Fırat Kalkanı Harekatı‘nın sona ermesinden tam 295 gün sonra Afrin’e yönelik başlayan Zeytin Dalı Harekatı kapsamında terör örgütü PKK’nın Suriye uzantısı YPG’nin bölgeden temizlenmesi hedefleniyor. Peki, Zeytin Dalı Harekatı kapsamında kaç km sınır terör örgütü PYD/PKK’dan temizlendi? Terör örgütünden temizlenen alan ne kadar? Zeytin Dalı Harekatı’nda kaç terörist etkisiz hale getirildi? Zeytin Dalı Harekatı’na ilişkin kazanımlar ve kazanım oranları ne kadar?
Zeytin Dalı Harekatı Saha Verileri
Harekata ilişkin güncel bilgiler, infografikler, videolar ve haftalık saha raporları ve saha bilgileri bu başlık altında güncelleniyor…
11 Mart 2018 İtibariyle Afrin’de Teröristlerden Temizlenen Alan
Zeytin Dalı Harekatı kapsamında bugüne kadar terör örgütünden temizlenen alanlar ve oranları aşağıdaki gibidir;
20 Ocak-18 Şubat: 268 km2
19-23 Şubat : 147 km2
24 Şubat-2 Mart : 200 km2
3-9 Mart : 200 km2
10-11 Mart : 135 km2
Zeytin Dalı Harekatı kapsamında 11 Mart 2018 gününe kadar toplamda 950 km alan terör örgütü PYD/PKK’dan temizlendi. Harekat öncesi terör alanı toplam 2270 km2 idi. Türk Silahlı Kuvvetleri ve ÖSO, harekatın 51. günü itibariyle Afrin’in toplam %41.8’ini teröristlerden temizledi.
Zeytin Dalı Harekatı İlk 50 Gün – TSK ve ÖSO’nun İlerleyişi (Video)
Zeytin Dalı Harekatı 50. gününde hızla ve başarıyla devam ediyor. Afrin merkez’e olan mesafe artık metreler ile ölçülüyor. Harekatın başlangıcından bu yana TSK ve ÖSO’nun sahadaki ilerlemesini sizler için derledik.
Zeytin Dalı Harekatı Haftalık Saha Raporu İnfografik – Kaynak: Stratejik Ortak
Zeytin Dalı Harekatı 7. haftasında başarıyla devam ediyor. Harekatın 3-9 Mart 2018 tarihlerini kapsayan son haftasında sahadaki veriler şu şekilde;
Etkisiz hale getirilen terörist sayısı 761
PYD/PKK’dan temizlenen alan 200 km2
PYD/PKK’dan temizlenen nokta sayısı 45
Son haftanın verileriyle birlikte harekat kapsamında sahadaki kazanımlarımız ve kazanım oranlarımız ise şu şekilde;
Etkisiz hale getirilen terörist sayısı 3195, etkisiz hale getirilen terörist oranı %31,95
PYD/PKK’dan temizlenen sınır hattı 147 km, PYD/PKK’dan temizlenen sınır oranı %100
PYD/PKK’dan temizlenen alan 815 km2, PYD/PKK’dan temizlenen alan oranı %35,90
Zeytin Dalı Harekatı Haftalık Saha Raporu İnfografik – Kaynak: Stratejik Ortak
Harekatın ilk haftasında 343 terörist etkisiz hale getirildi, 333 terör hedefi imha edildi, 22 nokta PYD/PKK terör örgütünden kurtarıldı.
Harekatın 2. haftasında 480 terörist etkisiz hale getirildi, 185 terör hedefi imha edildi, 6 nokta PYD/PKK terör örgütünden kurtarıldı.
Harekatın 3. haftasında 239 terörist etkisiz hale getirildi, 44 terör hedefi imha edildi, 12 nokta PYD/PKK terör örgütünden kurtarıldı.
Harekatın 4. haftasında 466 terörist etkisiz hale getirildi, 65 terör hedefi imha edildi, 21 nokta PYD/PKK terör örgütünden kurtarıldı.
Harekatın 5. haftasında 380 terörist etkisiz hale getirildi, 155 terör hedefi imha edildi, 41 nokta PYD/PKK terör örgütünden kurtarıldı.
Harekatın 6. haftasında 503 terörist etkisiz hale getirildi, 142 terör hedefi imha edildi, 18 nokta PYD/PKK terör örgütünden kurtarıldı.
Zeytin Dalı Harekatı Haftalık Saha Raporu İnfografik – Kaynak: Stratejik Ortak
Zeytin Dalı Harekatı 6. haftasında başarıyla devam ediyor. Harekatın 24 Şubat-2 Mart 2018 tarihlerini kapsayan son haftasında sahadaki veriler şu şekilde;
Etkisiz hale getirilen terörist sayısı 503
PYD/PKK’dan temizlenen sınır hattı 26,75 km
PYD/PKK’dan temizlenen alan 200 km2
PYD/PKK’dan temizlenen nokta sayısı 18
Son haftanın verileriyle birlikte harekat kapsamında sahadaki kazanımlarımız ve kazanım oranlarımız ise şu şekilde;
Etkisiz hale getirilen terörist sayısı 2434, etkisiz hale getirilen terörist oranı %24,34
PYD/PKK’dan temizlenen sınır hattı 147 km, PYD/PKK’dan temizlenen sınır oranı %100
PYD/PKK’dan temizlenen alan 615 km2, PYD/PKK’dan temizlenen alan oranı %27,10
PYD/PKK’lı Teröristlerin ATAK Helikopteri ile Etkisiz Hale Getirilme Anı
02 Mart 2018:Zeytin Dalı Harekatı’nın 42. günü itibariyle;
Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli, Zeytin Dalı Harakatı ile ilgili olarak “Maalesef 41 Türk Silahlı Kuvvetlerimizden, 116 ÖSO mensubu olmak üzere toplam 157 şehidimiz vardır” açıklamasını yaptı.
Afrin’in batısında tespit edilen PYD/PKK’lı 9 terörist ATAK helikopterleriyle yapılan atışlar sonucunda etkisiz hale getirildi.
27 Şubat 2018: Zeytin Dalı Harekatı’nın 39. günü itibariyle;
Zeytin Dalı Harekatı öncesi muhtemel terörist varlığı 10.000, etkisiz hale getirilen terörist sayısı 2083, etkisiz hale getirilen terörist oranı %20,83
Zeytin Dalı Harekatı öncesi Afrin’de PYD/PKK alanı 2270 km2, terör örgütünden temizlenen alan 590 km2 , terör örgütünden temizlenen alan oranı %25,9
Türkiye-Afrin sınırında terör örgütünden temizlenen sınır hattı 147 km, terör örgütünden temizlenen sınır oranı %100.
Zeytin Dalı Harekatı planlandığı şekilde başarıyla devam etmektedir.
Zeytin Dalı Harekatı Haftalık Saha Raporu İnfografik – Kaynak: Stratejik Ortak
Zeytin Dalı Harekatı’nın 37. günüde sahada önemli gelişmeler yaşandı. Kuzey sınırımız tamamen PYD/PKK terör örgütünden arındırıldı. PYD/PKK varlığının olduğu tek bölge şuan için batı cephesinde Şeyh Hadid Bölgesi. An itibariyle harekata ilişkin veriler ise şu şekilde;
Zeytin Dalı Harekatı öncesi Türkiye-Afrin sınır hattı 147 km, temizlenen sınır hattı 134,4 Km, temizlenen sınır hattı oranı %91,4
Zeytin Dalı Harekatı öncesi Afrin’de PYD/PKK alanı 2270 km2, temizlenen alan 500km2, temizlik oranı %22,0
Zeytin Dalı Harekatı öncesi muhtemel terörist varlığı 10.000, etkisiz hale getirilen terörist sayısı 2021, etkisiz hale getirilen terörist oranı %20,21
Zeytin Dalı Harekatı Haftalık Saha Raporu İnfografik – Kaynak: Stratejik Ortak
Zeytin Dalı Harekatı 5. haftasında başarıyla devam ediyor. Harekatın 17-23 Şubat 2018 tarihlerini kapsayan son haftasında sahadaki veriler şu şekilde;
Etkisiz hale getirilen terörist sayısı 380
PYD/PKK’dan temizlenen sınır hattı 27,25 km
PYD/PKK’dan temizlenen alan 147 km2
PYD/PKK’dan temizlenen nokta sayısı 41
Son haftanın verileriyle birlikte harekat kapsamında sahadaki kazanımlarımız ve kazanım oranlarımız ise şu şekilde;
Etkisiz hale getirilen terörist sayısı 1931, etkisiz hale getirilen terörist oranı %19,31
PYD/PKK’dan temizlenen sınır hattı 120,25 km, PYD/PKK’dan temizlenen sınır oranı %81,80
PYD/PKK’dan temizlenen alan 415 km2, PYD/PKK’dan temizlenen alan oranı %18,30
PYD/PKK Terör Konvoyunun İmha Görüntüleri
22 Şubat 2018 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı tarafından Afrin’de PKK/KCK/PYD-YPG ve DEAŞ terör örgütlerine ait 30-40 araçtan oluşan konvoyun vurulduğu bildirildi. TSK topçu birlikleri harp tarihine geçecek bir başarıya imza atarak dinamik hedefleri top atışları ile imha etmeyi başardı. Bu başarılı operasyonun ardından Güvenlik ve Terör Uzmanı Abdullah AĞAR’ın aktardığına göre operasyona katılan bir asker; “Biz Reyhanlı’da terörist roketiyle evinde şehit düşen 17 yaşındaki Fatma’nın topçusuyuz.” ifadelerini kullandı.
Zeytin Dalı Harekatı İlk 30 Gün Saha Raporu İnfografik – Kaynak: Stratejik Ortak
İlk 30 Gün Saha Verileri ve Oranlar
Türkiye-Afrin sınır hattı toplam 147 km’den oluşmaktadır. Zeytin Dalı Harekatı kapsamında ilk 30 günlük süreçte Cinderes bölgesinde 24 km sınır hattı PYD/PKK terör örgütünden temizlendi. Bu sayı Raco bölgesi için 39 km, Şenkal-Bülbül-Şeyh Horoz bölgesi için 23 km, Burseya bölgesi için ise 7 km. Bu verilere bakılacak olursa harekat kapsamında ilk 30 günde Türkiye-Afrin sınır hattında temizlik oranı %63,2.
Zeytin Dalı Harekatı başlamadan önce Afrin’de toplamda 2270 km2 bölge PYD/PKK terör örgütünün işgali altındaydı. Harekatın ilk 30 gününde Cinderes bölgesinde 53 km2, Raco bölgesinde 127 km2, Şenkal-Bülbül-Şey Horoz bölgesinde 73 km2, Burseya bölgesinde 15 km2 terör örgütünden temizlendi. Toplamda harekat kapsamında ilk 30 günde 268 km2 terör örgütünden temizlendi. Bu verilere bakılacak olursa harekat kapsamında ilk 30 günde Afrin’in %11.8’i terör örgütünden temizlenmiş oldu.
Operasyon öncesinde Afrin bölgesinde ortalama 10.000 PYD/PKK mensubu teröristin var olduğu değerlendiriliyordu. Harekat kapsamında ilk 30 günde 1614 terörist etkisiz hale getirildi. Buna göre ilk 30 günde etkisiz hale getirilen terörist oranı %16,14 oldu.
ABD’nin Terör Örgütüne 2018-2019 Yıllarında Vermeyi Planladığı Destek
2018 Mali Yılı Toplamı
500 Milyon $
Silah ve Ekipmana Ayrılan Bütçe
393 Milyon $
30 Bin Teröristin Eğitim Masrafına Ayrılan Bütçe
107 Milyon $
2019 Mali Yılı Toplamı
550 Milyon $
Silah ve Ekipmana Ayrılan Bütçe
250 Milyon $
Teröristlerin Eğitimine Ayrılan Bütçe
300 Milyon $
2018 Yılı İçinde Yapılması Planlanan Silah Yardımı
Kalaşnikof Piyade Tüfeği
12.000 Adet
Makineli Tüfek
6.000 Adet
Ağır Makineli Tüfek
3500 Adet
RPG_7 Mühimmatı
3.000 Adet
Havan Topu
235 Adet
AT-4 Tanksavar Füzesi( ABD Yapımı)
1.000 Adet
SPG-9 Tanksavar Füzesi(Rus Yapımı)
1.000 Adet
Keskin Nişancı Tüfeği
100 Adet
PV-7 Gece Görüş Dürbünü
450 Adet
Kızılötesi Lazer Aydınlatıcı Dürbünü
150 Adet
Zeytin Dalı Harekatı İnfografik – Kaynak: Stratejik Ortak
Haftalık Saha Verileri (İlk 4 Hafta)
Zeytin Dalı Harekatı Türk Hava Kuvvetlerinin tarihe geçecek derecede başarılı hava operasyonları ile başladı. %96 isabetle terör hedefleri başarılı bir şekilde imha edildi. İlk iki haftalık raporlara baktığımız zaman imha edilen terör hedeflerinin sayısı diğer dönemlerden çok daha fazla. İkinci haftanın ardından hava harekatları azaldı ve kara ilerleyişine ağırlık verildi. Operasyonun 4. haftası ise harekatın en başarılı safhalarından biriydi. Özellikle harekatın 27. günü yani 15/02/2018 günü harekatın en başarılı günlerinde biri oldu. Harekatın ilk üç haftasında Batı cephesinde Raco’da ve Güney cephesinde Cinderes’de karşılaşılan mukavemet büyük ölçüde aşıldı. İlk 4 haftanın saha verilerine bakılacak olursa;
Harekatın ilk haftasında 343 terörist etkisiz hale getirildi, 333 terör hedefi imha edildi, 22 nokta PYD/PKK terör örgütünden kurtarıldı.
Harekatın 2. haftasında 480 terörist etkisiz hale getirildi, 185 terör hedefi imha edildi, 6 nokta PYD/PKK terör örgütünden kurtarıldı.
Harekatın 3. haftasında 239 terörist etkisiz hale getirildi, 44 terör hedefi imha edildi, 12 nokta PYD/PKK terör örgütünden kurtarıldı.
Harekatın 4. haftasında 466 terörist etkisiz hale getirildi, 65 terör hedefi imha edildi, 21 nokta PYD/PKK terör örgütünden kurtarıldı.
Zeytin Dalı Harekatı İlk 25 Gün – TSK ve ÖSO’nun İlerleyişi (Video)
Stratejik Ortak Haber Masası – Mahmut Nedim SUİÇMEZ
1- Afganistan’da Gerçekleşen Saldırıların Arka Planı
Ocak ayı Afganistan’da hem Taliban hem de IŞİD tarafından gerçekleştirilen saldırılarla geçmişti. Bu saldırıların durmadan artarak devam etmesi sadece terör örgütlerinin suçu değil, Afgan hükümetinin eksiklerinin de payı vardı. Afganların da sürekli dile getirdiği gibi, Afganistan’da ciddi bir istihbarat ve güvenlik eksikliği bulunmakta. Bu eksiklikler Taliban ve IŞİD’e büyük fırsatlar yaratmaktadır.
İstihbarat Başkanı Muhammed Masoom Stanekzai açıklamasında bunun güvenlik eksikliğinden değil, terör örgütlerinin taktik değiştirmesine ve bunun kontrol edilememesine bağlamakla beraber bir çok terör örgütünün saldırısını da engelleyebildiklerini belirtti. Fakat saldırıları engellemek yeterli kalmamaktadır, bunun en büyük kanıtı geçtiğimiz ay 13 IŞİD üyesinin tutuklanmasının hemen ardından 4 Ocak’ta IŞİD’in terör saldırısı düzenlemiş olması sayılabilir.
İçişleri Bakanı Ahmet Barmak, saldırıların engellenememesinin sebebinin istihbarat teşkilatındaki eksiklikler olduğunu açık bir şekilde belirtti. Bu açıklama da zaten Afgan hükümetinin eksikliklerine kanıt olarak gündemin en önemli iddiasının beraberinde geldi.
Barmak, güvenlik güçlerinde muhaliflerin ajanları olduğu söyledi. Teşkilattaki ajanların Taliban ile işbirliği yapmak istediklerini ve bir çoğunun güvenlik güçleri tarafından tutuklandığını belirtti. Anlaşılan o ki, tutuklanma olayları dahi bu duruma engel olamamakta. Stanekzai, 1 hafta içerisinde 190 muhalifin tutuklandığını fakat bazı olayların engellenemediğini itiraf etti.
Muhammed Masoom Stanekzai
Afganistan’ın güvenlik güçlerinin kırılgan yapısının ağır maliyetlerle geri ödendiği açıkça ortadadır. Sahada hem Taliban’la hem de IŞİD’le mücadele etmeye çalışan zayıf bir hükümetin saldırıları engelleyebilmesini beklemek güç olacaktır. Fakat bu konu burada bitmemekte ve olaya iddialar ve beraberinde de aktörler eklenmekte.
Bundan önce de belirttiğimiz gibi, gerek sahada gerekse masada Afganların her daim olan olaylarda refleks haline gelen alışkanlıkları Pakistan’ı suçlamaktır. Olan olaylardan bir süre geçtikten sonra yine Pakistan suçlu bulundu ve saldırılardan sorumlu tutuldu. Afgan delegasyonu zaman geçmeden İslamabad’a ziyarette bulundular ve iddialarını kanıtlamak için Pakistanlılara raporlar sundular. Stanekzai açıklamasında, Kabil saldırısına dahil olan saldırganların kimliklerinin çıkarıldığını, saldırının planlandığı yerleri bulduklarını ve saldırıların planladığı medreselerin isimlerinin detaylarıyla beraber Pakistan’a verildiğini ve saldırının Belucistan eyaletinin Çaman şehrinde planlandığı söyledi. Saldırının Pakistan istihbaratının emriyle yapıldığı da iddialar arasında.
Afganlara göre kanıtlardan bir tanesi de sınırın medreseler, eğitim kampları ve sığınma yerleri ile dolu olması. Geçen ay 4,000 bin ton patlayıcı Kunduz ve Kapisa vilayetlerinden çıkmıştı ve Afganistan’da bunları üretebilecek kapasitenin olmadığı açıklanmıştı.
Afgan delegasyonunun Pakistan ziyaretinin ardından Pakistan Dışişleri Bakanı Khawaja Asif Afganistan’a ziyarette bulundu. Teröre destek iddialarına yanıt olarak, geçen sene Ekim ayında Tehrik-i Taliban Pakistan ve Hakkani terör örgütlerine bağlı 27 kişinin tutuklandığı belirtildi. Hemen ardından Afgan İçişleri Bakanı bunların mülteciler olduğunu ve tutuklanmalarından sonra serbest bırakıldığını söyleyerek tekrardan Pakistan’a karşı çıktı.
Tarafların bitmek bilmeyen tartışmalarını bir kenara bırakırsak, saldırıların en büyük nedeni Afganistan’ın güvenlik güçlerinin eksiklikleridir. Afgan hükümeti medyaya karşı Pakistan’ı suçluyor olabilir fakat, bu saldırılar sonrası hükümetten gelen adımları takip ettiğimiz vakit, aslında kendilerinin de hatalarını fark ettiklerini görüyoruz.
Afganistan Devlet Başkanı Eşref Gani Kabil’de artan saldırılarda görevlerini ihmal ettikleri gerekçesiyle 2’si general 7 üst düzey yetkiliyi görevden aldığını açıkladı. Bir diğer yandan hükümetten gelen açıklamalara göre, Kabil’deki yeni güvenlik planı onaylandı. Fakat bu plan sadece bir konuyu içermemekte. Afganistan sadece güvenlikten değil ayrıca yolsuzluktan dolayı da sıkıntı çekmekte ve planda yolsuzlukla mücadele de vurgulanmakta. Güvenlik planını ayrıntılı şekilde ana başlıklarıyla inceleyecek olursak;
Yolsuzlukla mücadele
Kamuoyunu aydınlatabilmeyi, hesap verebilirliği ve gözetlemeyi güçlendirmek
Atamalara yönelik İnsan Kaynakları Bakanlığı’nda etkili bir yönetim
Lojistik, üretim, denetim ve finansı destekleyen yaptırımları desteklemek
Polis eğitim sistemini yeniden düzenlemek
Polisleri operasyonel tarzda geliştirmek
Afgan güvenlik ve savunma gücünün sürekliliği, kadınların kamu dahil ulusal ve uluslararası katılımı ve Afgan Ulusal Polisi (ANP) ve İçişleri Bakanlığı’nda etnik çeşitliliği göz önünde bulundurma
Afgan Ulusal Polisi’ndeki Reformlar
Afgan polisi içerisindeki kamu güveni polis güçlerinin özverisine rağmen son on yılda düşmüş bulunmakta. Yeni planda, İçişleri Bakanlığı boşlukları kapamak için kapsamlı önlemler alacak. Afganistan’ın 34 ilinde reform kademeli olarak başlayacak. Afganistan’ın ulusal güvenlik ve ve ulusal çıkarlarına karşı iç ve dış tehditlere göre kategorize edildiği belirtilmekte.
Dış Tehditler
Plana göre; Aşırılıkçı gruplar, koordine suçlar, terörizm ve ayrıca Afganistan’ı ulusal çıkarlarına karşı tehdit olarak gören belirli ülkeler de tehdit olarak değerlendirilmekte. Bu grupların ve Afganistan’a tehdit olarak bakan ülkelerin ülkedeki kaosu arttırmaya çalıştığı da ifade edilmekte.
İç Tehditler
Silahlı muhalifler ulusal çıkarlara yönelik en büyük tehdit olarak görülmekte. Bu tehditlere dahil olan diğer maddeler;
Hukuk kurallarının eksiliği
İdeolojik tehditler
IŞİD tehlikesi
Uyuşturucu ticareti ve narkotikler
Durand sınırındaki güvenlik sınırı
Siber tehditler
Doğal tehditler
Çevresel tehditler
Ekonomik büyümenin güvenlik durumu üzerinde etkisi
Uluslararası yardımın azaltılması
IŞİD Tehlikesinin Boyutu
Son birkaç aydır yüksek derecedeki tehditler IŞİD tarafından arttırılmış ve bunun sebebi ise birkaç terörist grubun IŞİD’ bağlılıkları olarak görülmekte. IŞİD bağlantılarının Güney Asya’ etki yaratmak için Afganistan’ın güney ve doğu bölgesini ele geçirmek istedikleri vurgulanıyor.
İçişleri Bakanlığı’ndaki Reformların Ana Konusu
Yolsuzlukla mücadele ve özellikle denetim, istihbarat ve nitelikli suçlarla mücadele bakanlığı
İçişleri Bakanlığı içerisinde koordinasyon ve işbirliğinin ve örgütsel yapılandırmanın geliştirilmesi
Stratejik yönetim sistemi
Personele politikalar, eğitim prosedürleri ve işe alma konularında bilinç kazandırma
Sivil polis planının ana hatları (polisin yeni rolü ve işlevleri ve Kabul- Herat illerindeki süreç planını üstlenme)
Polis yetkililerinin eğitimi ve temel yetenekleri üzerinden atamaların geliştirilmesi
Polis akademisyenleri ve eğitmenlerinin gelişimi
İnsan kaynakları politikalarının güçlendirilmesi
2- SIGAR Raporlarına Getirilen Kısıtlama
Afganistan ile alakalı raporlar paylaşan resmi gözlem kuruluşu olan SIGAR (Special Inspector General for Afghanistan Reconstruction/ Afganistan’ın Yeniden İnşası Özel Müfettişliği), birçok veriyi kamuoyundan gizleme kararı aldı. Pentagon, gelen tepkiler üzerine ilkten bunun sadece bir hata olduğunu belirtse de alınana karara göre artık “önemli veriler” kamuoyu ile paylaşılmayacak.
Raporlardaki önemli verilere sadece; Afgan Ulusal Ordusu, Afgan Ulusal Polisi ve Afgan Hava Kuvvetleri erişebilecek. Ayrıca SIGAR’ın böyle bir karar almış olması ciddi şekilde olumsuz etki yaratacak çünkü Afganistan’daki gelişmeleri ve en önemlisi de sahadaki sayısal verilere ilişkin raporlar bu kurum tarafından hazırlanıp kongreye sunuluyordu. Bir diğer deyişle en güvenilir kaynak denilebilirdi. 3 ayda bir rapor yayımlayan SIGAR, son önemli bilgilerin verildiği raporu olan Ekim ayı raporuna göre Afganistan’ın tarihsel son durum grafiği (resmi rapordan Türkçe’ye çevrilerek hazırlanmıştır);
3- BM’nin Afganistan’daki Yardım Misyonundan Sivil Kayıpları Raporu
BM, 2017 yılında Afganistan’daki sivil kayıpların üzerine yeni bir rapor yayımlandı. Raporu genel şekilde değerlendirecek olursak;
10,453 sivil ölü ve yaralı (3,438 ölü ve 7,015 yaralı)
1,224 kadın ölü ve yaralı (359 ölü ve 865 yaralı)
3,179 çocuk ölü ve yaralı (861 ölü ve 2,318 yaralı)
Genel bir tablo üzerinden hangi durumlarda sivil kayıplarının verildiğine yönelik grafik (resmi rapordan Türkçe’ye çevrilerek hazırlanmıştır);
Özellikle sivil kayıplarında hava saldırılarının etkisi görülmekte. ABD Afganistan’da geliştirdiği strateji ile hava saldırılarına yoğunluk vermiş, öte yandan Afgan Hava Kuvvetleri de uyum sağlamıştı. 2016’ya göre karşılaştırdığımızda, hava saldırılarında yükseliş ortaya çıkmakta ve bu rakamlar eskiye göre iki kat artmış bulunmakta. Rapora göre ölümlerin %6’sı hava saldırılarından kaynaklanmakta.
Afgan Hava Kuvvetleri’nin saldırı gerçekleştirdiği bölgeleri incelediğimiz zaman en çok hedef gösterilen bölge Faryab. 2016’ya kıyasla 2017’de %24 artışla Afganlar toplam 68 hava operasyonu yaptı. Sivil ölü ve yaralıların rakamları ise 309 ölü ve yaralıdan 99 ölü ve 210 yaralı sivil bulunmakta.
Amerikan Hava Kuvvetleri’nin saldırı gerçekleştirdiği bölgelerde ise 3 bölge ön plana çıkmakta. Bunlar; Kunduz’un Çahar Dara, Nangarhar’ın Deh Bala ve Helmend’in Sangin ilçesidir. Toplamda 49 hava operasyonu yapıldı. Sivil ölü ve yaralılarda ise 246 ölü ve yaralı içerisinden 154’ü ölü ve 92’si yaralı sivil bulunmakta. Amerikalıların hava saldırılarında en çok narkotik ürünlerin üretiminin olduğu yerlerdir ve sivil kayıpları buralarda da verilmiştir.
4- TAPI Projesi
Güney Asya’da büyük önem taşıyan projelerden biri olan TAPI (Türkmenistan, Afganistan, Pakistan, Hindistan) projesinin ilk kısmı Türkmenistan’da tamamlandı. İkinci kısmı ise Afganistan’dır. 23 Şubat’ta taraflar bir araya gelerek temek atma törenini gerçekleştirdiler.
Proje, Afganistan’da Herat vilayetinde başlayacak. Projeye dahil olan Afganistan, Pakistan ve Hindistan Türkmen doğalgazından yararlanacak.
Açılışa Afganistan Devlet Başkanı Eşref Gani, Pakistan Başbakanı Şahid Hakan Abbasi, Türkmenistan Cumhurbaşkanı Kurbankulu Berdimuhammedov, Hindistan Dışişleri Bakanı Mobashar Jawed Akbar ve Afganistan’daki NATO birliklerinin komutanı John Nicholson katıldı.
TAPI projesinin ayrıntılarına gelirsek, 1,814 kilometrelik doğalgaz boru hattı sırasıyla Afganistan’dan Pakistan’a oradan da Hindistan’a ulaşacak. Doğalgaz boru hattının en az 816 kilometresi Afganistan topraklarından geçmekte. Bu bölgeler sırasıyla; Herat, Ferah, Nimruz, Helmend ve Kandehar’dır. Afganistan kısmı Kandehar- Herat ana yoluyla Pakistan’ın Ketta ve Multan’a bağlanacak. Son olarak da Pakistan’ın sınırlarından Hindistan’ın Fazilka’ya ulaşacak.
Proje 22.5 Amerikan dolarına mâl olacak ve 2019 yılında bitirilmiş olacak. Afganistan projeden 400 milyon dolar kazanmayı planlıyor. Gani’nin açıklamasına göre bu proje sayesinde binlerce Afgan iş sahibi olacak. Ayrıca ilk 10 yılda 500 milyon metreküp doğalgaz alınmış olacak. Önümüzdeki 10 yılda ise bu rakam 1 milyara çıkacak.
Buraya kadar projenin önemini ve faydalarını işledik. Gündemde asıl yer tutan açıklamalardan biri 23 Şubat’ta Taliban’dan geldi. Taliban kendi sitesinden açıklama yayımlayarak TAPI projesine olan desteğini belirtti. Taliban’ın açıklamasındaki 5 maddenin çevirisi;
İslam Emirliği için bu projeyi ülke için hayati önem taşıyan kurumsal ekonomik bir unsur olarak ve Afgan halkı için uygun bir icraat olduğunun kanaatindedir.
İslam Emirliği kontrolü altında olan bölgelerden geçen projenin uygulamasına olan desteğini beyan etmektedir ve dahil olan taraflara İslam Emirliği’nin politik prensiplerine duyarlı olmaya çağırmaktadı.
Kabul rejimi hüküm sürdüğü esnada yolsuzlukta uluslararası rekoru olduğu için yolsuzluk, zimmete para geçirme ve hırsızlık olmaksızın hiçbir önemli proje yapılmamış olmasından dolayı bu projede de geniş yolsuzluk düzenleyecektir. Bu nedenle, İslam Emirliği projenin -uygulanması esnasında- rejim tarafından zimmete para geçirme, yolsuzluk ve insan haklarını harcadıklarını kanıtlamak için kaynaklarını elinde tutarsa, İslam Emirliği bu gibi eylemleri durdurmak için harekete geçecektir. Ulusal projenin karmaşıklıklarla ve gecikmelerle karşılaşmaması için dahil olan tarafların uyanık bu konuda uyanık olmasını ummaktadır.
Amerikalı işgalciler -kendi menfaatleri için- Mes Aynak projesinde olduğu gibi dolaylı problemler yaratacaklar çünkü bu proje tamamen endüstriyel ve ekonomik ve Amerikalı işgalcilerin hiçbir ekonomik veya askeri çıkarı bulunmamakta. Proje henüz pratik bir işe başlamamış olsa da maden çıkarma işi için 2008’de Çinli (MCC) şirketiyle anlaşma yapılmıştı. TAPI projesi Mes Aynak’tan sonra Afganların ekonomik büyümesinde olumlu yönde etki edebilen ikinci en önemli projedir. Amerikalılar bu gibi ve Afganların çıkarı olan projeye asla tahammül edemezler. Bu yüzden İslam Emirliği –Kabil rejimi hariç- bütün taraflara, harekete geçmeden önce Birleşmiş Milletler ve bazı diğer saygın örgütler yoluyla Amerika’dan koruma ve güvenlik paktı olan TAPI projesine dahil olmasını önerdi aksi takdirde söylenen projenin, Mes Aynak projesi gibi Amerika’nın karışması nedeniyle aynı gecikmelerle yüzleşmesi çok uzak bir ihtimal değil.
İslam Emirliği ülkedeki temel ekonomik ve yeniden yapılanma çalışmasını canlandırma sorumluluğunu üstlenmekte ve bu konuda Afganlara yardım için uluslararası inşaat şirketlerinden yardım istemekte. İslam Emirliği karşılığında onlara hiçbir destek vermeyecektir.”
5- Taliban’dan Barış Mektubu
En önemli ve şaşırtan gelişme ise Taliban’ın Amerikalılara barış müzakereleri için mektup yazması oldu. 10 sayfalık mektupta, Afganistan’ın ABD tarafından 17 yıldır hukuk dışı bir şekilde işgal edildiği vurgusu yapıldı. Mektuptan önemli bir kısım alınarak çevrilmiştir:
“Bize göre Amerikan halkının, İslam Emirliği’nin (halkın temsilcisi) sağlıklı bir politika ve diyalog yoluyla her problemi çözebileceğine inanması için çok geç olmadığını düşünüyoruz. Gereksiz güç kullanımı sadece karışık meseleleri kademeli olarak kontrolden çıkarıp yeni boyutlar yaratır. İslam Emirliği şeffaf güç tarafından bastırılamayan, derin kökleriyle bölgesel bir güçtür. Diyalog şansı yine de tükenmiş değildir. Amerikan halkı, İslam Emirliği’nin sorumluluğunu bildiğini ve meseleler için barışçıl çözümler bulmada rol oynayabildiğini anlamalı fakat bu bizim asla bozulduğumuz veya tükendiğimiz anlamına gelmez. Bizim politikamız güç kullanmadan önce mantığın kullanılmasına şans verilmesidir. Mantıktan her ne elde edilebildiyse, kuvvet kullanımından dolayı vazgeçilmemelidir. Afganistan İslam Emirliği’nin gerçekler hakkında Amerikan halkını bilgilendirmesi ahlâki zorunluluğudur.”
Önceden ABD, Afgan hükümeti masada olmadan barış müzakerelerini kesin bir şekilde reddetse de bu sefer ABD’nin Güney ve Orta Asya’dan sorumlu Dışişleri Bakanı Alice Wells olumlu yanıt verdi. Bunun üzerine kısa bir geri cevap yayımlayan Taliban:
“ABD’nin Güney ve Orta Asya’dan sorumlu Dışişleri Bakanı -Alice Wells- ABD’nin Taliban ile diyalog kapısının açık tuttuğunu belirtti. Afganistan İslam Emirliği’nin politik ofisi aşağıdaki satırlar içerisinde politikası belirtmek istemektedir:
Afganistan İslam Emirliği Amerikan yetkilileri direkt olarak Afgan ikilemi için barışçıl çözüme ilişkin İslam Emirliği politik ofisiyle konuşmaya çağırmaktadır.
Amerika Afgan halkın meşru taleplerini kabul edip, kendi endişelerini ve tartışmalarını, barışçıl bir kanal aracılığıyla İslam Emirliği’ne iletirse, çözüm bulmada yardımcı olacaktır.
İslam Emirliği mektup aracılığıyla Amerikan halkı ve kongre üyelerine savaşın bizim seçeneğimiz olmasından ziyade bunun bize dayatıldığını açıkça belirtmektedir. İstilanın bitmesi için Afgan sorununa barışçıl bir çözüm istiyoruz.
Afgan sorununun askeri olarak çözülemez olduğu Amerika ve onun müttefikleri tarafından anlaşılması gerekmektedir. Amerika bundan sonra savaş yerine barışçıl bir stratejiye odaklanmalı. Afganistan’da son 17 yıldır denenen askeri stratejiler sadece savaşı yoğunlaştıracak ve uzatacaktır. Bu kimsenin çıkarı değildir.”
Gani son açıklamasında bu mektubu olumlu karşıladı ve Taliban’ın meşru bir siyasi yapılanma olarak kabul edilmesini önerdi. Ayrıca Taliban mahkumlarının serbest bırakılması için çalışacaklarını belirtti. Sadece Taliban’a değil Pakistan’a da olumlu yorumlar yapan Gani, Pakistan’la görüşmeler için hazır olduklarını ve geçmişi silerek yeni bir gelecek için inşası mesajlar verdi.
6- Pakistan- Suudi Arabistan İlişkileri
15 Şubat’ta Suudi büyükelçi Navaf Said Ahmed el-Maliki ve Pakistan Genelkurmay Başkanı General Kamer Cavid Becva Ravalpindi’de görüşmeler gerçekleştirdiler. Görüşmeler sonrası Pakistan’dan gelen önemli karar ise Suudi Arabistan’a “sınır güvenliği” adı altında 1,000 asker yollaması oldu.
Pakistanlı yetkililer öncelikle bu desteğin Suudi Arabistan’ın çevresi için dahil olmadığını belirttiler. Öncelikli olarak bu vurgulandı çünkü akıllara gelen ilk endişe bunun Yemen ile bir bağlantısı olup olmadığıydı.
Bilindiği üzere Suudi Arabistan’ı Yemen’deki Husilerden kaynaklanan ciddi bir güvenlik sorunu bulunmakta. Fakat Pakistanlılar Yemen savaşına dahil olmak istememekle beraber sadece ikili ilişkiler kapsamında bu takviyeyi değerlendirmekte. Ek bilgi olarak şuan Pakistan’ın Suudi Arabistan’da 1,000’den fazla birliğinin zaten bulunduğunu belirtelim.
Ayrıca Suudi Arabistan ve Pakistan ilişkilerinin geçmişini incelediğimizde bu meselenin daha derine indiğini görmekteyiz.
2015 yılında Kral Selman bin Abdülaziz el-Suud ve oğlu eski Pakistan Başbakanı Navaz Şerif’e Yemen’deki savaşa katılması için baskı yapmış fakat olumlu bir sonuç alamamıştı. Zaten Pakistan’daki kamuoyu ve parlamento tepki göstermiş ve bu fikri reddetmişlerdi.
Suudi Arabistan’la gelişen ilişkilerin ardından İran tarafından tepki gelmemesi ve endişelenmemelerinin engellenmesi amacıyla İran’a yönelik açıklamalarda da bulunuldu. Pakistan Savunma Bakanı Suudi Arabistan ve İran arasında dengenin kurulacağını ve birlik takviyesinin anlayışla karşılanmasını beklediklerini belirtti.
Ayrıca Suudi Arabistan’la ideolojik, askeri, ekonomik ve liderlik açısından ortaklığına vurgu yaparken İran ile de ekonomik işbirliği ve terörle mücadele konusunda ortak oldukları belirtildi.
Sadece İran’la değil Katar’la olan ilişkilere de vurgu yapılarak diğer yandan başka gelişmelerinde Katar ve diğer Körfez ülkeleriyle yaşandığına vurgu yapıldı.
En çarpıcı gelişmeler bu görüşmeden önce yaşandı. Becva, İslamabad’taki Türk ve İran büyükelçiliklerini ziyaret etti. Bu gelişmelerin İran ve Türkiye’yi tehdit etmediği konusunda garanti verildi. Ayrıca Becva, Katar’a da gizli ziyarette bulunmuş ve aynı sözleri Katar’a da vermişti.
Anlaşılan o ki, Suudi Arabistan ile gelişen sıkı bağlar, Pakistan’ın müttefiklerini için olumlu karşılanmamakla beraber hükümetin Suudilerle ortaklıklarını geliştirme isteklerinde kararlılık bu ziyaretleri şart kılmıştır.
7- Pakistan’a Karşı FATF Kararı
FATF (Financial Action Task Force/ Mali Eylem Görev Gücü) şuan gri listede bulunan Pakistan’ı kara listeye almaya hazırlanıyor. Bunun sebebi ise Pakistan’ın teröre karşı mücadelesinin eksik olması. Eğer Haziran ayına kadar sınırlar içerisinde milislere yönelik operasyon yapılmazsa, Pakistan kara listeye alınacak.
Önceki aylarda Pakistan’a teröre destek yönünde suçlamaları konu olarak işlemiştik. Önceden vurguladığımız isim daha çok Hakkani grubuydu. Fakat şuan öne çıkan isim farklılık göstermekte.
Alice Wells, Pakistan’ın Hafız Said’e karşıt olarak yapılan para yardımının eksik olduğu ve İslamcı lider ve radikal grupların Pakistan’da dokunulmaz şekilde özgür kaldıklarını belirtti.
FATF bu adımı atmadan önce ABD, İngiltere ve Fransa Pakistan’ın listeye girmesi için tekliflerde bulunmuşlardı.
Buraya kadar şaşırtıcı olmayan, Pakistan’a karşı her zaman karşıt olan aktörlerin tam tersine dost olarak biline bir ülkenin alışılmadık adımını belirtelim. Pakistanlı yetkililer ve bazı isim vermeyen diplomatlara göre, Çin ve Suudi Arabistan’ın bu duruma olan karşıtlıklarından vazgeçmesi sonucu olayların bu kadar geliştiğini iddia ettiler.
Çin ve Suudi Arabistan bu kararı almadan önce sadece 3 ülke Pakistan’ın yanındaydı. Bu ülkeler Çin, Suudi Arabistan ve Türkiye’ydi. Fakat şuan Çinliler ve Suudiler tarafından terk edilen Pakistan’ın yanında tek duran ülke Türkiye.
Peki, özellikle Pakistan’la bu kadar yakın olan Çin neden böyle bir adım attı?
Çünkü Pakistan’ın, Çin’in ekonomik ve güvenlik çıkarları çizgisinde politika gütmemesi Çin’in desteğini anlamsız kılmaktadır. Ayrıca Çin’e uzun vadede tehlike oluşturan Cemiyet-ud-Dava (JuD) ve Ceyş-i-Muhammed (JeM) gruplarına karşı eksik eylemlerinden dolayı Çin bu durumdan hoşnut değildir.
Ayrıca bu mesele Pakistan ekonomisine de olumsuz yansıyacak. Çünkü Pakistan’la işbirliği yapan yatırımcılar, teröre karşı eksik destek veya teröre destek verdiği iddia edilen bir ülke ile işbirliği yapmaya çekinecekler ve reddedeceklerdir.
Pakistan geçtiğimiz yıllarda 2012-2015 yılları arasında gri listedeydi.
8- Hindistan- İran İlişkileri
Son olarak Hindistan’ tarafında ise İran’la öncelikle olarak ekonomik olmak üzere, önemli gelişmeler kaydedildi. En önemlisi, taraflar İran’da büyük öneme sahip olan Çabahar Limanı üzerinden anlaşma sağlanmasıydı.
Anlaşmaya göre, İran Çabahar Limanı’nın bir bölümünün kontrolünü 18 aylığına Hindistan’a verecek. Hindistan 500 milyon dolara varan bir finans desteği sağlayacak. Aynı zamanda Çabahar Limanı aracılığıyla, Afganistan ve Orta Asya’nın denize kıyısı olmayan alanlarına ulaşım sağlanabilecek.
Basın konferansında Ruhani, Çabahar’dan Afganistan sınırındaki Zahedan bölgesine uzanan demiryolunun önemini de vurgu yaptı.
10 Maddede Çabahar Limanının Önemi
1-) Bazı kaynaklara göre, Çabahar Limanı, ticaretin Karaçi’den Çabahar’a yön değiştirdiğini belirtmekte. Hindistan, İran’a karşı Batılı ülkeler tarafından yaptırımları ortadan kaldırmak için ilk defa İran’da rupi yatırımına izin verecek. Kaynaklar, bu planın sadece Nepal ve Bhutan için geçerli olduğunu ve bu teklifin İran’dan geldiğini belirtmekte.
2) Hindistan İran’ın Batı tarafından nükleer programı yüzünden izole edilmesine rağmen ticari bağlarını sürdüren nadir ülkelerden. Ayrıca Hindistan Çin’den sonra İran’ın en büyük ikinci petrol alıcısıdır.
3) Proje Batılı ülkelerin İran’a yönelik yaptırımlarından ötürü yavaş ilerlemişti. Geçen sene Ocak ayında yaptırımlar kaldırıldıktan sonra Hindistan anlaşmanın imzalanması için oldukça girişkendi.
4) Çabahar Limanı Hint mallarının nakliyatının parasını azaltmış olacak. Pakistan’ın iki ülke arasında ticaretleri için bulunan Hindistan’a geçiş bağlantısını reddetmesinin ardından limanın Hindistan, Afganistan ve İran içerisindeki ticareti hızlandırmış olduğu görülmekte.
5) İran, Hint Okyanusu ve Orta Asya’nın kuzey bölümündeki piyasalarla doğrudan bağlantı için Çabahar Limanı’nı geçiş merkezine döndürmeyi planlamakta.
6) Her gün dünya çapında tüketilen petrolün beşte biri, nakliye noktası Basra Körfezi’nden Umman Körfezi ve Hint Okyanusu’na ayrılmakta olan bu geçitten geçmekte.
7) İran’ın güneyindeki Sistan- Belucistan eyaletinde bulunan liman, Hindistan’ın yol bağlantısının Afganistan’daki 4 şehir ile bağlantı kurmasını sağlayacak.
8) Çabahar’dan gelen İran’ın yol bağlantısı Afganistan’daki Zaranj’a limandan yaklaşık 883 kilometre ile bağlanabilir. 2009 yılında Hindistan tarafından inşa edilen Zaranj- Delaram yolu Afganistan’ın Garland karayoluna erişim sağlayabilir, 4 ana şehirle -Herat, Kandahar, Kabil, Mezar-ı Şerif- bağlantı kurabilir.
9) Proje Hint hükümeti için denizaşırı ülkelerle ilk girişim olacak. Hindistan ve İran 2003’te Pakistan sınırına yakın olan Hürmüz Boğazı dışındaki Umman Körfezi üzerinden geliştirmeyi kabul etmişlerdi.
10) İlk aşamada Hint yatırımı, Exim bankasından 150 milyon dolar kredi sınırı dahil olmak üzere 200 milyon dolardan fazla olacak. İran’ın, ikinci aşamadaki işler tamamlanıncaya kadar, Hint hükümetinden limanın birinci aşamasını yönetmesini veya işletmesini istediği düşünülmekte.
Uzun zaman önce “Hedefteki İsim: Hakan Fidan” başlıklı yazımla sizlere veda etmiştim ve o günden bu yana sitedeki çalışmalarıma editör olarak devam ediyordum. Ancak son zamanlarda olağanüstü bir dönemden geçmekteyiz. Devletimizin her bölgede, her cephede büyük bir beka mücadelesi verdiği bu dönemde, özellikle de “bir fotoğraf makinesinin bir nükleer füzeden daha tesirli olabileceği” bir ortamda, Zeytin Dalı Harekatı ile alakalı gözden kaçan birkaç hususun altını çizmek için yeniden yazma ihtiyacı hissettim.
Bu çalışmamda ilk olarak bugüne kadar çıkarmış olduğumuz saha verilerini ve oranları paylaşarak bunların ne anlam ifade ettiği üzerinde kısaca duracağım. Ardından da askeri anlamda “ders niteliğinde” bir operasyon olan Zeytin Dalı Harekatı hakkında kanımca eksik kaldığımız bir hususun altını çizmeye çalışacağım. O husus da “Kamu Diplomasisi”dir.
TSK, 20 Ocak 2017’de 17:00 itibariyle başlayan Afrin operasyonuna “Zeytin Dalı Harekatı” adı verildiğini duyurdu. Düzenlenen ilk hava operasyonuna 72 savaş uçağı katıldı ve operasyonda 113 hedefin 108’i başarıyla imha edildi. Bu da %95’in üzerinde bir isabet oranı anlamına gelmektedir.
Birçok terör ve güvenlik uzmanına göre bu oran dünya harp tarihinde eşine az rastlanılır bir oran. Özellikle de bölgede DEAŞ terör örgütüne yönelik (sözde) operasyonlar düzenleyen koalisyon güçlerinin saha verileri ve oranlarıyla kıyaslanacak olursa gerçekten dünyaya “ders ve mesaj niteliğinde” bir operasyon gerçekleştirdik.
Harekatın İlk 4 Haftasında Saha Verileri
Bu başarılı hava operasyonunun akabinde Zeytin Dalı Harekatı tüm hızıyla başladı. Yukarıdaki infografikte görüleceği üzere imha edilen terör hedefi sayısı harekatın ilk iki haftasında en yüksek seviyesinde. Bu durum ilk iki hafta boyunca devam eden başarılı hava harekatlarının neticesidir. Etkili hava akınlarıyla kara ilerleyişi için ön hazırlık oluşturan Türk Hava Kuvvetleri bütün dünyaya hava harekatının nasıl yapılacağı hakkında güzel bir ders verdi.
Zeytin Dalı Harekatı kapsamında icra edilen hava operasyonlarının etkilerini yukarıdaki grafikte çok daha net olarak görmekteyiz. Özellikle imha edilen hedef sayısına baktığımız zaman “gri” ile işaretlenen alanın harekatın ilk iki haftasında çok daha fazla olduğu hususu göze ilk çarpan noktalardan birisi.
Ancak bu grafikte en çok göze çarpan husus ise 3. hafta itibariyle grafikte orantısız bir düşüş yaşanmasıdır. Bu noktadan sonra ise eski ivmesini yakalayan harekat stabil bir şekilde, planlandığı gibi başarıyla icra edilmeye devam etmiştir. Ancak grafikte de hemen göze çarpan 3. hafta yaşanan düşüş, o hafta harekatın diğer dönemlerden daha başarısız icra edildiği anlamına gelmemektedir.
3. Hafta Saha Grafiği Ne Anlatmaktadır?
Harekatın ilk iki haftasında oranların bu denli yüksek olmasının sebebi yoğun olarak düzenlenen hava harekatlarıdır. Zeytin Dalı Harekatı’nın 3. haftası ise operasyonun geçiş dönemidir. Yani bu dönemde teröristlere yüksek zayiat verdiren hava harekatları azalmaya, kara ilerleyişi artmaya başlamıştır. Akıllara şu soru gelebilir; “Madem hava harekatları yüksek zayiat verdiriyordu ise neden 3. hafta itibariyle azalmaya başladı?”
Yukarıda da belirttiğim gibi Zeytin Dalı Harekatı’nın 3. haftası operasyonun geçiş dönemidir. Sahada görev yapan Milli İstihbarat Teşkilatı mensuplarınca ve özel kuvvetlerce belirlenen terör hedefleri düzenlenen hava harekatları ile imha edildikten sonra kara harekatında ilerleme olmuştur. Batılı devletlerin insanlığa ve savaş hukukuna aykırı olarak yaptığı harekatların aksine TSK, sadece terör hedeflerine hava harekatları düzenlemiştir. Belirlenen terör hedefleri imha edildikten sonra, kara ilerleyişi için uygun zemin tesis edilmiş, sonrasında ise bu operasyonlar azalmıştır. Sonuç olarak 3. hafta grafiklerinde yaşanan bu düşüş, o hafta harekatın başarısızlığını değil, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin operasyona ahlaki yaklaşımını ortaya koymaktadır.
5. ve 6. Hafta Saha Verileri Farkı
Zeytin Dalı Harekatı 5. hafta saha verilerine göz atacak olursak;
Etkisiz hale getirilen terörist sayısı 380
PYD/PKK’dan temizlenen sınır hattı 27,25 km
PYD/PKK’dan temizlenen alan 147 km2
PYD/PKK’dan temizlenen nokta sayısı 41
5. haftanın verileriyle birlikte harekat kapsamında sahadaki kazanımlarımız ve kazanım oranlarımız ise şu şekilde;
Etkisiz hale getirilen terörist sayısı 1931, etkisiz hale getirilen terörist oranı %19,31
PYD/PKK’dan temizlenen sınır hattı 120,25 km, PYD/PKK’dan temizlenen sınır oranı %81,80
PYD/PKK’dan temizlenen alan 415 km2, PYD/PKK’dan temizlenen alan oranı %18,30
Zeytin Dalı Harekatı 6. hafta saha verilerine göz atacak olursak;
Etkisiz hale getirilen terörist sayısı 503
PYD/PKK’dan temizlenen sınır hattı 26,75 km
PYD/PKK’dan temizlenen alan 200 km2
PYD/PKK’dan temizlenen nokta sayısı 18
6. haftanın verileriyle birlikte harekat kapsamında sahadaki kazanımlarımız ve kazanım oranlarımız ise şu şekilde;
Etkisiz hale getirilen terörist sayısı 2434, etkisiz hale getirilen terörist oranı %24,34
PYD/PKK’dan temizlenen sınır hattı 147 km, PYD/PKK’dan temizlenen sınır oranı %100
PYD/PKK’dan temizlenen alan 615 km2, PYD/PKK’dan temizlenen alan oranı %27,10
Zeytin Dalı Harekatı 5. ve 6. hafta verileri arasında göze çarpan en önemli husus ise terör örgütünden temizlenen alan arasındaki farktır. Harekatın ilk 5 haftasında toplam 415 km2 alan terör örgütünden temizlenmiş iken, harekatın 6. haftasında toplam 615 km2 alan temizlenmiştir. Bu da harekatın 5. haftasına kadar teröristlerden temizlenen alanın yarısı kadar alanın sadece 6. haftada temizlendiği anlamına gelmektedir. Yani 3. haftadan sonra şekil değiştiren operasyon planlandığı gibi başarıyla icra edilmeye devam etmiştir. Bu durumun rakamsal olarak sahaya yansıması ise ortadadır.
Konunun uzmanı olmayan bir vatandaş olarak açık kaynaklardan derlemiş olduğum saha verilerine bakarak harekatın ne derece başarılı bir şekilde icra edildiğini görebilmekteyim. Dediğim gibi, askeri bir geçmişi olmayan biri olarak bundan fazla saha anilizi yapmam haddimi aşmak olur. O yüzden yazarlığı bırakmış olmama rağmen beni yeniden yazmaya sevk eden esas meseleye geçmek istiyorum. Yazının başlığında da belirttiğim gibi “Kamu Diplomasisi” meselesine…
Zeytin Dalı Harekatı ve Kamu Diplomasisi
Kamu diplomasisi kısaca “Yabancı ülkelerin kamuoylarına yönelik enformasyon, çekicilik ve nüfuz ile ulusal çıkarların tanıtımının yapılması, kendi ulusunun düşüncelerini ve ideallerini, kendi kurumlarını ve kültürünü aynı zamanda ulusal hedeflerini ve güncel politikalarını yabancı halklara anlatma amacı taşıyan bir iletişim politikası ve sürecidir.”
Askeri anlamda çok başarılı bir şekilde devam eden Zeytin Dalı Harekatı açısından maalesef eksik kaldığımız bir nokta var. Şu gerçeği görmeliyiz ki; Zeytin Dalı Harekatı TSK tarafından yapılmamaktadır. Zeytin Dalı Harekatı topyekün Türk Milleti tarafından icra edilmektedir. Mehmetçik sahada canıyla kanıyla mücadele ederken, Şehadet şerbetini içerken, vazifesini hakkıyla ifa etmektedir. Rabbim onlara güç kuvvet versin. Ancak dediğim gibi bu harekat sadece TSK tarafından icra edilmemektedir. Gazetecisinden politikacısına, akademisyeninden televizyoncusuna kadar milletçe bir bütün olarak Zeytin Dalı Harekatını icra ediyoruz.
Zeytin Dalı Harekatı’nda vatandaş olarak bizlere de düşen görevler vardır. Geleceğin tarih kitapları Mehmetçiğin namlusuyla şu anda sahada yazılmaktadır. Tarihin bu sahnesinde TSK haricindeki devlet kurumlarının ve bizlerin de üzerimize düşen görevleri vardır. “TSK sivilleri hedef alıyor” imajı çizmek için bombalarla tuzaklanan masum köylülerin yukarıdaki fotoğrafını dünyaya anlatamayan bir Türkiye maalesef Zeytin Dalı Harekatı’nın kamu diplomasisi alanında istenilen başarıyı yakalayamamış demektir. Yazımın başında dediğim gibi “bir fotoğraf makinesinin bir nükleer füzeden daha tesirli olabileceği” bir ortamda , dünyaya insanlık dersi veren bir millet olarak maalesef bu fırsatları hakkıyla kullanamıyoruz.
Dünyaya Anlatılması Gereken Fotoğraf
Üstteki fotoğraf Raco’dan, alttaki fotoğraf ise Ayn el Arab’dan. İki fotoğraf arasındaki fark çok şey anlatıyor. Bu fark Türk’ün, adaletin, İslam’ın farkıdır. Televizyonlarda prim yapmak adına ellerinde uzun sopalarla askeri ilerleyişi anlatmaktan başka bir şey yapmayan akademisyen, eski asker, eski diplomat vs. “ünvan sahipleri” bu fotoğrafı dünyaya anlatmalılar.
Tüm dünyanın gözü önünde Ayn el Arab’da (Kobane) oynanan tiyatronun ardından terör örgütü YPG/PYD’yi Avrupa halklarına “Cihatçı teröristlerle savaşan özgürlük savaşçıları” olarak lanse etmeyi başaran terör destekçisi batılı devletler, bu alçakça emellerine “Kamu Diplomasisi” adı verilen faaliyetteki başarıları sayesinde ulaşmışlardır.
Yukarıdaki fotoğrafın alt kısmında hiçbir ahlaki, insani ve hukuki değer gözetmeyen bir zihniyetçe yapılan operasyonlar sonucu harap olmuş şehri görüyorsunuz. Üst kısmında ise TSK tarafından Raco’da yapılan operasyon sonucu teröristlerden temizlenen ve “tek bir evin dahi yıkılmadığı” şehri görüyorsunuz. Bu iki fotoğraf arasındaki farkı analiz etmeye gerek var mı? “Zeytin Dalı Harekatı Analizi ve Kamu Diplomasisi Boyutu” başlığı altına hiçbir şey yazmayıp, sadece yukarıdaki iki fotoğrafı koysaydım bile bence yeterli olurdu…
Bu milletin ordusu harp tarihine geçecek bir başarıya imza atarak dinamik hedefleri top atışları ile imha etmeyi başaracak kadar güçlü, ardından da “Biz Reyhanlı’da terörist roketiyle evinde şehit düşen 17 yaşındaki Fatma’nın topçusuyuz.” diyecek kadar da yüreklidir.
Bu milletin ordusu Keltepe’de 8 vatan evladının şehit düştüğü saldırıda “Uçaklar bizim bulunduğumuz yeri bombalasın, biz şehit oluruz yeter ki buradakiler toplu olarak helak olsun” diyebilecek kadar ölümsüzlüğü tatmış, iman dolu askerlerden müteşekkil bir ordudur.
Eli kanlı teröristler bile TSK’nın sivilleri hedef almadığını bildiği için sivil kıyafetlerle dolaşmaktadır. Yine Mehmetçiğin sivilleri görür görmez silahını indireceğini bildiği için sivillerin arasına karışıp kalleşçe pusu kurmaktadır. Bu millet merhametin, islam ahlakının ve adaletin son kalesidir. Kendisine yapılan onca ihanete ve namertliğe rağmen hak yoldan ayrılmayan bu millet ve ordusudur.
Son olarak diyeceğim o ki bu millet ve ordu; açık kaynak istihbaratı, istihbarata karşı koyma ve kamu diplomasisi gibi hususlarda gereken önemi ve hassasiyeti göstermeyen “ünvan sahipleri” tarafından televizyonlarda çok daha iyi anlatılmayı hak etmiyor mu? Silahlı kuvvetlerimizin sahada göstermiş oldukları üstün başarının yanında operasyonun en önemli ayağını oluşturan “Kamu Diplomasisi” alanında da aynı başarıyı “ünvan sahiplerinin” ve son kertede bizlerin de göstermesi gerekmez mi? Aziz Türk milletinin tüm fertleri olarak şahsi istikbal değil, milli istiklal peşinde koşmamız gereken dönemlerden geçiyoruz.
Unutmayın, şu an millet olarak geleceğin tarih kitaplarını şekillendiriyoruz… Saygılarımla…
Türkiye Cumhuriyetinin Akdeniz’de ki en büyük destekçilerinden olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) son dönemlerde çalkantılı dönemlerden geçmektedir. Karmaşıklığın sebepleri iç ve dış faktörlü olsa da asıl neden iç faktörlüdür. Genellikle Güney Kıbrıs Rum yönetiminin devşirdiği şahıslar üzerinden kışkırtmalar meydana gelmektedir.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti toplumsal ve siyasi tarihinin en büyük sorununu geçtiğimiz günlerde yaşamış bulunmaktayız. Hatırlanacağı üzere Türkiye’nin Zeytin Dalı Harekatını başlattığı sıralarda, KKTC kökenli Afrika Gazetesi attığı manşetle büyük bir toplumsal infiale neden oldu. Söz konusu bu gazetenin manşetten verdiği başlıkta şunlar yazmaktaydı, “Türkiye’den bir işgal harekatı daha”. Haberin detaylarını anlatmamıza dahi lüzum yoktur. Bunun üzerine Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yaptığı bir konuşmada sözlerini KKTC’ye getirmiş “Oradaki vatandaşlarım gereken cevabı ve hassasiyeti gösterecektir” demiştir. O dakikadan itibaren Afrika gazetesine protesto gösterileri başladı. Gazete önünde yaşanan gerilim KKTC Cumhuriyet meclisine taşındı. Yine oradaki gösteriler ile birlikte polis müdahale ederek 6 göstericiyi gözaltına aldı. Gözaltına alınan göstericiler çıkarıldıkları mahkeme tarafından tutuklanıp cezaevine gönderildi. Günümüz itibari ile ortam oldukça sakin gözükmektedir. Zira “kırılan kemik ne kadar doğru kaynayacak” buna Afrika gazetesinin tutumu karar verecek. Bu ve benzeri olayların yaşanmamasını temenni ederim fakat bu durum Afrika gazetesinin ilk sorumsuzluğu değildi. Biraz daha geçmişe gidecek olduğumuzda Afrika gazetesi, Erdoğan’ın Yunanistan ziyaretinin ardından hakaret içerikli karikatür yayınlaması aslında toplumsal yönden bardağın dolmasına çoktan neden olmuştu.
Peki söz konusu gazetenin attığı manşetin cezası ne oldu? Siyasi ve yargı otoriteleri el ele vererek gazetenin temize çıkmasını olayın ört pas edilmesini sağladı. Söz konusu bu kararın alınmasında birçok etken hali hazırda mevcut. Bunların başında gelenler sol siyasi partiler, aşırı uç gruplar (dernekler, stk ve sendikalar). Sol siyasi grupların yaptıklarını çokça bahsetmeye gerek yoktur, asıl incelememiz gerekenler aşırı uç gruplardır. Özellikle Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde faaliyet gösteren Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası (KTÖS) bu grupların başını çekmektedir. Siz bakmayın adı öğretmen sendikası olduklarına, söz konusu bu sendika, siyasetten sağlığa, toplumsal olaylara kadar birçok gösterileri ve yönlendirmeleri yapmaktadır. Ne gariptir ki söz de öğretmenler sendikası, Türkiye’den KKTC’ye yapılan Asrın su projesine bile şu sözlerle karşı çıkmıştır “Ankara çek elini üzerimizden, getirdiğin su götürdüğün canları temizlemez” şeklindeki beyanları niyetlerini açıkça ortaya koymaktadır. Siyasette istediklerini başaramadıklarında ise etiğimden sağlığa kadar toplumu derinden ilgilendiren konularda genel grev kararı almak suretiyle KKTC vatandaşlarını mağdur etmektedirler. Öte yandan nerede Türkiye karşıtı bir oluşum varsa KTÖS bu grubun içinde yer almaktadır. Yaşadığımız son vahim olayda bile Afrika gazetesine destek vererek Lefkoşa merkezli geniş çaplı eylemler düzenlemişlerdir.
KKTC’de Siyasal Yaşam
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kısa tarihine birçok hükümet sığdırmış bir devlettir. Tam anlamıyla siyasi istikrarsızlık baş göstermektedir. KKTC’de 42 yılda 40 hükümet kuruldu. Son kurulan hükümet geçtiğimiz günlerde KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı tarafından onaylandı. Bununla birlikte KKTC tarihinde ilk kez 4’lü koalisyon uygulanmıştır. Koalisyon ile iktidara gelen hükümet partileri Cumhuriyetçi Türk Partisi(CTP), Halkın Partisi(HP),Demokrat Parti(DP) ve Toplumcu Demokrasi Partisi (TDP) arasında oluşmaktadır. Başbakanlığı CTP partisi genel başkanı Tufan Erhürman ile başbakan yardımcılığı ve dışişleri bakanlığını Halkın Partisi genel başkanı Kudret Özersay oluşturmaktadır.
KKTC’de toplam 50 sandalyeden oluşan cumhuriyet meclisi, 7 Ocak erken genel seçimlerinde birinci parti çıkan Ulusal Birlik Partisi (UBP) 21 milletvekili ile hükümeti kuramamıştır. Bir önceki seçimlere göre büyük bir oy kaybı yaşayan CTP ise barajı aşan diğer partiler ile anlaşarak yeni hükümette görev sahibi olmuşlardır. Aslında burada dikkat edilecek husus yeni kurulmuş olan Halkın partisi yüzde 17 oy alarak ilginç bir başarıya imza atmasıdır. Nitekim bu tablo KKTC toplumunun yeni siyasi arayışlar içerisinde olduğunu açıkça beyan etmiş oldular. Fakat dörtlü koalisyonun ömrü çok fazla olmadığını toplumun büyük çoğunluğundan duymaktayız. Gelecek yaz aylarında önümüzde yine bir erken seçim olasılığı görünmektedir. Yine aynı topluluk tarafından “Başkanlık sistemi” ciddi anlamda tartışılmaya başlandı. Başkanlık sistemiyle alakalı birkaç eski KKTC bakanlar tarafından çalışmalar yürütüldüğü de söylentiler arasında geçmekte.
Siyasi partiler ve hükümet sisteminin nasıl oluştuğunu bir kenara bırakarak bütün gaye Türkiye ile KKTC arasında köprüleri yıkacak olaylara fırsat vermemek olmalıdır. Yunanistan, İtalya, İngiltere ve Güney Kıbrıs Yönetiminin Akdeniz üzerinde doğal gaz çalışmalarına hız verdiği şu dönemlerde, Türkiye ve KKTC’nin birlikte hareket etme zorunluluğu vardır. Devşirme diyebileceğimiz siyasiler, dernek vb. gibi faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları KKTC toplumunu Türkiyeli – Kıbrıslı diye ayrıştırmaya çalışmaktadır. Bir zamanlar Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti gayesinde olanlar GKRY-KKTC için iki toplumlu tek devlet sloganları atmaktaydı, şimdi ise aynı sloganı Türkiye ve KKTC için atmaktadırlar. Siz Türkiyeli biz Kıbrıslı!
Bu tutumun toplum nazarında hiçbir karşılığı yoktur. Çünkü burada yaşayan yerli Kıbrıs halkı gayet kültürlü oldukça bilgi birikimine sahiptir. KKTC halkı her şeyden önce Türkiye ile ortak kültürü tarihi olmuş bir toplumdur. Yerli Kıbrıs halkı aklı, mantığı ve yüreği ile hareket etmektedirler ve bu sayede fırsatçılara imkan tanımamaktadırlar. Şu notu da paylaşmak isterim, yerli Kıbrıs şivesi geleneklerini koruyarak günümüze ulaşmış bir şivedir ki Osmanlıcaya en yakın şive olma özelliğini de korumaktadır.
Farklı bir ülkeden KKTC’yi kumar, eğlence, fuhuş adası olarak görenler büyük bir gafletin içerisindedir. Kıbrıs, Akdeniz’in güzide yerlerin başında gelmektedir. Peygamber efendimizin süt halası Hz. Hala Sultan (Ümmü Haram) Kıbrıs fethi sırasında şehit düşerek kabri yine bu topraklarda bulunmaktadır. Kıbrıs sahabe ve İslam topraklarıdır. Bu durumun hassasiyetinde olan birçok vatandaşımız bu güzide ülkeyi çirkinliklerle anılmasını değil, tarihi maneviyatı, kültürü ve doğal güzellikleriyle anılması için büyük mücadelelerin içerisindedir.
KKTC’ye İlişkin Sayısal Veriler
KKTC’nin 1974 Kıbrıs barış harekatından itibaren nüfusunun hızla arttığını bilmekteyiz.
“KKTC’de ilki 1996’da, ikincisi 2006’da üçüncüsü ise 2012 yılında olmak üzere üç kez nüfus sayımı yapıldı. İlk olarak 15 Aralık 1996 genel nüfus sayımı sonuçlarına göre KKTC’nin nüfusu 200,587 kişidir. Tüm nüfusun yüzde 98,3 oranındaki Türk nüfusunun % 82’si (164,460 kişi) sadece KKTC uyruklu, % 15’i (31,977 kişi) Türkiye Cumhuriyeti uyrukludur. KKTC uyruklu nüfusun % 83’ü (137,398) KKTC doğumlu, % 15’i (23.924) Türkiye doğumludur.
Son olarak 30 Nisan 2006’da yapılan nüfus ve konut sayımının yayınlanan sonuçlarına göre ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin “de facto nüfusu” yani adanın kuzeyindeki KKTC sınırları içinde yaşayan kişilerin sayısı 265 bin 100, yani KKTC’de sürekli ikamet eden KKTC vatandaşlarının nüfusu ise 256 bin 644”Prof.Dr.Ata Atun
Öte yandan KKTC eğitim adası olma yolunda hızla ilerlemektedir. Günümüz itibari ile Kuzey Kıbrıs sınırları içerisinde KKTC merkezli 12, yurt dışı merkezli 4, henüz eğitime başlamamış 8 üniversite bulunmaktadır. Bu tablo KKTC ekonomisine son derece olumlu etki etmektedir. KKTC Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığının aktardığı verilere göre geçtiğimiz yıl oranla “KKTC Üniversitelerinde 93,292 öğrenci eğitim ve öğretim görmektedir. Bu öğrencilerin 52,135’i TC uyruklu, 27,538’i Türkiye Cumhuriyeti dışından gelen yabancı uyruklu, 13,619 öğrenci ise KKTC vatandaşıdır”. Bu veriler ile KKTC ekonomisini etkileyen diğer faktör Kuzey Kıbrıs’ta bulunan Türk askeridir.
KKTC’yi dış tehditlere karşı, halkın güvenliğini sağlayan Türk askeri ada da faaliyet göstermektedir. Sözünü ettiğimiz devşirme dernek vb. kuruluşların tıpkı Rum fikirleriyle Türk askerinin ada da “işgalci” olarak nitelendirmektedir. Türk askeri 1974 yılında Kıbrıs Barış Harekatın da 498 şehidin kanıyla sulanmış bu toprakların muhafazası için canla başla mücadele etmektedirler. Kuzey Kıbrıs sınırları içerinde sınır güvenliğini sağlayan Türk askerinin resmi sayısı kamuoyu ile paylaşılmamak ile birlikte 40 bin civarı olduğu bilinmektedir. Türk silahlı Kuvvetleri tarafından KKTC içerinde bulunan askerin niceliği ile askeri teçhizat hakkında hiçbir bilgi paylaşılmamaktadır. TSK tam anlamıyla, KKTC’de bulunan askeri statüyü sır gibi saklamaktadır.
Aslında uzun bir süre sitede yazmayı düşünmüyordum ancak insan gerçekten özlüyor yazmayı. Dün akşam, üniversite yıllarımda oluşturduğum istihbarat arşivimi karıştırırken not almış olduğum çok güzel hikâyelere rastladım. İstihbarat tarihinden çokça operasyonu not almışım ajandalara, ancak aralarından ikisinin ortak bir yönü vardı; Açık Kaynak İstihbaratı…
Bu konu, hakkında tezler, makaleler, kitaplar yazılabilecek kadar geniş ve istihbarat dünyası için bir o kadar da önemli bir konudur. Zira Soğuk Savaş döneminde ve öncesinde istihbarat en genel anlamda “bilgiye ulaşmak” odaklı hareket edilen bir alan iken, günümüzde başarılı ajan ve istihbarat teşkilatı farkını yaratan husus bilgiye ulaşmaktan ziyade“bilgiyi ayıklayabilmektir”.
Amacım akademik camiada kabul görecek işler yapmaktan ziyade benim gibi sıradan vatandaşların bilgilenmesi ve özellikle de yeni paradigmalar geliştirmesini sağlamak olduğu için, bu yüksek düzeyde akademik çalışma gerektiren konuyu yalnızca iki operasyon örneği ile sizlere aktarmaya çalışacağım. Peki, açık kaynak istihbaratı nedir?
Daha önceki yazılarımda da bahsi geçtiği üzere CIA, yıl içinde ürettiği istihbaratın %60’lık kısmını casusluk faaliyetleriyle değil, açık kaynak istihbaratı ile elde etmektedir. Bu konuda ise ülkemizde 2008 yılında MİT içindeki reorganizasyon çerçevesinde “Açık Kaynak İstihbaratı Daire Başkanlığı” oluşturulmuştur.
Açık kaynak istihbaratı, adı üstünde, açık kaynaklardan yani gazete, dergi, fotoğraf, ansiklopedi, sosyal medya vd. kaynaklardan elde edilen bilginin belli bir sistematikte analiz edilmesi sonucu ulaşılan istihbarat türüdür.
Hatırlarsanız 15 Temmuz darbesinden sonra basına yansıyan bilgilere göre MİT, FETÖ elebaşı Fethullah GÜLEN’in bir konuşmasında giydiği kıyafetin asker yeşili renginden dahi analiz yapıp bunu raporlaştırmıştı. İşte bu rapor bir açık kaynak istihbaratı raporudur. Kısaca açık kaynak istihbaratına değindiğimize göre istihbarat tarihinden hikâyelerimize geçelim. İlk hikâye açık kaynak istihbaratının ne derece etkili olabileceğini gözler önüne sererken, ikinci hikâye ise bu faaliyetin ne kadar önemli olduğunu bizlere göstermektedir. İyi okumalar…
“TOP SECRET” SEVİYESİNDEKİ BİLGİYİ DEŞİFRE EDEN ALMAN GAZETECİ
Geçmişte Alman gazetelerinden birinde bir haber çıkar. Haberi kaleme alan gazetecinin iddiasına göre Alman Genelkurmayı yeniden yapılanmayı ve kurmay kademesinde çok önemli değişiklikler yapmayı planlamaktadır. Bu haber ülkede çok ilgi görmez ancak haberin yayınlandığı akşam yazar, Alman İstihbarat Teşkilatı tarafından bir operasyonla derdest edilir ve teşkilatın merkezinde kapsamlı bir sorguya alınır.
Gazeteci, Alman istihbaratı tarafından casusluk ile suçlanmaktadır. Ajanların amaçları gazetecinin Genelkurmaydaki bağlantısını ortaya çıkarmaktır. Çünkü çok gizli olan bu bilgi ancak Genelkurmaydan sızmış olabilirdi. Bir başka ekip de gazetecinin evini aramaktadır. Casusluk ile suçlanan gazeteci ise suçlamaları reddetmekte, bilgiyi yalnızca Alman Genelkurmayı ile alakalı gazetelerde çıkan haberlerden ve bürokratların beyanatlarından analizle kaleme aldığını iddia etmektedir.
Uzun bir sorgunun ardından gazetecinin evini arayan istihbarat ekibi klasörler dolusu doküman ile merkeze gelirler. Onlarca klasör, yıllar boyu Alman Genelkurmayı hakkında çıkmış tüm haberlerin gazete küpürlerini ve beyanatların metinlerini ihtiva etmektedir. Sonuç olarak gazetecinin casus olmadığına, bu Top Secret seviyesindeki bilgiyi “açık kaynak istihbaratı” sonucu ürettiğine kanaat getirilir ve gazeteci serbest bırakılır.
YALNIZCA BİR ANSİKLOPEDİ İLE JAPONLARI MAĞLUP EDEN ALBAY
İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD ve Japonya arasında geçen bu hikâye, bence açık kaynak istihbaratının önemini bugüne kadar konuyla alakalı okuduğum tezlerden ve makalelerden çok daha iyi anlatmaktadır.
Japonya’yı her yönden köşeye sıkıştırmak isteyen ABD, Japon halkının yiyecek kaynaklarını da hedef almaktadır. Bir ada ülkesi olmasından dolayı zaten kısıtlı tarım imkânı olan Japonya’nın tarımını bitirmek için tüm önlemleri alan ABD bir türlü Japonları açlığa mahkûm edememiştir. Tarım yapamamaları için tüm gübre kaynaklarına dahi ulaşımı engellemiş ancak tarımın önüne geçememiştir.
Japonların tarım yapabilmek için gerekli gübreyi nereden bulduğunu araştırmak için özel bir istihbarat ekibi kurulur. İstihbaratın bilinen tüm yöntemlerini uygulayan Amerikalı ajanlar bir türlü istedikleri bilgiye ulaşamamaktadır. Japonlar üretime devam etmekte, Amerikalıların umutları tükenmektedir.
Özel istihbarat ekibinin başında olan albay neredeyse başarısızlığını kabul etmek üzeredir. Ancak Japon adalarının coğrafi özelliklerinin bulunduğu bir ansiklopediyi karıştırırken okuduğu bir cümle tüm operasyonun kaderini değiştirmiştir. Cümle şudur; “……adasında geniş fosfat yatakları vardır.”
Bu bilgiyi okuyan albay derhal hava kuvvetlerine emir verir ve bahsi geçen bölgeyi savaş uçaklarına bombalatır. Bu bombalamadan sonra Japonların zar zor ayakta duran tarımının sonu gelir ve operasyon bir ansiklopedi sayesinde başarıya ulaşır. İşte bu, başarılı bir “açık kaynak istihbaratı” operasyonudur.
“16 Mayıs 2001 günü Malatya’da düşen CASA tipi askeri uçakta Şehit olan 34 vatan evladının aziz hatırasına… Ruhları şad olsun…”
Orta Asya ve Uzak doğunun egemen güçlerinin başında gelen Çin’in Suriye politikasında daha fazla rol alacağını açıkça dile getirdi. Suriye iç savaşının, 2011 yılından itibaren dış güçlerin katılımı ile daha da alevlendiği aşikardır. Söz konusu hegemonik güçler tarafından, savaşın Daeş’e karşı mücadele konseptinde müdahil olduklarını savunmaktadırlar. Son olarak söz konusu bu savaşa katılacağını açıklayan Çin’in Suriye’ye neden müdahil olmak istiyor?
Çin’in Suriye’ye müdahil olmak istemesinin birkaç farklı nedenleri olabilir. Yaklaşık 6 bin kilometre uzaklıktaki bir ülkenin Ortadoğu toprakların bir parçası olan Suriye’ye girmek istemesinin ana maddesini Rusya ile olan ilişkilerine dayandırabiliriz. Çünkü Rusya – Çin ilişkileri sadece politik açıdan değil ekonomik ve sosyal yönlerden de yüksek strateji işbirliği çerçevesindedir. Rusya’nın Çin ile yıllık yaklaşık 10 milyar dolar ticaret hacmi ile iki ülkenin, Asya’nın en büyük örgütü olan Şangay işbirliği teşkilatının kurucularından olmasından dolayı zaman zaman benzer dış politika yürütmesine neden olmaktadır. Söz konusu doğu bloğu bu iki ülke, ABD’nin yayılmacı politikalarına karşı birlikte adım atma gerekliliğinin farkındadırlar. Çin nezdinde ABD’nin malum ‘Doğu Çin’ denizindeki sicili pek temiz görünmemektedir. Bu neticeden dolayı Çin’in yapmak istediği şey ‘Taarruza taarruz ile karşılık’ vermekten geçeceğine inanmasıydı. Yani başka bir deyişle Çin sınır güvenliğini ABD’nin hakim olduğu bölgelere kaydırarak taktiksel bir strateji izlemektedir. Tabii bu noktada Rus politikaları ve kışkırtmaları Çin’i Suriye’ye çekme planları da devreye girmekteydi. Bu durumu Pekin’den yaklaşık 30 iş adamının Rusya denetimi altındaki Şam’a ziyaretinden çıkarım yapabiliriz.
2011 yılı öncesi ve sonrası Çin–Suriye ilişkileri nötr diyebileceğimiz seviyede ilerlemekteydi. Ortadoğu da cereyan eden Arap baharı daha sonralardan Arap katliamına dönüştüğünde, Ortadoğu devletlerinin sırayla Rus ve Amerikan hegemonyasına girmiştir. Çin bu bölgede petrol ve doğal gaz tedarikçisi olmamasına rağmen Rusya faktöründen dolayı ABD’ye karşı ortak mücadele konusunda hemfikirdi. Çin ile Rusya gerek uzak doğuda gerekse Ortadoğu coğrafyasında ABD ve Batı güçlerine karşı dolaylı yönden mücadele etmeyi kamuoyuna ciddi manada hissettirdi.
Çin, gelişmiş sanayisi ve aşırı nüfusundan kaynaklanan enerji yetersizliğinden farklı stratejiler benimseyip bunları dış politikada fiiliyata dökmeyi hedeflemiştir. Suriye bu politikaların başında gelse de aslında kendisinin Ortadoğu politikalarını etkileyen iki ana faktör Çin – İsrail ile Çin – Arap ilişkileriydi. Asya’nın domino ülkesi Çin, ABD başkanı Trum’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasının ardından bu kararı reddederek Türkiye’nin öncülüğünü yürüttüğü İslam İşbirliği Teşkilatının kararını tanıması, ABD ve İsrail’e gözdağı verme niyetindedir. Çünkü Çin nezdinde Filistin sorunu ulusal çıkar ve politikalardan öte başka bir şey değildir. Öte yandan batı ittifakı ABD ile İsrail’in ekonomik ve istihbarat açısından sıkı işbirliği, Çin – İsrail ilişkilerine son derece zarar vermektedir. Bu durumun farkında olan Rusya, Çin’in Ortadoğu da daha fazla rol almasını istemiş olacak ki Çin’in almış olduğu bu karara herhangi bir karşı tez oluşturmadığı görmekteyiz.
Çin’in olası Suriye savaşına müdahil olması durumunda askeri üsleri ve kapasitesi buna yeterli olabilecek mi? Geçtiğimiz yıl nisan ayında Global Firepower (GFP) uzmanları kara, hava ve denizdeki beceriler, askeri bütçe ve personel sayısı gibi 50 kategoriyi ve 127 ülkeyi baz alarak dünyanın en güçlü ordularını sıraladı. Çin bu sıralamada dünyanın en gelişmiş askeri kapasitesi bakımından 3.sıradadır. Özellikle kontrol ettiği uzak doğu bölgesi başta olmak üzere Afrika’da 1 askeri üssü bulunmaktadır. İlgili olduğumuz Ortadoğu coğrafyasını etkiyebilecek güçleri ‘Cibuti’ askeri üssü ile halihazırda Akdeniz de bulunan ‘Lianoning’ adlı savaş uçağı gemisidir. Bu iki önemli kapasite ile Çin’in geçtiğimiz günlerde bahsettiği ‘Suriye’ye girme vakti gelmiştir’ açıklaması Şam hükümetine destek mahiyetindeki sözleri savaşın seyrini değiştirebilecek meziyettedir. Söz konusu bu hazırlık Çin’in Filistin sorunun ardından ABD ve İsrail’e verdiği ikinci gözdağıdır.
Nitekim zaman zaman Rusya ile Şam hükümetinin ayrışmaları gibi burada yeni Rusya – Çin ayrışmaları gözlemleyebilecek miyiz bunu hep birlikte göreceğiz. Fakat şu hususu belirtmekte fayda var; Rusya – Çin ayrışması, Rusya – Esed ayrışmasının arasında uçurumlar bulunmaktadır. İlki ; iki çekiç güç, diğeri ise ‘baba oğul’ ilişkisi içerisindedir. Suriye’nin geleceği açısından Çin ya bu bölgeye girmemeli ya da olası Rusya – Çin ayrışması içerisinde bulunmamalı. İki çekiç gücün bu bölgede uyuşamaması halinde ABD ve İsrail çıkarına olacaktır.
ABD ve Batı hegemonyasının, insan hakları konusunda Çin’i ciddi baskılar altında bırakması, ABD’nin Çin’i potansiyel düşman olarak görmesi, Çin’in Rusya ittifakına itmesine neden olmuştur. Rusya ile Çin’in uzak doğuda ‘Stratejik Ortak’ konumunda bulunması, yine bu iki ülkenin dünyanın diğer bölgelerinde de işbirliğine gidecek olmasına şaşırmamak gerek.
Öte yandan Suriye meselesine farklı perspektiften bakacak olursak, Çinli işadamlarının Suriye ziyaretlerinin altında yatan maksat; savaş sonrası Suriye’nin yeniden inşası ve yapılandırılması olduğunu görmekteyiz. Bu hususla birlikte aklımıza şu sualler de gelmektedir, Rusya’nın Suriye savaşındaki son kartı Çin mi? Aslında nihai hedef Rusya’nın askeri amacını tamamlamasının ardından, Suriye’nin ekonomik yapılanmasını Çin üstlenecek olması mıdır? Bu tezi yürütmek biraz ütopik olsa da Rusya penceresinden Suriye meselesi tamamlanmış gibi görünmektedir. Fırat’ın doğusu ABD’ye, batısı ise Rusya’ya bırakılmış durumda. Sözünü ettiğimiz karşılıklı gizli antlaşmaların teminatı Türkiye’nin tutumuna bağlıdır. Bu bağlamda Türkiye hedeflediği Münbiç, İdlip ile Fırat’ın doğusu ekseninden sapmaması gerekmektedir.
Yayılmacı güçleri bölgeden kurtarabilecek faktör, terör örgütleriyle yürüttüğü işbirlikleri değil, bölgede ‘Fırat kalkanı ve Zeytin Dalı’ harekatlarını başarıyla yürüten Türkiye ile iyi ilişkileri, onların yararına olacaktır.
Türkmenistan’ı anlatırken, bir önceki yazımız ”Türkmenistan: Siyasi ve Coğrafi Yapı, Daimi Tarafsızlık”da değindiğimiz üzere, 12 Aralık 1995’te BM Genel Kurulu tarafından oy birliği ile kabul edilen Türkmenistan’ın Daimi Tarafsızlığı, bu ülkenin dış politikasını önemli ölçüde şekillendirmektedir. Türkmenistan, komşuları Kazakistan, Özbekistan, İran ve Afganistan ile iyi ilişkiler kurmaya özen göstermekte, Hazar Denizi’nin paylaşımı konusunda bölge ülkeleri arasında yaşanan gruplaşmalara kendi tezleri ve çıkarları doğrultusunda aktif bir şekilde taraf olmakta ve de Türkiye, Rusya, ABD ve Çin gibi önemli siyasi ve ticari ortakları ile de özel ilişkiler geliştirmektedir. Bu yazımızda Türkmenistan’ın komşularından İran ve bölgesel aktör Türkiye ile küresel güçler ABD, Rusya ve Çin ile ilişkilerini ele alacağız.
İran İle İlişkiler
992 kilometre kara sınırının bulunduğu güney komşusu İran ile ilişkiler, Türkmenistan açısından oldukça önemlidir. Türkmenistan da Orta Asya’ya açılan kapı olma özelliği ve ülkesinde yaşayan bir milyonun üzerinde Türkmen’in varlığı nedeniyle İran için özel bir ülkedir. Bu sebeple, Türkmenistan, İran’ın Orta Asya ülkeleri içinde ekonomik, ticari ve siyasi ilişkilerinin en üst düzeyde olduğu ülke olmuştur. Fars Haber Ajansı’nın 8 Mayıs 2016’da yayınladığı bir habere göre, Türkmenistan ile İran arasındaki ticaret hacminin on yıl içerisinde 60 milyar dolara kadar çıkabileceği belirtilmiştir. Bu örnek, ilişkilerin ne denli güçlü devam ettiğinin bir kanıtı niteliğindedir. Türkmenistan ile İran’ın siyasi ilişkilerinin yumuşak karnını Türkmenistan’da yaşayan ve sayıları 50 bini bulan Azeri azınlık oluşturmaktadır. Türkmenistan laik bir yapıda da olsa, nüfusun büyük çoğunluğu Sünni Müslüman bir kitleden oluşmaktadır. Aynı şekilde nüfusunun büyük çoğunluğu Şii Müslüman bir halkın oluşturduğu İran’da Sünni Türkmenler de azınlık durumundadır. Ancak İran’ın eyaletlere bölünmüş yapısı, Sünnilerin inanç ve ibadet özgürlüklerini daha koruyucu bir durumdadır. Türkmenistan her ne kadar laik bir devlet olsa da, oldukça baskıcı bir yönetime sahip olduğu için dini kimliğinden çok Azeri azınlığın etnik kimliğine yönelik endişeler hâkimdir. Bu sebeple İran, Türkmenistan ile ilişkilerinde ekonomik işbirliğini ön planda tutmaktadır. Türkmenistan, coğrafi konumu itibariyle güvenlik ve ekonomik realiteler gereği İran ve Afganistan ile ilişkilerine özel önem vermektedir.
Türkmenistan’ın en önemli dışsatım ürünü olan doğal gazın üretimi ve sevkiyatı açısından bu iki ülkenin konumu çok önemlidir. Amerikan verilerine göre dünyada doğalgaz rezervleri açısından altıncı sırada bulunmaktadır. Türkmen gazı büyük oranda Çin, Rusya, İran ve Orta Asya devletlerine ihraç edilmektedir. Doğalgaz üretimi ve dağıtımı konusunda Rusya’ya olan bağımlılığını azaltmak isteyen Türkmenistan, İran ile ilişkilerini bu konuda yoğunlaştırmaktadır. Doğalgaz rezervlerinde ikinci sırada bulunan İran ise, doğalgazı ülkesinin güney kesimlerinde üretmektedir. Ancak nüfusunun büyük çoğunluğu da ülkenin kuzey eyaletlerinde yaşamaktadır. Bu sebeple İran, kuzeyin doğalgaz ihtiyacını Türkmenistan’dan gaz ithal ederek karşılamakta, güneyde ürettiği gazı da dünya pazarına sunmaktadır. Türkmenistan’dan İran’ın kuzeyine ulaşan 200 kilometre uzunluğundaki doğalgaz boru hattı bu sebeple kurulmuştur. 2009’da da ikinci boru hattı açılmıştır. İki ülke arasındaki iyi ilişkilerin bir diğer göstergesi, 2006’da açılan Dostluk Barajı olmuştur. Türkmenistan ve İran’dan geçerek Afganistan’a kadar uzanan Harirut Nehri üzerinde inşa edilen baraj ile içme suyu ve tarım arazilerinin su ihtiyacı giderilmeye çalışılmıştır.
Türkiye İle İlişkiler
16 Aralık 1991 tarihinde Türkiye, Türkmenistan’ın bağımsızlığını tanıyan ilk ülke olmuştur. Bu sebeple Türkiye’ye, diplomatik plakalarda 01 kodu verilmiştir. 29 Şubat 1992’de de diplomatik ilişkiler tesis edilmiştir. Bu tarihten itibaren Türkiye, Türkmenistan’ın uluslararası kuruluşlara katılımına destek vermiştir. İki ülke arasında ekonomik alandaki ilişkiler, siyasi bağımsızlığın öncesinde, 3 Aralık 1991’de Ankara’da imza edilen ‘’Türkiye ile Türkmenistan Arasında Ekonomik ve Ticari İşbirliği’’ antlaşması ile başlamıştır. 1 Mayıs 1992’de Aşkabat’ta, Türkmenistan’dan Türkiye’ye doğalgaz gönderilmesi hususunda bir antlaşma imza edilmiştir. Takip eden yıllarda da pek çok alanda antlaşma imzalanmış, ikili ilişkiler geliştirilmiştir. Ancak iki ülke arasındaki ilişkilerde 90’lı yılların ikinci yarısında gerginlik söz konusu olmuştur. Bunun temel nedeni, Türkiye’nin Rusya ile doğalgaz anlaşması yaparak daha ucuz olan Türkmen gazını tercih etmemesidir. Türkiye, gazın fiyatının düşük olmasına karşın ülkesine gelişi son derece maliyetli olacağı için gazı Rusya’dan almayı çıkarlarına daha uygun bulmuştur. 2007’de iktidara gelen Berdimuhammedov ile Türkmenistan, uluslararası arenaya açılma konusunda daha istekli olduğunu göstermiş, Türkiye ile ilişkileri geliştirme yolunda çaba harcamıştır.
Hazar kıyılarında turizm faaliyetlerine başlayan Türkmenistan, Türk inşaat firmalarının bölgede faaliyet göstermesine izin vermiştir. 1400’ün üzerindeki Türk şirketinin Türkmenistan’daki toplam yatırımı 47.5 milyar dolardır. İki ülke vatandaşları arasında yaşanan evlilikler, ülkeler arası öğrenci değişim programları ve Türkiye’den Türkmenistan’a başlatılan direkt uçuşlar da ikili ilişkilerin gelişiminde olumlu bir etki göstermiştir. Türkmenistan ile Türkiye arasındaki ticaret hacmi 2014’te 2.8 milyar dolar ile rekor düzeye ulaşmış olup, 2016’da 1.3 milyar dolara gerilemiştir. 2017’in ilk on ayında da 1.1 milyar dolarlık bir ticaret hacmi yakalanmıştır. Ticaret hacminin büyük bir bölümünün Türkiye’nin ihraç ürünlerinin oluşturduğu görülmektedir. Türkiye’nin Türkmenistan’dan ithalatının %90’ınını pamuk ve pamuk ipliği oluşturmakta, doğalgazın ve petrolün ticarette bir etkisi yoktur. Türkmenistan ile Türkiye’nin gelişen ikili ilişkileri, iki ülke arasında turizmi de canlandırmaktadır. 19 Ağustos 1992’de Aşkabat’ta turizm alanında işbirliği antlaşması da imzalanmıştır. 2016 yılında Türkiye’yi 165 bin, 2017’nin ilk on ayında da 191 bin Türkmen vatandaşı ziyaret etmiştir.
Rusya İle İlişkiler
Türkmenistan, Sovyetler Birliği dağılmadan önce bazı Sovyet Cumhuriyetlerinin aksine, SSCB’den ayrılmayı doğru bulmamıştır. Türkmenistan lideri Niyazov, Gorbaçov’un ‘’yeni birlik anlaşması’’ fikrini desteklemiştir. Niyazov, ülke içerisindeki muhalefetten büyük tepki görse de, şüphesiz bu durumun bazı gerekçeleri bulunmaktaydı. Türkmenistan, harikulade bir coğrafyaya sahip olmasına karşın oldukça yoksul bir ülkeydi. Pamuk ve doğalgaz ihracatı yapmasına karşın, tüm bunların pazarlanmasında Rusya’ya bağımlı durumdaydı. Öte yandan İran ve Afganistan ile komşuydu. Özellikle Afganistan’daki güvenlik sorunları her geçen gün katlanarak artıyordu. Ayrıca Türkmenistan’ın devlet geleneği zayıftı. Tüm bu sorunları tek başına çözebilecek bir gücü yoktu. Ancak tüm bunlara karşın 1991’in son günlerinde Türkmenistan da bağımsızlığını ilan etmekten geri durmamıştır. 1990’lı yıllarda Batı’ya uyum sağlamak amacıyla oldukça yoğun ve karmaşık bir döneme giren Rusya, bu dönemde Orta Asya devletlerini ikinci plana atmış, bu devletlerin zaten kendisine muhtaç olduğunu bildiğinden, bir tereddüt durumu da yaşamamıştır.
Mayıs 2000’de başlayan ve halen devam eden Putin dönemi, Rusya’da yeni bir diriliş ve yükseliş dönemi olarak adlandırılabilir. Bu dönemde Batı’yla ve Türkiye ile yapılan gaz anlaşmaları ile bu talepleri karşılamakta zorlanmaya başlayan Rusya, Türkmenistan’a yanaşmaya başlamıştır. Türkmenistan da dünya pazarına açılmanın yolunun Rusya ile mümkün olacağı gerçeğinden hareketle, bu yakınlaşmayı devam ettirme eğilimine girmiştir. İki devlet arasında, Bağımsız Devletler Topluluğu önemli bir sorun teşkil etmektedir. Türkmenistan, tarafsızlık politikası gereği ve BDT’yi Moskova’nın eski hegemonyasını yeniden oluşturma çabası olarak görmesinden ötürü BDT’nin ‘’ortak politika’’ oluşturmaya yönelik anlaşmasını imzalamamıştır. Türkmenistan, bu anlaşmayı imzalamayarak potansiyel zenginliğini bölüşmek istememiştir. BDT çerçevesinde gelişen ilişkilere mesafeli duran ve katılımı en düşük düzeyde tutan Türkmenistan, Rusya ile ikili ilişkilerine önem vermektedir. Ağustos 1992’de imza edilen Dostluk ve İşbirliği Antlaşması önemli bir başlangıç olmuştur. Türkmenistan’ın Afganistan’da yönetime gelen Taliban ile ilişkileri, ikili ilişkilerde beklenenin aksine ciddi bir kriz doğurmamıştır. İslamcı terör konusunda son derece hassas olan Rusya, Taliban rejiminin Türkmenistan’a sızamayacağı konusunda emin görünmektedir.
Rusya’nın bu öngörüsü kısa zamanda gerçeklemiştir. 1995-97 yılları arasında göreceli bir yakınlaşma ardından yerini soğuk ilişkilere bırakmıştır. Bu sebeple doğalgazına yeni pazarlar arayan Türkmenistan, o yıllarda İran ve Türkiye’yi denediyse de pek başarılı olamamıştır. 1997’de İran’la Körpece-Kurt Kui Hattı ve 2000 yılında Artık-Lutfabad Hattı ile Rusya’ya karşı bir hamle yapılmıştır. Ancak yukarıda da belirtildiği üzere Putin’in iktidara gelmesiyle, Türkmen gazına duyulan ilgi arttığı için ilişkilerde hızla iyileşme sağlanmış, Türkmenistan ekonomisi de son sürat gelişme göstermiştir. Ayrıca Putin, Orta Asya’ya ilk ziyaretini de Türkmenistan ile Özbekistan’a yapmayı tercih etmiştir. Son olarak 2 Ekim 2017 tarihinde Putin’in Aşkabat ziyareti ile Türkmenistan ile Rusya arasında “Stratejik İşbirliği Antlaşması” imzalandı. İmzalanan toplam 13 anlaşma, ekonomiden kültüre, sağlıktan deniz taşımacılığına kadar pek çok alanı kapsamaktadır. Tüm bu gelişmeler ışığında Rusya’nın Türkmenistan için hala vazgeçilmez bir ortak olduğu görülmekte ancak bunun yanında Rusya’nın da Türkmenistan’dan vazgeçmeye niyetli olmadığı ilişkilerin zaman içerisindeki gelişiminden anlaşılmaktadır.
Çin ile İlişkiler
Çin Halk Cumhuriyeti, bölgesindeki devletler dışında diğer ülkelerle kurduğu dış ilişkilerinde ekonomik konuları öncelikli tutmaktadır. Günümüz dünyasında Çin’in siyasi ve dini olaylardan, çatışma bölgelerinden uzak durmaya çalışması, bu bölgelere ancak ekonomik çıkarlar doğrultusunda girmesi, şüphesiz ki on yılların birikimiyle oluşturduğu bir politikadır. Enerji kaynakları bakımından oldukça zengin bir ülke olan Türkmenistan, Çin için önemli bir ekonomik ortaktır. 1990’larda zayıf seyreden ikili ilişkiler, 2000’li yıllarda Çin’in gerçekleştirdiği ekonomik atılımlar ve Türkemenistan’ın uluslararası sisteme daha fazla açılma arzusu, iki ülkeyi yakınlaştıran en önemli etken olmuştur. Öyle ki, 2000’li yıllara göre 2010’lu yıllara gelindiğinde, ikili ticaret hacminde 40 misli bir artışın kaydedildiği; Çin’in Türkiye’den sonra Türkmenistan’ın en büyük üçüncü ithalat partneri olduğu görülmektedir. Çin Kalkınma Bankası’ndan temin edilen sekiz milyar dolarlık uzun vadeli kredi ile, doğalgaz sektöründe yeni tesisler kurulmuştur. 2009’da açılan Türkmenistan-Çin Doğalgaz Boru Hattı, oldukça önemli bir hattır. Bu boru hattı ile Türkmenistan’ın Rusya’ya olan bağımlılığı daha da azalmıştır. Yılda 40 milyar metreküp doğalgaz satışı da önemli bir ekonomik başarıdır. Öte yandan Çinli şirketlerin Türkmenistan’da pek çok alanda yatırımları sürmektedir.
ABD ile İlişkiler
Orta Asya, ABD için hayati derece önemli bir bölge değildir. Ancak Sovyetler Birliği’nin dağılması ile bölgede bir güç boşluğunun doğmuş olması, bir uluslararası ilişkiler kuralı olarak, ‘’Boşalan koltuk mutlaka dolar’’ anlayışı ile ABD’nin bölgeye ilgisi 90’lı yıllarda artmaya başlamıştır. Ancak bölge ülkelerinden Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan dışında, 11 Eylül 2001’e kadar ilişkilerde sürekli bir gelişim ivmesi görülmemektedir. 90’lı yıllarda ağırlık olarak ekonomik politik boyuttan bölge ilişkilerini yürüten ABD, 11 Eylül sonrası ağırlık merkezini güvenlik boyutuna kaydırmıştır. Bu da özellikle Afganistan’a komşu ülkelerle özel ilişkilerin geliştirilmesi anlamına gelmekteydi.
Afganistan’a komşu olması sebebiyle, ABD’nin özel ilgisini bir anda kendinde bulan Türkmenistan, bu ülkeye 11 Eylül sonrası gerçekleştirilen operasyonlarda önemli kolaylıklar sağlamıştır. Ancak ABD’nin askeri yardımlarını da tarafsızlık politikasının bir gereği olarak kabul etmeyi uygun bulmamıştır. Aynı şekilde Türkmenistan, ABD’nin ekonomik yardımlarından da en az yararlanan Orta Asya ülkelerinden biri olmuştur. Türkmenistan’ın Rusya’ya yaklaşması durumunda ise, ABD’nin bu ülkede yaşanan demokrasi ve insan hakları ihlalleri kartını oynama ihtimali yüksektir.
Kaynakça
ASLAN, Halil Kürşad, İran’ın Orta Asya Politikası (1991-2016), İran Araştırmaları Merkezi, Aralık 2016.
Der. ARI, Tayyar, Orta Asya ve Kafkasya: Rekabetten İşbirliğine, Marmara Kitap Merkezi, 2010.
Kollektif, Türkiye’nin Kafkasya ve Orta Asya Ülkeleri ile Siyasi-İktisadi-Kültürel İlişkileri, Derin Yayınları, 2015.
http://www.turkiye-turkmenistan.com/cinin-turkmenistan-politikasi-ve-ekonomik-gelismeler/ (Erişim Tarihi 11.02.2018)
Güney Kore’de Olimpiyatlar bitti; izi kaldı. Kardeş ve düşman iki ülke olan Güney Kore ve Kuzey Kore, Olimpiyatlar için 2 yıl sonra ilk defa bir araya gelmiş oldu. Ocak ayında gerçekleşen ilk görüşmede, 9-25 Şubat tarihleri arasında Güney Kore’de yapılacak olan Kış Olimpiyatlarına, Kuzey Koreli sporcuların da katılması görüşülmüştü. 2 Ülkenin temsilcileri arasındaki görüşme, ateşkes bölgesi olarak da bilinen sınır köyü Panmunjom’da gerçekleşmişti. Görüşmelerde Kuzey Koreli sporcuların olimpiyatlara üst düzey bir yetkiliyle beraber katılması kararlaştırılmıştı.
Dünyanın nefesini tutarak takip ettiği görüşmede, 2 ülke arasındaki gerilimi düşürecek şu kararlar da alınmıştı:
Askeri acil hat telefonu yeniden açılacak.
2 ülke arasında diğer alanlarla beraber askeri müzakereler başlayacak.
Bölünmüş aileler yeniden bir araya gelecek.
Geçtiğimiz yıl 20’den fazla füze denemesi yaparak dünyayı titreten Kuzey Kore lideri Kim Jong-un, yeni yıl mesajında Güney Kore’ye diyalog teklif etmişti. Seul Yönetiminin olumlu karşılığı ile yumuşamaya giden süreci hızlandırmış oldu. Olimpiyatlar sırasında, 10 Şubat’ta Kuzey Kore lideri Kim Jong Un, Güney Kore Devlet Başkanı Moon Jae-in’i Pyongyang’a davet ettiği açıklandı. İki Devletin Liderleri en son 2007’de bir araya gelmişti. Olimpiyatlarda seçilen müzikler, sahne gösterileri ve tasarımlarda hep ‘barış’ vurgusu yapıldı. Bunun bir göstergesi olarak, Güney Kore ve Kuzey Kore’nin sporcuları tek bayrak altında yürüdüler. Gelişmeler, İki Ülke Halkı’nın barış özlemi içinde olduğunu gösteriyor. Ama tarihte göz önünde bulundurulduğu zaman, siyasi birimlerin ne yapacaklarını saptamak oldukça zor.
KORE’NİN KISA YAKIN TARİHİ
Kore Yarımadası, tarih boyunca Japon ve Çin saldırılarına maruz kaldı. 19. yüzyılın başlarında yeniden Japon tehdidiyle karşı karşıya kaldı. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde ise tümüyle Japonya’nın emperyalist dış politikasının etkisinde kaldı. 1919 yılında, 17 yaşındaki bir öğrencinin Japon Askerleri tarafından öldürülmesi üzerine, tarihe 1 Mart İsyanı diye geçen ayaklanmalar başladı. İkinci Dünya savaşına kadar bütün Kore halkı tarafından çeşitli hareketler düzenlendi. Koreliler, kendi isyanlarıyla olmasa da Japon zulmünden kurtulmayı 2. Dünya Savaşı’nın ardından başardılar. 2. Dünya Savaşı’nda Pearl Harbour saldırısının faturasını ağır ödeyen Japonlar, hem cephede yenildi, hem atom bombası ile imtihan oldu, hem de Kore’yi kaybetti. Fakat bu durum Korelilere tam bağımsızlık getirmedi.
Bugün Kuzey Kore olarak bilinen Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nde, 1948 yılında SSCB desteğiyle otoriter ve sosyalist bir hükümet kuruldu. Kapalı bir yapıya sahip olan devletin şu ana kadar üç lideri oldu. 1994 yılında ilk lider Kim Il Sung’un ölümünden sonra, ülkeyi oğlu Kim Jong-il yönetmeye başladı. 17 Aralık 2011 tarihinde ülkenin 70 yaşındaki lideri Kim Jong-il öldüğünde, varisi Kim Jong-un başa geldi.
Bugün Güney Kore olarak bilinen Kore Cumhuriyeti’inde ise, 1948 yılına kadar grevler ve öğrenci eylemleri durmak bilmedi. ABD’nin, solun gücüne ve toplumsal hareketliliğe karşı güvencesi ülkedeki milliyetçilerdi. Nitekim Temmuz 1948’de milliyetçiler ABD’de eğitim görmüş Syngman Rhee liderliğinde yönetime geçtiler ve Güney’de Cumhuriyet ilan ettiler. Güney Kore, kapitalizmi benimsemiş hatta özümsemiştir. ABD’nin her daim gözünün üstünde olduğu ülke, Asya’nın 4., dünyanın en büyük 12. ekonomisine sahiptir. Güney Kore, “Kötü Kardeş” olarak nitelendirdikleri Kuzey Kore tarafından zaman zaman tedirgin edilmekte.
Bölgenin stratejik öneminden dolayı mevcut durumu kabul etmeyen ABD ve SSCB’nin bölgedeki sürtüşmesinden Kore Savaşı patlak verdi. Kore yarımadasındaki savaşta 1951 yılına gelindiğinde iki taraf 38. paralel boyunca sabitlendi. Savaşın net bir galibi olmayınca 1951’de başlayan görüşmeler sonucunda, 1953 yılında ateşkes anlaşması imzalandı. Savaşta yaklaşık 3 milyon insan hayatını kaybetti. Savaş neticesinde Kore’deki bölünme kalıcılaştı.
Türkiye Cumhuriyeti’nde de o yıllarda SSCB Bloğuna karşı dost arayışı vardı. Batı’da SSCB’ye karşı NATO oluşturulmuştu. NATO’ya girmek isteyen Demokrat Parti İktidarı, savaşta Güney Kore tarafında yer aldı.
Taraflar arasında zaman zaman yeniden başlayan birleşme görüşmeleri ise bir sonuç vermedi. Özellikle 21. yüzyılın başlarında Güney Kore’de Liberaller ile ılımlı bir süreç yaşansa da, Nükleer Silah denemeleri arayı yine bozdu. Kuzey Kore’nin Nükleer silah ataklarını ve ABD ile sürtüşmesini aşağıdaki haberde bulabilirsiniz;
Arap Baharı ile başlayan ve Orta Doğu’da diplomatlar tarafından sürekli kargaşa olarak nitelendirilen dönem incelendiğinde savaş, çatışma, katliam gibi birçok olumsuz olay meydana gelmiştir.
Ülkemize baktığımızda ise özellikle Arap Baharı ile başlayan ve Suriye dominosunun da yıkılmasıyla artan dönemde, zaman zaman büyük savaş riskleri, çatışmalar ve mülteci krizleriyle karşı karşıya kalındı. Rusya ile de savaş riskine giren Türkiye, günümüzde Rusya’ya karşı rahatlamıştır. Günümüzde ise, ABD ile gelinen bu süreçte resmi olarak topyekün bir savaş olmasa da, dolaylı gibi görünen ancak doğrudan olan bir savaş mevcut.
Aslında bu resim her şeyi açıklamakta çünkü NATO müttefiki olan Türkiye’nin yıllardır savaştığı terörist grupla böylesine birçok fotoğrafı mevcut. Düşünün ki sizinle dostuz, siz bizim ortağımızsınız dedikleri Türkiye’ye yıllardır saldıran bir örgütün eline sadece silah, zırhlı araç desteği vermemiş, aynı zamanda kendi savaş uçaklarını hizmetine vermişlerdir. Ayrıca ve en önemlisi diye eklemek lazım; kendi rütbeli komutanlarını teröristlere karşı taktik, eğitim vs. gibi konularda yardımcı olması amacıyla göndermiştir.
YPG’li Terörist ABD Uçaklarına Koordinat Veriyor*
Üstteki resimde ise YPG’li bir terörist Google haritalar uygulamasından koordinat bularak, ABD jetlerine gönderiyor. Düşünün sizin müttefikiniz (!), en büyük düşmanınıza böylesine bir yardımda bulunuyor, hem de kendi topraklarınızdan kalkan jetler tarafından.
Bunun yanında ABD medyasının da desteğini alan ypg meşrulaştırılmış ve uluslararası arenada Türkiye’yi zor duruma düşürmeye çalışmaktadırlar. ypg’li teröristlerin ilerlemeleri, savaş görüntüleri sözde kahramanlık adı altında servis edilmekte ve yüceltilmektedir. Türkiye ise tam tersine İŞİD ile mücadeleyi baltalayan ülke olarak gösterilmektedir.
ABD’nin İŞİD bahanesiyle bu kadar güçlendirdikleri teröristler ile müttefiki (!) şimdi hiç olmadığı kadar çıkmaza girmiş ve sıcak savaş başlamıştır. Teröristlerin Türkiye’ye karşı kullandıkları zırhlı araçlar, roketler, silahlar, tank savarlar vs. gibi silahlar ABD’den geldiğine göre, tek eksik kalan desten sadece hava gücüdür. Yarın bu desteği de alabilirler ve bu durum hiç de şaşırtıcı olmaz.
Elbette yukarıdaki birkaç örneği artırmak mümkündür. Sadece birkaç konu üzerinden gidilen bu yazının varacağı sonuç açıktır. O da ABD ve Türkiye’nin dolaylı veya doğrudan (Tartışılır) birbiri ile savaştığıdır.
Hollanda ile Belçika arasında, 4 sene önce sınırda bulunan başsız bir ceset yüzünden ortaya çıkan yetki tartışmaları ve sorunlar, sınır değikliği ile sonuçlandı. Yapılan yeni sınır anlaşmasına göre, Hollanda 160 dönümlük alan karşılığında Belçika ile 30 dönümlük alan takas etti.
Daha önce 1843 yılında yapılan takas ile Hollanda-Belçika sınırı belirlenmişti. Yapılmış olan bu sınır anlaşmasına göre Hollanda’ya daha büyük bir toprak parçası düşmüş olmasına rağmen, her iki tarafta sınır anlaşmasından memnundu. Anlaşmaya göre iki ülke sınırını büyük ölçüde Meuse Nehri sağlamıştı. 4 sene önce nehrin kuzeyinde, yani Hollanda tarafında bulunan cesede Belçika polisi müdahale edince yetki tartışmaları doğdu. Bu tartışmalar yaklaşık 15 futbol sahası kadar alanın takasıyla çözülmüş oldu.
Batı Avrupa’da buna benzer bir olay Finlandiya-Norveç arasında yaşanmıştı. Norveç, Finlandiya’nın bağımsızlığının 100. yıl dönümü münasebetiyle, sınıra yakın yerde bulunan bir dağı Finlandiya’ya hediye etme kararı almıştı. Karar, iki ülke arasında da heyecan ile karşılanmıştı.
95 dönümlük alana sahip, küçük bir yer olan ve Hindistan, Pakistan ve Çin sınırlarında bulunan Keşmir Bölgesinde ise durum hayli ilginçtir. Pakistan ve Hindistan, 1947 yılında İngiliz sömürgesinden kurtulup bağımsızlığını kazanmıştı. İki ülke arasında yer alan Keşmir Bölgesi ise o tarihten beri tartışmalı bölge oldu ve 3 savaşa sahne oldu. Günümüzde çatışmalar hâlâ devam ediyor.
Savaşların siyasi, ekonomi vb. birden çok nedeninin olduğu bir gerçektir. Ama bir yandan Belçika-Hollanda ve Finlandiya-Norveç arasında yaşananlar, bir yandan Pakistan-Hindistan arasında yaşananlar,Doğuda ve Batıda savaş nedenleri arasında temel bir fark ortaya çıkarıyor:
Doğu’da, toprakların stratejik yada ekonomik bir önemi olmasa dahi, insanlar arasında vatan yada ülke topraklarının kutsallığı çok önemlidir. Türkiye’de de olduğu gibi, insanlar vatan yada aidiyet duydukları bir karış toprak için bin can feda etmekten çekinmiyorlar. Batı’da, özellikle de gelişmiş Batı Avrupa Ülkelerinde, ulus-devlet anlayışının yaygınlaşmasıyla beraber toprak değil; üzerindeki insan faktörü önem kazandı. Alsas-Loren gibi ekonomik yada stratejik önemi olan bölgelerin dışında, vatan ve aidiyetlik daha az önem taşıyor.
Bir diğer önemli fark, tarih faktörüdür. Her iki dünya savaşından sonra, Avrupa yıkılacak duruma geldi. Savaşların vermiş olduğu sancıları tam olarak yaşamış olan Avrupa, söz konusu savaş olduğu zaman kötü bir anlaşmayı iyi bir savaşa tercih edebilmektedir.
Son 15 yılda Türk savunma sanayi ürünlerinin ihracatı yaklaşık 7 kat artarken, Türk Silahlı Kuvvetleri yerli imkanlarla üretilen askeri ürünleri kullanmayı ilk tercih olarak benimsiyor. Milli Savunma Bakanlığı’nın yayınladığı görüntülerden oluşturulan bu haberde, Türk Savunma Sanayi ürünlerinin özelliklerini sizlerle paylaşacağız.
İşte Hürkuş uçağı, ANKA insansız hava aracı, Altay tankı, MPT-76 milli piyade tüfeği ve ATAK helikopteri gibi yerli araçların özellikleri…
Hep dillendirilir, İran’ın ne kadar çok dinli çok mezhepli çok dilli çok felsefeli yapıda olduğu ve bu demografik görünümün iktidarda hangi güç olursa olsun o gücün iktidardaki varlığını her zaman için pamuk ipliğine bağlı hale getirdiği.
Tabi ki bu azınlıkların oranlarını, istikrarsız bir İran isteyen Irkçı, Mezhepçi veya Emperyalist güçler, olduğundan çok daha fazla kabarık göstermeye çalışsa da aslında bu kozmopolitliği göstermek için bu kadar abartılı rakamlara gerek yok.
Elbette 80 milyonluk İran gibi büyük bir coğrafyada herkesin iktidarı pamuk ipliğine bağlıdır ama diğer görüşlere kıyasla bu durumu en az görebileceğimiz kesim şuan iktidarda oturan kesimdir. Çünkü oransal açıdan çeşitliliği en az görülen kutbun çoğunluk tarafında yer alırlar veya buna mecburdurlar.
İşte Birleşik Azerbaycan yolundaki en büyük engelde budur. Şuan iktidarda yer alan kesimin din sayesinde en büyük azınlığı veya azınlıkları uyutması.
Türkçü kesimlerin Turancı emeller yolunda kendileri için en öncelikli adım olarak gördükleri yer Güney Azerbaycan’dır. Çünkü en çok Türkün yaşadığı 3. bölge burasıdır(birincisi Türkiye(55 milyon), ikincisi Özbekistan(25 milyon)). Demografinin yanı sıra jeopolitik konumu ve ayrı yaşayanları birleştirme ihtimali sebepleriyle şuan en öncelikli konumda.
Ayrı yaşayanları birleştirmesinden kastım şu ki; Hem Türkiye’ye hem de Hazar gölüne sınırı olan bir Güney Azerbaycan demek Türkiye’nin Azerbaycan’la sınırdaş olması demektir. Böylece Orta Asya’ya da Hazar gölü üzerinden Geliş gidişlerin kolaylaşmasını, kültürel kaynaşmayı ve ticaretin aktifleşmesini sağlar.
İran İslam Cumhuriyeti şimdiye kadar spekülasyonlara mahal vermemek adına hiçbir demografik veri yayınlamadı. O yüzden hiçbir rakam kesin ve güvenilir değil ama İran’ın genel kanıya göre %20 veya %25’i Türki halklardan meydana geliyor. Bu Türklerin yaklaşık olarak 14 veya 16 milyonu Azeri, 1 veya 2 milyonu Kaşgay, 1 veya 2 milyonu da Türkmenlerden oluşuyor. İşte bu nüfus en büyük fırsat.
Türkmenler Türkmenistan sınırlarında yaşıyorlar ve Çoğunlukla Sünni oldukları için molla rejiminin sistemine en az entegre olmuş halklardanlar. Fakat nüfusları çok az olduğu için sistem karşıtı faaliyetlerde bulunamıyorlar. Türkmenistan ise İran’ı karşısına almaya cesaret edemediğinden sınırlarında yaşayan soydaşları için bir şey yapmıyor veya yapamıyor.
Kaşgay Türkleri ise İran’ın güneyinde küçük bir alanda yaşıyorlar ve tamamen Şii oldukları için sisteme çok iyi entegre olmuşlar maalesef. Olmasalar bile yine İran için sıkıntı değil, çünkü onlarında nüfusları Türkmenler gibi az.
Azeri Türkler ise çok daha karmaşık. Azerilerin Farslardan çok daha dindar olduğu fakat Azerbaycan’ın kuruluşundan bu yana ciddi bir sekülerleşme olduğu düşünülüyor.
Azeriler İran-Irak savaşı(1980-1988) sırasında devrim muhafızlarına aktif katılım göstererek, İran’ın toprak bütünlüğüne ve Humeyni liderliğindeki İslam devrimine bağlılıklarını göstermişlerdi. Daha sonra Azerbaycan’ın kurulması ise bölgede nelere sebep olacağı konusunda soru işaretleri doğuruyordu.
Fakat 1995 yılında Kuzey Azerbaycanlılar ile Güney Azerbaycanlılar arasında çok büyük ve aşılması zor bir farklılık görüldü. O sene savaştan(Karabağ savaşı(1992-1994)) yeni çıkmış toy Azerbaycan, anayasa hazırlıyordu ve anayasaya laiklik ilkesi konulmuştu. Bu durum İran’daki Azeri Şehirlerde protesto gösterilerinin görülmesine sebep oldu. İşte bu ideolojik farklılık Birleşik Azerbaycan yolundaki en büyük ikinci engeli göstermişti. Tabi bu protestolar halkın genel görüşüne aykırı mı yoksa uygun mu bilemiyoruz ama o zamanın şartlarına bakacak olursak gerçekten bölgede ciddi bir muhafazakarlık sorunu olduğu kesin.
Fakat 2006 yılında, karikatür kriziyle başlayan ve rejimin karikatüristleri tutuklamasına kadar devam eden milli isyan süreci ve molla rejiminin polislerinin onlarca ölümle noktalanan sert müdahalesi, artık bölgede bir şeylerin değişmeye başladığını gösteriyordu. Artık bölgedeki başta Güney Azerbaycan Milli Uyanış Hareketi(GAMUH) ve Güney Azerbaycan Türk Hareketi olmak üzere rejim karşıtı pek çok milliyetçi örgüt güçleniyordu.
İran genelinde dini dayatmaların halk nezdinde soğumalara sebep olduğu artık her yerden duyulur oldu. Bu durum rejim karşıtı örgütlere de sempatiyi ve desteği arttırıyor. Molla rejiminden soğumuş bir Azeri gencinin seküler bir güç tarafından yönetilmek istemesi, elbette olası bir iç savaşta Dinci İran’ı değil seküler Azerbaycan’ı tercih etmesine yol açacaktır. Bu yüzden bölge halkının sekülerleşmesi, milliyetçiliğin güçlenmesi için en önemli etkendir.
Tabi ki böyle bir savaşta İran’daki tek cephe Kuzeybatı İran olmayacaktır. Güneydoğu İran’da Sünni Beluciler hali hazırda 6 silahlı örgütle(3’ünün motivasyonu milliyetçilik 3’ünün motivasyonuda Sünnilik) İran’a karşı savaşıyorlar. Bunların milliyetçi olanları çoğunlukla Pakistan’da faaliyet gösterse de olası bir istikrarsızlıkta tabi ki Ağırlıklarını İran’a vereceklerdir ve Pakistan’daki büyük Beluci nüfusu da beraberlerindeki götürmeyi ihmal etmeyeceklerdir.
Milliyetçi olan Beluci örgütlerin şuan için ağırlıklarını Pakistan’a vermiş olmalarının sebebi tabi ki Pakistan’ın istikrarsız bir çökmüş devlet olması ve orada çok daha kalabalık olmaları ama olası bir istikrarsızlıkta İran’ın Pakistan’dan daha zayıf hale gelmesi Belucilerinde odak noktasını değiştirecektir elbette. Bu PKK’nın, ağırlığını Türkiye’ye verirken Suriye savaşının başlamasıyla militan odağını Suriye’ye çevirmesi gibi bir şey.
Ahmed Mewla Ebu Nahz
Çoğunluğu Şii olsa da petrol zengini Güneybatı İran’da küçük bir Arap nüfus mevcut ve Arap milliyetçiliği ile bezenmiş Ahvaz Kurtuluş Hareketi(hareketin lideri Ahmed Mewla Ebu Nahz Hollanda’nın Lahey kentinde kasım 2017’de bir suikast sonucu öldürüldü) bölgede İran’a karşı savaşıyor. Olası bir istikrarsızlıkta körfezde İran’ı karıştırmak isteyen ülkelerin beslemesi ile bu küçük ve pasif örgütün aktifleşeceğini tahmin edebiliyorsunuzdur herhalde. Zaten İran-Irak savaşından en çok etkilenen bölge burasıydı. Çünkü Arap milliyetçisi Baas Partisi yönetimindeki Irak’la yakın ilişkileri olduğu gerekçesiyle ve Saddam’ın savaşın başlarında bu bölgeyi kolayca ele geçirmesinden dolayı, İran yönetimi bölge halkına hep şüpheyle yaklaştı. Halende bu durum devam ediyor. Bölge İran petrolünün çoğunun çıktığı bölge ama en fakir ikinci eyalet. Ayrıca en kurak ve en havası kirli eyalet. Bu durum onlarda bölgelerinin bilerek geri bırakıldığı düşüncesini yerleştiriyor ve tıpkı Azerilerin Azerbaycan’la birleşme istekleri gibi onlarında Irak’la birleşme isteğinde olmasına sebep oluyor. Özellikle bu iki bölgenin futbol takımlarının taraftar gruplarının birbirlerine karşı olan destek sloganları, ortak bir hedef gayesinde oldukları için iki halkın İran sınırları içinde oldukça yakınlaştığını gösteriyor.
Kuzeydoğu İran’a baktığımızda ise Türkmenistan’dan beslenebilecek Sünni Türkmenler acaba Kuzeybatıdaki soydaşlarının mücadelesine sessiz kalırlar mı?
Veee Türklerden sonra en büyük azınlık olan Kürtler; artık nüfusları %10’u geçmiş(yarısı Şii yarısı da Sünni) ve İran’ın en hızlı büyüyen halkı(bu büyüme tıpkı Türkiye’de olduğu gibi İran’da da önemli bir gündem meselesi). İKDP ve PJAK gibi örgütler hali hazırda İran’la şuan silahlı mücadele içindeler ve istikrarsızlığa en çok susamış örgütler bunlar. Üstelik Suriye örneğinden de görüldüğü gibi Kürtler bir ülkedeki savaşa diğer ülkelerinden de aktif katılım gösteriyorlar. Yani Türkiye ve Irak’tan İran’a üst düzey militan sevkiyatı kaçınılmaz. Tabi ki Fars yerleşim bölgeleri ile aralarında Azeri bölgeleri olduğu için sanki Farslardan çok Azerilerle karşılaşırlarmış gibi geliyor. İşte bu Güney Azerbaycanlılar için belki sorun olabilir.
İşte bu patlamaya hazır diğer halklar olası bir krizde en büyük diğer fırsat. Çünkü İran ağırlığını tek bir cepheye veremeyecek ve güçlerini farklı bölgelere dağıtmak zorunda kalacak. Çünkü İran’ın Şeriatı, kavimciliğin önüne geçmekte zorlanıyor. İran, Kavimciliğin pençesinde, hemde kendi dini yorumundan azınlıklarında katılımıyla.
Tabi ki İran’ın eleman konusunda büyük bir avantajı var. Çevre ülkelerden İran’ın dini liderliğine biat etmiş örgütler, kendi yalnızlıklarından korktukları için ağabeylerinin düşmemesi adına kafalarını bu yöne çevireceklerdir elbette. Fakat İran’ın takviye kuvvetleri varsa, Azerilerin de Rusya’da, Azerbaycan’da ve Türkiye’de çok daha geniş bir hinterlandı var. İran kendi inancı için ölebilecek insanları Afganistan’dan Pakistan’dan Irak’tan Hindistan’dan toplayabilir ama Türkiye’de Rusya’da Azerbaycan’da kendi milleti için ölecek, İran’ın kendisinden bile daha kalabalık bir nüfus var.