Devlet Güvenliğinde İstihbarat Neden Önemli?

Bu yazımda yine sizleri akademik bilgilere boğmadan, üzerine tezler, makaleler yazılacak kadar geniş bir konu hakkında istihbarat tarihinden kısa bir hikâye sunmak istiyorum.  Hikâyede vermek istediğim ana fikir ise istihbarat denilen faaliyetin devlet güvenliği anlamında ne kadar önemli olduğudur.

    Devletleri kurmak ve sürdürmek bilimi, tıpkı aritmetik ve geometri gibi belirli kurallar üzerine oturur.[1] Bilimsel kuralları olan bir alanda istenilen sonuca ulaşmak istiyorsanız işinizi asla şansa bırakamazsınız. Devletleri kurmak ve sürdürmek biliminde de en önemli sosyal bilim dallarından biri hiç şüphesiz istihbarattır. Devlet yönetiminin ve güvenliğinin bir bilim olduğu gerçeğini göz ardı eden yahut bunu kabul etse de istihbaratın bu bilimin temel öğelerinin başında geldiğini idrak edemeyen yöneticiler ve halklar tarihte yok olmuştur ve günümüzde de yok olmaya mahkûmdur.

“Devletin dış güvenlik boyutunu oluşturan iki ana unsurdan birincisi, tehlikeler karşısında devleti önceden uyarmak; ikincisi de, tehditlere karşı devletin önceden hazır olmasını sağlamaktır. Bu düzlemde önceden uyarma görevini güvenilir istihbarat görevlileri, Hobbes’un deyimiyle “ajanlar” yapmalıdır ki; bu kişiler elde ettikleri bilgilerle düşman devletlerin güçlerini, planlarını, amaçlarını, hareket serbestîlerini ve zarar verme kapasitelerini tahmin edebilen ve yorumlayan kişilerdir. İkinci görevi, yani önceden hazır olma vazifesini yerine getirecek olan kurum ise ordudur.”[2]

Günlük hayatta siyasal alanda her ne kadar istihbaratın varlığını hissetmesek de aslında olan biten her şeye yön veren şey istihbarattır. İstihbarat aynı Mevlana’nın sözünü ettiği “elif” gibidir. Elif’le başlayan besmelede baştaki “elif” harfi okunmaz. Ama elif olmadan da besmele dile gelmez. İstihbarat da böyledir. Her şeyde o vardır ama hiçbir şeyde görünmez. İstihbarat kurumlarına gereken önemi vermeyen ülkelerin karar mekanizmasındaki insanlar, el yordamıyla yönünü tayin etmeye çalışan körler gibidirler. İstihbarat sadece casusluk operasyonlarıyla çok gizli bilgiler elde etmek değildir. İstihbarat sadece bilmekle alakalı bir şey değildir. İstihbarat analiz etmektir, geleceği görmektir, yeri geldiğinde hissetmektir. İstihbarat dünyası büyüleyici bir dünyadır. Her ne şekilde olursa olsun, hangi yönetim sistemi benimsenirse benimsensin günümüz modern devlet sistemlerinde istihbarat, yeri başka hiçbir şey ile doldurulamayacak hayati bir alandır.

.Dünya Savaşı’nda aldatmaca operasyonu için şişme tanklardan ve arabalardan sahte bir ordu kuruldu.

Konvansiyonel silahların yerini nükleer ve teknolojik silahlara, cephe savaşlarının yerini düşük ve orta yoğunluklu çatışmalara bıraktığı günümüz dünyasında istihbarat faktörü ülkelerin güçlerinde çarpan etkisi yapan bir faktördür. Tarihte de bunun sayısız örneği vardır. Örneğin Normandiya çıkartması öncesinde İngiliz birlikleri sayıca Alman kuvvetlerinden çok az sayıda olmasına rağmen istihbarat faktörü denkleme dâhil olduktan sonra(aldatmaca operasyonları) Alman’lar büyük bir hezimete uğramıştır. Alman’lar Winston Churchill’in akıl dolu istihbarat aldatmacaları sayesinde Normandiya’ya çıkartılan ortalama 130.000 asker karşısında hezimete uğramıştır.

Taktiksel ve stratejik boyutta baktığımız zaman ülke gündeminde meydana gelen neredeyse hiçbir olayda istihbaratı görmeyiz ama hepsinde istihbaratı hissederiz. Günümüzde dünya siyasetine yön veren en büyük ülkelerden olan Almanya yahut İngiltere devlet sisteminden ordu teşkilatının çıkarıldığını düşünün. Devlet güvenliği anlamında bu ülkeler sahip oldukları istihbarat gücü sayesinde polis teşkilatlarını bile etkin bir şekilde kullanarak bitkisel hayatta olsa bile savaş kapasitelerini bir süre muhafaza edebilirler. Ancak askeri kapasiteleri ne olursa olsun devlet mekanizmasında taktiksel ve stratejik anlamda istihbarat olmadığı zaman devlet güvenliği anlamında Afrika’daki bir kabile devletinden farkları kalmaz. Ülkelerine yönelik bir saldırı durumunda askeri teşkilatları hiçbir etkinlik gösteremez. Bırakın tehdide etkin bir şekilde karşı koymayı, ordularını kışlalarından dahi kıpırdatamazlar.

Devlet güvenliği anlamında istihbarat alanında yapılacak en ufak bir hatanın bedeli en azından büyük ekonomik zararlara sebep olur. Savaş meydanında gösterilen istihbarat zafiyetinin bedeli ise ancak kanla ödenebilir. Bir satırlık bir bilgi yahut tek bir istihbaratçının göstermiş olduğu zafiyetin bedeli eğer şanslı iseniz birkaç milyar dolar olabilir. Şans sizden yana değilse egemenliğinizi bile kaybedebilirsiniz. Süper güç olarak anılan ABD istihbarat tarihinden bir örnek, istihbaratın devlet güvenliği anlamında kadar önemli olduğunu ortaya koyması bakımından önemlidir. Gelelim hikâyeye…

“ABD ordusunda çavuş olan Robert Lee JHONSON pornografik merakı olan, para düşkünü bir kumarbazdır ve aynı zamanda bir alkoliktir. Hayalini kurduğu göreve başka bir arkadaşı getirilince ordudan intikam almaya yemin eder. Planına göre Rusya’ya iltica edecek ve radyondan eski bir Amerikan çavuşu olarak komünizm propagandası yaparak Pentagon’u kızdıracaktır. Bir gece sarhoş bir vaziyette Rus sınırından kaçak yollarla geçerek SSCB subayları ile ilk teması sağladı ve iltica talebini iletti. KGB ajanları iltica etmek yerine Ruslar adına istihbarat yapabileceğini ve karşılığında para alabileceğini söyledi. Kendine güvensiz ve para düşkünü olan Robert Lee’yi biraz ilgi alaka ve 2000 dolar karşılığında ikna ettiler ve getirdiği her bilgi karşılığında 2000 dolar daha vermeyi vadettiler.

ABD’ye güvenli yollardan tekrar sokulan Lee, ordudaki görevine devam etti. Dikkatlice planlanmış bir operasyon ile ABD’deki KGB ajanlarının da yardımıyla sahip olduğu askeri konumu kullanarak Pentagon’un kozmik odalarına sızmayı başardı ve ABD’nin tüm askeri sırlarını KGB’ye ulaştırdı. Nükleer silahların yerleri, KGB içindeki ABD ajanlarının isimleri, olası savaş durumunda SSCB’ye düzenlenecek askeri hareket planları ve savunma stratejileri vb. birçok hayati bilgiyi içeren evrak KGB karargâhında Rus istihbaratçıların elindeydi. Ve bir gün bu operasyon açığa çıktığı zaman ABD, SSCB karşısında büyük bir hezimete uğradığını anladı. KGB içindeki ajanlar kaybedilmişti. Tüm nükleer silahların ve gizli tesislerin yeri değiştirildi. Tüm askeri stratejiler değiştirildi. Sadece bir kişinin yani Robert Lee’nin Amerikan ekonomisine vermiş olduğu zarar milyarlarca doları aşmıştı.[3] İşte istihbarat denilen faaliyet devlet güvenliği için bu kadar hassas, etkili ve önemlidir.

Şehit MİT mensubu Aytekin Yaman’ın cenaze töreninden bir kare

“12 Mayıs 2010 günü Aydın Polisevi’nde çıkan yangında arkadaşlarını kurtarmak için alevlere yangın tüpüyle müdahale eden ve silah ile mühimmatın dışarıya çıkarılmasına yardımcı olduktan sonra alevlere teslim olarak şehit olan MİT mensubu Aytekin Yaman’ın aziz hatırasına… Ruhu şad olsun…”

 

Saygılarımla…


Dipnotlar:

[1] Mehmet Ali AĞAOĞULLARI ve Levent KÖKER,  Kral-Devlet ya da Ölümlü Tanrı, İmge Kitabevi, 3.Baskı, Ankara, 2001,  sf.183

[2] Bilgehan EMEKLİER, “Thomas HOBBES ve John LOCKE’un Güvenlik Anlayışlarının Karşılaştırmalı Bir Analizi”, Güvenlik Stratejileri Dergisi, Haziran 2011, Sayı:13, sf.99-124

[3] Ali KUZU, ‘’ MİT, MOSSAD, CIA, GLADIO’’, Kariyer Yayıncılık, İstanbul, 2009, sf.135-137

Amerika’nın Kürt Politikası: Geçmişten Günümüze

İngiltere’nin Ortadoğu’daki mirasını devralan ABD’nin Kürtlere ilgisi kimi zaman SSCB/Rusya ile çekişmesinin bir yansıması, kimi zaman da bölge ülkelerine yönelik politikalarının bir parçası oldu. Ama bu ilgi her durumda araçsaldı.

Amerikalıların Kürtlerle tanışması her ne kadar 19. yüzyıl sonlarında Doğu Anadolu’da açılan yatılı Amerikan misyoner okullarına değin gitse de, ABD’nin bu dönemde hem bölgeye yönelik özel bir ilgisinin olmayışı hem de dış politikada benimsediği yalnızcılık politikasının sonucu bir Kürt politikası izlemediğini söyleyebiliriz. 2. Dünya Savaşı’nın ardından ABD’nin artık süper güçlerden biri olması ve bu bağlamda diğer süper güç olan SSCB’nin Ortadoğu’ya yayılma çabalarını engelleyecek politikalara (çevreleme politikası) ve araçlara ihtiyaç duyması, kaçınılmaz olarak İngiltere’nin Ortadoğu’daki mirasını devralmasına yol açtı.

Gerçekten de 1956’da (Süveyş Krizi) İngiltere’nin Ortadoğu’daki misyonunu bırakmasının ardından ABD, 1957’de Eisenhower Doktrini ile birlikte Ortadoğu’ya özel bir önem vermeye başladı ve İngiltere’nin Ortadoğu’daki mirasını hemen her şeyiyle devraldı. Gerçi ABD’nin bu mirasın içinde Kürtlerin de olduğunu görmesi biraz zaman aldı. Çünkü gerek Türkiye’nin 1952’de NATO üyesi olması, gerek Irak’ın 1955’te Bağdat Paktı’nda yer alması, gerekse 1954’ten itibaren İran’da Şah’la kurulan iyi ilişkiler ABD’nin Kürtlerle ilgilenmesini engelledi. Fakat 1958 sonrası SSCB’nin Irak’la kurduğu ilişkiler ABD için önemli bir endişe kaynağıydı ve bunu engellemek istiyordu. ABD işte bu çerçevede Irak Kürtleri ve liderleri Molla Mustafa Barzani ile temas kurmaya başladı. Böylece ABD de, İngiltere gibi bölge politikasının bir unsuru olarak Kürtlerden yararlanabileceğini keşfetmiş oldu.

Fakat Amerikalıların Kürtlerden yararlanma çabaları, İngilizler gibi sadece bölge ülkelerine bir baskı ve pazarlık aracı olarak değil, aynı zamanda küresel güç mücadelesinin bir parçası olarak da kendini gösterdi. Bu çerçevede ABD’nin Kürtlere ilgisi kimi zaman SSCB/Rusya ile çekişmesinin bir yansıması, kimi zaman da bölge ülkelerine yönelik politikalarının bir parçası oldu. Ama bu ilgi her durumda araçsaldı.

Öte yandan ABD değişik ülkelerdeki Kürtlere, değişik dönemlerde değişik politikalar geliştirmeye çalışmışsa da, uzunca bir süre (2000’lere değin) bu politikaların odağında Irak Kürtlerinin olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Kuşkusuz ABD Türkiye, İran ve Suriye’deki Kürtleri ve Kürt hareketlerini her zaman takip etmiştir. Fakat bu takip, büyük oranda ABD-Türkiye ve SSCB-Suriye-İran ilişkilerinin çerçevesiyle sınırlı kalmıştır.

ABD Türkiye’deki Kürtleri takip ediyor

ABD ilk önce Türkiye’deki Kürtleri takibe başladı. ABD’nin bu yöndeki ilk çalışmaları, Türkiye’nin NATO’ya kabul edildiği zamana kadar gider. Fakat burada daha çok Kürtlerin durumuna ilişkin tespit çalışmaları söz konusuydu. Gerçi bu çalışmalar sonunda Kürtlerin Türkiye için sorun olabileceğinden hareketle 1960 başlarında Kürtlere birtakım kültürel kolaylıklar gösterilmesine ilişkin öneriler getirilmişse de, bunlar Türkiye tarafından reddedilince 1980’lere değin bir daha bu konu açılmadı. Çünkü Soğuk Savaş’ın getirdiği bloklaşma ve stratejik bağımlılık, müttefikler arasında bu tür “hassas konular”ın uzun yıllar gözardı edilmesini gerektirmişti.

1980’lerde PKK’nın terör eylemleri başlayınca ABD insan hakları ihlalleri çerçevesinde Kürtlerle biraz daha yakından ilgilenmeye başladı. Fakat hâlâ Soğuk Savaş yılları devam ediyordu ve Türkiye, ABD için çok değerliydi. O nedenle bu ilginin sadece insan hakları ihlallerinin tespit edildiği bağlayıcı olmayan ülke raporlarıyla sınırlı kaldığı görülür. Bununla birlikte 1987’den itibaren bu raporlarda kullanılan dil oldukça eleştirel ve Türkiye’yi rahatsız edecek türdendi. Örneğin, ayrılıkçı Kürt gerillalarından, Kürt etnik kimliğine dönük Türkiye’nin baskıcı tutumundan bahsediliyordu ki, bunlar Türkiye’nin resmi protestolarına yol açmıştı.

1990 başlarından itibarense ABD Kürt konusunu daha yüksek sesle dile getirmeye ve ikili ilişkilerin bir unsuru olarak görmeye başladı. Bu ilginin esas nedeni, Kürt hareketinin hatırı sayılır bir hal almış olması ve tabii Irak’a ilişkin gelişmelerdi. ABD, özellikle Irak’ta Saddam’ın aşırılıklarını engellemek ve gerekirse ona karşı kullanmak için gelişmekte olan Kürt hareketini etkisi altına almak istiyordu. Ayrıca yakın bir gelecekte SSCB tehlikesini üzerinden atan bir Türkiye’nin kendisine olan bağımlılığının azalması, Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD’nin Orta Asya ve Ortadoğu’daki çıkarları açısından Türkiye’nin kilit rol oynayacağını düşünmesi de ABD’yi Kürtlerle ilgilenmeye iten diğer nedenlerdi. Bütün bunlardan ötürü ABD, bir yandan “Kürt kozu”nu elinde bulundurmak isterken öte yandan Türkiye’yi de küstürmek istemiyordu.

Bu güdülerle ABD, PKK ile Kürt sorunu arasında bir ayrım yapmanın yollarını aramaya başladı. Bu çerçevede resmi olarak PKK’yı terör örgütü ilan ederek Türkiye’nin terörle mücadelesini de desteklediğini ortaya koydu. Ama öte yandan siyasi ve kültürel temelli Kürt hareketlerine yakın ilgi göstermeye başladı. Bu bağlamda ilk sinyallerse 1989’da alındı. Amerika’nın Sesi radyosundan Kürtlerle ilgili yayınlar yapılmaya başlanırken, Paris’te düzenlenen Uluslararası Kürt Konferansı’na ABD Senato Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Claiborne Pell bizzat katılarak bir konuşma yaptı ve Senatör Edward M. Kennedy de bir mesaj gönderdi. Aynı yıl ABD Kongresinde Kennedy ve Yahudilerin öncülüğünde bir Kürt lobisinin temelleri atıldı. Bu lobinin girişimiyle 1989’da Senato İnsan Hakları Komisyonunda Kennedy ve Danielle Mitterrand’ın da birer konuşmayla katıldıkları, “Tehlikedeki Halk: Kürtler” konulu bir de konferans yapıldı.

Tüm bunlarla ABD’nin, 1991’e kadar Türkiye’deki Kürtlere ilişkin yaklaşımını uygulamaya dönük bir politikaya dönüştürdüğünü söylemek zor. ABD yönetimi Körfez Savaşı’na kadar Kürtler konusunda “bekleyip görmek” istiyordu.

ABD Irak Kürtlerini doğrudan destekliyor

ABD’nin Kürt politikası açısından esas ilgi odağını Irak Kürtlerinin oluşturduğu açıktı. Zaten 1960’lardaki ayaklanmalar sırasında Barzani ABD’den de yardım istemişti. Fakat 1970 başlarına değin ABD Kürtlere sözlü desteğini iletmekle birlikte hiçbir yardımda bulunmamıştı. Fakat 1968’de Baas Partisi’nin iktidara gelmesiyle Irak’ın SSCB’yle ilişkilerini geliştirmesi, ABD’nin Kürtlerle doğrudan temas kurması için yeterli bir nedendi. Özellikle de Irak’ın 1972’de SSCB ile “Dostluk ve İşbirliği Anlaşması” imzalamasının ardından Kürtler ABD’ye, ABD de Kürtlere yaklaştı.

Mesud Barzani

Kürtler açısından bakıldığında, o zamana kadar Irak’a karşı SSCB desteğiyle ayakta kalan Molla Mustafa Barzani, bu desteği yitirince İran’ı ve o dönemde onun hamisi ABD’yi doğal müttefik olarak gördü. Barzani İran’daki ABD yetkilileriyle görüşerek kendilerine yardım verilmesi halinde büyük bir ayaklanma çıkartabileceğini; dahası, ABD’den başka hiçbir güce güvenmediğini ve hatta başarılı olmaları halinde ABD’nin 51. eyaleti olmaya bile hazır olduğunu söyledi.

ABD ise Irak’ın SSCB ile anlaşması sonucu Doğu Bloku’na kaymasını önlemek ve bu amaçla Irak yönetimini sıkıştırmak için Kürtleri kullanabileceğini düşünüyordu. Ayrıca ABD’nin bölgedeki sadık müttefikleri İran, Şatt-ül Arap sorunu nedeniyle, İsrail de Arap devletlerini zayıflatma politikası çerçevesinde Irak’a karşı Kürtleri destekleme konusunda ABD’yi teşvik ediyorlardı. Nihayet 1973’te Başkan Richard Nixon’ın Şah’la görüşmesi sonucu Kürtlere yapılacak 16 milyon dolar tutarındaki bir yardım paketi üzerinde mutabakata varıldı. Bu yardımdan ne Dışişleri Bakanlığı’nın, ne de bu konularda onayı gereken Beyaz Saray’ın ilgili komitesinin haberi vardı. ABD, bölgede Kürt kartını oynarken Türkiye’yi ve Arapları rahatsız etmek istemiyordu.

Böylece ABD, Sovyet yörüngesine oturmuş olan Irak’ı sıkıştırmak ve biraz da cezalandırmak için Barzani’nin yardım talebine olumlu karşılık vermiş oldu. Fakat ABD’nin Kürtlere yaklaşımı oldukça pragmatik bir unsura dayanıyordu ve bu unsurdaki değişim her an Kürtlerin gözden çıkartılmasına yol açabilirdi. Bir başka deyişle, ABD için Kürtler Irak’ta artan Sovyet nüfuzunu kırmanın bir aracıydı ve eğer Irak yeniden Batı yörüngesine alınabilirse Kürtler gözden çıkartılabilirdi.

Sonuçta İsrail-İran-ABD desteğini arkasında bulan Barzani sözünü tutarak, 1974’te Irak’ın yaptığı özerklik önerisini reddedip büyük bir ayaklanma başlattı. Fakat bir süre sonra bölge politikasının öznesi olan devletler arasında anlaşma sağlanınca, yine bölge politikasının nesneleri olan Kürtler yüzüstü bırakıldılar. 1975’te İran ve Irak arasında sınır sorunlarının barışçı yollardan çözümünü, Irak aleyhine bazı sınır düzenlemelerini ve İran’ın Kürtlere desteğini kesmesini öngören Cezayir Protokolü’nün imzalanmasıyla birlikte, uzayan çatışmaların bir sonuç vermeyeceğini gören ABD de Kürt hareketine verdiği yardımı kesti ve ayaklanma arkasında 50 bin ölü bırakarak bastırıldı. “Kürdistan’ın özerkliği için verilen mücadelenin sona erdiğini” açıklayan Barzani, Kissinger’a yazdığı mektupta, “ABD’nin Kürtlere karşı ahlaki ve siyasi bir sorumluluğu olduğunu” söylerken, Kissinger da ona “gizli servis operasyonlarının bir hayır işi olmadığını” hatırlattı. Bundan sonra, beklendiği gibi, Irak Sovyet yörüngesinden çıkmaya başlayınca, ABD-Irak ilişkilerinde de belirgin bir iyileşme oldu.

Böylece Kürtler, bir kere daha dış desteğin geri çekilmesiyle başarısızlığa mahkûm olurken, hastalığını tedavi ettirmek üzere İran’a, oradan da ABD’ye giden Barzani, 1977’de başkan seçilen J. Carter’a yazdığı iki mektupta, bir yandan eski yönetime ilişkin sitem ve hayal kırıklıklarını öte yandan yeni yönetimden beklentilerini dile getirmeye devam ediyordu. Kürt halkının bir özerklik düşü olduğunu, ABD’nin bu konuda kendilerine söz verdiğini, fakat önceki yönetimin Kürtleri feda ettiğini belirten Barzani, şimdi yeni yönetimin bu sözü tutacağından emin olduğunu, bundan sonra ABD’nin insan hakları öncelikli dış politikasının Irak Kürtleri için de geçerli olması gerektiğini söylüyordu. Ama Barzani’nin çabaları boşunaydı; çünkü yeni yönetim Kürt dosyasını çoktan kapatmıştı. Barzani ise bu sitemkâr duygular içinde 1979’da Amerika’da hayatını kaybetti. Bu sefer de ABD tarafından aldatılan Kürtlerin payına yine hayal kırıklığı ve hüsran düşmüştü. Bundan sonra ABD bir süreliğine Kürtleri unutacaktı.

ABD her şeye rağmen PYD/YPG’yi destekliyor

İşte tam böyle bir ortamda Suriye’de devam eden iç savaşın seyri ABD’ye yeni imkânlar sunuyordu. PKK’nın Suriye kolunu oluşturan PYD, oldukça pragmatik bir politika izleyerek Şam yönetimi ve tabii onun destekçileri olan Rusya ve İran’la iyi ilişkiler geliştirmiş, ayrıca Barzani’nin Suriye’de desteklediği Kürt grupları da etkisiz hale getirerek burada Kürtlerin tek temsilcisi haline gelmişti. Dahası, bu örgüt PKK ile doğrudan bağlantılı olduğu için Türkiye’ye de açık bir tehditti. Öte yandan IŞİD’in Suriye’de ilerlemesi ve Kürt bölgelerine de saldırmasıyla PYD burada IŞİD’i durduracak yegâne örgütlü güç olarak öne çıkıyordu. Dolayısıyla PYD/YPG, ABD’nin bölgede oluşan Kürt denklemine yeniden dâhil olabilmesi için, bu bağlamda Türkiye’ye ve Barzani’ye ve aralarında gelişen işbirliğine karşı kullanılabilecek çok işlevli bir fırsat sunuyordu. ABD elbette bunu değerlendirmek isteyecekti.

YPG’ye teslim edilen yeni bir zırhlı araç

Her şeyden önce, PYD/YPG Kürt denklemini lehine çeviren ve Batı’nın kontrolünden çıkmaya çalışan Türkiye’ye karşı çok işlevsel bir araçtı. PYD/YPG’nin izlediği politikalar özellikle Türkiye’de Çözüm Süreci’nin sonlandırılmasında ve terörün tırmanmasında çok etkili oldu. ABD, PYD üzerinden PKK’ya göz kırpmıştı. Arkasında Rusya’nın yanısıra ABD’nin desteğini bulan ve bunu tarihi bir fırsat olarak gören PKK ise, Türkiye’nin kurmuş olduğu çözüm masasını devirerek var gücüyle bir “Kuzey Suriye” oluşturmaya ve burada kendi ideolojisine göre kurduğu “demokratik özerk yönetim”leri Türkiye’deki Kürt bölgelerine yaymaya kalktı. Böylece terörün yeniden tırmanışa geçmesiyle bölgede “özerk dış politika” izleyen (pratikte ABD’nin kontrolü dışında anlamına geliyor) Türkiye’nin nüfuzu sınırlandırılabilirdi.

İkinci olarak, ABD desteğini alan PYD/YPG aracılığıyla Türkiye’nin müttefiki haline gelen Barzani’nin Suriye’deki etkisi neredeyse tamamen kaybolmuş ve Türkiye üzerinden petrol satma girişimleri de büyük oranda engellenmişti.

Üçüncü olarak, Amerika PYD/YPG üzerinden Suriye’de Rusya ile aleyhine değişen dengeleri yeniden kurabilme şansını yakalamıştı. Bir başka deyişle, ABD’nin PYD/YPG’ye olan neredeyse koşulsuz desteği, Rusya’nın buradaki etkisini de sınırlıyordu. Ve eğer Suriye’de bir Kürt özerkliği olacaksa -ki bu çok mümkün gözüküyor- bu tamamen Rus nüfuzuna terkedilemezdi. Son olarak, PYD/YPG Amerika için IŞİD’e karşı kullanabileceği sahadaki en önemli güçtü.

Kısacası, ABD için PYD/YPG, Türkiye’yi, Barzani’yi, bu ikisi arasındaki işbirliğini, IŞİD’i ve hatta Rusya’yı dizginlemede oldukça işlevsel bir araçtı. Bu kadar çok fonksiyonlu bir araç elbette kaderine terkedilemezdi ve ABD Türkiye’nin bu örgütün PKK terör örgütünün bir kolu olduğu yönündeki tüm ısrarlı çabalarına rağmen, bunu tamamen görmezden gelerek, hatta Türkiye’yi karşısına alma pahasına, PYD/YPG’ye doğrudan destek vermeyi sürdürdü. Dolayısıyla ABD’nin PYD/YPG tutkusu, bekleneceği üzere, Kürt ideallerine olan ilkesel bağlılığının değil, bölgenin değişen realpolitiğinin bir ürünüdür; konjonktüre göre yine değişebilir.

Kaynak: Al Jazeera

İçimizdeki Truva Atları: Kürecik-Kisecik-Keldağ

    Orta doğu’da ABD’nin asli görevlerinden birisi siyasi emeli ARZ-I MEV’UD olan İsrail’i korumak,kollamak ve desteklemektir. Bunun için de bölgede en ufak bir askeri hareketliliği takip etmek zorundadır. Günümüzde ise bunu bölgede bulunan bazı ülkelere kurduğu radar istasyonları aracılığı ile yapmak durumundadır.

   İsrail’in güvenliğini tehdit ettiği düşünülen çoğu ülke lideri ya suikast ile ya  halk ayaklanması ile ya da açık bir şekilde işgal girişimi ile bertaraf edildi. Irak ve Suriye’de bütün hamlelerini yapan ABD, yeni hedef olarak seçtiği ülke ise uzun zamandır bölgede en büyük tehdit olarak gördüğü İRAN. Keza yakın zamanda Blackwater eliyle bir halk ayaklanması çıkartmaya çalışsa da başarılı olamamıştır.

    ABD, Suriye’deki tüm operasyonlarını KİSECİK RADAR ÜSSÜ‘nden takip ederken, İran’da ki askeri hareketliliği de KÜRECİK RADAR ÜSSÜ‘nden takip etmektedir.

KİSECİK RADAR ÜSSÜ

kisecik radar üssü uydu görüntüsü

     Yapımına 1998 yılında başlanmış olup 2004 yılında yapımı tamamlanmıştır. Antakya merkeze bağlı Kisecik Köyü ile Arsuz Beldesi arasında Amanos Dağları‘nın zirvesine kurulan tesis 1790 rakımda bulunuyor. Kurulduğu dönemde ABD’nin Afganistan ve Irak’tan sonra hedefinin Suriye olduğu yönünde çeşitli analizler ve haberler çıkmıştı.  ABD’nin Ortadoğu politikasının bir aşaması olan üs, kuruluşundan itibaren Suriye’yi takip etmektedir.  ABD’nin böldede görev yapan AWACS uçaklarının lojistik üssü olduğu söylenmektedir. Her ne kadar kontrolün TSK’da olduğu söylense de aslında NATO yani ABD üssüdür.

     Hatay koridorunu kullanıp Ortadoğu’ya gitmek isteyen bir hava aracı anında bu üs tarafından fark edilmektedir. Aynı zamanda fırlatılan en ufak bir füzede bu radar sayesinde görülebilmektedir. Radar menzilini dikkate alırsak aynı zamanda Türkiye’nin de bölgede ki hava operasyonları bu üsten takip edilmektedir. Bu da bizim askeri operasyonlarımız için ciddi bir risk oluşturmaktadır. Aynı zamanda ABD’nin Suriye’de yaptığı bir saldırı Türkiye’ye de mal edilebilir. (örneğin Rusya’nın Suriye’deki bir üssüne buradan kontrol edilen bir saldırı)

KÜRECİK RADAR ÜSSÜ

    Kurulduğu günden bugüne kadar hakkında en çok tartışma yapılan üslerden birisidir. AN/TPY-2 (Army-Navy/ Transporable Surveillance Radar) Kara-Deniz Kuvvetleri için ortak, Taşınabilen İzleme Radarı olarak adlandırılmıştır. ABD’nin İsrail ve Katar’da bulunan aynı özellikteki HAVA SAVUNMA RADAR SİSTEMLERİ‘nin tamamlayıcısı konumundadır. ABD’nin İsrail’in güvenliği ve İran’a yapmayı planladığı operasyon öncesi kurulmuştur. İran’dan kalkan bir Balistik Füzeyi  önceden tespit eden bu sistemdir.

    Bu radarın imha vazifesi yoktur. Sadece gözetleme için kurulmuştur. ABD’nin bölgedeki çıkarları için, bölgede olan biteni takip etmesi gerekmektedir. Üssün Türkiye’ye gelebilecek tehditler için önleme işlemi bulunmamaktadır. Çünkü bu sistemin koordineli çalıştığı hava savunma sistemleri Patriot, THAAD gibi sistemlerdir ve bunlar Türkiye’nin elinde bulunmamaktadır. Türkiye’nin aldığı S400 sistemlerinden atılan bir füze de radar tarafından izlenebilecektir.

1- İran füzesi ateşleniyor. 2-Füze ısısı erken uyarı radarları tarafından saptanır. 3-Tehdit eden füze ileri radar üssü tarafından izlenir. 4-Tehdit eden füze Çekya’da  orta menzilli Avrupalı radar tarafından izlenir. 5-Karşılayıcı füzeler Polonya’dan ateşlenir. 6-Öldürücü araç, savaş başlığını tuzağa düşürerek yok eder.

KELDAĞ RADAR ÜSSÜ

      Bu üs Cebel-i Akra olarak bilinen Akdeniz’in güneydoğu köşesinde hemen deniz kıyısından yükselen 1740 metre yüksekliğindeki Keldağ’a kurulmuştur. Hatay hava koridorunun sıfır noktasında olması, İskenderun Körfezi ve Domuz Burnu‘na hakim yapısı, başta Suriye ve Kıbrıs olmak üzere Ortadoğu ülkelerini kuş bakışı çok net görebilmesi gibi stratejik konuma sahiptir. Hakkında çok az bilgi olması sebebi ile hayalet üs olarak adlandırılmaktadır.

     NATO (ABD),Türkiye  ile yaptığı anlaşmalar neticesinde çok sayıda yere üs açmıştır. Bazen bu üsler Türkiye’nin egemen ve bağımsız devlet olduğunu sorgulatır hale gelmiştir. Yıllarca PKK ile mücadelede, teröristlere bu üslerden bilgi aktararak mücadelemizi sürekli baltalamıştır. Ortadoğu da yapmaya çalıştığımız her operasyon önceden bu üsler tarafından tespit edilmiş tabiri caizse sırtımızdan bıçaklamışlardır. ABD’nin PYD/YPG ve diğer oluşumları silahlandırıp, Türkiye üzerinde tehdit oluşturmasına sebep olurken, en büyük desteği yine bu üsler vasıtası ile vermiştir. ABD’nin kurmaya çalıştığı SDG ORDUSU’nun en büyük yardımcısı yine bu üsler olacaktır. Türkiye istikbalini tehdit eden bu üslere karşı önlemini acilen alması gerekmektedir.

Bölgedeki iç karışıklık bu üslerde yapılan planlar neticesinde hayat bulmuştur. İsrail aldığı bu destekle bölgede çok rahat katliam yapabilmektedir. İsrail’e ait İHA’lar hava sahamızı ihlal ederken, istihbarat toplarken bize bilgi vermeyen yine bu üslerdir.

      ABD’nin bölgede İsrail’in güvenliği ve enerji nakil hatlarının kendi emrinde olması için bu üslerden çalışmaya devam edecektir. Devam ettiği sürece de Türkiye bölgede (üslerden dolayı) hedef ülke olmaya devam edecektir. Bu üslerden bölge ülkelerine yapılan bir saldırı veya sabotajın geri tepkisi yine bizim topraklarımız olacaktır. Gerek İran, gerekse bölge ülkeleri zaman zaman bu konuda Türkiye’yi uyarmıştır.

      Ülkemizdeki bu üsler kapatılmadığı sürece güvende değiliz. Bu üsler bizi koruduğunu ifade ederken aynı zamanda bizi de gözetlemekten geri durmamaktadır. Ülkemizin tam bağımsız olması için bu elzemdir.

Türkmenistan: Siyasi ve Coğrafi Yapı, Daimi Tarafsızlık

27 Ekim 1991’de bağımsızlığını ilan ederek Orta Asya’da Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan beş devletten biri olan Türkmenistan, etnik yapısı itibariyle Türkiye’ye yakın akrabalık bağlarıyla bağlı bir nüfusa sahiptir. 5,6 milyonluk nüfusu ile (2016) Orta Asya ülkeleri arasında nüfusu en az olanıdır. 1995 verilerine göre nüfusun 76.7’si Türkmen’dir. Homojen bir yapıya sahip olan Türkmenistan’da Özbekler ve Ruslar, önemli azınlık gruplarıdır.

Türkiye, Türkmenistan’ı bağımsızlık ilanı ardından tanıyan ve Aşkabat’ta büyükelçilik açan ilk devlettir. 1990’lı yıllarda Türkiye, ABD’nin desteği ile bağımsızlığını yeni kazanan Türk devletlerine liderlik etmeye, bölgedeki güç boşluğunu doldurmaya çalışmıştır. Ancak Türkiye’nin bölgeye ani gelişi ve on yıllarca Sovyet yönetimi altında kalan Orta Asya devletlerindeki değişimin görülememesi, ortaya çıkan sonucu farklılaştırmış, bölge devletleri Türkiye’den ürkmüştür. Ayrıca Türkiye, siyasi ve ekonomik istikrarsızlık yaşadığı 90’lı yıllarda Orta Asya devletlerine liderlik edecek duruma da gelememiştir.

Türkmenistan’da Siyasi Hayat

Türkmenistan’ın ilk devlet başkanı sonradan “Türkmenbaşı” soyadını alan Saparmurat Niyazov’dur. Modern devletlerden çok farklı bir yönetim anlayışına sahip olan ülke, oldukça baskıcı bir rejim tarafından idare edilmektedir. Ülkede söz sahibi olan tek kişi, devlet başkanıdır. Monarşi ile Cumhuriyet arasındaki ince çizgi olan seçimler, Türkmenistan’ı bir Cumhuriyet olarak tanımlamaya yardımcı olsa da demokrasinin varlığından söz etmek pek mümkün değildir.Türkmenistan, dünya demokrasi indeksinin 2016 raporuna göre, otoriter rejim olarak adlandırılmaktadır. Söz konusu raporda değerlendirmeye alınan 167 devlet arasında 162. sırada kendisine yer bulabilmiştir. Ülkede sık sık insan hakları ihlalleri gerçekleşmekte, siyasi kısıtlamalar ve keyfi tutuklamalar ‘’sıradan’’ bir hal almıştır. Uluslararası Af Örgütü’nün raporuna göre Türkmenistan’da 1992’de 110, 1993’te 114 ve 1994’te ise 126 idam cezası verilmiştir.

Devlet Başkanı Niyazov, Türkmenistan Demokratik Partisinin başkanlığını yapmış, Mayıs 1992’de devlet başkanına geniş yetkiler tanıyan anayasanın kabul edilmesinde etkin rol oynamıştır. 21 Haziran 1992’de yapılan devlet başkanlığı seçimlerini oyların %99.5’ini alarak kazanması, ülkedeki faşizmin boyutunu göstermesi açısından yeterli bir örnektir. Türkmenistan’da her ülkede doğal olarak var olan muhalefet, 1997 yılına kadar bastırılmıştır. Aynı yıl Devlet Başkanı Niyazov’un kararıyla Demokrasi ve İnsan Hakları Enstitüsü kurularak Batı’ya karşı imaj değişikliği yapılmıştır. Bu imaj değişikliğini idam cezasının kaldırılması izlemiş, Niyazov’un affıyla 80 bin tutuklu serbest bırakılmıştır. Ancak 5.6 milyonluk ülkede 150 bin tutuklunun bulunması devletin büyük sıkıntıları olduğunun bir göstergesidir.

28 Aralık 1999’da Parlamento, Niyazov’un hayatta olduğu sürece seçim yapılamayacağını açıklayan bir kanunu kabul ederek yeni bir skandala imza atmıştır. Vefat ettiği 21 Aralık 2006’ya kadar Türkmenistan’ın Devlet Başkanı olarak görev yapan Niyazov’un halefi Gurbangulu Berdimuhamedov olmuştur. 2007’de, 2012’de ve bu yıl yapılan seçimlerde bir kez daha Devlet Başkanı seçilen Berdimuhammedov da büyük olasılıkla vefat edene kadar başkanlık görevini sürdürecektir. Yeni yapılan anayasal düzenlemeye göre de başkanlık seçim süresi yedi yıla, üst sınır olan 70 yaş sınırı da kaldırılmıştır.

“Daimi Tarafsızlık” Politikası

Türkmenistan’ın siyasi yapısı dışında önemli bir bilgi de dış politikasını ilgilendiren “daimi tarafsızlık statüsü” hakkında verilmelidir. İlk defa 1992’de Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konseyi’nin Helsinki Zirvesi’nde ilan edilen “daimi tarafsızlık” politikası Mart 1995’te düzenlenen Ekonomik İşbirliği Teşkilatı’nın İslamabad Zirvesi’nde destek görmüştür. Aynı yıl ekim ayında düzenlenen Bağlantısızlar Hareketi Kartagena Zirvesi’nde destek bulmuştur. 12 Aralık 1995’te BM Genel Kurulu, tüm üye ülkelerinin oy birliği ile Türkmenistan’ın Daimi Tarafsızlığı Kararnamesi kabul edilmiştir. Bu olay, uluslararası ilişkiler tarihinde tarafsızlık ilkesine ait ilk resmi belgedir.

Tükmenistan’ın Coğrafi Özellikleri

Türkmenistan, coğrafi konumu itibariyle “Orta Asya’nın giriş kapısı” olarak nitelendirilmekte olup, kritik öneme sahip bir ülkedir. Türkmenistan’ın “daimi tarafsızlık politikası” da bölgede kendisine avantaj sağlamaktadır. Hazar Denizi’ne 1200 kilometre sınırı bulunmakta ancak Hazar Denizinin açık denizlerle bir bağlantısı yoktur. Bu sebeple, yeraltı kaynaklarını komşu ülkelerden ihraç etmek durumunda kalan Türkmenistan’ın daimi tarafsızlık politikası da bu noktada devreye girmektedir. Sıkıntılı iki komşusu, Afganistan ve İran ile her daim dostane ilişkiler kurmak zorundadır. Kuzey komşusu Özbekistan’ın konumu Türkmenistan için diğer iki komşusu kadar kritik önemde değildir. Kuzeybatı komşusu Kazakistan ise Türkmenistan için önemli bir partnerdir. Siyasi yapısı ve daimi tarafsızlık politikası ile şekillenen dış politikasına başka bir yazıda ayrıntılarıyla değineceğiz.

Türkmenistan hakkında bu yazıda bahsedeceğimiz son konu, coğrafyası ve doğal kaynaklarıdır. Orta Asya’da ‘’giriş kapısı’’ denilen bölgede yer alan Türkmenistan’ın yüzölçümü 488.1 kilometrekaredir. Ancak yüzölçümünün beşte dördü çöl karakterlidir. Dünyanın en ünlü çöllerinden biri olan Karakum Çölü, Türkmenistan’da 350 bin kilometrekare yer kaplamaktadır. Başkent Aşkabat ile beş bölgeden (Ahal, Balkan, Daşhovuz, Marı ve Lebap) oluşan Türkmenistan nüfusunun beşte biri Aşkabat’ta yaşamaktadır.

Topraklarının beşte dördü çöl karakterli olan Türkmenistan, Orta Asya’nın en büyük ikinci pamuk üreticisidir.Topraklarının sadece yüzde üçü tarıma elverişli olmasına karşın tarımsal üretim artarak devam etmektedir. Türkmenistan, zengin doğal kaynaklara da sahiptir. Özellikle petrol ve doğal gaz ülke ekonomisine çok büyük katkı sağlamaktadır. Doğal gaz rezervleri bakımından 2016 verilerine göre dünyada altıncı sırada, petrol rezervleri bakımından ise 44. sırada yer almaktadır. Çıkarılan petrolün kalitesi çok yüksektir. Halen çıkarılmayı bekleyen petrol sahaları da mevcuttur. Türkmenistan’ın dış politikasında çok önemli bir yere sahip olan petrol ve doğal gaz hatlarına bir sonraki yazımızda değineceğiz.

5 Başlıkta Güney Asya’daki Son Gelişmeler ve Analizler

Asya’da yaşanan son gelişmeleri ABD ile Pakistan ilişkileri, Hindistan’ın endişeleri, Afganistan’daki politik tartışmalar, bölgeye Rusya, İran ve Çin’im etkisi ve Güney Asya’daki terörizm tehlikesi başlıkları altında sizler için yazdım.

ABD- Pakistan İlişkileri

Yaz aylarından bu yana, Trump’ın Güney Asya politikası ile alakalı açıklamaları ile Pakistan’a yönelik sert söylemlerle devam eden ABD- Pakistan ilişkileri son dönemlerde son bulmuş, özellikle ABD tarafından gerek diplomatik gerekse askeri taraftan Pakistanlı yetkililerle üst düzey görüşmeler gerçekleştirilmişti. Özellikle Pakistan ile ilişkilerini iyi tutmak isteyen ABD, bunun Afganistan’da barışın getirilmesine yönelik girişimler için çok önemli bir rol oynadığını her daim belirtiyordu. İlk olumlu gelişmeler Taliban tarafından yıllardır esir alınmış Amerikalı ve Kanadalı esirlerin çocukları ile beraber ABD ve Pakistan’ın ortak operasyonu sonucu kurtarılması sonucu oluşmuştu. ABD, Pakistan’a “daha fazla” politikası ile teröre karşı mücadelede daha fazla aktif rol alması istemişti. Özellikle Hakkani grubunun Pakistan’da sığındığı uyarısı yapılmış ve gruba yönelik operasyonlar yapılması istenilmiş olsa dahi Pakistan buna isteklere yönelik bugüne kadar hiçbir olumlu adım atmadı.

Son gelişmelerle ilişkiler daha da kötüye gidiyor. Amerikalı yetkililer Pakistan’ın terörle mücadele etmemesini gerekçe göstererek, ABD’nin 225 milyon dolarlık para yardımını kesebileceğini belirtti. Sert söylemler ise ABD Başkanı Donald Trump’tan Twitter hesabı aracılığıyla geldi ve Amerika’nın safça Pakistan’a son 15 yılda 33 milyar dolar verdiğini, buna rağmen sadece yalan ve aldatmaca ile karşılaştıklarını belirtti. Geçen Temmuz ayında Pentagon, Pakistan’a karşı 50 milyon dolar askeri yardımı keseceğini açıklamıştı.

Pakistan’ın da kendine göre bir terörle mücadele politikası olduğu ortada. Yıllardır bitmeyen Afganistan’daki savaşın sahadaki etkisinden kurtulamayan Pakistan, özellikle son zamanlarda TTP (Tehrik-i-Taliban Pakistan) bir diğer adıyla Pakistan Talibanı tehdidi ile mücadele veriyor. Sınırda Pakistanlı güvenlik güçlerine yönelik saldırılar yoğun bir şekilde artmakla beraber ordu kayıplar verdi. Bunun üzerine odağını sınırındaki tehdide yönelten Pakistan, ABD’nin kendine en büyük tehdit gördüğü Hakkani grubunu ön plana çıkarmayı tekrardan reddetmiş oldu. Pakistan karşı tarafa teröre karşı her daim savaşabildiğini fakat kendi ülkesine yönelik tehditlerin en ön safhada olduğunu belirtmek istiyor. ABD’nin “daha fazla” politikasına uyum sağlayamamış olması tarafların arasındaki ilişkinin ilerleyememesinde ana faktör olarak yer alıyor. Bundan dolayı, ikili ilişkiler bütünüyle uyarılar ve tehditlerden oluşmaya başlıyor ve bu kısır bir döngü halinde devam ediyor.

Hindistan Tarafından Yükselen Endişeler

ABD en büyük dostunun karşı tavizler vererek, Hindistan’ın en hassas konularından birine yönelik tutumunu değiştirmek zorunda kaldı. Amerikalılar tavizler verilmesini isterken Pakistan’ı bu konuda cesaretlendirmek için önemli adımlar attı.

Birincil olarak, Güney Asya gündeminde önemli yer edinen gelişme Pakistan- Hindistan ilişkilerinde doğrudan etki gösteren 2008 Mumbai saldırılarının baş sorumlusu Leşker-i Tayyibe lideri Hafız Said’in Pakistan’da serbest bırakılması oldu. ABD, başına 10 milyar dolar koymuş ve Hindistan’a bu konuda Hafız Said’e karşı büyük destek vermişti. Fakat ABD’nin bu olay karşısındaki geçiştirici açıklamaları, Pakistan ile aralarının tekrardan açılmamasını istemesindendi. Bu olaya olan ılımlı yaklaşım, Hindistan tarafından beklenildiği gibi sert karşılandı. Ayrıca iki ülkenin arasının düzelmesinden de en çok endişelenen ülke yine Hindistan’dı.

İkincil olarak, ABD’nin teröre karşı mücadele için Pakistan’a yatırılan paranın Leşker-i Tayyibe’ye yönelik olmasının şart olmadığı ve Hakkani tehdidine odaklanması gerektiğini açıklaması oldu. Bu adım, Pakistan’ın Hakkani grubuna yönelik operasyonlar gerçekleştirmesi için motive etmeyi hedefleyen bir adım olarak okunmalı.

Tüm bu tavizlerin üzerine Pakistan’dan beklenilen adımların gelmemesi Amerikalıları oldukça rahatsız etti. ABD Savunma Bakanı Mattis, Pakistan’a gerçekleştirdiği ziyarette tekrardan isteklerini Pakistanlı yetkililere bildirdi. Yetkililer bu uyarılara yönelik iki seçenek sunarak; eğer ABD denge sağlarsa, Pakistan’ın bu denge durumunda işbirliği yapacağını, ama “daha fazla” talep gerektiren politikalar sürdürülmeye devam ederse daha fazlasının yapılmayacağı ve işbirliğine girilmeyeceği belirtti. Bundan önce Hakkani konusundaki baskılara yönelik istihbarat paylaşımı durumunda operasyon gerçekleştirilebileceği belirtilmişti. Buradan da anlaşılan, Pakistanlılar kendi topraklarında Hakkani grubunun varlığına yönelik bir istihbarata sahip olmadığını ve olduğu takdirde de gereken adımların atılabileceği mesajını iletiyor. ABD sadece Hakkani’nin korunduğu imasını yapmıyor ve Afganistan’da varlık gösteren Afgan Talibanı’na da destek verildiğini de açıkça belirtiyor.

Pakistan’ın teröre destek verdiği iddialarını reddedebilen kanıtlardan biri olarak Zarb-e-Zab operasyonunu örnek verebiliriz. 2014’te gerçekleştirilen operasyonda tüm terör gruplarına karşı etkili şekilde savaşılmıştı. Fakat  Amerikalı yetkililer ve yerel aşiretler bu söylemleri reddederek operasyonda Hakkani grubuna kaçmaları için zaman verildiğini ve şuan Kurram bölgesinde üstlerinin olduğunu iddia ediyorlar. Afgan Taliban’ına destek verildiği iddiası bu operasyonda da kullanılarak, Pakistan ordusunun Afgan Talibanı militanlarını öldürüp öldürülmediğinin dahi belli olmadığı vurgulanıyor. Tarafların birbirlerine zıt iddiaları arasında objektif olarak operasyonların başarılı geçip geçmediği bundan önceki yıllarla karşılaştırıldığında ortaya çıkabiliriz. Örneğin 2012 yılında sivil ölümlerin rakamı 3000’i geçerken, 2016’da bu rakam 600’e düşerken, Federal Yönetilen Kabile Alanları’nda (FATA) ise rakamlar 550’den 80’e düşmüştü.

Afganistan’daki Politik Tartışmalar

Afganistan ise her zaman olduğu gibi ABD’ye destek vermeye devam ediyor. Pakistan ile araları düzgün olmamakla beraber aynı suçlamalar Afgan yetkililer tarafından da yineleniyor. Kendi içinde hem Taliban hem de IŞİD ile mücadele vermeye çalışan Afganistan’ın gündeminde, yaklaşan seçimler de yer alıyor. En son politikada gerçekleşen yenilikler ülkenin gündeminde oldukça tartışmalar yarattı.

Ülkede stratejik olarak büyük öneme sahip olan Belh ilinin valisi Atta Muhammed Nur görevinden alındı. Nur sadece Gani’nin değil ayrıca Abdullah Abdullah’ın da ona karşı komplo kuranların arasında olduğunu belirtirken bu kararı kesin bir şekilde reddetti. İcra Kurulu Başkanı Abdullah Abdullah ise Cemiyet-i İslami Partisi’nin de bu kararı kabul ettiğini söyledi.

Aslında olayların geçmişi görünürden biraz daha farklı. Gani’nin Nur’u görevden almış olmasının sebebi Nur’un bundan aylar önce istifasını kendi vermiş olması. Medyada tartışılan ise Gani’nin neden bu kararı bu kadar fazla beklettiği ile alakalı. Nur bu istifa dilekçesinin aylar öncesine ait olmasından dolayı şuan hiçbir geçerliliği olmadığını iddia ediyor.

Cemiyet-i İslami Partisi’nin eski lideri Muhammed İsmail Han, Nur’a destek verenler arasında. Nur’un görevinden alınmasının Belh ilinde güvensizlik yaratacağını ve IŞİD ile Taliban’ın varlığının yükselebileceği uyarısını yaptı.

Rusya, İran ve Çin Etkisi

Tüm bunların yanında, sıkı dost olan Rusya ve Çin gerek askeri gerekse ekonomik olarak Pakistan’a oldukça destek çıkıyor. Dışişleri Bakanı Khawaja Asif, uzun bir süredir ABD merkezli politika takip ettiklerini ve artık bunun Rusya ve Çin’e doğru kayması gerektiğini söyledi. Rusya ile Kıyı Ötesi Boru Hattı Anlaşması yanı sıra Çin ile Gwadar limanına bağlanan Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’nun büyük önem taşıdığını söyleyebiliriz. Rusya ile yapılan anlaşma, ABD tarafından gelen baskıyı önleyici nitelikte. Bu baskılar sadece Rusya’ya yönelik olmakla sınırlı kalmayarak, Pakistan-İran Doğalgaz Boru Hattı projesine yönelik de mevcut.

Rusya, Pakistan ve İran’a uzanan doğalgaz ihraç eden bir boru hattı planlıyor. Bu plan, BM ve ABD’nin Kırım meselesinde oluşturduğu baskıya karşın güç oluşturulması ihtiyacından dolayı planlandı. Rusya’nın en büyük endişelerinden biri de Avrupa’daki enerji piyasasını kaybetme korkusu. Pakistan ise, ABD’nin Afganistan’da Hint askerine rol verme isteğini belirttikten sonra kullanabileceği bir avantaj olarak görmüştü. Bu tarz ticari anlaşmalar taraflar arasında daha fazla sıkı bağ oluştururken aynı zamanda dış politikalarında ortak düşmanlarına yönelik daha güçlü bir pozisyon almalarını sağlıyor.

Bu gelişmeler Hindistan’da endişe yaratsa dahi aslında Rusya ve Çin, Hindistan’ı izole etme çabalarında olmadıklarını ve Hindistan’ın katılımını olumlu karşılayabileceklerini çoğu zaman belirtiyor. Hindistan öncesinde Rusya’dan doğalgaz satın alabiliyordu ve bu koridorun bir parçasıydı. Ancak ABD ile aralarında imzalanan Sivil Nükleer İşbirliği anlaşmasıyla, ısrarlar sonucu anlaşmadan çıkmıştı. Hindistan şuan kıyı ötesi boru hattı için istekli dursa da ABD’nin tekrardan baskı yapacağı düşünülüyor.

Çin’le ise daha kapsamlı ve önemli bir projeler söz konusu. Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru buna örnek gösterilebilir. Çin bu koridora önümüzdeki 15 sene için 62 milyar dolardan daha fazla yatırım yaparken bu sayede yeni yol bağlantıları, demiryolları, iletişim ağları, özel ekonomik bölgeler ve elektrik santralleri inşa edilebilecek. 9581 Çinli mühendis, teknisyen ve uzmanların yer aldığı projede 10.000 çalışan da yer alıyor. Aynı zamanda Çin, kara ile çevrili olan batı sınırı Pakistan’ın güneybatısında yer alan Gwadar limanı vasıtasıyla uluslararası piyasaya bağlı kalabilecek. Çin, bu projeyi Bir Kuşak Bir Yol projesinin en önemli parçası olarak nitelendiriyor. Hem de Pakistan’ın yaşadığı enerji krizi üzerinde de pozitif etki yaratılmış oluyor.

Güney Asya’da Terörizm Tehlikesi

Bu kadar avantajın yanında olumsuz durumlar da söz konusu. Buna örnek olarak terörizmi gösterebiliriz. Ne kadar çok batıda olanlar kadar medyada yer almasa da burada da ciddi terörizm tehditleri söz konusu. Diğer bölgelerin terörizm tehdidinden daha farklı olarak, Güney Asya’da terörizm enerji koridorlarını öncelikli hedef yapıyor. Özellikle Pakistan sınırında var olan terör en büyük tehdidi oluşturuyor. Pakistanlı yetkililer en çok saldırının olduğu ve ayrıca Gwadar limanının bulunduğu Beluçistan ilindeki saldırılarla Çin- Pakistan Ekonomik Koridoru’nun hedef alındığını belirtirken ek olarak da Hindistan’ın da bu saldırılara destek verdiğini iddia etti. Hindistan bu iddiaları reddederken, koridorun Keşmir’den geçmesinin sorun oluşturduğunu belirtmişti.

Çin, Pakistan’daki vatandaşlarını uyararak, onlara karşı saldırı planları olduğunu ve istihbarat raporlarında da bu bilginin yer aldığını belirtti. İki taraf her konuda olduğu gibi bu konuda da birlik olarak, düzenlenen bu komplolara yönelik beraber çalışacakları bilgisi de resmi açıklamalarda yer aldı.

Zeytin Dalı Harekatı Kronolojisi: Operasyon Hangi Aşamada?

Uzun zamandır beklenen Afrin Operasyonu “Zeytin Dalı Harekatı” adı altında başladı. Hava harekatı ile başlayan operasyonu kara harekatı takip etti. Zeytin Dalı Harekatı başladığından bu yana yaşanan askeri ve diplomatik gelişmeleri, haritayı ve operasyon bilgilerini kronolojik olarak sizler için haberimizde bir araya getirdik.

Zeytin Dalı Harekatı 1. Gün (20.01.2018)

17:00 Türk Silahlı Kuvvetleri Resmi internet sitesinden yapılan açıklamaya göre hudutlarımızda ve bölgede güvenlik ve istikrarı sağlamak maksadıyla, Suriye’nin kuzeybatısında Afrin bölgesinde, PKK/KCK/PYD-YPG ve DEAŞ’a mensup teröristleri etkisiz hale getirmek ve dost ve kardeş bölge halkını bunların baskı ve zulmünden kurtarmak üzere  “Zeytin Dalı Harekatı” fiilen başladı.
17:18 AA’nın geçtiği bilgiye göre operasyon için Diyarbakır 8. Ana Jet Üssünden havalanan Türk F-16 savaş uçakları PYD’li teröristlere ait gözlem noktalarına ilk bombalarını bıraktılar. Türk savaş uçaklarının bombardımanı ile birlikte ÖSO kuvvetleri Afrin’e doğru ilerlemeye başladı. Gerçekleştirilen hava harekatında bölgedeki stratejik noktalardan biri olan Minniğ Askeri Havaalanı da vuruldu.
19:00 Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş “Camilerimizde yatsı ve sabah namazı öncesi ve sonrası Fetih Suresi okunacak, ordumuza ve milletimize dua edilecektir.” dedi.
20:30 TSK’dan yapılan açıklamaya göre Harekâtın başlangıcında 7 bölgede tespit edilen PKK/KCK/PYD-YPG ve DEAŞ terör örgütüne ait sığınak barınak ve mühimmat deposu olarak kullanılan 108 hedef Türk Hava Kuvvetleri tarafından imha edildi. Harekâta katılan 72 uçak müteakip görevlere hazırlık için emniyetle üslerine döndü. Zeytin Dalı Harekatı kapsamında çeşitli birliklerden sevk edilen 14 obüs ve 7 tank yüklü tır, Hatay’ın Hassa ilçesine ulaştı. Ayrıca çok sayıda zırhlı personel taşıyıcı (ZPT) ile obüs yüklü tırlar Kilis’e ulaştı.
23:00 TSK’ya ait Leopard tankları Halep’in Azez ilçesine giriş yaptı. Fırat Kalkanı Harekatı ile hakimiyet altına alınan bölgede konuşlandılar.
00:00 Genelkurmay Başkanlığı sosyal medya hesaplarından Zeytin Dalı Harekatı’nın yönetildiği harekat merkezinden ilk görüntüler paylaşıldı. Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar operasyona ilişkin şu açıklamalarda bulundu; “Türk Silahlı Kuvvetleri, hudutlarımızda ve bölgede istikrarı sağlamak maksadıyla Suriye kuzeybatısında Afrin bölgesinde PKK, KCK, YPG, PYD ve DEAŞ mensubu teröristleri etkisiz hale getirmek, dost ve kardeş bölge halkının bunların baskı ve zulmünden kurtulmasını sağlamak üzere “Zeytin Dalı Harekatını” icra etmeye başlamıştır. Harekat, bildiğiniz üzere ülkemizin uluslararası hukuktan kaynaklanan hakları, BM Güvenlik Konseyi’nin terörle mücadeleye yönelik olarak almış olduğu özel kararlar ve BM sözleşmesinin 51. maddesinde yer alan meşru müdafaa hakkı çerçevesinde fakat, Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olacak şekilde bu faaliyet icra edilecektir. Harekatın planı ve icrasında sadece ama sadece teröristler ve bunlara ait barınak, sığınak, bina, silah, araç, gereç vs. hedef alınacak. Sivil ve masum kişilerin zarar görmemesi için her türlü dikkat ve hassasiyet gösterilecektir. Milletimiz ne zaman ihtiyaç duyduysa Peygamber Ocağı olarak da adlandırılan silahlı kuvvetlerimiz, kahraman silahlı kuvvetler mensupları, ordumuz, yani sizler daima göreve hazır oldunuz ve binlerce yıllık tarihimizin şanlı timsali al bayrağımızın ister karavatan, ister de mavi vatanda özgürce dalgalanması için gerektiği zaman göğsünüzü siper ettiniz.
Bu vesileyle vatanımız için, milletimiz için, silahlı kuvvetlerin vazifesini icra için, cumhuriyet için şehit olan tüm silah arkadaşlarımızı, güvenlik mensuplarımızı, korucularımızı saygıyla, minnetle, şükranla ve rahmetle anıyorum. Şu anda bile bazı yaralılarımız, gazilerimiz var. Onlara da saygılarımızı, şükranlarımzı sunuyor, kendilerine acil şifalar diliyorum. Arkadaşlarım! Sizlerin şanlı tarihimizden aldığınız güç, asil milletimizin sevgisi, güveni ve duasıyla bu görevdende alnınızın akıyla çıkacağınıza inancım tamdır. Yolunuz, bahtınız açık olsun.”

 

Zeytin Dalı Harekatı Komuta Merkezi Görüntüleri

 

Zeytin Dalı Harekatı 2. Gün (21.01.2018)

03:30 Kilis Valiliği ’Zeytin Dalı Harekatı’nın sürdüğü Suriye sınırındaki bazı bölgeleri, 15 gün süreyle ’özel güvenlik bölgesi’ ilan etti.
07:50 Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından F-16 savaş uçakları ile terör örgütü mensupları tarafından mühimmat deposu olarak kullanılan bir tünelin vurulma anının görüntüleri yayınlandı.

 

PYD’ye Ait Mühimmat Deposunun İmha Anı

 

 

08:30 Kapsamlı kara harekatı başladı. ÖSO birlikleri PYD tarafından işgal altında olan Afrin’e doğru kara ilerleyişine başladı
10:20 TSK tarafından yapılan açıklamaya göre ÖSO birliklerinin ilerleyişi tüm hızıyla devam ediyor. Bölgede önemli bir direnişle karşılaşılmadığının altını çizen askeri yetkililer terör örgütü üyelerinin köy ve kasabalardan çekilmeye başladığı bilgisini geçti.
11:20 TSK, kara harekatı kapsamında 153 hedefin ateş altına alındığı bilgisini paylaştı. An itibariyle kara güçleri Afrin’e doğru ilerlemeye devam ediyor.
12:00 Türk Kara Kuvvetleri unsurları ÖSO ile birlikte ilerlemeye devam ediyor. İlk hedef Afrin’e doğru 5 km ilerleme katetmek. Başbakan Binali Yıldırım tarafından yapılan açıklamaya göre Zeytin Dalı operasyonunun 4 safhada yapılacak ve 30 kilometre derinliğinde güvenli alan oluşturulacak.
14:00 Topçu atışları yoğun bir şekilde devam ediyor. Topçu atışları ile bölgenin temizlenmesinin ardından TSK ve ÖSO unsurları Afrin’e doğru ilerlemelerini devam ettiriyorlar.
16:20 Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi AKAR, İran Genelkurmay Başkanı Tümg. Dr. Mohammad Hossein BAGHERI ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Görüşmede Suriye’deki güvenlik sorunları ve terör örgütleriyle mücadelede yapılan işbirliği kapsamında görüş alışverişinde bulunuldu.
16:30 Zeytin Dalı Harekâtı esnasında tespit edilen terör örgütüne ait sığınak, barınak, mühimmat deposu ve silah mevzii olarak kullanılan 45 hedef Hava Kuvvetlerimiz tarafından imha edildi. Harekâta katılan 32 uçak müteakip görevlere hazırlık için emniyetle üslerine döndü.Harekat planlandığı gibi devam ediyor.
17:30 Türk Silahlı Kuvvetleri unsurları ve ÖSO’nun Afrin’in Güney Batısında yer alan Cindires Kasabasına girmeye çalıştığı ve bölgede yoğun çatışmaların yaşandığı iddia edildi.
Cindires Kasabasından Dumanlar Yükseliyor

PYD Terör Örgütüne Ait Silah ve Mühimmat Deposunun Vurulma Anı

Zeytin Dalı Harekatı Haritası Son Durum
PYD teröristleri ve ÖSO Birlikleri Arasında Dün Gece Çatışmanın Yaşandığı Bölge (Zeytin Dalı Harekatı Haritası)
TSK, Afrin’in Güney Batısında PYD Mevzilerini “Multiple Launch Rocket System” ile İmha Etti(Zeytin Dalı Harekatı Haritası)

Zaytin Dalı Harekatı’nın başlamasının ardından Silopi bölgesi sınır karşısındaki Yankale’deki “sözde” PKK/ PYD karakolunda asılı olan PKK paçavrası indirildi, yerine beyaz bayrak çekildi.

Kara Harekatı Kapsamında İlerlemenin Olduğu Bölgeler(Zeytin Dalı Harekatı Haritası)

https://stratejikortak.com/2018/01/zeytin-dali-harekati-harita.html

Lübnan Tarihi ve ‘Hizbullah’ın Haritası’

Suriye iç savaşının başlamasından bu yana 2 milyon Suriyeliye kapılarını açan Lübnan, ekonomik ve siyasi istikrarsızlığın adresi oldu. Ortadoğu’nun en renkli yapısına sahip olmasının zorluğunu da yaşıyor. Sadece İsrail ve Suriye ile sınırı olan ülke 6 milyon nüfusa sahip.

Geçtiğimiz Ağustos ayında Hizbullah ile birlikte Suriye sınırındaki IŞİD’e karşı “Dağların Şafağı” operasyonunu başlatmıştı. Sputnik’te yer alan haberde ülkedeki siyasi partilerinin nüfuzu gösteren bir harita paylaşıldı.

Lübnan haritası ve siyasi partilerin nüfuz alanları:

Lübnan haritası üzerinde siyasi partilerin nüfuz ettiği bölgeler (Harita: Sputnik)

Lübnan’daki siyasi partiler:

  • El Cemaat’ül İslamiye
  • Emel Hareketi
  • Suriye Sosyal Milliyetçi Parti
  • Hizbullah
  • Lübnanlı güçler ve ‘Kataib’
  • Lübnan Sosyalist İlerleme Partisi
  • Müstakbel Hareketi
  • Lübnan Komünist Partisi
  • Nasıri Halk Örgütü
  • Marada Hareketi

Lübnan’ın Tarihi: Bağımsızlıktan Bugüne 

1943 – Lübnan, Fransız işgalinden kurtularak bağımsızlığını kazanır.

1946 – Fransa, tüm askerlerini Lübnan’dan çeker.

1967 – Mısır, Suriye ve Ürdün ile İsrail arasındaki savaşın başlangıcı. İsrail, bu savaş sırasında Golan Tepeleri‘ni işgal etti. Bu, Lübnan’da siyasi ve ekonomik krize yol açtı ve ülke topraklarında ‘Filistin direnişi‘nin doğmasını sağladı.

Golan Tepeleri’ndeki İsrail askerleri

1969 – Lübnan Filistinli direniş örgütlerine ülke topraklarıını açan Kahire Anlaşması‘nı imzaladı.

1975 – Hristiyanlar ve Müslüman arasında Lübnan İç Savaşı başladı. 200 bine yakın insanın öldüğü savaşı sona erdirmek için Suriye ordusu ülkeye müdahalede bulundu.

1982 – İsrail, Filistin Kurtuluş Ordusu’nun (fkö) faaliyetlerine son vermek için Lübnan’a girdi. Filistinli direnişler ve Suriyeli askerler ülkeden çekilirken, FKÖ’yü bahane eden siyonist askerler, Güney Lübnan’da ‘güvenlik bölgesi’ kurdu.

1983 – Suriye ordusu tekrar Lübnan’a girdi ve 2005 yılına kadar bu ülkeyi işgal etti.

1989 – İç Savaşı sona erdiren Taif Anlaşması imzalandı.

1996 – “Kanan Trajedesi”: İsrail topçuları BM askerlerini ve 52’si çocuk 100’den fazla sığınmasıyı katletti.

2000Güney Lübnan İsrail’den kurtuldu, siyonist askerler ülkeden çekildi.

2005 – Müstakbel Hareketi’nin lideri Sünni Başbakanı Refik Hariri uğradığı silah saldırıda hayatını kaybetti. Suikasti Suriye’nin yaptığı iddia edildi. Yoğun protestolar sonrası Suriye askerleri ülkeden çekilmek zorunda kaldı.

Eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri

2006 – İsrail bir kez daha Lübnan’a girdi. Bu sefer ki bahane Hizbullah idi.

4 Kasım 2017 – Lübnan ile Suudi Arabistan arasında siyasi kriz başladı. Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da bulunan Lübnan Başbakanı Saad Hariri, istifa etti. Suudilerin Hariri’yi rehin aldığı iddia edildi.

18 Kasım 2017 Lübnan Başbakanı Hariri, 18 Kasım’da Suudi Arabistan ayrılarak Fransa’ya gitti. Burada Fransa Cumhurbaşkanı Macron ile görüştü.

22 Kasım 2017 Lübnan Başbakanı Saad Hariri bağımsızlık kutlamaları nedeniyle Lübnan’a döndü ve istifasını ertelediğini duyurdu.

Kaynak: StratejikOrtak.com – Sputnik

https://stratejikortak.com/2016/05/lubnan-cumhurbaskanligi-secimleri.html

Suriye ve Irak İnteraktif (Canlı) Harita

Çoğu kişi, Suriye ve Irak’da son durum haritaları savaşın hızına yetişemediğinden ve haritaların güncelliği sorgulandığından buralardaki savaşı çoğu kişi interaktif haritalar ile takip ediyor. Sitemizde daha önce bulunan #1 Suriye ve Irak Canlı Savaş Haritası ve #2 Irak ve Suriye Ortak İnteraktif Harita adlı iki haritaya alternatif olarak yüklediğimiz bu harita ile çöl bölgelerinden ziyade bu yol üzerindeki yerleşim yerleri ve tarafların askeri bölgeleri renklendirilmiş.

Savaşı anlık takip eden yerel kaynaklar tarafından sürekli güncellenen haritada Suriye ve Irak’taki bazı dış güçlerin askeri üsleri ile birlikte havaalanları da gösterilmiş.

Suriye’de Taraflar

Irak’ta Taraflar

Esad Rejimi  – Hizbullah, Rusya, İran ve Şii Milisler -kırmızı- Irak Hükümeti  – Irak Ordusu, Şii Haşdi Şabi örgütü ve yerel Sünni milisler -kırmızı-
Muhalifler – Ahrar uş-Şam, ÖSO vb. -yeşil-

(Fetih el Şam Cephesi -mavi-)

IKBY (Kürt Bölgesi) – Peşmerge -sarı-
PYD/YPG  – SDF çatısı altındaki küçük gruplar ve PKK -sarı- IŞİD – Örgüte biat eden yerel milis güçler ve aşiretler -siyah-
IŞİD – Örgüte biat eden yerel milis güçler ve aşiretler -siyah- *Mor renk TSK ve ÖSO’nun kontrol ettiği bölgeler.

*** Harita üzerindeki sembollerin ortadan kalkması için Haritanın sol üst köşesindeki “Harita Ayrıntıları” alanına tıklayıp “Syrian Places, Iraq Places ve Lebanese Places” alanlarındaki işaretlemeyi kaldırmanız gerekiyor.

*** İnteraktif haritanın mobilde yüklenmesi biraz uzun sürebilir.

Alternatif interaktif harita

Afrin Operasyonu Başladı: “Zeytin Dalı Harekatı”

Beklenen Afrin Operasyonu başladı. TSK operasyonun adının “Zeytin Dalı Harekatı” olduğunu duyurdu. Diyarbakır 8. Ana Jet Üssünden kalkan tam kapasite yüklü F-16 savaş uçakları Suriye’de PYD/PKK mevzilerini bombalamaya başladı. Aynı zamanda Azez’de konuşlu ÖSO grupları Afrin’e doğru harekete geçmiş durumda.

Saat 17:00’da başlayan hava harekatı ile beklenen Afrin Operasyonu fiilen başlamış oldu. Daha önce İHA’lar ile ve çeşitli keşif faaliyetleri ile belirlenmiş olan PYD noktaları Türk F-16 savaş uçaklarının ağır hava bombardımanı altında.

Türk F-16 uçakları PYD noktalarını bombalıyor

Harekatın Kod Adı: “Zeytin Dalı”

Reuter haber ajansının geçtiği bilgiye göre PYD tarafından açılan taciz ateşinin ardından başlayan hava harekatı ile PYD mevzileri bir bir imha ediliyor. TSK tarafından yapılan açıklamaya göre “Zeytin Dalı Harekatı” olarak adlandırılan Afrin Operasyonu bu şekilde fiilen başlamış oldu.

Başbakan Binali Yıldırım, “TSK havadan harekata başlamıştır” açıklamasında bulundu. Yıldırım, “Şu an itibarıyla kahraman Silahlı Kuvvetlerimiz, Afrin’de PYD/PKK ve DEAŞ unsurlarını yok etmek için havadan harekata başlamıştır” ifadelerini kullandı.

Türk ve dünya televizyonlarında canlı olarak yayınlanan Zeytin Dalı Harekatı görüntülerinde Türk savaş uçaklarının PYD noktalarını ağır bir şekilde bombardıman altına aldığı görülüyor. Bunun yanında Kilis’te konuşlanan T-155 Fırtına Obüsleri de karadan Afrin’i yoğun ateş altına almış durumda.

F-16’lar ve T-155 Fırtına Obüsleri PYD noktalarını imha ediyor

Zeytin Dalı Harekatı’na Giden Süreç

Afrin’deki PKK/PYD terör örgütü varlığından rahatsızlığını uluslararası camiada uzun zamandır dile getiren Türkiye bir yandan da terör ittifakına karşı askeri hazırlıklarını sürdürüyordu. Özellikle haziran ayından bu yana sıklaşan askeri sevkiyatlar “Afrin Operasyonu ne zaman başlayacak?” sorularını beraberinde getiriyordu. Ve sonunda “Zeytin Dalı Harekatı” adı altında beklenen operasyon başladı.  Birçok askeri uzmana göre hava harekatı ağırlık olacağı tahmin edilen operasyon beklenildiği gibi Türk F-16 savaş uçaklarının yoğun bir hava harekatı ile başlamış durumda.

Türkiye’nin bölgeye sevk ettiği askeri unsur ve envanter, Afrin Operasyonu hakkında önemli fikirler vermekteydi. Beklenildiği gibi hava harekatı ve Fırtına Obösleri yoğunluklu olarak başlayan Zeytin Dalı Harekatı, OSÖ birliklerinin kara ilerleyişi ile devam ediyor.

Kilis’te konuşlanan Fırtına Obüsleri bölgeyi yoğun ateş altına alıyor

https://stratejikortak.com/2018/01/afrin-son-durum-haritasi.html

Afrin Son Durum (Operasyona İlişkin Kısa Notlar)

  • Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Yozgat’ta yaptığı açıklamalarda, “Önümüzdeki günlerde terörden arındırma operasyonunu Afrin’le devam ettireceğiz.” dedi. Erdoğan konuşmalarında şu önemli açıklamayı da kaydetti: “Fırat Kalkanı harekatında ne dedik? “Bir gece ansızın gelebiliriz.” Şimdi Afrin’de de aynı şeyi söylüyoruz. Bir gece ansızın gelebiliriz.” Erdoğan daha öncede “Artık bıçak kemiğe dayanmıştı. Ülke olarak milletimizi tehdit edenleri kaynağında bertaraf edeceğiz. Sınırımızın öte tarafında hakkından gelmeye hazırız.” demişti.
  • Dışişleri Bakanlığından da bölgenin Türkiye’ye tehdit oluşturduğu ve bu durumda istenildiği zaman müdahalede bulunabileceği açıklaması geldi.
  • TSK ve Türk Polisi tarafından sınınırda güvenlik üst seviyeye çıkarıldı. Halkın da TSK ve Polise desteği büyük.
  • Rusya, konuyla ilgili PYD(dolayısıyla ABD) ile Türkiye arasında kalmış durumda. Rusya’nın tutumuyla ilgili yetkililerden net bir açıklama gelmezken iki ihtimal düşünülüyor: 1- Suriye’de yeni bir döneme girilmişken Rusya’nın dengeleri değiştirecek olan bu gelişmede çekimser kalacağı. 2- Rusya’nın Afrin Operasyona kısmen rıza göstereceği.
  • ABD, 2017’nin sonlarında SDG’yi bölgedeki polis güç olarak tanıyacaklarını ve bunun için yardım edeceklerini duyurmuştu. İlerleyen zamanlarda de facto statüsünde bulunan Kuzey Suriye’yi, SDG/PYD öncülüğünde devlet olarak kabul edeceğini ilan etti. Bunun üzerine Türkiye, sınırda bir terör devletinin kurulmasına karşı kırmızı çizgisi kararlılıkla sürdürdü ve Afrin Operasyonu için hazırlıklara hız verdi. Tam bu noktada ABD, SDG’den oluşan 30.000 kişilik bir ordu oluşturma ve Türkiye sınırına konuşlandırma kararı aldı.

PKK/PYD Terör Örgütü Gözünden Afrin Son Durum

  • Uluslararası hiçbir gücün olası bir Afrin saldırısına sessiz kalmayacağını duyuran PYD Lideri ve Demokratik Halk Hareketi (TEV-DEM) Diplomasi Komitesi üyesi Salih Müslim, “Böyle bir saldırı gelişirse, savaşın Türkiye’nin içine sıçraması ve Türkiye’nin yıkılmaya başlaması anlamına gelir” dedi.
  • PKK/PYD kanadından ise bazı üst düzey teröristlerin yapmış olduğu açıklamalara göre devletleşme ve ordu kurma düşüncesi, örgütün öncelikli stratejisi haline geldiği anlaşılıyor. PYD/PKK, son zamanlarda Afrin üzerinden Azez’deki yerleşim birimlerine saldırılar düzenliyor. Saldırılara zaman zaman Suriye’nin Türkiye sınır hattındaki Fırat Kalkanı Harekatı alanı ve İdlib gerginliği azaltma bölgesinde konuşlu TSK unsurları müdahale ediyor.
  • PKK/PYD sempatizanlarının muhtemel Afrin Operasyon için endişeleri var fakat bunun yanında operasyonun başarılı olamayacağına dair umutları da var. Ayrıca terör örgütü sempatizanları Erdoğan’ın Afrin için kurduğu cümlelerin içinin boş olduğunu fakat yinede teyakkuzda olmaları gerektiğini söylüyorlar.
  • Salih Müslim; “Afrin hiçbir zaman Kobane’den az olmayacak. Saldırırlarsa belalarını bulacaklar! Sert kayaya çarparlar.” şeklinde tehditlerde bulunuyor.
  • PKK/PYD sempatizanları Afrin’in kurmak istedikleri terör devleti için çok kritik olduğunu ve gerekirse etten bir çemberle bölgenin korunması gerektiğini söylüyorlar.
  • PKK/PYD sempatizanları arasında Avrupa’ya çağrıda bulunanlar da mevcut. Özellikle sosyal medyada “Bölgenin istikrarı Avrupa’nın istikrarı” şeklinde beyanlarda bulunuyorlar. Ayrıca Afrin’e destek için Avrupa’daki terör örgütü sempatizanlarına gösteri yapmaları gerektiğini söylüyorlar.

https://stratejikortak.com/2018/01/afrin-son-durum-haritasi-2.html

Zeytin Dalı Harekatına ilişkin gelişmeleri ilerleyen zamanlarda güncelleyeceğiz…

İdlib ve Afrin Operasyonunda Türk Tankları: M-60T Sabra

Afrin Operasyonu için M-60T Sabra tankları mevzi almış durumda.

Geçtiğimiz aylarda Türkiye, İran ve Rusya arasında Suriye’de çatışmasızlık bölgesi hakkında Astana’da anlaşmaya varılmıştı ve bu anlaşma kapsamında Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) bir süredir güney sınırına asker ve mühimmat sevkiyatına devam etmekteydi. Eylül ayının ortalarında operasyonun sinyalleri TSK tarafından verilmişti ve Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) birliklerine “İdlib için hazır olun” açıklaması yapılmıştı.

İdlib operasyonu 7 Ekim 2017 günü başlamıştı. Afrin operasyonu içinse son hazırlıklar yapılmış durumda. Meselenin diplomatik boyutu çok önemli olmakla birlikte askeri yönünü de gözden kaçırmamak gerekir. Zira bizler burada konunun diplomatik yönlerini konuşurken sahada Mehmetçik kan ve ter dökmektedir ve onlar için en önemli konulardan biri ellerindeki mühimmattır. Uzun zamandır Suriye sınırına tank ve askeri teçhizat sevkiyatı yapıldığı yönünde haberler okuyoruz. Peki, Türk askeri bölgede askeri anlamda neyle karşılaşacak? Elinde hangi tanklar var? Bu tankların artı ve eksi yönleri nelerdir? Sizler için askerimizin sahada aktif olarak kullandığı M-60T SABRA tanklarının özelliklerini ve sahadaki deneyimlerini bir araya getirdik.

Yukarıdaki resimde TSK envanterindeki tank mevcudu gösterilmiştir. Bu envanter içindeki en önemli tanklardan biri Irak ve Suriye’de aktif olarak kullandığımız M-60T SABRA tipi tankımızdır. Elimizde 170 adet bulunan bu model, 1960 yılı teknolojisi üretilmiş eski bir model olmasına rağmen yapılan modernizasyonlar ile sahada başarılı bir grafik çizmektedir. Saha tecrübelerine geçmeden önce tankımızın teknik özelliklerini aktaralım;

  • 120 mm’lik yizsiz top
  • 7,62 mm çapında makineli tüfek
  • 60 mm’lik havan topu sistemi
  • Tehdit uyarı sistemi
  • Gece görüş sistemi
  • Uzaklık ölçüm cihazı
  • 908 beygir motor gücü
  • 450 km hareket menzili
  • %60 meyil tırmanma

Bir İsrail firması tarafından modernize edilen M-60 A1 tankları M-60T tanklarına dönüştürülmüş ve sonuncusu 2010 yılında TSK’ya dönemin Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün de katıldığı bir törenle Kayseri’de teslim edilmişti. Bu modernizasyon projesi, M-60T tanklarının yeni geliştirilen anti-tank sistemlerine karşı beka kabiliyetinin arttırılması açısından çok önemliydi. Günümüzde Javelin gibi sistemlere PYD terör örgütünün bile sahip olduğunu düşünürsek konunun önemi daha iyi anlaşılmaktadır.

[Türk askeri Afrin’in güneyine konuşlandı – İdlib son durum haritası]

Bu modernizasyon kapsamında aşağıdaki özellikler Türk tanklarına eklenmiş oldu;

  • Mevcut 105 mm M68 model yivli top 120 mm MG253 model yivsiz top ile değiştirildi
  • Knight 3 yeni nesil bilgisayarlı atış kontrol sistemi eklendi
  • 750bg Continental AVDS-1790-2 dizel motor 1000bg MTU MT881 KA501 motor ile değiştirildi
  • Yeni nesil süspansiyon sistemi eklendi
  • Taret ve gövdeye reaktif zırh koruma sistemi blokları eklendi
  • Taretin hidrolik tahrik sistemi elektrik motorlu tahrik sistemi ile değiştirildi
  • Otomatik yangın tespit ve söndürme sistemi eklendi

Peki, bu modernizasyon TSK’ya sahada ne gibi avantajlar kazandırdı?

Yukarıdaki resimde görünen kutu şeklinde açılı olarak yerleştirilen sistem reaktif zırh koruma sistemi bloklarıdır. Modernizasyonun en önemli ayağını bu reaktif zırh teknolojisi oluşturmaktadır. Bu sistemin ana mantığı tankı patlayıcılarla donatmaktır. Kutu gibi görülen bu mühimmat patlayıcılardan oluşmaktadır. Tanka ateşlenen zırh delici mühimmat, reaktif zırh sistemiyle karşılaşınca tank dışında bir patlama meydana gelir ve zırh delici mühimmatın enerjisini geri püskürtür. Yani zırh delici mühimmatın tankın ana zırhına ulaşmasını engeller.

Yukarıdaki resmin sol en altında görülen Rus yapımı 9M133 KORNET (AT-14 SPRIGGAN NATO kodudur) füzesi sahada M-60T tanklarımızın en çok karşılaştığı anti-tank füzelerindendir. Modernizasyon sonucu getirilen reaktif zırh teknoloji sayesinde sahada kullanılan bu füzelere karşı tanklarımızın beka kabiliyeti eskisine oranla çok yüksektir. 9M133 KORNET füzesi ile bugüne kadar 3 büyük saldırı yapıldı;

  • 25 Eylül 2015- Şırnak Beytüşşebap – Jandarma Uzman Çavuş Ali ÇAKAR ve Uzman Çavuş Mehmet Ali BOZKURT şehit düştü
  • 19 Nisan 2016- Başika – Şehidimiz yok
  • 27 Ağustos 2016- Cerablus – Tank Şoförü Uzman Çavuş Ercan ÇELİK şehit düştü

Bu saldırılar arasında en dikkat çekeni ise 19 Nisan 2016’da gerçekleştirilen saldırıdır. Saldırının görüntüleri IŞİD terör örgütüne bağlı AMAQ haber ajansı tarafından “Musul’un kuzeydoğusundaki Başika Dağında Türk ordusuna ait bir tankın güdümlü füze ile imhası” başlığıyla yayınlandı. Ancak daha önce tank imha videosu izlemiş olanların hemen anlayacağı üzere tankımız imha edilmemişti. 9M133 KORNET zırh delici mühimmat, reaktif zırh sistemi sayesinde tankın ana gövdesini delememişti. Bu sayede ayakta kalan tank hemen karşı saldırıya geçti ve saldırı püskürtülmüş oldu. Aşağıdaki görsel Başika’da saldırıya uğrayan M-60T tankımıza aittir.

Rusya’nın sahada aktif olarak kullandığı T-90 tankları ile M-60T tankımızı bu yönüyle karşılaştıracak olursak; T-90 tankları bir başka zırh delici mühimmat olan BGM-71 TOW ile vurulduğunda imha olmuştu. Bizim modernize edilmiş M-60T tankımız uğradığı saldırı sonucunda hala ayaktaydı ve karşılık verebilecek durumdaydı. Her ne kadar BGM-71 TOW mühimmatı 9M133 KORNET mühimmatından daha etkili olsa da bu farkı yaratan bir diğer unsur, Türk M-60T tanklarının reaktif zırh korumasının Rus tanklarına nazaran daha iyi olmasıydı. Ayrıca M-60T tanklarının BGM-71 TOW mühimmatına karşı da dayanıklı olduğu söylenmektedir.

[Sınıra askeri sevkiyat sürüyor – Afrin son durum haritası]

İsrail tarafından modernize edilen M-60 A1 tankları sonrası ortaya çıkan M-60T tanklarının tek zayıf noktası olarak görülen kısmı ise alt gövdesidir. Alt gövde zırh yapısı eski modellerle aynı yapıdadır ve bu bölgeye reaktif zırh teknolojisi monte edilmemiştir. Bu da tarete veya gövdeye gelebilecek bir 9M133 KORNET veya BGM-71 TOW mühimmatına karşı dayanıklı olan tanklarımız, alt gövdeye gelebilecek basit bir RPG-7 mühimmatına karşı korumasız olduğu anlamına geliyor. Modernizasyon projesinde reaktif zırh teknolojisi eklenmemiş kısım aşağıdaki resimde gösterilmiştir.

Aslında envanterimizde bulunan Alman yapımı LEOPARD 2A4 ve LEOPARD 2T tankları M-60T tanklarından zırh ve kullanılan top gibi alanlarda çok daha etkili tanklardır ancak bu tankların bölgedeki operasyonlarda kullanılmamasının sebebi olarak Almanya ile 2005 yılında imzaladığımız anlaşma gösterilmektedir.

LEOPARD 2A4

LEOPARD tanklarını Almanya’dan satın alırken “Güneydoğu’daki operasyonlarda kullanmamak” kaydıyla satın almıştık. Ancak 2009 yılında Resmi Gazete ’de 2009/15179 karar sayısı ile yayınlanan anlaşmada silahların kullanımının kısıtlanmasına yönelik bir madde yer almadı ve bu durum da LEOPARD tanklarının artık bölgede kullanılabileceği şeklinde yorumlanmıştı.

Suriye ve Irak’ta aktif olarak kullanılan M-60T tanklarımız her ne kadar kendisinden en başında beklenen performansın altında olsa da hâlihazırda TSK’nın en etkili gücü konumundadır.

Kaynak: StratejikOrtak.com

https://stratejikortak.com/2018/01/afrin-son-durum-haritasi-2.html

https://stratejikortak.com/2017/10/leopard-firtina-obus-ozellikleri.html

 

Kaynaklar:

https://www.suriyegundemi.com/2016/09/22/savaslarda-tank-kullanimi-ve-anti-tank-fuzeler-1/
http://www.bilgiufku.com/ tanklar.html
http://www.haberturk.com/ekonomi/teknoloji/haber/962857-kayseride-m60-t-icin-tarihi-gun
http://www.tarafsizhaber.com/tsk-o-tanklarla-suriye-ye-girebilir-mi-27995
http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2009/07/20090728-1.htm
http://www.siyahgribeyaz.com/2016/04/m60tnin-atesle-imtihan-ve-basika.html
http://etexport.net/en/catalog/anti-tank-missile-complex/112-9k135.html

Beklenen “Afrin Operasyonu” Son Aşamada

Afrin operasyonu son aşamada…Fırat Kalkanı Harekatı’nın temel nedenlerinden bir tanesi de Suriye sınır hattında teröristlerin ve terör örgütleri oluşumlarının engellenmesiydi. Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehdit eden terör grupları DAEŞ, PKK/YPG(PYD) gibi tehdit unsurları, yine Türk devleti tarafından bir bir ortadan kaldırılmaya devam ediliyor.

Önce Fırat Kalkanı ile Cerablus ve Çobanbey bölgesinden başlayan harekat genişleyerek ilk etap olan El Bab’a kadar devam etmiştir. Bu bölgeler terör örgütü Daeş’ten temizlenmek suretiyle o toprakların asıl sahipleri Türkiye tarafından bölgelere yerleştirilmiştir. Aslında bu harekat Daeş’in uzun süreli çöküşünü başlatmıştır. Söz konusu bu operasyonun başlaması ile TSK hızla Cerablus’ un güneyine inmiş El Bab merkezinde yoğun savunma hattı ile karşı karşıya kalmıştır. El bab merkezindeki yoğun savunmanın oluşumu nedenleri arasında koalisyon güçlerinin ve YPG unsurlarının Daeş’e karşı yapmış oldukları mücadeleyi duraklatmasıydı. Fırat Kalkanı harekatı ile Türkiye’nin terör örgütlerine karşı göstermiş olduğu tutum dolaylı yoldan diğer aktör ve unsurlarca desteklendiğini açıkça görmüş olduk.

Suriye toprak bütünlüğünü her fırsatta dile getirmiş Türkiye, sınır hatlarının güvenliğini istemesi en doğal hakkıdır. Bugün dile getirdiğimiz komşu devletlerimizin toprak bütünlüğünden kasıt, o bölgeye ait devletlerin bağımsız yerli halkın kontrolü altında olmasıdır. Fakat günümüz Suriye topraklarına göz attığımızda irili ufaklı bir çok grubu içinde barındıran PKK/PYD terör örgütü Suriye’nin kuzeyini, hakimiyet altına almış durumda.  Yine bu irili ufaklı grubun bir kolunu Rusya, diğer kolunu ABD yönetmektedir. Bu denklem açısından ABD öncülüğündeki koalisyon güçleri PYD terör unsurlarına yapmış oldukları silah ve mühimmatın kabul edilemez olduğunu her platformda açıklamıştık. Fakat ABD yönetimi bu yardımlar ile Ortadoğu çıkarları uğruna ölümcül hata yapmaktadır.

Pentagon içi boş ‘Kürt devleti’ hayalleri neticesinde bölgeye vermiş olduğu zararı sadece Türkiye çekmektedir. Fırat’ın batısından terör örgütü PYD temizlenecek bunu daha açık izah edemezdik. Bu sebep ile cumhurbaşkanı sn. Recep Tayyip Erdoğan’ın; ‘Afrin’de ki YPG unsurları teslim olmazlarsa orayı başlarına yıkacağız’ ilgili yapmış olduğu son açıklaması bu durumu desteklemektedir. Belli bir kesim tarafından bu sözler caydırıcı olması açısından söylenmiş sözler olsa da askeri operasyon olmayacak şeklinde yorumlanmıştı. Fakat söz konusu bu açıklama içinden çıkarmamız gereken oldukça önemli mesajlar bulunmaktadır. Bu sebep ile Afrin operasyonu ikinci Fırat Kalkanı Harekatı olacağını çok öncesinden söylemiştik. ABD yönetimi PYD teröristlerine yapmış olduğu silah yardımlarının, oluşturulmak istenen terör koridorunun kesilmesiyle birlikte Afrin’de ki unsurlara ulaşması engellenmiştir.

Açıkçası Afrin bölgesi ABD’nin değil Rusya tekelindedir. Bu nedenle Trump yönetimi açısından Münbiç’in önemi Afrin’den daha fazladır. Afrin’e yapılacak olası operasyonun izahı Türkiye tarafından Rusya’ya açıkça belirtilmiş olmalı ki Rusya’nın tavrı ve tutumu Türkiye’nin kararlılığı karşısında direnç gösterememektedir.

Anahtar ülke Rusya’nın desteği alınmadan Afrin’e herhangi bir operasyon yapılması mümkün olamayacaktır. Söz konusu bu desteğin gecikmesi, Afrin operasyonun gecikme sebeplerinin başında gelmektedir. Erdoğan ile Putin’in sık sık fikir alışverişinde bulunmalarında kasıt Suriye’nin geleceği hakkında ki görüşmeler arasında birinci madde Afrin konusu olmuştur.  Son günlerdeki Reyhanlı sınır hattımıza TSK tarafından yüklü miktarda tank ve askeri mühimmat sevki yapıldı. Yapılan bu sevkiyat son hazırlıklarının tamamlandığı ve Rusya’nın olası Afrin operasyonu onayının alındığı anlamına gelmektedir.

Rus askerleri Afrin’in doğusunda gözlem üssü kurmuştu.

Afrin’e askeri operasyon yapılmasından başka seçenek yoktur. Söz konusu Afrin bölgesinde iha’lar ile tespit edilmiş mevziler ve yaklaşık 25.000 PYD terörist unsurların bulunduğu belirtiliyor. Fakat olası bir sıcak çatışma durumunda bu sayı beş bin civarına kadar düşecektir. Yine Afrin’in stratejik konumu göz önüne alındığında dört tarafından çevrilmiş durumunda olup olası bir operasyonda herhangi bir yardım alamayacak olmasıdır. TSK açısından teröristlerin sayısı herhangi bir anlam ifade etmemektedir. Çünkü Türk Silahlı Kuvvetlerinin hava ve kara güçleri bu tehdidi bertaraf edecek gücün de ötesindedir.

Olası operasyonun ABD tarafından dikkate alınacak olup iki NATO ülkesi Türkiye ve ABD’yi bir sonraki aşama Münbiç konusunda karşı karşıya getirebilir. Bu durum sıcak bir çatışmadan ziyade dolaylı yoldan gerçekleşmesini öngörmekteyim. Siyasi ilişkilerin iki ülke tarihinin en düşük seviyesine gelmiş bugünlerde ekonomik ilişkilerden FETÖ ile mücadeleye kadar iki devletin tüm alanlarında son derece olumsuz etki gösterecektir.

Olası operasyonun Rusya kanadından ele alacak olursak, cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Putin ile yakın ilişkileri, Suriye’nin geleceği için ortak mutabakatın imzalanması, Astana görüşmelerinin başlatılması gibi somut adımların iki ülke arasında güven ortamı oluşturmasına vesile olmuştur. Öte yandan Rusya Ortadoğu bölgesinde ABD’nin yıkıcı emperyalist yaklaşımından ötürü bölgede oluşan siyasi boşluğu iyi derece doldurma niyetinde olduğunu da göstermektedir. Rusya’nın Türkiye’ye olan ihtiyacı ve bağlılığı artmış ve iki ülke devlet başkanlarının sık görüşmeleri neticesinde Afrin’e operasyon desteği gelmiştir.

Türkiye’nin bugünden itibaren yapması gereken şudur. Devletin diplomasi kanadı Afrin konusunda elinden geleni yapmış olup gerekli aktörlere mesajını net bir şekilde iletmiştir. Söz konusu bu diplomasinin ikinci aşamasına geçilip Afrin operasyonu için gerekli destek ve izni almıştır. Artık diplomasinin yanında askeri operasyonel güçlerin devreye girmesi gerekmektedir. Şayet bu şekilde caydırıcı ve emperyalistler tarafından oluşturulmak istenen olası bir ‘Kürt devleti’ nin önüne geçilmiş olunur.

Afrin’in güneyi İdlib haritası

Türkiye’nin ÖSO içindeki aşırı muhalif grupların çatışmasızlık bölgesini sabote edebilecek faaliyetlerden uzak tutması gerekmektedir. ÖSO içinde kripto Amerikancı uçların olduğunu göz ardı etmemiz gerekir. Bunun en büyük örneğini geçenlerde Rus hava üslerine yapılan saldırılarda görmüş olduk.

Son olarak Türkiye Afrin’ de Kürtler ile değil PKK gibi terör örgütü listesine alınmış PYD/YPG unsurları ile çatıştığını doğru ve net bir şekilde kamuoyuna izah etmelidir. Aksi halde uluslararası camiada Türkiye yine bir soykırım ithamı altında bırakılmak istenebilir. Sözde soykırım söylentileri Türkiye Cumhuriyetinin prestijini zedeleyebilir. Açıkça belirtmek gerekirse yapılacak bu olası operasyonun siyasi, ekonomik ve sosyal yapısını inceleyip ona göre hazırlanmak gerekmektedir. Bana göre Türkiye bütün yönleri ile bu operasyona hazırdır, Çarşamba günü toplanacak milli güvenlik kurulundan (MGK) sonra gerekeni yapacağı hissiyatındayım.

https://stratejikortak.com/2018/01/afrin-son-durum-haritasi-2.html

https://stratejikortak.com/2018/01/afrin-son-durum-haritasi.html

Zeytin Dalı Harekatı: Afrin Son Durum Haritası

Suriye’de iç savaşın başladığı ilk günlerden beri PKK’nın Suriye kolu PYD’nin elinde olan Afrin, PYD tarafından kanton olarak ilan edildi. Çok büyük yerleşim yerlerini sınırlarında barındırmayan Afrin, iç savaş öncesi Halep vilayetine bağlı bir ilçe konumundaydı.

PYD’nin ilan ettiği üç kantondan biri olan Afrin’in, PYD’nin ilan ettiği diğer Kobani ve Cizire kantonlarıyla toprak bütünlüğü bulunmuyor. Bu toprak bütünlüğünü sağlamak için de örgüt Türkiye sınırındaki Azez-Cerablus hattına gözünü dikti. Fakat Fırat Kalkanı Harekatı ile birlikte bu hattın kontrolü Türkiye destekli muhaliflerin eline geçti. Yer yer YPG mevzilerinin obüs atışlarıyla burulduğu belirtiliyor. Aylardır süren bu küçük çatışmaların ardından Türk Silahlı Kuvvetleri ve Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) bileşenlerinin Afrin’e yönelik büyük bir operasyon düzenleyeceği öngörülüyor.

Afrin temelli düzenlenen operasyonları ve harita üzerindeki değişimleri bu başlık altında güncellemeye çalışacağız.

[Zeytin Dalı Harekatı TIMELINE]

20 Ocak 2018: 17:00 itibariyle TSK Afrin’De “Zeytin Dalı Harekatı“nı başlattı. 72 savaş uçağı hava operasyonuna katılırken, Türk topçuları da terör mevzilerini vurdu.

 

https://stratejikortak.com/2018/01/zeytin-dali-harekati-harita.html

19 Ocak 2018: Türk ordusu ve muhaliflerin olası Afrin operasyonundaki tahmini ilerleyişini gösteren bir çalışma ve son durum haritası… 15 Ocak 2017: Afrin son durum haritası…

Afrin’de son durum haritası (15 Ocak 2018) – Harita düzenleme: StratejikOrtak.com

https://stratejikortak.com/2018/01/afrin-son-durum-haritasi-2.html Kasım 2017: Türk Silahlı Kuvvetleri, İdlib’in kuzeyinde Afrin sınırındaki bölgede gözlem noktaları oluşturdu.

Afrin, Fırat Kalkanı Harekatı bölgesi(Azez, El Bab) ve İdlib çevresinde son durum haritası – (Harita: ISW – Kasım 2017)

05 Temmuz 2017: Afrin ve çevresinin son durum haritası 30 Haziran 2017: TSK ve destekledikleri muhaliflerin olası Afrin Operasyonu öncesi bölgede son durum haritası… 29 Haziran 2017: 

31 Ağustos 2016:

Afrin Kantonu

Suriye’nin kuzeyinde PYD kantonları: Afrin, Kobani ve Cizire..

PYD Kantonları: Afrin, Kobani ve Cizire
PYD Kantonları: Afrin, Kobani ve Cizire