Güney Asya Haber Arşivi ve Analizi (Ocak 2018)

2018 yılının başından bu yana tüm gözler Suriye’deki gelişmelere ve Zeytin Dalı Operasyonu’na çevrilmişken Asya Siyasetinden de önemli gelişmeler yaşandı. Bu yoğun gündemde gözden kaçan detaylar olarak Ocak Ayı Güney Asya Haber arşivini sizler için derledim.

Pakistan- ABD Eksenine Genel Bakış ve Diğer Ülkelerle Anlaşmalar

Pakistan’ın Hakkani grubuna karşı durmaması sebebiyle iyice bozulan ilişkiler, en son ABD Başkanı Donald Trump’ın 225 milyon dolarlık yardımı keseceği açıklaması ile devam etmişti. Fakat sadece bunla kalmadı ve bu rakam artmaya devam etti. Bu kısıtlama ilkten 1 milyar dolar iken, ardından zaman geçmeden 2 milyar dolara kadar artmıştı. Kısıtlamalar ABD’den gelir olsa da bu Pakistan’ın elinin boş kaldığı anlamına gelmiyor. Pakistan’ın elindeki en büyük koz, NATO’nun kendi topraklarından geçen ikmal yollarını kesmek. Peki bu seçenek ne kadar mümkün? Bunu ABD- Pakistan ilişkilerinin geçmişinde bulunan tecrübe ile değerlendireceğiz.

Afganistan- Pakistan sahasının en karışık olduğu 2011’de ilişkiler en sıkıntılı dönemlerini yaşamıştı. Amerikalı CIA ajanı Raymond Davis, 2 Pakistan vatandaşını öldürmüş ardından ilişkilerde kriz yaşanmıştı. Başka bir konu ise CIA’nin Pakistan’da sivilleri öldürdüğü bombardımanlar olmuştu. Bu olaylar sonrasında NATO’nun ikmal yollarını Pakistan tarafından kesilmişti.

Bugünle karşılaştırıp değerlendirdiğimizde, şimdiki laf atışmaları ve en fazla yaptırıma kadar gidebilen gerginliklerin bu boyuta ulaşamayacağıdır. Pakistan için bu seçenek, ABD’ye yönelik bir koz olmaktan öteye gitmeyecektir. İlişkilerin düzelip düzelmeyeceği soru işaretiyken, buna yön veren ve ilk adımları atanın ABD olması büyük ihtimaldir. Bunun sebebi ise Pakistan’ın önceden de belirttiği gibi ABD’ye muhtaç bir ülke olmaması ve yardım da istememesiydi. “Peki ABD neden adım atma gereği duyacak?” sorusu gündemimize geliyor. Bunun yanıtını Pakistan’ın müttefikleri ile olan ilişkisinin bu ikili ilişkiye yansıması ile incelemek doğru olacaktır.

İkili ilişkilerin bozulması sonrası, özellikle ABD’ye düşman ülkelerden yükselen destek mesajları ve imzalanan anlaşmalar gündeme gelmeye başladı. ABD’de farkında ki, Pakistan Güney Asya sahasında kaybedilmemesi gereken ve stratejik önemi yüksek olan bir ülkedir. Özellikle Çin ile ilişkileri ele alındığında, ABD’nin Pakistan’ı kendinden uzaklaştırması Çin’e karşı stratejik bir hatadır. Bu çıkarımı kanıtlayacak nitelikte olan haberler medyaya yansımıştı. Amerikalı yetkililer açıklamalarında, ABD’nin son hareketlerinin Pakistan’ı Çin’e daha çok yakınlaştırdığı uyarısını yaptılar.

En dikkat çekici açıklama ise yetkililerin “Bizim Pakistan’da direkt olarak devletin banka ve şirketlerine 55 milyar dolar yatırım yapma kapasitemiz yok. Fakat aynı zamanda Çin’in de dünyadaki en yüksek kalitede askeri ekipman sağlama kapasitesi yok,” açıklaması ile Çinlilerle kendilerini, Pakistan ile ilişkiler ekseninde karşılaştırmaları olmuştu.

Sadece Çin ile kalmayarak Rusya ve İran başta olmak üzere diğer ülkelerle olan ilişkiler de gündemde. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Afganistan’da yayılan terörizmin Pakistan sınırında tehdit oluşturduğunu ve her türlü yardıma hazır olduklarını belirtti. Lavrov’un önceden Pakistan’da yaptığı ziyaretlerde de helikopter ve askeri ekipman desteği sağlayacak anlaşmalar imzalanmıştı.

İran ile yapılan görüşmelerde ise uyuşturucu ticareti ve insan/ silah kaçakçılığı sorunları ile mücadele etmek için sınır güvenliğinin sürdürülmesi konusunda anlaşıldı. Pakistanlılar ise ekonomi ve güvenlik alanında işbirliğine devam edeceklerini bildirdi.

Hindistan’ın Çin ile Nükleer Gerginliği ve Sınır Anlaşmazlığı

Hindistan nükleer başlık taşıma kapasitesine sahip 5,000 kilometre menzilli Agni-V balistik füzesini Abdülkelam Adası’ndan atarak test etti. Agni-V füzesinin, kıtalararası balistik füze kapsamında en gelişmiş füze olduğu belirtiliyor. Hindistan Savunma Bakanı Nirmala Sitharaman, füzenin testlerden başarı ile geçtiğini açıkladı. Agni-V, Çin’i vurabilecek kapasitede olmakla beraber bölgede karşı taraftan endişelerin artmasına sebep oluyor. Öncesinde Himalayalar’ın doğusundaki Doklam platosunda sınır problemi yaşayan gergin ilişki, nükleer tehdit ile devam etmeyi sürdürüyor.

Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore dahil 13 ülkeyle daha Kapsamlı Nükleer  Deneme Yasağı Antlaşması’nı (CTBT) imzalamadı. Ayrıca kısa menzilli; Agni I, Agni II ve Agni-III füzeleri Pakistan’a yönelik üretilmişken, uzun menzilli Agni-IV ve Agni-V füzelerinin ise Çin’e yönelik üretildiği iddia edilmekte.

Düşmanlarına yönelik tehdit oluşturmaya odaklanan Hindistan’ın bu testinin, Japonya ile deniz tatbikatı yapması sonrasında gerçekleştirmesi dikkat çekti. Hindistan, Japonya ile sıkı müttefikliğe sahip iken aynı zamanda ABD başta olmak üzere Avusturalya ile de askeri ortaklıklara girişmek istiyor. Hindistan’a karşın önlem alınması gerektiğini belirten Çinli uzmanlar, Çin’in donanma gücünün gelişmesi gerekiyor ve bunun da Hint Okyanusu’nu Bir Kuşak Bir Yol (OBOR) projesine dahil edilmesi ile gerçekleşebileceğini söylüyorlar.

Hindistan- Çin ilişkilerinin gündemi bunla kalmamakla beraber, önceden de ciddi gerginliklere yol açmış sınır sorunu da gündemde. Problemin kendisinden çok şuan sınırdaki hareketliliklerin gündemde olduğunu ve endişe yarattığını söylemek daha doğru olacaktır.

Gelişmeler öncelikle Hindistan Ordusu Genel Sekreteri Bipin Rawat’ın açıklamaları ile başladı. Rawat, Çin’in güçlü bir devlet olmasına karşın Hindistan’ın da zayıf bir devlet olmadığını belirtti. Sınırda  Çin artan etkisine vurgu yaparak, Hint ordusunun sınırdaki gücünü daha fazla arttırmasına sebebiyet vereceğini bildirdi.

Bir diğer önemli gelişme ise Hint medyasından geldi. Çıkan habere göre, Hindistan ülkenin ki önemli sınırına 15 tabur konuşlandırmayı planlıyor. Gerginliği tırmanmasına yönelik gelişmeler devam ederken, Çin’in karşı taraftan gelebilecek her türlü adıma karşı hazırlıklı olması gerekmekte çünkü Hintliler ilişkileri düzeltebilecek adımlardan her daim kaçınıyorlar.

Hindistan’ın meydan okuyucu adımlarına karşın Çin’de karşılıksız kalmıyor. Hint istihbarat raporuna göre Çin, sınırına yeni tip takviye uygulamakta. Yeni takviyelerin sınırdaki birliklere yarar sağlaması ile beraber aynı zamanda üretilen savunma sistemlerinin kurulmasına da yardımcı olduğu belirtiliyor. Çin böylelikle sınırında askeri yapıyı güçlendirerek sınır sorunları oluşturabilme potansiyeline sahip gelişmelere yönelik tepkisini koyuyor ve Doklam platosunun her daim Çin’in kontrolü altında kalacağı mesajını veriyor.

Hindistan- İsrail İlişkileri

25 yıldır olumlu diplomatik ilişkilere sahip olan iki sıkı dost olarak bilinen Hindistan ve İsrail, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ziyareti ile tekrardan gündemde yerini tuttu. Hindistan Başbakanı Narendra Modi, İsrailli savunma sektörlerinin Hindistan’a yatırım yapmak istediğini belirtti. Özellikle savunma alanında ilişkileri ön planda tutan Hindistan, İsrail’in silah piyasasına yılda 1 milyar dolara yakın yatırım yaparak birinciliği elinde tutmakta. Bundan önce bilim, siber savunma ve güvenlik alanlarında anlaşmalar imzalanmıştı.

Ziyaretin diğer bir tarafında daha önemli bir konu bulunmakta. Bu konu tanksavar füzeleri ile alakalı.  Hindistan, İsrailli savunma şirketi Rafael’den 8,000 tanksavar füze almasını sağlayacak anlaşmayı iptal etmiş ve yerine kendi üretmek istemişti. Şimdi ise İsrail, 500 milyon dolarlık bu anlaşmanın tekrardan yürürlüğe girmesi için Hindistan’ı ikna etmeye çalışacak.

Tarafların bu sıkı dostluğuna rağmen ortak noktada birleşemedikleri konular bulunmakta. Bunlar;

1) İran: İsrail’in başta Suriye ve Lübnan’da olmak üzere Batı Asya’daki etkisinden dolayı oldukça endişe duyduğu İran, Hindistan için bir düşman olmaktan çok uzakta. Hindistan, İran’ın liman şehri olan Çabahar aracılığı ile Afganistan, Orta Asya ve Rusya’ya bağlanabilmesinden dolayı önemli stratejik bir ortaktır.

2) Çin: Bundan önce de belirtilmiş olduğu gibi, Çin ile Hindistan ciddi sorunları olan bir ikilidir. Fakat bu seferde bu İsrail için tam tersi. Bir Kuşak Bir Yol (OBOR) projesi sebebiyle Çin ile ilişkisini iyi tutan İsrail, işbirliği için oldukça istekli. Bu nedenle İsrail, Çin konusunda Hindistan ile aynı endişeleri paylaşmamaktadır.

3) Filistin: Birleşmiş Milletler’de Kudüs’ün İsrail başkenti olup olmaması konusunda Hindistan, ABD ve İsrail’e karşı oy vermişti. Hindistan sadece günümüzde değil, geçmişten bu yana Filistin ile ilişkilerini iyi tutmakta. Hindistan’ın bu oyuna karşın medyaya konuşan Hintliler, bu kararın ülkelerinin tarihsel olarak Filistin meselesinde olan duruşuna tamamen uyduğunu belirttiler. Bundan önceki Hindistan Başbakanı Pranab Mukherjee ve Dışişleri Bakanı Sushma Swaraj Filistin’e ziyarette bulunmuş ve desteklerini iletmişlerdi.

Filistin ile geçmişten bu yana değişmeyen olumlu tutumuyla diğer taraftan İsrail ile dostluğunu sarsmadan denge yaratmış olabilmesi Hindistan için politik bir başarıdır. En hassas konu olmasına rağmen aralarında hiçbir sorun oluşmamıştır. Buradan çıkarabildiğimiz sonuç, Hindistan- İsrail ilişkilerinin yazdığımız 3 yan başlıktaki konulara rağmen sarsılabilecek derecede zayıf olmadığıdır.

Hindistan’ın bilinen genel bir İslamafobik tutumu (özellikle iç politikasında) olduğu herkesçe bilinen bir gerçektir. Bunun İsrail ile olan ilişkilerinde ana bir etken olduğunu söyleyen bir çok düşünce oluşabilir fakat Filistin başlığından çıkarılabilen sonuç, savunma sektörlerinden ticarete kadar bir çok alanda gelişmiş olan ortaklıklarının ana dayanağının İslamafobi olmadığıdır ve bu dostluk Filistin meselesi ile de bozulmayacaktır.

Afganistan Sahasında Son Askeri Durumlar

ABD’nin 2017’de asker arttırarak devam eden Afganistan stratejisi, şimdi de sahaya 1000 yeni askeri danışmanla beraber drone ve askeri teçhizatlar yollatılarak devam ediyor. Bu kararları güçlendiren etkenlerden biri ise Afganistan’daki “bahar sezonu” için hazırlık. Özellikle bahar ayında artan çatışmalarda hava aracılığı ile keşif, gözetim ve istihbarat desteği sağlamak için drone’ları kullanılacak. Helikopter, kara taşıtları, ağır silahlar gibi askeri araçları da sahada kullanmayı planlayan Pentagon, 17 yıllık savaşın ardından Afganistan’daki varlığını sürdürmekte oldukça kararlı ve 2018 yılına da oldukça hazır bir şekilde giriyorlar.

Önceki senelerden daha farklı olarak IŞİD’e daha çok yoğunluk verileceği her fırsatta bildiriliyor. Özellikle keşif ve gözetim desteği ile sahada istihbarat toplayarak, Nangarhar bölgesinde IŞİD militanları ve komutanlarına karşı yapılan saldırılar oldukça arttı. 2018’e daha yeni girmişken sadece ABD değil, IŞİD de hazırlıklı girdi. 4 Ocak’ta yılın ilk geniş çaplı saldırısını her zaman olduğu gibi başkent Kabil’de yaparak, 20 sivil ve polisin ölümüne sebep oldu.

ABD’li yetkililer önümüzdeki yıllar içerisinde Suriye ve Irak’taki askerlerinin sayısının azaltılacağını söylerken aynı zamanda Amerikalı General John Nicholson, Irak ve Suriye’de başarıya ulaştıklarını ve aynısını Afganistan’da görmek istediklerini belirtmesi ABD’nin gelecekte odak noktasının Afganistan’a kayması büyük olasılık. Odak noktasını IŞİD’ten ayırmanın önceden yapılan bir hata olduğunu bildiklerinden ötürü aynı hatayı yapmama niyetindeler.

Daha çok Taliban varlığının yoğunlukta olduğu  ve ABD’nin de en çok çatışma yaşadığı bölgelerden biri olan Helmend ise Nangarhar gibi aktifliğini koruyor. Burada Taliban’ın afyon üretimi ve ayrıca ticareti de yapılmakta. Finans kaynağı olarak büyük değer taşıyan Helmend, ABD’nin yeni stratejisinde önemli bir yer tutuyor. Aynı Nangarhar gibi hava operasyonlarında ilk hedeflerden biri olan Helmend’ta da afyon üretiminin sağlandığı tarlalar hedef alınıyor.

Helmend valisi açıklamasında, Taliban’ın bölgede zayıflatıldığını fakat bölgede yerleştirilecek polis olmadığını belirtti. Ek olarak belirtmek gerekir ki bu sıkıntı sadece Helmend’a özel değil, Afganistan’ın genelinde yaşanan bir sıkıntıdır ve geçtiğimiz yaz da bu sıkıntı ile karşılaşmıştık. Bölgeler Taliban’ın elinden alınsa dahi, Afgan ordusu tek başına ve yabancı güç desteği olmadan bölgeyi en fazla 2-3 gün ellerinde tutabiliyordu. Anlaşılacağı üzere polis ve asker sıkıntısı halen devam etmektedir.

Bu problemin çözümünün yabancı desteği olmadığı net bir biçimde ortadadır. Çünkü artık NATO ve ABD askerleri asker kaybı yaşamayı ve sıcak çatışma alanlarında bulunmayı istemiyorlar. Zaten bundan dolayı ABD ayriyeten Afganistan’a askeri eğitmen yolluyor. Afgan güvenlik güçlerinin eğitimi sağlanarak, kendi başlarına ayakta durabilmelerinin sağlanması amaçlanıyor.

Genel Rapor

Özel Harekat Askeri Ordusu komutanı Afgan General Bismillah Waziri, son 10 ayda;

  • 147’si militanlara karşı olmak üzere toplam 200 operasyon gerçekleştirildiğini,
  • IŞİD de dahil olmak üzere 6,100 militanın saf dışı bırakıldığını,
  • Bu militanlardan 3,285’inin yaralı olarak ele geçirildiğini ve 443’ünün tutuklandığını, belirtti.

Ayrıca Afgan hükümeti şuanda özel kuvvetler dahil olmak üzere daha fazla askeri birlik eklemeyi düşünüyor. Bu süre zarfında mayınlar da dahil olmak üzere yüzlerce ağır silah ele geçirildi. 3 Taliban hapishanesi ise ele geçirilmiş bulunmakta.

İstanbul’dan İslamabad’a Barış Görüşmeleri

Afgan yetkililerinin yaptığı açıklamalara göre, Taliban içerisinden 5 temsilci ile gerçekleştirilen görüşmelerin ilki İstanbul’da gerçekleşti. Görüşmeler “resmi olmayan” temsilcilerle gerçekleşti. Afgan hükümetini temsilen Hizb-i-İslami partisinden önemli isimler katıldı. Görüşmeler 3 gün sürdü.

Taliban sözcüsü Zabihullah Mücahid ise görüşmeleri reddederek Taliban’ı görüşmelere temsilen kimsenin katılmadığını belirtti.

Hem Afganların hem de Talibanlıların reddettiği ve üstlenmediği görüşmeler bir nevi yok hükmünde gözükmesi sebebiyle barış görüşmeleri anlamsız kılınmakta. Bu gerçek bir yana, ABD ile yüz yüze görüşmeyi tercih eden ve Afgan hükümetini reddeden Taliban varken bu görüşmelerin sonuç vereceğini düşünmek doğru olmayacaktır.

Ayrıca Hizb-i-İslami partisinden gelen temsilcilerin ardından, Afgan medyasında da Hizb-i-İslami’nin barış görüşmeleri konusunda arabulucu rol oynama özelliğine sahip olduğu söylemleri yer aldı. Bu parti Taliban’a karşı mücadele eden bir tutum göstermesine ve Afgan hükümetine de önceden muhalif olmasına rağmen, barış görüşmelerine katılan ilk Afgan muhalif grup oldu. Ek olarak Taliban ile ideolojik benzerlikleri olduklarını da belirtelim.

Diğer barış görüşmesi ise İslamabad’ta yapıldı. Özellikle Afganistan’daki barış görüşmeleri için Pakistan’ın önemli rol oynamış olduğu da göz önüne alırsak bu görüşme daha umut verici olabilirdi. Çünkü ABD seçeneği dışında barış görüşmelerinde Taliban’ı ikna edebilecek bir diğer taraf ise Pakistan’dır.

Taliban’dan iki yetkili, Taliban lideri Hibatullah Akhundzada’nın görüşmeyi onayladığını belirtti.

KAYNAKÇA

https://timesofislamabad.com/05-Jan-2018/china-can-give-money-but-unlike-us-not-highest-quality-military-equipment-to-pakistan-us-officials-warn

https://www.ndtv.com/world-news/us-suspends-over-1-1-billion-security-assistance-to-pak-1796175

https://economictimes.indiatimes.com/news/defence/us-suspends-2-billion-military-aid-to-pakistan-over-terror-inaction/articleshow/62386728.cms

http://edition.cnn.com/2018/01/18/asia/india-icbm-tests/index.html

https://www.hindustantimes.com/opinion/india-israel-ties-25-years-later-they-still-remains-transactional/story-xtu0o1Q6wyitMJ9Ct1li4M.html

http://www.dailymail.co.uk/wires/afp/article-4782558/Indias-army-steps-troop-level-China-border-report.html

https://economictimes.indiatimes.com/news/defence/government-to-raise-15-new-battalions-for-pakistan-china-borders/articleshow/62496442.cms

https://www.indiatoday.in/india/story/intel-agencies-china-using-new-type-of-fabricated-fortification-for-defense-troops-1146935-2018-01-16

http://www.tolonews.com/afghanistan/over-6000-insurgents-killed-10-months-afghan-army

https://www.wsj.com/articles/u-s-to-turn-military-focus-on-afghanistan-as-isis-battles-ebb-1515685110

https://nation.com.pk/15-Jan-2018/turkey-hosts-afghan-peace-talks

https://www.reuters.com/article/us-pakistan-taliban/taliban-leader-approved-islamabad-meeting-on-afghan-peace-talks-sources-idUSKBN1F623B

15 Temmuz’dan Sonra Göreve Gelen Türk Büyükelçileri

0

15 Temmuz 2016 gecesi Türkiye Cumhuriyeti, terör örgütü FETÖ’nun darbe girişimine maruz kaldı. Bu başarısız darbe girişimin Türk bürokrasisine, siyasetine ve diplomasisine birçok etkisi oldu. Türkiye Cumhuriyeti Devleti hain FETÖ örgütünü tüm kurumlardan temizlemek için olağanüstü bir çaba içine girdi. Devlet kurumlarından bir bir temizlenen hainler gündemin ana maddelerinin başında gelmiş olsa da bu başarısız darbe girişiminin en büyük etkilerinden biri de Türk Diplomasisinde görüldü. Dış bağlantıları yönüyle etkili olan FETÖ terör örgütüne karşı diplomasi mecrasında da birtakım tedbirler alındı. Peki, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından göreve gelen Türk Büyükelçiler  kimdir?

15 Temmuz darbe girişiminden sonra yeni  Büyükelçiler Kararnamesiyle atanan Türk Büyükelçileri ve diplomasi kariyerlerini sizin için derledik:

Ahmet Muhtar Gün (Solda)

Birleşmiş Milletler Viyana Daimi Temsilcilisi: Ahmet Muhtar Gün

04.06.1959 tarihinde Sarıkamış’ta doğdu. 1983 yılında Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun oldu. 1986 yılında Dışişleri Bakanlığında aday meslek memuru olarak göreve başladı. 2000-2006 yıllarında Uluslararası Memur olarak Brüksel’de NATO Savunma Planlaması ve Politikası Bölüm Başkanlığı görevini yürüttü. 2010-2013 yıllarında Suudi Arabistan Büyükelçiliği yaptı. 2014’te de Müsteşar Yardımcısı oldu.

Merve Kavakçı

Malezya-Kuala Lumpur: Merve Kavakçı

 19.08.1968 tarihinde Sakarya’da doğdu. Ankara Üniversitesi, Tıp Fakültesine girdi. Burada iki yıl okuduktan sonra baş örtüsü yasağı nedeniyle okuldan ayrıldı. Daha sonra ABD‘ye giderek Texas Üniversitesinde Bilgisayar Mühendisliği eğitimi aldı. Fazilet Partisinden 18 Nisan 1999 seçimlerinde İstanbul milletvekili olarak seçildi. 2 Mayıs 1999’da TBMM’de and içme törenine başörtülü gelince meclisten çıkartıldı. Bakanlar kurulu kararıyla ABD vatandaşı olduğunu bildirmediği için vatandaşlıktan çıkartıldı. 1999 yılında ABD’ye yerleşti.  28 Mayıs 2001 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine, Türkiye aleyhine dava açtı ve kazandı. Washington’da, George Washington Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Fakültesinde öğretim üyesi olarak görev yaptı. Halen Üsküdar Üniversitesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesidir. 3 Temmuz’da Resmi Gazetede yayımlanan Bakanlar Kurulu kararı ile yeniden T.C. kimliğine kavuştu. Ayrıca, ‘Dünyanın En Etkili 500 Müslümanı’ ödülüne de sahiptir.

Japonya-Tokyo: Murat Mercan

14.01.1959′ tarihinde Ağrı’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi, Mühendislik Fakültesi, Endüstri Mühendisliği Bölümünü bitirdi. Adalet ve Kalkınma Partisi Kurucu Üyesidir. 23. Dönem’de Türkiye Büyük Millet Meclisi Dışişleri Komisyonu Başkanı oldu. 17 Kasım 2017 tarihi itibarıyla Tokyo Büyükelçisidir.

Serap Özcoşkun

Bolivya-La Paz: Serap Özcoşkun

 02.01.1962 tarihinde Ankara’da doğdu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Kamu Yönetimi Bölümünden mezun oldu. 1988-1991 yıllarında Stuttgart Başkonsolosluğu, Başkonsolos Vekili ve Yardımcılığı yaptı. 1995-1997 Hamburg Türk Başkonsolosluğunda Konsolos oldu. 2001-2005 İtalya Büyükelçiliği Danışmanlığı yaptı. 2017’de Bolivya’ya Büyükelçi olarak atandı.

Ersin Erçin

Güney Kore-Seul: Ersin Erçin

21.01.1958 tarihinde Ankara’da doğdu. 1980 yılında Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezun oldu. 1981 yılında Dışişleri Bakanlığında görev almaya başladı. 2009-2013 yıllarında Brezilya Büyükelçisi olarak görev yaptı, 2010 yılında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, Avrupa Güvenlik İşlerinden sorumlu özel danışmanı olmuş, 2014 yılında Asya-Pasifik’ten sorumlu İkili Siyasi İşler Genel Müdürü oldu.

Mustafa Yurdakul (Solda)

Pakistan-İslamabad: Mustafa Yurdakul 

30 Mayıs 1972 tarihinde doğdu.  Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezun oldu. 1994 yılında Dışişleri Bakanlığına girmiştir. 2010-2012 yıllarında Sofya Büyükelçiliği Birinci Müsteşarı, 2012-2014 yılları arasında Sofya Büyükelçiliği Elçi-Müsteşarı (Misyon Şefi Yardımcısı) oldu. 2014-2017 yılları arasında Ortadoğu (Suriye-Lübnan İkili Siyasi İlişkiler) Genel Müdür Yardımcısı olarak görev yaptı. 29 Aralık 2017 tarihi itibarıyla İslamabad Büyükelçisidir.

Başak Türkoğlu

Malta-Valetta: Başak Türkoğlu

1968’de Ankara’da doğdu. Ortadoğu Teknik Üniversitesinde lisans, Bilkent Üniversitesinde yüksek lisans eğitimi aldı. 1990 yılında Dışişleri Bakanlığında görev yapmaya başladı.  2005-2009 yıllarında Avrupa Konseyi nezdinde Türkiye Daimi Temsilciliğinde müsteşar, 2009-2012 yılları arasında Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi Daire Başkanlığı yaptı. 2014 yılında Türkiye Cumhuriyeti Kuala Lumpur Büyükelçisi oldu.

Hasan Ulusoy (Sağda)

Bulgaristan-Sofya: Hasan Ulusoy

15.09.1966 tarihinde Giresun’da doğdu.  İstanbul Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Kamu Yönetimi Bölümünden üçüncülük derecesiyle mezun oldu. 1991’de Dışişleri Bakanlığına girdi. 2008-2011 yılları arasında Avrupa Konseyi Daimi Temsilci Yardımcılığı yaptı.  2012–2014 tarihleri arasında Nijer Büyükelçisi oldu. 21 Kasım 2017 tarihi itibarıyla Bulgaristan Büyükelçisidir.

Oğuzhan Ertuğrul (Solda)

Afganistan-Kabil: Oğuzhan Ertuğrul

1968’de Siirt’te doğdu. Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümünden 1990 yılında mezun oldu. 2002-2006 yılları arasında Washington Büyükelçiliğinde Başkatip ve Müsteşarı görevlerinde bulundu. 2013-2017 yılları arasında Dışişleri Bakanlığında elçi unvanıyla NATO ve Avrupa-Atlantik Güvenlik ve Savunma İşleri Genel Müdür Yardımcısı oldu. 30 Kasım 2017 tarihi itibarıyla Kabil Büyükelçisidir.

Gabon-Libreville: Süphan Erkula 

26.07.1956 tarihinde Balıkesir’de doğdu. Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesinden 1978 yılında mezun oldu.  2004-2009 yıllarında Arnavutluk Büyükelçisi olarak görev yaptı. 2004-2009 yıllarında Arnavutluk Büyükelçisi görevinde bulundu. 15 Ocak 2018 itibarıyla Gabon Büyükelçisidir.

Emre Yunt

İsveç-Stockholm: Emre Yunt

05.05.1962 tarihinde Ankara’da  doğdu.  Orta Doğu Teknik Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Kamu Yönetimi Bölümünden mezun oldu. 2009-2013 tarihleri arasında Katar Büyükelçisi olarak görev yaptı. 15 Kasım 2017 tarihi itibarıyla İsveç Büyükelçisi görevine geldi.

Levent Gümrükçü

Belçika-Brüksel: Levent Gümrükçü

 1968 yılında Ankara’da doğdu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun oldu. 1990 yılında Dışişleri Bakanlığına girdi.  2006 yılında Birleşmiş Milletler nezdinde Türkiye Daimi Temsilciliğinde müsteşar olarak atandı daha sonra birinci müsteşarlığa terfi etti.  2014-2017 tarihleri arasında Tiflis Büyükelçisi olarak görev üstlendi. 30 Kasım 2017 tarihi itibarıyla Brüksel Büyükelçisi olarak görev yapmaktadır.

Süleyman Gökçe

Guatemala-Guatemala: Süleyman Gökçe 

Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümünü 1989 yılında bitirdi, Oxford Üniversitesi, Dış Politika Programından sertifika elde etti. 2013 – 16 Kasım 2017 tarihlerinde Bulgaristan Büyükelçisi olarak görev yaptı. Aralık 2017 itibarıyla Guatemala büyükelçisi olarak görev yapmaktadır.

Ela Görkem Gökçe

Dominik Cumhuriyeti-Santo Domingo: Ela Görkem Gökçe

  Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Fransa’daki Ulusal İdare Okulunu bitirmiştir. 1993 yılından itibaren Dışişleri Bakanlığında kariyerine başlamıştır. 2009-2011 yılları arasında Birleşmiş Milletler Cenevre Ofisi nezdinde, Türkiye Daimi Temsilciliğinde Müsteşar olmuştur.  1 Aralık 2017 tarihinde, Dominik Cumhuriyeti Büyükelçisi oldu. 1 Ocak 2018 tarihi itibarıyla Macaristan Büyükelçisidir.

Akif Oktay

Macaristan-Budapeşte: Akif Oktay

 1985 yılında Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezun oldu.  Aynı yıl Dışişleri Bakanlığına girmiştir. 2002-2005 yıllarında Bingazi Başkonsolosluğu yaptı.  2011-2015 yılları arasında Vietnam Büyükelçisi olarak görev yaptı.

Bahreyn-Manama: Kemal Demirciler.

Ekvator Ginesi-Malabo: Şebnem Cenk.

Gürcistan-Tiflis: Ceren Yazgan.

Merkeze Çekilen Büyükelçiler;

  • Birleşmiş Milletler (BM) Viyana Ofisi nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Daimi Temsilcisi Büyükelçi Emine Birnur Fertekligil,
  • Tokyo Büyükelçisi Ahmet Bülent Meriç (Japonya),
  • Stockholm Büyükelçisi Ömer Kaya Türkmen (İsveç),
  • Brüksel Büyükelçisi Mehmet Hakan Olcay (Belçika),
  • Kuveyt Büyükelçisi Salih Murat Tamer,
  • Bogota Büyükelçisi Engin Yürür (Kolombiya),
  • Guatemala Büyükelçisi Vehbi Esgel Etensel,
  • İslamabad Büyükelçisi Sadık Babür Girgin (Pakistan),
  • Karakas Büyükelçisi Şule Öztunç (Venezuela),
  • Manama Büyükelçisi Hatun Demirer (Bahreyn),
  • Kito Büyükelçisi Korkut Güngen (Ekvator),
  • Windhoek Büyükelçisi Deniz Çakar (Namibya),
  • Pekin Büyükelçisi Ali Murat Ersoy (Çin),
  • Antananarivo Büyükelçisi Volkan Türk Vural (Madagaskar),
  • Harare Büyükelçisi Kadir Hidayet Eriş (Zimbabve),
  • Kabil Büyükelçisi Ali Sait Akın (Afganistan)
  • Encemine Büyükelçisi Serdar Cengiz (Çad).
Stratejik Ortak Haber Masası – Mahmut Nedim SUİÇMEZ, Nurullah ATİLLA

DEAŞ Cephesinde Son Durum

Hatırlanacağı üzere, 2016 yılının sonlarına doğru Kuzey Irak’ta başlatılan Musul Operasyonu ve sonrasında, Irak’ın ve Suriye’nin Kuzey’i yani Ülkemizin Güneyi, DEAŞtan temizlemişti. Operasyondan sonra DEAŞ medyada yer almadı ve konuşulmadı.

Peki DEAŞ’ta son durum nedir?

  • İran Ruhani Lideri Ali Hamaney, Başkent Tahran’da yaptığı açıklamada Irak’tan ve Suriye’den arındırılan DEAŞın, Afganistan’a taşındığını açıkladı. Konuşmalarında Hamaney şu tespitleri yaptı: “ABD, DEAŞı Afganistan’a taşıyarak bölgede kendi varlığına gerekçe oluşturmaya ve İsrail’in güvenliğini sağlamaya çalışıyor.” dedi. Ayrıca Hamaney, ABD destekli terör örgütlerinin Şia ve Sünni ayrımı yapmadan bölge halkına zulüm yaptığını ve bu sayede İsrail’i unutturmaya çalıştığını belirtti.
  • Rusya’nın Afganistan Özel Temsilcisi Zamir Kabulov, “Rusya, Afganistan’da DEAŞ’ın yükselişi hakkında alarm zillerini çalan ilk ülkelerden biri oldu. DEAŞ, ülkedeki gücünü son dönemde önemli ölçüde artırdı. Tahminlerimize göre, militanların sayısı 10 bini geçiyor ve Suriye’yle Irak’tan yeni savaşçıların gelişiyle birlikte bu sayı artmaya devam ediyor” dedi.
  • DEAŞ, Afganistan’da çocuk militanlar yetiştirmeye başladı.
  • Afganistan’ın eski Devlet Başkanı Hamid Karzai, bir süre önce yaptığı açıklamada ülkesinde terör örgütü DEAŞın varlığının ABD’nin projesi olduğunu söyledi.
  • New York Times, DEAŞlı teröristlerin Suriye’de köşeye sıkıştığını, kaçmak için ise kadın kılığına girdiğini ve ülkede kalmayı sürdüren örgüt üyelerinin de yeraltına yöneldiğini açıkladı.
  • ABD’nin yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesinde, Pakistan’da terör örgütlerinin faaliyet gösterdiği iddiası yer almıştı. Son gelişmeler, Türkiye, Avrupa, Orta Asya Cumhuriyetleri, Afganistan ve Pakistan’ı birbirine bağlayacağının, dünyanın en büyük ulaşım ve ticaret projesi olarak görülen Çin’in ‘Tek Kuşak- Tek Yol’ projesinin hedef tahtasına konulduğunun, Afganistan’a yerleştirilen DEAŞ militanları ile projenin baltalanmak istendiğinin işaretlerini veriyor.
  • Afganistan’da DEAŞ, Polis ve Taliban arasında çatışmalar çıktığı biliniyor.
  • Afganistan’da son bir ayda Taliban ve DEAŞ saldırılarında çoğunluğu sivil 282 kişi hayatını kaybetti, 500’den fazla kişi yaralandı.
  • PKK’da, boşta kalan DEAŞlıları Afrin’e taşıyarak eğitim verdi. ÖSO’nun Özel Operasyonlar Komutanı Cemil Karmo, DEAŞlıların 1 hafta önce kamplara taşındığını açıkladı. DEAŞlılar YPG saflarında savaşacak.
  • Geçtiğimiz hafta Mersin İl Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerinin düzenlediği operasyonla 2 DEAŞlı tutuklandı.
  • 7 gün önce İçişleri Bakanlığının yaptığı açıklamaya göre, aralarında kırmızı kodla aranan DEAŞlı bir terörist olmak üzere 28 terörist etkisiz hale getirildi.
  • İstanbul İstihbarat ve Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri bugün yaptığı operasyonda, DEAŞa yardım eden 5’i Türk, 77’si yabancı 82 DEAŞlı tutuklandı. Teröristlerin eylem hazırlığında olduğu belirlendi.

5 Bölümden Oluşan DEAŞ Arşivi

https://stratejikortak.com/2017/08/isid-hakkinda-bilgi.html

Zeytin Dalı Harekatı: Muhalifler Kimlerden Oluşuyor?

Türk Silahlı Kuvvetlerinin Zeytin Dalı Harekatı’nı birlikte yürüttüğü Suriye’li muhalifler hangi  gruplardan oluşmaktadır? Milli Suriye Ordusu çatısı altında birleşmiş olan Suriye’li muhaliflerin askeri kapasitesi ne kadar? Dikkat çeken özellikleri ve diplomatik ilişkileri nelerdir? İşte ayrıntılar…

Kaynak: Suriye Gündemi

Zeytin Dalı Harekatına Katılan Muhalif Gruplar

  • 1. Tümen(Milli Ordu)
  • 2.Tümen(Milli Ordu)
  • 3. Tümen(Milli Ordu)
  • Liva Sukur el Şimal
  • Ahrar el Şarkiyye
  • Ceyş el Nukba
  • Feylak uş Şam
  • Sultan Süleyman Şah
  • Sultan Mehmed Fatih
  • El Vakkas Tugayı
  • Cephe Şamiye
  • Muntasır Billah Tugayı
  • Sultan Murat Tugayı
  • Ceyş el Şimal
  • Semerkand Tugayı
  • 23. Tümen
  • 9. Tümen
  • Fevc el Mustafa
  • Liva el Evvel Magavir
  • Liva Usud el Fatihin

Geçtiğimiz aylarda Suriye’de 2012 yılından beri Esad rejimine karşı devam eden mücadelede önemli bir gelişme yaşanmıştı. Uzun zamandır kurulması planlanan “Milli Suriye Ordusu”, Ceyş el Vatani adı altında kısa zaman önce resmen kuruldu.

ABD Tehdit Etmişti

Milli Suriye Ordusu kurulması yönünde çalışmalar başlatan muhalif unsurlar geçmişte ABD tarafından tehdit edilmişti. Eylül 2017’de muhalif kesimin üst düzey liderleri ile Ürdün’de bir araya gelen ABD’li yetkililer “Eğer Esad’a ve PKK/PYD’ye karşı sahadaki tüm askeri unsurlarınızı çekmez ve IŞİD’e karşı PKK/PYD ile ortak hareket etmezseniz ambargoya maruz kalırsınız ve Suriye’nin geleceğinde yer alamazsınız!” tehdidinde bulunmuşlardı.

Ancak  muhalifler, Pentagon kaynaklı tüm tehditlere rağmen devrim ruhuna bağlı kalacaklarını ve özgür bir Suriye için mücadelelerini sürdüreceklerini beyan etmişti. Muhaliflerce yapılan açıklamalarda özellikle “Türkiye’nin içinde yer almayacağı herhangi bir planda biz de yer almayız.” vurgusu dikkat çekmişti.

Türkiye Öncülüğünde Kuruldu

ABD’nin tüm tehditlerine rağmen kuruluş çalışmaları devam eden milli ordu, Türkiye’nin öncülüğünde Ceyş el Vatani adı altında bir araya gelerek resmen kuruldu. 30’dan fazla muhalif grubun bir araya gelmesiyle kurulan ordu, bugüne kadar Suriye’de kurulan en büyük muhalif askeri yapı olma özelliğine sahip.

Halep, İdlip, Humus, Hama, Rakka, Haseke, Deyrizor ve Lazkiye’li savaşçılardan müteşekkil milli ordu toplamda 22 binden fazla savaşçıya sahip. Türkiye öncülüğünde kurulan bu çatı yapıya Suriye Geçici Hükümet Başbakanı ve Savunma Bakanı Cevad Ebu Hatab liderlik ediyor.

“Zeytin Dalı Harekatı”na Katılıyorlar

Ceyş el Vatani, toplam 22 bin askeri mevcudunun büyük bölümü ile “Zeytin Dalı Harekatı” kapsamında TSK’ya destek veriyor. Özellikle Fırat Kalkanı Harekatı sonrası askeri eğitimleri büyük ölçüde tamamlanan muhalif unsurlar Zeytin Dalı Harekatı akabinde yapılması planlanan Tel Abyad ve Münbiç Operasyonlarına da fiilen katılarak TSK’ya destek verecekler.

Milli Suriye Ordusu Ceyş el Vatani, askeri gücünün yanında muhtemel diplomatik etkisi ile de dikkat çekiyor. Suriye’nin geleceğinin görüşüldüğü Cenevre Zirvelerinde de söz sahibi olması beklenen Ceyş el Vatani bünyesinde 3 Türkmen Tugay da yer alıyor;

  • Doğan Süleyman komutasındaki Sultan Mehmed Fatih Tugayı,
  • Firas Paşa tarafından kurulan Muntasırbillah Tugayı,
  • Mahmud Hacı Hasan komutasındaki Sultan Murad Tugayı.

ABD’nin Terör Örgütü Planı

Suriye’de muhalefet cephesinde bu gelişmeler yaşanırken, bölgede terör örgütlerine destek vermekten bir türlü vazgeçmeyen ABD yönetimi ise yeni bir terör örgütü kuruyor. ABD’nin PYD/PKK eliyle Haseke ve Deyrizor’da 3 adet kamp tahsis ettiği “Ceyş el Suriye el Cedit” in (Yeni Suriye Ordusu) SGD adı altında kamufle olmaya çalışan terör örgütünün yerini alması planlanıyor. 

PYD/PKK kadrolarından 2500 terörist ABD tarafından Ceyş el Suriye el Cedit kadrosuna tahsis edilirken, yeni kurulan terör örgütünün yönetici kadrosundan kamuflaj ve flamasına kadar tüm planlamasının Brett McGurk tarafından yapıldığı iddialar arasında.

30 bin kişilik bir güç haline gelmesi planlanan yeni terör örgütü Ceyş el Suriye el Cedit hakkında Yeni Şafak’a açıklamalarda bulunan Haseke Eski Valisi Muhammet Şimali; “ABD’nin Suriye Demokratik Güçleri üzerinden sürdürdüğü aldatmaca ve PKK ile kurduğu ilişki tamamen alenileşti, Pentagon bir süredir alternatif arayış içerisinde idi ve Yeni Suriye Ordusu bu amaçla hazırlanıyor, yakın bir dönemde sahaya sürülebilir” dedi. Açıklamasında yeni kurulan örgütün doğrudan Kandil tarafından yönetileceğinin altını çizen Şimali, ABD’nin yeni terör örgütü için “Arap aşiretlerden oluşuyor” şeklinde propaganda yürüteceğini de iddia etti.

 

https://stratejikortak.com/2016/10/suriye-ic-savasi.html

Stratejik Ortak Haber Masası – Mahmut Nedim SUİÇMEZ

PYD/PKK’nın Elindeki Amerikan Silahları

Suriye‘nin kuzeyinde, Türkiye’nin ‘dostu ve müttefiki’ olan ABD, kendisinde de terör örgütü kabul ettiği PKK’nın Suriye uzantısı PYD’ye açıktan destek vererek ve sahada birlikte savaşarak, hem uluslararası hukuku hemde NATO Anlaşmasını ihlal ediyor.

NATO Anlaşması üyelerin birbirinin güvenliğini güçlendirme sorumluluğu getiriyor.

ABD ise PKK’ın Suriye’nin beşte birine yayılıp, Türkiye’ye karşı büyük tehdide dönmesine neden oldu.

YPG armalı ABD Askerleri

PKK artık NATO üyesi Türkiye’ye yine NATO üyesi ABD yapımı silahlarla saldırabiliyor.

Peki ABD’nin PYD/PKK’ya verdiği silahlar neler?

BGM-71 TOW-Anti tank füzeler.
FGM 148 Javelin anti tank füzeleri (Türkiye istedi ABD satmadı).
Çoklu roketatarlar ve roketatar rampaları.
MK19 Bomba atar.
80 ve 120 mm havan topları.
M4 Cabrine ve M16 piyade tüfekleri.
Humwee tipi askeri araçlar.
İnsansız küçük hava gözlem araçları.
Cougar tipi zırhlı personel taşıyıcılar.

 

Kaynak: AA, Stratejikortak.com

Devlet Güvenliğinde İstihbarat Neden Önemli?

Bu yazımda yine sizleri akademik bilgilere boğmadan, üzerine tezler, makaleler yazılacak kadar geniş bir konu hakkında istihbarat tarihinden kısa bir hikâye sunmak istiyorum.  Hikâyede vermek istediğim ana fikir ise istihbarat denilen faaliyetin devlet güvenliği anlamında ne kadar önemli olduğudur.

    Devletleri kurmak ve sürdürmek bilimi, tıpkı aritmetik ve geometri gibi belirli kurallar üzerine oturur.[1] Bilimsel kuralları olan bir alanda istenilen sonuca ulaşmak istiyorsanız işinizi asla şansa bırakamazsınız. Devletleri kurmak ve sürdürmek biliminde de en önemli sosyal bilim dallarından biri hiç şüphesiz istihbarattır. Devlet yönetiminin ve güvenliğinin bir bilim olduğu gerçeğini göz ardı eden yahut bunu kabul etse de istihbaratın bu bilimin temel öğelerinin başında geldiğini idrak edemeyen yöneticiler ve halklar tarihte yok olmuştur ve günümüzde de yok olmaya mahkûmdur.

“Devletin dış güvenlik boyutunu oluşturan iki ana unsurdan birincisi, tehlikeler karşısında devleti önceden uyarmak; ikincisi de, tehditlere karşı devletin önceden hazır olmasını sağlamaktır. Bu düzlemde önceden uyarma görevini güvenilir istihbarat görevlileri, Hobbes’un deyimiyle “ajanlar” yapmalıdır ki; bu kişiler elde ettikleri bilgilerle düşman devletlerin güçlerini, planlarını, amaçlarını, hareket serbestîlerini ve zarar verme kapasitelerini tahmin edebilen ve yorumlayan kişilerdir. İkinci görevi, yani önceden hazır olma vazifesini yerine getirecek olan kurum ise ordudur.”[2]

Günlük hayatta siyasal alanda her ne kadar istihbaratın varlığını hissetmesek de aslında olan biten her şeye yön veren şey istihbarattır. İstihbarat aynı Mevlana’nın sözünü ettiği “elif” gibidir. Elif’le başlayan besmelede baştaki “elif” harfi okunmaz. Ama elif olmadan da besmele dile gelmez. İstihbarat da böyledir. Her şeyde o vardır ama hiçbir şeyde görünmez. İstihbarat kurumlarına gereken önemi vermeyen ülkelerin karar mekanizmasındaki insanlar, el yordamıyla yönünü tayin etmeye çalışan körler gibidirler. İstihbarat sadece casusluk operasyonlarıyla çok gizli bilgiler elde etmek değildir. İstihbarat sadece bilmekle alakalı bir şey değildir. İstihbarat analiz etmektir, geleceği görmektir, yeri geldiğinde hissetmektir. İstihbarat dünyası büyüleyici bir dünyadır. Her ne şekilde olursa olsun, hangi yönetim sistemi benimsenirse benimsensin günümüz modern devlet sistemlerinde istihbarat, yeri başka hiçbir şey ile doldurulamayacak hayati bir alandır.

.Dünya Savaşı’nda aldatmaca operasyonu için şişme tanklardan ve arabalardan sahte bir ordu kuruldu.

Konvansiyonel silahların yerini nükleer ve teknolojik silahlara, cephe savaşlarının yerini düşük ve orta yoğunluklu çatışmalara bıraktığı günümüz dünyasında istihbarat faktörü ülkelerin güçlerinde çarpan etkisi yapan bir faktördür. Tarihte de bunun sayısız örneği vardır. Örneğin Normandiya çıkartması öncesinde İngiliz birlikleri sayıca Alman kuvvetlerinden çok az sayıda olmasına rağmen istihbarat faktörü denkleme dâhil olduktan sonra(aldatmaca operasyonları) Alman’lar büyük bir hezimete uğramıştır. Alman’lar Winston Churchill’in akıl dolu istihbarat aldatmacaları sayesinde Normandiya’ya çıkartılan ortalama 130.000 asker karşısında hezimete uğramıştır.

Taktiksel ve stratejik boyutta baktığımız zaman ülke gündeminde meydana gelen neredeyse hiçbir olayda istihbaratı görmeyiz ama hepsinde istihbaratı hissederiz. Günümüzde dünya siyasetine yön veren en büyük ülkelerden olan Almanya yahut İngiltere devlet sisteminden ordu teşkilatının çıkarıldığını düşünün. Devlet güvenliği anlamında bu ülkeler sahip oldukları istihbarat gücü sayesinde polis teşkilatlarını bile etkin bir şekilde kullanarak bitkisel hayatta olsa bile savaş kapasitelerini bir süre muhafaza edebilirler. Ancak askeri kapasiteleri ne olursa olsun devlet mekanizmasında taktiksel ve stratejik anlamda istihbarat olmadığı zaman devlet güvenliği anlamında Afrika’daki bir kabile devletinden farkları kalmaz. Ülkelerine yönelik bir saldırı durumunda askeri teşkilatları hiçbir etkinlik gösteremez. Bırakın tehdide etkin bir şekilde karşı koymayı, ordularını kışlalarından dahi kıpırdatamazlar.

Devlet güvenliği anlamında istihbarat alanında yapılacak en ufak bir hatanın bedeli en azından büyük ekonomik zararlara sebep olur. Savaş meydanında gösterilen istihbarat zafiyetinin bedeli ise ancak kanla ödenebilir. Bir satırlık bir bilgi yahut tek bir istihbaratçının göstermiş olduğu zafiyetin bedeli eğer şanslı iseniz birkaç milyar dolar olabilir. Şans sizden yana değilse egemenliğinizi bile kaybedebilirsiniz. Süper güç olarak anılan ABD istihbarat tarihinden bir örnek, istihbaratın devlet güvenliği anlamında kadar önemli olduğunu ortaya koyması bakımından önemlidir. Gelelim hikâyeye…

“ABD ordusunda çavuş olan Robert Lee JHONSON pornografik merakı olan, para düşkünü bir kumarbazdır ve aynı zamanda bir alkoliktir. Hayalini kurduğu göreve başka bir arkadaşı getirilince ordudan intikam almaya yemin eder. Planına göre Rusya’ya iltica edecek ve radyondan eski bir Amerikan çavuşu olarak komünizm propagandası yaparak Pentagon’u kızdıracaktır. Bir gece sarhoş bir vaziyette Rus sınırından kaçak yollarla geçerek SSCB subayları ile ilk teması sağladı ve iltica talebini iletti. KGB ajanları iltica etmek yerine Ruslar adına istihbarat yapabileceğini ve karşılığında para alabileceğini söyledi. Kendine güvensiz ve para düşkünü olan Robert Lee’yi biraz ilgi alaka ve 2000 dolar karşılığında ikna ettiler ve getirdiği her bilgi karşılığında 2000 dolar daha vermeyi vadettiler.

ABD’ye güvenli yollardan tekrar sokulan Lee, ordudaki görevine devam etti. Dikkatlice planlanmış bir operasyon ile ABD’deki KGB ajanlarının da yardımıyla sahip olduğu askeri konumu kullanarak Pentagon’un kozmik odalarına sızmayı başardı ve ABD’nin tüm askeri sırlarını KGB’ye ulaştırdı. Nükleer silahların yerleri, KGB içindeki ABD ajanlarının isimleri, olası savaş durumunda SSCB’ye düzenlenecek askeri hareket planları ve savunma stratejileri vb. birçok hayati bilgiyi içeren evrak KGB karargâhında Rus istihbaratçıların elindeydi. Ve bir gün bu operasyon açığa çıktığı zaman ABD, SSCB karşısında büyük bir hezimete uğradığını anladı. KGB içindeki ajanlar kaybedilmişti. Tüm nükleer silahların ve gizli tesislerin yeri değiştirildi. Tüm askeri stratejiler değiştirildi. Sadece bir kişinin yani Robert Lee’nin Amerikan ekonomisine vermiş olduğu zarar milyarlarca doları aşmıştı.”[3] İşte istihbarat denilen faaliyet devlet güvenliği için bu kadar hassas, etkili ve önemlidir.

Şehit MİT mensubu Aytekin Yaman’ın cenaze töreninden bir kare

“12 Mayıs 2010 günü Aydın Polisevi’nde çıkan yangında arkadaşlarını kurtarmak için alevlere yangın tüpüyle müdahale eden ve silah ile mühimmatın dışarıya çıkarılmasına yardımcı olduktan sonra alevlere teslim olarak şehit olan MİT mensubu Aytekin Yaman’ın aziz hatırasına… Ruhu şad olsun…”

 

Saygılarımla…


Dipnotlar:

[1] Mehmet Ali AĞAOĞULLARI ve Levent KÖKER,  Kral-Devlet ya da Ölümlü Tanrı, İmge Kitabevi, 3.Baskı, Ankara, 2001,  sf.183

[2] Bilgehan EMEKLİER, “Thomas HOBBES ve John LOCKE’un Güvenlik Anlayışlarının Karşılaştırmalı Bir Analizi”, Güvenlik Stratejileri Dergisi, Haziran 2011, Sayı:13, sf.99-124

[3] Ali KUZU, ‘’ MİT, MOSSAD, CIA, GLADIO’’, Kariyer Yayıncılık, İstanbul, 2009, sf.135-137

Amerika’nın Kürt Politikası: Geçmişten Günümüze

İngiltere’nin Ortadoğu’daki mirasını devralan ABD’nin Kürtlere ilgisi kimi zaman SSCB/Rusya ile çekişmesinin bir yansıması, kimi zaman da bölge ülkelerine yönelik politikalarının bir parçası oldu. Ama bu ilgi her durumda araçsaldı.

Amerikalıların Kürtlerle tanışması her ne kadar 19. yüzyıl sonlarında Doğu Anadolu’da açılan yatılı Amerikan misyoner okullarına değin gitse de, ABD’nin bu dönemde hem bölgeye yönelik özel bir ilgisinin olmayışı hem de dış politikada benimsediği yalnızcılık politikasının sonucu bir Kürt politikası izlemediğini söyleyebiliriz. 2. Dünya Savaşı’nın ardından ABD’nin artık süper güçlerden biri olması ve bu bağlamda diğer süper güç olan SSCB’nin Ortadoğu’ya yayılma çabalarını engelleyecek politikalara (çevreleme politikası) ve araçlara ihtiyaç duyması, kaçınılmaz olarak İngiltere’nin Ortadoğu’daki mirasını devralmasına yol açtı.

Gerçekten de 1956’da (Süveyş Krizi) İngiltere’nin Ortadoğu’daki misyonunu bırakmasının ardından ABD, 1957’de Eisenhower Doktrini ile birlikte Ortadoğu’ya özel bir önem vermeye başladı ve İngiltere’nin Ortadoğu’daki mirasını hemen her şeyiyle devraldı. Gerçi ABD’nin bu mirasın içinde Kürtlerin de olduğunu görmesi biraz zaman aldı. Çünkü gerek Türkiye’nin 1952’de NATO üyesi olması, gerek Irak’ın 1955’te Bağdat Paktı’nda yer alması, gerekse 1954’ten itibaren İran’da Şah’la kurulan iyi ilişkiler ABD’nin Kürtlerle ilgilenmesini engelledi. Fakat 1958 sonrası SSCB’nin Irak’la kurduğu ilişkiler ABD için önemli bir endişe kaynağıydı ve bunu engellemek istiyordu. ABD işte bu çerçevede Irak Kürtleri ve liderleri Molla Mustafa Barzani ile temas kurmaya başladı. Böylece ABD de, İngiltere gibi bölge politikasının bir unsuru olarak Kürtlerden yararlanabileceğini keşfetmiş oldu.

Fakat Amerikalıların Kürtlerden yararlanma çabaları, İngilizler gibi sadece bölge ülkelerine bir baskı ve pazarlık aracı olarak değil, aynı zamanda küresel güç mücadelesinin bir parçası olarak da kendini gösterdi. Bu çerçevede ABD’nin Kürtlere ilgisi kimi zaman SSCB/Rusya ile çekişmesinin bir yansıması, kimi zaman da bölge ülkelerine yönelik politikalarının bir parçası oldu. Ama bu ilgi her durumda araçsaldı.

Öte yandan ABD değişik ülkelerdeki Kürtlere, değişik dönemlerde değişik politikalar geliştirmeye çalışmışsa da, uzunca bir süre (2000’lere değin) bu politikaların odağında Irak Kürtlerinin olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Kuşkusuz ABD Türkiye, İran ve Suriye’deki Kürtleri ve Kürt hareketlerini her zaman takip etmiştir. Fakat bu takip, büyük oranda ABD-Türkiye ve SSCB-Suriye-İran ilişkilerinin çerçevesiyle sınırlı kalmıştır.

ABD Türkiye’deki Kürtleri takip ediyor

ABD ilk önce Türkiye’deki Kürtleri takibe başladı. ABD’nin bu yöndeki ilk çalışmaları, Türkiye’nin NATO’ya kabul edildiği zamana kadar gider. Fakat burada daha çok Kürtlerin durumuna ilişkin tespit çalışmaları söz konusuydu. Gerçi bu çalışmalar sonunda Kürtlerin Türkiye için sorun olabileceğinden hareketle 1960 başlarında Kürtlere birtakım kültürel kolaylıklar gösterilmesine ilişkin öneriler getirilmişse de, bunlar Türkiye tarafından reddedilince 1980’lere değin bir daha bu konu açılmadı. Çünkü Soğuk Savaş’ın getirdiği bloklaşma ve stratejik bağımlılık, müttefikler arasında bu tür “hassas konular”ın uzun yıllar gözardı edilmesini gerektirmişti.

1980’lerde PKK’nın terör eylemleri başlayınca ABD insan hakları ihlalleri çerçevesinde Kürtlerle biraz daha yakından ilgilenmeye başladı. Fakat hâlâ Soğuk Savaş yılları devam ediyordu ve Türkiye, ABD için çok değerliydi. O nedenle bu ilginin sadece insan hakları ihlallerinin tespit edildiği bağlayıcı olmayan ülke raporlarıyla sınırlı kaldığı görülür. Bununla birlikte 1987’den itibaren bu raporlarda kullanılan dil oldukça eleştirel ve Türkiye’yi rahatsız edecek türdendi. Örneğin, ayrılıkçı Kürt gerillalarından, Kürt etnik kimliğine dönük Türkiye’nin baskıcı tutumundan bahsediliyordu ki, bunlar Türkiye’nin resmi protestolarına yol açmıştı.

1990 başlarından itibarense ABD Kürt konusunu daha yüksek sesle dile getirmeye ve ikili ilişkilerin bir unsuru olarak görmeye başladı. Bu ilginin esas nedeni, Kürt hareketinin hatırı sayılır bir hal almış olması ve tabii Irak’a ilişkin gelişmelerdi. ABD, özellikle Irak’ta Saddam’ın aşırılıklarını engellemek ve gerekirse ona karşı kullanmak için gelişmekte olan Kürt hareketini etkisi altına almak istiyordu. Ayrıca yakın bir gelecekte SSCB tehlikesini üzerinden atan bir Türkiye’nin kendisine olan bağımlılığının azalması, Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD’nin Orta Asya ve Ortadoğu’daki çıkarları açısından Türkiye’nin kilit rol oynayacağını düşünmesi de ABD’yi Kürtlerle ilgilenmeye iten diğer nedenlerdi. Bütün bunlardan ötürü ABD, bir yandan “Kürt kozu”nu elinde bulundurmak isterken öte yandan Türkiye’yi de küstürmek istemiyordu.

Bu güdülerle ABD, PKK ile Kürt sorunu arasında bir ayrım yapmanın yollarını aramaya başladı. Bu çerçevede resmi olarak PKK’yı terör örgütü ilan ederek Türkiye’nin terörle mücadelesini de desteklediğini ortaya koydu. Ama öte yandan siyasi ve kültürel temelli Kürt hareketlerine yakın ilgi göstermeye başladı. Bu bağlamda ilk sinyallerse 1989’da alındı. Amerika’nın Sesi radyosundan Kürtlerle ilgili yayınlar yapılmaya başlanırken, Paris’te düzenlenen Uluslararası Kürt Konferansı’na ABD Senato Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Claiborne Pell bizzat katılarak bir konuşma yaptı ve Senatör Edward M. Kennedy de bir mesaj gönderdi. Aynı yıl ABD Kongresinde Kennedy ve Yahudilerin öncülüğünde bir Kürt lobisinin temelleri atıldı. Bu lobinin girişimiyle 1989’da Senato İnsan Hakları Komisyonunda Kennedy ve Danielle Mitterrand’ın da birer konuşmayla katıldıkları, “Tehlikedeki Halk: Kürtler” konulu bir de konferans yapıldı.

Tüm bunlarla ABD’nin, 1991’e kadar Türkiye’deki Kürtlere ilişkin yaklaşımını uygulamaya dönük bir politikaya dönüştürdüğünü söylemek zor. ABD yönetimi Körfez Savaşı’na kadar Kürtler konusunda “bekleyip görmek” istiyordu.

ABD Irak Kürtlerini doğrudan destekliyor

ABD’nin Kürt politikası açısından esas ilgi odağını Irak Kürtlerinin oluşturduğu açıktı. Zaten 1960’lardaki ayaklanmalar sırasında Barzani ABD’den de yardım istemişti. Fakat 1970 başlarına değin ABD Kürtlere sözlü desteğini iletmekle birlikte hiçbir yardımda bulunmamıştı. Fakat 1968’de Baas Partisi’nin iktidara gelmesiyle Irak’ın SSCB’yle ilişkilerini geliştirmesi, ABD’nin Kürtlerle doğrudan temas kurması için yeterli bir nedendi. Özellikle de Irak’ın 1972’de SSCB ile “Dostluk ve İşbirliği Anlaşması” imzalamasının ardından Kürtler ABD’ye, ABD de Kürtlere yaklaştı.

Mesud Barzani

Kürtler açısından bakıldığında, o zamana kadar Irak’a karşı SSCB desteğiyle ayakta kalan Molla Mustafa Barzani, bu desteği yitirince İran’ı ve o dönemde onun hamisi ABD’yi doğal müttefik olarak gördü. Barzani İran’daki ABD yetkilileriyle görüşerek kendilerine yardım verilmesi halinde büyük bir ayaklanma çıkartabileceğini; dahası, ABD’den başka hiçbir güce güvenmediğini ve hatta başarılı olmaları halinde ABD’nin 51. eyaleti olmaya bile hazır olduğunu söyledi.

ABD ise Irak’ın SSCB ile anlaşması sonucu Doğu Bloku’na kaymasını önlemek ve bu amaçla Irak yönetimini sıkıştırmak için Kürtleri kullanabileceğini düşünüyordu. Ayrıca ABD’nin bölgedeki sadık müttefikleri İran, Şatt-ül Arap sorunu nedeniyle, İsrail de Arap devletlerini zayıflatma politikası çerçevesinde Irak’a karşı Kürtleri destekleme konusunda ABD’yi teşvik ediyorlardı. Nihayet 1973’te Başkan Richard Nixon’ın Şah’la görüşmesi sonucu Kürtlere yapılacak 16 milyon dolar tutarındaki bir yardım paketi üzerinde mutabakata varıldı. Bu yardımdan ne Dışişleri Bakanlığı’nın, ne de bu konularda onayı gereken Beyaz Saray’ın ilgili komitesinin haberi vardı. ABD, bölgede Kürt kartını oynarken Türkiye’yi ve Arapları rahatsız etmek istemiyordu.

Böylece ABD, Sovyet yörüngesine oturmuş olan Irak’ı sıkıştırmak ve biraz da cezalandırmak için Barzani’nin yardım talebine olumlu karşılık vermiş oldu. Fakat ABD’nin Kürtlere yaklaşımı oldukça pragmatik bir unsura dayanıyordu ve bu unsurdaki değişim her an Kürtlerin gözden çıkartılmasına yol açabilirdi. Bir başka deyişle, ABD için Kürtler Irak’ta artan Sovyet nüfuzunu kırmanın bir aracıydı ve eğer Irak yeniden Batı yörüngesine alınabilirse Kürtler gözden çıkartılabilirdi.

Sonuçta İsrail-İran-ABD desteğini arkasında bulan Barzani sözünü tutarak, 1974’te Irak’ın yaptığı özerklik önerisini reddedip büyük bir ayaklanma başlattı. Fakat bir süre sonra bölge politikasının öznesi olan devletler arasında anlaşma sağlanınca, yine bölge politikasının nesneleri olan Kürtler yüzüstü bırakıldılar. 1975’te İran ve Irak arasında sınır sorunlarının barışçı yollardan çözümünü, Irak aleyhine bazı sınır düzenlemelerini ve İran’ın Kürtlere desteğini kesmesini öngören Cezayir Protokolü’nün imzalanmasıyla birlikte, uzayan çatışmaların bir sonuç vermeyeceğini gören ABD de Kürt hareketine verdiği yardımı kesti ve ayaklanma arkasında 50 bin ölü bırakarak bastırıldı. “Kürdistan’ın özerkliği için verilen mücadelenin sona erdiğini” açıklayan Barzani, Kissinger’a yazdığı mektupta, “ABD’nin Kürtlere karşı ahlaki ve siyasi bir sorumluluğu olduğunu” söylerken, Kissinger da ona “gizli servis operasyonlarının bir hayır işi olmadığını” hatırlattı. Bundan sonra, beklendiği gibi, Irak Sovyet yörüngesinden çıkmaya başlayınca, ABD-Irak ilişkilerinde de belirgin bir iyileşme oldu.

Böylece Kürtler, bir kere daha dış desteğin geri çekilmesiyle başarısızlığa mahkûm olurken, hastalığını tedavi ettirmek üzere İran’a, oradan da ABD’ye giden Barzani, 1977’de başkan seçilen J. Carter’a yazdığı iki mektupta, bir yandan eski yönetime ilişkin sitem ve hayal kırıklıklarını öte yandan yeni yönetimden beklentilerini dile getirmeye devam ediyordu. Kürt halkının bir özerklik düşü olduğunu, ABD’nin bu konuda kendilerine söz verdiğini, fakat önceki yönetimin Kürtleri feda ettiğini belirten Barzani, şimdi yeni yönetimin bu sözü tutacağından emin olduğunu, bundan sonra ABD’nin insan hakları öncelikli dış politikasının Irak Kürtleri için de geçerli olması gerektiğini söylüyordu. Ama Barzani’nin çabaları boşunaydı; çünkü yeni yönetim Kürt dosyasını çoktan kapatmıştı. Barzani ise bu sitemkâr duygular içinde 1979’da Amerika’da hayatını kaybetti. Bu sefer de ABD tarafından aldatılan Kürtlerin payına yine hayal kırıklığı ve hüsran düşmüştü. Bundan sonra ABD bir süreliğine Kürtleri unutacaktı.

ABD her şeye rağmen PYD/YPG’yi destekliyor

İşte tam böyle bir ortamda Suriye’de devam eden iç savaşın seyri ABD’ye yeni imkânlar sunuyordu. PKK’nın Suriye kolunu oluşturan PYD, oldukça pragmatik bir politika izleyerek Şam yönetimi ve tabii onun destekçileri olan Rusya ve İran’la iyi ilişkiler geliştirmiş, ayrıca Barzani’nin Suriye’de desteklediği Kürt grupları da etkisiz hale getirerek burada Kürtlerin tek temsilcisi haline gelmişti. Dahası, bu örgüt PKK ile doğrudan bağlantılı olduğu için Türkiye’ye de açık bir tehditti. Öte yandan IŞİD’in Suriye’de ilerlemesi ve Kürt bölgelerine de saldırmasıyla PYD burada IŞİD’i durduracak yegâne örgütlü güç olarak öne çıkıyordu. Dolayısıyla PYD/YPG, ABD’nin bölgede oluşan Kürt denklemine yeniden dâhil olabilmesi için, bu bağlamda Türkiye’ye ve Barzani’ye ve aralarında gelişen işbirliğine karşı kullanılabilecek çok işlevli bir fırsat sunuyordu. ABD elbette bunu değerlendirmek isteyecekti.

YPG’ye teslim edilen yeni bir zırhlı araç

Her şeyden önce, PYD/YPG Kürt denklemini lehine çeviren ve Batı’nın kontrolünden çıkmaya çalışan Türkiye’ye karşı çok işlevsel bir araçtı. PYD/YPG’nin izlediği politikalar özellikle Türkiye’de Çözüm Süreci’nin sonlandırılmasında ve terörün tırmanmasında çok etkili oldu. ABD, PYD üzerinden PKK’ya göz kırpmıştı. Arkasında Rusya’nın yanısıra ABD’nin desteğini bulan ve bunu tarihi bir fırsat olarak gören PKK ise, Türkiye’nin kurmuş olduğu çözüm masasını devirerek var gücüyle bir “Kuzey Suriye” oluşturmaya ve burada kendi ideolojisine göre kurduğu “demokratik özerk yönetim”leri Türkiye’deki Kürt bölgelerine yaymaya kalktı. Böylece terörün yeniden tırmanışa geçmesiyle bölgede “özerk dış politika” izleyen (pratikte ABD’nin kontrolü dışında anlamına geliyor) Türkiye’nin nüfuzu sınırlandırılabilirdi.

İkinci olarak, ABD desteğini alan PYD/YPG aracılığıyla Türkiye’nin müttefiki haline gelen Barzani’nin Suriye’deki etkisi neredeyse tamamen kaybolmuş ve Türkiye üzerinden petrol satma girişimleri de büyük oranda engellenmişti.

Üçüncü olarak, Amerika PYD/YPG üzerinden Suriye’de Rusya ile aleyhine değişen dengeleri yeniden kurabilme şansını yakalamıştı. Bir başka deyişle, ABD’nin PYD/YPG’ye olan neredeyse koşulsuz desteği, Rusya’nın buradaki etkisini de sınırlıyordu. Ve eğer Suriye’de bir Kürt özerkliği olacaksa -ki bu çok mümkün gözüküyor- bu tamamen Rus nüfuzuna terkedilemezdi. Son olarak, PYD/YPG Amerika için IŞİD’e karşı kullanabileceği sahadaki en önemli güçtü.

Kısacası, ABD için PYD/YPG, Türkiye’yi, Barzani’yi, bu ikisi arasındaki işbirliğini, IŞİD’i ve hatta Rusya’yı dizginlemede oldukça işlevsel bir araçtı. Bu kadar çok fonksiyonlu bir araç elbette kaderine terkedilemezdi ve ABD Türkiye’nin bu örgütün PKK terör örgütünün bir kolu olduğu yönündeki tüm ısrarlı çabalarına rağmen, bunu tamamen görmezden gelerek, hatta Türkiye’yi karşısına alma pahasına, PYD/YPG’ye doğrudan destek vermeyi sürdürdü. Dolayısıyla ABD’nin PYD/YPG tutkusu, bekleneceği üzere, Kürt ideallerine olan ilkesel bağlılığının değil, bölgenin değişen realpolitiğinin bir ürünüdür; konjonktüre göre yine değişebilir.

Kaynak: Al Jazeera

İçimizdeki Truva Atları: Kürecik-Kisecik-Keldağ

    Orta doğu’da ABD’nin asli görevlerinden birisi siyasi emeli ARZ-I MEV’UD olan İsrail’i korumak,kollamak ve desteklemektir. Bunun için de bölgede en ufak bir askeri hareketliliği takip etmek zorundadır. Günümüzde ise bunu bölgede bulunan bazı ülkelere kurduğu radar istasyonları aracılığı ile yapmak durumundadır.

   İsrail’in güvenliğini tehdit ettiği düşünülen çoğu ülke lideri ya suikast ile ya  halk ayaklanması ile ya da açık bir şekilde işgal girişimi ile bertaraf edildi. Irak ve Suriye’de bütün hamlelerini yapan ABD, yeni hedef olarak seçtiği ülke ise uzun zamandır bölgede en büyük tehdit olarak gördüğü İRAN. Keza yakın zamanda Blackwater eliyle bir halk ayaklanması çıkartmaya çalışsa da başarılı olamamıştır.

    ABD, Suriye’deki tüm operasyonlarını KİSECİK RADAR ÜSSÜ‘nden takip ederken, İran’da ki askeri hareketliliği de KÜRECİK RADAR ÜSSÜ‘nden takip etmektedir.

KİSECİK RADAR ÜSSÜ

kisecik radar üssü uydu görüntüsü

     Yapımına 1998 yılında başlanmış olup 2004 yılında yapımı tamamlanmıştır. Antakya merkeze bağlı Kisecik Köyü ile Arsuz Beldesi arasında Amanos Dağları‘nın zirvesine kurulan tesis 1790 rakımda bulunuyor. Kurulduğu dönemde ABD’nin Afganistan ve Irak’tan sonra hedefinin Suriye olduğu yönünde çeşitli analizler ve haberler çıkmıştı.  ABD’nin Ortadoğu politikasının bir aşaması olan üs, kuruluşundan itibaren Suriye’yi takip etmektedir.  ABD’nin böldede görev yapan AWACS uçaklarının lojistik üssü olduğu söylenmektedir. Her ne kadar kontrolün TSK’da olduğu söylense de aslında NATO yani ABD üssüdür.

     Hatay koridorunu kullanıp Ortadoğu’ya gitmek isteyen bir hava aracı anında bu üs tarafından fark edilmektedir. Aynı zamanda fırlatılan en ufak bir füzede bu radar sayesinde görülebilmektedir. Radar menzilini dikkate alırsak aynı zamanda Türkiye’nin de bölgede ki hava operasyonları bu üsten takip edilmektedir. Bu da bizim askeri operasyonlarımız için ciddi bir risk oluşturmaktadır. Aynı zamanda ABD’nin Suriye’de yaptığı bir saldırı Türkiye’ye de mal edilebilir. (örneğin Rusya’nın Suriye’deki bir üssüne buradan kontrol edilen bir saldırı)

KÜRECİK RADAR ÜSSÜ

    Kurulduğu günden bugüne kadar hakkında en çok tartışma yapılan üslerden birisidir. AN/TPY-2 (Army-Navy/ Transporable Surveillance Radar) Kara-Deniz Kuvvetleri için ortak, Taşınabilen İzleme Radarı olarak adlandırılmıştır. ABD’nin İsrail ve Katar’da bulunan aynı özellikteki HAVA SAVUNMA RADAR SİSTEMLERİ‘nin tamamlayıcısı konumundadır. ABD’nin İsrail’in güvenliği ve İran’a yapmayı planladığı operasyon öncesi kurulmuştur. İran’dan kalkan bir Balistik Füzeyi  önceden tespit eden bu sistemdir.

    Bu radarın imha vazifesi yoktur. Sadece gözetleme için kurulmuştur. ABD’nin bölgedeki çıkarları için, bölgede olan biteni takip etmesi gerekmektedir. Üssün Türkiye’ye gelebilecek tehditler için önleme işlemi bulunmamaktadır. Çünkü bu sistemin koordineli çalıştığı hava savunma sistemleri Patriot, THAAD gibi sistemlerdir ve bunlar Türkiye’nin elinde bulunmamaktadır. Türkiye’nin aldığı S400 sistemlerinden atılan bir füze de radar tarafından izlenebilecektir.

1- İran füzesi ateşleniyor. 2-Füze ısısı erken uyarı radarları tarafından saptanır. 3-Tehdit eden füze ileri radar üssü tarafından izlenir. 4-Tehdit eden füze Çekya’da  orta menzilli Avrupalı radar tarafından izlenir. 5-Karşılayıcı füzeler Polonya’dan ateşlenir. 6-Öldürücü araç, savaş başlığını tuzağa düşürerek yok eder.

KELDAĞ RADAR ÜSSÜ

      Bu üs Cebel-i Akra olarak bilinen Akdeniz’in güneydoğu köşesinde hemen deniz kıyısından yükselen 1740 metre yüksekliğindeki Keldağ’a kurulmuştur. Hatay hava koridorunun sıfır noktasında olması, İskenderun Körfezi ve Domuz Burnu‘na hakim yapısı, başta Suriye ve Kıbrıs olmak üzere Ortadoğu ülkelerini kuş bakışı çok net görebilmesi gibi stratejik konuma sahiptir. Hakkında çok az bilgi olması sebebi ile hayalet üs olarak adlandırılmaktadır.

     NATO (ABD),Türkiye  ile yaptığı anlaşmalar neticesinde çok sayıda yere üs açmıştır. Bazen bu üsler Türkiye’nin egemen ve bağımsız devlet olduğunu sorgulatır hale gelmiştir. Yıllarca PKK ile mücadelede, teröristlere bu üslerden bilgi aktararak mücadelemizi sürekli baltalamıştır. Ortadoğu da yapmaya çalıştığımız her operasyon önceden bu üsler tarafından tespit edilmiş tabiri caizse sırtımızdan bıçaklamışlardır. ABD’nin PYD/YPG ve diğer oluşumları silahlandırıp, Türkiye üzerinde tehdit oluşturmasına sebep olurken, en büyük desteği yine bu üsler vasıtası ile vermiştir. ABD’nin kurmaya çalıştığı SDG ORDUSU’nun en büyük yardımcısı yine bu üsler olacaktır. Türkiye istikbalini tehdit eden bu üslere karşı önlemini acilen alması gerekmektedir.

Bölgedeki iç karışıklık bu üslerde yapılan planlar neticesinde hayat bulmuştur. İsrail aldığı bu destekle bölgede çok rahat katliam yapabilmektedir. İsrail’e ait İHA’lar hava sahamızı ihlal ederken, istihbarat toplarken bize bilgi vermeyen yine bu üslerdir.

      ABD’nin bölgede İsrail’in güvenliği ve enerji nakil hatlarının kendi emrinde olması için bu üslerden çalışmaya devam edecektir. Devam ettiği sürece de Türkiye bölgede (üslerden dolayı) hedef ülke olmaya devam edecektir. Bu üslerden bölge ülkelerine yapılan bir saldırı veya sabotajın geri tepkisi yine bizim topraklarımız olacaktır. Gerek İran, gerekse bölge ülkeleri zaman zaman bu konuda Türkiye’yi uyarmıştır.

      Ülkemizdeki bu üsler kapatılmadığı sürece güvende değiliz. Bu üsler bizi koruduğunu ifade ederken aynı zamanda bizi de gözetlemekten geri durmamaktadır. Ülkemizin tam bağımsız olması için bu elzemdir.

Türkmenistan: Siyasi ve Coğrafi Yapı, Daimi Tarafsızlık

27 Ekim 1991’de bağımsızlığını ilan ederek Orta Asya’da Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan beş devletten biri olan Türkmenistan, etnik yapısı itibariyle Türkiye’ye yakın akrabalık bağlarıyla bağlı bir nüfusa sahiptir. 5,6 milyonluk nüfusu ile (2016) Orta Asya ülkeleri arasında nüfusu en az olanıdır. 1995 verilerine göre nüfusun 76.7’si Türkmen’dir. Homojen bir yapıya sahip olan Türkmenistan’da Özbekler ve Ruslar, önemli azınlık gruplarıdır.

Türkiye, Türkmenistan’ı bağımsızlık ilanı ardından tanıyan ve Aşkabat’ta büyükelçilik açan ilk devlettir. 1990’lı yıllarda Türkiye, ABD’nin desteği ile bağımsızlığını yeni kazanan Türk devletlerine liderlik etmeye, bölgedeki güç boşluğunu doldurmaya çalışmıştır. Ancak Türkiye’nin bölgeye ani gelişi ve on yıllarca Sovyet yönetimi altında kalan Orta Asya devletlerindeki değişimin görülememesi, ortaya çıkan sonucu farklılaştırmış, bölge devletleri Türkiye’den ürkmüştür. Ayrıca Türkiye, siyasi ve ekonomik istikrarsızlık yaşadığı 90’lı yıllarda Orta Asya devletlerine liderlik edecek duruma da gelememiştir.

Türkmenistan’da Siyasi Hayat

Türkmenistan’ın ilk devlet başkanı sonradan “Türkmenbaşı” soyadını alan Saparmurat Niyazov’dur. Modern devletlerden çok farklı bir yönetim anlayışına sahip olan ülke, oldukça baskıcı bir rejim tarafından idare edilmektedir. Ülkede söz sahibi olan tek kişi, devlet başkanıdır. Monarşi ile Cumhuriyet arasındaki ince çizgi olan seçimler, Türkmenistan’ı bir Cumhuriyet olarak tanımlamaya yardımcı olsa da demokrasinin varlığından söz etmek pek mümkün değildir.Türkmenistan, dünya demokrasi indeksinin 2016 raporuna göre, otoriter rejim olarak adlandırılmaktadır. Söz konusu raporda değerlendirmeye alınan 167 devlet arasında 162. sırada kendisine yer bulabilmiştir. Ülkede sık sık insan hakları ihlalleri gerçekleşmekte, siyasi kısıtlamalar ve keyfi tutuklamalar ‘’sıradan’’ bir hal almıştır. Uluslararası Af Örgütü’nün raporuna göre Türkmenistan’da 1992’de 110, 1993’te 114 ve 1994’te ise 126 idam cezası verilmiştir.

Devlet Başkanı Niyazov, Türkmenistan Demokratik Partisinin başkanlığını yapmış, Mayıs 1992’de devlet başkanına geniş yetkiler tanıyan anayasanın kabul edilmesinde etkin rol oynamıştır. 21 Haziran 1992’de yapılan devlet başkanlığı seçimlerini oyların %99.5’ini alarak kazanması, ülkedeki faşizmin boyutunu göstermesi açısından yeterli bir örnektir. Türkmenistan’da her ülkede doğal olarak var olan muhalefet, 1997 yılına kadar bastırılmıştır. Aynı yıl Devlet Başkanı Niyazov’un kararıyla Demokrasi ve İnsan Hakları Enstitüsü kurularak Batı’ya karşı imaj değişikliği yapılmıştır. Bu imaj değişikliğini idam cezasının kaldırılması izlemiş, Niyazov’un affıyla 80 bin tutuklu serbest bırakılmıştır. Ancak 5.6 milyonluk ülkede 150 bin tutuklunun bulunması devletin büyük sıkıntıları olduğunun bir göstergesidir.

28 Aralık 1999’da Parlamento, Niyazov’un hayatta olduğu sürece seçim yapılamayacağını açıklayan bir kanunu kabul ederek yeni bir skandala imza atmıştır. Vefat ettiği 21 Aralık 2006’ya kadar Türkmenistan’ın Devlet Başkanı olarak görev yapan Niyazov’un halefi Gurbangulu Berdimuhamedov olmuştur. 2007’de, 2012’de ve bu yıl yapılan seçimlerde bir kez daha Devlet Başkanı seçilen Berdimuhammedov da büyük olasılıkla vefat edene kadar başkanlık görevini sürdürecektir. Yeni yapılan anayasal düzenlemeye göre de başkanlık seçim süresi yedi yıla, üst sınır olan 70 yaş sınırı da kaldırılmıştır.

“Daimi Tarafsızlık” Politikası

Türkmenistan’ın siyasi yapısı dışında önemli bir bilgi de dış politikasını ilgilendiren “daimi tarafsızlık statüsü” hakkında verilmelidir. İlk defa 1992’de Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konseyi’nin Helsinki Zirvesi’nde ilan edilen “daimi tarafsızlık” politikası Mart 1995’te düzenlenen Ekonomik İşbirliği Teşkilatı’nın İslamabad Zirvesi’nde destek görmüştür. Aynı yıl ekim ayında düzenlenen Bağlantısızlar Hareketi Kartagena Zirvesi’nde destek bulmuştur. 12 Aralık 1995’te BM Genel Kurulu, tüm üye ülkelerinin oy birliği ile Türkmenistan’ın Daimi Tarafsızlığı Kararnamesi kabul edilmiştir. Bu olay, uluslararası ilişkiler tarihinde tarafsızlık ilkesine ait ilk resmi belgedir.

Tükmenistan’ın Coğrafi Özellikleri

Türkmenistan, coğrafi konumu itibariyle “Orta Asya’nın giriş kapısı” olarak nitelendirilmekte olup, kritik öneme sahip bir ülkedir. Türkmenistan’ın “daimi tarafsızlık politikası” da bölgede kendisine avantaj sağlamaktadır. Hazar Denizi’ne 1200 kilometre sınırı bulunmakta ancak Hazar Denizinin açık denizlerle bir bağlantısı yoktur. Bu sebeple, yeraltı kaynaklarını komşu ülkelerden ihraç etmek durumunda kalan Türkmenistan’ın daimi tarafsızlık politikası da bu noktada devreye girmektedir. Sıkıntılı iki komşusu, Afganistan ve İran ile her daim dostane ilişkiler kurmak zorundadır. Kuzey komşusu Özbekistan’ın konumu Türkmenistan için diğer iki komşusu kadar kritik önemde değildir. Kuzeybatı komşusu Kazakistan ise Türkmenistan için önemli bir partnerdir. Siyasi yapısı ve daimi tarafsızlık politikası ile şekillenen dış politikasına başka bir yazıda ayrıntılarıyla değineceğiz.

Türkmenistan hakkında bu yazıda bahsedeceğimiz son konu, coğrafyası ve doğal kaynaklarıdır. Orta Asya’da ‘’giriş kapısı’’ denilen bölgede yer alan Türkmenistan’ın yüzölçümü 488.1 kilometrekaredir. Ancak yüzölçümünün beşte dördü çöl karakterlidir. Dünyanın en ünlü çöllerinden biri olan Karakum Çölü, Türkmenistan’da 350 bin kilometrekare yer kaplamaktadır. Başkent Aşkabat ile beş bölgeden (Ahal, Balkan, Daşhovuz, Marı ve Lebap) oluşan Türkmenistan nüfusunun beşte biri Aşkabat’ta yaşamaktadır.

Topraklarının beşte dördü çöl karakterli olan Türkmenistan, Orta Asya’nın en büyük ikinci pamuk üreticisidir.Topraklarının sadece yüzde üçü tarıma elverişli olmasına karşın tarımsal üretim artarak devam etmektedir. Türkmenistan, zengin doğal kaynaklara da sahiptir. Özellikle petrol ve doğal gaz ülke ekonomisine çok büyük katkı sağlamaktadır. Doğal gaz rezervleri bakımından 2016 verilerine göre dünyada altıncı sırada, petrol rezervleri bakımından ise 44. sırada yer almaktadır. Çıkarılan petrolün kalitesi çok yüksektir. Halen çıkarılmayı bekleyen petrol sahaları da mevcuttur. Türkmenistan’ın dış politikasında çok önemli bir yere sahip olan petrol ve doğal gaz hatlarına bir sonraki yazımızda değineceğiz.

5 Başlıkta Güney Asya’daki Son Gelişmeler ve Analizler

Asya’da yaşanan son gelişmeleri ABD ile Pakistan ilişkileri, Hindistan’ın endişeleri, Afganistan’daki politik tartışmalar, bölgeye Rusya, İran ve Çin’im etkisi ve Güney Asya’daki terörizm tehlikesi başlıkları altında sizler için yazdım.

ABD- Pakistan İlişkileri

Yaz aylarından bu yana, Trump’ın Güney Asya politikası ile alakalı açıklamaları ile Pakistan’a yönelik sert söylemlerle devam eden ABD- Pakistan ilişkileri son dönemlerde son bulmuş, özellikle ABD tarafından gerek diplomatik gerekse askeri taraftan Pakistanlı yetkililerle üst düzey görüşmeler gerçekleştirilmişti. Özellikle Pakistan ile ilişkilerini iyi tutmak isteyen ABD, bunun Afganistan’da barışın getirilmesine yönelik girişimler için çok önemli bir rol oynadığını her daim belirtiyordu. İlk olumlu gelişmeler Taliban tarafından yıllardır esir alınmış Amerikalı ve Kanadalı esirlerin çocukları ile beraber ABD ve Pakistan’ın ortak operasyonu sonucu kurtarılması sonucu oluşmuştu. ABD, Pakistan’a “daha fazla” politikası ile teröre karşı mücadelede daha fazla aktif rol alması istemişti. Özellikle Hakkani grubunun Pakistan’da sığındığı uyarısı yapılmış ve gruba yönelik operasyonlar yapılması istenilmiş olsa dahi Pakistan buna isteklere yönelik bugüne kadar hiçbir olumlu adım atmadı.

Son gelişmelerle ilişkiler daha da kötüye gidiyor. Amerikalı yetkililer Pakistan’ın terörle mücadele etmemesini gerekçe göstererek, ABD’nin 225 milyon dolarlık para yardımını kesebileceğini belirtti. Sert söylemler ise ABD Başkanı Donald Trump’tan Twitter hesabı aracılığıyla geldi ve Amerika’nın safça Pakistan’a son 15 yılda 33 milyar dolar verdiğini, buna rağmen sadece yalan ve aldatmaca ile karşılaştıklarını belirtti. Geçen Temmuz ayında Pentagon, Pakistan’a karşı 50 milyon dolar askeri yardımı keseceğini açıklamıştı.

Pakistan’ın da kendine göre bir terörle mücadele politikası olduğu ortada. Yıllardır bitmeyen Afganistan’daki savaşın sahadaki etkisinden kurtulamayan Pakistan, özellikle son zamanlarda TTP (Tehrik-i-Taliban Pakistan) bir diğer adıyla Pakistan Talibanı tehdidi ile mücadele veriyor. Sınırda Pakistanlı güvenlik güçlerine yönelik saldırılar yoğun bir şekilde artmakla beraber ordu kayıplar verdi. Bunun üzerine odağını sınırındaki tehdide yönelten Pakistan, ABD’nin kendine en büyük tehdit gördüğü Hakkani grubunu ön plana çıkarmayı tekrardan reddetmiş oldu. Pakistan karşı tarafa teröre karşı her daim savaşabildiğini fakat kendi ülkesine yönelik tehditlerin en ön safhada olduğunu belirtmek istiyor. ABD’nin “daha fazla” politikasına uyum sağlayamamış olması tarafların arasındaki ilişkinin ilerleyememesinde ana faktör olarak yer alıyor. Bundan dolayı, ikili ilişkiler bütünüyle uyarılar ve tehditlerden oluşmaya başlıyor ve bu kısır bir döngü halinde devam ediyor.

Hindistan Tarafından Yükselen Endişeler

ABD en büyük dostunun karşı tavizler vererek, Hindistan’ın en hassas konularından birine yönelik tutumunu değiştirmek zorunda kaldı. Amerikalılar tavizler verilmesini isterken Pakistan’ı bu konuda cesaretlendirmek için önemli adımlar attı.

Birincil olarak, Güney Asya gündeminde önemli yer edinen gelişme Pakistan- Hindistan ilişkilerinde doğrudan etki gösteren 2008 Mumbai saldırılarının baş sorumlusu Leşker-i Tayyibe lideri Hafız Said’in Pakistan’da serbest bırakılması oldu. ABD, başına 10 milyar dolar koymuş ve Hindistan’a bu konuda Hafız Said’e karşı büyük destek vermişti. Fakat ABD’nin bu olay karşısındaki geçiştirici açıklamaları, Pakistan ile aralarının tekrardan açılmamasını istemesindendi. Bu olaya olan ılımlı yaklaşım, Hindistan tarafından beklenildiği gibi sert karşılandı. Ayrıca iki ülkenin arasının düzelmesinden de en çok endişelenen ülke yine Hindistan’dı.

İkincil olarak, ABD’nin teröre karşı mücadele için Pakistan’a yatırılan paranın Leşker-i Tayyibe’ye yönelik olmasının şart olmadığı ve Hakkani tehdidine odaklanması gerektiğini açıklaması oldu. Bu adım, Pakistan’ın Hakkani grubuna yönelik operasyonlar gerçekleştirmesi için motive etmeyi hedefleyen bir adım olarak okunmalı.

Tüm bu tavizlerin üzerine Pakistan’dan beklenilen adımların gelmemesi Amerikalıları oldukça rahatsız etti. ABD Savunma Bakanı Mattis, Pakistan’a gerçekleştirdiği ziyarette tekrardan isteklerini Pakistanlı yetkililere bildirdi. Yetkililer bu uyarılara yönelik iki seçenek sunarak; eğer ABD denge sağlarsa, Pakistan’ın bu denge durumunda işbirliği yapacağını, ama “daha fazla” talep gerektiren politikalar sürdürülmeye devam ederse daha fazlasının yapılmayacağı ve işbirliğine girilmeyeceği belirtti. Bundan önce Hakkani konusundaki baskılara yönelik istihbarat paylaşımı durumunda operasyon gerçekleştirilebileceği belirtilmişti. Buradan da anlaşılan, Pakistanlılar kendi topraklarında Hakkani grubunun varlığına yönelik bir istihbarata sahip olmadığını ve olduğu takdirde de gereken adımların atılabileceği mesajını iletiyor. ABD sadece Hakkani’nin korunduğu imasını yapmıyor ve Afganistan’da varlık gösteren Afgan Talibanı’na da destek verildiğini de açıkça belirtiyor.

Pakistan’ın teröre destek verdiği iddialarını reddedebilen kanıtlardan biri olarak Zarb-e-Zab operasyonunu örnek verebiliriz. 2014’te gerçekleştirilen operasyonda tüm terör gruplarına karşı etkili şekilde savaşılmıştı. Fakat  Amerikalı yetkililer ve yerel aşiretler bu söylemleri reddederek operasyonda Hakkani grubuna kaçmaları için zaman verildiğini ve şuan Kurram bölgesinde üstlerinin olduğunu iddia ediyorlar. Afgan Taliban’ına destek verildiği iddiası bu operasyonda da kullanılarak, Pakistan ordusunun Afgan Talibanı militanlarını öldürüp öldürülmediğinin dahi belli olmadığı vurgulanıyor. Tarafların birbirlerine zıt iddiaları arasında objektif olarak operasyonların başarılı geçip geçmediği bundan önceki yıllarla karşılaştırıldığında ortaya çıkabiliriz. Örneğin 2012 yılında sivil ölümlerin rakamı 3000’i geçerken, 2016’da bu rakam 600’e düşerken, Federal Yönetilen Kabile Alanları’nda (FATA) ise rakamlar 550’den 80’e düşmüştü.

Afganistan’daki Politik Tartışmalar

Afganistan ise her zaman olduğu gibi ABD’ye destek vermeye devam ediyor. Pakistan ile araları düzgün olmamakla beraber aynı suçlamalar Afgan yetkililer tarafından da yineleniyor. Kendi içinde hem Taliban hem de IŞİD ile mücadele vermeye çalışan Afganistan’ın gündeminde, yaklaşan seçimler de yer alıyor. En son politikada gerçekleşen yenilikler ülkenin gündeminde oldukça tartışmalar yarattı.

Ülkede stratejik olarak büyük öneme sahip olan Belh ilinin valisi Atta Muhammed Nur görevinden alındı. Nur sadece Gani’nin değil ayrıca Abdullah Abdullah’ın da ona karşı komplo kuranların arasında olduğunu belirtirken bu kararı kesin bir şekilde reddetti. İcra Kurulu Başkanı Abdullah Abdullah ise Cemiyet-i İslami Partisi’nin de bu kararı kabul ettiğini söyledi.

Aslında olayların geçmişi görünürden biraz daha farklı. Gani’nin Nur’u görevden almış olmasının sebebi Nur’un bundan aylar önce istifasını kendi vermiş olması. Medyada tartışılan ise Gani’nin neden bu kararı bu kadar fazla beklettiği ile alakalı. Nur bu istifa dilekçesinin aylar öncesine ait olmasından dolayı şuan hiçbir geçerliliği olmadığını iddia ediyor.

Cemiyet-i İslami Partisi’nin eski lideri Muhammed İsmail Han, Nur’a destek verenler arasında. Nur’un görevinden alınmasının Belh ilinde güvensizlik yaratacağını ve IŞİD ile Taliban’ın varlığının yükselebileceği uyarısını yaptı.

Rusya, İran ve Çin Etkisi

Tüm bunların yanında, sıkı dost olan Rusya ve Çin gerek askeri gerekse ekonomik olarak Pakistan’a oldukça destek çıkıyor. Dışişleri Bakanı Khawaja Asif, uzun bir süredir ABD merkezli politika takip ettiklerini ve artık bunun Rusya ve Çin’e doğru kayması gerektiğini söyledi. Rusya ile Kıyı Ötesi Boru Hattı Anlaşması yanı sıra Çin ile Gwadar limanına bağlanan Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’nun büyük önem taşıdığını söyleyebiliriz. Rusya ile yapılan anlaşma, ABD tarafından gelen baskıyı önleyici nitelikte. Bu baskılar sadece Rusya’ya yönelik olmakla sınırlı kalmayarak, Pakistan-İran Doğalgaz Boru Hattı projesine yönelik de mevcut.

Rusya, Pakistan ve İran’a uzanan doğalgaz ihraç eden bir boru hattı planlıyor. Bu plan, BM ve ABD’nin Kırım meselesinde oluşturduğu baskıya karşın güç oluşturulması ihtiyacından dolayı planlandı. Rusya’nın en büyük endişelerinden biri de Avrupa’daki enerji piyasasını kaybetme korkusu. Pakistan ise, ABD’nin Afganistan’da Hint askerine rol verme isteğini belirttikten sonra kullanabileceği bir avantaj olarak görmüştü. Bu tarz ticari anlaşmalar taraflar arasında daha fazla sıkı bağ oluştururken aynı zamanda dış politikalarında ortak düşmanlarına yönelik daha güçlü bir pozisyon almalarını sağlıyor.

Bu gelişmeler Hindistan’da endişe yaratsa dahi aslında Rusya ve Çin, Hindistan’ı izole etme çabalarında olmadıklarını ve Hindistan’ın katılımını olumlu karşılayabileceklerini çoğu zaman belirtiyor. Hindistan öncesinde Rusya’dan doğalgaz satın alabiliyordu ve bu koridorun bir parçasıydı. Ancak ABD ile aralarında imzalanan Sivil Nükleer İşbirliği anlaşmasıyla, ısrarlar sonucu anlaşmadan çıkmıştı. Hindistan şuan kıyı ötesi boru hattı için istekli dursa da ABD’nin tekrardan baskı yapacağı düşünülüyor.

Çin’le ise daha kapsamlı ve önemli bir projeler söz konusu. Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru buna örnek gösterilebilir. Çin bu koridora önümüzdeki 15 sene için 62 milyar dolardan daha fazla yatırım yaparken bu sayede yeni yol bağlantıları, demiryolları, iletişim ağları, özel ekonomik bölgeler ve elektrik santralleri inşa edilebilecek. 9581 Çinli mühendis, teknisyen ve uzmanların yer aldığı projede 10.000 çalışan da yer alıyor. Aynı zamanda Çin, kara ile çevrili olan batı sınırı Pakistan’ın güneybatısında yer alan Gwadar limanı vasıtasıyla uluslararası piyasaya bağlı kalabilecek. Çin, bu projeyi Bir Kuşak Bir Yol projesinin en önemli parçası olarak nitelendiriyor. Hem de Pakistan’ın yaşadığı enerji krizi üzerinde de pozitif etki yaratılmış oluyor.

Güney Asya’da Terörizm Tehlikesi

Bu kadar avantajın yanında olumsuz durumlar da söz konusu. Buna örnek olarak terörizmi gösterebiliriz. Ne kadar çok batıda olanlar kadar medyada yer almasa da burada da ciddi terörizm tehditleri söz konusu. Diğer bölgelerin terörizm tehdidinden daha farklı olarak, Güney Asya’da terörizm enerji koridorlarını öncelikli hedef yapıyor. Özellikle Pakistan sınırında var olan terör en büyük tehdidi oluşturuyor. Pakistanlı yetkililer en çok saldırının olduğu ve ayrıca Gwadar limanının bulunduğu Beluçistan ilindeki saldırılarla Çin- Pakistan Ekonomik Koridoru’nun hedef alındığını belirtirken ek olarak da Hindistan’ın da bu saldırılara destek verdiğini iddia etti. Hindistan bu iddiaları reddederken, koridorun Keşmir’den geçmesinin sorun oluşturduğunu belirtmişti.

Çin, Pakistan’daki vatandaşlarını uyararak, onlara karşı saldırı planları olduğunu ve istihbarat raporlarında da bu bilginin yer aldığını belirtti. İki taraf her konuda olduğu gibi bu konuda da birlik olarak, düzenlenen bu komplolara yönelik beraber çalışacakları bilgisi de resmi açıklamalarda yer aldı.

Zeytin Dalı Harekatı Kronolojisi: Operasyon Hangi Aşamada?

Uzun zamandır beklenen Afrin Operasyonu “Zeytin Dalı Harekatı” adı altında başladı. Hava harekatı ile başlayan operasyonu kara harekatı takip etti. Zeytin Dalı Harekatı başladığından bu yana yaşanan askeri ve diplomatik gelişmeleri, haritayı ve operasyon bilgilerini kronolojik olarak sizler için haberimizde bir araya getirdik.

Zeytin Dalı Harekatı 1. Gün (20.01.2018)

17:00 Türk Silahlı Kuvvetleri Resmi internet sitesinden yapılan açıklamaya göre hudutlarımızda ve bölgede güvenlik ve istikrarı sağlamak maksadıyla, Suriye’nin kuzeybatısında Afrin bölgesinde, PKK/KCK/PYD-YPG ve DEAŞ’a mensup teröristleri etkisiz hale getirmek ve dost ve kardeş bölge halkını bunların baskı ve zulmünden kurtarmak üzere  “Zeytin Dalı Harekatı” fiilen başladı.
17:18 AA’nın geçtiği bilgiye göre operasyon için Diyarbakır 8. Ana Jet Üssünden havalanan Türk F-16 savaş uçakları PYD’li teröristlere ait gözlem noktalarına ilk bombalarını bıraktılar. Türk savaş uçaklarının bombardımanı ile birlikte ÖSO kuvvetleri Afrin’e doğru ilerlemeye başladı. Gerçekleştirilen hava harekatında bölgedeki stratejik noktalardan biri olan Minniğ Askeri Havaalanı da vuruldu.
19:00 Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş “Camilerimizde yatsı ve sabah namazı öncesi ve sonrası Fetih Suresi okunacak, ordumuza ve milletimize dua edilecektir.” dedi.
20:30 TSK’dan yapılan açıklamaya göre Harekâtın başlangıcında 7 bölgede tespit edilen PKK/KCK/PYD-YPG ve DEAŞ terör örgütüne ait sığınak barınak ve mühimmat deposu olarak kullanılan 108 hedef Türk Hava Kuvvetleri tarafından imha edildi. Harekâta katılan 72 uçak müteakip görevlere hazırlık için emniyetle üslerine döndü. Zeytin Dalı Harekatı kapsamında çeşitli birliklerden sevk edilen 14 obüs ve 7 tank yüklü tır, Hatay’ın Hassa ilçesine ulaştı. Ayrıca çok sayıda zırhlı personel taşıyıcı (ZPT) ile obüs yüklü tırlar Kilis’e ulaştı.
23:00 TSK’ya ait Leopard tankları Halep’in Azez ilçesine giriş yaptı. Fırat Kalkanı Harekatı ile hakimiyet altına alınan bölgede konuşlandılar.
00:00 Genelkurmay Başkanlığı sosyal medya hesaplarından Zeytin Dalı Harekatı’nın yönetildiği harekat merkezinden ilk görüntüler paylaşıldı. Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar operasyona ilişkin şu açıklamalarda bulundu; “Türk Silahlı Kuvvetleri, hudutlarımızda ve bölgede istikrarı sağlamak maksadıyla Suriye kuzeybatısında Afrin bölgesinde PKK, KCK, YPG, PYD ve DEAŞ mensubu teröristleri etkisiz hale getirmek, dost ve kardeş bölge halkının bunların baskı ve zulmünden kurtulmasını sağlamak üzere “Zeytin Dalı Harekatını” icra etmeye başlamıştır. Harekat, bildiğiniz üzere ülkemizin uluslararası hukuktan kaynaklanan hakları, BM Güvenlik Konseyi’nin terörle mücadeleye yönelik olarak almış olduğu özel kararlar ve BM sözleşmesinin 51. maddesinde yer alan meşru müdafaa hakkı çerçevesinde fakat, Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olacak şekilde bu faaliyet icra edilecektir. Harekatın planı ve icrasında sadece ama sadece teröristler ve bunlara ait barınak, sığınak, bina, silah, araç, gereç vs. hedef alınacak. Sivil ve masum kişilerin zarar görmemesi için her türlü dikkat ve hassasiyet gösterilecektir. Milletimiz ne zaman ihtiyaç duyduysa Peygamber Ocağı olarak da adlandırılan silahlı kuvvetlerimiz, kahraman silahlı kuvvetler mensupları, ordumuz, yani sizler daima göreve hazır oldunuz ve binlerce yıllık tarihimizin şanlı timsali al bayrağımızın ister karavatan, ister de mavi vatanda özgürce dalgalanması için gerektiği zaman göğsünüzü siper ettiniz.
Bu vesileyle vatanımız için, milletimiz için, silahlı kuvvetlerin vazifesini icra için, cumhuriyet için şehit olan tüm silah arkadaşlarımızı, güvenlik mensuplarımızı, korucularımızı saygıyla, minnetle, şükranla ve rahmetle anıyorum. Şu anda bile bazı yaralılarımız, gazilerimiz var. Onlara da saygılarımızı, şükranlarımzı sunuyor, kendilerine acil şifalar diliyorum. Arkadaşlarım! Sizlerin şanlı tarihimizden aldığınız güç, asil milletimizin sevgisi, güveni ve duasıyla bu görevdende alnınızın akıyla çıkacağınıza inancım tamdır. Yolunuz, bahtınız açık olsun.”

 

Zeytin Dalı Harekatı Komuta Merkezi Görüntüleri

 

Zeytin Dalı Harekatı 2. Gün (21.01.2018)

03:30 Kilis Valiliği ’Zeytin Dalı Harekatı’nın sürdüğü Suriye sınırındaki bazı bölgeleri, 15 gün süreyle ’özel güvenlik bölgesi’ ilan etti.
07:50 Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından F-16 savaş uçakları ile terör örgütü mensupları tarafından mühimmat deposu olarak kullanılan bir tünelin vurulma anının görüntüleri yayınlandı.

 

PYD’ye Ait Mühimmat Deposunun İmha Anı

 

 

08:30 Kapsamlı kara harekatı başladı. ÖSO birlikleri PYD tarafından işgal altında olan Afrin’e doğru kara ilerleyişine başladı
10:20 TSK tarafından yapılan açıklamaya göre ÖSO birliklerinin ilerleyişi tüm hızıyla devam ediyor. Bölgede önemli bir direnişle karşılaşılmadığının altını çizen askeri yetkililer terör örgütü üyelerinin köy ve kasabalardan çekilmeye başladığı bilgisini geçti.
11:20 TSK, kara harekatı kapsamında 153 hedefin ateş altına alındığı bilgisini paylaştı. An itibariyle kara güçleri Afrin’e doğru ilerlemeye devam ediyor.
12:00 Türk Kara Kuvvetleri unsurları ÖSO ile birlikte ilerlemeye devam ediyor. İlk hedef Afrin’e doğru 5 km ilerleme katetmek. Başbakan Binali Yıldırım tarafından yapılan açıklamaya göre Zeytin Dalı operasyonunun 4 safhada yapılacak ve 30 kilometre derinliğinde güvenli alan oluşturulacak.
14:00 Topçu atışları yoğun bir şekilde devam ediyor. Topçu atışları ile bölgenin temizlenmesinin ardından TSK ve ÖSO unsurları Afrin’e doğru ilerlemelerini devam ettiriyorlar.
16:20 Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi AKAR, İran Genelkurmay Başkanı Tümg. Dr. Mohammad Hossein BAGHERI ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Görüşmede Suriye’deki güvenlik sorunları ve terör örgütleriyle mücadelede yapılan işbirliği kapsamında görüş alışverişinde bulunuldu.
16:30 Zeytin Dalı Harekâtı esnasında tespit edilen terör örgütüne ait sığınak, barınak, mühimmat deposu ve silah mevzii olarak kullanılan 45 hedef Hava Kuvvetlerimiz tarafından imha edildi. Harekâta katılan 32 uçak müteakip görevlere hazırlık için emniyetle üslerine döndü.Harekat planlandığı gibi devam ediyor.
17:30 Türk Silahlı Kuvvetleri unsurları ve ÖSO’nun Afrin’in Güney Batısında yer alan Cindires Kasabasına girmeye çalıştığı ve bölgede yoğun çatışmaların yaşandığı iddia edildi.
Cindires Kasabasından Dumanlar Yükseliyor

PYD Terör Örgütüne Ait Silah ve Mühimmat Deposunun Vurulma Anı

Zeytin Dalı Harekatı Haritası Son Durum
PYD teröristleri ve ÖSO Birlikleri Arasında Dün Gece Çatışmanın Yaşandığı Bölge (Zeytin Dalı Harekatı Haritası)
TSK, Afrin’in Güney Batısında PYD Mevzilerini “Multiple Launch Rocket System” ile İmha Etti(Zeytin Dalı Harekatı Haritası)

Zaytin Dalı Harekatı’nın başlamasının ardından Silopi bölgesi sınır karşısındaki Yankale’deki “sözde” PKK/ PYD karakolunda asılı olan PKK paçavrası indirildi, yerine beyaz bayrak çekildi.

Kara Harekatı Kapsamında İlerlemenin Olduğu Bölgeler(Zeytin Dalı Harekatı Haritası)

https://stratejikortak.com/2018/01/zeytin-dali-harekati-harita.html

Lübnan Tarihi ve ‘Hizbullah’ın Haritası’

Suriye iç savaşının başlamasından bu yana 2 milyon Suriyeliye kapılarını açan Lübnan, ekonomik ve siyasi istikrarsızlığın adresi oldu. Ortadoğu’nun en renkli yapısına sahip olmasının zorluğunu da yaşıyor. Sadece İsrail ve Suriye ile sınırı olan ülke 6 milyon nüfusa sahip.

Geçtiğimiz Ağustos ayında Hizbullah ile birlikte Suriye sınırındaki IŞİD’e karşı “Dağların Şafağı” operasyonunu başlatmıştı. Sputnik’te yer alan haberde ülkedeki siyasi partilerinin nüfuzu gösteren bir harita paylaşıldı.

Lübnan haritası ve siyasi partilerin nüfuz alanları:

Lübnan haritası üzerinde siyasi partilerin nüfuz ettiği bölgeler (Harita: Sputnik)

Lübnan’daki siyasi partiler:

  • El Cemaat’ül İslamiye
  • Emel Hareketi
  • Suriye Sosyal Milliyetçi Parti
  • Hizbullah
  • Lübnanlı güçler ve ‘Kataib’
  • Lübnan Sosyalist İlerleme Partisi
  • Müstakbel Hareketi
  • Lübnan Komünist Partisi
  • Nasıri Halk Örgütü
  • Marada Hareketi

Lübnan’ın Tarihi: Bağımsızlıktan Bugüne 

1943 – Lübnan, Fransız işgalinden kurtularak bağımsızlığını kazanır.

1946 – Fransa, tüm askerlerini Lübnan’dan çeker.

1967 – Mısır, Suriye ve Ürdün ile İsrail arasındaki savaşın başlangıcı. İsrail, bu savaş sırasında Golan Tepeleri‘ni işgal etti. Bu, Lübnan’da siyasi ve ekonomik krize yol açtı ve ülke topraklarında ‘Filistin direnişi‘nin doğmasını sağladı.

Golan Tepeleri’ndeki İsrail askerleri

1969 – Lübnan Filistinli direniş örgütlerine ülke topraklarıını açan Kahire Anlaşması‘nı imzaladı.

1975 – Hristiyanlar ve Müslüman arasında Lübnan İç Savaşı başladı. 200 bine yakın insanın öldüğü savaşı sona erdirmek için Suriye ordusu ülkeye müdahalede bulundu.

1982 – İsrail, Filistin Kurtuluş Ordusu’nun (fkö) faaliyetlerine son vermek için Lübnan’a girdi. Filistinli direnişler ve Suriyeli askerler ülkeden çekilirken, FKÖ’yü bahane eden siyonist askerler, Güney Lübnan’da ‘güvenlik bölgesi’ kurdu.

1983 – Suriye ordusu tekrar Lübnan’a girdi ve 2005 yılına kadar bu ülkeyi işgal etti.

1989 – İç Savaşı sona erdiren Taif Anlaşması imzalandı.

1996 – “Kanan Trajedesi”: İsrail topçuları BM askerlerini ve 52’si çocuk 100’den fazla sığınmasıyı katletti.

2000 – Güney Lübnan İsrail’den kurtuldu, siyonist askerler ülkeden çekildi.

2005 – Müstakbel Hareketi’nin lideri Sünni Başbakanı Refik Hariri uğradığı silah saldırıda hayatını kaybetti. Suikasti Suriye’nin yaptığı iddia edildi. Yoğun protestolar sonrası Suriye askerleri ülkeden çekilmek zorunda kaldı.

Eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri

2006 – İsrail bir kez daha Lübnan’a girdi. Bu sefer ki bahane Hizbullah idi.

4 Kasım 2017 – Lübnan ile Suudi Arabistan arasında siyasi kriz başladı. Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da bulunan Lübnan Başbakanı Saad Hariri, istifa etti. Suudilerin Hariri’yi rehin aldığı iddia edildi.

18 Kasım 2017 – Lübnan Başbakanı Hariri, 18 Kasım’da Suudi Arabistan ayrılarak Fransa’ya gitti. Burada Fransa Cumhurbaşkanı Macron ile görüştü.

22 Kasım 2017 – Lübnan Başbakanı Saad Hariri bağımsızlık kutlamaları nedeniyle Lübnan’a döndü ve istifasını ertelediğini duyurdu.

Kaynak: StratejikOrtak.com – Sputnik

https://stratejikortak.com/2016/05/lubnan-cumhurbaskanligi-secimleri.html