ABD Silah Ticareti Verileri-Ortadoğu ve Asya Pazarı

Asya ve Orta Doğu, Silah İthalatında Artış Eğilimine Girerken, ABD İhracatı Önemli Ölçüde Artmaktadır.

Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü (SIPRI) tarafından paylaşılan silah transferleri ile ilgili yeni verilere göre, ABD silah ihracatına öncülük ediyor ve 2000’lerin başından başlayıp yükselerek devam eden trendde, 2013-2017 yıllarındaki silahların transfer miktarı 2008-2012 yıllarından %10 daha fazlaydı.

Afrika, Amerika ve Avrupa’da silah akışı azalırken Asya, Okyanusya ve Ortadoğu’da 2008-2012 ve 2013-2017 yılları arasında bu akış arttı. En büyük 5 ihracatçı -ABD, Rusya, Fransa, Almanya ve Çin- 2013-2017 yıllarındaki tüm silahların ihracatının %74’ünden sorumluydu.

Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü’nün (SIPRI) Yönetim Kurulu Başkanı Büyükelçi Jan Eliasson “Silah akışının uluslararası barış ve güvenlik üzerinde etkisi olduğuna dair endişelerin yükseldiğini” söyledi. “Silah Ticareti Anlaşması gibi uluslararası mekanizmaların gelişmesi ve uygulanması gerektiğini” vurguladı.

En büyük 5 ihracatçı -ABD, Rusya, Fransa, Almanya ve Çin- 2013-2017 yıllarındaki tüm silahların ihracatının %74’ünden sorumluydu.

Silah İhracatçıları: ABD Silah İhracatına Öncülük Ediyor

2013-2017 yıllarında ABD, silah ihracatının %34’ünü oluşturdu. ABD silah ihracatı 2008–2012 ile 2013-2017 yılları arasında %25 arttı. 2013-2017’de ABD silah ihratacı dönemin en geniş ikinci silah ihracatçısı Rusya’nınkilerden %58 daha fazlaydı. ABD 2013-2017’de 98 devlete önemli silahları tedarik etti. Ortadoğu’daki devletlere ihracat bu dönemdeki ABD’nin silah ihracatının toplam %49’unu oluşturdu.

SIPRI Silah ve Askeri Harcama Programı yöneticisi Dr Aude Fleurant “2013–17 yıllarında silah teslimatları, 1990’ların sonlarından beri en yüksek seviyesine Obama hükümeti döneminde imzalanan anlaşmalara dayanarak ulaştığını” ve “2017’de imzalanan bu anlaşmalar ve daha önemli kontratların önümüzdeki seneler içerisinde ABD’nin en geniş silah ihracatçısı olmasını sağlayacağını” söyledi.

Rusya’nın silah ihracatı 2008-2012 ve 2013 yılları arasında %7.1 azaldı. Fransa silah ihracatını iki dönem arasında %27 arttırdı ve 2013-2017’de en geniş üçüncü silah ihracatçısı oldu. 2013-2017’de dördüncü en geniş silah ihracatçısı olan Almanya’nın silah ihracatı 2008-2012 ve 2013-2017 yılları arasında %14 düştü. Yine de, Alman silah ihracatı Ortadoğu’da %109 arttı.

Kuzey Amerika ve Avrupa dışındaki bazı ülkeler de büyük silah ihracatçılarındandır. Çin 2013-2017’de en büyük beşinci silah ihracatçısıydı. 2008-2012 ve 2013-2017 arasında silah ihracatı %38 yükseldi. Pakistan 2013-2017’de Çin’in başlıca silah alıcısıyken, bu dönemde Çinli silah ihracatının Cezayir ve Bangladeş’te büyük artışları oldu. İsrail (%55), Güney Kore (%65) ve Türkiye (%145) 2008-2012 ve 2013-2017 arasında kendi silah ihracatlarını önemli ölçüde arttırdı.

Silah İhracatçıları: ABD Silah İhracatına Öncülük Ediyor

Ortadoğu: Son 10 Yılda Silah İhracatı İkiye Katlandı

Ortadoğu’daki devletlerin çoğu 2013-2017 yıllarında şiddetli çatışmaya doğrudan dahil oldu. Silah ihracatları devletler tarafından 2008-2012 ve 2013-2017 yılları arasında %103 arttı ve 2013-2017’de küresel silahlanma %32’ye tekabül etti.

SIPRI Silah ve Askeri Harcama Programı’nın kıdemli araştırmacısı Pieter Wezeman “Ortadoğu’daki yayılan şiddetli çatışma ve insan hakları konusunda endişelerin Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da silah satışının sınırlandırılması konusunda siyasi anlaşmazlıklara götürdüğünü” ve “Yine de, ABD ve Avrupalı devletler başlıca silah ihracatçıları olmayı sürdürmekte ve Suudi Arabistan tarafından ithal edilen silahların %92’sini sağlamakta” olduğunu söyledi.

2013-2017 yıllarında dünyanın en büyük ikinci ithalatçısı olan Suudi Arabistan, 2008-2012 yılları ile karşılaştırıldığında silah ithalatı %225 yükseldi. 2013-2017 yıllarıda en büyük üçüncü ithalatçı olan Mısır’ın silah ithalatı 2008-2012 ve 2013-2017 yılları arasında %215 yükseldi. En büyük yirminci silah ithalatçısı olan Katar’ın silah ithalatı artarken ve bu dönemde bazı önemli anlaşmaları imzalarken, Birleşik Arap Emirlikleri 2013-2017 yıllarında en büyük dördüncü ithalatçısıydı.

Ortadoğu: Son 10 Yılda Silah İhracatı İkiye Katlandı

Güney Asya: Bölgesel Gerginlikler Hindistan’ın Silah İthalatını Arttırıyor

Hindistan 2013-2017 yıllarında dünyanın en büyük silah ithalatçısıydı ve genel olarak %12’ye tekabül etti. İthalatları 2008-2012 ve 2013-2017 yılları arasında %24 yükseldi. Rusya 2013-2017’de Hindistan’ın silah ithalatının %62’sini oluşturdu. Yine de, ABD’den yapılan silah ithalatları  2008-2012 ve 2013-2017 arasında %557 yükselerek Hindistan’ın en büyük ikinci silah satıcısı oldu. Hindistan ile devam eden gerginliklerine ve devam eden iç çatışmalarına rağmen, Pakistan’ın silah ithalatı 2008-2012 ile 2013-2017 arasında %36 azaldı. Pakistan, 2013-2017’de dünya çapında silah ihracatının %2.8’ini oluşturdu. ABD’den sağlanan 2013-2017’deki silah ithalatı 2008-2012 ile karşılaştırıldığında %76 düştü.

SIPRI Silah ve Askeri Harcama Programı’nın kıdemli araştırmacısı Siemon Wezeman “Pakistan-Hindistan-Çin eksenindeki gerginlikler, Hindistan’ın kendisinin üretemediği önemli silahlara talebini arttığını” söyledi ve “Buna karşın Çin’in, kendi silahlarını üretme konusunda giderek daha yetenekli hale geldiğini ve Pakistan, Bangladeş ve Myanmar ile ilişkileri aracılığıyla silah satışını güçlendirmeye devam etmekte olduğunu” ifade etti.

Çin’in silah ithalatı 2008-2012 ve 2013-2017 arasında %19 düştü. Bu düşüşe rağmen, 2013-2017’de dünyanın en büyük beşinci silah ithalatçısı oldu.

Güney Asya: Bölgesel Gerginlikler Hindistan’ın Silah İthalatını Arttırıyor

Diğer Önemli Gelişmeler

  • 2008-2012 yıllarında diğer Afrikalı devletlerin silah ihracatı %22 düştü.
  • 2013-2017 yıllarında Cezayir tüm Afrikalı ithalatların %52’sini oluşturdu.
  • 2008-2012 ve 2013-2017 yılları arasında Nijerya’nın silah ithalatı %42 yükseldi.
  • 2013-2017 yıllarındaki Amerika’nın devletlerinin toplam silah ithalatı 2008-2012 ile karşılaştırıldığında %29 azaldı. Venezuela’nın silah ithalalatı iki dönem arasında %40 düştü.
  • 2008-2012 ve 2013-2017 yılları arasında Avrupa’daki devletlerin ithalatı %22 düştü. ABD’den sağlanan gelişmiş savaş uçaklarının teslimatı, önümüzdeki birkaç yıl içinde ithalat miktarlarını artıracaktır.
  • 2013-2017’de Çin’in Myanmar’dan silah ithalatı %68’e tekabül etti, bunu Rusya (%15) takip etti.
  • 2008-2012 ve 2013-2017 yılları arasında Endonezya’nın silah ithalatı %193 yükseldi.
  • 2013-2017’de Avustralya dünya çapında altıncı ithalatçıydı.

 

Haber: Stratejik Ortak Haber Masası

Çeviri: Stratejik Ortak – Melisa ÇEBİ

Kaynak: SIPRI

Asya Haber Arşivi ve Analizi (Mart 2018)

Afganistan’da Savaşın Tırmandığı Dönem: Bahar Sezonu

Afganistan’da 17 yıldır süren savaşın gidişatı, kış dönemlerinde teröristlerin hava şartlarından dolayı çekilip bahara hazırlık yapması ve bahar ve yaz aylarında savaşı tırmandırarak devam ettirdiği bir döngü içerisinde devam etmektedir. Aynı şekilde Mart ayına girdiğimiz vakit, saldırılar arttı ve bölgelere yönelik ilerlemeler ufaktan başladı. Öncelikle şunu belirtmek gerekecek ki, eskiden yapılan hataların tekrarlanmaması için önlemler önceden alınmış ve ABD’den de destek gelmiştir. ABD ordusuna ait yeni ekip Afgan güvenlik güçlerini eğitmek için Mart’ın başında ülkeye giriş sağlamıştı.

Ayrıca, önceki Güney Asya raporları incelediğinizde göreceksiniz ki, ABD’nin yeni savaş stratejisinde hava kuvvetlerinin ağırlıkta olduğu vurgulanmaktaydı. Yeni gelişmeler bunu destekler niteliktedir. Bahar ve yaz sezonu kapsamında, şimdiden hemen hemen her gün ABD ve Afgan güçleri tarafından hem Taliban’a hem de IŞİD’e yönelik hava saldırıları yapılmaktadır ve ileride de bu devam edecektir. Maddi olarak da destek veren Pentagon, Ortibal ATK şirketinin 208 uçak için 86,4 milyon dolarlık destek sağladığını belirtti.

Afgan güvenlik güçleri yeni eğitilen ordusuyla Bahar sezonuna giriş sağlayacakken, yılın operasyonuna isim verildi. Eşref Gani güvenlik ve savunma yetkilileri ile yaptığı toplantıda, bundan önceki operasyonları olan “Halit Operasyonu”nun yerini “Nusret Operasyonu”nun alacağını belirtti. Halit Operasyonu’nda alınan derslerin, günümüz için yararlı olacağını ve Nusret Operasyonu’na destek sağlayacağını da ekledi.

Afganistan Savunma Bakanlığı, Eşref Gani’nin üç aşamadan oluşan bir orduya alım düzeninin oluşturulduğu ve 36,000 yeni askerin orduya alınacağını bildirdi. Yeni gücün 2010’da kurulan Afgan Yerel Polis (ALP)’in teşkilatlanmasına benzeyeceği ifade edildi.

Acemi askerlerin orduya alımı ve eğitilecek olmaları olumlu bir gelişme olarak okunabilir ancak şunu da belirtmek gerekir ki, ordu içerisinde endişeler de vardır. Bilindiği üzere, Afgan ordusu askerlerin başarısızlıklarından dolayı da zayıf bir yapılanmaya sahipti ve askerler görevlerini yapmadan görevlerini bırakıyorlardı. Ordudaki endişe ise ne tür insanların katıldığı ve bu işi yapabilme kabiliyetlerinin olup olmadığıdır.

Şu anda Afgan Ulusal Ordusu (ANA) içerisinde toplam 190,000 asker, ülkenin çeşitli bölgelerinde görev yapmaktadır.

ASKERİ RAPOR/ Savaş Sezonu Kapsamında Sahada Yaşanan ‘Önemli’ Gelişmeler

Taliban sezona ülkenin batı kısmında yani stratejik önemi büyük olan Farah ve Faryab’a yönelik saldırılar başlattı. Faryab’dan ziyade Farah’ın durumu daha ciddiydi ve bölgeler ağır çatışmalar yaşandı. Mart ayının başından ortasına kadar olan süreçte yaşanan gelişmelerde önemli olan haberleri kronolojik şekilde sizler için sıralayacağım:

1 Mart | 28 Muhalif Operasyonlarda Öldürüldü

Afganistan Savunma Bakanlığı 28 muhalifin öldürüldüğünü ve 13 tanesinin ise yaralandığını belirtti.

Operasyonlar; Nangarhar, Lagman, Gazni, Paktika, Lovgar, Kandahar, Ferah, Tahar, Faryab, Nimruz ve Helmend illerinde gerçekleşti. Operasyonlar esnasında muhaliflere ait araçlar ve silahlar imha edildi. Hava saldırılarında muhaliflerin sığınaklar da hedef alındı.

6 Mart | 31 Muhalif Operasyonlarda Öldürüldü

Afganistan Savunma Bakanlığı en az 31 muhalifin öldürüldüğünü ve 17 tanesinin ise yaralandığını belirtti. En az 13 hava saldırısının gerçekleştiği belirtildi.

Operasyonlar; Nangarhar, Lagman, Gazni, Paktika, Lovgar, Kandahar, Ferah, Tahar, Faryab, Nimruz ve Helmend illerinde gerçekleşti. Muhaliflere ait sığınıklar da hedef alındı.

11 Mart | Ferah’ın Anar Dara İlçesi Taliban Tarafından Kuşatıldı ve Bala Buluk İlçesinde Ağır Kayıplar Verildi

İl meclisi üyesi, Taliban’ın ilçenin merkezine saldırdığını ve polis merkezlerinin ele geçirildiğini belirtti. Takviyelerin yapılmaması durumunda ilçenin tamamen Taliban’a düşeceğini uyarısı yapıldı.

Bala Buluk ilçesinde ise toplamda 18 kişinin tutsak edildiği ve geri kalanlardan sekizi güvenlik güçlerinden olmak üzere 15 kişinin ise öldürüldüğü belirtildi.

12 Mart |Afgan Güvenlik Güçleri Anar Dara İlçesinin Kontrolünü Geri Aldı

Ordu tarafından yapılan hava ve kara operasyonları sonucu ilçenin kontrolü muhaliflerin elinden geri alındı. İçişleri Bakanlığı sözcüsü yine de bazı bölgelerde çatışmaların devam etmekte olduğu belirtti.

Güvenlik güçlerinden 8 kişinin ve bölgenin polis şefinin de öldürüldüğü doğrulandı. En az 56 muhalifin öldürüldüğü ve daha fazlasının ise yaralandığını belirtildi. Taliban’ın yaşadığı bu kayıpların özellikle hava saldırıları sayesinde verildiği vurgusu yapıldı.

15 Mart |2 Taliban Komutanı Öldürüldü

Afganistan Savun Bakanlığı 2 komutan dahil 11 muhalifin ülkenin farklı bölgelerinde öldürüldüğünü duyurdu.

Operasyonlar; Faryab, Helmend, Uruzgan ve Ferah’ta gerçekleşti.

15 Mart |Yüzlerce Aile Ferah’tan Ayrıldı

Farah ili ve diğer bazı ilçelerin merkezinde gerçekleşen çatışmaların sonucunda yüzlerce aile yerinden edildi.

15 Mart | Faryab’a Askeri Takviye Yapıldı

Kuzeyde konuşlanan Afgan ordusunun 205. Şahin Birliği, özel operasyon güçlerine ait savaşçı helikopterler de dahil olmak üzere yeni ek güçlerin ve modern askeri teçhizatın kısa bir süre önce Faryab havaalanına geldiğini belirtildi.

Ferah’ın TAPI’nin Üzerindeki Etkisi

Geçen ay, TAPI projesinin ikinci kısmının Afganistan’da başlatılması için temel atma töreni gerçekleştirilmiş ve ardından proje yürürlüğe konulmuştu. Proje, Afganistan’ın Herat vilayetinde başladı. Ancak teröristlerin yuvası haline gelmiş Afganistan gibi bir ülkede bu tür projeler teröristler tarafından hedef alınmaktadır. Bunun günümüzdeki yansıması Ferah’a yönelik saldırılardır. Bunun göstergesi hükümetin Ferah’ta artan hareketliliklerin hemen ardından binlerce askerini bölgeye konuşlandırmasıdır. İçişleri Bakanı Nusret Rahimi, bu takviyenin TAPI projesinin güvenliği için olduğunu da açıklamalarında belirtmişti.

Bundan önceki raporumuzda Taliban’ın TAPI projesine olan desteğini belirtmiştim ve bu haberin üzerine kafalarda elbette ki soru işaretleri kalacaktır. Taliban’ın mektubunu okurken dikkat edilmesi gereken, projenin Afganistan’ın lehine olmasından ve önemli bir proje olduğu için desteklenmiş olduğuydu. Burada Afgan hükümetine herhangi bir destek belirtilmedi. Bölgenin Taliban tarafından işgal edilmesi, TAPI projesine zarar vermek için mi yoksa önemi büyük olan bölgeyi kendi ellerinde tutmak mı sorusunun cevabı muhtemelen ikinci seçenektir.

Jakarta ve Taşkent’te Barış Görüşmeleri

Geçen ay, Taliban yazdığı mektupla Afganistan’ın geleceği için barışa açık kapı bırakmış ve her zaman olduğu gibi sadece Amerika ile görüşecekleri şartını koşmuştu. Şuan barış görüşmeleri için iki seçenek gündemde yer tutmaktadır. Birincisi Endonezya, ikincisi ise Özbekistan’da gerçekleştirilecek görüşmelerdir.

Özbekistan’daki görüşmelere Pakistan başta olmak üzere; BM, AB, ABD, Rusya, Çin, Almanya, Fransa, İtalya, İngiltere, Hindistan, İran, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Türkiye de katılacak.

İlk olarak görüşmelerde Afgan hükümeti olacak mı sorusunun cevabının olumlu olduğunu belirtmekte yarar var. Özbekistan 26-27 Mart’ta yapılacak görüşmelerin, Afganlar tarafından yönetileceği vurgusunu yaptı. Taliban görüşmelere katılıp katılmayacağı ile alakalı herhangi bir bildiri yayınlamadı fakat Afgan hükümetinin katıldığı bir barış görüşmesine Taliban’ın katılacağını düşünmek doğru olmayacaktır. Dolayısıyla görüşmelerde Taliban yer almayacaktır ve bu görüşmelerden verimli sonuç çıkmayacağı açıkça ortadadır.

Türkiye adına da, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Taşkent’teydi.

Bir diğer barış görüşmelerinin gerçekleştirileceği yer ise Endonezya. Özbekistan’da olduğu gibi, bu görüşmeler de bu ayın sonunda gerçekleştirilecek. Taliban’ın katılıp katılmayacağı henüz belli değilken olumsuz bildiri gecikmedi ve gerçekleştirilecek görüşmelere yönelik karşıt söylemlerin bulunduğu bir açıklama Taliban’ın sitesinden yayımlandı.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, Jakarta Afganistan için barış görüşmeleri girişimini sadece şuan yapmıyor. Geçtiğimiz yılın başlarında, Endonezya’nın devlet başkanı Joko Widodo Afganistan’a ziyarette bulunmuş ve Eşref Gani ile gerçekleştirdiği görüşmelerde barış görüşmelerine yönelik adımlara desteğini iletmişti.

Ayrıca Endonezya’nın barış görüşmelerine ev sahipliği yapması kendilerine de avantaj olarak dönüş sağlıyor. Birincisi , görüşmelerden elde edilen kazancın Endonezya’nın insani diplomasisinin daha fazla tanınması olabilir. Widodo’nun başkanlığı esnasında, Endonezya hem Rohingya’daki mültecilere insani yardım gönderirken hem de 2015’te Nepal’de gerçekleşen depremde ülkeye desteklerini iletti. Bu liderlik sadece hükümeti değil, aynı zamanda dini temelli sivil toplum örgütlerini de kapsamıştır. Afgan görüşmelerine ev sahipliği yapmak, Endonezya’daki insani yardım örgütlenmesini genişletebilir.

İkincisi, sosyal ve eğitim sektöründe artan işbirliğidir. Endonezya, 1951 mülteci kongresine destekçisi olmamasına rağmen, şu anda Afganistan, Pakistan ve diğer Orta Doğu ülkelerinden gelen 13.000’den mülteciye ev sahipliği yapıyor. Din adamları arasındaki görüşmeler, sosyal ve eğitimsel işbirliği inşa etme şansı olarak görülmekte. Örnek olarak, Endonezya’daki mültecilere veya değişim programlarına burs sağlanması gösterilebilir.

Avantajların yanı sıra, bazı problemlerde bulunmaktadır. Afganistan’daki İslami politik güçlerle Endonezya’nın işbirliği kısıtlıdır ve bunun sebebi Taliban’dır. Çünkü, Endonezya’daki cihada yönelik gerçekleştirilen terörle mücadele kavramı Taliban ile olandan farklıdır.

Eski Afganistan başbakanı ve Hizb-i İslami’nin kurucusu olan Gülbeddin Hikmetyar ise barış görüşmeleri için farklı bir öneri sundu. Hikmetyar, güvenli bölgeler kurularak bölgeye Talibanlılar ve ailelerinin yerleşmeleri ve bölgelerin onlara teslim edilmesine izin verilmesi gerektiğini belirtti.

Şuan da Afgan hükümeti içerisinde politikacı olarak görev yapan Muhammed İsmail Han da Taliban’ı barış görüşmelerine katılması için çağrı yaptı. Bu çağrı sadece İsmail Han’dan gelmedi fakat onu vurgulamamızın sebebi daha farklı. İsmail Han’ın bu çağrısından sonra Taliban sözcüsü Zabihullah Mücahit, ülkenin devam eden problemlerinin doğru çözümünü bulmak için tüm çabaların olumlu karşılanmakta olduğunu belirtti.

İsmail Han’ın geçmişini incelediğimizde onun eskiden Sovyet- Afgan savaşında mücahit olarak Sovyetlere karşı savaşmış bir komutan olduğunu görüyoruz. Ayrıca şuan da Afgan hükümeti içerisinde görev yapmakta olan bir politikacı olmasına rağmen ABD’nin Afganistan’daki askeri varlığına karşı görüşünü savunmaya devam etmektedir. Sovyetlere karşı direnişi nedeniyle “Herat’ın Aslanı” olarak bilinen İsmail Han, 1990’larda güneybatıyı kendi hakimiyeti altında yönettiği ortaya çıktığında Taliban tarafından hapsedildiği zaman Taliban’a karşı yerini aldı. Hapishaneden kaçınca grup içerisinde ona saygı duyan kişiler tarafından tedavi edilmişti.

Taliban üzerinde etkisi olabilecek eski mücahitler bundan önce de aynı çağrıları yapmıştı fakat hiçbir etkisi olmamış, Taliban barış görüşmelerini reddetmişti.

Önemli bir gelişme Pakistan tarafından gerçekleştirildi. Pakistanlı yetkililer eski Taliban lideri Abdul Samet Nanai’yi serbest bıraktı. Habere göre Molla Nanai, Afgan hükümeti ile barış görüşmelerinde, Taliban’ın katılmasına yönelik etki edebilecek potansiyelde.

ABD Savunma Bakanı James Mattis, Kabil’e ziyarette bulunduğunda medyaya Taliban ile barışın hala mümkün olduğunu ve bazı küçük grupların destek olduğunu belirtti.

Mattis’in açıklamasını doğru sayılabilecek bir haber de, Taliban’dan ayrılan ve kendi grubunu kuran Molla Resul’un, Jakarta’da gerçekleştirilecek barış görüşmelerine desteğini duyurması ve Endonezya hükümetine barışa yönelik çabasından ötürü teşekkürlerini iletmesi oldu.

Bolton’ın Şer Ekseninin Güney Asyalı Ülkesi: Pakistan

Beyaz Saray’da art arda süren yer değiştirmeler hala devam etmekte. Son gelişmelerden birisi, Trump’ın Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Korgeneral Herbert Raymond McMaster’ı görevden alarak yerine şahin görüşleriyle bilinen John Bolton’ı ataması oldu.

Kendisi savaş yanlısı olmakla beraber islamafobik bir görüşe de sahip. Özellikle İran’a karşı sert söylemleri Pakistan hakkındaki düşünceleri ile paralellik göstermekte. Pakistan karşıtı olan ve özellikle teröre destek verdiği vurgusuyla düşmanlık besleyen taraflarla benzer argümanlar kullandı. Ayrıca aynı Trump gibi İran ve Kuzey Kore’ye olan düşmanlığını belirtirken Pakistan’ın da bir farkı olmadığı imasını da yaptı.

Bolton, radikallerin Pakistan’ın askeri istihbarat servisi tarafından kontrol edildiğini açıkladı. Sadece terörizm üzerinde durmadı ve nükleer meseleye de değindi. Açıklamasında, Pakistan’ın nükleer askeri deposunun teröristlerin eline düşme ihtimali olduğunu vurgularken bu açıklama Pakistanlı yetkililer tarafından reddedildi ve böyle bir riskin olmadığı söylendi.

Amerikan medyasında yer alan iddialara göre, Trump daha fazla yaptırım planlamakta. Bu yaptırımlar vize yasakları ve askeri yardımı kalıcı olarak kesecek dereceye çıkıyor.

Bolton ek olarak, Pakistan’ın nükleer silahlarının teröristlere satılması veya transfer edilmesinin sadece Hindistan’a değil ayrıca tüm dünya için de tehdit olduğu belirtti. Buradan da anlaşılacağı üzere, Trump’tan farkı olmayan Bolton, Güney Asya politikasını Hindistan’ın endişelerini dile getirecek halde şekillendirirken, gelecekte bu politikasını Hindistan ile sıkı dostluk kurarak pekiştirmeye devam edecektir.

Trump hükümetinin genel atmosferine baktığımız zaman, Trump’ın başa gelmesinden beri sürekli ayrı mevkilerden gelen farklı açıklamalarla ve kendisinin konuya hakim olmaması ek olarak iç skandallarla ilgilenmesinden dolayı büyük bir belirsizlik vardı. Bu aynı şekilde Trump’ın Güney Asya politikasına da etki etmişti. Trump hükümetinin Pakistan politikasını izlediğimiz süreçte, Trump ne kadar sert açıklamalar yapsa da onun arkasını toplamaya çalışan askeri bir kanat vardı. Çünkü stratejik olarak düşündüğümüzde, Pakistan her daim önemli bir yer tutmaktadır. Bunun ufak bir örneği, Pakistan ile ilişkilerin en kırılgan olduğu dönem, Amerikalı tarafların NATO’nun Pakistan’dan geçen ikmal hattının kesilip kesilmeyeceği olmuştu. İdeolojik yapıdan kaynaklanan bir politikanın, stratejik çıkarlara etki etmesi ve üstüne halen daha gidilmesinin büyük bir hata olduğunu açıklamaya gerek yok.

Bunu sadece Pakistan politikasında değil, Afganistan politikasında da görmüştük. James Mattis ve John Nicholson gibi isimler, Trump gibi ticari zekaya sahip, askeri ve politik meselelerde doğruyu gözetemeyen birinin kararları ile oldukça zıtlaşmıştı. Bundan ötürüdür ki, geçen yaz aylarında Blackwater şirketinin kurucusu Eric Prince’in ülkenin askeri ihtiyaçlarını karşılaması ve üstlenmesi için Trump destek vermiş fakat Mattis ve Nicholson ciddi riskleri görmüş ve ticari çıkarlardan ziyade farklı düşünüp bu konuya tamamen karşı çıkmıştı.

Kısacası özetlemek gerekirse, gelecek dönemlerde de alıştığımız laf çatışmaları devam edecek fakat Mattis ve onun tarafındakiler sert açıklamalardan ziyade ılımlı söylemlerini sürdürmeye devam edecektir.

Gündemden düşmeyen ve gelecekte de aynı şekilde ilerlemesi beklenen gerginlikler son gelişmelerle pekiştirildi. ABD, ulusal çıkarlarına tehdit olarak gördüğü 7 Pakistan şirketini yaptırım listesine koydu. Önemli olan nokta, ABD’nin bu şirketlerin nükleer ticaretle olan bağlantısını vurgulamış olmasıydı.

Geçmişten bir not olarak eklemek gerekirse, önceden de Pakistan Kuzey Kore’ye gizli nükleer bilgileri vermekten dolayı suçlanıyordu.

Gizliliği Kalkan Bilgi: Çin Pakistan’a Füze İzleme Sistemi Sattı

Çin, Pakistan’ın çoklu savaş başlığı sağlayan balistik füzeler geliştirme çabalarına katkı sağladı. Çinli yetkililer tarafından doğrulanan haberde optik sistemin füze denemesinde önemli bir bileşen olduğu ve yüksek performanslı teleskoplar, yüksek hızda kamera, kızılötesi dedektör ve otomatik olarak hedefleri yakalayıp takip eden bilgisayar sisteminin de bulunduğu belirtildi.

Güney Asya’da, her yerde olduğu gibi silahlanma yarışı ve silah satışı yarışı bulunmakta. Bu başlık iki kısma ayrılıyor, birincisi Pakistan- Hindistan arasındaki silahlanma yarışı iken bir diğer kısmı Çin’in Güney Asya’da silah satışını yükseltme çabası.

Hindistan kendi savunma füze sistemleri üzerinde çalışmakta ve bundan aylar önce deneme testi gerçekleştirmiş ve başarılı olduğunu belirtmişti. Pakistan’ın da aynı şekilde kendi silahlarını geliştirmesi sahadaki denge açısından önemliyken, düşmanına karşı kendini savunması da haklı olarak bu gelişmelerin ardından gelmekte.

İlk silahlanma yarışı, Mayıs 1998’de tarafların ardı ardına nükleer silahlar test etmesiyle başlamış ve ardı arkası kesilmemişti.

SIPRI’nin (Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü) raporlarına göre, Çin’in Asya’da en çok silah sattığını ilk üç ülke; Pakistan, Bangladeş ve Myanmar’dır. Çin, Güney Asya’da silah satışını arttırmak için en etkili müttefiği olan Pakistan’ı kullanmıştır. Çin, Pakistan’a savaş gemileri, kısa menzilli füzeler, denizaltılar ve gözetleme uçağı da dahil olmak üzere çeşitli silahlar sattı. Örneğin, Pakistan Hint savaş uçaklarına karşı korunmak için 373 milyon dolar değerinde Çin yapımı anti-hava füze sistemi kullanmıştı.

Aşağıda görmüş olduğunuz istatistik, SIPRI’nin raporundan oluşturulmuştur. Ayrıca not olarak eklemek gerekir ki, Çin ve ABD arasındaki ticaret mücadelesinde, satışların yoğunluğu Çin’e kaymıştır ancak buna rağmen silah satışındaki üstünlük ABD’nin elindedir.

Çin’in Olası Yeni Üssü ve Vahan Koridoru

Sahada birkaç aydır haberleri yapılan bir iddia bulunmakta. Afgan yetkililerin ifadelerine göre Çin, Afganistan’la sınır olmalarından dolayı oluşan güvenlik riskine yönelik önlem amaçlı askeri bir üs kurmak için görüşmeler yapıyor. Özellikle Irak ve Suriye’den kaçıp Afganistan’a sığınan IŞİD militanlarına karşı önlem almak istiyorlar. Ek olarak, önceden de var olan Doğu Türkistan İslam Hareketi’nin (ETIM) Uygurlu üyelerinden duyulan bir endişe vardı. Üssün, Afganistan’dan uzak ve dağlık olana Vahan Koridoru’nda inşa edilmesinin planlandığı iddia ediliyor.

Afgan yetkililerin dedikleri bu yönde olsa da Çinliler bu konu hakkında ilkten hiçbir açıklama yapmadılar ve sonrasında sessizliklerini bozup iddiaları reddettiler.

Her ne kadar bu iddia reddedilse de biz konuyu biraz ayrıntılı anlatalım, malum Güney Asya’daki terörizm tehlikesinin boyutunu anlamada yardımcı olmakla beraber terörle mücadelede öneme sahip bir koridordur.

Vahan Koridoru, Afganistan’nın Çin’e kadar uzanan kuzeydoğu topraklarının dar şeritte halinde, Pakistan’ın Keşmir bölgesi idaresini Tacikistan’dan ayıran ve kuzeyden güneye kadar Pamir ve Hindukuş Dağları arasında bulunan bir koridordur. Koridorun stratejik önemi büyük olmakla beraber tarihi geçmişi oldukça geniştir.

2009 yılında Afganistan, ekonomik nedenlerle ve Taliban ile mücadelede alternatif bir rota olarak gördüğünden dolayı Çin hükümetinden Vahan Koridoru’nun sınırını açmasını istemişti. Fakat, Çin sınırları, Sincan batı eyaletinde olduğu ve ciddi derecede huzursuzluk yaratabileceği nedeniyle bu isteği reddetmişti.

Aynı şekilde, eski ABD başkanı Barack Obama da 2009’da Çin’den NATO’nun operasyonları için sınırı açmasını istemiş fakat Amerikalılar da reddedilmişti.

Hindistan- Fransa Ortaklığı

Hindistan’ın daha geniş bir alana yayılan stratejisinin yeniden tanımladığı bir zamanda, Hint Okyanusu’nda Hint-Fransız işbirliğinde büyük bir önem  var. Hindistan, dörtlü girişimin bir parçası olarak ABD, Japonya ve Avustralya’yı birbirine bağlarken, özellikle Batı Hint Okyanusu’nda, Fransa ile yakın bir ikili ortaklık gelişiyor.

Hindistan ve Fransa nükleer enerji santralinin inşası dahil olmak üzere savunmadan nükleer enerjiye uzanan 14 anlaşma imzaladılar. Önemli kısım ise, anlaşma adı altında taraflar deniz üslerini birbirlerinin savaş gemilerine açacak. Bu madde medyanın da dile getirdiği üzere, Çin’e karşı tehdit olarak görülmekte.

Fransa’nın askeri üslerinin bulunduğu Cibuti, Abu Dabi ve Renuion adaları, Hindistan’ın Seyşeller, Mauritius ve Umman’da oluşturmak istediği donanma tesisleri için kuvvet çarpanı olmakta.

 

Dünden Bugüne Tüm Suriye Zirveleri(Kronolojik)

“Eş-şaab yurid ıskat’en-nizam.” Ortadoğu’nun kaderini değiştiren slogan… Suriye’de her şey iki kadın doktorun telefon konuşmasının istihbarat dinlemesine takılmasıyla başladı. Bu telefon konuşması ve ardından yaşananlar, bugün Suriye’de yüz binlerce insanın hayatını kaybettiği bir noktaya evrildi. Yapılan onca görüşme ve zirveden hiç biri Suriye’de akan kanı durdurmaya yetmedi. Peki, Suriye hakkında bugüne kadar uluslararası camiada ne gibi adımlar atıldı, Suriye zirveleri hangi kararlarla sonuçlandı? Suriye’de iç savaşın başladığı günden bu yana yapılan zirveleri, alınan kararları  ve Suriye son durum haritalarını kronolojik olarak haberimizde bir araya getirdik.

KOFİ ANNAN BARIŞ PLANI

BM Suriye Özel Temsilcisi Kofi Annan 16 Mart tarihinde Suriye’deki durumun çözümüne yönelik olarak bir barış planı hazırladı. Bildirinin yayınlanmasından sonra önce Rusya’ya, ardından da Şam’a giderek Esad ile görüşen Kofi Annan, 6 maddeden oluşan bu barış planı hakkında Esad ile mutabakata vardıklarını açıklamıştı. Bu planda mutabakata varılan hususlar ise şunlardır;

  1. BM gözetiminde Suriyeliler tarafından bir geçiş hükümeti kurulması ve geçiş hükümeti çalışmaları sırasında BM Suriye Özel Temsilcisi Kofi Annan ile müşterek çalışılması,
  2. Suriye’de silahların karşılıklı olarak susması, rejimin ağır silahlarını kent merkezlerinden çekmesi ve muhaliflerin saldırılarına son vermesi, bu ateşkes ortamının BM tarafından denetlenmesi,
  3. Siyasi sebeplerle ve yaşanan olaylarla alakalı olarak tutuklanan yahut göz altında olan Suriye’lilerin serbest bırakılması,
  4. Çatışmalarda sivil halkın zarar gördüğü bölgelere insani yardım ulaştırılması,
  5. Yaşanan gelişmelerin objektif olarak takip edilebilmesi adına Batı basınına uygulanan engellemelerin ve vize kısıtlamalarının kaldırılarak basın özgürlüğünün önünün
  6. Barışçıl amaçlarla yapılan toplantı, gösteri yürüyüşü ve basın toplantılarına izin verilmesi.

Bu plan hayata geçirilemedi. Çünkü Esad yönetimi barış planındaki “rejimin ağır silahlarını kent merkezlerinden çekmesi” kısmını bir tehdit olarak görmeye başlamış, bu durumun ülkede bir takım silahlı grupların ortaya çıkmasına ve kent merkezlerinde etkinlik sağlamasına olanak sunduğu düşüncesine kapılmıştı.

CENEVRE-1

Suriye’de iç savaşının sona erdirilmesi için düzenlenen ilk uluslararası zirve 30 Haziran 2012 tarihinde Cenevre’de gerçekleştirildi. Bu zirvenin gerçekleştiği tarihte Suriye’de hayatını kaybedenlerin sayısı 10.000, sığınmacı konumuna düşmüş kişilerin sayısı ise 112.000 civarındaydı. BM Suriye Özel Temsilcisi Kofi Annan koordinatörlüğünde gerçekleşen zirveye BMGK daimi üyeleri olan ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa’yla beraber AB temsilcileri, Türkiye, Katar, Kuveyt, Arap Birliği Temsilcileri ve Irak katılırken Suriye rejiminden ve muhalefetinden katılım olmamıştır. “Cenevre Eylem Grubu” ismiyle anılan ülkeler, yapılan zirve sonucunda alınan kararlar şu şekildeydi;

  1. Suriye rejimini ve muhalifleri kapsayan bir geçiş hükümeti oluşturulması,
  2. Oluşturulacak bu geçiş hükümeti yapısında ülkedeki tüm gruplara temsil hakkı verilmesi,
  3. Suriye halkının isteklerini kapsayacak ve ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde anayasa ve yargı sistemi revize edilmesi,
  4. Hukuka uygun bir şekilde çok partili serbest seçim sistemine geçilmesi,
  5. Oluşturulacak geçiş hükümetinde Suriye’li kadınlar da temsil edilmesi.
CENEVRE-1 SONUCU 

Cenevre-1 sürecinin sonuçsuz kalmasının ana sebebi öngörülen sistemin benimsenmemesi değil, sürece dahil olacak aktörler konusunda küresel egemen güçler arasındaki anlaşmazlıktı. ABD geçiş hükümetinde Esad’ın olmaması gerektiğini düşünürken, Rusya bunun tam tersini düşünüyordu. Suriye rejimi de muhalefeti de görüşmelerde yoktu ve ortaya konan yol haritası net değildi. Rejimin en büyük destekçisi İran masada yoktu. Bu görüşmelerde ateşkes sağlanamadı ve Kofi Annan istifa etti.

CENEVRE-1 Sırasında Suriye’de Son Durum

CENEVRE-2

Kofi Annan’ın barış planı ve Cenevre-1 süreci Suriye’deki sorunun çözümünde başarıya ulaşamamıştı. İlk Cenevre sürecinin üzerinden bir buçuk yıl geçtikten sonra 22 Ocak-16 Şubat 2014 yılında Cenevre-2 görüşmeleri başladı. Ancak aradan geçen zaman içinde Suriye’de hayatını kaybedenlerin sayısı 135.000’e, mülteci konumuna düşenlerin sayısı 3.000.000’a ve ülke içinde yer değiştirmek zorunda kalan Suriye’lilerin sayısı 6.000.000’a ulaşmıştı. Lahtar İbrahimi’nin BM Suriye Özel Temsilcisi olarak görev aldığı Cenevre-2 görüşmelerine Suriyeli Muhalif ve Devrimci Güçler Koalisyonu (SMDK), Suriye rejimi ve Türkiye dahil 40’a yakın ülke katıldı. İran’a davetiye yollanacaktı ki, muhaliflerin ‘İran varsa biz yokuz!’ çıkışlarından ötürü bu gerçekleşmedi.

CENEVRE-2 SONUCU

Maalesef 2 oturumda gerçekleşen Cenevre-2 görüşmelerinden herhangi bir sonuç alınamadı. Bu görüşmeden sonuç alınamamasının ana nedeni ise görüşmelerin Suriye’deki sorunun çözümü merkezli değil, Esad odaklı olmasıdır. Zaten Kofi Annan’ın barış planı, Cenevre-1 ve Cenevre-2 görüşmelerinin başarısızlıklarının ortak sebebi, Batı dünyası ile Doğu dünyası arasında Esad konusunda yaşanan keskin fikir ayrılığıdır. Cenevre-2 görüşmelerinde bu durum zirve yapmıştır.

Görüşmeler öncesi ve görüşmeler sırasında Batı dünyası Esad’ın gitmesinin sorunun çözümü açısından hayati olduğunu her fırsatta vurguluyordu. Cenevre-2 sürecinin ilk görüşmeleri yapıldığı sırada dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Kerry Esad’ın gitmesi konusundaki düşüncelerini ısrarla yineleyince olanlar oldu. Dönemin Suriye Dışişleri Bakanı Velid el-Muallim, John Kerry’nin bu beyanları karşısında Suriye’nin self determinasyon hakkını vurgulayan ağır bir konuşma yaptı ancak konuşmasına Ban Ki-Moon tarafından müdahale edilerek sözlerini sonlandırması istendi. Ardından Muallim, Ban Ki-Moon’a dönerek sert bir ifadeyle “Suriye’de yaşayan benim, sen değilsin! Sen New York’ta yaşıyorsun. Burada Suriye hakkında konuşmaya hakkı olan birisi varsa o da benim!” diyerek karşılık verdi.

Ayrıca Suriye rejiminin yaşananları “terör” olarak görmesi, muhalefetin kendi içindeki anlaşmazlıkları, görüşmelerdeki asıl ulaşılması gereken “ateşkes ve geçiş hükümeti” arzusunun gerçekleşmesini engelleyen diğer faktörlerdi. Görüşmelerin sonuçsuz kalması üzerine Suriye Özel Temsilcisi İbrahimi’de tıpkı Kofi Annan gibi istifa etti.

CENEVRE-2 Sırasında Suriye’de Son Durum

CENEVRE-3

Cenevre görüşmeleri arasında en sancılı ve sürüncemede kalanı Cenevre-3 görüşmeleridir.  1 Ocak 2016’da düzenlenmesi planlanan görüşmenin 25 Ocak’ta yapılacağı açıklanmış olmasına rağmen, görüşmeye katılacak tarafların belirlenmesi konusunda yaşana ihtilaflar nedeniyle Cenevre-3 bir kez daha ertelenmiştir. Yaşanan anlaşmazlıkların ardından BM Suriye Özel Temsilcisi Stefan De Mistura bir basın toplantısı düzenleyerek görüşmelerin 29 Ocak 2016’da başlayacağını duyurmuştu. Buna rağmen yine geciken görüşmeler ancak 1 Şubat 2016 günü başlayabilmiş, birkaç gün devam eden görüşmelerin ardından Stefan De Mistura tarafından görüşmelerin 25 Şubat 2016’ya kadar askıya alındığı açıklanmıştı. İran ilk defa Cenevre-3 görüşmelerinde sürece dahil edilmek istenmiş ve zirveye davet edilmiştir.

Tüm bu görüşme karmaşası içinde Suriye’de hayatını kaybedenlerin sayısı 250.00’e, sığınmacı konumuna düşenlerin sayısı 6.000.000’a ve ülke içinde yer değiştirmek zorunda kalanların sayısı 7.600.000’a ulaşmıştı.

CENEVRE-3 SONUCU

Taraflar arasında yaşanan anlaşmazlıklar ve krizler sebebiyle sürüncemede kalan Cenevre-3 görüşmelerinde bir sonuç alınamadı. Aslında bir Cenevre-3 görüşmesinin gerçekleştiğini söylemek bile pek mümkün değildir. Suriye’de Esad yönetiminin Halep’i kuşatma altına almasıyla da Cenevre-3 süreci sonuçsuz bir şekilde son bulmuş oldu.

CENEVRE-3 Sırasında Suriye’de Son Durum

Türkiye, Rusya ve İran Eliyle Gelen Ateşkes

20 Aralık 2016’da ajanslara düşen haberlere göre Türkiye, Rusya ve İran, Suriye’de ateşkes yapılması hususunda mutabakata vardılar. Moskova’da bir araya gelen Mevlüt Çavuşoğlu, Sergey Lavrov ve Cevad Zarif’in gerçekleştirdiği görüşmenin ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin tarafından Suriye hükümeti ve muhalifler arasında anlaşma, garantörlük anlaşması ve barış görüşmelerine yeniden başlama anlaşması olmak üzere 3 anlaşma üzerinde mutabakata varıldığı açıklanmıştı. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı da “Suriye’de çatışan taraflar arasında, ülke genelinde 30 Aralık 2016 günü saat 00.00 itibariyle ateşkese gidilmesi hususunda bir mutabakata varılmıştır. Bu gelişmeyi memnuniyetle karşılıyoruz” şeklindeki açıklamayla durumu teyit etmişti.  Üzerinde mutabakata varılan hususlar ve konuya ilişkin önemli notlar şu şekildeydi;

  1. Suriye zirveleri içinde sonuçsuz kalan Cenevre-3 görüşmelerinin ardından barış görüşmelerine yeniden başlanacak ve Türkiye, Rusya ve İran bu barış görüşmelerinin garantörü olacaktı,
  2. Mevlüt Çavuşoğlu Suriye’de kalıcı bir ateşkes ortamının sağlanabilmesi için üç ülkenin çabalarını birlikte sürdürmeye devam edeceğini açıkladı,
  3. Sergey Lavrov, Türkiye, Rusya ve İran Suriye konusunda önceliğinin rejim değişikliği olmadığı hususunda mutabakat içinde olduğu açıklamasını yaptı,
  4. DAEŞ, ismini Fetih el Şam olarak değiştiren El-Nusra ve YPG ateşkes mutabakatına dahil edilmedi.

1.ASTANA GÖRÜŞMESİ

Türkiye, Rusya ve İran garantörlüğünde 30 Aralık 2016 saat 00:00’da yürürlüğe giren ateşkesin ardından devam eden süreçte, daha önceden kararlaştırıldığı üzere Kazakistan’ın başkenti Astana’da barış görüşmelerine başlandı. 23 Ocak 2017 tarihinde gerçekleşen ilk görüşmede sonuç bildirisi Kazakistan Dışişleri Bakanı Kayrat Abdrahmanov tarafından okundu.

1.ASTANA GÖRÜŞMESİ SONUCU

Bildiride Suriye sorununun askeri yöntemlerle çözülemeyeceği belirtildi ve Rusya, Türkiye ve İran’ın Suriye’deki ateşkesin denetlenmesi için üçlü bir mekanizma kurmaya karar verdiği ifade edildi. Uluslararası taraflardan BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararı doğrultusunda siyasi sürecin başlaması için çaba göstermesinin istendiği bildiride tüm muhalif gruplara da şubat ayında Cenevre’de yapılacak konferansa katılma ve DAEŞ ile Nusra gibi terörist gruplara karşı savaşma çağrısı yapıldı.

Suriyeliler arasındaki görüşmelerin yeniden başlamasının desteklendiğinin belirtildiği bildiride “BM Güvenlik Konseyi’nin de teyit ettiği üzere farklı etnik ve dini kesimlerin bulunduğu demokratik bir ülke olarak Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasına” vurgu yapıldı. 29 Aralık 2016’da yapılan ve BM Güvenlik Konseyi’nin 2336 sayılı kararı ile de desteklenen ateşkes rejiminin desteklenmesi için tüm taraflara çağrı yapılan bildiride ateşkes ihlallerinin en aza indirilmesi için çaba gösterilmesi, istendi. DAEŞ ve Nusra gibi terör örgütlerine karşı mücadele konusunda ortak bir iradenin bulunduğu belirtilen bildiride muhaliflerin de bu gruplardan ayrılması gerektiği vurgulandı.

1.ASTANA Görüşmeleri Sırasında Suriye’de Son Durum

2.ASTANA GÖRÜŞMESİ

15 Şubat 2017’de başlanacağı ifade edilen ancak sebebi açıklanmayan bazı teknik problemler nedeniyle Suriye görüşmelerinin ikinci turu, Kazakistan’ın başkenti Astana’da 16 Şubat 2017 tarihinde gerçekleştirildi. Astana görüşmelerine Rusya, Türkiye ve İran temsilcilerinin yanı sıra Suriye hükümeti delegeleri ve muhalifler katıldı. Astana’da muhaliflerle Suriye hükümeti doğrudan görüşmedi. 2. Tur Astana görüşmesinde sekteye uğrayan ateşkesin desteklenmesine odaklanıldı. BM’nin Suriye özel temsilcisi Staffan de Mistura görüşmelere katılmadı ancak ofisinin teknik bir ekiple temsil edildiği açıklandı. Bu görüşmelere ilk kez Ürdün de garantör ülke olarak katıldı.

2.ASTANA GÖRÜŞMESİ SONUCU

Suriye’deki sorunun çözümüne yönelik atılan en somut adımlardan biri 2.Astana görüşmesinden çıktı. Rusya Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Sergey Verşinin, “Astana’daki görüşmelerin somut sonucu, Rusya, İran ve Türkiye’den oluşan bir görev gücü kurulmasına ilişkin maddenin kabul edilmesi oldu” dedi. Rusya Genelkurmay Başkanlığı yetkilisi Sergey Afanasyev de Astana’daki görüşmelerde, başta kadın ve çocuklar olmak üzere Suriye’de zorla tutulan kişilerin takas edilmesi için bir mekanizma kurulduğunu söyledi.

CENEVRE-4

2016 yılında yaşanan anlaşmazlıklar nedeniyle düzenlenemeyen ve sonuçsuz kalan Cenevre-3 görüşmelerinin ardından 23 Şubat 2017 tarihinde Cenevre-4 görüşmeleri başladı. Aralık 2016’da Türkiye,Rusya ve İran’ın çabalarıyla yürürlüğe giren ateşkesin ardından gerçekleştirilen Cenevre-4 görüşmelerine BMGK 2254 sayılı kararının dışında, “terörle mücadele” başlığı eklendi. Görüşmelerde Türkiye’yi Dışişleri Bakanlığı Ortadoğu’dan sorumlu Müsteşar Yardımcısı Sedat Önal ve ekibi, Rusya’yı ise Aleksey Borodavkin temsil etti. Sabah saatlerinde başlayan görüşme trafiğinde BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura önce Beşşar Caferi başkanlığındaki rejim heyeti ile bir araya geldi. Ardından Nasır el-Hariri başkanlığındaki muhalefet heyeti ve Müzakere Yüksek Komitesi Başkan Yardımcısı Yahya Kadamani ve başmüzakereci Muhammed Sabra ile görüşmeye geçildi.

CENEVRE-4 SONUCU

4 Mart 2017’de son bulan Cenevre-4 görüşmelerinin ardından BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura her ne kadar net sonuçlar alınamasa da görüşmelerin eskisinden çok daha olumlu bir havada geçtiğini ifade etti. Mistura, BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararında öngörülen 3 ana madde olan tüm tarafları kapsayan geçiş yönetimi, çok partili ve özgür seçim ortamı ve yeni anayasa maddelerine ek olarak “terörle mücadelenin” 4. madde olarak eklendiğini açıkladı. Muhalefet heyetinin başkanı Nasır el-Hariri ise ÖSO’nun terörle mücadelede tek gerçek ortak olduğu vurgusunu yaparken rejim kanadından herhangi bir açıklama gelmedi.

CENEVRE-4 Sırasında Suriye’de Son Durum

3.ASTANA GÖRÜŞMESİ

Kazakistan’ın başkenti Astana’daki Suriye görüşmelerinin 3. turu, BM ve Rusya heyeti arasındaki ikili görüşme ile 14 Mart 2017 tarihinde başladı. 3. Tur Astana görüşmelerinde Rusya, Türkiye ve İran’ın yanı sıra Ürdün, ABD ve AB’den de temsilciler yer aldı. Muhalefet, Rusya garantörlüğündeki rejim güçlerinin yoğun ateşkes ihlallerinin sürmesi üzerine ise Astana 3 toplantısına katılmama kararı aldı.

3.ASTANA GÖRÜŞMESİ SONUCU

Türkiye, Rusya ve İran Suriye’de ateşkesin izlenmesi ve uygulanmasının sağlanması için kurdukları mekanizmayı güçlendirme kararı aldı. Görüşme sonrasında basın açıklaması yapan Esed rejiminin BM Daimi Temsilcisi Beşşar Caferi, ejim güçlerinin ateşkes ihlallerini sürdürdüğünü inkar etti ve muhalefetin “toplantıya katılmamak için bahane ürettiğini” iddia etti. Astana görüşmelerinin dördüncü turunun Mayıs 2017 ayı içinde yapılması karara bağlandı.

Beşşar Caferi

CENEVRE-5

Olumlu bir havada geçen Cenevre-4 görüşmelerinin ardından 22 mart 2017 tarihinde başlayan Cenevre-5 görüşmelerinde de odak noktası terörle mücadele konusu oldu. Nasır el-Hariri başkanlığındaki muhalefet heyeti ve rejim heyeti ile ayrı ayrı görüşmeler gerçekleştiren BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura “Sahadaki çok ciddi zorluklara rağmen kimse çekip gitmedi. Bir önceki turda ‘tren istasyonda hazır’ demiştim. Şimdi treninin istasyondan yola çıktığını söyleyebiliriz. Yavaş, ama ilerliyor.” şeklinde açıklamada bulundu.

CENEVRE-5 SONUCU

Cenevre-4 görüşmelerinde ortaya koyulan hususların hayata geçirilmesi bakımından bir hazırlık müzakeresi niteliğini taşıyan Cenevre-5 görüşmeleri sonrasında açıklama yapan Mistura, görüşmelerin olumlu sonuçlandığını ve  Cenevre-6 görüşmelerine kadar geçecek zamanın taraflar için BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararında öngörülen 4 ana konuyu kapsamlı bir şekilde çalışmak için iyi bir fırsat olduğunu ifade etti. Muhalefet heyeti adına açıklama yapan Nasır el-Hariri ise “Görüşmelerin başladığı 22 Mart’tan bu yana Beşşar Esed rejimi ve destekçileri ülke genelinde 150’den fazla sivili katletti. 6 sağlık merkeziyle birlikte halk pazarlar ve okullarda saldırıya uğradı.” açıklamasında bulundu. Hariri ayrıca rejim heyetinin BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararında öngörülen hususlardan biri olan siyasi geçiş hükümeti konusunu ele almaktan çekindiklerini ve terörle mücadele konusunda boş sözler sarf ettiklerini ifade etti.

CENEVRE-5 Sırasında Suriye’de Son Durum

4.ASTANA GÖRÜŞMESİ

Cenevre görüşmelerinin aksine iç savaşın devam ettiği Suriye’de somut adımlar atılmasını başaran Astana sürecinin 3-4 Mayıs 2017’de tarihlerinde gerçekleşen 4. görüşmesinde gündemde “çatışmasızlık bölgeleri” vardı. Ancak İran’ın çatışmasızlık anlaşmasında garantör ülke konumunda olmasından rahatsız olan muhalefet kanadı anlaşmaya tepki gösterdi.

4.ASTANA GÖRÜŞMESİ SONUCU

Görüşme sonrası Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada; “Toplantıda, ateşkes düzenlemesinin garantör ülkeleri olan Türkiye, Rusya Federasyonu ve İran arasında Suriye’nin İdlib vilayetinin tamamı, Lazkiye, Halep ve Hama vilayetlerinin belli bölümleri, Homs vilayetinin belli bölümleri, Şam/Doğu Guta bölgesi ve Deraa ve Kuneytra vilayetlerinin belli bölümlerini kapsayan çatışmasızlık bölgeleri oluşturulmasına ilişkin Muhtıra imzalanmıştır. Çatışmasızlık bölgelerinin sınırları ve işleyişine ilişkin ayrıntı ve düzenlemeler, önümüzdeki dönemde üç Garantör ülke arasında tesis edilecek çalışma grubunda belirlenecektir. Çatışan taraflar arasında yukarıda sayılan bölgelerde hava unsurları dahil her türlü silah kullanımının durdurulmasını ve bölgelere acil ve kesintisiz insani yardım akışının sağlanmasını kayıt altına alan bu Muhtıra’yı memnuniyetle karşılamaktayız.” ifadelerine yer verildi.

4.ASTANA Görüşmesi Sonucu Belirlenen Çatışmasızlık Bölgeleri

CENEVRE-6

Suriye’de çözüme yönelik somut adımların bir türlü atılamadığı Cenevre görüşmelerinin altıncısı 16-20 Mayıs 2017 tarihleri arasında gerçekleşti. Cenevre-6 görüşmelerinin son gününde BM Suriye Özel Temsilcisi Mistura, Nasır el-Hariri başkanlığındaki muhalefet heyeti ve Beşşar Esad rejimi heyeti ile ayrı ayrı görüştü. Bir önceki Cenevre görüşmesinde havanın çok olumlu olduğu ve Cenevre-6’ya kadar geçecek sürecin BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararında öngörülen 4 ana konuyu kapsamlı bir şekilde çalışmak için iyi bir fırsat olduğu ifade edilmişti. Cenevre-6’nın odak noktası 2254 sayılı BM kararının tatbikine yönelik somut adımlar atmaktı.

CENEVRE-6 SONUCU

Müzakerelerin temelini oluşturan 4 ana başlığın  Cenevre-6’nın kısa olmasından dolayı ele alınamadan bittiği bildirildi. Mistura, “Bu turda uzmanlardan oluşan toplantı sürecini başlatmak istedim. Tarafları da davet ederek bu toplatılara katılmalarını istedim. Böylelikle ana görüşmelerden ayrı olarak uzmanların katılımıyla gerçekleşen anayasal ve hukuki konuların ele alındığı toplantı süreçlerini başlattık. Bu toplantılara BM uzmanları başkanlık etti. Bu sürecin başlamasından gerçekten memnun oldum.” dedi.

CENEVRE-6 Sırasında Suriye’de Son Durum

5.ASTANA GÖRÜŞMESİ

4-5 Temmuz 2017 tarihleri arasında gerçekleşen 5.Astana görüşmesinde ilk temas, JW Marriot Oteli’nde Türkiye, Rusya ve İran’dan teknik heyetler arasında yapıldı.Daha sonra Esed rejiminin BM temsilcisi Beşşar Caferi başkanlığındaki rejim heyeti, Rusya ve İran heyetleriyle görüştü. Bu arada askeri muhalefet heyeti de konakladıkları Grand Park Esil Oteli’nde kendi aralarında istişare toplantısı düzenledi. Toplantının ardından muhalefet temsilcileri, Türk heyetiyle teknik bir görüşme yaptı. Ardından garantör ülkelerin heyetleri, JW Marriot Otel’de yeniden ikili ve üçlü görüşmeler için toplandı. Muhalefet heyeti de bazı Avrupa ülkelerinin temsilcileriyle istişare toplantısında bir araya geldi. Ürdün ve ABD’den diplomatların da katıldığı toplantılarda, BM’yi Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura temsil etti. Türk heyetinin başında da Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Sedat Önal bulunuyordu. Rusya’yı Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Alexander Lavrentiev, İran’ı ise Dışişleri Bakanı Yardımcısı Hüseyin Ensari temsil etti.

5.ASTANA GÖRÜŞMESİ SONUCU

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Aleksandır Lavrentiev, heyetlerin prensipte anlaştığı 7 belge olduğunu, bunların çalışma grubunun onayından sonra imzalanacağını söyledi. Görüşmelerde, “çatışmasızlık bölgeleri” içinde, garantör ülkelerin etkili olduğu bölgelere öncelik verdiklerini belirten Lavrentiev, “Bildiğiniz gibi İdlib, Humus ve Doğu Guta bölgelerinde Türkiye ve İran’ın etkisi var. Güney bölgesindeki muhalif gruplara Ürdün ve ABD’nin etkisi olduğunu hem Tahran hem de Ankara kabul ediyor. Onların (Ürdün, ABD) katılımı olmadan bu bölgenin oluşturulması söz konusu değil.” şeklinde konuştu.

Rus diplomat, “Tam olarak üzerinde çalıştığımız 7 belgemiz var. Çatışmasızlık bölgelerinde gözetim yapacak koordinasyon merkezinin kurulması, askeri güçlerin yerleştirilmesi gibi konularla ilgili belgeler. Bunların üzerinde mutabakata varıldı ancak üzerinde biraz daha çalışılması gerekiyor. Ortak Çalışma Grubu’nun onayını aldıktan sonra, belgeleri imzalayacağız.” ifadesini kullandı.

5.ASTANA Görüşmeleri Sırasında Suriye’de Son Durum

CENEVRE-7

Daha önceki görüşmelerde BM Suriye Özel Temsilcileri ile ayrı ayrı heyet görüşmeleri yapan taraflar Cenevre-7 zirvesinde ilk defa yüz yüze görüşebileceklerinin sinyalini verdiler. Cenevre-7’de de önceki görüşmelerde olduğu gibi BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararında kabul edilen ateşkes, terörizm, Anayasa ve siyasi geçiş konuları ele alındı.

CENEVRE-7 SONUCU

SMDK Başkan Yardımcısı ve  Suriye Kürtleri Ulusal Konseyi (ENKS) yöneticisi Fuat Eliko Sputnik’e verdiği röportajında”Cenevre-7 görüşmesinde siyasi geçiş, anayasa ve terörizmle mücadeleyi müzakere ediyoruz. Cenevre görüşmelerinde Suriye rejimi ile muhalefeti yüz yüze görüşmedi. Dolaylı olarak görüşmeler var. Yüz yüze görüşmeler şu an olmadı. Önümüzdeki görüşmelerde yüz yüze görüşmeler olabilir. Biz geçiş yönetiminin kurulmasını, siyasi geçişe geçilmesini istiyoruz. Suriye sorununun çözülmesini istiyoruz. Çözümün ve ilerlemenin olması için henüz bir temel yok. Görüşmelerin başarıya ulaşması için ABD ve Rusya’nın karar vermesi lazım. Avrupa’nın ve diğer güçlerin karar vermesi lazım.” dedi. Sonuç olarak Cenevre-7 görüşmelerinden net bir sonuç çıkmadı ancak tarafların yüz yüze görüşme sinyalleri vermesi olumlu bir sonuç olarak değerlendirildi.

CENEVRE-7 Sırasında Suriye’de Son Durum

6.ASTANA GÖRÜŞMESİ

14 Eylül 2017 tarihinde 6.Astana görüşmeleri Türkiye, Rusya, İran, ABD, Birleşmiş Milletler (BM), Ürdün, Esed rejimi ve muhalefet heyetleri arasındaki teknik ikili ve üçlü görüşmelerle başladı. Görüşmenin ana konusunu ise İdlib’deki çatışmasızlık bölgelerinin sınırlarının çizilmesi ve ateşkesin uygulanması konusunda yapılması gerekenler oluşturdu. Ayrıca ayrıntılı olarak  ilk kez 2.Astana görüşmesinde gündeme gelen Esad’ın elindeki tutukluların ve esir tutulanların karşılıklı serbest bırakılması, cenazelerin teslim edilmesi konuları da ele alındı.

6.ASTANA GÖRÜŞMESİ SONUCU

Suriye zirveleri içinde 6. Astana toplantısı sonunda İdlib’de oluşturulacak çatışmasızlık bölgeleri ve gözlemci heyetler konusunda varılan anlaşma kapsamında Türk askerinin de gireceği İdlib için Türkiye, Rusya ve İran’dan toplam 500 gözlemcinin gitmesi kararı verildi. Görüşmeler sonrasında yapılan basın açıklamasında Astana Görüşmeleri süreci başladıktan sonra Suriye’deki krizin gittikçe iyileştiğine dikkat çekildi. İdlib’de yerleşik bulunan Heyet’ut Tahrir’uş Şam ise 6.Asnata görüşmesini tanımadıklarını, İdlib’e müdahale edecek güçlere karşılığını vereceklerini açıkladı.

Türkiye cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı ise 6.Astana görüşmesi sonrasında yapılan açıklamada “Astana toplantılarının üç garantör ülkesi arasında sağlanan mutabakat uyarınca, söz konusu üç ülkeden gözlemciler, çatışmasızlık bölgesinin sınırlarını teşkil eden güvenlikli bölgelerde oluşturulacak kontrol ve gözlem noktalarında konuşlandırılacaktır. Gözlemci kuvvetlerin asli görevi, rejim ve muhalefet arasında çatışma yaşanmasını engellemek ve olabilecek ateşkes ihlallerini izlemek olarak tanımlanmıştır. Gözlemci kuvvetlerin faaliyetlerinin eşgüdümü, üç garantör ülke arasında oluşturulacak Müşterek Koordinasyon Merkezi tarafından sağlanacaktır. Türkiye, İdlib çatışmasızlık bölgesine ilişkin müzakere süreci boyunca, muhalefetin garantörü sıfatıyla sahadaki muhalif grupların yaklaşım ve değerlendirmelerini de dikkate alarak mutabakatın hayata geçirilmesinde belirleyici rol oynamıştır. İmzalandığı günden itibaren sahada yaşanan ateşkes ihlallerinin sayısında önemli düşüş sağlayan muhtıra, bu son gelişmeyle Birleşmiş Milletler (BM) arabuluculuğunda Cenevre’de yürütülmekte olan siyasi sürecin ilerletilmesi için sahada gerekli koşulların hazırlanmasına önemli katkıda bulunmaktadır.” ifadelerine yer verdi.

6.ASTANA Görüşmeleri Sırasında Suriye’de Son Durum

7.ASTANA GÖRÜŞMESİ

30 Ekim 2017 tarihinde başlaya 7.Astana görüşmelerinin ana başlıkları şöyleydi; Esad rejiminin cezaevlerindeki tutuklu ve esirleri serbest bırakması, rejimin yaptığı ateşkes ihlalleri, tarihi bölgelerde bulunan mayınların temizlenmesi, Doğu Guta başta olmak üzere abluka altındaki bölgelere insani yardım ulaştırılması.

7.ASTANA GÖRÜŞMESİ SONUCU

Tutuklu ve esirlerin serbest bırakılması ve abluka altındaki bölgelere insani yardım ulaştırılması konusunda sonuç alınamayan 7.Astana görüşmelerinde Türkiye, Rusya ve İran çalışmalara beraber devam etme konusunda kararlı oldukları açıklamalarını yaptılar.  Tarafların önceki turlarda kararlaştırılan Suriye içindeki gerginliği azaltma bölgelerinde ateşkesin büyük ölçüde sağlanmasından memnuniyet duyduklarını belirten Kazakistan Dışişleri Bakanı Kayrat Abdrahmanov, garantörlerin DEAŞ, Nusra Cephesi, El Kaide ve onlarla bağlantılı örgütlerle mücadeledeki kararlılıklarının sürdüğünü vurguladı. AA’nın Astana görüşmelerine katılan kaynaklardan aldığı bilgilere göre, esir ve tutukluların değişimi ile ablukadaki bölgelere insani yardım sokulması konularında çetin pazarlıklar yaşandı. Ancak Rusya ve İran’ın yeterli baskıyı yapmaması nedeniyle Esed rejimi uzlaşmaya yanaşmadı.

7.ASTANA Görüşmeleri Sırasında Suriye’de Son Durum

1. Soçi Zirvesi

22.11.2017 saat 16:40’da başlayan kritik Soçi zirvesinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Vladimir Putin ve Hasan Ruhani bir araya geldi. Cenevre görüşmelerine nazaran Astana’da yaptıkları zirvelerde Suriye’deki sorunun çözümüne yönelik somut adımlar atmayı başarabilen Türkiye, Rusya ve İran arasında yüksek düzeyde gerçekleşen zirve, tüm dünyada büyük yankı uyandırdı. Zirve ile alakalı uluslararası basına yansıyanlar şu şekilde;

Guardian Rusya, İran ve Türkiye, Suriye’deki savaşın son bulmasını tartışıyor
New York Times Rusya, Türkiye ve İran, Suriye’nin terörden temizlenmesinde anlaştı
La Croix ABD ve Avrupa oyun dışında kaldı
Corriere Della Sera ABD’nin sessizliği dikkat çekici
Frankfurter Allgemeine Putin, Erdoğan ve Ruhani Suriye ittifakını kurdu
Washington Post Bu durum, dünyanın tek süpergücünün (ABD) ne kadar hızla zayıfladığını gösteriyor
Şark El Evsat Suriye’de barış sürecinin başlaması için bölgesel ve uluslararası çatı
El Hayat Soçi Zirvesi, siyasi çözüm ve diyalog ufkunu belirledi
Cevan Ruhani, Putin ve Erdoğan, Suriye ve bölgenin istikrar ve barışına yönelik önemli adımlar attı
El Arab Erdoğan “İslam dünyasını yıkmak için kirli senaryolar var” dedi

Rusya Devlet Başkanı Putin: Suriye hükümeti dahil tüm taraflar taviz vermeli

Türkiye ve İran’ın çabalarının DAEŞ’i engellediğini dile getiren Putin “Türk ve İranlı liderlerin üstlendikleri rol olmasaydı Suriye’de askeri sürecin sonlanması mümkün olmazdı. Suriye’de artık siyasi çözüme yönelik yeni bir aşamaya geçildi. Bu süreç Cenevre görüşmeleri ile tamamlanacaktır. BM kararına uygun olarak etnik uzlaşı sağlanmalı. Barış sağlanması için tüm taraflar tavizlerde bulunmalı” ifadelerini kullandı.

Putin’in en dikkat çeken ifadesi “Reform sürecinin basit olmayacağı çok açık, Suriye hükümeti dahil tüm tarafların taviz, ödün vermesi gerekecek. Rusya, İran ve Türkiye’nin bunun başarılı olması için ellerinden geleni yapacağına inanıyorum” oldu. Putin, tüm tarafların taviz vermesi gerektiğini vurguladı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan: Teröristlerle (PYD) aynı çatı altına olmayız

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Değerli dostlarımız Putin ve Ruhani ile kritik görüşmeler yaptı ve gündemimizdeki meseleleri samimiyetle ele aldık. Suriye’de ateşkesin ilan edilmesiyle ilgili attığımız adımları tekrar gözden geçireceğiz” diye konuştu ve “Terörist grupların süreçten dışlanması önceliğimiz. Bir terör örgütüyle aynı çatı altında olmamızı kimse bizden beklemesin” şeklinde açıklama yaptı.

İran Cumhurbaşkanı Ruhani: Suriye’de yabancı askeri varlıklar kabul edilemez

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani de, “Bu zirvede, üç ülkenin sergilediği ortak çalışma, Astana’da gerginliği azaltma bölgeleri konusunda elde edilen başarıda olduğu gibi, Suriye’deki barış ve istikrarın oluşması için zemin hazırlayan önemli bir toplantı oldu. Barış süreci konusunda işbirliğinden memnunum. Suriye’deki tüm terör hücreleri ortadan kaldırılmalı. Suriye hükümetinin davet etmediği yabancı askeri varlıklar kabul edilemez. ” dedi.

Soçi Zirvesi’nin sonuçları nelerdir?

Üç ülkenin öncülüğünde toplanan Soçi Zirvesi’nin iç savaşın bitirilmesi için önemli bir adım olduğu belirtilirken, zirveden dikkat çeken sonuçlar çıktı.

– Suriye’de tüm tarafların katılacağı Ulusal Diyalog Kongresi düzenlenecek.

– Savaş sonrası Suriye’nin sosyal ve ekonomik açıdan yeniden inşasında Türkiye, İran ve Türkiye yer alacak.

– Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesine göre terör örgütü PKK’nın Suriye yapılanması PYD kongreye katılırsa, Türkiye burada yer almayacak.

– Ülke genelinde BM gözetiminde demokratik seçimlerin yapılması, siyasi çözümün Cenevre görüşmelerinde tamamlanması kararlaştırıldı.

1.Soçi Zirvesi sonuç bildirgesinin özeti

Soçi Zirvesi sonuç bildirgesi (AA)

CENEVRE-8

Zirve öncesinde Özgür Suriye Ordusu heyetini belirlemek için Suudi Arabistan’ın başketi Riyad’da  bir toplantı yapıldı. Suudi Arabistan’ın inisiyatifiyle 2015’te kurulan Yüksek Müzakere Komitesi’nin öncülük ettiği Riyad-2 toplantısından Cenevre görüşmelerine 50 kişilik bir heyetle katılma kararı çıkarken, 140 delegeli zirvede toplantıya katılan gruplar Beşar Esad’ın görevi bırakması gerektiği yönündeki çağrılarını sürdürdü. Suriye’deki iç savaşın çözümü için başlatılan Cenevre görüşmelerinin 8.si, iki bölümlü olarak 28 Kasım 2017’de başlatıldı.BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura, rejim ve muhalif heyetleriyle ayrı ayrı bir araya geldi. Muhalifler açısından görüşmelerin 4 temel başlığı olan geçiş yönetimi, anayasa, seçimler ve terörizmle mücadele konularının tamamı masaya yatırıldı. Rejim Heyeti ise sadece terörizm konusunu masaya yatırdı. Fakat BM, Rejim ve Muhalifler konularda anlaşamadı.

CENEVRE-8 SONUCU

Gergin geçen görüşmeler sonucunda Suriye’ye ilişkin yine somut bir sonuç elde edilemedi. Görüşmelerden sonra Özel Temsilci Mistura, “Başaramadık. Altın bir fırsat kaçırıldı” açıklamasında bulundu. Cenevre 9’un ocak ayında başlaması için BM Genel Sekreteri ile görüşeceğini açıklayan Mistura, Suriye sorununun siyasi çözüm adresinin Cenevre olduğunu tekrarladı.

CENEVRE-8 Görüşmeleri Sırasında Suriye’de Son Durum

Son Olarak 2. Soçi Zirvesi

Suriye’deki iç savaşın çözümü için İran, Rusya ve Türkiye’nin katılımıyla gerçekleştirilen Soçi Zirvesinin ikincisi, 30 Ocak 2018’de gerçekleştirildi. Zirveden önce Muhalefet, bayrak ve filama sorunu yaşadı ve Zirveye katılmama kararı aldı. Muhalefet temsil yetkisini Türkiye’ye devretti. Zirveye, Türkiye’nin net tavrı üzerine PYD kabul edilmedi.

2. Soçi Zirvesi Sonucu

Zirveden sonra Suriye’deki çatışmaların en kısa sürede bitmesini isteyen taraflar, ortak bir bildiri yayınladı. BM’nin de desteğinin istendiği Suriye Ulusal Diyalog Kongresi’nde, anayasa komitesinin kurulması kararı alındı. Bu amaçla uluslararası topluma da yardım çağrısında bulundu.

Komitede yer alacak taraflar;

  • Rejim
  • Muhalefet
  • Suriye uzmanları
  • Bağımsızlar
  • Aşiret liderleri
  • Kadınlar

Dışişleri Bakanlığı’nın Soçi Zirvesi ile ilgili yaptığı açıklamada, Türkiye’nin Rusya Federasyonu’nun “Suriye Ulusal Diyalog Kongresi” girişimi konusunda başından beri yapıcı bir tutum sergilediği ifade edilmiştir. Son dönemde yaşanan ateşkes ihlalleri ve Kongre konusunda giderilemeyen birtakım edişe ve belirsizlikler sonucunda Suriye Ulusal Koalisyonu’nun Kongre’ye katılmadığı belirtilmiş, Kongre’nin en önemli sonucunun, bir anayasa komitesi kurulması yönünde çağrı yapılması ve bu komite için 150 kişilik bir aday havuzunun belirlenmesi olduğu açıklanmış, Kongre’ye katılmayan muhalifleri temsil yetkisi üstlenen Türk heyetinin muhalefetle istişare edilerek hazırlanan 50 kişilik aday listesinin sunulduğu belirtilmiştir. Dışişleri Bakanlığı, açıklamanın devamında Türkiye’nin beklentilerini dile getirmiş; bundan sonraki aşamada anayasa komitesinin kurulmasını ve garantör ülke sıfatıyla bunun Türkiye tarafından takip edileceği, yine Türkiye’nin Suriye’de gerçek bir siyasi değişim getirecek bir siyasi çözümün sağlanmasına yönelik çabalara destek vereceği, rejim üzerinde nüfuzu olan tüm aktörlerin üzerilerine düşen sorumluluğu yerine getirmelerinin beklendiği açıklanmıştır.

https://stratejikortak.com/2018/01/milli-suriye-ordusu-ceys-el-vatani-nedir.html

Stratejik Ortak Haber Masası – Mahmut Nedim SUİÇMEZ

 

PYD/PKK Terör Örgütü ve İşlediği Savaş Suçları

2003 yılında Kuzey Suriye’de PKK tarafından kurulan Demokratik Birlik Partisi (Partiya Yekîtiya Demokrat-PYD) 2011 yılında başlayan Suriye Devrimi’nin oluşturduğu kırılma sonucu, devlet otoritesinin sarsılmasıyla birlikte, nüfuz alanı olan Kuzey Suriye’de en önemli aktörlerden biri konumuna geldi. Bu konjonktürden faydalanmak isteyen PYD bölgesel özerklik idealiyle Suriye devletinin bir parçası olduğunu bildirerek, Esed rejimiyle birlikte hareket etmeye başladı.

PYD kendi tanımını yaparken terör örgütü PKK ile ilişkisi olmadığını, PKK’dan bağımsız bir yapılanma olduğunu,  Esed rejimiyle bir işbirliğinin söz konusu olmadığını, Suriye Kürtlerini temsil ettiğini belirtse de, PYD’nin bu tezini kendi iç tüzüğü ve programı yalanlamıştır.

PKK ile ilişkisi olmadığını iddia eden PYD,  iç tüzüğünde, “Teşkilat nedir” kısmında Kongra-Gel’i “Kürdistan halkı için yüksek yasama organı” olarak tanımlamaktadır. Kongra-Gel (Kürdistan Halk Kongresi) PKK’nın 2003 yılı sonlarında yaptığı 2.Kongresinde terör örgütü imajından sıyrılmak için strateji gereği başvurduğu yapısal değişikle aldığı yeni isimdir. Parti iç tüzüğünde yer alan ifadeye göre, PYD Abdullah Öcalan’ı kendi önderi ve Kongra-Gel’i sözde Kürdistan halkının üst şemsiyesi, KCK-Batı’yı Suriye’deki kürt halkı için demokratik sistem olarak görmektedir. Tüzükte açık bir şekilde ifade edilen diğer önemli bir başlıkta ise, PYD üyeliği için aranan şartlar anlatılmaktadır. Buna göre, “Abdullah Öcalan’ın yolu’na inanan, 18 yaşını geçen, partinin yönetmelik ve programını hayatına tatbik eden ve aylığını ödeyen herkes partiye üye olabilir.” “Parti Üyelerinin Görevleri” adlı bölümde de: “Üyenin; Abdullah Öcalan’a bağlı olması, Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü için mücadele vermesi”  her bir parti üyesinin görevi olarak sıralanmıştır. Bu ifadelerin tüzükte yer alması, yönetim yapısı, sembol ve söylemleri, PYD’nin PKK’nın yürütme konseyine bağlı hareket ettiği gerçeği, ayrıca Abdullah Öcalan’ı tüm Kürt halklarının lideri olarak kabul etmesi ve “Apoculuk” ideolojisinin örgüt tarafından benimsenmesi, PKK ve PYD’nin benzerlikten öte KCK’nın birer alt yapılanması olduğunu açıkça göstermektedir.

  Örgüt PKK terör örgütünün stratejisine paralel bir şekilde, Kuzey Suriye’de kanlı eylemlere başvurmuş, birçok uluslararası rapora konu olan çocuk kaçırma ve çocuk savaşçı kullanma suçlarını defaatle işlemiş, işgal ettiği bölgelerde meşru bir iktidar olduğu imajını vermek ve bölge insanından gasp ettiği yönetim hakkını savunmak adına, köyleri yakıp, yıkarak bölgenin demografik yapısıyla oynamıştır.

PYD’ nin bölgede kazandığı hızlı ivmeye, örgütün bölge halkına karşı olan zorba tutumunun yanı sıra, Esed rejimi ile görüşmesi ve stratejik olarak ortak bir yol oluşturması büyük katkı sağlamıştır. Rejim ilk etapta geçmişte tutuklayıp serbest bıraktığı ve ülkeye girişini yasakladığı PYD lideri Salih Müslim’i Suriye’ye davet etmiş ve hapishanelerdeki PYD mensuplarını serbest bırakmaya başlamıştır. Salih Müslim’le gerçekleştirilen görüşmelerin ardından PKK/KCK’nın Suriye’deki varlığı desteklenmiş, örgütün PYD yapılanması çerçevesinde ülkedeki siyasi ve silahlı faaliyetleri serbest bırakılmıştır.

   Bu dönemde PYD, ülkenin kuzeyindeki diğer Kürt siyasi oluşumların aksine Esed rejimi lehine bir tutum geliştirmiş, Muhaberat ve Şebbiha güçleri ile birlikte hareket etmeye başlamıştır. Esed rejimine bağlı güçler Kürt bölgelerinden çekilerek bu bölgeleri PYD ve ona bağlı silahlı yapılanma olan YPG’ye bırakmıştır. PYD ile Rejim arasındaki ittifak bölgede oluşacak özerk yönetim ile Ocak 2014 tarihi itibari ile resmiyet kazanmıştır. PYD’nin kontrolünde olan bir yapı, yaptıkları bir toplantı ile “Demokratik Özerk Yönetim” diye adlandırdıkları siyasal yapının anayasasını ilan etmişlerdir.  PYD kontrol ettiği bölgeleri bir çeşit anayasal belge olarak kabul ettiği “Toplumsal Sözleşme” ile idare etmektedir. Sözleşmenin önsözünde vurgu yapılan en önemli kısımlardan biri ise, özerklik ilanı yapılan bölge ve ilan edilen kantonların halen Suriye’nin birer parçaları olarak kabul edildiği bölümdür. Rejim muhaliflere  ağır müdahalelerde bulunurken,  PYD’nin bölgede devlet kurma hazırlıklarını, ordu kurmalarını ve bölgeyi yönetmelerini doğal karşılamakta, bunu Suriye bütünlüğü açısında bölücülük olarak görmemekte ve bir tür vatan savunması olarak anlamlandırmaktadır. Salih Müslim’in de ifade ettiği gibi, rejimle aralarında de facto bir anlaşma olduğu görüntüsü oluşmuştur.

PYD’nin Zorla Silah Altına Aldığı “Çocuk Savaşçılar”

PYD’nin oluşturduğu YPG güçlerinin kahir ekseriyeti savaş tecrübesi olmayan az eğitimli 16-20 yaş arası gençlerden oluşmaktadır. YPG’nin Suriye’nin kuzeyinde kontrol ettiği alan genişlerken bu bölgelerde konuşlandıracak asker sıkıntısı çekmekte ve zorunlu silahaltına alma uygulamasını devreye sokmuştur.

  Uluslararası insan hakları ve sivil toplum kuruluşlarınca da PKK ve PYD’nin çocukları militan olarak kullanması dile getirilmiştir. İnsan Hakları İzleme Örgütü tarafından 19 Haziran 2014 tarihinde yayımlanan bir raporda, YPG’nin “Afrin, Kobani ve Cezire’deki” kontrol noktalarında 18 yaş altı erkek ve kız çocuklarını kullandığı ve bazı çocukların YPG saflarında savaşa katıldığı belirtilmiştir. BM Uluslararası Bağımsız Suriye Araştırma Komisyonu’nun Ağustos 2013’te yayımladığı raporda, YPG’nin Afrin ve El Haseke’de 12 yaşındaki erkek ve kız çocuklarını örgüte eleman olarak temin ettiğinin belirtildiği aktarılmıştır.

  15 Kasım 2013 tarihli BM Çocuklar ve Silahlı Çatışma Raporu’nda Suriye’de 14 ilâ 17 yaş arası erkek ve kız çocuklarının El Haseke’de Kürt silahlı gruplarına katıldığı ve çocukların çoğunlukla kontrol noktalarına yerleştirildiği, bilgi ve askerî teçhizat iletmek ve eğitilmek üzere kullanıldıkları nakledilmiştir.

  İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) YPG’yi çocukları savaştırmakla suçladığı bir rapor yayımlamıştır. Uluslararası insani yasalara ve Roma Statüsü’ne göre, silahlı kuvvetlerin veya silahlı örgütlerin 15 yaşından küçükleri askere ya da örgüte almasının savaş suçu teşkil ettiğine işaret eden İnsan Hakları İzleme Örgütü, YPG ve YPJ’nin 2014 yılının haziran ayından bu yana aralarında gönüllülerin de bulunduğu, 10’u 15 yaşından küçük 59 çocuğu örgüte aldığına, reşit olmayan çocukların YPG ve örgütün kadın kolu YPJ içinde çatışmalara girdiğine ilişkin yerel ve uluslararası örgütlerden bilgi alındığını açıklamıştır. Aynı raporda, Nisan 2015’te, Afrin’de terör örgütü tarafından 16 yaşında bir kız çocuğunun ailesinin itirazlarına rağmen PYD/YPG tarafından kaçırıldığı bilgisine yer verilmiştir.

PYD’nin Tehcir Politikası ve Demografik Toplum Mühendisliği

  PYD-YPG, ABD ve Esed rejimiyle kurduğu askeri angajmanlarla elde ettiği askeri üstünlüğü kullanarak Suriye’nin Haseke ve Rakka vilayetlerinde, Tel Abyad bölgesi ve Afrin de dahil olmak üzere ele geçirdiği bölgelerde muhalif Arap ve Türkmenlere yönelik tehcir politikası uygulayarak, demografik mühendislik çabasına girişmiştir. Köy yakma, ürün ve mallara el koyma, yargısız infaz ve toplu cezalandırma gibi savaş suçu olarak kabul edilecek eylemleriyle bölgenin demografik yapısını değiştirerek bölgeyi kendisi için yönetilebilir kılmak istemiştir. YPG’nin bu adımları Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International)’nün  2015 Ekim tarihli, “Gideceğimiz Hiçbir Yer Yoktu” başlıklı raporunda ve Suriye İnsan Hakları Ağı (Syrian Network for Human Rights) adlı örgütün raporlarında uydu görüntüleri de kullanılarak kanıtlanmıştır.

Af Örgütü’nün Yayınladığı Haziran 2015’e ait Hüseyniye Köyü Uydu Görüntüsü.

Af Örgütü Uzmanı Lama Fakih raporla ilgili şunları söylemiştir:

“PYD, sivillerin evlerini bilerek yıkarak, bazı durumlarda köyleri tamamen yakıp yerle bir ederek, sakinlerini meşru hiçbir askeri zemine dayanmadan yerinden ederek savaş suçuna tekabül eden saldırılarla otoritesini suiistimal edip uluslararası insani hukuku yüzsüzce hiçe sayıyor. Bölgede Savaş sonucunda gerçekleşmeyen yoğun bir göç ve yıkım tespit ettik. Rapor, IŞİD’in elinden alınan köylerdeki sivillere ya da bölge azınlıklarına yönelik kasıtlı ve organize kitlesel cezalandırma kampanyası olduğunu kanıtlarla tespit etti.”

  Suriye İnsan Hakları Ağı (SNHR) tarafından Ocak 2016’da hazırlanan raporda, PYD/PKK’nın yerleşim yerlerine girerek buraları yağmaladıkları, Kürt nüfusun olmadığı yerlerde etnik temizlik yaptıkları, evlerin yakılıp yıkıldığı ve insanların göçe zorlandığı belirtilmiştir. Çoğunluğu Arap, on binlerce insanın PYD/PKK tarafından yerinden edildiği, düzinelerce köyün yıkıldığına dikkatin çekildiği raporda, tüm bu eylemlerin, Roma Sözleşmesi’nin 8. maddesi gereğince savaş suçu ve insanlığa karşı suç olduğu, yerleşik uluslararası insan hakları hukukunun ihlali anlamına geldiğinin altı çizilmiştir. PYD/PKK’nın, 26 Mayıs 2015’te, Haseke’nin güneyindeki 26 köyde yaşayanlara buraları boşaltmaları için 24 saat verdiği, Araplara yönelik saldırgan tutum içerisinde bulunduğu, sözde Kürdistan’da Araplara ve Türkmenlere yer olmadığı söylenerek birçok evin teröristlerce yakıldığı da rapora yansımıştır.

Misafir Yazar: Av.Ali Fuat YAĞCI

İki Üvey Kardeş: CIA ve Pentagon’un Savaşı

27 Mart 2016 tarihinde Los Angeles Times gazetesinde bir haber çıktı. Haberin başlığı şuydu; “Suriye’de Pentagon tarafından silahlandırılan milisler CIA tarafından silahlandırılan milislerle çatıştı.” Halep’in kuzey bölgesinde CIA destekli Fursan el Hak grubu ile Pentagon destekli YPG çatışmıştı. Yani CIA ve Pentagon… Çatışmanın ardından Fursan el Hak grubu liderlerinden Faris Bayuş “Bize saldırı olması durumunda, saldıranların kimden destek aldığına bakmaksızın onlarla savaşacağız.” açıklamasında bulundu.

28 Ağustos 2016 tarihinde New York Times gazetesinde bir makale yayınlandı. Anne Barnard’ın kaleme aldığı makalede  Cerablus’un TSK ve ÖSO tarafından DEAŞ’tan temizlendiği yazılıyordu. Ancak Anne Barnard’a göre bir sorun vardı. Cerablus’u teröristlerden temizleyen TSK ve ÖSO, bununla yetinmeyerek “Suriye Kürtleri” tarafından kontrol edilen bölgeye doğru ilerliyordu. Bunun anlamı ise şuydu; iki üvey kardeş yine kavga ediyordu.

ABD’nin farklı kurumları vasıtasıyla bölgede terör örgütlerini desteklediği bir sır değil. PYD/PKK ile can ciğer olan ABD, kurmuş olduğu “cambaza bak” oyununda DEAŞ ile de rol paylaşıyordu. Bu durumu destekler bir açıklama da CIA’nın üvey kardeşi Pentagon’dan gelmişti. Pentagon’a göre DEAŞ’ın kurucusu Ebu Bekir el-Bağdadi, 2004 yılının Şubat ve Aralık ayları arasında ABD’nin Irak’taki gizli hapishanelerinden biri olan “Bukka Üssü”nde kalmıştı. Sonrasında ise İngiliz basınına “Ebu Ahmed” takma adıyla açıklamalarda bulunan bir DEAŞ yöneticisi, örgütün temelinin Bukka Üssü’nde atıldığını ifade etmişti.

CIA ve Pentagon Savaşı Ne Zaman Başladı?

Yukarıda yüzeysel olarak anlattığım olayları herkes biliyor, hepsi açık kaynak. ABD’nin terör örgütlerini desteklediği de, CIA ve Pentagon arasındaki mücadele de herkesçe bilinen bir gerçek. Peki, iki üvey kardeşin bu savaşı ne zaman başladı? Yahut ne zaman gün yüzüne çıktı?

Bu soruların cevabını bulmak için 1980’li yıllara kadar gitmemiz gerekiyor. 80’li yıllar Amerikan istihbarat sistemi açısından önemli gelişmelerin yaşandığı yıllar. 4 Kasım 1979’da İran’da rejime isyan eden öğrenciler ABD Büyükelçiliği’ni işgal etti ve 90 kişiyi rehin aldı. Bir kısmını sonradan serbest bıraktılar ancak 52 rehine tam 444 gün boyunca ellerinde kaldı. ABD yönetiminin ise Nisan 1980’de gerçekleştirmeye çalıştığı “Kartal Pençesi Operasyonu”  adlı kurtarma harekatı tam bir fiyaskoyla sonuçlandı.

Kurtarma harekatının başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından ABD istihbarat sisteminde bir yeniliğe ihtiyaç olduğu hissedildi. CIA’dan bağımsız, mevcut yapılardan çok daha büyük bir “askeri insan istihbaratı servisi” kurulmalıydı. Bu noktadan sonra ise karşımıza Pentagon’da görevli bir albay olan Jerry KİNG çıkıyor.  Jerry KİNG, Amerikan istihbarat tarihinde oldukça önemli bir şahsiyettir. Zira kendisi 1981 yılında yalnızca 50 kişi ile ABD’nin ilk “askeri insan istihbaratı servisi” olan ve adı çok fazla bilinmemesine rağmen sahada çok aktif olan İNTELLİGENCE SUPPORT ACTİVİTY (ISA) adlı oluşumu kurmuştur. Ama ISA sıfırdan kurulan bir teşkilat değildir. Kartal Pençesi Operasyonu’na kadar Field Operations Group (FOG) yani Saha Operasyonları Grubu olarak faaliyet icra eden yapı 3 Mart 1981 tarihinde kalıcı olarak ISA’ya dönüştürüldü.

ISA kurulmadan hemen önce, 1980 yılında bir başka “baş belası” servis daha kuruldu. Kartal Pençesi Operasyonu’nu da icra eden Joint Special Operations Command (JSOC) yani Ortak Özel Harekât Komutanlığı…

Pentagon’un Karanlık Güçleri: JSOC ve ISA

ISA’nın JSOC altında faaliyet icra ettiği düşünülmektedir.  JSOC hakkında sayfalarca izahat yapılabilir ancak bir JSOC yetkilisinin yaptığı şu açıklama olayı özetliyor; “JSOC derin ve karanlık bir yapıdır. Biz evreni idare eden görünmeyen gücüz. Gücümüz CIA’dan çok daha fazla ve CIA’nın bizim yaptığımız şeyleri yapmaya yetkisi yok.” 

JSOC altında faaliyet icra eden ISA, birkaç ana başlık altında organize olmuştur. Bunlar;

  • Yönetim
  • Eğitim
  • SIGINT(Sinyal İstihbaratı) – Telsiz, telefon ve diğer elektronik iletişim araçlarını izleyip gözetler.
  • HUMİNT(İnsan İstihbaratı) – Ajanları eğitir, uygulamaya geçirir ve keşfeder, güvenli evler hazırlar, tahliye ve sevk için ulaşım plan ve sağlamasını yapar. Ayrıca, organizasyonlara sızmak ve istihbarat toplamak için ajanlar çalıştırır.
  • Doğrudan Hareket – Delta Force birimin keskin nişancı askerlerini eğitir.

Pentagon’a bağlı olan JSOC ve onun altında yer alan ISA, bu gücünü ve özgüvenini bir bakıma Donald Rumsfeld’e borçlu. Donald Rumsfeld, Pentagon’un dünyada daha da etkin bir güç haline gelmesi için CIA tipi yapılanmalara gitmesi gerektiğini düşünerek bu teşkilatın faaliyetlerinin arttırılmasının önünü açan isimdir. CIA ve Pentagon arasındaki savaş 90’lı yıllarda öyle bir noktaya gelmiştir ki, yıllar içinde çok daha güçlü bir hale gelen İntelligence Support Activity, birçok operasyonda CIA’yı yetersiz buluyor, bu durumu dönemin CIA direktörü John M. DEUTCH’a söylemekte dahi bir beis görmüyordu. CIA nüfuz alanını kaybediyordu ve Pentagon’a bağlı olan bu yapıları kendisine bir tehdit olarak algılıyordu.

11 Eylül saldırılarından sonra değişen konjonktürde Ortadoğu’da Pentagon’a bağlı bu yapılar çok daha aktif şekilde operasyon icra etmeye başladı. Hatta bazı çok önemli ve hassas görevler CIA yerine JSOC ve ISA’ya veriliyordu. Ama değişen bir şey vardı. Pentagon merkezli bu servislerin paradigması değişmişti ve sahada sadece askeri unsurlar yoktu. Artık JSOC, ISA ve benzeri servislerin personellerinin yarısından fazlasını “özel şirket elemanları” oluşturuyordu. Bizler bu durumun sahadaki yansımasını “yabancı ajanlar ve teröristler” olarak televizyonlarda görüyoruz…

Operasyonlardaki Rolleri Nelerdir?

JSOC ve ISA, kirli ve karanlık amaçlar peşinde koşan ABD kanadının abisidir. ABD’nin bu bahsettiğim karanlık tarafı ne zaman bir tokat yese hemen abisine koşar. Dünyadaki tüm kirli işleri, darbeleri ve savaşları tezgahlayan CIA bile bazen bazı konularda yetersiz kalabilir. ABD askeri ve istihbarat birimlerinin yetersiz kaldıkları durumlarda “karanlıktan” JSOC ve ISA çıkıp gelirler ve sorun çözülür.

Bu özellikleri kuruluşlarından kaynaklanmaktadır. Yukarıda da bahsettiğim gibi ISA, İran’daki rehine krizi ve ardından gelen Kartal Pençesi Operasyonu fiyaskosundan sonra kuruldu. Bu operasyon, CIA’nın istihbarat konusunda ne kadar yetersiz kalabileceğini gün yüzüne çıkarmıştı. Çünkü CIA, operasyon düzenleyip rehineleri kurtaracak olan JSOC’a bağlı Delta Force askerlerine operasyon için gerekli olan temel istihbari verileri bile sağlayamıyordu. Bu durum da FOG’un ISA’ya dönüştürülmesindeki ana nedendi.

Kuruluşundan beri amacı “en iyilerin dahi başaramadığı işleri başarmak” olan JSOC ve ISA, tahmin edileceği üzere artık bir canavara dönüştü. Bir düşünsenize, CIA’nın bile kontrol edemediği, boy ölçüşemediği bir yapı…

CIA ve Pentagon Savaşında Kim Önde?

Hiçbiri. CIA ve Pentagon, 1980’lerden beri dünyada eşine az rastlanır türden garip bir savaşın içinde. İki üvey kardeş ne zaman kavga etmeye başlasa kaybeden de kazanan da başkası oluyor hep.

Örneğin Pakistan’da 2001 yılında ISA bir operasyon başlattı. Bu operasyonun kod adı “Gray Fox”dur. Yukarıda anlatığım üzere CIA’nın kendisine tehdit olarak gördüğü ISA, Gray Fox kod adıyla yürütülen operasyon çerçevesinde Pakistan istihbaratı İnter Services İntelligence (ISI) ile ortak çalışmaya başlamıştı. Pakistan’daki CIA ve Pentagon çekişmesinin kazananı kim mi oldu? Pakistan istihbarat servisi İnter Services İntelligence… CIA ve Pentagon arasındaki çekişme, dünya genelinde 12.000 civarı ajanı olduğu iddia edilen, bölgede MOSSAD tarzı operasyonel faaliyetleri başarıyla gerçekleştirebilen ve her yıl bağımsız kuruluşlarca dünyanın en iyi istihbarat servisi seçilen İnter Services İntelligence’ı ortaya çıkardı. Tabii ki Pakistan istihbaratının bölgede çok etkili bir servis olmasının tek nedeni bu dersek haksızlık etmiş oluruz. Ama CIA ve Pentagon savaşı, bu durumun oluşmasında önemli faktörlerden biri.

Irak’ta ne oldu peki? Yazının başlarında da belirtmiştim. Pentagon birçok operasyonda CIA’yı yetersiz buluyordu. Dünyanın her yerinde olduğu gibi bu iki üvey kardeş Irak’ta da güç yarıştırıyordu. Her iki kurum da belli odakları kendilerine müttefik edinerek kavgalarını sürdürüyordu. Bu çerçevede CIA, Irak istihbaratıyla örtüleme teknikleri ile alakalı bir eğitim programı kapsamında müşterek istihbarat birimi oluşturmuştu. Eğitim programında Irak istihbarat servisine özellikle savaş sahasında askeri hareketlilikleri ve tesisleri istihbarat gözlemcilerinden ve uydulardan saklayan teknikleri öğretiyordu. Pakistan’da olan şey Irak’ta da oldu. Irak istihbaratını kontrolsüz şekilde besleyen CIA, bu teknikleri o kadar iyi öğretmişti ki, boynuz kulağı geçmişti. Yani Irak’taki CIA ve Pentagon savaşının kazananı da Irak istihbarat servisi olmuştu.

Suriye’de Durum Nedir?

Suriye’deki durumu anlayabilmek için 2015 sonbaharına gitmemiz gerekiyor. 2011 sonrası süreçte Arap Baharı tiyatrosunda istediği rolü alamamış, uzun yıllardır “Primakov’un çok kutuplu dünya” tezini rehber edinen, 4 Aralık 2016 tarihinde Rus NTV televizyonuna “Tek kutuplu dünya düzeni kurma girişimleri başarısız olmuştur. Artık zaman değişti, farklı bir dünyada yaşıyoruz. Rusya, kendi çıkarlarını korurken başkalarının çıkarlarına da saygı duyan bir anlayışı benimsemektedir.” diyen Vladimir Putin’in Rusya’sı Suriye’de denkleme dahil oldu.

Yazımın başında Suriye’de CIA ve Pentagon destekli güçlerin birbirleriyle çatıştığını söylemiştim. Yaşanan olayların tarihlerine bir daha bakın. Suriye’de CIA ve Pentagon’un kafa kafaya gelmesi, yukarıda bahsettiğim Putin’in Suriye’ye aktif bir şekilde müdahil olmasından hemen sonra yaşanmıştır. Daha önceleri Suriye’deki grupları ve bölgeleri “deney alanı” olarak gören CIA ve Pentagon’un, Rusya’nın Suriye’ye fiili müdahalede bulunduğu 30 Eylül 2015 tarihinden sonra birbirine silah çekecek derecede kafa kafaya gelmesi tesadüf olmasa gerek.

Gelelim 2017 sonbaharına. Daha önce de yazmıştım. Suriye’de CIA’nın desteklediği muhalif unsurların üst düzey yöneticileri ile PYD/PKK’yı destekleyen Pentagon yöneticileri Eylül ayında Ürdün’de bir araya geldi. Pentagon yetkilileri “Eğer Esad’a ve PYD/PKK’ya karşı sahadaki tüm askeri unsurlarınızı çekmez ve IŞİD’e karşı PYD/PKK ile ortak hareket etmezseniz ambargoya maruz kalırsınız ve Suriye’nin geleceğinde yer alamazsınız!” tehdidinde bulunmuşlardı.

Bu tehdit, bir çok muhalif unsur için artık geri dönülmez eşik oldu. Doğru ata oynayan muhalifler “iki üvey kardeşin” arasında kalmak yerine Türkiye’ye bağlılıklarını ortaya koydu. Muhalifler tarafından Pentagon’a verilen cevap şu şekildeydi; “Türkiye’nin içinde yer almayacağı herhangi bir planda biz de yer almayız.”

Ardından Türkiye’nin de girişimleri ile Milli Suriye Ordusu, Ceyş el Vatani kuruldu. Hani şu Zeytin Dalı Harekatı’nda yer alan muhalifler…

Irak, Pakistan… Bir yanda artık kanun benim diye avaz avaz bağıran “şerifler”, diğer yanda bildiğini okuyan, kural tanımayan “kovboylar”. Kardeş kavgası kötü şey.

Suriye… Yine kavga ettiler ve yine her iki taraf da kazanamadı. Yukarıdan aşağıya doğru okkalı, soğuk bir tokat yediler. Sakın ışıkları kapatmayın… Saygılarımla…

Münbiç’te Yolun Neresindeyiz?

18 Mart’ta Afrin şehir merkezinin Türk Silahlı Kuvvetleri ve Özgür Suriye Ordusu’nun kontrolüne girmesiyle 20 Ocak’ta başlatılan Zeytin Dalı Harekâtı’nda sona gelindiği görülmekteydi. Bir sonraki hedef için Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamalarında Münbiç, Sincar ve İdlib’i işaret etti. Ancak Zeytin Dalı Harekâtı henüz hedeflenen noktaya ulaşmış değil. Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre Afrin ilçe sınırları tamamen kontrol altına alındı. Ancak harekât bölgesinde Azez ilçe sınırları içerisinde yer alan 50-55 köy ve köy altı yerleşim birimi bulunuyor. Bunlar arasında Minnah Hava Üssü ve Tel Rıfat beldesi oldukça kritik öneme sahip. Birkaç gündür Azez’de gerçekleştirilen gösteriler, bölge halkının bu bölgelerin de terörden arındırılması isteğini gösterdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, günler 25 Mart’ta yaptığı açıklama ile ilk kez Tel Rıfat için “Kısa sürede terörden arındırılacak” ifadesini kullandı. Bu da Zeytin Dalı Harekâtı’nın bir süre daha süreceğini gösteriyor.

Terör Örgütü PKK, YBŞ Adı Altında Sincar’da Varlık Gösteriyor – Sincar Haritası

Bugünkü yazımızın konusunu bir sonraki harekâtın merkezi olabilecek üç bölgeden bir olan Münbiç oluşturuyor. Devletin zirvesinden yapılan açıklamalar, bir sonraki harekâtın nereye yapılacağı konusunda bir kesinlik olmadığını gösteriyor bizlere. İdlib’e sekizinci gözetleme noktasının inşaatı devam ederken Münbiç konusunda ABD ile diplomatik yollar tüketiliyor. Sincar için ise Irak hükümeti ile anlaşma yolları aranıyor. Bu üç nokta içerisinde en yakını Sincar gibi duruyor çünkü Irak hükümeti, PKK’ya Sincar’dan çekilmesi için süre vermiş ve 24 Mart’ta PKK Sincar’dan çekildiğini duyurmuştu. 25 Mart’ta ise Irak tarafından 15’inci Tugay’a bağlı birliklerin, Sincar ilçesi ve Sinun kasabasına geçip ağır silahlarla bölgede konuşlandığını ifade edildi. Aynı gün Cumhurbaşkanı Erdoğan da Sincar’a operasyonun başladığını duyurdu. Böylelikle diplomasi masasında bekleyen Münbiç konusu ağırlık merkezini şimdilik Sincar’a bırakmış durumda ancak ABD ile görüşmeler sürdükçe gündem yeniden Münbiç olmaya devam edecek.

1152 yılında Selçuklu atabeyi Nureddin Zengi’nin kenti ele geçirip çevresine sağlam surlar inşa etmesiyle bölgede Haçlılar tarafından ele geçirilemeyen ender yerleşimlerden biri olmuştu Münbiç. Osmanlı döneminde Halep’e bağlı bir kaza haline gelen Münbiç’e “93 Harbi yani 1878 Osmanlı-Rus savaşından sonra Vidin’den getirilen Çerkezler yerleştirilmişti. İç savaş öncesi 100 bine yakın nüfusuyla büyük bir ilçe olan Münbiç’te etnik bakımdan çoğunluğu Araplar oluşturuyor. İç savaşla birlikte Kürt nüfusun artması da demografik değişim sıkıntılarını beraberinde getirmektedir. Münbiç, Zeytin Dalı Harekatı kapsamında hedef olan Afrin’in şehir merkezinden daha büyük bir ilçe.

İç savaş başladıktan bir yıl sonra, 2012’de Özgür Suriye Ordusu’nun eline geçen Münbiç, Ocak 2014’te IŞİD’in eline geçmiş ve bölge antik eser yağmacılığının merkezine dönüşmüştür. Aradan geçen iki buçuk yılın sonunda, 12 Ağustos 2016’da iki ay süren bir savaşın ardından çoğunluğunu YPG militanlarının oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri’nin eline geçmiştir. Türkiye’nin ihlal edilen kırmızı çizgisi, yaklaşık iki hafta sonra Fırat Kalkanı Harekâtı olarak bölgeye girmiştir.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 24 Ağustos 2016’da başlattığı Fırat Kalkanı Harekâtı’nın ilk gününde terörden arındırılan Cerablus ile Münbiç arasında sadece 30 kilometre mesafe bulunuyor. Cerablus’tan güneye inen 216 numaralı karayolunun on beşinci kilometresinde ÖSO/YPG sınırı var. Bu sınırı Ayn Dadat köyü oluşturuyor. YPG’nin savunma hattında en önemli kontrol noktası denilebilecek köy, Sacur çayının hemen üzerinde bulunuyor. Üzerindeki köprüler tamamen yıkılmış durumda. Bu köyde ABD’li askerlerin kurmuş olduğu bir gözlem karakolu var. Münbiç şehir merkezinin Ayn Dadat’a uzaklığı ise yaklaşık 15 kilometre.

Münbiç’in yönetimi ise 12 Ağustos 2016’dan beri YPG sorumluluğundaki Münbiç Askeri Komitesi ile sağlanıyor. Bu komite kendisini Kuzey Suriye Kürt Federe Yapısı’nın Rojava kantonuna bağlı olarak gösteriyor. Münbiç’i Kandil kadrosundan İsmail Direk ve Cemil Mazlum yönetiyor. İdari yapı içerisinde az sayıda da olsa Arap bulunuyor. İstihbarat birimlerine göre bölgede yedi bin YPG’linin bulunduğu söyleniyor. Militanlar örgütten aylık 170 ile 200 dolar arasında maaş alıyor. Bölgeye Afrin’den kaçıp gelenlerin sayısı ise bilinmiyor.

ABD’nin Münbiç’de üç askeri noktası var. Ayn Dadat dışında, Batı’daki Uşariye beldesinde konuşlu ABD “özel kuvvetler gözlem karakolu” ve Menbiç merkezde bulunan karargâh. Ayrıca Arima beldesi ile Lübnani çiftliğinde Amerikan timleri sıkça görülüyor. Menbiç’teki Amerikan askerinin sayısı 500 kadar.

Münbiç’i önemli kılan bir diğer nokta da Karakozak köyü. Yani Süleyman Şah türbesinin bulunduğu yer. 1973 yılında Tabka barajının inşa edilmesiyle Caber kalesinden buraya taşınan türbe, 22 Şubat 2015’te Türk Silahlı Kuvvetleri’nin “Şah Fırat Operasyonu’’ ile Şanlıurfa’nın Birecik ilçesi karşısına, Suriye’deki Eşme köyüne taşındı.

Münbiç’te geçen M-4 otoyolu ise ayrı bir öneme sahip. Fırat Kalkanı Harekatı ile El Bab’ın güneyinde otoyolun küçük bir kısmını denetimi altına alan Türk Silahlı Kuvvetleri, Münbiç’ten geçen ve oradan da Fırat’ın doğusuna, Kamışlı’ya kadar giden otoyol PYD/PKK’nın yaşamsal damarlarından birini oluşturuyor.

Hemen belirtelim, ABD’nin Karakozak’ın güneyinde Tışrin barajı bölgesinde 300 civarında askeri ve bir de baraja yakın üssü bulunuyor. PKK/PYD Zeytin Dalı Harekâtı başlamasından sonra Münbic’te yollara ve geçiş noktalarına tahkimat yaptı. Amerikalılar da kendi karakollarında benzer düzenlemeleri yaptılar.

Münbiç’in önemini yukarıdaki satırlarda aktarmaya çalıştık. Ancak asıl sorun bu bölgenin nasıl kontrol altına alınacağı. Afrin bölgesi Rusya’nın kontrolünde bir YPG bölgesi iken Münbiç bölgesi ABD kontrolünde bir YPG bölgesi. Son dönem Türkiye – ABD ilişkileri istenilen seviyede değil. Hatta ABD ile en son yapılan olumlu görüşmenin Mayıs 2013’te Gezi Olayları’ndan hemen önce gerçekleşmiş olması da tesadüf değil. Amerikalı yetkililerin kafası bu konuda karışık. Fırat’ın batısını CIA, doğusunu Pentagon bölgesi olarak biliyoruz. Ancak Pentagon’un da Münbiç’i bırakmaya pek niyetli olmadığı açık. Hele de Münbiç’in Fırat’ın doğusunda ABD’nin kontrolünde kalan son bölge olduğu göz önüne alınırsa.

Türkiye, Zeytin Dalı Harekâtı sürerken diplomasi masasını açtı ve ABD’yi davet etti. Bu aybaşında ikili görüşmeler başladı ve her iki ülke arasındaki diğer problemlerin de masaya yatırılacağı bir ortam hazırlandı. Ancak şu an için bir olumlu gelişmeden söz etmek mümkün gözükmüyor. ABD’den arka arkaya yapılan açıklamalarda kayda değer bir olumlu gelişmeden söz edilemez. Türkiye cephesi ise ısrarlı duruşunu sürdürüyor Münbiç sıradaki adım olmasa bile alternatiflerini oluşturuyor. Türkiye’yi Rusya’ya yakınlaştıran ABD, bölgedeki en güçlü müttefikini kaybetme aşamasına geldi. Türk Hükümeti ise, tüm eleştirel açıklamalara karşın hala ABD ile birlikte yürümek istediğini belli ediyor. Bu da hem Rusya’nın Türkiye’ye tam olarak güvenememesine, hem de ABD’nin Türkiye’nin kendisine hala bağımlı olduğu görüşünü korumasına yardımcı oluyor. ABD, Türkiye’deki üslerini rahat bir şekilde kullanarak istediğini zaten yapabiliyor. Dolayısıyla Türkiye’nin diplomasi masasında bu işi çözmesi çok da kolay görünmüyor. Bölgeden ABD askeri çıkmadan bir askeri operasyon ise zaten mümkün değil. ABD Başkanı Trump ise Münbiç konusunda sessizliğini aslında bir nevi etkisizliğini koruyor.

Afrin Operasyonu Bitti, Yeni Hedef PKK’yı Bitirmek

24 Ağustos 2016‘da Türkiye sınırını ve 5 bin km²’lik bir alanı DEAŞ ve PYD/PKK‘dan arındırmak amacıyla Fırat Kalkanı Harekatı başlatıldı. Türk Silahlı Kuvvetleri ve ÖSO’nun başlattığı bu harekat, ABD tarafından bölgede kurulmak istenen terör hattının tam kalbine sokulan bir hançerdi. Türkiye Cumhuriyeti Devleti tüm dünyaya “bizim onaylamadığımız bir planın bu coğrafyada yaşam şansı yoktur” mesajını net bir biçimde verdi. Ancak Ortadoğu’da Türkiye’nin denkleme aktif bir şekilde dahil olması ve oyun kurucu rolünü ele alması Fırat Kalkanı Harekatı’ndan çok daha önce başladı. Gözden kaçırmamak gerekir ki Türkiye, bölgeye ilişkin değişen paradigmasını ilk olarak 2008 yılında icra edilen “Güneş Harekatı” ile ortaya koymuştur.

Güneş Harekatı’nın Önemi Neydi?

Güneş Harekatı, Türkiye’nin Ortadoğu politikasında bir dönüm noktasıdır. Harekat icra edildiği dönemde bölgedeki tüm aktörleri korku sarmıştı. “Türkiye güdümümüzden çıkıyor” endişesi ile ne yapacaklarını şaşıran aktörler toplantı üstüne toplantılar yapıyordu. ABD eski Savunma Bakanı Robert Gates’in ifade ettiğine göre, dönemin ABD Ortadoğu askeri güçlerinden sorumlu ismi David Petraeus Türkiye’yi ikna etmeye çalışıyordu. Kabul ettirmeye çalıştığı şey ise şuydu: “Operasyon yapmadan önce bize haber verin”. Ancak yine Robert Gates, Türkiye’yi ikna çabalarının karşılıksız kaldığını ve operasyon bilgisinin genelde operasyonlardan sonra verildiğini söylüyordu.

Yani ABD’nin bölgede kurmak istediği terör devletine karşı ilk büyük hamlemiz Fırat Kalkanı Harekatı değil, 2008 yılında icra edilen “Güneş Harekatı”dır. Harekat ile “artık kendi göbeğimizi kendimiz kesebiliriz” mesajı net bir şekilde verilmişti ve mesaj da yerine ulaşmıştı. Ortadoğu’da reaktif politik zihniyet terk edilmiş ve proaktif bir felsefe benimsenmişti. Artık Türkiye Cumhuriyeti Devleti inisiyatifi ele almıştı.

Devam eden yıllarda sadece diplomaside ve askeri alanda değil, bürokratik yapılanmamızda da bir felsefe değişimi yaşanmaya başlandı. 2010 yılında, o dönem Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan, Brezilya ziyaretinden önce havalimanında hiç unutmadığım bir açıklama yaptı: “MİT’in ağırlıklı görevi yurt dışı istihbaratı olmalıdır.” Bu açıklamadan sonra 2010 yılının mayıs ayında “Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı” kuruldu. Özellikle Hakan Fidan dönemiyle birlikte Türkiye’de eski istihbarat felsefesi terk edildi ve istihbarat kurumlarında reorganizasyonlar dönemi başladı. Bir yandan da milli savunma sanayii projeleri hız kesmeden devam ediyordu. Türkiye hazırlığını yapıyordu…

Fırat Kalkanı Harekatı ile Yıkılan Terör Devleti Hayalleri…

2013 yılına gelindiğinde İngiliz Times gazetesi 1500 PKK’lı teröristin Özgür Suriye Ordusu’na karşı savaşmak için Türk topraklarını terk ederek Suriye’ye geçtiğini paylaştı. Bu haberin doğruluğu teyit edildi. Teyit edilemeyen nokta ise bu teröristlerin giderken silahlarını yanlarında  götürüp götürmedikleriydi. 2015 yılına gelindiğinde ise Hendek Operasyolarında Türk askerine karşı Uranyumla zenginleştirilmiş mermi kullanan Zagros, 9M133 KORNET anti tank füzesi gibi sofistike silahlar kullanılmaya başlandı. 25 Eylül 2015 tarihinde Şırnak Beytüşşebap’ta Jandarma Uzman Çavuş Ali ÇAKAR ve Uzman Çavuş Mehmet Ali BOZKURT, 9M133 KORNET ile yapılan hain saldırıda şehit düştü.

Gelelim 2016 yılının Ağustos ayına. Hain bir darbe girişimi atlatmış bir milletin Fırat Kalkanı gibi bir harekatı icra edebileceğine kimse inanamıyordu. 15 Temmuz gecesi sınırlarımızda darbenin başarılı olmasını ve Türkiye’ye sızmayı bekleyen teröristler büyük hüsrana uğramıştı. Çok inanmışlardı bir devlet kurabileceklerine, çok güvenmişlerdi kendilerini destekleyen batılı ülkelere. Türkiye’ye parasıyla verilmeyen silahlar teröristlere bedava veriliyordu. “Eğitim” elden, su gölden yaşıyordu teröristler. Ancak batının tüm desteğine rağmen Fırat Kalkanı Harekatı başarıyla icra edildi ve terör koridoru hayalleri suya düşürüldü. 30 Mart 2017 tarihinde Fırat Kalkanı Harekatı’nın sona erdiği açıklandı. Başbakan Binali Yıldırım tarafından “bundan sonra ihtiyaç olması halinde yapılacak operasyon başka bir isimle anılacak” denildi.

Fırat Kalkanı Harekatı’ndan sonra herkes Afrin’e bir operasyon planlanacağını düşünüyordu. Bir takım akademisyen ve yazarlar ise çeşitli gerekçeler ileri sürerek Afrin Operasyonu yapılmayacak diyordu. Afrin Operasyonu yapıldı. Ancak yine gözden kaçan bir nokta vardı. Afrin Operasyonu için yapılan plan, Fırat Kalkanı Harekatı bittikten sonra yapılmadı. Fırat Kalkanı Harekatı’nın başladığı 24 Ağustos 2016’da zaten Afrin planı yapılmıştı. Zeytin Dalı Harekatı’nın ruhu o tarihte canlıydı ve Fırat Kalkanı bittikten sonra ete kemiğe bürünmüştü sadece.

Afrin Operasyonu Öncesi ABD’nin Planları

Beklenen Afrin Operasyonu öncesinde Suriye’de bir takım önemli gelişmeler yaşandı. Uzun zamandır kurulması planlanan “Milli Suriye Ordusu”, Ceyş el Vatani adı altında resmen kuruldu. Milli Suriye Ordusu kurulması yönünde çalışmalar başlatan muhalif unsurlar geçmişte ABD tarafından tehdit edilmişti. Eylül 2017’de muhalif kesimin üst düzey liderleri ile Ürdün’de bir araya gelen ABD’li yetkililer “Eğer Esad’a ve PKK/PYD’ye karşı sahadaki tüm askeri unsurlarınızı çekmez ve IŞİD’e karşı PKK/PYD ile ortak hareket etmezseniz ambargoya maruz kalırsınız ve Suriye’nin geleceğinde yer alamazsınız!” tehdidinde bulunmuşlardı.

Ancak  muhalifler, Pentagon kaynaklı tüm tehditlere rağmen devrim ruhuna bağlı kalacaklarını ve özgür bir Suriye için mücadelelerini sürdüreceklerini beyan etmişti. Muhaliflerce yapılan açıklamalarda özellikle “Türkiye’nin içinde yer almayacağı herhangi bir planda biz de yer almayız.”vurgusu dikkat çekmişti.

Suriye’de muhalefet cephesinde bu gelişmeler yaşanırken, bölgede terör örgütlerine destek vermekten bir türlü vazgeçmeyen ABD yönetimi ise yeni bir terör örgütü kuruyordu. ABD’nin PYD/PKK eliyle Haseke ve Deyrizor’da 3 adet kamp tahsis ettiği “Ceyş el Suriye el Cedit” in (Yeni Suriye Ordusu) SGD adı altında kamufle olmaya çalışan terör örgütünün yerini alması planlanıyordu. 

PYD/PKK kadrolarından 2500 terörist ABD tarafından Ceyş el Suriye el Cedit kadrosuna tahsis edilirken, yeni kurulan terör örgütünün yönetici kadrosundan kamuflaj ve flamasına kadar tüm planlamasının Brett McGurk tarafından yapıldığı iddialar arasındaydı.

Bir diğer iddia ise CIA yetkililerinin Muhaberat yetkilileri ile görüşüp “Esad PKK devleti projesine destek vermezse tüm kimyasal dosyalarını ortaya çıkartırız” yönünde tehditler savurmasıydı. Bu iddialardan kısa süre sonra BM tarafından yayınlanan raporda, 4 Nisan 2017 tarihinde İdlib’in Han Şeyhun bölgesinde gerçekleştirilen kimyasal saldırıdan Esad’ın sorumlu olduğu dünyaya ilan ediliyordu…

Zeytin Dalı Harekatı Zaferi

Tüm bu kirli planlar devam ederken, 2008 Güneş Harekatı ile inisiyatifi ele alan, Fırat Kalkanı Harekatı ile ilk darbeyi vuran Türkiye 20 Ocak 2018 tarihinde Afrin Operasyonu ile 3. büyük darbeyi vurdu. Batının maddi ve manevi desteğini arkasına alan terör örgütü, Afrin’de büyük bir hezimete uğradı. İki aydan kısa sürede bölge terör örgütünden temizlendi. 3600’dan fazla terörist imha edildi.

Teröristlerin arkasında batı desteği olduğunu biliyorduk ama bilmek başka şey görmek başka… TSK bölgede başarılı bir şekilde ilerledikçe gerçekler daha da açık bir şekilde gün yüzüne çıktı. Terör örgütünün bölgedeki tahkimatını müşahede etmek hepimizi hayretler içinde bıraktı. ABD’nin yollamış olduğu binlerce tırdan haberdardık. Ancak orada yapılan hazırlık bir savunma hazırlığı değildi. Betonarme tünel ve mevzi yapılanması ortaya çıktıkça şunu gördük ki; batı destekli bu hazırlık bir taarruz hazırlığıydı.

Güvenlik Uzmanı Mete Yarar’ın ifade ettiğine göre, teröristlerin mevzileri bir savunma hazırlığından çok taarruz hattına benziyordu. Bu taarruz hattı yeni kurulmamıştı. Teröristler yıllardır bu hazırlığı yapıyorlardı. Peki, ya 15 Temmuz gecesi FETÖ terör örgütü başarılı olsaydı?

Sonuç olarak Zeytin Dalı Harekatı üstün başarı ile icra edildi ve Afrin teröristlerden temizlendi. Ama Afrin’de yapılması gereken çok işimiz var. Afrin şehir merkezi teröristlerden temizlendikten sonra herkes gözünü Münbiç’e çevirdi. Peki, sıradaki hedef gerçekten Münbiç mi?

Türkiye’deki PKK Varlığına Ne Oldu?

Türkiye’deki akademisyen, eski asker, eski diplomat vs. ünvan sahiplerinin “Kamu Diplomasisi” faaliyetleri ile içte ve dışta haklı mücadelemizi hakkıyla anlatmasını temenni ederdim. Ancak Zeytin Dalı Harekatı başladığından bu yana bu ünvan sahipleri, ellerinde uzun sopalarla bizlere dağ dağ, ova ova Afrin’i anlattılar. Biz de üstün bir başarıyla devam eden harekatın büyüsüne kapıldık ve dağ dağ, ova ova Afrin’i takip ettik. Peki bu süreçte içeride neler oldu? Türkiye topraklarında…

TSK üstün bir azim ve kararlılıkla Türkiye topraklarında yuvalanan teröristlere karşı mücadelesini devam ettirdi. Bir yandan Afrin’de şehitler verirken, diğer yandan Tunceli’nin, Bingöl’ün dağlarında şehitler verdik. Ne içeride ne de dışarıda teröristlere göz açtırmadık.

Eskiden bahar dönemleri terör örgütünün hain saldırılarına ağırlık verdikleri dönemler olurdu. 3. cemre düşeli 15 gün kadar oldu ama biz artık böyle bir konuyu gündemimize almıyoruz. Başarılı operasyonlar ile içeride ve dışarıda terör örgütünün belini büktük çünkü. Konuyu biraz dağıttım galiba ancak hemen şöyle toparlayayım ve sizlere veda edeyim.

2013 yılından itibaren devlet hayali kuran teröristler Türk topraklarını terk ederek Suriye’ye geçmeye başladı. Barzani bir referandum fiyaskosu yaşadı. Türkiye, Irak Merkezi Yönetimi ile anlaştı ve sınırda ortak tatbikatlar yaparak daha önceden Barzani Yönetimi’nin kontrolünde olan sınır kapılarını Irak Merkezi Yönetimi’ne devretti. Zeytin Dalı Harekatı ile hezimete uğrayan teröristler, Türkiye’de de devam eden başarılı terör operasyonları ile alan hakimiyetlerini kaybetmeye başladı. ABD’nin verdiği sofistike silahların ise çoğunu Afrin’de kullanmaya fırsat bile bulamadan kaçmak zorunda kaldılar. Artık terör koridoru hayalden öte bir şey değil teröristler için.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, herkes gözünü Münbiç’e çevirmişken “Bir gece ansızın Sincar’a da gireriz” diye açıklama yaptı. Peki, tüm bu yukarıda izah ettiğim şeyler yaşanmış ve yaşanıyorken, PYD/PKK’nın elinde kalan silah ve terörist unsurları Türkiye topraklarına sokabilecekleri nokta olan Sincar’a operasyon yaparsak? Güneş Harekatı ile karşısına dikildiğimiz, Fırat Kalkanı Harekatı ile kuyruğuna bastığımız ve Zeytin Dalı Harekatı ile nefesini kestiğimiz yılanın kafasını ezmiş olmaz mıyız? Belki de 40 yıldan fazladır süren bu illeti Türkiye topraklarından tamamen kazımak için harikulade bir fırsatın eşiğindeyiz.

 

 

 

 

Zeytin Dalı Harekatı Saha Verileri ve Oranlar

Fırat Kalkanı Harekatı‘nın sona ermesinden tam 295 gün sonra Afrin’e yönelik başlayan Zeytin Dalı Harekatı kapsamında terör örgütü PKK’nın Suriye uzantısı YPG’nin bölgeden temizlenmesi hedefleniyor. Peki, Zeytin Dalı Harekatı kapsamında kaç km sınır terör örgütü PYD/PKK’dan temizlendi? Terör örgütünden temizlenen alan ne kadar? Zeytin Dalı Harekatı’nda kaç terörist etkisiz hale getirildi? Zeytin Dalı Harekatı’na ilişkin kazanımlar ve kazanım oranları ne kadar?

Zeytin Dalı Harekatı Saha Verileri

Harekata ilişkin güncel bilgiler, infografikler, videolar ve haftalık saha raporları ve saha bilgileri bu başlık altında güncelleniyor…

11 Mart 2018 İtibariyle Afrin’de Teröristlerden Temizlenen Alan 

Zeytin Dalı Harekatı kapsamında bugüne kadar terör örgütünden temizlenen alanlar ve oranları aşağıdaki gibidir;

  • 20 Ocak-18 Şubat: 268 km2
  • 19-23 Şubat        : 147 km2
  • 24 Şubat-2 Mart  : 200 km2
  • 3-9 Mart             : 200 km2
  • 10-11 Mart         : 135 km2

Zeytin Dalı Harekatı kapsamında 11 Mart 2018 gününe kadar toplamda 950 km alan terör örgütü PYD/PKK’dan temizlendi. Harekat öncesi terör alanı toplam 2270 km2 idi. Türk Silahlı Kuvvetleri ve ÖSO, harekatın 51. günü itibariyle Afrin’in toplam %41.8’ini teröristlerden temizledi.

Zeytin Dalı Harekatı İlk 50 Gün – TSK ve ÖSO’nun İlerleyişi (Video)

 

Zeytin Dalı Harekatı 50. gününde hızla ve başarıyla devam ediyor. Afrin merkez’e olan mesafe artık metreler ile ölçülüyor. Harekatın başlangıcından bu yana TSK ve ÖSO’nun sahadaki ilerlemesini sizler için derledik.

Zeytin Dalı Harekatı Haftalık Saha Raporu İnfografik – Kaynak: Stratejik Ortak

Zeytin Dalı Harekatı 7. haftasında başarıyla devam ediyor. Harekatın 3-9 Mart 2018 tarihlerini kapsayan son haftasında sahadaki veriler şu şekilde;

  • Etkisiz hale getirilen terörist sayısı 761
  • PYD/PKK’dan temizlenen alan 200 km2
  • PYD/PKK’dan temizlenen nokta sayısı 45

Son haftanın verileriyle birlikte harekat kapsamında sahadaki kazanımlarımız ve kazanım oranlarımız ise şu şekilde;

  • Etkisiz hale getirilen terörist sayısı 3195, etkisiz hale getirilen terörist oranı %31,95
  • PYD/PKK’dan temizlenen sınır hattı 147 km, PYD/PKK’dan temizlenen sınır oranı %100
  • PYD/PKK’dan temizlenen alan 815 km2, PYD/PKK’dan temizlenen alan oranı %35,90
Zeytin Dalı Harekatı Haftalık Saha Raporu İnfografik – Kaynak: Stratejik Ortak
  • Harekatın ilk haftasında 343 terörist etkisiz hale getirildi, 333 terör hedefi imha edildi, 22 nokta PYD/PKK terör örgütünden kurtarıldı.
  • Harekatın 2. haftasında 480 terörist etkisiz hale getirildi, 185 terör hedefi imha edildi, 6 nokta PYD/PKK terör örgütünden kurtarıldı.
  • Harekatın 3. haftasında 239 terörist etkisiz hale getirildi, 44 terör hedefi imha edildi, 12 nokta PYD/PKK terör örgütünden kurtarıldı.
  • Harekatın 4. haftasında 466 terörist etkisiz hale getirildi, 65 terör hedefi imha edildi, 21 nokta PYD/PKK terör örgütünden kurtarıldı.
  • Harekatın 5. haftasında 380 terörist etkisiz hale getirildi, 155 terör hedefi imha edildi, 41 nokta PYD/PKK terör örgütünden kurtarıldı.
  • Harekatın 6. haftasında 503 terörist etkisiz hale getirildi, 142 terör hedefi imha edildi, 18 nokta PYD/PKK terör örgütünden kurtarıldı.
Zeytin Dalı Harekatı Haftalık Saha Raporu İnfografik – Kaynak: Stratejik Ortak

Zeytin Dalı Harekatı 6. haftasında başarıyla devam ediyor. Harekatın 24 Şubat-2 Mart 2018 tarihlerini kapsayan son haftasında sahadaki veriler şu şekilde;

  • Etkisiz hale getirilen terörist sayısı 503
  • PYD/PKK’dan temizlenen sınır hattı 26,75 km
  • PYD/PKK’dan temizlenen alan 200 km2
  • PYD/PKK’dan temizlenen nokta sayısı 18

Son haftanın verileriyle birlikte harekat kapsamında sahadaki kazanımlarımız ve kazanım oranlarımız ise şu şekilde;

  • Etkisiz hale getirilen terörist sayısı 2434, etkisiz hale getirilen terörist oranı %24,34
  • PYD/PKK’dan temizlenen sınır hattı 147 km, PYD/PKK’dan temizlenen sınır oranı %100
  • PYD/PKK’dan temizlenen alan 615 km2, PYD/PKK’dan temizlenen alan oranı %27,10

 

PYD/PKK’lı Teröristlerin ATAK Helikopteri ile Etkisiz Hale Getirilme Anı

02 Mart 2018: Zeytin Dalı Harekatı’nın 42. günü itibariyle;

  • Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli, Zeytin Dalı Harakatı ile ilgili olarak “Maalesef 41 Türk Silahlı Kuvvetlerimizden, 116 ÖSO mensubu olmak üzere toplam 157 şehidimiz vardır” açıklamasını yaptı.
  • Afrin’in batısında tespit edilen PYD/PKK’lı 9 terörist ATAK helikopterleriyle yapılan atışlar sonucunda etkisiz hale getirildi.

27 Şubat 2018: Zeytin Dalı Harekatı’nın 39. günü itibariyle;

  • Zeytin Dalı Harekatı öncesi muhtemel terörist varlığı 10.000, etkisiz hale getirilen terörist sayısı 2083, etkisiz hale getirilen terörist oranı %20,83
  • Zeytin Dalı Harekatı öncesi Afrin’de PYD/PKK alanı 2270 km2, terör örgütünden temizlenen alan 590 km2 , terör örgütünden temizlenen alan oranı %25,9
  • Türkiye-Afrin sınırında terör örgütünden temizlenen sınır hattı 147 km,  terör örgütünden temizlenen sınır oranı %100.

    Zeytin Dalı Harekatı planlandığı şekilde başarıyla devam etmektedir.

Zeytin Dalı Harekatı Haftalık Saha Raporu İnfografik – Kaynak: Stratejik Ortak

Zeytin Dalı Harekatı’nın 37. günüde sahada önemli gelişmeler yaşandı. Kuzey sınırımız tamamen PYD/PKK terör örgütünden arındırıldı. PYD/PKK varlığının olduğu tek bölge şuan için batı cephesinde Şeyh Hadid Bölgesi. An itibariyle harekata ilişkin veriler ise şu şekilde;

  • Zeytin Dalı Harekatı öncesi Türkiye-Afrin sınır hattı 147 km, temizlenen sınır hattı 134,4 Km, temizlenen sınır hattı oranı %91,4
  • Zeytin Dalı Harekatı öncesi Afrin’de PYD/PKK alanı 2270 km2, temizlenen alan 500 km2, temizlik oranı %22,0
  • Zeytin Dalı Harekatı öncesi muhtemel terörist varlığı 10.000, etkisiz hale getirilen terörist sayısı 2021, etkisiz hale getirilen terörist oranı %20,21
Zeytin Dalı Harekatı Haftalık Saha Raporu İnfografik – Kaynak: Stratejik Ortak

Zeytin Dalı Harekatı 5. haftasında başarıyla devam ediyor. Harekatın 17-23 Şubat 2018 tarihlerini kapsayan son haftasında sahadaki veriler şu şekilde;

  • Etkisiz hale getirilen terörist sayısı 380
  • PYD/PKK’dan temizlenen sınır hattı 27,25 km
  • PYD/PKK’dan temizlenen alan 147 km2
  • PYD/PKK’dan temizlenen nokta sayısı 41

Son haftanın verileriyle birlikte harekat kapsamında sahadaki kazanımlarımız ve kazanım oranlarımız ise şu şekilde;

  • Etkisiz hale getirilen terörist sayısı 1931, etkisiz hale getirilen terörist oranı %19,31
  • PYD/PKK’dan temizlenen sınır hattı 120,25 km, PYD/PKK’dan temizlenen sınır oranı %81,80
  • PYD/PKK’dan temizlenen alan 415 km2, PYD/PKK’dan temizlenen alan oranı %18,30

PYD/PKK Terör Konvoyunun İmha Görüntüleri

22 Şubat 2018 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı tarafından Afrin’de PKK/KCK/PYD-YPG ve DEAŞ terör örgütlerine ait 30-40 araçtan oluşan konvoyun vurulduğu bildirildi. TSK topçu birlikleri harp tarihine geçecek bir başarıya imza atarak dinamik hedefleri top atışları ile imha etmeyi başardı. Bu başarılı operasyonun ardından Güvenlik ve Terör Uzmanı Abdullah AĞAR’ın aktardığına göre operasyona katılan bir asker; “Biz Reyhanlı’da terörist roketiyle evinde şehit düşen 17 yaşındaki Fatma’nın topçusuyuz.” ifadelerini kullandı.

Zeytin Dalı Harekatı İlk 30 Gün Saha Raporu İnfografik – Kaynak: Stratejik Ortak

İlk 30 Gün Saha Verileri ve Oranlar

Türkiye-Afrin sınır hattı toplam 147 km’den oluşmaktadır. Zeytin Dalı Harekatı kapsamında ilk 30 günlük süreçte Cinderes bölgesinde 24 km sınır hattı PYD/PKK terör örgütünden temizlendi. Bu sayı Raco bölgesi için 39 km, Şenkal-Bülbül-Şeyh Horoz bölgesi için 23 km, Burseya bölgesi için ise 7 km. Bu verilere bakılacak olursa harekat kapsamında ilk 30 günde Türkiye-Afrin sınır hattında temizlik oranı %63,2.

Zeytin Dalı Harekatı başlamadan önce Afrin’de  toplamda 2270 km2 bölge PYD/PKK terör örgütünün işgali altındaydı. Harekatın ilk 30 gününde Cinderes bölgesinde 53 km2, Raco bölgesinde 127 km2, Şenkal-Bülbül-Şey Horoz bölgesinde 73 km2, Burseya bölgesinde 15 km2 terör örgütünden temizlendi. Toplamda harekat kapsamında ilk 30 günde 268 km2 terör örgütünden temizlendi. Bu verilere bakılacak olursa harekat kapsamında ilk 30 günde Afrin’in %11.8’i terör örgütünden temizlenmiş oldu.

Operasyon öncesinde Afrin bölgesinde ortalama 10.000 PYD/PKK mensubu teröristin var olduğu değerlendiriliyordu. Harekat kapsamında ilk 30 günde 1614 terörist etkisiz hale getirildi. Buna göre ilk 30 günde etkisiz hale getirilen terörist oranı %16,14 oldu.

https://stratejikortak.com/2018/03/zeytin-dali-harekati-harita.html

ABD’nin Terör Örgütüne 2018-2019 Yıllarında Vermeyi Planladığı Destek

2018 Mali Yılı Toplamı 500 Milyon $
Silah ve Ekipmana Ayrılan Bütçe 393 Milyon $
30 Bin Teröristin Eğitim Masrafına Ayrılan Bütçe 107 Milyon $

 

2019 Mali Yılı Toplamı 550 Milyon $
Silah ve Ekipmana Ayrılan Bütçe 250 Milyon $
Teröristlerin Eğitimine Ayrılan Bütçe 300 Milyon $

 

2018 Yılı İçinde Yapılması Planlanan Silah Yardımı
Kalaşnikof Piyade Tüfeği 12.000 Adet
Makineli Tüfek 6.000 Adet
Ağır Makineli Tüfek 3500 Adet
RPG_7 Mühimmatı 3.000 Adet
Havan Topu 235 Adet
AT-4 Tanksavar Füzesi( ABD Yapımı) 1.000 Adet
SPG-9 Tanksavar Füzesi(Rus Yapımı) 1.000 Adet
Keskin Nişancı Tüfeği 100 Adet
PV-7 Gece Görüş Dürbünü 450 Adet
Kızılötesi Lazer Aydınlatıcı Dürbünü 150 Adet

 

Zeytin Dalı Harekatı İnfografik – Kaynak: Stratejik Ortak

Haftalık Saha Verileri (İlk 4 Hafta)

Zeytin Dalı Harekatı Türk Hava Kuvvetlerinin tarihe geçecek derecede başarılı hava operasyonları ile başladı. %96 isabetle terör hedefleri başarılı bir şekilde imha edildi. İlk iki haftalık raporlara baktığımız zaman imha edilen terör hedeflerinin sayısı diğer dönemlerden çok daha fazla. İkinci haftanın ardından hava harekatları azaldı ve kara ilerleyişine ağırlık verildi. Operasyonun 4. haftası ise harekatın en başarılı safhalarından biriydi. Özellikle harekatın 27. günü yani 15/02/2018 günü harekatın en başarılı günlerinde biri oldu. Harekatın ilk üç haftasında Batı cephesinde Raco’da ve Güney cephesinde Cinderes’de karşılaşılan mukavemet büyük ölçüde aşıldı. İlk 4 haftanın saha verilerine bakılacak olursa;

  • Harekatın ilk haftasında 343 terörist etkisiz hale getirildi, 333 terör hedefi imha edildi, 22 nokta PYD/PKK terör örgütünden kurtarıldı.
  • Harekatın 2. haftasında 480 terörist etkisiz hale getirildi, 185 terör hedefi imha edildi, 6 nokta PYD/PKK terör örgütünden kurtarıldı.
  • Harekatın 3. haftasında 239 terörist etkisiz hale getirildi, 44 terör hedefi imha edildi, 12 nokta PYD/PKK terör örgütünden kurtarıldı.
  • Harekatın 4. haftasında 466 terörist etkisiz hale getirildi, 65 terör hedefi imha edildi, 21 nokta PYD/PKK terör örgütünden kurtarıldı.

Zeytin Dalı Harekatı İlk 25 Gün – TSK ve ÖSO’nun İlerleyişi (Video)

Stratejik Ortak Haber Masası – Mahmut Nedim SUİÇMEZ

Güney Asya Haber Arşivi ve Analizi (Şubat 2018)

1- Afganistan’da Gerçekleşen Saldırıların Arka Planı

Ocak ayı Afganistan’da hem Taliban hem de IŞİD tarafından gerçekleştirilen saldırılarla geçmişti. Bu saldırıların durmadan artarak devam etmesi sadece terör örgütlerinin suçu değil, Afgan hükümetinin eksiklerinin de payı vardı. Afganların da sürekli dile getirdiği gibi, Afganistan’da ciddi bir istihbarat ve güvenlik eksikliği bulunmakta. Bu eksiklikler Taliban ve IŞİD’e büyük fırsatlar yaratmaktadır.

İstihbarat Başkanı Muhammed Masoom Stanekzai açıklamasında bunun güvenlik eksikliğinden değil, terör örgütlerinin taktik değiştirmesine ve bunun kontrol edilememesine bağlamakla beraber bir çok terör örgütünün saldırısını da engelleyebildiklerini belirtti. Fakat saldırıları engellemek yeterli kalmamaktadır, bunun en büyük kanıtı geçtiğimiz ay 13 IŞİD üyesinin tutuklanmasının hemen ardından 4 Ocak’ta IŞİD’in terör saldırısı düzenlemiş olması sayılabilir.

İçişleri Bakanı Ahmet Barmak, saldırıların engellenememesinin sebebinin istihbarat teşkilatındaki eksiklikler olduğunu açık bir şekilde belirtti. Bu açıklama da zaten Afgan hükümetinin eksikliklerine kanıt olarak gündemin en önemli iddiasının beraberinde geldi.

Barmak, güvenlik güçlerinde muhaliflerin ajanları olduğu söyledi. Teşkilattaki ajanların Taliban ile işbirliği yapmak istediklerini ve bir çoğunun güvenlik güçleri tarafından tutuklandığını belirtti. Anlaşılan o ki, tutuklanma olayları dahi bu duruma engel olamamakta. Stanekzai, 1 hafta içerisinde 190 muhalifin tutuklandığını fakat bazı olayların engellenemediğini itiraf etti.

Muhammed Masoom Stanekzai

Afganistan’ın güvenlik güçlerinin kırılgan yapısının ağır maliyetlerle geri ödendiği açıkça ortadadır. Sahada hem Taliban’la hem de IŞİD’le mücadele etmeye çalışan zayıf bir hükümetin saldırıları engelleyebilmesini beklemek güç olacaktır. Fakat bu konu burada bitmemekte ve olaya iddialar ve beraberinde de aktörler eklenmekte.

Bundan önce de belirttiğimiz gibi, gerek sahada gerekse masada Afganların her daim olan olaylarda refleks haline gelen alışkanlıkları Pakistan’ı suçlamaktır. Olan olaylardan bir süre geçtikten sonra yine Pakistan suçlu bulundu ve saldırılardan sorumlu tutuldu. Afgan delegasyonu zaman geçmeden İslamabad’a ziyarette bulundular ve iddialarını kanıtlamak için Pakistanlılara raporlar sundular. Stanekzai açıklamasında, Kabil saldırısına dahil olan saldırganların kimliklerinin çıkarıldığını, saldırının planlandığı yerleri bulduklarını ve saldırıların planladığı medreselerin isimlerinin detaylarıyla beraber Pakistan’a verildiğini ve saldırının Belucistan eyaletinin Çaman şehrinde planlandığı söyledi. Saldırının Pakistan istihbaratının emriyle yapıldığı da iddialar arasında.

Afganlara göre kanıtlardan bir tanesi de sınırın medreseler, eğitim kampları ve sığınma yerleri ile dolu olması. Geçen ay 4,000 bin ton patlayıcı Kunduz ve Kapisa vilayetlerinden çıkmıştı ve Afganistan’da bunları üretebilecek kapasitenin olmadığı açıklanmıştı.

Afgan delegasyonunun Pakistan ziyaretinin ardından Pakistan Dışişleri Bakanı Khawaja Asif Afganistan’a ziyarette bulundu. Teröre destek iddialarına yanıt olarak, geçen sene Ekim ayında Tehrik-i Taliban Pakistan ve Hakkani terör örgütlerine bağlı 27 kişinin tutuklandığı belirtildi. Hemen ardından Afgan İçişleri Bakanı bunların mülteciler olduğunu ve tutuklanmalarından sonra serbest bırakıldığını söyleyerek tekrardan Pakistan’a karşı çıktı.

Tarafların bitmek bilmeyen tartışmalarını bir kenara bırakırsak, saldırıların en büyük nedeni Afganistan’ın güvenlik güçlerinin eksiklikleridir. Afgan hükümeti medyaya karşı Pakistan’ı suçluyor olabilir fakat, bu saldırılar sonrası hükümetten gelen adımları takip ettiğimiz vakit, aslında kendilerinin de hatalarını fark ettiklerini görüyoruz.

Afganistan Devlet Başkanı Eşref Gani Kabil’de artan saldırılarda görevlerini ihmal ettikleri gerekçesiyle 2’si general 7 üst düzey yetkiliyi görevden aldığını açıkladı. Bir diğer yandan hükümetten gelen açıklamalara göre, Kabil’deki yeni güvenlik planı onaylandı. Fakat bu plan sadece bir konuyu içermemekte. Afganistan sadece güvenlikten değil ayrıca yolsuzluktan dolayı da sıkıntı çekmekte ve planda yolsuzlukla mücadele de vurgulanmakta. Güvenlik planını ayrıntılı şekilde ana başlıklarıyla inceleyecek olursak;

  • Yolsuzlukla mücadele
  • Kamuoyunu aydınlatabilmeyi, hesap verebilirliği ve gözetlemeyi güçlendirmek
  • Atamalara yönelik İnsan Kaynakları Bakanlığı’nda etkili bir yönetim
  • Lojistik, üretim, denetim ve finansı destekleyen yaptırımları desteklemek
  • Polis eğitim sistemini yeniden düzenlemek
  • Polisleri operasyonel tarzda geliştirmek
  • Afgan güvenlik ve savunma gücünün sürekliliği, kadınların kamu dahil ulusal ve uluslararası katılımı ve Afgan Ulusal Polisi (ANP) ve İçişleri Bakanlığı’nda etnik çeşitliliği göz önünde bulundurma

Afgan Ulusal Polisi’ndeki Reformlar

Afgan polisi içerisindeki kamu güveni polis güçlerinin özverisine rağmen son on yılda düşmüş bulunmakta. Yeni planda, İçişleri Bakanlığı boşlukları kapamak için kapsamlı önlemler alacak. Afganistan’ın 34 ilinde reform kademeli olarak başlayacak. Afganistan’ın ulusal güvenlik ve ve ulusal çıkarlarına karşı iç ve dış tehditlere göre kategorize edildiği belirtilmekte.

Dış Tehditler

Plana göre; Aşırılıkçı gruplar, koordine suçlar, terörizm ve ayrıca Afganistan’ı ulusal çıkarlarına karşı tehdit olarak gören belirli ülkeler de tehdit olarak değerlendirilmekte. Bu grupların ve Afganistan’a tehdit olarak bakan ülkelerin ülkedeki kaosu arttırmaya çalıştığı da ifade edilmekte.

İç Tehditler

Silahlı muhalifler ulusal çıkarlara yönelik en büyük tehdit olarak görülmekte. Bu tehditlere dahil olan diğer maddeler;

  • Hukuk kurallarının eksiliği
  • İdeolojik tehditler
  • IŞİD tehlikesi
  • Uyuşturucu ticareti ve narkotikler
  • Durand sınırındaki güvenlik sınırı
  • Siber tehditler
  • Doğal tehditler
  • Çevresel tehditler
  • Ekonomik büyümenin güvenlik durumu üzerinde etkisi
  • Uluslararası yardımın azaltılması

IŞİD Tehlikesinin Boyutu

Son birkaç aydır yüksek derecedeki tehditler IŞİD tarafından arttırılmış ve bunun sebebi ise birkaç terörist grubun IŞİD’ bağlılıkları olarak görülmekte. IŞİD bağlantılarının Güney Asya’ etki yaratmak için Afganistan’ın güney ve doğu bölgesini ele geçirmek istedikleri vurgulanıyor.

İçişleri Bakanlığı’ndaki Reformların Ana Konusu
  • Yolsuzlukla mücadele ve özellikle denetim, istihbarat ve nitelikli suçlarla mücadele bakanlığı
  • İçişleri Bakanlığı içerisinde koordinasyon ve işbirliğinin ve örgütsel yapılandırmanın geliştirilmesi
  • Stratejik yönetim sistemi
  • Personele politikalar, eğitim prosedürleri ve işe alma konularında bilinç kazandırma
  • Sivil polis planının ana hatları (polisin yeni rolü ve işlevleri ve Kabul- Herat illerindeki süreç planını üstlenme)
  • Polis yetkililerinin eğitimi ve temel yetenekleri üzerinden atamaların geliştirilmesi
  • Polis akademisyenleri ve eğitmenlerinin gelişimi
  • İnsan kaynakları politikalarının güçlendirilmesi

2- SIGAR Raporlarına Getirilen Kısıtlama

Afganistan ile alakalı raporlar paylaşan resmi gözlem kuruluşu olan SIGAR (Special Inspector General for Afghanistan Reconstruction/ Afganistan’ın Yeniden İnşası Özel Müfettişliği), birçok veriyi kamuoyundan gizleme kararı aldı. Pentagon, gelen tepkiler üzerine ilkten bunun sadece bir hata olduğunu belirtse de alınana karara göre artık “önemli veriler” kamuoyu ile paylaşılmayacak.

Raporlardaki önemli verilere sadece; Afgan Ulusal Ordusu, Afgan Ulusal Polisi ve Afgan Hava Kuvvetleri erişebilecek. Ayrıca SIGAR’ın böyle bir karar almış olması ciddi şekilde olumsuz etki yaratacak çünkü Afganistan’daki gelişmeleri ve en önemlisi de sahadaki sayısal verilere ilişkin raporlar bu kurum tarafından hazırlanıp kongreye sunuluyordu. Bir diğer deyişle en güvenilir kaynak denilebilirdi. 3 ayda bir rapor yayımlayan SIGAR, son önemli bilgilerin verildiği raporu olan Ekim ayı raporuna göre Afganistan’ın tarihsel son durum grafiği (resmi rapordan Türkçe’ye çevrilerek hazırlanmıştır);

3- BM’nin Afganistan’daki Yardım Misyonundan Sivil Kayıpları Raporu

BM, 2017 yılında Afganistan’daki sivil kayıpların üzerine yeni bir rapor yayımlandı. Raporu genel şekilde değerlendirecek olursak;

  • 10,453 sivil ölü ve yaralı (3,438 ölü ve 7,015 yaralı)
  • 1,224 kadın ölü ve yaralı (359 ölü ve 865 yaralı)
  • 3,179 çocuk ölü ve yaralı (861 ölü ve 2,318 yaralı)

Genel bir tablo üzerinden hangi durumlarda sivil kayıplarının verildiğine yönelik grafik (resmi rapordan Türkçe’ye çevrilerek hazırlanmıştır);

Özellikle sivil kayıplarında hava saldırılarının etkisi görülmekte. ABD Afganistan’da geliştirdiği strateji ile hava saldırılarına yoğunluk vermiş, öte yandan Afgan Hava Kuvvetleri de uyum sağlamıştı. 2016’ya göre karşılaştırdığımızda, hava saldırılarında yükseliş ortaya çıkmakta ve bu rakamlar eskiye göre iki kat artmış bulunmakta. Rapora göre ölümlerin %6’sı hava saldırılarından kaynaklanmakta.

Afgan Hava Kuvvetleri’nin saldırı gerçekleştirdiği bölgeleri incelediğimiz zaman en çok hedef gösterilen bölge Faryab. 2016’ya kıyasla 2017’de %24 artışla Afganlar toplam 68 hava operasyonu yaptı. Sivil ölü ve yaralıların rakamları ise 309 ölü ve yaralıdan 99 ölü ve 210 yaralı sivil bulunmakta.

 Amerikan Hava Kuvvetleri’nin saldırı gerçekleştirdiği bölgelerde ise 3 bölge ön plana çıkmakta. Bunlar; Kunduz’un Çahar Dara, Nangarhar’ın Deh Bala ve Helmend’in Sangin ilçesidir. Toplamda 49 hava operasyonu yapıldı. Sivil ölü ve yaralılarda ise 246 ölü ve yaralı içerisinden 154’ü ölü ve 92’si yaralı sivil bulunmakta. Amerikalıların hava saldırılarında en çok narkotik ürünlerin üretiminin olduğu yerlerdir ve sivil kayıpları buralarda da verilmiştir.

4- TAPI Projesi

Güney Asya’da büyük önem taşıyan projelerden biri olan TAPI (Türkmenistan, Afganistan, Pakistan, Hindistan) projesinin ilk kısmı Türkmenistan’da tamamlandı. İkinci kısmı ise Afganistan’dır. 23 Şubat’ta taraflar bir araya gelerek temek atma törenini gerçekleştirdiler.

Proje, Afganistan’da Herat vilayetinde başlayacak. Projeye dahil olan Afganistan, Pakistan ve Hindistan Türkmen doğalgazından yararlanacak.

Açılışa Afganistan Devlet Başkanı Eşref Gani, Pakistan Başbakanı Şahid Hakan Abbasi, Türkmenistan Cumhurbaşkanı Kurbankulu Berdimuhammedov, Hindistan Dışişleri Bakanı Mobashar Jawed Akbar ve Afganistan’daki NATO birliklerinin komutanı John Nicholson katıldı.

TAPI projesinin ayrıntılarına gelirsek, 1,814 kilometrelik doğalgaz boru hattı sırasıyla Afganistan’dan Pakistan’a oradan da Hindistan’a ulaşacak. Doğalgaz boru hattının en az 816 kilometresi Afganistan topraklarından geçmekte. Bu bölgeler sırasıyla; Herat, Ferah, Nimruz, Helmend ve Kandehar’dır. Afganistan kısmı Kandehar- Herat ana yoluyla Pakistan’ın Ketta ve Multan’a bağlanacak. Son olarak da Pakistan’ın sınırlarından Hindistan’ın Fazilka’ya ulaşacak.

Proje 22.5 Amerikan dolarına mâl olacak ve 2019 yılında bitirilmiş olacak. Afganistan projeden 400 milyon dolar kazanmayı planlıyor. Gani’nin açıklamasına göre bu proje sayesinde binlerce Afgan iş sahibi olacak. Ayrıca ilk 10 yılda 500 milyon metreküp doğalgaz alınmış olacak. Önümüzdeki 10 yılda ise bu rakam 1 milyara çıkacak.

Buraya kadar projenin önemini ve faydalarını işledik. Gündemde asıl yer tutan açıklamalardan biri 23 Şubat’ta Taliban’dan geldi. Taliban kendi sitesinden açıklama yayımlayarak TAPI projesine olan desteğini belirtti. Taliban’ın açıklamasındaki 5 maddenin çevirisi;

  1. İslam Emirliği için bu projeyi ülke için hayati önem taşıyan kurumsal ekonomik bir unsur olarak ve Afgan halkı için uygun bir icraat olduğunun kanaatindedir.
  2. İslam Emirliği kontrolü altında olan bölgelerden geçen projenin uygulamasına olan desteğini beyan etmektedir ve dahil olan taraflara İslam Emirliği’nin politik prensiplerine duyarlı olmaya çağırmaktadı.
  3. Kabul rejimi hüküm sürdüğü esnada yolsuzlukta uluslararası rekoru olduğu için yolsuzluk, zimmete para geçirme ve hırsızlık olmaksızın hiçbir önemli proje yapılmamış olmasından dolayı bu projede de geniş yolsuzluk düzenleyecektir. Bu nedenle, İslam Emirliği projenin -uygulanması esnasında- rejim tarafından zimmete para geçirme, yolsuzluk ve insan haklarını harcadıklarını kanıtlamak için kaynaklarını elinde tutarsa, İslam Emirliği bu gibi eylemleri durdurmak için harekete geçecektir. Ulusal projenin karmaşıklıklarla ve gecikmelerle karşılaşmaması için dahil olan tarafların uyanık bu konuda uyanık olmasını ummaktadır.
  4. Amerikalı işgalciler -kendi menfaatleri için- Mes Aynak projesinde olduğu gibi dolaylı problemler yaratacaklar çünkü bu proje tamamen endüstriyel ve ekonomik ve Amerikalı işgalcilerin hiçbir ekonomik veya askeri çıkarı bulunmamakta. Proje henüz pratik bir işe başlamamış olsa da maden çıkarma işi için 2008’de Çinli (MCC) şirketiyle anlaşma yapılmıştı. TAPI projesi Mes Aynak’tan sonra Afganların ekonomik büyümesinde olumlu yönde etki edebilen ikinci en önemli projedir. Amerikalılar bu gibi ve Afganların çıkarı olan projeye asla tahammül edemezler. Bu yüzden İslam Emirliği –Kabil rejimi hariç- bütün taraflara, harekete geçmeden önce Birleşmiş Milletler ve bazı diğer saygın örgütler yoluyla Amerika’dan koruma ve güvenlik paktı olan TAPI projesine dahil olmasını önerdi aksi takdirde söylenen projenin, Mes Aynak projesi gibi Amerika’nın karışması nedeniyle aynı gecikmelerle yüzleşmesi çok uzak bir ihtimal değil.
  5. İslam Emirliği ülkedeki temel ekonomik ve yeniden yapılanma çalışmasını canlandırma sorumluluğunu üstlenmekte ve bu konuda Afganlara yardım için uluslararası inşaat şirketlerinden yardım istemekte. İslam Emirliği karşılığında onlara hiçbir destek vermeyecektir.”

5- Taliban’dan Barış Mektubu

En önemli ve şaşırtan gelişme ise Taliban’ın Amerikalılara barış müzakereleri için mektup yazması oldu. 10 sayfalık mektupta, Afganistan’ın ABD tarafından 17 yıldır hukuk dışı bir şekilde  işgal edildiği vurgusu yapıldı. Mektuptan önemli bir kısım alınarak çevrilmiştir:

“Bize göre Amerikan halkının, İslam Emirliği’nin (halkın temsilcisi) sağlıklı bir politika ve diyalog yoluyla her problemi çözebileceğine inanması için çok geç olmadığını düşünüyoruz. Gereksiz güç kullanımı sadece karışık meseleleri kademeli olarak kontrolden çıkarıp yeni boyutlar yaratır. İslam Emirliği şeffaf güç tarafından bastırılamayan, derin kökleriyle bölgesel bir güçtür. Diyalog şansı yine de tükenmiş değildir. Amerikan halkı, İslam Emirliği’nin sorumluluğunu bildiğini ve meseleler için barışçıl çözümler bulmada rol oynayabildiğini anlamalı fakat bu bizim asla bozulduğumuz veya tükendiğimiz anlamına gelmez. Bizim politikamız güç kullanmadan önce mantığın kullanılmasına şans verilmesidir. Mantıktan her ne elde edilebildiyse, kuvvet kullanımından dolayı vazgeçilmemelidir. Afganistan İslam Emirliği’nin gerçekler hakkında Amerikan halkını bilgilendirmesi ahlâki zorunluluğudur.”

Önceden ABD, Afgan hükümeti masada olmadan barış müzakerelerini kesin bir şekilde reddetse de bu sefer ABD’nin Güney ve Orta Asya’dan sorumlu Dışişleri Bakanı Alice Wells olumlu yanıt verdi. Bunun üzerine kısa bir geri cevap yayımlayan Taliban:

“ABD’nin Güney ve Orta Asya’dan sorumlu Dışişleri Bakanı -Alice Wells- ABD’nin Taliban ile diyalog kapısının açık tuttuğunu belirtti. Afganistan İslam Emirliği’nin politik ofisi aşağıdaki satırlar içerisinde politikası belirtmek istemektedir:

Afganistan İslam Emirliği Amerikan yetkilileri direkt olarak Afgan ikilemi için barışçıl çözüme ilişkin İslam Emirliği politik ofisiyle konuşmaya çağırmaktadır.

Amerika Afgan halkın meşru taleplerini kabul edip, kendi endişelerini ve tartışmalarını, barışçıl bir kanal aracılığıyla İslam Emirliği’ne iletirse, çözüm bulmada yardımcı olacaktır.

İslam Emirliği mektup aracılığıyla Amerikan halkı ve kongre üyelerine savaşın bizim seçeneğimiz olmasından ziyade  bunun bize dayatıldığını açıkça belirtmektedir. İstilanın bitmesi için Afgan sorununa barışçıl bir çözüm istiyoruz.

Afgan sorununun askeri olarak çözülemez olduğu Amerika ve onun müttefikleri tarafından anlaşılması gerekmektedir. Amerika  bundan sonra savaş yerine barışçıl bir stratejiye odaklanmalı. Afganistan’da son 17 yıldır denenen askeri stratejiler sadece savaşı yoğunlaştıracak ve uzatacaktır. Bu kimsenin çıkarı değildir.”

Gani son açıklamasında bu mektubu olumlu karşıladı ve Taliban’ın meşru bir siyasi yapılanma olarak kabul edilmesini önerdi. Ayrıca Taliban mahkumlarının serbest bırakılması için çalışacaklarını belirtti. Sadece Taliban’a değil Pakistan’a da olumlu yorumlar yapan Gani, Pakistan’la görüşmeler için hazır olduklarını ve geçmişi silerek yeni bir gelecek için inşası mesajlar verdi.

6- Pakistan- Suudi Arabistan İlişkileri

15 Şubat’ta Suudi büyükelçi Navaf Said Ahmed el-Maliki ve Pakistan Genelkurmay Başkanı General Kamer Cavid Becva Ravalpindi’de görüşmeler gerçekleştirdiler. Görüşmeler sonrası Pakistan’dan gelen önemli karar ise Suudi Arabistan’a “sınır güvenliği” adı altında 1,000 asker yollaması oldu.

Pakistanlı yetkililer öncelikle bu desteğin Suudi Arabistan’ın çevresi için dahil olmadığını belirttiler. Öncelikli olarak bu vurgulandı çünkü akıllara gelen ilk endişe bunun Yemen ile bir bağlantısı olup olmadığıydı.

Bilindiği üzere Suudi Arabistan’ı Yemen’deki Husilerden kaynaklanan ciddi bir güvenlik sorunu bulunmakta. Fakat Pakistanlılar Yemen savaşına dahil olmak istememekle beraber sadece ikili ilişkiler kapsamında bu takviyeyi değerlendirmekte. Ek bilgi olarak şuan Pakistan’ın Suudi Arabistan’da 1,000’den fazla birliğinin zaten bulunduğunu belirtelim.

Ayrıca Suudi Arabistan ve Pakistan ilişkilerinin geçmişini incelediğimizde bu meselenin daha derine indiğini görmekteyiz.

2015 yılında Kral Selman bin Abdülaziz el-Suud  ve oğlu eski Pakistan Başbakanı Navaz Şerif’e Yemen’deki savaşa katılması için baskı yapmış fakat olumlu bir sonuç alamamıştı. Zaten Pakistan’daki kamuoyu ve parlamento tepki göstermiş ve bu fikri reddetmişlerdi.

Suudi Arabistan’la gelişen ilişkilerin ardından İran tarafından tepki gelmemesi ve endişelenmemelerinin engellenmesi amacıyla İran’a yönelik açıklamalarda da bulunuldu. Pakistan Savunma Bakanı Suudi Arabistan ve İran arasında dengenin kurulacağını ve birlik takviyesinin anlayışla karşılanmasını beklediklerini belirtti.

Ayrıca Suudi Arabistan’la ideolojik, askeri, ekonomik ve liderlik açısından ortaklığına vurgu yaparken İran ile de ekonomik işbirliği ve terörle mücadele konusunda ortak oldukları belirtildi.

Sadece İran’la değil Katar’la olan ilişkilere de vurgu yapılarak diğer yandan başka gelişmelerinde Katar ve diğer Körfez ülkeleriyle yaşandığına vurgu yapıldı.

En çarpıcı gelişmeler bu görüşmeden önce yaşandı. Becva, İslamabad’taki Türk ve İran büyükelçiliklerini ziyaret etti. Bu gelişmelerin İran ve Türkiye’yi tehdit etmediği konusunda garanti verildi. Ayrıca Becva, Katar’a da gizli ziyarette bulunmuş ve aynı sözleri Katar’a da vermişti.

Anlaşılan o ki, Suudi Arabistan ile gelişen sıkı bağlar, Pakistan’ın müttefiklerini için olumlu karşılanmamakla beraber hükümetin Suudilerle ortaklıklarını geliştirme isteklerinde kararlılık bu ziyaretleri şart kılmıştır.

7- Pakistan’a Karşı FATF Kararı

FATF (Financial Action Task Force/ Mali Eylem Görev Gücü) şuan gri listede bulunan Pakistan’ı kara listeye almaya hazırlanıyor. Bunun sebebi ise Pakistan’ın teröre karşı mücadelesinin eksik olması. Eğer Haziran ayına kadar sınırlar içerisinde milislere yönelik operasyon yapılmazsa, Pakistan kara listeye alınacak.

Önceki aylarda Pakistan’a teröre destek yönünde suçlamaları konu olarak işlemiştik. Önceden vurguladığımız isim daha çok Hakkani grubuydu. Fakat şuan öne çıkan isim farklılık göstermekte.

Alice Wells, Pakistan’ın Hafız Said’e karşıt olarak yapılan para yardımının eksik olduğu ve İslamcı lider ve radikal grupların Pakistan’da dokunulmaz şekilde özgür kaldıklarını belirtti.

FATF bu adımı atmadan önce ABD, İngiltere ve Fransa Pakistan’ın listeye girmesi için tekliflerde bulunmuşlardı.

Buraya kadar şaşırtıcı olmayan, Pakistan’a karşı her zaman karşıt olan aktörlerin tam tersine dost olarak biline bir ülkenin alışılmadık adımını belirtelim. Pakistanlı yetkililer ve bazı isim vermeyen diplomatlara göre, Çin ve Suudi Arabistan’ın bu duruma olan karşıtlıklarından vazgeçmesi sonucu olayların bu kadar geliştiğini iddia ettiler.

Çin ve Suudi Arabistan bu kararı almadan önce sadece 3 ülke Pakistan’ın yanındaydı. Bu ülkeler Çin, Suudi Arabistan ve Türkiye’ydi. Fakat şuan Çinliler ve Suudiler tarafından terk edilen Pakistan’ın yanında tek duran ülke Türkiye.

Peki, özellikle Pakistan’la bu kadar yakın olan Çin neden böyle bir adım attı?

Çünkü Pakistan’ın, Çin’in ekonomik ve güvenlik çıkarları çizgisinde politika gütmemesi Çin’in desteğini anlamsız kılmaktadır. Ayrıca Çin’e uzun vadede tehlike oluşturan Cemiyet-ud-Dava (JuD) ve Ceyş-i-Muhammed (JeM) gruplarına karşı eksik eylemlerinden dolayı Çin bu durumdan hoşnut değildir.

Ayrıca bu mesele Pakistan ekonomisine de olumsuz yansıyacak. Çünkü Pakistan’la işbirliği yapan yatırımcılar, teröre karşı eksik destek veya teröre destek verdiği iddia edilen bir ülke ile işbirliği yapmaya çekinecekler ve reddedeceklerdir.

Pakistan geçtiğimiz yıllarda 2012-2015 yılları arasında gri listedeydi.

8- Hindistan- İran İlişkileri

Son olarak Hindistan’ tarafında ise İran’la öncelikle olarak ekonomik olmak üzere, önemli gelişmeler kaydedildi. En önemlisi, taraflar İran’da büyük öneme sahip olan Çabahar Limanı üzerinden anlaşma sağlanmasıydı.

Anlaşmaya göre, İran Çabahar Limanı’nın bir bölümünün kontrolünü 18 aylığına Hindistan’a verecek. Hindistan 500 milyon dolara varan bir finans desteği sağlayacak. Aynı zamanda Çabahar Limanı aracılığıyla, Afganistan ve Orta Asya’nın denize kıyısı olmayan alanlarına ulaşım sağlanabilecek.

Basın konferansında Ruhani, Çabahar’dan Afganistan sınırındaki Zahedan bölgesine uzanan demiryolunun önemini de vurgu yaptı.

10 Maddede Çabahar Limanının Önemi

1-) Bazı kaynaklara göre, Çabahar Limanı, ticaretin Karaçi’den Çabahar’a yön değiştirdiğini belirtmekte. Hindistan, İran’a karşı Batılı ülkeler tarafından yaptırımları ortadan kaldırmak için ilk defa İran’da rupi yatırımına izin verecek. Kaynaklar, bu planın sadece Nepal ve Bhutan için geçerli olduğunu ve bu teklifin İran’dan geldiğini belirtmekte.

2) Hindistan İran’ın Batı tarafından nükleer programı yüzünden izole edilmesine rağmen ticari bağlarını sürdüren nadir ülkelerden. Ayrıca Hindistan Çin’den sonra İran’ın en büyük ikinci petrol alıcısıdır.

3) Proje Batılı ülkelerin İran’a yönelik yaptırımlarından ötürü yavaş ilerlemişti. Geçen sene Ocak ayında yaptırımlar kaldırıldıktan sonra Hindistan anlaşmanın imzalanması için oldukça girişkendi.

4) Çabahar Limanı Hint mallarının nakliyatının parasını azaltmış olacak. Pakistan’ın iki ülke arasında ticaretleri için bulunan Hindistan’a geçiş bağlantısını reddetmesinin ardından limanın Hindistan, Afganistan ve İran içerisindeki ticareti hızlandırmış olduğu görülmekte.

5) İran, Hint Okyanusu ve Orta Asya’nın kuzey bölümündeki piyasalarla doğrudan bağlantı için Çabahar Limanı’nı geçiş merkezine döndürmeyi planlamakta.

6) Her gün dünya çapında tüketilen petrolün beşte biri, nakliye noktası Basra Körfezi’nden Umman Körfezi ve Hint Okyanusu’na ayrılmakta olan bu geçitten geçmekte.

7) İran’ın güneyindeki Sistan- Belucistan eyaletinde bulunan liman, Hindistan’ın yol bağlantısının Afganistan’daki 4 şehir ile bağlantı kurmasını sağlayacak.

8) Çabahar’dan gelen İran’ın yol bağlantısı Afganistan’daki Zaranj’a limandan yaklaşık 883 kilometre ile bağlanabilir. 2009 yılında Hindistan tarafından inşa edilen Zaranj- Delaram yolu Afganistan’ın Garland karayoluna erişim sağlayabilir, 4 ana şehirle -Herat, Kandahar, Kabil, Mezar-ı Şerif- bağlantı kurabilir.

9) Proje Hint hükümeti için denizaşırı ülkelerle ilk girişim olacak. Hindistan ve İran 2003’te Pakistan sınırına yakın olan Hürmüz Boğazı dışındaki Umman Körfezi üzerinden geliştirmeyi kabul etmişlerdi.

10) İlk aşamada Hint yatırımı, Exim bankasından 150 milyon dolar kredi sınırı dahil olmak üzere 200 milyon dolardan fazla olacak. İran’ın, ikinci aşamadaki işler tamamlanıncaya kadar, Hint hükümetinden limanın birinci aşamasını yönetmesini veya işletmesini istediği düşünülmekte.

KAYNAKÇA

https://timesofislamabad.com/28-Jan-2018/afghan-taliban-have-spies-inside-afghan-army-and-intelligence

https://www.tolonews.com/afghanistan/moi-nds-claim-attacks-clearly-originated-pakistan

https://www.tolonews.com/index.php/afghanistan/interior-ministry-unveils-4-year-plan-speed-reforms

Resolute Support claims ‘human error’ led to withholding district control data from SIGAR report

https://unama.unmissions.org/sites/default/files/15_february_2018_-_afghanistan_civilian_casualties_in_2017_-_un_report_english_0.pdf

https://www.sigar.mil/pdf/quarterlyreports/2017-10-30qr.pdf

https://www.tolonews.com/afghanistan/all-you-need-know-about-tapi-project

https://www.al-monitor.com/pulse/originals/2018/02/saudi-arabia-troops-pakistan-prince-mohammad-bin-salman-role.html

https://www.rferl.org/a/pakistan-reportedly-put-back-on-terrorism-financing-grey-list-by-june-further-crackdown/29060040.html

https://www.aljazeera.com/indepth/features/iran-india-sign-deal-deepen-relations-180218131756257.html

https://timesofindia.indiatimes.com/india/why-developing-the-chabahar-port-in-iran-is-important-for-india-10-points/articleshow/62944859.cms

 

Zeytin Dalı Harekatı Analizi ve “Kamu Diplomasisi” Boyutu

Uzun zaman önce “Hedefteki İsim: Hakan Fidan” başlıklı yazımla sizlere veda etmiştim ve o günden bu yana sitedeki çalışmalarıma editör olarak devam ediyordum. Ancak son zamanlarda olağanüstü bir dönemden geçmekteyiz. Devletimizin her bölgede, her cephede büyük bir beka mücadelesi verdiği bu dönemde, özellikle de “bir fotoğraf makinesinin bir nükleer füzeden daha tesirli olabileceği” bir ortamda, Zeytin Dalı Harekatı ile alakalı gözden kaçan birkaç hususun altını çizmek için yeniden yazma ihtiyacı hissettim.

Bu çalışmamda ilk olarak bugüne kadar çıkarmış olduğumuz saha verilerini ve oranları paylaşarak bunların ne anlam ifade ettiği üzerinde kısaca duracağım. Ardından da askeri anlamda “ders niteliğinde” bir operasyon olan Zeytin Dalı Harekatı hakkında kanımca eksik kaldığımız bir hususun altını çizmeye çalışacağım. O husus da “Kamu Diplomasisi”dir.

TSK, 20 Ocak 2017’de 17:00 itibariyle başlayan Afrin operasyonuna “Zeytin Dalı Harekatı” adı verildiğini duyurdu. Düzenlenen ilk hava operasyonuna 72 savaş uçağı katıldı ve operasyonda 113 hedefin 108’i başarıyla imha edildi. Bu da %95’in üzerinde bir isabet oranı anlamına gelmektedir.

Birçok terör ve güvenlik uzmanına göre bu oran dünya harp tarihinde eşine az rastlanılır bir oran. Özellikle de bölgede DEAŞ terör örgütüne yönelik (sözde) operasyonlar düzenleyen koalisyon güçlerinin saha verileri ve oranlarıyla kıyaslanacak olursa gerçekten dünyaya  “ders ve mesaj niteliğinde” bir operasyon gerçekleştirdik.

Harekatın İlk 4 Haftasında Saha Verileri

Bu başarılı hava operasyonunun akabinde Zeytin Dalı Harekatı tüm hızıyla başladı. Yukarıdaki infografikte görüleceği üzere imha edilen terör hedefi sayısı harekatın ilk iki haftasında en yüksek seviyesinde. Bu durum ilk iki hafta boyunca devam eden başarılı hava harekatlarının neticesidir. Etkili hava akınlarıyla kara ilerleyişi için ön hazırlık oluşturan Türk Hava Kuvvetleri bütün dünyaya hava harekatının nasıl yapılacağı hakkında güzel bir ders verdi.

Zeytin Dalı Harekatı kapsamında icra edilen hava operasyonlarının etkilerini yukarıdaki grafikte çok daha net olarak görmekteyiz. Özellikle imha edilen hedef sayısına baktığımız zaman “gri” ile işaretlenen alanın harekatın ilk iki haftasında çok daha fazla olduğu hususu göze ilk çarpan noktalardan birisi.

Ancak bu grafikte en çok göze çarpan husus ise 3. hafta itibariyle grafikte orantısız bir düşüş yaşanmasıdır. Bu noktadan sonra ise eski ivmesini yakalayan harekat stabil bir şekilde, planlandığı gibi başarıyla icra edilmeye devam etmiştir. Ancak grafikte de hemen göze çarpan 3. hafta yaşanan düşüş, o hafta harekatın diğer dönemlerden daha başarısız icra edildiği anlamına gelmemektedir.

3. Hafta Saha Grafiği Ne Anlatmaktadır?

Harekatın ilk iki haftasında oranların bu denli yüksek olmasının sebebi yoğun olarak düzenlenen hava harekatlarıdır. Zeytin Dalı Harekatı’nın 3. haftası ise operasyonun geçiş dönemidir. Yani bu dönemde teröristlere yüksek zayiat verdiren hava harekatları azalmaya, kara ilerleyişi artmaya başlamıştır. Akıllara şu soru gelebilir; “Madem hava harekatları yüksek zayiat verdiriyordu ise neden 3. hafta itibariyle azalmaya başladı?”

Yukarıda da belirttiğim gibi Zeytin Dalı Harekatı’nın 3. haftası operasyonun geçiş dönemidir. Sahada görev yapan Milli İstihbarat Teşkilatı mensuplarınca ve özel kuvvetlerce belirlenen terör hedefleri düzenlenen hava harekatları ile imha edildikten sonra kara harekatında ilerleme olmuştur. Batılı devletlerin insanlığa ve savaş hukukuna aykırı olarak yaptığı harekatların aksine TSK, sadece terör hedeflerine hava harekatları düzenlemiştir. Belirlenen terör hedefleri imha edildikten sonra, kara ilerleyişi için uygun zemin tesis edilmiş, sonrasında ise bu operasyonlar azalmıştır. Sonuç olarak 3. hafta grafiklerinde yaşanan bu düşüş, o hafta harekatın başarısızlığını değil, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin operasyona ahlaki yaklaşımını ortaya koymaktadır.

5. ve 6. Hafta Saha Verileri Farkı

Zeytin Dalı Harekatı 5. hafta saha verilerine göz atacak olursak;

  • Etkisiz hale getirilen terörist sayısı 380
  • PYD/PKK’dan temizlenen sınır hattı 27,25 km
  • PYD/PKK’dan temizlenen alan 147 km2
  • PYD/PKK’dan temizlenen nokta sayısı 41

5. haftanın verileriyle birlikte harekat kapsamında sahadaki kazanımlarımız ve kazanım oranlarımız ise şu şekilde;

  • Etkisiz hale getirilen terörist sayısı 1931, etkisiz hale getirilen terörist oranı %19,31
  • PYD/PKK’dan temizlenen sınır hattı 120,25 km, PYD/PKK’dan temizlenen sınır oranı %81,80
  • PYD/PKK’dan temizlenen alan 415 km2, PYD/PKK’dan temizlenen alan oranı %18,30

Zeytin Dalı Harekatı 6. hafta saha verilerine göz atacak olursak;

  • Etkisiz hale getirilen terörist sayısı 503
  • PYD/PKK’dan temizlenen sınır hattı 26,75 km
  • PYD/PKK’dan temizlenen alan 200 km2
  • PYD/PKK’dan temizlenen nokta sayısı 18

6. haftanın verileriyle birlikte harekat kapsamında sahadaki kazanımlarımız ve kazanım oranlarımız ise şu şekilde;

  • Etkisiz hale getirilen terörist sayısı 2434, etkisiz hale getirilen terörist oranı %24,34
  • PYD/PKK’dan temizlenen sınır hattı 147 km, PYD/PKK’dan temizlenen sınır oranı %100
  • PYD/PKK’dan temizlenen alan 615 km2, PYD/PKK’dan temizlenen alan oranı %27,10

Zeytin Dalı Harekatı 5. ve 6. hafta verileri arasında göze çarpan en önemli husus ise terör örgütünden temizlenen alan arasındaki farktır. Harekatın ilk 5 haftasında toplam 415 km2 alan terör örgütünden temizlenmiş iken, harekatın 6. haftasında toplam 615 km2 alan temizlenmiştir. Bu da  harekatın 5. haftasına kadar teröristlerden temizlenen alanın yarısı kadar alanın sadece 6. haftada temizlendiği anlamına gelmektedir. Yani 3. haftadan sonra şekil değiştiren operasyon planlandığı gibi başarıyla icra edilmeye devam etmiştir. Bu durumun rakamsal olarak sahaya yansıması ise ortadadır.

Konunun uzmanı olmayan bir vatandaş olarak açık kaynaklardan derlemiş olduğum saha verilerine bakarak harekatın ne derece başarılı bir şekilde icra edildiğini görebilmekteyim. Dediğim gibi, askeri bir geçmişi olmayan biri olarak bundan fazla saha anilizi yapmam haddimi aşmak olur. O yüzden yazarlığı bırakmış olmama rağmen beni yeniden yazmaya sevk eden esas meseleye geçmek istiyorum. Yazının başlığında da belirttiğim gibi “Kamu Diplomasisi” meselesine…

Zeytin Dalı Harekatı ve Kamu Diplomasisi

Kamu diplomasisi kısaca “Yabancı ülkelerin kamuoylarına yönelik enformasyon, çekicilik ve nüfuz ile ulusal çıkarların tanıtımının yapılması, kendi ulusunun düşüncelerini ve ideallerini, kendi kurumlarını ve kültürünü aynı zamanda ulusal hedeflerini ve güncel politikalarını yabancı halklara anlatma amacı taşıyan bir iletişim politikası ve sürecidir.”

Askeri anlamda çok başarılı bir şekilde devam eden Zeytin Dalı Harekatı açısından maalesef eksik kaldığımız bir nokta var. Şu gerçeği görmeliyiz ki; Zeytin Dalı Harekatı TSK tarafından yapılmamaktadır. Zeytin Dalı Harekatı topyekün Türk Milleti tarafından icra edilmektedir. Mehmetçik sahada canıyla kanıyla mücadele ederken, Şehadet şerbetini içerken, vazifesini hakkıyla ifa etmektedir. Rabbim onlara güç kuvvet versin. Ancak dediğim gibi bu harekat sadece TSK tarafından icra edilmemektedir. Gazetecisinden politikacısına, akademisyeninden televizyoncusuna kadar milletçe bir bütün olarak Zeytin Dalı Harekatını icra ediyoruz.

Zeytin Dalı Harekatı’nda vatandaş olarak bizlere de düşen görevler vardır. Geleceğin tarih kitapları Mehmetçiğin namlusuyla şu anda sahada yazılmaktadır. Tarihin bu sahnesinde TSK haricindeki devlet kurumlarının ve bizlerin de üzerimize düşen görevleri vardır. “TSK sivilleri hedef alıyor” imajı çizmek için bombalarla tuzaklanan masum köylülerin yukarıdaki fotoğrafını dünyaya anlatamayan bir Türkiye maalesef Zeytin Dalı Harekatı’nın kamu diplomasisi alanında istenilen başarıyı yakalayamamış demektir. Yazımın başında dediğim gibi “bir fotoğraf makinesinin bir nükleer füzeden daha tesirli olabileceği” bir ortamda , dünyaya insanlık dersi veren bir millet olarak maalesef bu fırsatları hakkıyla kullanamıyoruz.

Dünyaya Anlatılması Gereken Fotoğraf

Üstteki fotoğraf Raco’dan, alttaki fotoğraf ise Ayn el Arab’dan. İki fotoğraf arasındaki fark çok şey anlatıyor.  Bu fark Türk’ün, adaletin, İslam’ın farkıdır. Televizyonlarda prim yapmak adına ellerinde uzun sopalarla askeri ilerleyişi anlatmaktan başka bir şey yapmayan akademisyen, eski asker, eski diplomat vs. “ünvan sahipleri” bu fotoğrafı dünyaya anlatmalılar.

Tüm dünyanın gözü önünde Ayn el Arab’da (Kobane) oynanan tiyatronun ardından terör örgütü YPG/PYD’yi Avrupa halklarına “Cihatçı teröristlerle savaşan özgürlük savaşçıları” olarak lanse etmeyi başaran terör destekçisi batılı devletler, bu alçakça emellerine “Kamu Diplomasisi” adı verilen faaliyetteki başarıları sayesinde ulaşmışlardır.

Yukarıdaki fotoğrafın alt kısmında hiçbir ahlaki, insani ve hukuki değer gözetmeyen bir zihniyetçe yapılan operasyonlar sonucu harap olmuş şehri görüyorsunuz. Üst kısmında ise TSK tarafından Raco’da yapılan operasyon sonucu teröristlerden temizlenen ve “tek bir evin dahi yıkılmadığı” şehri görüyorsunuz. Bu iki fotoğraf arasındaki farkı analiz etmeye gerek var mı? “Zeytin Dalı Harekatı Analizi ve Kamu Diplomasisi Boyutu” başlığı altına hiçbir şey yazmayıp, sadece yukarıdaki iki fotoğrafı koysaydım bile bence yeterli olurdu…

Bu milletin ordusu harp tarihine geçecek bir başarıya imza atarak dinamik hedefleri top atışları ile imha etmeyi başaracak kadar güçlü, ardından da “Biz Reyhanlı’da terörist roketiyle evinde şehit düşen 17 yaşındaki Fatma’nın topçusuyuz.” diyecek kadar da yüreklidir.

Bu milletin ordusu Keltepe’de 8 vatan evladının şehit düştüğü saldırıda “Uçaklar bizim bulunduğumuz yeri bombalasın, biz şehit oluruz yeter ki buradakiler toplu olarak helak olsun” diyebilecek kadar ölümsüzlüğü tatmış, iman dolu askerlerden müteşekkil bir ordudur.

Eli kanlı teröristler bile TSK’nın sivilleri hedef almadığını bildiği için sivil kıyafetlerle dolaşmaktadır. Yine Mehmetçiğin sivilleri görür görmez silahını indireceğini bildiği için sivillerin arasına karışıp kalleşçe pusu kurmaktadır. Bu millet merhametin, islam ahlakının ve adaletin son kalesidir. Kendisine yapılan onca ihanete ve namertliğe rağmen hak yoldan ayrılmayan bu millet ve ordusudur.

Son olarak diyeceğim o ki bu millet ve ordu; açık kaynak istihbaratı, istihbarata karşı koyma ve kamu diplomasisi gibi hususlarda gereken önemi ve hassasiyeti göstermeyen “ünvan sahipleri” tarafından televizyonlarda çok daha iyi anlatılmayı hak etmiyor mu? Silahlı kuvvetlerimizin sahada göstermiş oldukları üstün başarının yanında operasyonun en önemli ayağını oluşturan “Kamu Diplomasisi” alanında da aynı başarıyı “ünvan sahiplerinin” ve son kertede bizlerin de göstermesi gerekmez mi? Aziz Türk milletinin tüm fertleri olarak şahsi istikbal değil, milli istiklal peşinde koşmamız gereken dönemlerden geçiyoruz.

Unutmayın, şu an millet olarak geleceğin tarih kitaplarını şekillendiriyoruz… Saygılarımla…

“Kahramanlar Can Verir, Yurdu Yaşatmak İçin”

Zeytin Dalı Harekatı Şehitlerimiz… Ruhunuz Şad Olsun…

 

Kuzey Kıbrıs’ta Neler Oluyor? Kıbrıs Krizi’nin İç Yüzü

Türkiye Cumhuriyetinin Akdeniz’de ki en büyük destekçilerinden olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) son dönemlerde çalkantılı dönemlerden geçmektedir. Karmaşıklığın sebepleri iç ve dış faktörlü olsa da asıl neden iç faktörlüdür. Genellikle Güney Kıbrıs Rum yönetiminin devşirdiği şahıslar üzerinden kışkırtmalar meydana gelmektedir.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti toplumsal ve siyasi tarihinin en büyük sorununu geçtiğimiz günlerde yaşamış bulunmaktayız. Hatırlanacağı üzere Türkiye’nin Zeytin Dalı Harekatını başlattığı sıralarda, KKTC kökenli Afrika Gazetesi attığı manşetle büyük bir toplumsal infiale neden oldu. Söz konusu bu gazetenin manşetten verdiği başlıkta şunlar yazmaktaydı, “Türkiye’den bir işgal harekatı daha”. Haberin detaylarını anlatmamıza dahi lüzum yoktur. Bunun üzerine Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yaptığı bir konuşmada sözlerini KKTC’ye getirmiş “Oradaki vatandaşlarım gereken cevabı ve hassasiyeti gösterecektir” demiştir. O dakikadan itibaren Afrika gazetesine protesto gösterileri başladı. Gazete önünde yaşanan gerilim KKTC Cumhuriyet meclisine taşındı. Yine oradaki gösteriler ile birlikte polis müdahale ederek 6 göstericiyi gözaltına aldı. Gözaltına alınan göstericiler çıkarıldıkları mahkeme tarafından tutuklanıp cezaevine gönderildi. Günümüz itibari ile ortam oldukça sakin gözükmektedir. Zira “kırılan kemik ne kadar doğru kaynayacak” buna Afrika gazetesinin tutumu karar verecek. Bu ve benzeri olayların yaşanmamasını temenni ederim fakat bu durum Afrika gazetesinin ilk sorumsuzluğu değildi. Biraz daha geçmişe gidecek olduğumuzda Afrika gazetesi, Erdoğan’ın Yunanistan ziyaretinin ardından hakaret içerikli karikatür yayınlaması aslında toplumsal yönden bardağın dolmasına çoktan neden olmuştu.

Peki söz konusu gazetenin attığı manşetin cezası ne oldu? Siyasi ve yargı otoriteleri el ele vererek gazetenin temize çıkmasını olayın ört pas edilmesini sağladı. Söz konusu bu kararın alınmasında birçok etken hali hazırda mevcut. Bunların başında gelenler sol siyasi partiler, aşırı uç gruplar (dernekler, stk ve sendikalar). Sol siyasi grupların yaptıklarını çokça bahsetmeye gerek yoktur, asıl incelememiz gerekenler aşırı uç gruplardır. Özellikle Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde faaliyet gösteren Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası (KTÖS) bu grupların başını çekmektedir. Siz bakmayın adı öğretmen sendikası olduklarına, söz konusu bu sendika, siyasetten sağlığa, toplumsal olaylara kadar birçok gösterileri ve yönlendirmeleri yapmaktadır. Ne gariptir ki söz de öğretmenler sendikası, Türkiye’den KKTC’ye yapılan Asrın su projesine bile şu sözlerle karşı çıkmıştır “Ankara çek elini üzerimizden, getirdiğin su götürdüğün canları temizlemez” şeklindeki beyanları niyetlerini açıkça ortaya koymaktadır. Siyasette istediklerini başaramadıklarında ise etiğimden sağlığa kadar toplumu derinden ilgilendiren konularda genel grev kararı almak suretiyle KKTC vatandaşlarını mağdur etmektedirler. Öte yandan nerede Türkiye karşıtı bir oluşum varsa KTÖS bu grubun içinde yer almaktadır. Yaşadığımız son vahim olayda bile Afrika gazetesine destek vererek Lefkoşa merkezli geniş çaplı eylemler düzenlemişlerdir.

KKTC’de Siyasal Yaşam

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kısa tarihine birçok hükümet sığdırmış bir devlettir. Tam anlamıyla siyasi istikrarsızlık baş göstermektedir. KKTC’de 42 yılda 40 hükümet kuruldu. Son kurulan hükümet geçtiğimiz günlerde KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı tarafından onaylandı. Bununla birlikte KKTC tarihinde ilk kez 4’lü koalisyon uygulanmıştır. Koalisyon ile iktidara gelen hükümet partileri Cumhuriyetçi Türk Partisi(CTP), Halkın Partisi(HP),Demokrat Parti(DP) ve Toplumcu Demokrasi Partisi (TDP) arasında oluşmaktadır. Başbakanlığı CTP partisi genel başkanı Tufan Erhürman ile başbakan yardımcılığı ve dışişleri bakanlığını Halkın Partisi genel başkanı Kudret Özersay oluşturmaktadır.

KKTC’de toplam 50 sandalyeden oluşan cumhuriyet meclisi, 7 Ocak erken genel seçimlerinde birinci parti çıkan Ulusal Birlik Partisi (UBP) 21 milletvekili ile hükümeti kuramamıştır. Bir önceki seçimlere göre büyük bir oy kaybı yaşayan CTP ise barajı aşan diğer partiler ile anlaşarak yeni hükümette görev sahibi olmuşlardır. Aslında burada dikkat edilecek husus yeni kurulmuş olan Halkın partisi yüzde 17 oy alarak ilginç bir başarıya imza atmasıdır. Nitekim bu tablo KKTC toplumunun yeni siyasi arayışlar içerisinde olduğunu açıkça beyan etmiş oldular. Fakat dörtlü koalisyonun ömrü çok fazla olmadığını toplumun büyük çoğunluğundan duymaktayız. Gelecek yaz aylarında önümüzde yine bir erken seçim olasılığı görünmektedir. Yine aynı topluluk tarafından “Başkanlık sistemi” ciddi anlamda tartışılmaya başlandı. Başkanlık sistemiyle alakalı birkaç eski KKTC bakanlar tarafından çalışmalar yürütüldüğü de söylentiler arasında geçmekte.

Siyasi partiler ve hükümet sisteminin nasıl oluştuğunu bir kenara bırakarak bütün gaye Türkiye ile KKTC arasında köprüleri yıkacak olaylara fırsat vermemek olmalıdır. Yunanistan, İtalya, İngiltere ve Güney Kıbrıs Yönetiminin Akdeniz üzerinde doğal gaz çalışmalarına hız verdiği şu dönemlerde, Türkiye ve KKTC’nin birlikte hareket etme zorunluluğu vardır. Devşirme diyebileceğimiz siyasiler, dernek vb. gibi faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları KKTC toplumunu Türkiyeli – Kıbrıslı diye ayrıştırmaya çalışmaktadır. Bir zamanlar Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti gayesinde olanlar GKRY-KKTC için iki toplumlu tek devlet sloganları atmaktaydı, şimdi ise aynı sloganı Türkiye ve KKTC için atmaktadırlar. Siz Türkiyeli biz Kıbrıslı!

Bu tutumun toplum nazarında hiçbir karşılığı yoktur. Çünkü burada yaşayan yerli Kıbrıs halkı gayet kültürlü oldukça bilgi birikimine sahiptir. KKTC halkı her şeyden önce Türkiye ile ortak kültürü tarihi olmuş bir toplumdur. Yerli Kıbrıs halkı aklı, mantığı ve yüreği ile hareket etmektedirler ve bu sayede fırsatçılara imkan tanımamaktadırlar. Şu notu da paylaşmak isterim, yerli Kıbrıs şivesi geleneklerini koruyarak günümüze ulaşmış bir şivedir ki Osmanlıcaya en yakın şive olma özelliğini de korumaktadır.

Farklı bir ülkeden KKTC’yi kumar, eğlence, fuhuş adası olarak görenler büyük bir gafletin içerisindedir. Kıbrıs, Akdeniz’in güzide yerlerin başında gelmektedir. Peygamber efendimizin süt halası Hz. Hala Sultan (Ümmü Haram) Kıbrıs fethi sırasında şehit düşerek kabri yine bu topraklarda bulunmaktadır. Kıbrıs sahabe ve İslam topraklarıdır. Bu durumun hassasiyetinde olan birçok vatandaşımız bu güzide ülkeyi çirkinliklerle anılmasını değil, tarihi maneviyatı, kültürü ve doğal güzellikleriyle anılması için büyük mücadelelerin içerisindedir.

 

KKTC’ye İlişkin Sayısal Veriler

KKTC’nin 1974 Kıbrıs barış harekatından itibaren nüfusunun hızla arttığını bilmekteyiz.

KKTC’de ilki 1996’da, ikincisi 2006’da üçüncüsü ise 2012 yılında olmak üzere üç kez nüfus sayımı yapıldı. İlk olarak 15 Aralık 1996 genel nüfus sayımı sonuçlarına göre KKTC’nin nüfusu 200,587 kişidir. Tüm nüfusun yüzde 98,3 oranındaki Türk nüfusunun % 82’si (164,460 kişi) sadece KKTC uyruklu, % 15’i (31,977 kişi) Türkiye Cumhuriyeti uyrukludur. KKTC uyruklu nüfusun % 83’ü (137,398) KKTC doğumlu, % 15’i (23.924) Türkiye doğumludur.

Son olarak 30 Nisan 2006’da yapılan nüfus ve konut sayımının yayınlanan sonuçlarına göre ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin “de facto nüfusu” yani adanın kuzeyindeki KKTC sınırları içinde yaşayan kişilerin sayısı 265 bin 100, yani KKTC’de sürekli ikamet eden KKTC vatandaşlarının nüfusu ise 256 bin 644”   Prof.Dr.Ata Atun

Öte yandan KKTC eğitim adası olma yolunda hızla ilerlemektedir. Günümüz itibari ile Kuzey Kıbrıs sınırları içerisinde KKTC merkezli 12, yurt dışı merkezli 4, henüz eğitime başlamamış 8 üniversite bulunmaktadır. Bu tablo KKTC ekonomisine son derece olumlu etki etmektedir. KKTC Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığının aktardığı verilere göre geçtiğimiz yıl oranla “KKTC Üniversitelerinde 93,292 öğrenci eğitim ve öğretim görmektedir. Bu öğrencilerin 52,135’i TC uyruklu, 27,538’i Türkiye Cumhuriyeti dışından gelen yabancı uyruklu, 13,619 öğrenci ise KKTC vatandaşıdır”.  Bu veriler ile KKTC ekonomisini etkileyen diğer faktör Kuzey Kıbrıs’ta bulunan Türk askeridir.

KKTC’yi dış tehditlere karşı, halkın güvenliğini sağlayan Türk askeri ada da faaliyet göstermektedir. Sözünü ettiğimiz devşirme dernek vb. kuruluşların tıpkı Rum fikirleriyle Türk askerinin ada da “işgalci” olarak nitelendirmektedir. Türk askeri 1974 yılında Kıbrıs Barış Harekatın da 498 şehidin kanıyla sulanmış bu toprakların muhafazası için canla başla mücadele etmektedirler. Kuzey Kıbrıs sınırları içerinde sınır güvenliğini sağlayan Türk askerinin resmi sayısı kamuoyu ile paylaşılmamak ile birlikte 40 bin civarı olduğu bilinmektedir. Türk silahlı Kuvvetleri tarafından KKTC içerinde bulunan askerin niceliği ile askeri teçhizat hakkında hiçbir bilgi paylaşılmamaktadır. TSK tam anlamıyla, KKTC’de bulunan askeri statüyü sır gibi saklamaktadır.

Gerçek İstihbarat Operasyonları İle “Açık Kaynak İstihbaratı”

Aslında uzun bir süre sitede yazmayı düşünmüyordum ancak insan gerçekten özlüyor yazmayı. Dün akşam, üniversite yıllarımda oluşturduğum istihbarat arşivimi karıştırırken not almış olduğum çok güzel hikâyelere rastladım. İstihbarat tarihinden çokça operasyonu not almışım ajandalara, ancak aralarından ikisinin ortak bir yönü vardı; Açık Kaynak İstihbaratı…

Bu konu, hakkında tezler, makaleler, kitaplar yazılabilecek kadar geniş ve istihbarat dünyası için bir o kadar da önemli bir konudur. Zira Soğuk Savaş döneminde ve öncesinde istihbarat en genel anlamda “bilgiye ulaşmak” odaklı hareket edilen bir alan iken, günümüzde başarılı ajan ve istihbarat teşkilatı farkını yaratan husus bilgiye ulaşmaktan ziyade “bilgiyi ayıklayabilmektir”.

Amacım akademik camiada kabul görecek işler yapmaktan ziyade benim gibi sıradan vatandaşların bilgilenmesi ve özellikle de yeni paradigmalar geliştirmesini sağlamak olduğu için, bu yüksek düzeyde akademik çalışma gerektiren konuyu yalnızca iki operasyon örneği ile sizlere aktarmaya çalışacağım. Peki, açık kaynak istihbaratı nedir?

Daha önceki yazılarımda da bahsi geçtiği üzere CIA, yıl içinde ürettiği istihbaratın %60’lık kısmını casusluk faaliyetleriyle değil, açık kaynak istihbaratı ile elde etmektedir. Bu konuda ise ülkemizde 2008 yılında MİT içindeki reorganizasyon çerçevesinde “Açık Kaynak İstihbaratı Daire Başkanlığı” oluşturulmuştur.

Açık kaynak istihbaratı, adı üstünde, açık kaynaklardan yani gazete, dergi, fotoğraf,  ansiklopedi, sosyal medya vd. kaynaklardan elde edilen bilginin belli bir sistematikte analiz edilmesi sonucu ulaşılan istihbarat türüdür.

Hatırlarsanız 15 Temmuz darbesinden sonra basına yansıyan bilgilere göre MİT, FETÖ elebaşı Fethullah GÜLEN’in bir konuşmasında giydiği kıyafetin asker yeşili renginden dahi analiz yapıp bunu raporlaştırmıştı. İşte bu rapor bir açık kaynak istihbaratı raporudur. Kısaca açık kaynak istihbaratına değindiğimize göre istihbarat tarihinden hikâyelerimize geçelim. İlk hikâye açık kaynak istihbaratının ne derece etkili olabileceğini gözler önüne sererken, ikinci hikâye ise bu faaliyetin ne kadar önemli olduğunu bizlere göstermektedir. İyi okumalar…

“TOP SECRET” SEVİYESİNDEKİ BİLGİYİ DEŞİFRE EDEN ALMAN GAZETECİ

Geçmişte Alman gazetelerinden birinde bir haber çıkar. Haberi kaleme alan gazetecinin iddiasına göre Alman Genelkurmayı yeniden yapılanmayı ve kurmay kademesinde çok önemli değişiklikler yapmayı planlamaktadır. Bu haber ülkede çok ilgi görmez ancak haberin yayınlandığı akşam yazar, Alman İstihbarat Teşkilatı tarafından bir operasyonla derdest edilir ve teşkilatın merkezinde kapsamlı bir sorguya alınır.

Gazeteci, Alman istihbaratı tarafından casusluk ile suçlanmaktadır. Ajanların amaçları gazetecinin Genelkurmaydaki bağlantısını ortaya çıkarmaktır. Çünkü çok gizli olan bu bilgi ancak Genelkurmaydan sızmış olabilirdi. Bir başka ekip de gazetecinin evini aramaktadır. Casusluk ile suçlanan gazeteci ise suçlamaları reddetmekte, bilgiyi yalnızca Alman Genelkurmayı ile alakalı gazetelerde çıkan haberlerden ve bürokratların beyanatlarından analizle kaleme aldığını iddia etmektedir.

Uzun bir sorgunun ardından gazetecinin evini arayan istihbarat ekibi klasörler dolusu doküman ile merkeze gelirler. Onlarca klasör, yıllar boyu Alman Genelkurmayı hakkında çıkmış tüm haberlerin gazete küpürlerini ve beyanatların metinlerini ihtiva etmektedir. Sonuç olarak gazetecinin casus olmadığına, bu Top Secret seviyesindeki bilgiyi “açık kaynak istihbaratı” sonucu ürettiğine kanaat getirilir ve gazeteci serbest bırakılır.

YALNIZCA BİR ANSİKLOPEDİ İLE JAPONLARI MAĞLUP EDEN ALBAY

İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD ve Japonya arasında geçen bu hikâye, bence açık kaynak istihbaratının önemini bugüne kadar konuyla alakalı okuduğum tezlerden ve makalelerden çok daha iyi anlatmaktadır.

Japonya’yı her yönden köşeye sıkıştırmak isteyen ABD, Japon halkının yiyecek kaynaklarını da hedef almaktadır. Bir ada ülkesi olmasından dolayı zaten kısıtlı tarım imkânı olan Japonya’nın tarımını bitirmek için tüm önlemleri alan ABD bir türlü Japonları açlığa mahkûm edememiştir. Tarım yapamamaları için tüm gübre kaynaklarına dahi ulaşımı engellemiş ancak tarımın önüne geçememiştir.

Japonların tarım yapabilmek için gerekli gübreyi nereden bulduğunu araştırmak için özel bir istihbarat ekibi kurulur. İstihbaratın bilinen tüm yöntemlerini uygulayan Amerikalı ajanlar bir türlü istedikleri bilgiye ulaşamamaktadır. Japonlar üretime devam etmekte, Amerikalıların umutları tükenmektedir.

Özel istihbarat ekibinin başında olan albay neredeyse başarısızlığını kabul etmek üzeredir. Ancak Japon adalarının coğrafi özelliklerinin bulunduğu bir ansiklopediyi karıştırırken okuduğu bir cümle tüm operasyonun kaderini değiştirmiştir. Cümle şudur; “……adasında geniş fosfat yatakları vardır.”

Bu bilgiyi okuyan albay derhal hava kuvvetlerine emir verir ve bahsi geçen bölgeyi savaş uçaklarına bombalatır. Bu bombalamadan sonra Japonların zar zor ayakta duran tarımının sonu gelir ve operasyon bir ansiklopedi sayesinde başarıya ulaşır. İşte bu, başarılı bir “açık kaynak istihbaratı” operasyonudur.

“16 Mayıs 2001 günü Malatya’da düşen CASA tipi askeri uçakta Şehit olan 34 vatan evladının aziz hatırasına… Ruhları şad olsun…”