlerin veya silahlı örgütlerin 15 yaşından küçükleri askere ya da örgüte almasının savaş suçu teşkil ettiğine işaret eden İnsan Hakları İzleme Örgütü, YPG ve YPJ’nin 2014 yılının haziran ayından bu yana aralarında gönüllülerin de bulunduğu, 10’u 15 yaşından küçük 59 çocuğu örgüte aldığına, reşit olmayan çocukların YPG ve örgütün kadın kolu YPJ içinde çatışmalara girdiğine ilişkin yerel ve uluslararası örgütlerden bilgi alındığını açıklamıştır. Aynı raporda, Nisan 2015’te, Afrin’de terör örgütü tarafından 16 yaşında bir kız çocuğunun ailesinin itirazlarına rağmen PYD/YPG tarafından kaçırıldığı bilgisine yer verilmiştir.

PYD’nin Tehcir Politikası ve Demografik Toplum Mühendisliği

  PYD-YPG, ABD ve Esed rejimiyle kurduğu askeri angajmanlarla elde ettiği askeri üstünlüğü kullanarak Suriye’nin Haseke ve Rakka vilayetlerinde, Tel Abyad bölgesi ve Afrin de dahil olmak üzere ele geçirdiği bölgelerde muhalif Arap ve Türkmenlere yönelik tehcir politikası uygulayarak, demografik mühendislik çabasına girişmiştir. Köy yakma, ürün ve mallara el koyma, yargısız infaz ve toplu cezalandırma gibi savaş suçu olarak kabul edilecek eylemleriyle bölgenin demografik yapısını değiştirerek bölgeyi kendisi için yönetilebilir kılmak istemiştir. YPG’nin bu adımları Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International)’nün  2015 Ekim tarihli, “Gideceğimiz Hiçbir Yer Yoktu” başlıklı raporunda ve Suriye İnsan Hakları Ağı (Syrian Network for Human Rights) adlı örgütün raporlarında uydu görüntüleri de kullanılarak kanıtlanmıştır.

Af Örgütü’nün Yayınladığı Haziran 2015’e ait Hüseyniye Köyü Uydu Görüntüsü.

Af Örgütü Uzmanı Lama Fakih raporla ilgili şunları söylemiştir:

“PYD, sivillerin evlerini bilerek yıkarak, bazı durumlarda köyleri tamamen yakıp yerle bir ederek, sakinlerini meşru hiçbir askeri zemine dayanmadan yerinden ederek savaş suçuna tekabül eden saldırılarla otoritesini suiistimal edip uluslararası insani hukuku yüzsüzce hiçe sayıyor. Bölgede Savaş sonucunda gerçekleşmeyen yoğun bir göç ve yıkım tespit ettik. Rapor, IŞİD’in elinden alınan köylerdeki sivillere ya da bölge azınlıklarına yönelik kasıtlı ve organize kitlesel cezalandırma kampanyası olduğunu kanıtlarla tespit etti.”

  Suriye İnsan Hakları Ağı (SNHR) tarafından Ocak 2016’da hazırlanan raporda, PYD/PKK’nın yerleşim yerlerine girerek buraları yağmaladıkları, Kürt nüfusun olmadığı yerlerde etnik temizlik yaptıkları, evlerin yakılıp yıkıldığı ve insanların göçe zorlandığı belirtilmiştir. Çoğunluğu Arap, on binlerce insanın PYD/PKK tarafından yerinden edildiği, düzinelerce köyün yıkıldığına dikkatin çekildiği raporda, tüm bu eylemlerin, Roma Sözleşmesi’nin 8. maddesi gereğince savaş suçu ve insanlığa karşı suç olduğu, yerleşik uluslararası insan hakları hukukunun ihlali anlamına geldiğinin altı çizilmiştir. PYD/PKK’nın, 26 Mayıs 2015’te, Haseke’nin güneyindeki 26 köyde yaşayanlara buraları boşaltmaları için 24 saat verdiği, Araplara yönelik saldırgan tutum içerisinde bulunduğu, sözde Kürdistan’da Araplara ve Türkmenlere yer olmadığı söylenerek birçok evin teröristlerce yakıldığı da rapora yansımıştır.

Misafir Yazar: Av.Ali Fuat YAĞCI

İki Üvey Kardeş: CIA ve Pentagon’un Savaşı

27 Mart 2016 tarihinde Los Angeles Times gazetesinde bir haber çıktı. Haberin başlığı şuydu; “Suriye’de Pentagon tarafından silahlandırılan milisler CIA tarafından silahlandırılan milislerle çatıştı.” Halep’in kuzey bölgesinde CIA destekli Fursan el Hak grubu ile Pentagon destekli YPG çatışmıştı. Yani CIA ve Pentagon… Çatışmanın ardından Fursan el Hak grubu liderlerinden Faris Bayuş “Bize saldırı olması durumunda, saldıranların kimden destek aldığına bakmaksızın onlarla savaşacağız.” açıklamasında bulundu.

28 Ağustos 2016 tarihinde New York Times gazetesinde bir makale yayınlandı. Anne Barnard’ın kaleme aldığı makalede  Cerablus’un TSK ve ÖSO tarafından DEAŞ’tan temizlendiği yazılıyordu. Ancak Anne Barnard’a göre bir sorun vardı. Cerablus’u teröristlerden temizleyen TSK ve ÖSO, bununla yetinmeyerek “Suriye Kürtleri” tarafından kontrol edilen bölgeye doğru ilerliyordu. Bunun anlamı ise şuydu; iki üvey kardeş yine kavga ediyordu.

ABD’nin farklı kurumları vasıtasıyla bölgede terör örgütlerini desteklediği bir sır değil. PYD/PKK ile can ciğer olan ABD, kurmuş olduğu “cambaza bak” oyununda DEAŞ ile de rol paylaşıyordu. Bu durumu destekler bir açıklama da CIA’nın üvey kardeşi Pentagon’dan gelmişti. Pentagon’a göre DEAŞ’ın kurucusu Ebu Bekir el-Bağdadi, 2004 yılının Şubat ve Aralık ayları arasında ABD’nin Irak’taki gizli hapishanelerinden biri olan “Bukka Üssü”nde kalmıştı. Sonrasında ise İngiliz basınına “Ebu Ahmed” takma adıyla açıklamalarda bulunan bir DEAŞ yöneticisi, örgütün temelinin Bukka Üssü’nde atıldığını ifade etmişti.

CIA ve Pentagon Savaşı Ne Zaman Başladı?

Yukarıda yüzeysel olarak anlattığım olayları herkes biliyor, hepsi açık kaynak. ABD’nin terör örgütlerini desteklediği de, CIA ve Pentagon arasındaki mücadele de herkesçe bilinen bir gerçek. Peki, iki üvey kardeşin bu savaşı ne zaman başladı? Yahut ne zaman gün yüzüne çıktı?

Bu soruların cevabını bulmak için 1980’li yıllara kadar gitmemiz gerekiyor. 80’li yıllar Amerikan istihbarat sistemi açısından önemli gelişmelerin yaşandığı yıllar. 4 Kasım 1979’da İran’da rejime isyan eden öğrenciler ABD Büyükelçiliği’ni işgal etti ve 90 kişiyi rehin aldı. Bir kısmını sonradan serbest bıraktılar ancak 52 rehine tam 444 gün boyunca ellerinde kaldı. ABD yönetiminin ise Nisan 1980’de gerçekleştirmeye çalıştığı “Kartal Pençesi Operasyonu”  adlı kurtarma harekatı tam bir fiyaskoyla sonuçlandı.

Kurtarma harekatının başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından ABD istihbarat sisteminde bir yeniliğe ihtiyaç olduğu hissedildi. CIA’dan bağımsız, mevcut yapılardan çok daha büyük bir “askeri insan istihbaratı servisi” kurulmalıydı. Bu noktadan sonra ise karşımıza Pentagon’da görevli bir albay olan Jerry KİNG çıkıyor.  Jerry KİNG, Amerikan istihbarat tarihinde oldukça önemli bir şahsiyettir. Zira kendisi 1981 yılında yalnızca 50 kişi ile ABD’nin ilk “askeri insan istihbaratı servisi” olan ve adı çok fazla bilinmemesine rağmen sahada çok aktif olan İNTELLİGENCE SUPPORT ACTİVİTY (ISA) adlı oluşumu kurmuştur. Ama ISA sıfırdan kurulan bir teşkilat değildir. Kartal Pençesi Operasyonu’na kadar Field Operations Group (FOG) yani Saha Operasyonları Grubu olarak faaliyet icra eden yapı 3 Mart 1981 tarihinde kalıcı olarak ISA’ya dönüştürüldü.

ISA kurulmadan hemen önce, 1980 yılında bir başka “baş belası” servis daha kuruldu. Kartal Pençesi Operasyonu’nu da icra eden Joint Special Operations Command (JSOC) yani Ortak Özel Harekât Komutanlığı…

Pentagon’un Karanlık Güçleri: JSOC ve ISA

ISA’nın JSOC altında faaliyet icra ettiği düşünülmektedir.  JSOC hakkında sayfalarca izahat yapılabilir ancak bir JSOC yetkilisinin yaptığı şu açıklama olayı özetliyor; “JSOC derin ve karanlık bir yapıdır. Biz evreni idare eden görünmeyen gücüz. Gücümüz CIA’dan çok daha fazla ve CIA’nın bizim yaptığımız şeyleri yapmaya yetkisi yok.” 

JSOC altında faaliyet icra eden ISA, birkaç ana başlık altında organize olmuştur. Bunlar;

  • Yönetim
  • Eğitim
  • SIGINT(Sinyal İstihbaratı) – Telsiz, telefon ve diğer elektronik iletişim araçlarını izleyip gözetler.
  • HUMİNT(İnsan İstihbaratı) – Ajanları eğitir, uygulamaya geçirir ve keşfeder, güvenli evler hazırlar, tahliye ve sevk için ulaşım plan ve sağlamasını yapar. Ayrıca, organizasyonlara sızmak ve istihbarat toplamak için ajanlar çalıştırır.
  • Doğrudan Hareket – Delta Force birimin keskin nişancı askerlerini eğitir.

Pentagon’a bağlı olan JSOC ve onun altında yer alan ISA, bu gücünü ve özgüvenini bir bakıma Donald Rumsfeld’e borçlu. Donald Rumsfeld, Pentagon’un dünyada daha da etkin bir güç haline gelmesi için CIA tipi yapılanmalara gitmesi gerektiğini düşünerek bu teşkilatın faaliyetlerinin arttırılmasının önünü açan isimdir. CIA ve Pentagon arasındaki savaş 90’lı yıllarda öyle bir noktaya gelmiştir ki, yıllar içinde çok daha güçlü bir hale gelen İntelligence Support Activity, birçok operasyonda CIA’yı yetersiz buluyor, bu durumu dönemin CIA direktörü John M. DEUTCH’a söylemekte dahi bir beis görmüyordu. CIA nüfuz alanını kaybediyordu ve Pentagon’a bağlı olan bu yapıları kendisine bir tehdit olarak algılıyordu.

11 Eylül saldırılarından sonra değişen konjonktürde Ortadoğu’da Pentagon’a bağlı bu yapılar çok daha aktif şekilde operasyon icra etmeye başladı. Hatta bazı çok önemli ve hassas görevler CIA yerine JSOC ve ISA’ya veriliyordu. Ama değişen bir şey vardı. Pentagon merkezli bu servislerin paradigması değişmişti ve sahada sadece askeri unsurlar yoktu. Artık JSOC, ISA ve benzeri servislerin personellerinin yarısından fazlasını “özel şirket elemanları” oluşturuyordu. Bizler bu durumun sahadaki yansımasını “yabancı ajanlar ve teröristler” olarak televizyonlarda görüyoruz…

Operasyonlardaki Rolleri Nelerdir?

JSOC ve ISA, kirli ve karanlık amaçlar peşinde koşan ABD kanadının abisidir. ABD’nin bu bahsettiğim karanlık tarafı ne zaman bir tokat yese hemen abisine koşar. Dünyadaki tüm kirli işleri, darbeleri ve savaşları tezgahlayan CIA bile bazen bazı konularda yetersiz kalabilir. ABD askeri ve istihbarat birimlerinin yetersiz kaldıkları durumlarda “karanlıktan” JSOC ve ISA çıkıp gelirler ve sorun çözülür.

Bu özellikleri kuruluşlarından kaynaklanmaktadır. Yukarıda da bahsettiğim gibi ISA, İran’daki rehine krizi ve ardından gelen Kartal Pençesi Operasyonu fiyaskosundan sonra kuruldu. Bu operasyon, CIA’nın istihbarat konusunda ne kadar yetersiz kalabileceğini gün yüzüne çıkarmıştı. Çünkü CIA, operasyon düzenleyip rehineleri kurtaracak olan JSOC’a bağlı Delta Force askerlerine operasyon için gerekli olan temel istihbari verileri bile sağlayamıyordu. Bu durum da FOG’un ISA’ya dönüştürülmesindeki ana nedendi.

Kuruluşundan beri amacı “en iyilerin dahi başaramadığı işleri başarmak” olan JSOC ve ISA, tahmin edileceği üzere artık bir canavara dönüştü. Bir düşünsenize, CIA’nın bile kontrol edemediği, boy ölçüşemediği bir yapı…

CIA ve Pentagon Savaşında Kim Önde?

Hiçbiri. CIA ve Pentagon, 1980’lerden beri dünyada eşine az rastlanır türden garip bir savaşın içinde. İki üvey kardeş ne zaman kavga etmeye başlasa kaybeden de kazanan da başkası oluyor hep.

Örneğin Pakistan’da 2001 yılında ISA bir operasyon başlattı. Bu operasyonun kod adı “Gray Fox”dur. Yukarıda anlatığım üzere CIA’nın kendisine tehdit olarak gördüğü ISA, Gray Fox kod adıyla yürütülen operasyon çerçevesinde Pakistan istihbaratı İnter Services İntelligence (ISI) ile ortak çalışmaya başlamıştı. Pakistan’daki CIA ve Pentagon çekişmesinin kazananı kim mi oldu? Pakistan istihbarat servisi İnter Services İntelligence… CIA ve Pentagon arasındaki çekişme, dünya genelinde 12.000 civarı ajanı olduğu iddia edilen, bölgede MOSSAD tarzı operasyonel faaliyetleri başarıyla gerçekleştirebilen ve her yıl bağımsız kuruluşlarca dünyanın en iyi istihbarat servisi seçilen İnter Services İntelligence’ı ortaya çıkardı. Tabii ki Pakistan istihbaratının bölgede çok etkili bir servis olmasının tek nedeni bu dersek haksızlık etmiş oluruz. Ama CIA ve Pentagon savaşı, bu durumun oluşmasında önemli faktörlerden biri.

Irak’ta ne oldu peki? Yazının başlarında da belirtmiştim. Pentagon birçok operasyonda CIA’yı yetersiz buluyordu. Dünyanın her yerinde olduğu gibi bu iki üvey kardeş Irak’ta da güç yarıştırıyordu. Her iki kurum da belli odakları kendilerine müttefik edinerek kavgalarını sürdürüyordu. Bu çerçevede CIA, Irak istihbaratıyla örtüleme teknikleri ile alakalı bir eğitim programı kapsamında müşterek istihbarat birimi oluşturmuştu. Eğitim programında Irak istihbarat servisine özellikle savaş sahasında askeri hareketlilikleri ve tesisleri istihbarat gözlemcilerinden ve uydulardan saklayan teknikleri öğretiyordu. Pakistan’da olan şey Irak’ta da oldu. Irak istihbaratını kontrolsüz şekilde besleyen CIA, bu teknikleri o kadar iyi öğretmişti ki, boynuz kulağı geçmişti. Yani Irak’taki CIA ve Pentagon savaşının kazananı da Irak istihbarat servisi olmuştu.

Suriye’de Durum Nedir?

Suriye’deki durumu anlayabilmek için 2015 sonbaharına gitmemiz gerekiyor. 2011 sonrası süreçte Arap Baharı tiyatrosunda istediği rolü alamamış, uzun yıllardır “Primakov’un çok kutuplu dünya” tezini rehber edinen, 4 Aralık 2016 tarihinde Rus NTV televizyonuna “Tek kutuplu dünya düzeni kurma girişimleri başarısız olmuştur. Artık zaman değişti, farklı bir dünyada yaşıyoruz. Rusya, kendi çıkarlarını korurken başkalarının çıkarlarına da saygı duyan bir anlayışı benimsemektedir.” diyen Vladimir Putin’in Rusya’sı Suriye’de denkleme dahil oldu.

Yazımın başında Suriye’de CIA ve Pentagon destekli güçlerin birbirleriyle çatıştığını söylemiştim. Yaşanan olayların tarihlerine bir daha bakın. Suriye’de CIA ve Pentagon’un kafa kafaya gelmesi, yukarıda bahsettiğim Putin’in Suriye’ye aktif bir şekilde müdahil olmasından hemen sonra yaşanmıştır. Daha önceleri Suriye’deki grupları ve bölgeleri “deney alanı” olarak gören CIA ve Pentagon’un, Rusya’nın Suriye’ye fiili müdahalede bulunduğu 30 Eylül 2015 tarihinden sonra birbirine silah çekecek derecede kafa kafaya gelmesi tesadüf olmasa gerek.

Gelelim 2017 sonbaharına. Daha önce de yazmıştım. Suriye’de CIA’nın desteklediği muhalif unsurların üst düzey yöneticileri ile PYD/PKK’yı destekleyen Pentagon yöneticileri Eylül ayında Ürdün’de bir araya geldi. Pentagon yetkilileri “Eğer Esad’a ve PYD/PKK’ya karşı sahadaki tüm askeri unsurlarınızı çekmez ve IŞİD’e karşı PYD/PKK ile ortak hareket etmezseniz ambargoya maruz kalırsınız ve Suriye’nin geleceğinde yer alamazsınız!” tehdidinde bulunmuşlardı.

Bu tehdit, bir çok muhalif unsur için artık geri dönülmez eşik oldu. Doğru ata oynayan muhalifler “iki üvey kardeşin” arasında kalmak yerine Türkiye’ye bağlılıklarını ortaya koydu. Muhalifler tarafından Pentagon’a verilen cevap şu şekildeydi; “Türkiye’nin içinde yer almayacağı herhangi bir planda biz de yer almayız.”

Ardından Türkiye’nin de girişimleri ile Milli Suriye Ordusu, Ceyş el Vatani kuruldu. Hani şu Zeytin Dalı Harekatı’nda yer alan muhalifler…

Irak, Pakistan… Bir yanda artık kanun benim diye avaz avaz bağıran “şerifler”, diğer yanda bildiğini okuyan, kural tanımayan “kovboylar”. Kardeş kavgası kötü şey.

Suriye… Yine kavga ettiler ve yine her iki taraf da kazanamadı. Yukarıdan aşağıya doğru okkalı, soğuk bir tokat yediler. Sakın ışıkları kapatmayın… Saygılarımla…

Münbiç’te Yolun Neresindeyiz?

18 Mart’ta Afrin şehir merkezinin Türk Silahlı Kuvvetleri ve Özgür Suriye Ordusu’nun kontrolüne girmesiyle 20 Ocak’ta başlatılan Zeytin Dalı Harekâtı’nda sona gelindiği görülmekteydi. Bir sonraki hedef için Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamalarında Münbiç, Sincar ve İdlib’i işaret etti. Ancak Zeytin Dalı Harekâtı henüz hedeflenen noktaya ulaşmış değil. Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre Afrin ilçe sınırları tamamen kontrol altına alındı. Ancak harekât bölgesinde Azez ilçe sınırları içerisinde yer alan 50-55 köy ve köy altı yerleşim birimi bulunuyor. Bunlar arasında Minnah Hava Üssü ve Tel Rıfat beldesi oldukça kritik öneme sahip. Birkaç gündür Azez’de gerçekleştirilen gösteriler, bölge halkının bu bölgelerin de terörden arındırılması isteğini gösterdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, günler 25 Mart’ta yaptığı açıklama ile ilk kez Tel Rıfat için “Kısa sürede terörden arındırılacak” ifadesini kullandı. Bu da Zeytin Dalı Harekâtı’nın bir süre daha süreceğini gösteriyor.

Terör Örgütü PKK, YBŞ Adı Altında Sincar’da Varlık Gösteriyor – Sincar Haritası

Bugünkü yazımızın konusunu bir sonraki harekâtın merkezi olabilecek üç bölgeden bir olan Münbiç oluşturuyor. Devletin zirvesinden yapılan açıklamalar, bir sonraki harekâtın nereye yapılacağı konusunda bir kesinlik olmadığını gösteriyor bizlere. İdlib’e sekizinci gözetleme noktasının inşaatı devam ederken Münbiç konusunda ABD ile diplomatik yollar tüketiliyor. Sincar için ise Irak hükümeti ile anlaşma yolları aranıyor. Bu üç nokta içerisinde en yakını Sincar gibi duruyor çünkü Irak hükümeti, PKK’ya Sincar’dan çekilmesi için süre vermiş ve 24 Mart’ta PKK Sincar’dan çekildiğini duyurmuştu. 25 Mart’ta ise Irak tarafından 15’inci Tugay’a bağlı birliklerin, Sincar ilçesi ve Sinun kasabasına geçip ağır silahlarla bölgede konuşlandığını ifade edildi. Aynı gün Cumhurbaşkanı Erdoğan da Sincar’a operasyonun başladığını duyurdu. Böylelikle diplomasi masasında bekleyen Münbiç konusu ağırlık merkezini şimdilik Sincar’a bırakmış durumda ancak ABD ile görüşmeler sürdükçe gündem yeniden Münbiç olmaya devam edecek.

1152 yılında Selçuklu atabeyi Nureddin Zengi’nin kenti ele geçirip çevresine sağlam surlar inşa etmesiyle bölgede Haçlılar tarafından ele geçirilemeyen ender yerleşimlerden biri olmuştu Münbiç. Osmanlı döneminde Halep’e bağlı bir kaza haline gelen Münbiç’e “93 Harbi yani 1878 Osmanlı-Rus savaşından sonra Vidin’den getirilen Çerkezler yerleştirilmişti. İç savaş öncesi 100 bine yakın nüfusuyla büyük bir ilçe olan Münbiç’te etnik bakımdan çoğunluğu Araplar oluşturuyor. İç savaşla birlikte Kürt nüfusun artması da demografik değişim sıkıntılarını beraberinde getirmektedir. Münbiç, Zeytin Dalı Harekatı kapsamında hedef olan Afrin’in şehir merkezinden daha büyük bir ilçe.

İç savaş başladıktan bir yıl sonra, 2012’de Özgür Suriye Ordusu’nun eline geçen Münbiç, Ocak 2014’te IŞİD’in eline geçmiş ve bölge antik eser yağmacılığının merkezine dönüşmüştür. Aradan geçen iki buçuk yılın sonunda, 12 Ağustos 2016’da iki ay süren bir savaşın ardından çoğunluğunu YPG militanlarının oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri’nin eline geçmiştir. Türkiye’nin ihlal edilen kırmızı çizgisi, yaklaşık iki hafta sonra Fırat Kalkanı Harekâtı olarak bölgeye girmiştir.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 24 Ağustos 2016’da başlattığı Fırat Kalkanı Harekâtı’nın ilk gününde terörden arındırılan Cerablus ile Münbiç arasında sadece 30 kilometre mesafe bulunuyor. Cerablus’tan güneye inen 216 numaralı karayolunun on beşinci kilometresinde ÖSO/YPG sınırı var. Bu sınırı Ayn Dadat köyü oluşturuyor. YPG’nin savunma hattında en önemli kontrol noktası denilebilecek köy, Sacur çayının hemen üzerinde bulunuyor. Üzerindeki köprüler tamamen yıkılmış durumda. Bu köyde ABD’li askerlerin kurmuş olduğu bir gözlem karakolu var. Münbiç şehir merkezinin Ayn Dadat’a uzaklığı ise yaklaşık 15 kilometre.

Münbiç’in yönetimi ise 12 Ağustos 2016’dan beri YPG sorumluluğundaki Münbiç Askeri Komitesi ile sağlanıyor. Bu komite kendisini Kuzey Suriye Kürt Federe Yapısı’nın Rojava kantonuna bağlı olarak gösteriyor. Münbiç’i Kandil kadrosundan İsmail Direk ve Cemil Mazlum yönetiyor. İdari yapı içerisinde az sayıda da olsa Arap bulunuyor. İstihbarat birimlerine göre bölgede yedi bin YPG’linin bulunduğu söyleniyor. Militanlar örgütten aylık 170 ile 200 dolar arasında maaş alıyor. Bölgeye Afrin’den kaçıp gelenlerin sayısı ise bilinmiyor.

ABD’nin Münbiç’de üç askeri noktası var. Ayn Dadat dışında, Batı’daki Uşariye beldesinde konuşlu ABD “özel kuvvetler gözlem karakolu” ve Menbiç merkezde bulunan karargâh. Ayrıca Arima beldesi ile Lübnani çiftliğinde Amerikan timleri sıkça görülüyor. Menbiç’teki Amerikan askerinin sayısı 500 kadar.

Münbiç’i önemli kılan bir diğer nokta da Karakozak köyü. Yani Süleyman Şah türbesinin bulunduğu yer. 1973 yılında Tabka barajının inşa edilmesiyle Caber kalesinden buraya taşınan türbe, 22 Şubat 2015’te Türk Silahlı Kuvvetleri’nin “Şah Fırat Operasyonu’’ ile Şanlıurfa’nın Birecik ilçesi karşısına, Suriye’deki Eşme köyüne taşındı.

Münbiç’te geçen M-4 otoyolu ise ayrı bir öneme sahip. Fırat Kalkanı Harekatı ile El Bab’ın güneyinde otoyolun küçük bir kısmını denetimi altına alan Türk Silahlı Kuvvetleri, Münbiç’ten geçen ve oradan da Fırat’ın doğusuna, Kamışlı’ya kadar giden otoyol PYD/PKK’nın yaşamsal damarlarından birini oluşturuyor.

Hemen belirtelim, ABD’nin Karakozak’ın güneyinde Tışrin barajı bölgesinde 300 civarında askeri ve bir de baraja yakın üssü bulunuyor. PKK/PYD Zeytin Dalı Harekâtı başlamasından sonra Münbic’te yollara ve geçiş noktalarına tahkimat yaptı. Amerikalılar da kendi karakollarında benzer düzenlemeleri yaptılar.

Münbiç’in önemini yukarıdaki satırlarda aktarmaya çalıştık. Ancak asıl sorun bu bölgenin nasıl kontrol altına alınacağı. Afrin bölgesi Rusya’nın kontrolünde bir YPG bölgesi iken Münbiç bölgesi ABD kontrolünde bir YPG bölgesi. Son dönem Türkiye – ABD ilişkileri istenilen seviyede değil. Hatta ABD ile en son yapılan olumlu görüşmenin Mayıs 2013’te Gezi Olayları’ndan hemen önce gerçekleşmiş olması da tesadüf değil. Amerikalı yetkililerin kafası bu konuda karışık. Fırat’ın batısını CIA, doğusunu Pentagon bölgesi olarak biliyoruz. Ancak Pentagon’un da Münbiç’i bırakmaya pek niyetli olmadığı açık. Hele de Münbiç’in Fırat’ın doğusunda ABD’nin kontrolünde kalan son bölge olduğu göz önüne alınırsa.

Türkiye, Zeytin Dalı Harekâtı sürerken diplomasi masasını açtı ve ABD’yi davet etti. Bu aybaşında ikili görüşmeler başladı ve her iki ülke arasındaki diğer problemlerin de masaya yatırılacağı bir ortam hazırlandı. Ancak şu an için bir olumlu gelişmeden söz etmek mümkün gözükmüyor. ABD’den arka arkaya yapılan açıklamalarda kayda değer bir olumlu gelişmeden söz edilemez. Türkiye cephesi ise ısrarlı duruşunu sürdürüyor Münbiç sıradaki adım olmasa bile alternatiflerini oluşturuyor. Türkiye’yi Rusya’ya yakınlaştıran ABD, bölgedeki en güçlü müttefikini kaybetme aşamasına geldi. Türk Hükümeti ise, tüm eleştirel açıklamalara karşın hala ABD ile birlikte yürümek istediğini belli ediyor. Bu da hem Rusya’nın Türkiye’ye tam olarak güvenememesine, hem de ABD’nin Türkiye’nin kendisine hala bağımlı olduğu görüşünü korumasına yardımcı oluyor. ABD, Türkiye’deki üslerini rahat bir şekilde kullanarak istediğini zaten yapabiliyor. Dolayısıyla Türkiye’nin diplomasi masasında bu işi çözmesi çok da kolay görünmüyor. Bölgeden ABD askeri çıkmadan bir askeri operasyon ise zaten mümkün değil. ABD Başkanı Trump ise Münbiç konusunda sessizliğini aslında bir nevi etkisizliğini koruyor.

Afrin Operasyonu Bitti, Yeni Hedef PKK’yı Bitirmek

24 Ağustos 2016‘da Türkiye sınırını ve 5 bin km²’lik bir alanı DEAŞ ve PYD/PKK‘dan arındırmak amacıyla Fırat Kalkanı Harekatı başlatıldı. Türk Silahlı Kuvvetleri ve ÖSO’nun başlattığı bu harekat, ABD tarafından bölgede kurulmak istenen terör hattının tam kalbine sokulan bir hançerdi. Türkiye Cumhuriyeti Devleti tüm dünyaya “bizim onaylamadığımız bir planın bu coğrafyada yaşam şansı yoktur” mesajını net bir biçimde verdi. Ancak Ortadoğu’da Türkiye’nin denkleme aktif bir şekilde dahil olması ve oyun kurucu rolünü ele alması Fırat Kalkanı Harekatı’ndan çok daha önce başladı. Gözden kaçırmamak gerekir ki Türkiye, bölgeye ilişkin değişen paradigmasını ilk olarak 2008 yılında icra edilen “Güneş Harekatı” ile ortaya koymuştur.

Güneş Harekatı’nın Önemi Neydi?

Güneş Harekatı, Türkiye’nin Ortadoğu politikasında bir dönüm noktasıdır. Harekat icra edildiği dönemde bölgedeki tüm aktörleri korku sarmıştı. “Türkiye güdümümüzden çıkıyor” endişesi ile ne yapacaklarını şaşıran aktörler toplantı üstüne toplantılar yapıyordu. ABD eski Savunma Bakanı Robert Gates’in ifade ettiğine göre, dönemin ABD Ortadoğu askeri güçlerinden sorumlu ismi David Petraeus Türkiye’yi ikna etmeye çalışıyordu. Kabul ettirmeye çalıştığı şey ise şuydu: “Operasyon yapmadan önce bize haber verin”. Ancak yine Robert Gates, Türkiye’yi ikna çabalarının karşılıksız kaldığını ve operasyon bilgisinin genelde operasyonlardan sonra verildiğini söylüyordu.

Yani ABD’nin bölgede kurmak istediği terör devletine karşı ilk büyük hamlemiz Fırat Kalkanı Harekatı değil, 2008 yılında icra edilen “Güneş Harekatı”dır. Harekat ile “artık kendi göbeğimizi kendimiz kesebiliriz” mesajı net bir şekilde verilmişti ve mesaj da yerine ulaşmıştı. Ortadoğu’da reaktif politik zihniyet terk edilmiş ve proaktif bir felsefe benimsenmişti. Artık Türkiye Cumhuriyeti Devleti inisiyatifi ele almıştı.

Devam eden yıllarda sadece diplomaside ve askeri alanda değil, bürokratik yapılanmamızda da bir felsefe değişimi yaşanmaya başlandı. 2010 yılında, o dönem Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan, Brezilya ziyaretinden önce havalimanında hiç unutmadığım bir açıklama yaptı: “MİT’in ağırlıklı görevi yurt dışı istihbaratı olmalıdır.” Bu açıklamadan sonra 2010 yılının mayıs ayında “Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı” kuruldu. Özellikle Hakan Fidan dönemiyle birlikte Türkiye’de eski istihbarat felsefesi terk edildi ve istihbarat kurumlarında reorganizasyonlar dönemi başladı. Bir yandan da milli savunma sanayii projeleri hız kesmeden devam ediyordu. Türkiye hazırlığını yapıyordu…

Fırat Kalkanı Harekatı ile Yıkılan Terör Devleti Hayalleri…

2013 yılına gelindiğinde İngiliz Times gazetesi 1500 PKK’lı teröristin Özgür Suriye Ordusu’na karşı savaşmak için Türk topraklarını terk ederek Suriye’ye geçtiğini paylaştı. Bu haberin doğruluğu teyit edildi. Teyit edilemeyen nokta ise bu teröristlerin giderken silahlarını yanlarında  götürüp götürmedikleriydi. 2015 yılına gelindiğinde ise Hendek Operasyolarında Türk askerine karşı Uranyumla zenginleştirilmiş mermi kullanan Zagros, 9M133 KORNET anti tank füzesi gibi sofistike silahlar kullanılmaya başlandı. 25 Eylül 2015 tarihinde Şırnak Beytüşşebap’ta Jandarma Uzman Çavuş Ali ÇAKAR ve Uzman Çavuş Mehmet Ali BOZKURT, 9M133 KORNET ile yapılan hain saldırıda şehit düştü.

Gelelim 2016 yılının Ağustos ayına. Hain bir darbe girişimi atlatmış bir milletin Fırat Kalkanı gibi bir harekatı icra edebileceğine kimse inanamıyordu. 15 Temmuz gecesi sınırlarımızda darbenin başarılı olmasını ve Türkiye’ye sızmayı bekleyen teröristler büyük hüsrana uğramıştı. Çok inanmışlardı bir devlet kurabileceklerine, çok güvenmişlerdi kendilerini destekleyen batılı ülkelere. Türkiye’ye parasıyla verilmeyen silahlar teröristlere bedava veriliyordu. “Eğitim” elden, su gölden yaşıyordu teröristler. Ancak batının tüm desteğine rağmen Fırat Kalkanı Harekatı başarıyla icra edildi ve terör koridoru hayalleri suya düşürüldü. 30 Mart 2017 tarihinde Fırat Kalkanı Harekatı’nın sona erdiği açıklandı. Başbakan Binali Yıldırım tarafından “bundan sonra ihtiyaç olması halinde yapılacak operasyon başka bir isimle anılacak” denildi.

Fırat Kalkanı Harekatı’ndan sonra herkes Afrin’e bir operasyon planlanacağını düşünüyordu. Bir takım akademisyen ve yazarlar ise çeşitli gerekçeler ileri sürerek Afrin Operasyonu yapılmayacak diyordu. Afrin Operasyonu yapıldı. Ancak yine gözden kaçan bir nokta vardı. Afrin Operasyonu için yapılan plan, Fırat Kalkanı Harekatı bittikten sonra yapılmadı. Fırat Kalkanı Harekatı’nın başladığı 24 Ağustos 2016’da zaten Afrin planı yapılmıştı. Zeytin Dalı Harekatı’nın ruhu o tarihte canlıydı ve Fırat Kalkanı bittikten sonra ete kemiğe bürünmüştü sadece.

Afrin Operasyonu Öncesi ABD’nin Planları

Beklenen Afrin Operasyonu öncesinde Suriye’de bir takım önemli gelişmeler yaşandı. Uzun zamandır kurulması planlanan “Milli Suriye Ordusu”, Ceyş el Vatani adı altında resmen kuruldu. Milli Suriye Ordusu kurulması yönünde çalışmalar başlatan muhalif unsurlar geçmişte ABD tarafından tehdit edilmişti. Eylül 2017’de muhalif kesimin üst düzey liderleri ile Ürdün’de bir araya gelen ABD’li yetkililer “Eğer Esad’a ve PKK/PYD’ye karşı sahadaki tüm askeri unsurlarınızı çekmez ve IŞİD’e karşı PKK/PYD ile ortak hareket etmezseniz ambargoya maruz kalırsınız ve Suriye’nin geleceğinde yer alamazsınız!” tehdidinde bulunmuşlardı.

Ancak  muhalifler, Pentagon kaynaklı tüm tehditlere rağmen devrim ruhuna bağlı kalacaklarını ve özgür bir Suriye için mücadelelerini sürdüreceklerini beyan etmişti. Muhaliflerce yapılan açıklamalarda özellikle “Türkiye’nin içinde yer almayacağı herhangi bir planda biz de yer almayız.”vurgusu dikkat çekmişti.

Suriye’de muhalefet cephesinde bu gelişmeler yaşanırken, bölgede terör örgütlerine destek vermekten bir türlü vazgeçmeyen ABD yönetimi ise yeni bir terör örgütü kuruyordu. ABD’nin PYD/PKK eliyle Haseke ve Deyrizor’da 3 adet kamp tahsis ettiği “Ceyş el Suriye el Cedit” in (Yeni Suriye Ordusu) SGD adı altında kamufle olmaya çalışan terör örgütünün yerini alması planlanıyordu. 

PYD/PKK kadrolarından 2500 terörist ABD tarafından Ceyş el Suriye el Cedit kadrosuna tahsis edilirken, yeni kurulan terör örgütünün yönetici kadrosundan kamuflaj ve flamasına kadar tüm planlamasının Brett McGurk tarafından yapıldığı iddialar arasındaydı.

Bir diğer iddia ise CIA yetkililerinin Muhaberat yetkilileri ile görüşüp “Esad PKK devleti projesine destek vermezse tüm kimyasal dosyalarını ortaya çıkartırız” yönünde tehditler savurmasıydı. Bu iddialardan kısa süre sonra BM tarafından yayınlanan raporda, 4 Nisan 2017 tarihinde İdlib’in Han Şeyhun bölgesinde gerçekleştirilen kimyasal saldırıdan Esad’ın sorumlu olduğu dünyaya ilan ediliyordu…

Zeytin Dalı Harekatı Zaferi

Tüm bu kirli planlar devam ederken, 2008 Güneş Harekatı ile inisiyatifi ele alan, Fırat Kalkanı Harekatı ile ilk darbeyi vuran Türkiye 20 Ocak 2018 tarihinde Afrin Operasyonu ile 3. büyük darbeyi vurdu. Batının maddi ve manevi desteğini arkasına alan terör örgütü, Afrin’de büyük bir hezimete uğradı. İki aydan kısa sürede bölge terör örgütünden temizlendi. 3600’dan fazla terörist imha edildi.

Teröristlerin arkasında batı desteği olduğunu biliyorduk ama bilmek başka şey görmek başka… TSK bölgede başarılı bir şekilde ilerledikçe gerçekler daha da açık bir şekilde gün yüzüne çıktı. Terör örgütünün bölgedeki tahkimatını müşahede etmek hepimizi hayretler içinde bıraktı. ABD’nin yollamış olduğu binlerce tırdan haberdardık. Ancak orada yapılan hazırlık bir savunma hazırlığı değildi. Betonarme tünel ve mevzi yapılanması ortaya çıktıkça şunu gördük ki; batı destekli bu hazırlık bir taarruz hazırlığıydı.

Güvenlik Uzmanı Mete Yarar’ın ifade ettiğine göre, teröristlerin mevzileri bir savunma hazırlığından çok taarruz hattına benziyordu. Bu taarruz hattı yeni kurulmamıştı. Teröristler yıllardır bu hazırlığı yapıyorlardı. Peki, ya 15 Temmuz gecesi FETÖ terör örgütü başarılı olsaydı?

Sonuç olarak Zeytin Dalı Harekatı üstün başarı ile icra edildi ve Afrin teröristlerden temizlendi. Ama Afrin’de yapılması gereken çok işimiz var. Afrin şehir merkezi teröristlerden temizlendikten sonra herkes gözünü Münbiç’e çevirdi. Peki, sıradaki hedef gerçekten Münbiç mi?

Türkiye’deki PKK Varlığına Ne Oldu?

Türkiye’deki akademisyen, eski asker, eski diplomat vs. ünvan sahiplerinin “Kamu Diplomasisi” faaliyetleri ile içte ve dışta haklı mücadelemizi hakkıyla anlatmasını temenni ederdim. Ancak Zeytin Dalı Harekatı başladığından bu yana bu ünvan sahipleri, ellerinde uzun sopalarla bizlere dağ dağ, ova ova Afrin’i anlattılar. Biz de üstün bir başarıyla devam eden harekatın büyüsüne kapıldık ve dağ dağ, ova ova Afrin’i takip ettik. Peki bu süreçte içeride neler oldu? Türkiye topraklarında…

TSK üstün bir azim ve kararlılıkla Türkiye topraklarında yuvalanan teröristlere karşı mücadelesini devam ettirdi. Bir yandan Afrin’de şehitler verirken, diğer yandan Tunceli’nin, Bingöl’ün dağlarında şehitler verdik. Ne içeride ne de dışarıda teröristlere göz açtırmadık.

Eskiden bahar dönemleri terör örgütünün hain saldırılarına ağırlık verdikleri dönemler olurdu. 3. cemre düşeli 15 gün kadar oldu ama biz artık böyle bir konuyu gündemimize almıyoruz. Başarılı operasyonlar ile içeride ve dışarıda terör örgütünün belini büktük çünkü. Konuyu biraz dağıttım galiba ancak hemen şöyle toparlayayım ve sizlere veda edeyim.

2013 yılından itibaren devlet hayali kuran teröristler Türk topraklarını terk ederek Suriye’ye geçmeye başladı. Barzani bir referandum fiyaskosu yaşadı. Türkiye, Irak Merkezi Yönetimi ile anlaştı ve sınırda ortak tatbikatlar yaparak daha önceden Barzani Yönetimi’nin kontrolünde olan sınır kapılarını Irak Merkezi Yönetimi’ne devretti. Zeytin Dalı Harekatı ile hezimete uğrayan teröristler, Türkiye’de de devam eden başarılı terör operasyonları ile alan hakimiyetlerini kaybetmeye başladı. ABD’nin verdiği sofistike silahların ise çoğunu Afrin’de kullanmaya fırsat bile bulamadan kaçmak zorunda kaldılar. Artık terör koridoru hayalden öte bir şey değil teröristler için.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, herkes gözünü Münbiç’e çevirmişken “Bir gece ansızın Sincar’a da gireriz” diye açıklama yaptı. Peki, tüm bu yukarıda izah ettiğim şeyler yaşanmış ve yaşanıyorken, PYD/PKK’nın elinde kalan silah ve terörist unsurları Türkiye topraklarına sokabilecekleri nokta olan Sincar’a operasyon yaparsak? Güneş Harekatı ile karşısına dikildiğimiz, Fırat Kalkanı Harekatı ile kuyruğuna bastığımız ve Zeytin Dalı Harekatı ile nefesini kestiğimiz yılanın kafasını ezmiş olmaz mıyız? Belki de 40 yıldan fazladır süren bu illeti Türkiye topraklarından tamamen kazımak için harikulade bir fırsatın eşiğindeyiz.