Çin Neden Suriye’ye Müdahil Olmak İstiyor?

Orta Asya ve Uzak doğunun egemen güçlerinin başında gelen Çin’in Suriye politikasında daha fazla rol alacağını açıkça dile getirdi. Suriye iç savaşının, 2011 yılından itibaren dış güçlerin katılımı ile daha da alevlendiği aşikardır. Söz konusu hegemonik güçler tarafından, savaşın Daeş’e karşı mücadele konseptinde müdahil olduklarını savunmaktadırlar. Son olarak söz konusu bu savaşa katılacağını açıklayan Çin’in Suriye’ye neden müdahil olmak istiyor?

Çin’in Suriye’ye müdahil olmak istemesinin birkaç farklı nedenleri olabilir. Yaklaşık 6 bin kilometre uzaklıktaki bir ülkenin Ortadoğu toprakların bir parçası olan Suriye’ye girmek istemesinin ana maddesini Rusya ile olan ilişkilerine dayandırabiliriz. Çünkü Rusya – Çin ilişkileri sadece politik açıdan değil ekonomik ve sosyal yönlerden de yüksek strateji işbirliği çerçevesindedir.  Rusya’nın Çin ile yıllık yaklaşık 10 milyar dolar ticaret hacmi ile iki ülkenin, Asya’nın en büyük örgütü olan Şangay işbirliği teşkilatının kurucularından olmasından dolayı zaman zaman benzer dış politika yürütmesine neden olmaktadır. Söz konusu doğu bloğu bu iki ülke, ABD’nin yayılmacı politikalarına karşı birlikte adım atma gerekliliğinin farkındadırlar.  Çin nezdinde ABD’nin malum ‘Doğu Çin’ denizindeki sicili pek temiz görünmemektedir. Bu neticeden dolayı Çin’in yapmak istediği şey ‘Taarruza taarruz ile karşılık’ vermekten geçeceğine inanmasıydı. Yani başka bir deyişle Çin sınır güvenliğini ABD’nin hakim olduğu bölgelere kaydırarak taktiksel bir strateji izlemektedir. Tabii bu noktada Rus politikaları ve kışkırtmaları Çin’i Suriye’ye çekme planları da devreye girmekteydi. Bu durumu Pekin’den yaklaşık 30 iş adamının Rusya denetimi altındaki Şam’a ziyaretinden çıkarım yapabiliriz.

2011 yılı öncesi ve sonrası Çin–Suriye ilişkileri nötr diyebileceğimiz seviyede ilerlemekteydi. Ortadoğu da cereyan eden Arap baharı daha sonralardan Arap katliamına dönüştüğünde, Ortadoğu devletlerinin sırayla Rus ve Amerikan hegemonyasına girmiştir. Çin bu bölgede petrol ve doğal gaz tedarikçisi olmamasına rağmen Rusya faktöründen dolayı ABD’ye karşı ortak mücadele konusunda hemfikirdi.  Çin ile Rusya gerek uzak doğuda gerekse Ortadoğu coğrafyasında ABD ve Batı güçlerine karşı dolaylı yönden mücadele etmeyi kamuoyuna ciddi manada hissettirdi.

Çin,  gelişmiş sanayisi ve aşırı nüfusundan kaynaklanan enerji yetersizliğinden farklı stratejiler benimseyip bunları dış politikada fiiliyata dökmeyi hedeflemiştir. Suriye bu politikaların başında gelse de aslında kendisinin Ortadoğu politikalarını etkileyen iki ana faktör Çin – İsrail ile Çin – Arap ilişkileriydi. Asya’nın domino ülkesi Çin, ABD başkanı Trum’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasının ardından bu kararı reddederek Türkiye’nin öncülüğünü yürüttüğü İslam İşbirliği Teşkilatının kararını tanıması, ABD ve İsrail’e gözdağı verme niyetindedir. Çünkü Çin nezdinde Filistin sorunu ulusal çıkar ve politikalardan öte başka bir şey değildir. Öte yandan batı ittifakı ABD ile İsrail’in ekonomik ve istihbarat açısından sıkı işbirliği, Çin – İsrail ilişkilerine son derece zarar vermektedir. Bu durumun farkında olan Rusya, Çin’in Ortadoğu da daha fazla rol almasını istemiş olacak ki Çin’in almış olduğu bu karara herhangi bir karşı tez oluşturmadığı görmekteyiz.

Çin’in olası Suriye savaşına müdahil olması durumunda askeri üsleri ve kapasitesi buna yeterli olabilecek mi? Geçtiğimiz yıl nisan ayında Global Firepower (GFP) uzmanları kara, hava ve denizdeki beceriler, askeri bütçe ve personel sayısı gibi 50 kategoriyi ve 127 ülkeyi baz alarak dünyanın en güçlü ordularını sıraladı. Çin bu sıralamada dünyanın en gelişmiş askeri kapasitesi bakımından 3.sıradadır. Özellikle kontrol ettiği uzak doğu bölgesi başta olmak üzere Afrika’da 1 askeri üssü bulunmaktadır. İlgili olduğumuz Ortadoğu coğrafyasını etkiyebilecek güçleri ‘Cibuti’ askeri üssü ile halihazırda Akdeniz de bulunan ‘Lianoning’ adlı savaş uçağı gemisidir. Bu iki önemli kapasite ile Çin’in geçtiğimiz günlerde bahsettiği ‘Suriye’ye girme vakti gelmiştir’ açıklaması Şam hükümetine destek mahiyetindeki sözleri savaşın seyrini değiştirebilecek meziyettedir. Söz konusu bu hazırlık Çin’in Filistin sorunun ardından ABD ve İsrail’e verdiği ikinci gözdağıdır.

Nitekim zaman zaman Rusya ile Şam hükümetinin ayrışmaları gibi burada yeni Rusya – Çin ayrışmaları gözlemleyebilecek miyiz bunu hep birlikte göreceğiz. Fakat şu hususu belirtmekte fayda var; Rusya – Çin ayrışması, Rusya – Esed ayrışmasının arasında uçurumlar bulunmaktadır. İlki ; iki çekiç güç, diğeri ise ‘baba oğul’ ilişkisi içerisindedir.  Suriye’nin geleceği açısından Çin ya bu bölgeye girmemeli ya da olası Rusya – Çin ayrışması içerisinde bulunmamalı. İki çekiç gücün bu bölgede uyuşamaması halinde ABD ve İsrail çıkarına olacaktır.

ABD ve Batı hegemonyasının, insan hakları konusunda Çin’i ciddi baskılar altında bırakması, ABD’nin Çin’i potansiyel düşman olarak görmesi, Çin’in Rusya ittifakına itmesine neden olmuştur. Rusya ile Çin’in uzak doğuda ‘Stratejik Ortak’ konumunda bulunması, yine bu iki ülkenin dünyanın diğer bölgelerinde de işbirliğine gidecek olmasına şaşırmamak gerek.

Öte yandan Suriye meselesine farklı perspektiften bakacak olursak, Çinli işadamlarının Suriye ziyaretlerinin altında yatan maksat; savaş sonrası Suriye’nin yeniden inşası ve yapılandırılması olduğunu görmekteyiz. Bu hususla birlikte aklımıza şu sualler de gelmektedir, Rusya’nın Suriye savaşındaki son kartı Çin mi? Aslında nihai hedef Rusya’nın askeri amacını tamamlamasının ardından, Suriye’nin ekonomik yapılanmasını Çin üstlenecek olması mıdır? Bu tezi yürütmek biraz ütopik olsa da Rusya penceresinden Suriye meselesi tamamlanmış gibi görünmektedir. Fırat’ın doğusu ABD’ye, batısı ise Rusya’ya bırakılmış durumda. Sözünü ettiğimiz karşılıklı gizli antlaşmaların teminatı Türkiye’nin tutumuna bağlıdır. Bu bağlamda Türkiye hedeflediği Münbiç, İdlip ile Fırat’ın doğusu ekseninden sapmaması gerekmektedir.

Yayılmacı güçleri bölgeden kurtarabilecek faktör, terör örgütleriyle yürüttüğü işbirlikleri değil, bölgede ‘Fırat kalkanı ve Zeytin Dalı’ harekatlarını başarıyla yürüten Türkiye ile iyi ilişkileri, onların yararına olacaktır.

Türkmenistan’ın Dış Politikası

Türkmenistan’ı anlatırken, bir önceki yazımız ”Türkmenistan: Siyasi ve Coğrafi Yapı, Daimi Tarafsızlık”da değindiğimiz üzere, 12 Aralık 1995’te BM Genel Kurulu tarafından oy birliği ile kabul edilen Türkmenistan’ın Daimi Tarafsızlığı, bu ülkenin dış politikasını önemli ölçüde şekillendirmektedir. Türkmenistan, komşuları Kazakistan, Özbekistan, İran ve Afganistan ile iyi ilişkiler kurmaya özen göstermekte, Hazar Denizi’nin paylaşımı konusunda bölge ülkeleri arasında yaşanan gruplaşmalara kendi tezleri ve çıkarları doğrultusunda aktif bir şekilde taraf olmakta ve de Türkiye, Rusya, ABD ve Çin gibi önemli siyasi ve ticari ortakları ile de özel ilişkiler geliştirmektedir. Bu yazımızda Türkmenistan’ın komşularından İran ve bölgesel aktör Türkiye ile küresel güçler ABD, Rusya ve Çin ile ilişkilerini ele alacağız.

İran İle İlişkiler

992 kilometre kara sınırının bulunduğu güney komşusu İran ile ilişkiler, Türkmenistan açısından oldukça önemlidir. Türkmenistan da Orta Asya’ya açılan kapı olma özelliği ve ülkesinde yaşayan bir milyonun üzerinde Türkmen’in varlığı nedeniyle İran için özel bir ülkedir. Bu sebeple, Türkmenistan, İran’ın Orta Asya ülkeleri içinde ekonomik, ticari ve siyasi ilişkilerinin en üst düzeyde olduğu ülke olmuştur. Fars Haber Ajansı’nın 8 Mayıs 2016’da yayınladığı bir habere göre, Türkmenistan ile İran arasındaki ticaret hacminin on yıl içerisinde 60 milyar dolara kadar çıkabileceği belirtilmiştir. Bu örnek, ilişkilerin ne denli güçlü devam ettiğinin bir kanıtı niteliğindedir. Türkmenistan ile İran’ın siyasi ilişkilerinin yumuşak karnını Türkmenistan’da yaşayan ve sayıları 50 bini bulan Azeri azınlık oluşturmaktadır. Türkmenistan laik bir yapıda da olsa, nüfusun büyük çoğunluğu Sünni Müslüman bir kitleden oluşmaktadır. Aynı şekilde nüfusunun büyük çoğunluğu Şii Müslüman bir halkın oluşturduğu İran’da Sünni Türkmenler de azınlık durumundadır. Ancak İran’ın eyaletlere bölünmüş yapısı, Sünnilerin inanç ve ibadet özgürlüklerini daha koruyucu bir durumdadır. Türkmenistan her ne kadar laik bir devlet olsa da, oldukça baskıcı bir yönetime sahip olduğu için dini kimliğinden çok Azeri azınlığın etnik kimliğine yönelik endişeler hâkimdir. Bu sebeple İran, Türkmenistan ile ilişkilerinde ekonomik işbirliğini ön planda tutmaktadır. Türkmenistan, coğrafi konumu itibariyle güvenlik ve ekonomik realiteler gereği İran ve Afganistan ile ilişkilerine özel önem vermektedir.

Türkmenistan’ın en önemli dışsatım ürünü olan doğal gazın üretimi ve sevkiyatı açısından bu iki ülkenin konumu çok önemlidir. Amerikan verilerine göre dünyada doğalgaz rezervleri açısından altıncı sırada bulunmaktadır. Türkmen gazı büyük oranda Çin, Rusya, İran ve Orta Asya devletlerine ihraç edilmektedir. Doğalgaz üretimi ve dağıtımı konusunda Rusya’ya olan bağımlılığını azaltmak isteyen Türkmenistan, İran ile ilişkilerini bu konuda yoğunlaştırmaktadır. Doğalgaz rezervlerinde ikinci sırada bulunan İran ise, doğalgazı ülkesinin güney kesimlerinde üretmektedir. Ancak nüfusunun büyük çoğunluğu da ülkenin kuzey eyaletlerinde yaşamaktadır. Bu sebeple İran, kuzeyin doğalgaz ihtiyacını Türkmenistan’dan gaz ithal ederek karşılamakta, güneyde ürettiği gazı da dünya pazarına sunmaktadır. Türkmenistan’dan İran’ın kuzeyine ulaşan 200 kilometre uzunluğundaki doğalgaz boru hattı bu sebeple kurulmuştur. 2009’da da ikinci boru hattı açılmıştır. İki ülke arasındaki iyi ilişkilerin bir diğer göstergesi, 2006’da açılan Dostluk Barajı olmuştur. Türkmenistan ve İran’dan geçerek Afganistan’a kadar uzanan Harirut Nehri üzerinde inşa edilen baraj ile içme suyu ve tarım arazilerinin su ihtiyacı giderilmeye çalışılmıştır.

Türkiye İle İlişkiler

16 Aralık 1991 tarihinde Türkiye, Türkmenistan’ın bağımsızlığını tanıyan ilk ülke olmuştur. Bu sebeple Türkiye’ye, diplomatik plakalarda 01 kodu verilmiştir. 29 Şubat 1992’de de diplomatik ilişkiler tesis edilmiştir. Bu tarihten itibaren Türkiye, Türkmenistan’ın uluslararası kuruluşlara katılımına destek vermiştir. İki ülke arasında ekonomik alandaki ilişkiler, siyasi bağımsızlığın öncesinde, 3 Aralık 1991’de Ankara’da imza edilen ‘’Türkiye ile Türkmenistan Arasında Ekonomik ve Ticari İşbirliği’’ antlaşması ile başlamıştır. 1 Mayıs 1992’de Aşkabat’ta, Türkmenistan’dan Türkiye’ye doğalgaz gönderilmesi hususunda bir antlaşma imza edilmiştir. Takip eden yıllarda da pek çok alanda antlaşma imzalanmış, ikili ilişkiler geliştirilmiştir. Ancak iki ülke arasındaki ilişkilerde 90’lı yılların ikinci yarısında gerginlik söz konusu olmuştur. Bunun temel nedeni, Türkiye’nin Rusya ile doğalgaz anlaşması yaparak daha ucuz olan Türkmen gazını tercih etmemesidir. Türkiye, gazın fiyatının düşük olmasına karşın ülkesine gelişi son derece maliyetli olacağı için gazı Rusya’dan almayı çıkarlarına daha uygun bulmuştur. 2007’de iktidara gelen Berdimuhammedov ile Türkmenistan, uluslararası arenaya açılma konusunda daha istekli olduğunu göstermiş, Türkiye ile ilişkileri geliştirme yolunda çaba harcamıştır.

Hazar kıyılarında turizm faaliyetlerine başlayan Türkmenistan, Türk inşaat firmalarının bölgede faaliyet göstermesine izin vermiştir. 1400’ün üzerindeki Türk şirketinin Türkmenistan’daki toplam yatırımı 47.5 milyar dolardır. İki ülke vatandaşları arasında yaşanan evlilikler, ülkeler arası öğrenci değişim programları ve Türkiye’den Türkmenistan’a başlatılan direkt uçuşlar da ikili ilişkilerin gelişiminde olumlu bir etki göstermiştir. Türkmenistan ile Türkiye arasındaki ticaret hacmi 2014’te 2.8 milyar dolar ile rekor düzeye ulaşmış olup, 2016’da 1.3 milyar dolara gerilemiştir. 2017’in ilk on ayında da 1.1 milyar dolarlık bir ticaret hacmi yakalanmıştır. Ticaret hacminin büyük bir bölümünün Türkiye’nin ihraç ürünlerinin oluşturduğu görülmektedir. Türkiye’nin Türkmenistan’dan ithalatının %90’ınını pamuk ve pamuk ipliği oluşturmakta, doğalgazın ve petrolün ticarette bir etkisi yoktur. Türkmenistan ile Türkiye’nin gelişen ikili ilişkileri, iki ülke arasında turizmi de canlandırmaktadır. 19 Ağustos 1992’de Aşkabat’ta turizm alanında işbirliği antlaşması da imzalanmıştır. 2016 yılında Türkiye’yi 165 bin, 2017’nin ilk on ayında da 191 bin Türkmen vatandaşı ziyaret etmiştir.

Rusya İle İlişkiler

Türkmenistan, Sovyetler Birliği dağılmadan önce bazı Sovyet Cumhuriyetlerinin aksine, SSCB’den ayrılmayı doğru bulmamıştır. Türkmenistan lideri Niyazov, Gorbaçov’un ‘’yeni birlik anlaşması’’ fikrini desteklemiştir. Niyazov, ülke içerisindeki muhalefetten büyük tepki görse de, şüphesiz bu durumun bazı gerekçeleri bulunmaktaydı. Türkmenistan, harikulade bir coğrafyaya sahip olmasına karşın oldukça yoksul bir ülkeydi. Pamuk ve doğalgaz ihracatı yapmasına karşın, tüm bunların pazarlanmasında Rusya’ya bağımlı durumdaydı. Öte yandan İran ve Afganistan ile komşuydu. Özellikle Afganistan’daki güvenlik sorunları her geçen gün katlanarak artıyordu. Ayrıca Türkmenistan’ın devlet geleneği zayıftı. Tüm bu sorunları tek başına çözebilecek bir gücü yoktu. Ancak tüm bunlara karşın 1991’in son günlerinde Türkmenistan da bağımsızlığını ilan etmekten geri durmamıştır. 1990’lı yıllarda Batı’ya uyum sağlamak amacıyla oldukça yoğun ve karmaşık bir döneme giren Rusya, bu dönemde Orta Asya devletlerini ikinci plana atmış, bu devletlerin zaten kendisine muhtaç olduğunu bildiğinden, bir tereddüt durumu da yaşamamıştır.

Mayıs 2000’de başlayan ve halen devam eden Putin dönemi, Rusya’da yeni bir diriliş ve yükseliş dönemi olarak adlandırılabilir. Bu dönemde Batı’yla ve Türkiye ile yapılan gaz anlaşmaları ile bu talepleri karşılamakta zorlanmaya başlayan Rusya, Türkmenistan’a yanaşmaya başlamıştır. Türkmenistan da dünya pazarına açılmanın yolunun Rusya ile mümkün olacağı gerçeğinden hareketle, bu yakınlaşmayı devam ettirme eğilimine girmiştir. İki devlet arasında, Bağımsız Devletler Topluluğu önemli bir sorun teşkil etmektedir. Türkmenistan, tarafsızlık politikası gereği ve BDT’yi Moskova’nın eski hegemonyasını yeniden oluşturma çabası olarak görmesinden ötürü BDT’nin ‘’ortak politika’’ oluşturmaya yönelik anlaşmasını imzalamamıştır. Türkmenistan, bu anlaşmayı imzalamayarak potansiyel zenginliğini bölüşmek istememiştir. BDT çerçevesinde gelişen ilişkilere mesafeli duran ve katılımı en düşük düzeyde tutan Türkmenistan, Rusya ile ikili ilişkilerine önem vermektedir. Ağustos 1992’de imza edilen Dostluk ve İşbirliği Antlaşması önemli bir başlangıç olmuştur. Türkmenistan’ın Afganistan’da yönetime gelen Taliban ile ilişkileri, ikili ilişkilerde beklenenin aksine ciddi bir kriz doğurmamıştır. İslamcı terör konusunda son derece hassas olan Rusya, Taliban rejiminin Türkmenistan’a sızamayacağı konusunda emin görünmektedir.

Rusya’nın bu öngörüsü kısa zamanda gerçeklemiştir. 1995-97 yılları arasında göreceli bir yakınlaşma ardından yerini soğuk ilişkilere bırakmıştır. Bu sebeple doğalgazına yeni pazarlar arayan Türkmenistan, o yıllarda İran ve Türkiye’yi denediyse de pek başarılı olamamıştır. 1997’de İran’la Körpece-Kurt Kui Hattı ve 2000 yılında Artık-Lutfabad Hattı ile Rusya’ya karşı bir hamle yapılmıştır. Ancak yukarıda da belirtildiği üzere Putin’in iktidara gelmesiyle, Türkmen gazına duyulan ilgi arttığı için ilişkilerde hızla iyileşme sağlanmış, Türkmenistan ekonomisi de son sürat gelişme göstermiştir. Ayrıca Putin, Orta Asya’ya ilk ziyaretini de Türkmenistan ile Özbekistan’a yapmayı tercih etmiştir. Son olarak 2 Ekim 2017 tarihinde Putin’in Aşkabat ziyareti ile Türkmenistan ile Rusya arasında “Stratejik İşbirliği Antlaşması” imzalandı. İmzalanan toplam 13 anlaşma, ekonomiden kültüre, sağlıktan deniz taşımacılığına kadar pek çok alanı kapsamaktadır. Tüm bu gelişmeler ışığında Rusya’nın Türkmenistan için hala vazgeçilmez bir ortak olduğu görülmekte ancak bunun yanında Rusya’nın da Türkmenistan’dan vazgeçmeye niyetli olmadığı ilişkilerin zaman içerisindeki gelişiminden anlaşılmaktadır.

Çin ile İlişkiler

Çin Halk Cumhuriyeti, bölgesindeki devletler dışında diğer ülkelerle kurduğu dış ilişkilerinde ekonomik konuları öncelikli tutmaktadır. Günümüz dünyasında Çin’in siyasi ve dini olaylardan, çatışma bölgelerinden uzak durmaya çalışması, bu bölgelere ancak ekonomik çıkarlar doğrultusunda girmesi, şüphesiz ki on yılların birikimiyle oluşturduğu bir politikadır. Enerji kaynakları bakımından oldukça zengin bir ülke olan Türkmenistan, Çin için önemli bir ekonomik ortaktır. 1990’larda zayıf seyreden ikili ilişkiler, 2000’li yıllarda Çin’in gerçekleştirdiği ekonomik atılımlar ve Türkemenistan’ın uluslararası sisteme daha fazla açılma arzusu, iki ülkeyi yakınlaştıran en önemli etken olmuştur. Öyle ki, 2000’li yıllara göre 2010’lu yıllara gelindiğinde, ikili ticaret hacminde 40 misli bir artışın kaydedildiği; Çin’in Türkiye’den sonra Türkmenistan’ın en büyük üçüncü ithalat partneri olduğu görülmektedir. Çin Kalkınma Bankası’ndan temin edilen sekiz milyar dolarlık uzun vadeli kredi ile, doğalgaz sektöründe yeni tesisler kurulmuştur. 2009’da açılan Türkmenistan-Çin Doğalgaz Boru Hattı, oldukça önemli bir hattır. Bu boru hattı ile Türkmenistan’ın Rusya’ya olan bağımlılığı daha da azalmıştır. Yılda 40 milyar metreküp doğalgaz satışı da önemli bir ekonomik başarıdır. Öte yandan Çinli şirketlerin Türkmenistan’da pek çok alanda yatırımları sürmektedir.

ABD ile İlişkiler

Orta Asya, ABD için hayati derece önemli bir bölge değildir. Ancak Sovyetler Birliği’nin dağılması ile bölgede bir güç boşluğunun doğmuş olması, bir uluslararası ilişkiler kuralı olarak, ‘’Boşalan koltuk mutlaka dolar’’ anlayışı ile ABD’nin bölgeye ilgisi 90’lı yıllarda artmaya başlamıştır. Ancak bölge ülkelerinden Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan dışında, 11 Eylül 2001’e kadar ilişkilerde sürekli bir gelişim ivmesi görülmemektedir. 90’lı yıllarda ağırlık olarak ekonomik politik boyuttan bölge ilişkilerini yürüten ABD, 11 Eylül sonrası ağırlık merkezini güvenlik boyutuna kaydırmıştır. Bu da özellikle Afganistan’a komşu ülkelerle özel ilişkilerin geliştirilmesi anlamına gelmekteydi.

Afganistan’a komşu olması sebebiyle, ABD’nin özel ilgisini bir anda kendinde bulan Türkmenistan, bu ülkeye 11 Eylül sonrası gerçekleştirilen operasyonlarda önemli kolaylıklar sağlamıştır. Ancak ABD’nin askeri yardımlarını da tarafsızlık politikasının bir gereği olarak kabul etmeyi uygun bulmamıştır. Aynı şekilde Türkmenistan, ABD’nin ekonomik yardımlarından da en az yararlanan Orta Asya ülkelerinden biri olmuştur. Türkmenistan’ın Rusya’ya yaklaşması durumunda ise, ABD’nin bu ülkede yaşanan demokrasi ve insan hakları ihlalleri kartını oynama ihtimali yüksektir.

Kaynakça

ASLAN, Halil Kürşad, İran’ın Orta Asya Politikası (1991-2016), İran Araştırmaları Merkezi, Aralık 2016.

Der. ARI, Tayyar, Orta Asya ve Kafkasya: Rekabetten İşbirliğine, Marmara Kitap Merkezi, 2010.

Kollektif, Türkiye’nin Kafkasya ve Orta Asya Ülkeleri ile Siyasi-İktisadi-Kültürel İlişkileri, Derin Yayınları, 2015.

http://www.turkiye-turkmenistan.com/cinin-turkmenistan-politikasi-ve-ekonomik-gelismeler/ (Erişim Tarihi 11.02.2018)

Kore’de Neler Oluyor? Kısa Kore Tarihi

  Güney Kore’de Olimpiyatlar bitti; izi kaldı. Kardeş ve düşman iki ülke olan Güney Kore ve Kuzey Kore, Olimpiyatlar için 2 yıl sonra ilk defa bir araya gelmiş oldu. Ocak ayında gerçekleşen ilk görüşmede, 9-25 Şubat tarihleri arasında Güney Kore’de yapılacak olan Kış Olimpiyatlarına, Kuzey Koreli sporcuların da katılması görüşülmüştü. 2 Ülkenin temsilcileri arasındaki görüşme, ateşkes bölgesi olarak da bilinen sınır köyü Panmunjom’da gerçekleşmişti. Görüşmelerde Kuzey Koreli sporcuların olimpiyatlara üst düzey bir yetkiliyle beraber katılması kararlaştırılmıştı.

 Dünyanın nefesini tutarak takip ettiği görüşmede, 2 ülke arasındaki gerilimi düşürecek şu kararlar da alınmıştı:

  • Askeri acil hat telefonu yeniden açılacak.
  • 2 ülke arasında diğer alanlarla beraber askeri müzakereler başlayacak.
  • Bölünmüş aileler yeniden bir araya gelecek.

Geçtiğimiz yıl 20’den fazla füze denemesi yaparak dünyayı titreten Kuzey Kore lideri Kim Jong-un, yeni yıl mesajında Güney Kore’ye diyalog teklif etmişti. Seul Yönetiminin olumlu karşılığı ile yumuşamaya giden süreci hızlandırmış oldu. Olimpiyatlar sırasında, 10 Şubat’ta Kuzey Kore lideri Kim Jong Un, Güney Kore Devlet Başkanı Moon Jae-in’i Pyongyang’a davet ettiği açıklandı. İki Devletin Liderleri en son 2007’de bir araya gelmişti. Olimpiyatlarda seçilen müzikler, sahne gösterileri ve tasarımlarda hep ‘barış’ vurgusu yapıldı. Bunun bir göstergesi olarak, Güney Kore ve Kuzey Kore’nin sporcuları tek bayrak altında yürüdüler. Gelişmeler, İki Ülke Halkı’nın barış özlemi içinde olduğunu gösteriyor. Ama tarihte göz önünde bulundurulduğu zaman, siyasi birimlerin ne yapacaklarını saptamak oldukça zor.

 

KORE’NİN KISA YAKIN TARİHİ

Kore Yarımadası, tarih boyunca Japon ve Çin saldırılarına maruz kaldı. 19. yüzyılın başlarında yeniden Japon tehdidiyle karşı karşıya kaldı. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde ise tümüyle Japonya’nın emperyalist dış politikasının etkisinde kaldı. 1919 yılında, 17 yaşındaki bir öğrencinin Japon Askerleri tarafından öldürülmesi üzerine, tarihe 1 Mart İsyanı diye geçen ayaklanmalar başladı. İkinci Dünya savaşına kadar bütün Kore halkı tarafından çeşitli hareketler düzenlendi.  Koreliler, kendi isyanlarıyla olmasa da Japon zulmünden kurtulmayı 2. Dünya Savaşı’nın ardından başardılar. 2. Dünya Savaşı’nda Pearl Harbour saldırısının faturasını ağır ödeyen Japonlar, hem cephede yenildi, hem atom bombası ile imtihan oldu, hem de Kore’yi kaybetti.  Fakat bu durum Korelilere tam bağımsızlık getirmedi.

Bugün Kuzey Kore olarak bilinen Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nde, 1948 yılında SSCB desteğiyle otoriter ve sosyalist bir hükümet kuruldu. Kapalı bir yapıya sahip olan devletin şu ana kadar üç lideri oldu. 1994 yılında ilk lider Kim Il Sung’un ölümünden sonra, ülkeyi oğlu Kim Jong-il yönetmeye başladı. 17 Aralık 2011 tarihinde ülkenin 70 yaşındaki lideri Kim Jong-il öldüğünde, varisi Kim Jong-un başa geldi.

Bugün Güney Kore olarak bilinen Kore Cumhuriyeti’inde ise, 1948 yılına kadar grevler ve öğrenci eylemleri durmak bilmedi. ABD’nin, solun gücüne ve toplumsal hareketliliğe karşı güvencesi ülkedeki milliyetçilerdi. Nitekim Temmuz 1948’de milliyetçiler ABD’de eğitim görmüş Syngman Rhee liderliğinde yönetime geçtiler ve Güney’de Cumhuriyet ilan ettiler. Güney Kore, kapitalizmi benimsemiş hatta özümsemiştir. ABD’nin her daim gözünün üstünde olduğu ülke, Asya’nın 4., dünyanın en büyük 12. ekonomisine sahiptir. Güney Kore, “Kötü Kardeş” olarak nitelendirdikleri Kuzey Kore tarafından zaman zaman tedirgin edilmekte.

  Bölgenin stratejik öneminden dolayı mevcut durumu kabul etmeyen ABD ve SSCB’nin bölgedeki sürtüşmesinden Kore Savaşı patlak verdi. Kore yarımadasındaki savaşta 1951 yılına gelindiğinde iki taraf 38. paralel boyunca sabitlendi. Savaşın net bir galibi olmayınca 1951’de başlayan görüşmeler sonucunda, 1953 yılında ateşkes anlaşması imzalandı. Savaşta yaklaşık 3 milyon insan hayatını kaybetti. Savaş neticesinde Kore’deki bölünme kalıcılaştı.

Türkiye Cumhuriyeti’nde de o yıllarda SSCB Bloğuna karşı dost arayışı vardı. Batı’da SSCB’ye karşı NATO oluşturulmuştu. NATO’ya girmek isteyen Demokrat Parti İktidarı, savaşta Güney Kore tarafında yer aldı.

Taraflar arasında zaman zaman yeniden başlayan birleşme görüşmeleri ise bir sonuç vermedi. Özellikle 21. yüzyılın başlarında Güney Kore’de Liberaller ile ılımlı bir süreç yaşansa da, Nükleer Silah denemeleri arayı yine bozdu. Kuzey Kore’nin Nükleer silah ataklarını ve ABD ile sürtüşmesini aşağıdaki haberde bulabilirsiniz;

https://stratejikortak.com/2017/09/kuzey-kore-savasi.html

ABD ve Türkiye Savaşta Mı?

Arap Baharı ile başlayan ve Orta Doğu’da diplomatlar tarafından sürekli kargaşa olarak nitelendirilen dönem incelendiğinde savaş, çatışma, katliam gibi birçok olumsuz olay meydana gelmiştir.

Ülkemize baktığımızda ise özellikle Arap Baharı ile başlayan ve Suriye dominosunun da yıkılmasıyla artan dönemde, zaman zaman büyük savaş riskleri, çatışmalar ve mülteci krizleriyle karşı karşıya kalındı. Rusya ile de savaş riskine giren Türkiye, günümüzde Rusya’ya karşı rahatlamıştır. Günümüzde ise, ABD ile gelinen bu süreçte resmi olarak topyekün bir savaş olmasa da, dolaylı gibi görünen ancak doğrudan olan bir savaş mevcut.

YPG savaşçısı ve ABD askeri

Aslında bu resim her şeyi açıklamakta çünkü NATO müttefiki olan Türkiye’nin yıllardır savaştığı terörist grupla böylesine birçok fotoğrafı mevcut. Düşünün ki sizinle dostuz, siz bizim ortağımızsınız dedikleri Türkiye’ye yıllardır saldıran bir örgütün eline sadece silah, zırhlı araç desteği vermemiş, aynı zamanda kendi savaş uçaklarını hizmetine vermişlerdir. Ayrıca ve en önemlisi diye eklemek lazım; kendi rütbeli komutanlarını teröristlere karşı taktik, eğitim vs. gibi konularda yardımcı olması amacıyla göndermiştir.

YPG’li Terörist ABD Uçaklarına Koordinat Veriyor*

Üstteki resimde ise YPG’li bir terörist Google haritalar uygulamasından koordinat bularak, ABD jetlerine gönderiyor. Düşünün sizin müttefikiniz (!), en büyük düşmanınıza böylesine bir yardımda bulunuyor, hem de kendi topraklarınızdan kalkan jetler tarafından.

Bunun yanında ABD medyasının da desteğini alan ypg meşrulaştırılmış ve uluslararası arenada Türkiye’yi zor duruma düşürmeye çalışmaktadırlar. ypg’li teröristlerin ilerlemeleri, savaş görüntüleri sözde kahramanlık adı altında servis edilmekte ve yüceltilmektedir. Türkiye ise tam tersine İŞİD ile mücadeleyi baltalayan ülke olarak gösterilmektedir.

ABD’nin İŞİD bahanesiyle bu kadar güçlendirdikleri teröristler ile müttefiki (!) şimdi hiç olmadığı kadar çıkmaza girmiş ve sıcak savaş başlamıştır. Teröristlerin Türkiye’ye karşı kullandıkları zırhlı araçlar, roketler, silahlar, tank savarlar vs. gibi silahlar ABD’den geldiğine göre, tek eksik kalan desten sadece hava gücüdür. Yarın bu desteği de alabilirler ve bu durum hiç de şaşırtıcı olmaz.

Elbette yukarıdaki birkaç örneği artırmak mümkündür. Sadece birkaç konu üzerinden gidilen bu yazının varacağı sonuç açıktır. O da ABD ve Türkiye’nin dolaylı veya doğrudan (Tartışılır) birbiri ile savaştığıdır. 

Hollanda ile Belçika Arasında Sınır Değişikliği

Hollanda ile Belçika arasında, 4 sene önce sınırda bulunan başsız bir ceset yüzünden ortaya çıkan yetki tartışmaları ve sorunlar, sınır değikliği ile sonuçlandı. Yapılan yeni sınır anlaşmasına göre, Hollanda 160 dönümlük alan karşılığında Belçika ile 30 dönümlük alan takas etti.

Daha önce 1843 yılında yapılan takas ile Hollanda-Belçika sınırı belirlenmişti. Yapılmış olan bu sınır anlaşmasına göre Hollanda’ya daha büyük bir toprak parçası düşmüş olmasına rağmen, her iki tarafta sınır anlaşmasından memnundu. Anlaşmaya göre iki ülke sınırını büyük ölçüde Meuse Nehri sağlamıştı. 4 sene önce nehrin kuzeyinde, yani Hollanda tarafında bulunan cesede Belçika polisi müdahale edince yetki tartışmaları doğdu. Bu tartışmalar yaklaşık 15 futbol sahası kadar alanın takasıyla çözülmüş oldu.

Batı Avrupa’da buna benzer bir olay Finlandiya-Norveç arasında yaşanmıştı. Norveç, Finlandiya’nın bağımsızlığının 100. yıl dönümü münasebetiyle, sınıra yakın yerde bulunan bir dağı Finlandiya’ya hediye etme kararı almıştı. Karar, iki ülke arasında da heyecan ile karşılanmıştı.

95 dönümlük alana sahip, küçük bir yer olan ve Hindistan, Pakistan ve Çin sınırlarında bulunan Keşmir Bölgesinde ise durum hayli ilginçtir. Pakistan ve Hindistan, 1947 yılında İngiliz sömürgesinden kurtulup bağımsızlığını kazanmıştı. İki ülke arasında yer alan Keşmir Bölgesi ise o tarihten beri tartışmalı bölge oldu ve 3 savaşa sahne oldu. Günümüzde çatışmalar hâlâ devam ediyor.

Savaşların siyasi, ekonomi vb. birden çok nedeninin olduğu bir gerçektir. Ama bir yandan Belçika-Hollanda ve Finlandiya-Norveç arasında yaşananlar, bir yandan Pakistan-Hindistan arasında yaşananlar, Doğuda ve Batıda savaş nedenleri arasında temel bir fark ortaya çıkarıyor:

Doğu’da, toprakların stratejik yada ekonomik bir önemi olmasa dahi, insanlar arasında vatan yada ülke topraklarının kutsallığı çok önemlidir. Türkiye’de de olduğu gibi, insanlar vatan yada aidiyet duydukları bir karış toprak için bin can feda etmekten çekinmiyorlar. Batı’da, özellikle de gelişmiş Batı Avrupa Ülkelerinde, ulus-devlet anlayışının yaygınlaşmasıyla beraber toprak değil; üzerindeki insan faktörü önem kazandı. Alsas-Loren gibi ekonomik yada stratejik önemi olan bölgelerin dışında, vatan ve aidiyetlik daha az önem taşıyor.

Bir diğer önemli fark, tarih faktörüdür. Her iki dünya savaşından sonra, Avrupa yıkılacak duruma geldi. Savaşların vermiş olduğu sancıları tam olarak yaşamış olan Avrupa, söz konusu savaş olduğu zaman kötü bir anlaşmayı iyi bir savaşa tercih edebilmektedir.

Türk Savunma Sanayi Ürünlerinin Özellikleri

Son 15 yılda Türk savunma sanayi ürünlerinin ihracatı yaklaşık 7 kat artarken, Türk Silahlı Kuvvetleri yerli imkanlarla üretilen askeri ürünleri kullanmayı ilk tercih olarak benimsiyor. Milli Savunma Bakanlığı’nın yayınladığı görüntülerden oluşturulan bu haberde, Türk Savunma Sanayi ürünlerinin özelliklerini sizlerle paylaşacağız.

İşte Hürkuş uçağı, ANKA insansız hava aracı, Altay tankı, MPT-76 milli piyade tüfeği ve ATAK helikopteri gibi yerli araçların özellikleri

İnfografik: AA

Kaynak: StratejikOrtak.com

Birleşik Azerbaycan Yolunda Engeller ve Fırsatlar

Hep dillendirilir, İran’ın ne kadar çok dinli çok mezhepli çok dilli çok felsefeli yapıda olduğu ve bu demografik görünümün iktidarda hangi güç olursa olsun o gücün iktidardaki varlığını her zaman için pamuk ipliğine bağlı hale getirdiği.

Tabi ki bu azınlıkların oranlarını, istikrarsız bir İran isteyen Irkçı, Mezhepçi veya Emperyalist güçler, olduğundan çok daha fazla kabarık göstermeye çalışsa da aslında bu kozmopolitliği göstermek için bu kadar abartılı rakamlara gerek yok.

Elbette 80 milyonluk İran gibi büyük bir coğrafyada herkesin iktidarı pamuk ipliğine bağlıdır ama diğer görüşlere kıyasla bu durumu en az görebileceğimiz kesim şuan iktidarda oturan kesimdir. Çünkü oransal açıdan çeşitliliği en az görülen kutbun çoğunluk tarafında yer alırlar veya buna mecburdurlar.

İşte Birleşik Azerbaycan yolundaki en büyük engelde budur. Şuan iktidarda yer alan kesimin din sayesinde en büyük azınlığı veya azınlıkları uyutması.

Türkçü kesimlerin Turancı emeller yolunda kendileri için en öncelikli adım olarak gördükleri yer Güney Azerbaycan’dır. Çünkü en çok Türkün yaşadığı 3. bölge burasıdır(birincisi Türkiye(55 milyon), ikincisi Özbekistan(25 milyon)). Demografinin yanı sıra jeopolitik konumu ve ayrı yaşayanları birleştirme ihtimali sebepleriyle şuan en öncelikli konumda.

Ayrı yaşayanları birleştirmesinden kastım şu ki; Hem Türkiye’ye hem de Hazar gölüne sınırı olan bir Güney Azerbaycan demek Türkiye’nin Azerbaycan’la sınırdaş olması demektir. Böylece Orta Asya’ya da Hazar gölü üzerinden Geliş gidişlerin kolaylaşmasını, kültürel kaynaşmayı ve ticaretin aktifleşmesini sağlar.

İran İslam Cumhuriyeti şimdiye kadar spekülasyonlara mahal vermemek adına hiçbir demografik veri yayınlamadı. O yüzden hiçbir rakam kesin ve güvenilir değil ama İran’ın genel kanıya göre %20 veya %25’i Türki halklardan meydana geliyor. Bu Türklerin yaklaşık olarak 14 veya 16 milyonu Azeri, 1 veya 2 milyonu Kaşgay, 1 veya 2 milyonu da Türkmenlerden oluşuyor. İşte bu nüfus en büyük fırsat.

Türkmenler Türkmenistan sınırlarında yaşıyorlar ve Çoğunlukla Sünni oldukları için molla rejiminin sistemine en az entegre olmuş halklardanlar. Fakat nüfusları çok az olduğu için sistem karşıtı faaliyetlerde bulunamıyorlar. Türkmenistan ise İran’ı karşısına almaya cesaret edemediğinden sınırlarında yaşayan soydaşları için bir şey yapmıyor veya yapamıyor.

Kaşgay Türkleri ise İran’ın güneyinde küçük bir alanda yaşıyorlar ve tamamen Şii oldukları için sisteme çok iyi entegre olmuşlar maalesef. Olmasalar bile yine İran için sıkıntı değil, çünkü onlarında nüfusları Türkmenler gibi az.

Azeri Türkler ise çok daha karmaşık. Azerilerin Farslardan çok daha dindar olduğu fakat Azerbaycan’ın kuruluşundan bu yana ciddi bir sekülerleşme olduğu düşünülüyor.

Azeriler İran-Irak savaşı(1980-1988) sırasında devrim muhafızlarına aktif katılım göstererek, İran’ın toprak bütünlüğüne ve Humeyni liderliğindeki İslam devrimine bağlılıklarını göstermişlerdi. Daha sonra Azerbaycan’ın kurulması ise bölgede nelere sebep olacağı konusunda soru işaretleri doğuruyordu.

Fakat 1995 yılında Kuzey Azerbaycanlılar ile Güney Azerbaycanlılar arasında çok büyük ve aşılması zor bir farklılık görüldü. O sene savaştan(Karabağ savaşı(1992-1994)) yeni çıkmış toy Azerbaycan, anayasa hazırlıyordu ve anayasaya laiklik ilkesi konulmuştu. Bu durum İran’daki Azeri Şehirlerde protesto gösterilerinin görülmesine sebep oldu. İşte bu ideolojik farklılık Birleşik Azerbaycan yolundaki en büyük ikinci engeli göstermişti. Tabi bu protestolar halkın genel görüşüne aykırı mı yoksa uygun mu bilemiyoruz ama o zamanın şartlarına bakacak olursak gerçekten bölgede ciddi bir muhafazakarlık sorunu olduğu kesin.

Fakat 2006 yılında, karikatür kriziyle başlayan ve rejimin karikatüristleri tutuklamasına kadar devam eden milli isyan süreci ve molla rejiminin polislerinin onlarca ölümle noktalanan sert müdahalesi, artık bölgede bir şeylerin değişmeye başladığını gösteriyordu. Artık bölgedeki başta Güney Azerbaycan Milli Uyanış Hareketi(GAMUH) ve Güney Azerbaycan Türk Hareketi olmak üzere rejim karşıtı pek çok milliyetçi örgüt güçleniyordu.

İran genelinde dini dayatmaların halk nezdinde soğumalara sebep olduğu artık her yerden duyulur oldu. Bu durum rejim karşıtı örgütlere de sempatiyi ve desteği arttırıyor. Molla rejiminden soğumuş bir Azeri gencinin seküler bir güç tarafından yönetilmek istemesi, elbette olası bir iç savaşta Dinci İran’ı değil seküler Azerbaycan’ı tercih etmesine yol açacaktır. Bu yüzden bölge halkının sekülerleşmesi, milliyetçiliğin güçlenmesi için en önemli etkendir.

Tabi ki böyle bir savaşta İran’daki tek cephe Kuzeybatı İran olmayacaktır. Güneydoğu İran’da Sünni Beluciler hali hazırda 6 silahlı örgütle(3’ünün motivasyonu milliyetçilik 3’ünün motivasyonuda Sünnilik) İran’a karşı savaşıyorlar. Bunların milliyetçi olanları çoğunlukla Pakistan’da faaliyet gösterse de olası bir istikrarsızlıkta tabi ki Ağırlıklarını İran’a vereceklerdir ve Pakistan’daki büyük Beluci nüfusu da beraberlerindeki götürmeyi ihmal etmeyeceklerdir.

Milliyetçi olan Beluci örgütlerin şuan için ağırlıklarını Pakistan’a vermiş olmalarının sebebi tabi ki Pakistan’ın istikrarsız bir çökmüş devlet olması ve orada çok daha kalabalık olmaları ama olası bir istikrarsızlıkta İran’ın Pakistan’dan daha zayıf hale gelmesi Belucilerinde odak noktasını değiştirecektir elbette. Bu PKK’nın, ağırlığını Türkiye’ye verirken Suriye savaşının başlamasıyla militan odağını Suriye’ye çevirmesi gibi bir şey.

Ahmed Mewla Ebu Nahz

Çoğunluğu Şii olsa da petrol zengini Güneybatı İran’da küçük bir Arap nüfus mevcut ve Arap milliyetçiliği ile bezenmiş Ahvaz Kurtuluş Hareketi(hareketin lideri Ahmed Mewla Ebu Nahz Hollanda’nın Lahey kentinde kasım 2017’de bir suikast sonucu öldürüldü) bölgede İran’a karşı savaşıyor. Olası bir istikrarsızlıkta körfezde İran’ı karıştırmak isteyen ülkelerin beslemesi ile bu küçük ve pasif örgütün aktifleşeceğini tahmin edebiliyorsunuzdur herhalde. Zaten İran-Irak savaşından en çok etkilenen bölge burasıydı. Çünkü Arap milliyetçisi Baas Partisi yönetimindeki Irak’la yakın ilişkileri olduğu gerekçesiyle ve Saddam’ın savaşın başlarında bu bölgeyi kolayca ele geçirmesinden dolayı, İran yönetimi bölge halkına hep şüpheyle yaklaştı. Halende bu durum devam ediyor. Bölge İran petrolünün çoğunun çıktığı bölge ama en fakir ikinci eyalet. Ayrıca en kurak ve en havası kirli eyalet. Bu durum onlarda bölgelerinin bilerek geri bırakıldığı düşüncesini yerleştiriyor ve tıpkı Azerilerin Azerbaycan’la birleşme istekleri gibi onlarında Irak’la birleşme isteğinde olmasına sebep oluyor. Özellikle bu iki bölgenin futbol takımlarının taraftar gruplarının birbirlerine karşı olan destek sloganları, ortak bir hedef gayesinde oldukları için iki halkın İran sınırları içinde oldukça yakınlaştığını gösteriyor.

Kuzeydoğu İran’a baktığımızda ise Türkmenistan’dan beslenebilecek Sünni Türkmenler acaba Kuzeybatıdaki soydaşlarının mücadelesine sessiz kalırlar mı?

Veee Türklerden sonra en büyük azınlık olan Kürtler; artık nüfusları %10’u geçmiş(yarısı Şii yarısı da Sünni) ve İran’ın en hızlı büyüyen halkı(bu büyüme tıpkı Türkiye’de olduğu gibi İran’da da önemli bir gündem meselesi). İKDP ve PJAK gibi örgütler hali hazırda İran’la şuan silahlı mücadele içindeler ve istikrarsızlığa en çok susamış örgütler bunlar. Üstelik Suriye örneğinden de görüldüğü gibi Kürtler bir ülkedeki savaşa diğer ülkelerinden de aktif katılım gösteriyorlar. Yani Türkiye ve Irak’tan İran’a üst düzey militan sevkiyatı kaçınılmaz. Tabi ki Fars yerleşim bölgeleri ile aralarında Azeri bölgeleri olduğu için sanki Farslardan çok Azerilerle karşılaşırlarmış gibi geliyor. İşte bu Güney Azerbaycanlılar için belki sorun olabilir.

İşte bu patlamaya hazır diğer halklar olası bir krizde en büyük diğer fırsat. Çünkü İran ağırlığını tek bir cepheye veremeyecek ve güçlerini farklı bölgelere dağıtmak zorunda kalacak. Çünkü İran’ın Şeriatı, kavimciliğin önüne geçmekte zorlanıyor. İran, Kavimciliğin pençesinde, hemde kendi dini yorumundan azınlıklarında katılımıyla.

Tabi ki İran’ın eleman konusunda büyük bir avantajı var. Çevre ülkelerden İran’ın dini liderliğine biat etmiş örgütler, kendi yalnızlıklarından korktukları için ağabeylerinin düşmemesi adına kafalarını bu yöne çevireceklerdir elbette. Fakat İran’ın takviye kuvvetleri varsa, Azerilerin de Rusya’da, Azerbaycan’da ve Türkiye’de çok daha geniş bir hinterlandı var. İran kendi inancı için ölebilecek insanları Afganistan’dan Pakistan’dan Irak’tan Hindistan’dan toplayabilir ama Türkiye’de Rusya’da Azerbaycan’da kendi milleti için ölecek, İran’ın kendisinden bile daha kalabalık bir nüfus var.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Güney Asya Haber Arşivi ve Analizi (Ocak 2018)

2018 yılının başından bu yana tüm gözler Suriye’deki gelişmelere ve Zeytin Dalı Operasyonu’na çevrilmişken Asya Siyasetinden de önemli gelişmeler yaşandı. Bu yoğun gündemde gözden kaçan detaylar olarak Ocak Ayı Güney Asya Haber arşivini sizler için derledim.

Pakistan- ABD Eksenine Genel Bakış ve Diğer Ülkelerle Anlaşmalar

Pakistan’ın Hakkani grubuna karşı durmaması sebebiyle iyice bozulan ilişkiler, en son ABD Başkanı Donald Trump’ın 225 milyon dolarlık yardımı keseceği açıklaması ile devam etmişti. Fakat sadece bunla kalmadı ve bu rakam artmaya devam etti. Bu kısıtlama ilkten 1 milyar dolar iken, ardından zaman geçmeden 2 milyar dolara kadar artmıştı. Kısıtlamalar ABD’den gelir olsa da bu Pakistan’ın elinin boş kaldığı anlamına gelmiyor. Pakistan’ın elindeki en büyük koz, NATO’nun kendi topraklarından geçen ikmal yollarını kesmek. Peki bu seçenek ne kadar mümkün? Bunu ABD- Pakistan ilişkilerinin geçmişinde bulunan tecrübe ile değerlendireceğiz.

Afganistan- Pakistan sahasının en karışık olduğu 2011’de ilişkiler en sıkıntılı dönemlerini yaşamıştı. Amerikalı CIA ajanı Raymond Davis, 2 Pakistan vatandaşını öldürmüş ardından ilişkilerde kriz yaşanmıştı. Başka bir konu ise CIA’nin Pakistan’da sivilleri öldürdüğü bombardımanlar olmuştu. Bu olaylar sonrasında NATO’nun ikmal yollarını Pakistan tarafından kesilmişti.

Bugünle karşılaştırıp değerlendirdiğimizde, şimdiki laf atışmaları ve en fazla yaptırıma kadar gidebilen gerginliklerin bu boyuta ulaşamayacağıdır. Pakistan için bu seçenek, ABD’ye yönelik bir koz olmaktan öteye gitmeyecektir. İlişkilerin düzelip düzelmeyeceği soru işaretiyken, buna yön veren ve ilk adımları atanın ABD olması büyük ihtimaldir. Bunun sebebi ise Pakistan’ın önceden de belirttiği gibi ABD’ye muhtaç bir ülke olmaması ve yardım da istememesiydi. “Peki ABD neden adım atma gereği duyacak?” sorusu gündemimize geliyor. Bunun yanıtını Pakistan’ın müttefikleri ile olan ilişkisinin bu ikili ilişkiye yansıması ile incelemek doğru olacaktır.

İkili ilişkilerin bozulması sonrası, özellikle ABD’ye düşman ülkelerden yükselen destek mesajları ve imzalanan anlaşmalar gündeme gelmeye başladı. ABD’de farkında ki, Pakistan Güney Asya sahasında kaybedilmemesi gereken ve stratejik önemi yüksek olan bir ülkedir. Özellikle Çin ile ilişkileri ele alındığında, ABD’nin Pakistan’ı kendinden uzaklaştırması Çin’e karşı stratejik bir hatadır. Bu çıkarımı kanıtlayacak nitelikte olan haberler medyaya yansımıştı. Amerikalı yetkililer açıklamalarında, ABD’nin son hareketlerinin Pakistan’ı Çin’e daha çok yakınlaştırdığı uyarısını yaptılar.

En dikkat çekici açıklama ise yetkililerin “Bizim Pakistan’da direkt olarak devletin banka ve şirketlerine 55 milyar dolar yatırım yapma kapasitemiz yok. Fakat aynı zamanda Çin’in de dünyadaki en yüksek kalitede askeri ekipman sağlama kapasitesi yok,” açıklaması ile Çinlilerle kendilerini, Pakistan ile ilişkiler ekseninde karşılaştırmaları olmuştu.

Sadece Çin ile kalmayarak Rusya ve İran başta olmak üzere diğer ülkelerle olan ilişkiler de gündemde. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Afganistan’da yayılan terörizmin Pakistan sınırında tehdit oluşturduğunu ve her türlü yardıma hazır olduklarını belirtti. Lavrov’un önceden Pakistan’da yaptığı ziyaretlerde de helikopter ve askeri ekipman desteği sağlayacak anlaşmalar imzalanmıştı.

İran ile yapılan görüşmelerde ise uyuşturucu ticareti ve insan/ silah kaçakçılığı sorunları ile mücadele etmek için sınır güvenliğinin sürdürülmesi konusunda anlaşıldı. Pakistanlılar ise ekonomi ve güvenlik alanında işbirliğine devam edeceklerini bildirdi.

Hindistan’ın Çin ile Nükleer Gerginliği ve Sınır Anlaşmazlığı

Hindistan nükleer başlık taşıma kapasitesine sahip 5,000 kilometre menzilli Agni-V balistik füzesini Abdülkelam Adası’ndan atarak test etti. Agni-V füzesinin, kıtalararası balistik füze kapsamında en gelişmiş füze olduğu belirtiliyor. Hindistan Savunma Bakanı Nirmala Sitharaman, füzenin testlerden başarı ile geçtiğini açıkladı. Agni-V, Çin’i vurabilecek kapasitede olmakla beraber bölgede karşı taraftan endişelerin artmasına sebep oluyor. Öncesinde Himalayalar’ın doğusundaki Doklam platosunda sınır problemi yaşayan gergin ilişki, nükleer tehdit ile devam etmeyi sürdürüyor.

Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore dahil 13 ülkeyle daha Kapsamlı Nükleer  Deneme Yasağı Antlaşması’nı (CTBT) imzalamadı. Ayrıca kısa menzilli; Agni I, Agni II ve Agni-III füzeleri Pakistan’a yönelik üretilmişken, uzun menzilli Agni-IV ve Agni-V füzelerinin ise Çin’e yönelik üretildiği iddia edilmekte.

Düşmanlarına yönelik tehdit oluşturmaya odaklanan Hindistan’ın bu testinin, Japonya ile deniz tatbikatı yapması sonrasında gerçekleştirmesi dikkat çekti. Hindistan, Japonya ile sıkı müttefikliğe sahip iken aynı zamanda ABD başta olmak üzere Avusturalya ile de askeri ortaklıklara girişmek istiyor. Hindistan’a karşın önlem alınması gerektiğini belirten Çinli uzmanlar, Çin’in donanma gücünün gelişmesi gerekiyor ve bunun da Hint Okyanusu’nu Bir Kuşak Bir Yol (OBOR) projesine dahil edilmesi ile gerçekleşebileceğini söylüyorlar.

Hindistan- Çin ilişkilerinin gündemi bunla kalmamakla beraber, önceden de ciddi gerginliklere yol açmış sınır sorunu da gündemde. Problemin kendisinden çok şuan sınırdaki hareketliliklerin gündemde olduğunu ve endişe yarattığını söylemek daha doğru olacaktır.

Gelişmeler öncelikle Hindistan Ordusu Genel Sekreteri Bipin Rawat’ın açıklamaları ile başladı. Rawat, Çin’in güçlü bir devlet olmasına karşın Hindistan’ın da zayıf bir devlet olmadığını belirtti. Sınırda  Çin artan etkisine vurgu yaparak, Hint ordusunun sınırdaki gücünü daha fazla arttırmasına sebebiyet vereceğini bildirdi.

Bir diğer önemli gelişme ise Hint medyasından geldi. Çıkan habere göre, Hindistan ülkenin ki önemli sınırına 15 tabur konuşlandırmayı planlıyor. Gerginliği tırmanmasına yönelik gelişmeler devam ederken, Çin’in karşı taraftan gelebilecek her türlü adıma karşı hazırlıklı olması gerekmekte çünkü Hintliler ilişkileri düzeltebilecek adımlardan her daim kaçınıyorlar.

Hindistan’ın meydan okuyucu adımlarına karşın Çin’de karşılıksız kalmıyor. Hint istihbarat raporuna göre Çin, sınırına yeni tip takviye uygulamakta. Yeni takviyelerin sınırdaki birliklere yarar sağlaması ile beraber aynı zamanda üretilen savunma sistemlerinin kurulmasına da yardımcı olduğu belirtiliyor. Çin böylelikle sınırında askeri yapıyı güçlendirerek sınır sorunları oluşturabilme potansiyeline sahip gelişmelere yönelik tepkisini koyuyor ve Doklam platosunun her daim Çin’in kontrolü altında kalacağı mesajını veriyor.

Hindistan- İsrail İlişkileri

25 yıldır olumlu diplomatik ilişkilere sahip olan iki sıkı dost olarak bilinen Hindistan ve İsrail, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ziyareti ile tekrardan gündemde yerini tuttu. Hindistan Başbakanı Narendra Modi, İsrailli savunma sektörlerinin Hindistan’a yatırım yapmak istediğini belirtti. Özellikle savunma alanında ilişkileri ön planda tutan Hindistan, İsrail’in silah piyasasına yılda 1 milyar dolara yakın yatırım yaparak birinciliği elinde tutmakta. Bundan önce bilim, siber savunma ve güvenlik alanlarında anlaşmalar imzalanmıştı.

Ziyaretin diğer bir tarafında daha önemli bir konu bulunmakta. Bu konu tanksavar füzeleri ile alakalı.  Hindistan, İsrailli savunma şirketi Rafael’den 8,000 tanksavar füze almasını sağlayacak anlaşmayı iptal etmiş ve yerine kendi üretmek istemişti. Şimdi ise İsrail, 500 milyon dolarlık bu anlaşmanın tekrardan yürürlüğe girmesi için Hindistan’ı ikna etmeye çalışacak.

Tarafların bu sıkı dostluğuna rağmen ortak noktada birleşemedikleri konular bulunmakta. Bunlar;

1) İran: İsrail’in başta Suriye ve Lübnan’da olmak üzere Batı Asya’daki etkisinden dolayı oldukça endişe duyduğu İran, Hindistan için bir düşman olmaktan çok uzakta. Hindistan, İran’ın liman şehri olan Çabahar aracılığı ile Afganistan, Orta Asya ve Rusya’ya bağlanabilmesinden dolayı önemli stratejik bir ortaktır.

2) Çin: Bundan önce de belirtilmiş olduğu gibi, Çin ile Hindistan ciddi sorunları olan bir ikilidir. Fakat bu seferde bu İsrail için tam tersi. Bir Kuşak Bir Yol (OBOR) projesi sebebiyle Çin ile ilişkisini iyi tutan İsrail, işbirliği için oldukça istekli. Bu nedenle İsrail, Çin konusunda Hindistan ile aynı endişeleri paylaşmamaktadır.

3) Filistin: Birleşmiş Milletler’de Kudüs’ün İsrail başkenti olup olmaması konusunda Hindistan, ABD ve İsrail’e karşı oy vermişti. Hindistan sadece günümüzde değil, geçmişten bu yana Filistin ile ilişkilerini iyi tutmakta. Hindistan’ın bu oyuna karşın medyaya konuşan Hintliler, bu kararın ülkelerinin tarihsel olarak Filistin meselesinde olan duruşuna tamamen uyduğunu belirttiler. Bundan önceki Hindistan Başbakanı Pranab Mukherjee ve Dışişleri Bakanı Sushma Swaraj Filistin’e ziyarette bulunmuş ve desteklerini iletmişlerdi.

Filistin ile geçmişten bu yana değişmeyen olumlu tutumuyla diğer taraftan İsrail ile dostluğunu sarsmadan denge yaratmış olabilmesi Hindistan için politik bir başarıdır. En hassas konu olmasına rağmen aralarında hiçbir sorun oluşmamıştır. Buradan çıkarabildiğimiz sonuç, Hindistan- İsrail ilişkilerinin yazdığımız 3 yan başlıktaki konulara rağmen sarsılabilecek derecede zayıf olmadığıdır.

Hindistan’ın bilinen genel bir İslamafobik tutumu (özellikle iç politikasında) olduğu herkesçe bilinen bir gerçektir. Bunun İsrail ile olan ilişkilerinde ana bir etken olduğunu söyleyen bir çok düşünce oluşabilir fakat Filistin başlığından çıkarılabilen sonuç, savunma sektörlerinden ticarete kadar bir çok alanda gelişmiş olan ortaklıklarının ana dayanağının İslamafobi olmadığıdır ve bu dostluk Filistin meselesi ile de bozulmayacaktır.

Afganistan Sahasında Son Askeri Durumlar

ABD’nin 2017’de asker arttırarak devam eden Afganistan stratejisi, şimdi de sahaya 1000 yeni askeri danışmanla beraber drone ve askeri teçhizatlar yollatılarak devam ediyor. Bu kararları güçlendiren etkenlerden biri ise Afganistan’daki “bahar sezonu” için hazırlık. Özellikle bahar ayında artan çatışmalarda hava aracılığı ile keşif, gözetim ve istihbarat desteği sağlamak için drone’ları kullanılacak. Helikopter, kara taşıtları, ağır silahlar gibi askeri araçları da sahada kullanmayı planlayan Pentagon, 17 yıllık savaşın ardından Afganistan’daki varlığını sürdürmekte oldukça kararlı ve 2018 yılına da oldukça hazır bir şekilde giriyorlar.

Önceki senelerden daha farklı olarak IŞİD’e daha çok yoğunluk verileceği her fırsatta bildiriliyor. Özellikle keşif ve gözetim desteği ile sahada istihbarat toplayarak, Nangarhar bölgesinde IŞİD militanları ve komutanlarına karşı yapılan saldırılar oldukça arttı. 2018’e daha yeni girmişken sadece ABD değil, IŞİD de hazırlıklı girdi. 4 Ocak’ta yılın ilk geniş çaplı saldırısını her zaman olduğu gibi başkent Kabil’de yaparak, 20 sivil ve polisin ölümüne sebep oldu.

ABD’li yetkililer önümüzdeki yıllar içerisinde Suriye ve Irak’taki askerlerinin sayısının azaltılacağını söylerken aynı zamanda Amerikalı General John Nicholson, Irak ve Suriye’de başarıya ulaştıklarını ve aynısını Afganistan’da görmek istediklerini belirtmesi ABD’nin gelecekte odak noktasının Afganistan’a kayması büyük olasılık. Odak noktasını IŞİD’ten ayırmanın önceden yapılan bir hata olduğunu bildiklerinden ötürü aynı hatayı yapmama niyetindeler.

Daha çok Taliban varlığının yoğunlukta olduğu  ve ABD’nin de en çok çatışma yaşadığı bölgelerden biri olan Helmend ise Nangarhar gibi aktifliğini koruyor. Burada Taliban’ın afyon üretimi ve ayrıca ticareti de yapılmakta. Finans kaynağı olarak büyük değer taşıyan Helmend, ABD’nin yeni stratejisinde önemli bir yer tutuyor. Aynı Nangarhar gibi hava operasyonlarında ilk hedeflerden biri olan Helmend’ta da afyon üretiminin sağlandığı tarlalar hedef alınıyor.

Helmend valisi açıklamasında, Taliban’ın bölgede zayıflatıldığını fakat bölgede yerleştirilecek polis olmadığını belirtti. Ek olarak belirtmek gerekir ki bu sıkıntı sadece Helmend’a özel değil, Afganistan’ın genelinde yaşanan bir sıkıntıdır ve geçtiğimiz yaz da bu sıkıntı ile karşılaşmıştık. Bölgeler Taliban’ın elinden alınsa dahi, Afgan ordusu tek başına ve yabancı güç desteği olmadan bölgeyi en fazla 2-3 gün ellerinde tutabiliyordu. Anlaşılacağı üzere polis ve asker sıkıntısı halen devam etmektedir.

Bu problemin çözümünün yabancı desteği olmadığı net bir biçimde ortadadır. Çünkü artık NATO ve ABD askerleri asker kaybı yaşamayı ve sıcak çatışma alanlarında bulunmayı istemiyorlar. Zaten bundan dolayı ABD ayriyeten Afganistan’a askeri eğitmen yolluyor. Afgan güvenlik güçlerinin eğitimi sağlanarak, kendi başlarına ayakta durabilmelerinin sağlanması amaçlanıyor.

Genel Rapor

Özel Harekat Askeri Ordusu komutanı Afgan General Bismillah Waziri, son 10 ayda;

  • 147’si militanlara karşı olmak üzere toplam 200 operasyon gerçekleştirildiğini,
  • IŞİD de dahil olmak üzere 6,100 militanın saf dışı bırakıldığını,
  • Bu militanlardan 3,285’inin yaralı olarak ele geçirildiğini ve 443’ünün tutuklandığını, belirtti.

Ayrıca Afgan hükümeti şuanda özel kuvvetler dahil olmak üzere daha fazla askeri birlik eklemeyi düşünüyor. Bu süre zarfında mayınlar da dahil olmak üzere yüzlerce ağır silah ele geçirildi. 3 Taliban hapishanesi ise ele geçirilmiş bulunmakta.

İstanbul’dan İslamabad’a Barış Görüşmeleri

Afgan yetkililerinin yaptığı açıklamalara göre, Taliban içerisinden 5 temsilci ile gerçekleştirilen görüşmelerin ilki İstanbul’da gerçekleşti. Görüşmeler “resmi olmayan” temsilcilerle gerçekleşti. Afgan hükümetini temsilen Hizb-i-İslami partisinden önemli isimler katıldı. Görüşmeler 3 gün sürdü.

Taliban sözcüsü Zabihullah Mücahid ise görüşmeleri reddederek Taliban’ı görüşmelere temsilen kimsenin katılmadığını belirtti.

Hem Afganların hem de Talibanlıların reddettiği ve üstlenmediği görüşmeler bir nevi yok hükmünde gözükmesi sebebiyle barış görüşmeleri anlamsız kılınmakta. Bu gerçek bir yana, ABD ile yüz yüze görüşmeyi tercih eden ve Afgan hükümetini reddeden Taliban varken bu görüşmelerin sonuç vereceğini düşünmek doğru olmayacaktır.

Ayrıca Hizb-i-İslami partisinden gelen temsilcilerin ardından, Afgan medyasında da Hizb-i-İslami’nin barış görüşmeleri konusunda arabulucu rol oynama özelliğine sahip olduğu söylemleri yer aldı. Bu parti Taliban’a karşı mücadele eden bir tutum göstermesine ve Afgan hükümetine de önceden muhalif olmasına rağmen, barış görüşmelerine katılan ilk Afgan muhalif grup oldu. Ek olarak Taliban ile ideolojik benzerlikleri olduklarını da belirtelim.

Diğer barış görüşmesi ise İslamabad’ta yapıldı. Özellikle Afganistan’daki barış görüşmeleri için Pakistan’ın önemli rol oynamış olduğu da göz önüne alırsak bu görüşme daha umut verici olabilirdi. Çünkü ABD seçeneği dışında barış görüşmelerinde Taliban’ı ikna edebilecek bir diğer taraf ise Pakistan’dır.

Taliban’dan iki yetkili, Taliban lideri Hibatullah Akhundzada’nın görüşmeyi onayladığını belirtti.

KAYNAKÇA

https://timesofislamabad.com/05-Jan-2018/china-can-give-money-but-unlike-us-not-highest-quality-military-equipment-to-pakistan-us-officials-warn

https://www.ndtv.com/world-news/us-suspends-over-1-1-billion-security-assistance-to-pak-1796175

https://economictimes.indiatimes.com/news/defence/us-suspends-2-billion-military-aid-to-pakistan-over-terror-inaction/articleshow/62386728.cms

http://edition.cnn.com/2018/01/18/asia/india-icbm-tests/index.html

https://www.hindustantimes.com/opinion/india-israel-ties-25-years-later-they-still-remains-transactional/story-xtu0o1Q6wyitMJ9Ct1li4M.html

http://www.dailymail.co.uk/wires/afp/article-4782558/Indias-army-steps-troop-level-China-border-report.html

https://economictimes.indiatimes.com/news/defence/government-to-raise-15-new-battalions-for-pakistan-china-borders/articleshow/62496442.cms

https://www.indiatoday.in/india/story/intel-agencies-china-using-new-type-of-fabricated-fortification-for-defense-troops-1146935-2018-01-16

http://www.tolonews.com/afghanistan/over-6000-insurgents-killed-10-months-afghan-army

https://www.wsj.com/articles/u-s-to-turn-military-focus-on-afghanistan-as-isis-battles-ebb-1515685110

https://nation.com.pk/15-Jan-2018/turkey-hosts-afghan-peace-talks

https://www.reuters.com/article/us-pakistan-taliban/taliban-leader-approved-islamabad-meeting-on-afghan-peace-talks-sources-idUSKBN1F623B

15 Temmuz’dan Sonra Göreve Gelen Türk Büyükelçileri

0

15 Temmuz 2016 gecesi Türkiye Cumhuriyeti, terör örgütü FETÖ’nun darbe girişimine maruz kaldı. Bu başarısız darbe girişimin Türk bürokrasisine, siyasetine ve diplomasisine birçok etkisi oldu. Türkiye Cumhuriyeti Devleti hain FETÖ örgütünü tüm kurumlardan temizlemek için olağanüstü bir çaba içine girdi. Devlet kurumlarından bir bir temizlenen hainler gündemin ana maddelerinin başında gelmiş olsa da bu başarısız darbe girişiminin en büyük etkilerinden biri de Türk Diplomasisinde görüldü. Dış bağlantıları yönüyle etkili olan FETÖ terör örgütüne karşı diplomasi mecrasında da birtakım tedbirler alındı. Peki, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından göreve gelen Türk Büyükelçiler  kimdir?

15 Temmuz darbe girişiminden sonra yeni  Büyükelçiler Kararnamesiyle atanan Türk Büyükelçileri ve diplomasi kariyerlerini sizin için derledik:

Ahmet Muhtar Gün (Solda)

Birleşmiş Milletler Viyana Daimi Temsilcilisi: Ahmet Muhtar Gün

04.06.1959 tarihinde Sarıkamış’ta doğdu. 1983 yılında Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun oldu. 1986 yılında Dışişleri Bakanlığında aday meslek memuru olarak göreve başladı. 2000-2006 yıllarında Uluslararası Memur olarak Brüksel’de NATO Savunma Planlaması ve Politikası Bölüm Başkanlığı görevini yürüttü. 2010-2013 yıllarında Suudi Arabistan Büyükelçiliği yaptı. 2014’te de Müsteşar Yardımcısı oldu.

Merve Kavakçı

Malezya-Kuala Lumpur: Merve Kavakçı

 19.08.1968 tarihinde Sakarya’da doğdu. Ankara Üniversitesi, Tıp Fakültesine girdi. Burada iki yıl okuduktan sonra baş örtüsü yasağı nedeniyle okuldan ayrıldı. Daha sonra ABD‘ye giderek Texas Üniversitesinde Bilgisayar Mühendisliği eğitimi aldı. Fazilet Partisinden 18 Nisan 1999 seçimlerinde İstanbul milletvekili olarak seçildi. 2 Mayıs 1999’da TBMM’de and içme törenine başörtülü gelince meclisten çıkartıldı. Bakanlar kurulu kararıyla ABD vatandaşı olduğunu bildirmediği için vatandaşlıktan çıkartıldı. 1999 yılında ABD’ye yerleşti.  28 Mayıs 2001 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine, Türkiye aleyhine dava açtı ve kazandı. Washington’da, George Washington Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Fakültesinde öğretim üyesi olarak görev yaptı. Halen Üsküdar Üniversitesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesidir. 3 Temmuz’da Resmi Gazetede yayımlanan Bakanlar Kurulu kararı ile yeniden T.C. kimliğine kavuştu. Ayrıca, ‘Dünyanın En Etkili 500 Müslümanı’ ödülüne de sahiptir.

Japonya-Tokyo: Murat Mercan

14.01.1959′ tarihinde Ağrı’da doğduBoğaziçi Üniversitesi, Mühendislik Fakültesi, Endüstri Mühendisliği Bölümünü bitirdi. Adalet ve Kalkınma Partisi Kurucu Üyesidir. 23. Dönem’de Türkiye Büyük Millet Meclisi Dışişleri Komisyonu Başkanı oldu. 17 Kasım 2017 tarihi itibarıyla Tokyo Büyükelçisidir.

Serap Özcoşkun

Bolivya-La Paz: Serap Özcoşkun

 02.01.1962 tarihinde Ankara’da doğdu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Kamu Yönetimi Bölümünden mezun oldu. 1988-1991 yıllarında Stuttgart Başkonsolosluğu, Başkonsolos Vekili ve Yardımcılığı yaptı. 1995-1997 Hamburg Türk Başkonsolosluğunda Konsolos oldu. 2001-2005 İtalya Büyükelçiliği Danışmanlığı yaptı. 2017’de Bolivya’ya Büyükelçi olarak atandı.

Ersin Erçin

Güney Kore-Seul: Ersin Erçin

21.01.1958 tarihinde Ankara’da doğdu. 1980 yılında Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezun oldu. 1981 yılında Dışişleri Bakanlığında görev almaya başladı. 2009-2013 yıllarında Brezilya Büyükelçisi olarak görev yaptı, 2010 yılında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, Avrupa Güvenlik İşlerinden sorumlu özel danışmanı olmuş, 2014 yılında Asya-Pasifik’ten sorumlu İkili Siyasi İşler Genel Müdürü oldu.

Mustafa Yurdakul (Solda)

Pakistan-İslamabad: Mustafa Yurdakul 

30 Mayıs 1972 tarihinde doğdu.  Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezun oldu. 1994 yılında Dışişleri Bakanlığına girmiştir. 2010-2012 yıllarında Sofya Büyükelçiliği Birinci Müsteşarı, 2012-2014 yılları arasında Sofya Büyükelçiliği Elçi-Müsteşarı (Misyon Şefi Yardımcısı) oldu. 2014-2017 yılları arasında Ortadoğu (Suriye-Lübnan İkili Siyasi İlişkiler) Genel Müdür Yardımcısı olarak görev yaptı. 29 Aralık 2017 tarihi itibarıyla İslamabad Büyükelçisidir.

Başak Türkoğlu

Malta-Valetta: Başak Türkoğlu

1968’de Ankara’da doğdu. Ortadoğu Teknik Üniversitesinde lisans, Bilkent Üniversitesinde yüksek lisans eğitimi aldı. 1990 yılında Dışişleri Bakanlığında görev yapmaya başladı.  2005-2009 yıllarında Avrupa Konseyi nezdinde Türkiye Daimi Temsilciliğinde müsteşar, 2009-2012 yılları arasında Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi Daire Başkanlığı yaptı. 2014 yılında Türkiye Cumhuriyeti Kuala Lumpur Büyükelçisi oldu.

Hasan Ulusoy (Sağda)

Bulgaristan-Sofya: Hasan Ulusoy

15.09.1966 tarihinde Giresun’da doğdu.  İstanbul Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Kamu Yönetimi Bölümünden üçüncülük derecesiyle mezun oldu. 1991’de Dışişleri Bakanlığına girdi. 2008-2011 yılları arasında Avrupa Konseyi Daimi Temsilci Yardımcılığı yaptı.  2012–2014 tarihleri arasında Nijer Büyükelçisi oldu. 21 Kasım 2017 tarihi itibarıyla Bulgaristan Büyükelçisidir.

Oğuzhan Ertuğrul (Solda)

Afganistan-Kabil: Oğuzhan Ertuğrul

1968’de Siirt’te doğdu. Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümünden 1990 yılında mezun oldu. 2002-2006 yılları arasında Washington Büyükelçiliğinde Başkatip ve Müsteşarı görevlerinde bulundu. 2013-2017 yılları arasında Dışişleri Bakanlığında elçi unvanıyla NATO ve Avrupa-Atlantik Güvenlik ve Savunma İşleri Genel Müdür Yardımcısı oldu. 30 Kasım 2017 tarihi itibarıyla Kabil Büyükelçisidir.

Gabon-Libreville: Süphan Erkula 

26.07.1956 tarihinde Balıkesir’de doğdu. Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesinden 1978 yılında mezun oldu.  2004-2009 yıllarında Arnavutluk Büyükelçisi olarak görev yaptı. 2004-2009 yıllarında Arnavutluk Büyükelçisi görevinde bulundu. 15 Ocak 2018 itibarıyla Gabon Büyükelçisidir.

Emre Yunt

İsveç-Stockholm: Emre Yunt

05.05.1962 tarihinde Ankara’da  doğdu.  Orta Doğu Teknik Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Kamu Yönetimi Bölümünden mezun oldu. 2009-2013 tarihleri arasında Katar Büyükelçisi olarak görev yaptı. 15 Kasım 2017 tarihi itibarıyla İsveç Büyükelçisi görevine geldi.

Levent Gümrükçü

Belçika-Brüksel: Levent Gümrükçü

 1968 yılında Ankara’da doğdu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun oldu. 1990 yılında Dışişleri Bakanlığına girdi.  2006 yılında Birleşmiş Milletler nezdinde Türkiye Daimi Temsilciliğinde müsteşar olarak atandı daha sonra birinci müsteşarlığa terfi etti.  2014-2017 tarihleri arasında Tiflis Büyükelçisi olarak görev üstlendi. 30 Kasım 2017 tarihi itibarıyla Brüksel Büyükelçisi olarak görev yapmaktadır.

Süleyman Gökçe

Guatemala-Guatemala: Süleyman Gökçe 

Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümünü 1989 yılında bitirdi, Oxford Üniversitesi, Dış Politika Programından sertifika elde etti. 2013 – 16 Kasım 2017 tarihlerinde Bulgaristan Büyükelçisi olarak görev yaptı. Aralık 2017 itibarıyla Guatemala büyükelçisi olarak görev yapmaktadır.

Ela Görkem Gökçe

Dominik Cumhuriyeti-Santo Domingo: Ela Görkem Gökçe

  Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Fransa’daki Ulusal İdare Okulunu bitirmiştir. 1993 yılından itibaren Dışişleri Bakanlığında kariyerine başlamıştır. 2009-2011 yılları arasında Birleşmiş Milletler Cenevre Ofisi nezdinde, Türkiye Daimi Temsilciliğinde Müsteşar olmuştur.  1 Aralık 2017 tarihinde, Dominik Cumhuriyeti Büyükelçisi oldu. 1 Ocak 2018 tarihi itibarıyla Macaristan Büyükelçisidir.

Akif Oktay

Macaristan-Budapeşte: Akif Oktay

 1985 yılında Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezun oldu.  Aynı yıl Dışişleri Bakanlığına girmiştir. 2002-2005 yıllarında Bingazi Başkonsolosluğu yaptı.  2011-2015 yılları arasında Vietnam Büyükelçisi olarak görev yaptı.

Bahreyn-Manama: Kemal Demirciler.

Ekvator Ginesi-Malabo: Şebnem Cenk.

Gürcistan-Tiflis: Ceren Yazgan.

Merkeze Çekilen Büyükelçiler;

  • Birleşmiş Milletler (BM) Viyana Ofisi nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Daimi Temsilcisi Büyükelçi Emine Birnur Fertekligil,
  • Tokyo Büyükelçisi Ahmet Bülent Meriç (Japonya),
  • Stockholm Büyükelçisi Ömer Kaya Türkmen (İsveç),
  • Brüksel Büyükelçisi Mehmet Hakan Olcay (Belçika),
  • Kuveyt Büyükelçisi Salih Murat Tamer,
  • Bogota Büyükelçisi Engin Yürür (Kolombiya),
  • Guatemala Büyükelçisi Vehbi Esgel Etensel,
  • İslamabad Büyükelçisi Sadık Babür Girgin (Pakistan),
  • Karakas Büyükelçisi Şule Öztunç (Venezuela),
  • Manama Büyükelçisi Hatun Demirer (Bahreyn),
  • Kito Büyükelçisi Korkut Güngen (Ekvator),
  • Windhoek Büyükelçisi Deniz Çakar (Namibya),
  • Pekin Büyükelçisi Ali Murat Ersoy (Çin),
  • Antananarivo Büyükelçisi Volkan Türk Vural (Madagaskar),
  • Harare Büyükelçisi Kadir Hidayet Eriş (Zimbabve),
  • Kabil Büyükelçisi Ali Sait Akın (Afganistan)
  • Encemine Büyükelçisi Serdar Cengiz (Çad).
Stratejik Ortak Haber Masası – Mahmut Nedim SUİÇMEZ, Nurullah ATİLLA

DEAŞ Cephesinde Son Durum

Hatırlanacağı üzere, 2016 yılının sonlarına doğru Kuzey Irak’ta başlatılan Musul Operasyonu ve sonrasında, Irak’ın ve Suriye’nin Kuzey’i yani Ülkemizin Güneyi, DEAŞtan temizlemişti. Operasyondan sonra DEAŞ medyada yer almadı ve konuşulmadı.

Peki DEAŞ’ta son durum nedir?

  • İran Ruhani Lideri Ali Hamaney, Başkent Tahran’da yaptığı açıklamada Irak’tan ve Suriye’den arındırılan DEAŞın, Afganistan’a taşındığını açıkladı. Konuşmalarında Hamaney şu tespitleri yaptı: “ABD, DEAŞı Afganistan’a taşıyarak bölgede kendi varlığına gerekçe oluşturmaya ve İsrail’in güvenliğini sağlamaya çalışıyor.” dedi. Ayrıca Hamaney, ABD destekli terör örgütlerinin Şia ve Sünni ayrımı yapmadan bölge halkına zulüm yaptığını ve bu sayede İsrail’i unutturmaya çalıştığını belirtti.
  • Rusya’nın Afganistan Özel Temsilcisi Zamir Kabulov, “Rusya, Afganistan’da DEAŞ’ın yükselişi hakkında alarm zillerini çalan ilk ülkelerden biri oldu. DEAŞ, ülkedeki gücünü son dönemde önemli ölçüde artırdı. Tahminlerimize göre, militanların sayısı 10 bini geçiyor ve Suriye’yle Irak’tan yeni savaşçıların gelişiyle birlikte bu sayı artmaya devam ediyor” dedi.
  • DEAŞ, Afganistan’da çocuk militanlar yetiştirmeye başladı.
  • Afganistan’ın eski Devlet Başkanı Hamid Karzai, bir süre önce yaptığı açıklamada ülkesinde terör örgütü DEAŞın varlığının ABD’nin projesi olduğunu söyledi.
  • New York Times, DEAŞlı teröristlerin Suriye’de köşeye sıkıştığını, kaçmak için ise kadın kılığına girdiğini ve ülkede kalmayı sürdüren örgüt üyelerinin de yeraltına yöneldiğini açıkladı.
  • ABD’nin yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesinde, Pakistan’da terör örgütlerinin faaliyet gösterdiği iddiası yer almıştı. Son gelişmeler, Türkiye, Avrupa, Orta Asya Cumhuriyetleri, Afganistan ve Pakistan’ı birbirine bağlayacağının, dünyanın en büyük ulaşım ve ticaret projesi olarak görülen Çin’in ‘Tek Kuşak- Tek Yol’ projesinin hedef tahtasına konulduğunun, Afganistan’a yerleştirilen DEAŞ militanları ile projenin baltalanmak istendiğinin işaretlerini veriyor.
  • Afganistan’da DEAŞ, Polis ve Taliban arasında çatışmalar çıktığı biliniyor.
  • Afganistan’da son bir ayda Taliban ve DEAŞ saldırılarında çoğunluğu sivil 282 kişi hayatını kaybetti, 500’den fazla kişi yaralandı.
  • PKK’da, boşta kalan DEAŞlıları Afrin’e taşıyarak eğitim verdi. ÖSO’nun Özel Operasyonlar Komutanı Cemil Karmo, DEAŞlıların 1 hafta önce kamplara taşındığını açıkladı. DEAŞlılar YPG saflarında savaşacak.
  • Geçtiğimiz hafta Mersin İl Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerinin düzenlediği operasyonla 2 DEAŞlı tutuklandı.
  • 7 gün önce İçişleri Bakanlığının yaptığı açıklamaya göre, aralarında kırmızı kodla aranan DEAŞlı bir terörist olmak üzere 28 terörist etkisiz hale getirildi.
  • İstanbul İstihbarat ve Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri bugün yaptığı operasyonda, DEAŞa yardım eden 5’i Türk, 77’si yabancı 82 DEAŞlı tutuklandı. Teröristlerin eylem hazırlığında olduğu belirlendi.

5 Bölümden Oluşan DEAŞ Arşivi

https://stratejikortak.com/2017/08/isid-hakkinda-bilgi.html

Zeytin Dalı Harekatı: Muhalifler Kimlerden Oluşuyor?

Türk Silahlı Kuvvetlerinin Zeytin Dalı Harekatı’nı birlikte yürüttüğü Suriye’li muhalifler hangi  gruplardan oluşmaktadır? Milli Suriye Ordusu çatısı altında birleşmiş olan Suriye’li muhaliflerin askeri kapasitesi ne kadar? Dikkat çeken özellikleri ve diplomatik ilişkileri nelerdir? İşte ayrıntılar…

Kaynak: Suriye Gündemi

Zeytin Dalı Harekatına Katılan Muhalif Gruplar

  • 1. Tümen(Milli Ordu)
  • 2.Tümen(Milli Ordu)
  • 3. Tümen(Milli Ordu)
  • Liva Sukur el Şimal
  • Ahrar el Şarkiyye
  • Ceyş el Nukba
  • Feylak uş Şam
  • Sultan Süleyman Şah
  • Sultan Mehmed Fatih
  • El Vakkas Tugayı
  • Cephe Şamiye
  • Muntasır Billah Tugayı
  • Sultan Murat Tugayı
  • Ceyş el Şimal
  • Semerkand Tugayı
  • 23. Tümen
  • 9. Tümen
  • Fevc el Mustafa
  • Liva el Evvel Magavir
  • Liva Usud el Fatihin

Geçtiğimiz aylarda Suriye’de 2012 yılından beri Esad rejimine karşı devam eden mücadelede önemli bir gelişme yaşanmıştı. Uzun zamandır kurulması planlanan “Milli Suriye Ordusu”, Ceyş el Vatani adı altında kısa zaman önce resmen kuruldu.

ABD Tehdit Etmişti

Milli Suriye Ordusu kurulması yönünde çalışmalar başlatan muhalif unsurlar geçmişte ABD tarafından tehdit edilmişti. Eylül 2017’de muhalif kesimin üst düzey liderleri ile Ürdün’de bir araya gelen ABD’li yetkililer “Eğer Esad’a ve PKK/PYD’ye karşı sahadaki tüm askeri unsurlarınızı çekmez ve IŞİD’e karşı PKK/PYD ile ortak hareket etmezseniz ambargoya maruz kalırsınız ve Suriye’nin geleceğinde yer alamazsınız!” tehdidinde bulunmuşlardı.

Ancak  muhalifler, Pentagon kaynaklı tüm tehditlere rağmen devrim ruhuna bağlı kalacaklarını ve özgür bir Suriye için mücadelelerini sürdüreceklerini beyan etmişti. Muhaliflerce yapılan açıklamalarda özellikle “Türkiye’nin içinde yer almayacağı herhangi bir planda biz de yer almayız.” vurgusu dikkat çekmişti.

Türkiye Öncülüğünde Kuruldu

ABD’nin tüm tehditlerine rağmen kuruluş çalışmaları devam eden milli ordu, Türkiye’nin öncülüğünde Ceyş el Vatani adı altında bir araya gelerek resmen kuruldu. 30’dan fazla muhalif grubun bir araya gelmesiyle kurulan ordu, bugüne kadar Suriye’de kurulan en büyük muhalif askeri yapı olma özelliğine sahip.

Halep, İdlip, Humus, Hama, Rakka, Haseke, Deyrizor ve Lazkiye’li savaşçılardan müteşekkil milli ordu toplamda 22 binden fazla savaşçıya sahip. Türkiye öncülüğünde kurulan bu çatı yapıya Suriye Geçici Hükümet Başbakanı ve Savunma Bakanı Cevad Ebu Hatab liderlik ediyor.

“Zeytin Dalı Harekatı”na Katılıyorlar

Ceyş el Vatani, toplam 22 bin askeri mevcudunun büyük bölümü ile “Zeytin Dalı Harekatı” kapsamında TSK’ya destek veriyor. Özellikle Fırat Kalkanı Harekatı sonrası askeri eğitimleri büyük ölçüde tamamlanan muhalif unsurlar Zeytin Dalı Harekatı akabinde yapılması planlanan Tel Abyad ve Münbiç Operasyonlarına da fiilen katılarak TSK’ya destek verecekler.

Milli Suriye Ordusu Ceyş el Vatani, askeri gücünün yanında muhtemel diplomatik etkisi ile de dikkat çekiyor. Suriye’nin geleceğinin görüşüldüğü Cenevre Zirvelerinde de söz sahibi olması beklenen Ceyş el Vatani bünyesinde 3 Türkmen Tugay da yer alıyor;

  • Doğan Süleyman komutasındaki Sultan Mehmed Fatih Tugayı,
  • Firas Paşa tarafından kurulan Muntasırbillah Tugayı,
  • Mahmud Hacı Hasan komutasındaki Sultan Murad Tugayı.

ABD’nin Terör Örgütü Planı

Suriye’de muhalefet cephesinde bu gelişmeler yaşanırken, bölgede terör örgütlerine destek vermekten bir türlü vazgeçmeyen ABD yönetimi ise yeni bir terör örgütü kuruyor. ABD’nin PYD/PKK eliyle Haseke ve Deyrizor’da 3 adet kamp tahsis ettiği “Ceyş el Suriye el Cedit” in (Yeni Suriye Ordusu) SGD adı altında kamufle olmaya çalışan terör örgütünün yerini alması planlanıyor. 

PYD/PKK kadrolarından 2500 terörist ABD tarafından Ceyş el Suriye el Cedit kadrosuna tahsis edilirken, yeni kurulan terör örgütünün yönetici kadrosundan kamuflaj ve flamasına kadar tüm planlamasının Brett McGurk tarafından yapıldığı iddialar arasında.

30 bin kişilik bir güç haline gelmesi planlanan yeni terör örgütü Ceyş el Suriye el Cedit hakkında Yeni Şafak’a açıklamalarda bulunan Haseke Eski Valisi Muhammet Şimali; “ABD’nin Suriye Demokratik Güçleri üzerinden sürdürdüğü aldatmaca ve PKK ile kurduğu ilişki tamamen alenileşti, Pentagon bir süredir alternatif arayış içerisinde idi ve Yeni Suriye Ordusu bu amaçla hazırlanıyor, yakın bir dönemde sahaya sürülebilir” dedi. Açıklamasında yeni kurulan örgütün doğrudan Kandil tarafından yönetileceğinin altını çizen Şimali, ABD’nin yeni terör örgütü için “Arap aşiretlerden oluşuyor” şeklinde propaganda yürüteceğini de iddia etti.

 

https://stratejikortak.com/2016/10/suriye-ic-savasi.html

Stratejik Ortak Haber Masası – Mahmut Nedim SUİÇMEZ

PYD/PKK’nın Elindeki Amerikan Silahları

Suriye‘nin kuzeyinde, Türkiye’nin ‘dostu ve müttefiki’ olan ABD, kendisinde de terör örgütü kabul ettiği PKK’nın Suriye uzantısı PYD’ye açıktan destek vererek ve sahada birlikte savaşarak, hem uluslararası hukuku hemde NATO Anlaşmasını ihlal ediyor.

NATO Anlaşması üyelerin birbirinin güvenliğini güçlendirme sorumluluğu getiriyor.

ABD ise PKK’ın Suriye’nin beşte birine yayılıp, Türkiye’ye karşı büyük tehdide dönmesine neden oldu.

YPG armalı ABD Askerleri

PKK artık NATO üyesi Türkiye’ye yine NATO üyesi ABD yapımı silahlarla saldırabiliyor.

Peki ABD’nin PYD/PKK’ya verdiği silahlar neler?

BGM-71 TOW-Anti tank füzeler.
FGM 148 Javelin anti tank füzeleri (Türkiye istedi ABD satmadı).
Çoklu roketatarlar ve roketatar rampaları.
MK19 Bomba atar.
80 ve 120 mm havan topları.
M4 Cabrine ve M16 piyade tüfekleri.
Humwee tipi askeri araçlar.
İnsansız küçük hava gözlem araçları.
Cougar tipi zırhlı personel taşıyıcılar.

 

Kaynak: AA, Stratejikortak.com