Suriye Son Durum Haritası (Kasım 2017)

Suriye’de Taraflar
Esad Rejimi  – Hizbullah, Rusya, İran ve Şii Milisler
Muhalifler – Ahrar uş-Şam, Şam’ın Fethi Cephesi, ÖSO vb.
PYD/YPG  – SDG çatısı altındaki küçük gruplar ve PKK
IŞİD – Örgüte biat eden yerel milis güçler ve aşiretler

Stratejik Ortak olarak Suriye’de son durum ve savaş haritasını Kasım 2017 itibariyle sizler için hazırladık. Çatışmaların devam ettiği Rakka, İdlib, Deyri Zor, Şam, Guta ve Mayadin’de neler oluyor?

Kasım ayı itibariyle Suriye’de rejim güçleri 97.869 km2’lik alanda kontrol sağlamaktadır. İkinci olarak ABD desteğiyle ilerleyen YPG güçleri, kontrolü altında bulunan toprakları genişleterek 50.403 km2’lik büyük bir alanda hakimiyet kurdu. IŞİD, Mart ayında 80380 km2’lik alanı kontrol ederken, bu ay itibariyle topraklarının yüzde 85’ini kaybetti.

Suriye’deki taraflar: Kim hangi bölgeyi kontrol ediyor. [Grafik: syriancivilwarmap]
Rakka

Rakka’nın kontrolünün tamamen ABD destekli YPG’nin kontrolüne geçtiği bölgede, bu toprakların ve petrol kuyularının kontrolü konusunda ABD, Suudi Arabistan ve bazı Batılı ülkelerin görüşmeler yaptığı bildirildi. Şu anda Suriye Demokratik Güçleri (SDG) çatısındaki YPG’nin kontrolü altında bulunan bölgede ABD’nin hava saldırıları da yüzde 90 oranında düştüğü gözlemlendi.

İdlib

Türk Silahlı Kuvvetleri, İran-Türkiye-Rusya’nın belirlediği çatışmasızlık bölgelerinden biri olarak kabul edilen İdlib’te gözlem noktaları kurdu. Afrin’in güneyinde İdlib’te kurulan noktalar ile şehirdeki Heyetül Tahrir-i Şam (HTŞ) -Nusret Cephesi- ile diğer muhalif gruplar birbirinden ayrılacak.

Deyri Zor

Savaşın devam ettiği Deyri Zor’un kuzey bölgesindeki petrol kuyularında YPG’nin ilerleyişi sınır hattı yönünde sürerken, rejim güçleri şehri tamamen IŞID’in elinden aldı. Rejim unsurları ayrıca Deyri Zor güneyindeki stratejik Mayadin beldesinde de kontrolü sağladı.

9 Kasım 2017:

Suriye son durum haritası – 9 Kasım 2017

7 Kasım 2017:

1 Kasım 2017: 

Suriye savaş haritası (01.11.2017) – Harita: SuriyeGundemi.com

Suriye ile ilgili geçen ayın bazı önemli başlıkları(yeniden eskiye):

– Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, Suriye Kongresi’nin ertelenmediğini, Rusya, İran ve Türkiye’nin konu üzerinde anlaşmaya çalıştığını söyledi.

– Suriye, Paris İklim Anlaşması’nı imzalayacağını ilan etti. Böylece anlaşmayı desteklemeyen BM ülkesi olarak geriye bir tek ABD kaldı.

– Cumhurbaşkanı Sözcüsü Kalın, “Rusya (PYD’nin de davet edildiği) Suriye toplantısını erteledi. Değiştirmezlerse daha ileri bir tarihte yapılacak.” dedi.

– Rejim güçlerinin aksine Rusya Suriye Özel Temsilcisi Lavrentyev, “Türkiye’nin İdlib’teki duruma istikrar getirmesini umuyoruz” dedi.

– Suriye’de Esad rejimi, PYD’nin ele geçirdiği bölgelerden çıkması karşılığında özerklik vermeyi önerdi, örgüt federasyon istedi. [AA]

– Türk askerinin Zap operasyonu kapsamında bayrak diktiği bölge, savaş haritalarında Türkiye kontrolünde gösteriliyor.

– ABD Dışişleri Bakanı Tillerson, “Washington, Beşar Esad’ın rolünün olmadığı birleşik bir Suriye istiyor.” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson

– Rusya, BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye’de kimyasal silah kullanımını soruşturan BM misyonunun görev süresinin uzatılmasını veto etti.

– İngiltere’de parlamentonun Suriye ve Irak’ta YPG’ye sunduğu yardımlara ilişkin ‘koşulları belirlemek’ için soruşturma yapacağı bildirildi.

– İdlib’te bulunan HTŞ’nin (El Nusra) Afrin’in güneyindeki bölgelerden çekilerek TSK’ya bırakacağı iddia edildi.

– Suriye’de muhaliflerin kontrolündeki bölgelerde sivil yönetim kurularak Başbakan atandı. Girişimi aşiretler ve HTŞ(El Nusra) de destekliyor.

– Tarihte ilk kez bir Suudi Arabistan Kralı Rusya’yı ziyaret etti ve Suriye’de anlaşma sağlandığıını duyurdu.

– Suriye İnsan Hakları Ağı, Rusya’nın Suriye’de 2. yılını dolduran askeri müdahalesi sonucu en az 5 bin 233 sivilin öldüğünü bildirdi.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Bu Topraklar Kime Ait?

Geçenlerde bir arkadaşımla Türkiye’nin nasıl bir mülteci kampına dönüştüğünü konuşuyorduk. Ben ona Türkiye’de 100 ila 150 bin arası Çeçen’in yaşadığını ve bu insanların Çeçen savaşları sonucu Türkiye’ye kaçan mülteciler olduğunu söyledim.

Arkadaşım, Çeçenlerin Rusların baskısına maruz kaldıklarını savunan ve bu zulmün bitmesi için Çeçenlerin bağımsız devlet mücadelesini düşünce bazında destekleyen biriydi. Türkiye’deki Çeçen varlığından da rahatsız değilmiş. Aynı kişi Haşdi Şabi’den kaçan Kerküklü Kürtlere Türkiye kapılarının açılmaması taraftarıydı. Çünkü onlar bölücülük yapıyordu.

Eğer her halk zamanında zulüm gördü diye, ilerde bunun tekrarlanma ihtimalinden korkup ayrılıkçı adımlar atarsa dünya çok daha fazla istikrarsızlığa sürüklenir. Çünkü dünyada hala 4000 dil konuşuluyor ve tabiî ki binlerce millet var ama devlet sayısı 200 küsür.

Bu arkadaşımla bunu konuştuktan sonra haberlere bir baktım ki, Arakan’dan Bangladeş’e geçenlerin sayısı yarım milyonu geçmiş. Arakan’da da Budist çoğunlukla birlikte yaşamak istemeyen ve bu yüzden Rohingya halkının kendi İslami devletini arzulayan silahlı örgütler mevcut(tıpkı Ruslarla yaşamak istemeyenler veya Araplarla yaşamak istemeyenler gibi). Zaten son yaşanan krizde bu Arakanlı örgütlerin sınır karakollarına yönelik büyük saldırıları sonucu başlamıştı.

Myanmar’da 53 milyonluk nüfusun 2 milyonu Müslüman ve bu Müslümanların yarısı Arakan’da yaşıyor. Diğer yarısının sosyal durumu Myanmar halklarının ortalaması gibi. Çünkü Arakan dışındaki Müslümanlar ayrılıkçı faaliyetlerde bulunmadıkları için hedef değiller.

Kaldı ki zaten Myanmar sadece Arakanlı ayrılıkçı örgütlerle değil Kuzeydeki Çinli örgütlerle de savaşıyor. Eskiden bu bölgede yaşayan pek çok Çinli bu yüzden Çin’e kaçtılar. Halbuki mesele Budistlik-Müslümanlık meselesi ise Çinlilerde Budist, onlarla neden savaşıyorlar? Çünkü mesele aslında din değil, etnik sıkıntılardan kaynaklı toprak bütünlüğü meselesi. Çin’in Myanmar’ın en Kuzeyindeki Kaçin bölgesinde gözü olduğunu unutmamak gerek.

O arkadaşımla yaptığım sohbet ve ardından gördüğüm Arakan haberi benim aklıma bunu getirmişti. Yani bir ülkeyi bölmek ve zulümden kurtulmak arasındaki farkı veya bağı düşünmeye. Hala da bilmiyorum açıkçası.

Tabi bu düşünce akla bir başka soruyu da getiriyor. Belki bunun cevabı verilebilse her şey daha kolay olur.

Bir toprak kime aittir?

A) Oraya ilk yerleşenlerin.

B) Üzerinde kendi türünden en çok insan bulunduranın.

C) Üzerinde en uzun süre egemenlik kuranın.

D) Üzerinde o an için egemen olanın

E) Üstünde en çok kanı dökülenin

F) Üstünde en çok kan dökenin

Ben bu sorunun cevabını bilemiyorum, siz yorumlara sebepleri ile yazarsanız güzel olur.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Suriye’nin Toprak Bütünlüğünün Türkiye İçin Önemi

Kanayan yara Suriye…

Günümüzde “Suriye” denildiğinde kimsenin aklına artık olumlu düşünceler gelmemekte, tam tersine savaş, kan, ölüm vs. gibi düşünceler sarmaktadır. Bu düşüncelerin yerine en iyi ihtimalle dilenciler konusu aklımıza gelmekte, kimimiz üzülmekte, kimimiz de sinirlenmekteyiz.

Bütün bu görüşlerin yanında, bu yazımda Türkiye için önemli olan ve en az kendi toprak bütünlüğü kadar önemli olarak saydığım bir konudan bahsedeceğim;

“Suriye’nin toprak bütünlüğü”

Toplam yüz ölçümü 185.180 km² olan Suriye’de güncel nüfus, Temmuz 2017 tahminlerine göre 18 milyon. Nüfusunun yarısından fazlası Akdeniz kıyısında yaşayan Suriye’nin % 90’ı ise Arap’tır (The World Factbook-CIA). 2000 yılından günümüze Suriye Arap Cumhuriyeti’nin başkanlığını yapan Beşar Al Esad ise 2011 yılında başlayan sivil savaşın ardından otoritesini ve hayatını kaybetme riski ile defalarca karşı karşıya kalmıştır.

Her ne kadar resmi isminde cumhuriyet kelimesi bulunsa da, demokratik yollarla gitmek istemeyen Esad, bu savaşını yıllardır sürdürmekte. Ancak savaşın başladığı 2011 yılından günümüze çok şey değişti. Şöyle ki, İŞİD, PYD, PKK gibi terör örgütlerinin ortaya çıkması ve alan hakimiyetlerini sağlaması Suriye’nin toprak bütünlüğüne oldukça zarar vermiştir. Ayrıca mülteci krizleri çıkmış, çevre coğrafyada bulunan ülkeler de bu durumdan zarar görmüştür. 

Coğrafyasını tehdit eden diğer bir tehlike ise, Suriye’deki terör örgütlerinin alan hakimiyeti sağlaması ve büyük devletler tarafından destek görmesi nedeniyle çevre ülkelerde oluşan toprak bütünlüğü meselesi. Suriye’yi bölen çeşitli terör örgütlerinin çizdiği sınırların yanında kendi hayali sınırları için hedef koyması ve bu hedef doğrultusunda propaganda yapma, silahlı saldırıya geçme gibi faaliyetler başta Türkiye olmak üzere Irak, İran, Lübnan gibi devletleri de zora sokmuştur. 

4 Kasım 2017 itibariyle Suriye İç Savaş Haritası (Ed Maps).

Haritada görüldüğü üzere, Suriye’de birçok örgüt bulunmaktadır. Bölgede bulunan örgütlerin mevcut hayalleri propagandalarına yansımış ve hayali haritalar çizmişlerdir. Terör örgütü PKK-PYD, Türkiye’de yıllardır sürdürdüğü bölücülük faaliyetlerini Suriye’de de sürdürmüş ve nispeten başarılı olmuştur.

Ancak çizilen hayali haritalar, terör örgütünün amaçlarını tamamlamadıklarını göstermektedir. Yapılan faaliyetlerde bunu destekler niteliktedir. Batı kürdistan olarak nitelendirilen “rojava” sözde haritasına göre Akdeniz’e ulaşmak isteyen PYD bu konuda destek almakta ve bir sonraki aşamanın Türkiye’ye geleceğini söyleyerek tehditlerini artırmaktadır.

PYD-PKK’nın hayal ettiği bölgeler, Not: Haritaya Kuzey Suriye dahil değildir (The Washington Institute).

Haritalardan anlaşılacağı üzere PYD’nin hayali haritasının bir sonraki aşamasına geçilmeden önce, yani kendi toprak bütünlüğümüz topyekün fiziki bir tehdit almadan önce, Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunmamız gerekmektedir. Böylece bölgeden bulunan terör örgütleri bir sonraki aşamaya geçemeyecek ve hayalleri yıkılacaktır.

İŞİD’in hayalini kurduğu harita ise daha gerçek dışı olarak nitelendirilebilir. Herhangi bir ülkeyi bölmeyip, direkt olarak onu yönetmek isteyen örgüt, bu doğrultuda hayali haritalar çizmekte ve propaganda yapmaktadır. Ancak ortaya çıktığından bu yana sınırları gittikçe daralan İŞİD, bu hayalinden vazgeçmeyerek, hayali haritalar çizmeye devam etmektedir. 

İŞİD’în Hayali Haritası (Map of Map1).

Daha önce bahsedildiği üzere kendi topraklarımızı daha fazla tehlikeye düşürmeden önce ismi ne olursa olsun terör örgütlerinin hayalleri başlamadan bitirilmeli ve yok edilmelidir. Bu amaç doğrultusunda yapılacak adımlar ise devlet büyüklerinin cesaretine kalmaktadır. Eski düşmanlıklar bir kenara atılmalı ve ülkelerin hali hazırdaki toprak bütünlükleri için çalışılmalıdır. Daha sonrasında demokratikleşme hareketlerine geçilmelidir. Ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da Ekim ayında yaptığı açıklamada Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunmuş ve Rusya ile (Arka planda mevcut Suriye Hükumeti olması muhtemel) mutabakat sağladığını basına paylaşmıştır (AA).

KAYNAKÇA:

https://www.cia.gov/library/publications/the-world-factbook/geos/sy.html

https://www.edmaps.com/html/syrian_civil_war_in_maps.html

http://www.washingtoninstitute.org/policy-analysis/view/rojavas-sustainability-and-the-pkks-regional-strategy

mapofmap1.wordpress.com/2015/08/11/map-of-isis/

http://aa.com.tr/tr/gunun-basliklari/cumhurbaskani-erdogan-irak-ve-suriyenin-toprak-butunlugu-konusunda-hemfikiriz/922280

Hızlı Kar Maksimizasyonu: 27 Mayıs 1960

Türkiye, 27 Mayıs 1960’ta diğer sabahlardan farklı bir güne başlıyordu.  Bu sabah radyolarda alışılagelmişin dışında farklı bir ses vardı. Bu ses Türk siyasal hayatının ilerleyen yıllarda önemli isimlerinden biri olan Kurmay Albay Alparslan Türkeş’e aitti. Türkeş şu açıklamayı yapmakta idi:

‘‘Sevgili vatandaşlar, dün gece yarısından itibaren bütün Türkiye’de Deniz, Hava, Kara Türk Silahlı Kuvvetleri el ele vererek memleketin idaresini ele almıştır. Bu hareket silahlı kuvvetlerimizin müşterek iş birliği sayesinde kansız başarılmıştır.’’

Demokrasinin içine düştüğü buhran ve son müessif hadiseler dolayısıyla kardeş kavgasına meydan vermemek argümanını kullanarak memleketin idaresine el koyan bu müdahale, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk başarılı[1] askeri müdahalesi unvanını taşımaktadır.

Müdahalenin kansız ve kısa sürede başarılmasının arkasında bürokrasinin net ve güçlü desteği yadsınamaz. Bürokrasinin desteğinin yanında müdahalenin varlığı, demokratikleşme adımlarının geç başlamış ve oturmamış olması ile de ilişkilendirilebilir.

İlerleyen yıllarda bazı çıkar gruplarının taklit edeceği 60 müdahalesinin genel hatları şöyleydi.

Emir komuta zinciri içinde gerçekleşmeyen müdahale 37 düşük rütbeli subayın planlaması dahilinde gerçekleşmiştir. Önce ordudaki komuta kademesi etkisiz hale getirilmiş daha sonra Cumhurbaşkanı ve Hükümet üyeleri tutuklanmıştır. Daha açık ifadeyle, hükümet uzaklaştırıldı, Meclis feshedildi, general ve subayların çoğu emekliye sevk edildi, 100’den fazla öğretim görevlisi görevden alındı ve bazı üniversiteler kapatılıp, el konuldu, 500’den fazla hakim ve yargıç görevden alındı. Böylelikle, her askeri ya da sivil müdahale (darbe, ihtilal vs.) sonrası yaşanan süreçlerde olduğu gibi müdahaleyi gerçekleştirenler yürütmeyi, yasamayı, orduyu, eğitimi ve yargıyı kontrolleri altına almışlardır.

Devamında 37 subay ve emekli Orgeneral Cemal Gürsel’in oluşturduğu Millî Birlik Komitesi ülke yönetiminin başına geçti.

Orgeneral Cemal Gürsel

KAVRAMSAL BOYUT

Müdahale, ‘’60 Darbesi’’ ya da ‘‘60 İhtilali’’ olarak da adlandırılmaktadır. Bu adlandırılmalar politik ve kültürel altyapılar nedeniyle farklılaşmaktadır.

Türk Dil Kurumu tarafından ihtilalin tanımı şöyle yapılmaktadır: ‘‘Bir ülkenin siyasal, sosyal ve ekonomik yapısını veya yönetim düzenini değiştirmek amacıyla kanunlara uymaksızın cebir ve kuvvet kullanarak yapılan geniş halk hareketi, devrim.’’

Darbenin Türk Dil Kurumu’ndaki tanımı ise şöyledir: ‘‘Bir ülkede baskı kurarak, zor kullanarak veya demokratik yollardan yararlanarak hükûmeti istifa ettirme veya rejimi değiştirecek biçimde yönetimi devirme işi’’

1960 Askeri Müdahalesi’nin ‘‘darbe’’ ya da ‘‘ihtilal’’ olarak adlandırılmasının temelinde siyasal anlayış yatmaktadır. Zira müdahalenin sonuçları bir tarafın önceliklerine hizmet etmiş, diğerinin ise önceliklerinin aksine. Çıkar çatışmaları neticesinde ortaya çıkan bu müdahale yine çıkar gruplarına göre farklı isimlerle adlandırılmıştır.

Müdahale’nin özgürlükçü bir ortam ve çağdaş bir anayasa getirdiğini düşünenler müdahaleyi ‘‘ihtilal’’ olarak adlandırmışlardır. N. İlter Ertuğrul kitabında[2] şu ifadelere yer vermiştir.

‘’27 Mayıs bir ‘‘devrim’’di. Oy çoğunluğuna sahip olma, her şeyi yapma hakkı verir sanıp diktatörlüğe giden bir iktidarı devirdi. (…) üç idam bu harekete gölge düşürse de, Türkiye’ye çağdaş bir anayasa, hak ve özgürlük ortamı bıraktı.’’

1961 Anayasasının ‘‘Başlangıç’’ bölümünde ise müdahale şöyle atfedilmiştir:

‘‘Anayasa ve Hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak 27 Mayıs 1960 Devrimini yapan Türk Milleti…’’

Bu görüşün karşısındakilerin argümanı ise demokrasinin hiçe sayıldığı, milli iradenin göz ardı edildiği yerde özgürlükçü anayasadan bahsedilemeyeceğiydi. Devamında, ‘‘darbeyi’’ meşrulaştırmak maksadıyla gündemi meşgul etme amacından başka bir şey değildir, demişlerdir.

Anayasayı hazırlamak için kurulan komisyon hareketin meşruluğunu ‘‘Meşruiyetini kaybetmiş bir iktidara karşı yapıldığı için meşru bir hareket’’ açıklaması yaparak savunmuştur.

Anayasa üzerinden yapılan tartışma, ‘‘Cumhuriyet’in İlk Yüzyılı[3]’’ kitabında İsmail Küçükkaya’nın sorusu İlber Ortaylı’nın cevabı ile sonlandırılacaktır. İsmail Küçükkaya’nın 1961 Anayasası’nın anayasa tarihçiliğimizin içinde özel bir konumu var. Kimisi özgürlükçü buluyor, kimisi de ‘‘o bedene çok boldu’’ diyor. 1961 Anayasası’nı nasıl değerlendirebiliriz? Sorusuna İlber Ortaylı’nın verdiği cevap şöyledir:

‘‘1961 Anayasası 27 Mayıs hareketinin yapısına uygundu. (…) 1961 Anayasası her şeye rağmen tartışmasız ve dayatma ile geçmiş değildir. Bizzat anayasayı hazırlayan komisyon iki kere değişti. (…) 1961 Anayasası Ankara’da SBF, Hukuk ve Yargıtay çevrelerinin görüş birliğinin hâkim olduğu, geniş bir grubun uzunca tartıştığı ve Kurucu Meclis’e hakim olarak yön verdiği bir yasama faaliyetidir. (…) Dili bakımından şahane bir edebiyatı barındırır, maddeleri çok Batı Avrupalıdır. Fakat o elbise bize bol geldi.’’

Bizim için ihtilal, demokratik olmayan kurumların ve bu kurumların tepesindeki iktidar sahiplerinin baskısına ve keyfiyetine direnme, direnç oluşturulduktan sonra demokrasiye götürecek başkaldırıdır.

Darbelere karşı savunulan argümanlardan biri ‘‘milli irade’’dir. Bizim için darbenin kelime anlamı, gerçek anlamı olan, vuruş, çarpıştır. Yani bizim için asıl darbe, eğitim hakları elinden alınmış çocuk işçilerin ağır sanayilerde çalıştırılması, işçi ölümlerinin önlenmesi için gerekli tedbirlerin alınmaması, kadına şiddet ve çocuk gelin olaylarının önlenememesi, sendikal ve grev haklarının unutturulması, tepki, protesto ve eylem haklarının askıya alınması, alınan oksijene kadar varan vergilendirmelerin olması, komik asgari ücretler, işsizlik, niteliksiz eğitim, liyakatsiz istihdam, toplum yararı aksine öz çıkarların maksimize edilmesi, vicdan hürriyetinin yağmalanması gibi konularda yöneticilerin halka vurduğu darbedir.

BÜROKRATİK SÜREÇ VE ETMEN

27 Mayıs müdahalesinin arka plandaki en büyük destekçilerinden birisi ‘‘bürokrasi’’ idi. Cumhuriyet’in bekçiliği görevi de verilen bürokrasi, siyasi sistemin kendini halkın geniş katılımına açması, Demokrat Parti’nin kurulması ve Demokrat Parti’nin bürokrasinin etkinliğiyle mücadeleyi hedef haline getirmesi ile birlikte Türkiye’de itibar mücadelesi başlamıştı. Maddi kayıplar, geniş imkanların kısıtlanması ve devlet yönetimindeki haklarının sınırlandırılması bürokrasinin askeri müdahaleden yana tavır çizmesine etkili olmuştur.

DP hükümetlerinde, parti programına uygun olarak, bürokrasinin siyasal etkinliğini kırmaya yönelik çabalar ön plana çıkmıştır. Bürokrasi ise güçlü bir direnç göstermiştir. DP’liler bu durumu “Milli iradenin” kabul edilmez bir biçimde engellenmesi olarak görmüşler buna karşılık bürokratlar “Cahil bir çoğunluğun seçtiği yeteneksiz ve ilkesiz” politikacılara karşı “kamu yararını” korumayı kendilerine görev saymışlardır. Bürokrasi, DP iktidarının uyguladığı politikaları Kemalist ilkelere karşı yapılan bir ihanet olarak kabul etmişlerdir.

Devlet fonlarının siyasal himayecilik amaçlarıyla kullanılmasını, devlet hazinesinin affedilmez bir yağması olarak görmüşlerdir. Bürokratların hiç alışık olmadıkları bir durum daha ortaya çıkmış o da, yerel parti örgütlerinin yerel bürokrasiye baskı yapmasıdır.[4]

Yönetim alanın da sağ kanat çıkışlı[5] partilerin sıklıkla dile getirdiği bürokrasi ile mücadelesi argümanı ve devleti küçültme fikri İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki imar çalışması sonrası başlamış ve tepe noktasına 70’lerde ulaşmıştır. Devleti yani bürokrasiyi küçültme akımı Türkiye’yi de etkilemiş ve zaman zaman aykırı uygulamaları olsa da öncülüğünü Demokrat Parti gerçekleştirmiştir. 2000[6]’lere gelindiğinde devleti büyütmek isteyenlerin bu sefer sağ kanattan geldiği görülmüştür.[7]

BÜROKRATİK SÜREÇ

Cumhuriyet Dönemi

Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde bürokrasinin iki temel misyonu vardı. Birincisi, reformları geliştirerek devam ettirmek, yerleştirmek, korumak; ikincisi, ekonomik kalkınmaya devletin öncülük etmesiydi. Bu nedenle bürokrasiye geniş imkanlar ve hukuksal güvenceler tanındı. Uygulanan devletçilik politikası da bürokrasinin ekonomik ve sosyal hayata büyük ölçüde müdahalesine yol açtı.

Tek Parti Dönemi

Cumhuriyetin ilk yıllarında, bürokrasinin yapısı ve işlevleri fazla gelişmiş değildi. Henüz kapsamlı toplumsal ve ekonomik devlet görevleri oluşmadığı için, İçişleri, Dışişleri, Maliye, Adalet ve Savunma gibi daha çok klasik kamu görevlerini yerine getiren bakanlıklar dikkat çekmekteydi. Devletin modernleşme ve ekonomik gelişmeye yönelik politikaları, kamu bürokrasisinin büyümesini sağladı. Bu dönemde devrimlerin yürütülmesi ve bekçiliği, bürokrasinin öncelikli göreviydi. Cumhuriyetin ilk yılları, toplumsal konumu ve yetkileri bakımından bürokrasinin altın dönemi olarak nitelendirilir. Bürokrasinin yüksek toplumsal statüsü, bürokratların gelir dağılımında ayrıcalıklı bir kesim olmasını sağladı. Memurlara tanınan yetkiler ve imkanlar, onların toplum üzerindeki otoritesini ve baskısını artırmasına neden oldu.

1950 – 1960

Siyasi sistem, kendini halkın geniş katılımına açtı ve söz konusu yılda Demokrat Parti’nin kurulmasıyla birlikte Türkiye resmen çok partili siyasi hayata geçti. Demokrat Parti’nin kurulması, bir bakıma merkezin, kenarın siyasete katılmasına izin vermesi demekti. Politikada çok partili siyasi hayat başlayınca, modernleştirici bürokratik elitin gücü azalma sürecine girdi. Bürokrasi, siyasi iktidarın piyasa ekonomisine dayalı politikalarına ve Atatürk devrimleri konusundaki esnek tutumuna karşı tepki gösterdi.

1960 Sonrası

Asker ve sivil bürokratlar ile aydınlar, Demokrat Parti iktidarına birlikte muhalefet ettiler. Bu dönemde, bürokrasi-siyasi iktidar mücadelesinde, bürokrasi yenik çıkmıştı. Bir yandan yetkileri ve gücü azalan, diğer yandan da mali sıkıntıya düşen bürokrasi, eski günlerinin özlemi içinde 1960 askeri müdahalesine sempati ile baktı.

1961 Anayasası, parlamentoyu, egemenliği kullanacak tek organ olmaktan çıkardı ve egemenliğinin kullanımını yetkili organlara verdi. Bu yetkili organlar içinde Anayasa Mahkemesi, üniversiteler ve bürokrasi de vardı. 1961 Anayasası, askeri bürokrasinin, MGK vasıtasıyla devlet yönetiminde etkili ve özerk bir konuma yükselmesini sağladı. DP’nin iktidar dönemi dahil olmak üzere 1980’e kadar olan dönemde, daha çok merkezi bürokrasinin güçlendirilmesi ve geliştirilmesi yönünde bir politika izlendi. Bürokrasinin gücü, ülke yönetimindeki etkinliği ile doğru orantılıdır. İktidarın bürokrasi ile olan iş birliğinin önemi büyüktür. Tıpkı bu birlikteliğin yönünün önemi kadar. Zira bu süreç ya iktidarların el değiştirmesine sebep olur ya da tasfiyelerin yaşanmasına.

BÜROKRASİ VE SİYASAL KURUMLAR

Bürokrasinin Güç Kaynakları

Bürokrasinin en nemli güç kaynağı bilgi ve uzmanlıktır. Siyasi kurumların ihtiyaç duyduğu bilgi ile onun yorumlanması için gerekli teknik uzmanlık, bürokrasinin elinde bulunmaktadır. Bürokratlar, sahip oldukları bilgileri saklayarak, eksik vererek ve farklı yorumlayarak kendi stratejik amaçları için kullanabilmektedir. Bürokrasinin elindeki ikinci güç kaynağı, karar verme iktidarıdır. Bürokrasiler, çoğu durumlarda yasama organına göre daha hızlı karar alabilmektedir. Bürokrasiler, kararlarında seçmenlerden gelebilecek baskılara karşı fazla duyarlı olmak zorunda değildirler. Bürokrasinin üçüncü güç kaynağı, onun devamlı ve istikrarlı bir statüye sahip olmasıdır. Bürokrasinin dördüncü güç kaynağı, bakanlık organizasyonu dışında özerk yapılı örgütlenme modelidir. Bürokrasinin beşinci güç kaynağı, örgüt ideolojisidir. Bürokrasinin altıncı güç kaynağı planlama ve bütçelemedir.

Siyasi Kurumların Güç Kaynakları

Siyasi kurumların elindeki en önemli güç kaynağı, onların meşruiyetidir. Siyasi kurumların elindeki ikinci güç kaynağı para, yani bütçe yapma yetkisidir. Siyasi kurumların elindeki üçüncü güç kaynağı halktır. Siyasi kurumların elindeki dördüncü güç kaynağı bürokrasilerin yetki ve özerklik talepleridir. Siyasi kurumların elindeki beşinci güç kaynağı bürokrasi dışında kendilerine bağlı uzman personel kadrolarını ve bilgi kaynaklarını geliştirmektir.

Bürokrasinin Demokrasi Açısından Taşıdığı Olumsuzluklar

  • Toplumda önemli güç eşitsizlikleri ya da dengesizlikleri meydana getirmektedir.
  • Siyasi egemenliği arttırmak ya da baskıcı bir devlet yönetimi oluşturmak isteyen siyasi elitin aleti olabilir.
  • Seçimle gelmiş siyasi iktidarın denetimi dışına da çıkabilir.
  • Siyasi bakımdan tarafsız bir organ olması gerekirken, idari gücü ve yeteneği sebebiyle bundan sapmaktadır.

Bürokrasinin Demokrasiye Katkıları

  • Demokratik bir toplumda siyasi bozulmayı ya da yolsuzluğu azaltır ve demokratik işlemlerin korunmasında bekçilik görevi yapar.
  • Teorik olarak bürokratik personel politikası, teknik niteliklere dayanacağı için, işe girmedeki eşitsizlikler büyük ölçüde azalabilir.
  • Bürokratik örgütler olmadan, modern toplumlarda demokrasi ve gelişme hedeflerine ulaşmak mümkün değildir.

SONUÇ

İktidardaki sorun, DP’nin politik tercihlerindeki yanlışlardan ziyade bakış açısı ve toplumun ne kadarını kucaklanmasıydı. Bu sorun yalnız Demokrat Parti’ye has değil Türk Siyasal Hayatı’nın kangreni olacaktı. Siyasal partilerin isimleri, flamaları, sloganları, amblemleri ve neredeyse her şeyleri birbirinden farklı olsa da ortak yanları vardı; iktidara gelerek devleti ele geçirme algısı. Gizli ya da açıktan tasfiyeler, liyakatsiz atamalar, çıkar iş birlikleri ve onun getirdiği çıkar çatışması… Meşruiyet kaygısı ile kurulan iş birlikteliğinin zaman içinde çökmesi ya da doyumsuzluk sınırının giderek açılması çıkar çatışmalarını da beraberinde getirmektedir. Bu çıkar çatışmalarının sonucu iki ihtimale gebedir: sivil müdahale ve askeri müdahale. Çıkarın ve meşruiyetin kesişim yönü bu müdahaleleri adlandırmada farklılık yaratır.

Demokratikleşme tarihinin bu tutum ve davranışlara etkisi büyüktür. Burada yerleşik demokrasi kavramı önem kazanmaktadır. Zira, henüz demokratikleşme süreci olgunlaşmamış bir toplumda ihtişamlı bir demokratik siyasal sistemin kurulmasını beklemek akıllıca değildir. Ayrıca, Türk demokratikleşme süreci içerisinde muhalefet olgusu kavranamamıştır. Yani, her defasında muhalefet oluşmuş fakat iktidarın buna tahammülü olmamıştır. Bu sorunun günümüzde dahi çözülememiş olması dikkat çekicidir. Demokrasinin her şeyden önce halkın kültürü haline gelmesinde demokratikleşme sürecinin önemi büyüktür. Örneğin, Türk Tarihi’nde modern anlamda demokrasiye, poliarşiye götürecek adımı görebilmek için tarihi 19.yüzyıldan başlatmak gerekirken İngiltere’de ise bu adımı görebilmek için tarihi 13.yüzyıldan başlatmak gerekir.

Şevket Süreyya Aydemir derki: ‘‘İhtilal ne iyi ne de fenadır. İhtilali şartlar yaratır. Eğer şartlar ihtilale gebeyse ve eğer iktidarlar bu şartları gereği gibi değerlendiremezse, ihtilal olur…’’

Yassıada’da Demokrat Partililerin avukatlığını yapan Doğru Yol Partisi eski Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk Demokrat Parti hakkında derki: ‘‘Demokrat Partiyi 1946-55 ve 1955-60 diye ikiye ayırarak değerlendirmek lazım. Birisini alkışlayalım, birini yargılayalım.’’

Abdullah Özdil

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

KAYNAKÇA

AYDEMİR, Şevket Süreyya, İhtilalin Mantığı ve 27 Mayıs İhtilali, Remzi Kitabevi, 2000, Ankara

ÇAKMAK, Ed. Haydar, Liderlerin Dış Politika Felsefesi ve Uygulamaları, Doğu Kitabevi, 2013, İstanbul

ERTUĞRUL, N. İlter, Cumhuriyet Tarihi; El Kitabı, ODTÜ Yayıncılık, 2009, Ankara

GÖKÜŞ, Yar. Doç. Dr. Mehmet, Demokrat Parti Döneminde Türk Kamu Bürokrasinin Genel Görünümü, SÜ İİBF Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi

ORAN, Ed. Baskın, Türk Dış Politikası; Cilt 1: 1919-1980, İletişim Yayınları, 2001, İstanbul

ORTAYLI, İlber; KÜÇÜKKAYA İsmail, Cumhuriyet’in İlk Yüzyılı, Timaş Yayınları, 2015, İstanbul

Ders Notları

Prof. Dr. Nail ÖZTAŞ, Gazi Üniversitesi 2016-2017 Güz – Bahar Dönemleri Kamu Yönetimi I-II Dersleri

İnternet Kaynakları

Barobirlik.org.tr

Basbakanlik.gov.tr

Tbmm.gov.tr

Tdk.gov.tr

ipfs.io/ipfs/QmT5NvUtoM5nWFfrQdVrFtvGfKFmG7AHE8P34isapyhCxX/wiki/27_May%C4%B1s_Darbesi.html

[1] Başarı kavramı hedefe ulaşma anlamında kullanılmıştır.

[2] N. İlter ERTUĞRUL, Cumhuriyet Tarihi; El Kitabı, ODTÜ Yayıncılık, 2009, Ankara, s.100

[3] İlber ORTAY, İsmail KÜÇÜKKAYA, Cumhuriyet’in İlk Yüzyılı, Timaş Yayınları, 2015, Ankara, s.201-202

[4] Yar. Doç. Dr. Mehmet Göküş, Demokrat Parti Döneminde Türk Kamu Bürokrasinin Genel Görünümü, SÜ İİBF Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi, s. 41

[5] ABD Başkanı Clinton’un Neo-Liberal politikalara destek vermesi dikkat çekicidir.

[6] 11 Eylül Saldırısı ve Mortgage Krizi nedeni ile

[7] Ayrıntılı bilgi için ‘‘Sarkaç Kuramı’’

PKK Şematik Lider Yapılanması (2017)

3

Terör örgütü PKK Ortadoğu’daki dört ülkede yıllardır bağımsızlık için terör estirirken, bunu yerel örgütler kurarak gerçekleştiriyor. Suriye, Irak, Türkiye ve İran’daki yapılanmasının basit bir şekilde anlatıldığı güncel infografikte, PKK’nın Suriye’de tek taraflı ilan ettiği kantonlardan, ana yapılanması KCK’ya…

PKK Yapılanması [Kasım 2017]
* YPJ: YPG’ye bağlı kadınlardan oluşan bir örgüt.
* YBŞ: IŞİD’in Şengal bölgesini (Sinar Dağı ve çevresi) işgalinden sonra Irak’ta kurulan, içerisinde Ezidilerin de olduğu Şengal Direniş Birlikleri (YBŞ), halen bölgede faaliyetini sürdürüyor.

Arap Ülkelerinin Haritası ve Nüfusu

Arap ülkelerinde nüfus hızla artıyor. Kuzey Afrika ve Doğu Afrika ülkelerinde resmi dili Arapça olan, 23 Arap ülkesinin toplam nüfusu 407,5 milyon kişi oldu.

Nüfus açısından en büyük Arap devleti Mısır, en küçük Arap devleti ise Cibuti ve Batı Sahra olarak öne çıkıyor.

Arap ülkeleri nüfus [Harita]
Moritanya, Batı Sahra, Fas, Cezayir, Tunus, Libya, Mısır, Sudan, Cibuti, Somali, Yemen, Suriye, Irak, Suudi Arabistan, Ürdün, Lübnan, Filistin, Bahreyn, Katar, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman ve Ürdün…

23 Arap ülkesinde son 17 yıldaki nüfus değişiminin yansıtıldığı çizelgede, 2000-2010-2017 nüfus sayımları gösteriliyor. 

İnfografik: Sputnik

Merakla beklenen en uygun umre fiyatı açıklandı!

1

1-İkbal Turizm Kimdir?

– İkbal, inanç turizmine yönelik faaliyet gösteren, uzman bir seyahat acentasıdır.

– İkbal, güçlü altyapısı ve uluslararası bağlantıları ile Hac ve Umre turizminin öncülerindendir.

– İkbal, uygun fiyat avantajları ile en kaliteli hizmeti sunmaktadır.

– İkbal, başarılı geçmişi ile birlikte, şeffaf ve güvenilirdir.

– İkbal, tecrübeli ekibi ile profesyonelliği rehber edinerek sürekli büyüyen bir liderdir.

– İkbal umrecilerini müşteri değil Allah’ın Misafirleri olarak gören hizmet kalite standartlarını her zaman en üst seviyeye taşımaya çalışan gelişime açık bir aile şirketidir.

Ayrıntılar için tıklayınız.

2-Bağlı Olunan Kurum ve Kuruluşlar

İkbal Turizm, siz değerli misafirlerine sunduğu ayrıcalıklı hizmetlerini sağlam temellere dayandırarak, güvenilirliğini profesyonel olarak belgelemiştir.

– Diyanet İşleri Başkanlığı

– Kültür ve Turizm Bakanlığı

– Türsab

– IATA

– Adrestour

– Hilde/Özkök

– Aleyna/Alaikbal

Ayrıntılar için tıklayınız.

3-Geniş Bayi Ağı ile İlgili Yazı!

Geniş bayi ağına sahip olan İkbal Turizm, değerli misafirlerine, 2005’ten beri hizmet vermektedir. Günümüz itibariyle İstanbul, Kocaeli, Sakarya, Düzce, Bursa, Balıkesir, İzmir, Eskişehir, Ankara, Konya, Bartın, Karabük, Kastamonu, Samsun, Trabzon, Sivas, Kayseri, Malatya, Gaziantep, Diyarbakır, Batman ve Erzurum olmak üzere, toplam 22 ilden hizmete devam etmektedir.

Başta hac ve umre organizasyonları olmak üzere, ilgili alanlarda misafirlerine yardımcı olmak ve tüm misafirlerini memnun etmek için çalışan İkbal Turizm, her geçen gün emin adımlarla büyümeye ve bayi ağını genişletmeye devam etmektedir. Sahip olduğu profesyonel hizmet, uzman kadro ve kaliteli servisin yanında, uygun fiyat avantajları ile kısa sürede hac ve umre turizminde sektörün en önemli isimlerinden olmayı başarmıştır. Değerli misafirlerine her zaman zengin seyahat avantajları sunan İkbal Turizm, tamamen konforunuzu düşünerek düzenlediği direkt uçuş avantajları ile, seyahatlerinizi rahatlığa çeviriyor. Kısacası; sizi huzurla, huzurun başkentine götürüyor.

Ayrıntılar için tıklayınız.

4. Ekonomik Ümre denilince akla gelen ilk firma İkbal

– İkbal Turizm kendi uçak zinciri ile en uygun fiyata uçuş imkanı.

– Mekke’de 800 oda kapasiteli 2 oteli sezon boyu kiralamas ile uygun konaklama imkanı.

– Medine’de 200 oda kapasiteli 1 oteli sezon boyu kiralaması ile uygun konaklama imkanı.

– İkbal Turizm kendine ait catering yemek firması ile kaliteli ve uygun fiyata yemek üretmesi.

– Bireysel umre misafirlerini aracı olmadan kayıt altına alması.

– Umre fiyatlarında bireyselde yapılacak indirimi genele yayarak tek fiyat satma avantajı.

– Herkese uygun fiyata iyi hizmet sunma imkanını avantaja çevirme.

Ayrıntılar için tıklayınız.

5. Ekonomik umre’de dikkat edilmesi gereken hususlar ?

Umre programının ” Neden ekonomik olduğu” muhakkak sorgulanmalı. Nitekim sadece reklam yapmak , yolcu kaydı almak adına uygun fiyat çıkıp irtibat esnasında o programda yer olmadığı bilgisi bi hayli yanıltıcıdır.
Neden uygun sorusuna verilen cevaplar tatmin edici olmalıdır. Hizmet tedariğini kazanma yolu aracısız ve direkt ise az kar yüksek risk ile ekonomik program yapılabilir. Konaklama tesislerinin mesafesi ve standartları ekonomik umrede büyük etkendir. Havayolu firmasının turizm sektöründeki geçmişi varış şehirleri ve aktarma durumu ( Jed-Med pahalı.) (Yanbu daha uygun.) gün sayısı (Aynı fiyata satan iki ayrı şirketin 15 ve 8 gün gibi farkları.)

Ayrıntılar için tıklayınız.

6. SOSYAL SORUMLULUK PROJELERİ

Sadece kar gütme amacı taşımadan her yıl için ayrı bir sosyal projesi uygulayan İkbal Turizm,

Geçmiş yıllarda şehit aileleri için yaptığı programları biliniyordu.

Bu yıl için İkbal şubesi olan her ilden en az 1 okula mescid kampanyası için çalışılıyor.

Ayrıntılar için tıklayınız.

İlandır.

PKK, Irak Ordusunun İlerleyişinde Nerede Yer Alıyor?

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin 25 Eylül’deki “bağımsızlık referandumu” sonrası ısınan bölgede sular durulmuyor. Dimyat`a pirince giderken evdeki bulgurdan olan IKBY Başkanı Barzani’nin istifa kararı, peşmergenin Kerkük operasyonu sonrası çekilmesi, Barzani’nin partisi KDP, Talabani’nin partisi KYB ve en büyük ikinci muhalefet partisi Goran Hareketi’nin birbirlerine girmesi bölgenin gelecekteki durumunu merak ettiriyor.

Biz ise bu gelişmeler ışığında, PKK’nın referandum öncesi ve sonrasındaki ‘safını’ inceleyeceğiz.

Referandum öncesi PKK’ya bağlı bir televizyon kanalına konuşan elebaşlarından Duran Kalkan, “Güney Kürdistan’da referandum tartışmasını bir propaganda olarak öne attılar. Bununla bazı çevreleri etkilemeye çalıştılar. Bize karşı propaganda olsun diye kullanmak istediler” dedi. Terör örgütünün Kandil’deki bir diğer elebaşlarından Mustafa Karasu ise Kuzey Irak Kürt Otonom Bölgesi’nde yapılacak referanduma karşı olduklarını açık ve net biçimde ifade etmişti.

PKK elebaşlarından Duran Kalkan

PKK’nın IKBY’deki referanduma karşı olmasının en büyük nedeni Barzani’nin güçlenmesini engellenmek olarak okundu. Tabi ki de en büyük faktör buydu ancak elebaşlarından Karasu bir açıklamasında “Kürtlerin yüz yıllık bağımsızlık hedefleri gericiliktir” şeklinde tuhaf bir açıklama da yapmıştı. PKK/PYD Suriye’de kontrolü altında bulunan topraklardaki KDP ofislerine saldırı düzenlerken, “bağımsızlık referandumunu” destekleyen gösterilere izin verdiği bilinmektedir. PKK yöneticilerinin açıklamaları referandum karşıtıyken, sahadaki PKK mensuplarının referandumu desteklediği göze çarptı.

Barzani’nin 7 Haziran’da “bağımsızlık referandumu” düzenleneceğini açıklamasının ardından en başta Türkiye, İran ve Irak olmak üzere birçok ülke buna karşı çıktı. Bölgedeki en etkili güçlerin başında olan Rusya Irak’ın bütünlüğünü istiyoruz dese de, 25 Eylül’deki referanduma kadar hep ‘dengeli’ politika izlemeyi sürdürdü. ABD ise Barzani yönetimine “referandumu erteleyin” çağrısı yaptı.

Bu aşamaları çoğumuz bildiğimiz için hızlı geçiyorum. Peki referandumdan sonra ne oldu?

İran, Türkiye ve Irak’ın üçlü görüşmeleri sonucunda Türkiye ve İran, sınırda ayrı ayrı Irak ordusuyla ortak tatbikat yaptı. Hava sahası Erbil yönetimine kapatıldı. Peşmergeye destek geri çekildi. Sınır kapılarının kontrolünün peşmergeden alınıp, Irak ordusuna verileceği, muhatap olarak Bağdat alınacağı söylendi.

16 Ekim’de Irak ordusu Barzani’nin “Kürtlerin Kudüs’üdür” dediği, ‘petrol diyarı’ Kerkük’e harekat düzenledi. IKBY bünyesinde Erbil (KDP) peşmergeleriyle birlikte fiili olarak Süleymaniye’ye (KYB) bağlı peşmergelerin kontrol ettiği kentten ilk olarak KYB’ye bağlı peşmergeler çekildi. Ardından KDP’ye bağlı peşmergelerde IŞİD sonrasında işgal edilen “tartışmalı bölgelerden” bir bir çekilmeye başladı. Barzani yanlısı yetkililer, KYB’nin İran ile anlaşıp ihanet ettiğini savundu.

Harita: AA

Peşmerge ile Irak güvenlik güçlerinin kısa süreli çatışmalarında PKK mensuplarınında peşmerge ile aynı safta Bağdat’a bağlı güçlere karşı çatıştığı gözlemlendi. Küçük bir terörist grubun kameralara yansıdığı kentte, hazırlık yapan ve çatışmalara dahil olacağı söylenen onlarca PKK’lının da arka planda hazırlandığı, peşmergenin çekilmesi sonrası onların da çekildiği belirtildi. Bu akıllarda soru işareti yarattı. Hani PKK Barzani’ye ve bağımsızlık referandumuna karşıydı?

Burada şu soruyu sormamız gerekiyor. Irak ordusunun şu anda kontrolü sağladığı başta ‘İkinci Kandil’ olarak nitelendirilen Sincar ve Kerkük’teki PKK varlığı devam ediyor mu?

Yeni bir cephe açmamak adına terör örgütüyle bire bir çatışmaya girmeyen Irak ordusu ve Haşdi Şabi milisleri Sincar, Kerkük ve Mahmur bölgelerindeki terör varlığına karşı ne yapacak?

Geçtiğimiz hafta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Irak Başbakanı Haydar İbadi ile Ankara’da yaptığı görüşme sonrasında, “Kandil gibi, Sincar gibi, bu bölgelerde PKK’nın bir varlığı söz konusu. Bütün buralarda da bizler her türlü dayanışma içerisinde ortak mücadeleyi sürdürmeye Türkiye olarak varız.” açıklaması yukarıda sorduğumuz soruların Bağdat tarafından kesin olarak -en azından şimdilik- cevapları verilmediğini bizlere gösteriyor.

Irak Başkanı İbadi ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Ankara’da görüştü.

Sincar gibi PKK’nın iki senedir yapılanmasını sürdürdüğü, ‘İkinci Kandil’ denebilecek kadar güçlü olduğu belirtilen bir bölge Irak ordusunun kontrolüne geçti ancak burada hiçbir çatışma yaşanmadı. Bu yerel kaynaklar tarafından şaşkınlıkla karşılandı.

Kerkük harekatından üç gün önce Irak Genelkurmay Başkanı Ganimi’ye “PKK ve YPG’ye veya diğer unsurlara karşı Irak ile ortak bir çalışma yapılacak mı, bu konuda görüşmeleriniz oldu mu?” şeklinde sorulan soruya Ganimi şu şekilde cevap veriyor:

“Evet bu konuda görüşmelerimiz oldu. Yine burada anayasamıza dönmek istiyorum. Anayasaya göre hiç bir ülkeye, hiç bir güce bölgemizde izin vermeyeceğiz. Yani bizim topraklarımızı kullanıp karşı ülkeleri tehdit etme girişimlerine müsade etmeyeceğiz. Aynı zamanda bu tip unsurlara karşı kendi topraklarımızı korumak amacı ile de beraber çalışacağız.”

PKK ile ortak mücadelenin masada olduğu bu açıklamalardan belli ancak mücadelenin zamana bırakıldığı da aşikar. Bağdat yönetiminin tartışmalı bölgelerde tam manasıyla kontrolü sağlaması ve Türkiye ile kara yolunun açılmasıyla PKK ile mücadelenin konuşulabileceği söylenebilir. Fakat tüm bu yaşanan gelişmelerde IKBY’nin yeni liderinin kim olacağı, ABD’nin sessizliğini hangi yönde bozacağı, İran’ın KYB ile ilişkileri ve PKK’nın Süleymaniye’de KYB şemsiyesi altında hareket etmesi PKK’nın ülkede nerede konumlanacağını daha net şekillendirecek.

Türkiye-ABD İlişkilerinde Son Durum: Kriz

İki ülke ilişkileri son dönemde yaşanan vize kriziyle birlikte en gergin dönemini geçiriyor. Genel kanaate göre bu durum kaçınılmaz bir aşamaydı çünkü kamuoyu tarafından ‘vize krizi’ olarak bilinen gelişme aslında takip eden bir sürecin de son merhalesini oluşturuyor.

Gerilimi arttıran gelişmeler ise; ABD’nin Suriye’de PYD’ye ‘Türkiye’ye rağmen’ verdiği askeri ve siyasi destek, 15 Temmuz’un öncesinde ve özellikle de sonrasında Fethullah Gülen’in iade edilmemiş olması, 15 Temmuz akşamı İncirlik Üssü’nden kalkan tanker uçakların alçak uçuş yapan jetlere havada yakıt ikmali yapması, ABD’de tutuklu bulunan İran asıllı Türk iş adamı Rıza Sarraf davasında eski bakan Zafer Çağlayan hakkında tutuklama kararı verilmesi, Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın “ABD’nin İran’a uyguladığı yaptırımları delmek” gerekçesiyle ABD’de tutuklanması, Cumhurbaşkanlığı Koruma Ekibi’nin Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği önünde Erdoğan karşıtı eylem düzenleyen Amerikan vatandaşlarını dövmesi, Türkiye’de tutuklu bulunan ABD’li rahip Andrew Brunson ve ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğu görevlisi Metin Topuz’un FETÖ soruşturması kapsamında tutuklanması olarak sayılabilir.

İlişkilerin gerilemesine sebep olacak gelişmelerin kamuoyuna yansıyan kısmı bu kadar ancak perde arkasında -Halkbank olayında olduğu gibi- daha derin ve temel sebeplerin olduğu da kuvvetle muhtemeldir. Fakat biz Türkiye-ABD gerilimini bildiğimiz sebepler üzerinden analiz etmeye çalışacağız ve komplo teorilerine –akla yatkın ve yüksek ihtimaller dâhilinde olsa bile- yer vermeyeceğiz.

Olayların bu noktaya gelmesinde karşılıklı tutumların sebep olduğu aşikârdır yani ABD, Fethullah Gülen’in iadesini gerçekleştirmiş olsa veya Suriye’de Türkiye’nin çağrısına kulak verip de PYD’ye yüklü miktarda askeri mühimmat yardımında bulunmasa bugün ilişkilerin çok farklı boyutlarda olduğundan söz edebilirdik. Türkiye tarafının ABD ile olan krizde –Washington elçiliği önündeki kavga ve ABD Konsolosluk personelinin tutuklanmasını saymazsak- reaktif bir pozisyonda mevzilendiğini, hamlelerini Washington yönetiminin tavrına göre belirlediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Bunu, ABD tarafından yayınlanan vize kısıtlaması kararının Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı tarafından birebir yayınlanarak adeta bir karşı ve aynı hamle ile ilân edilmesinde net bir şekilde görüyoruz. Türkiye, son dönemde ABD ile yaşanan her krizin ardından sürekli olarak ‘mütekabiliyet’ vurgusu yapıyor. Bunun kararlığını da Erdoğan’ın Obama ve Trump’la yaptığı bire bir görüşmelerdeki vücut dilinde, “Bir papaz sizde var(Fethullah Gülen’i kasıtla), bir papaz da biz de var(Andrew Brunson’ı kasıtla). Verin papazı, alın papazı” ifadelerinde ve söylemlerinde sıkça yer verdiği ‘eski-yeni’ ayrımı üzerinden Türkiye’nin bölgesel aktörlüğünü ve egemenliğini vurgulamasında görüyoruz.

PYD peçi takan ABD askerleri.

İlişkilerin geldiği noktada ikili ilişkiler ve liderlerin karakteristik özellikleri –Erdoğan, hafta içinde B.Ecevit ve B.Clinton görüşmesine atıfla ‘eski Türkiye’ye gönderme yaptı’- kadar sistemsel değişimler de önemli bir etken olarak karşımıza çıkmaktadır. Öncelikle; Obama yönetiminin Suriye İç Savaşı’nda beklenen müdahaleden kaçınması ve bir anlamda ‘bekle-gör’ politikası takip etmesi Ortadoğu denkleminde ABD’yi Rusya, İran ve Türkiye’nin ardından dördüncü etki merkezi haline getirdi. Rusya, özelikle de İran ve Türkiye askeri kapasiteleri ile birlikte sahada olmaya özellikle gayret ederken ABD ise proxy war(vekâlet savaşı) yöntemini tercih etti ve Türkiye’nin tüm itirazlarına ve uyarılarına rağmen PYD’yi öne sürmek istedi. Türkiye gelinen noktada Rusya -15 Temmuz sonrasında- ve İran’la –Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin yaptığı bağımsızlık referandumundan sonra- ittifaka yöneldi ve Astana Süreci’yle birlikte ‘sahada olan masada olur’ diyerek ABD’yi masanın dışında bıraktı. Bu durum daha çok ABD’nin Obama döneminde başlayan ve Trump’la zirveye çıkan ‘izolasyonist’ politikalarının bir sonucudur. Trump’ın, ‘Make America Great Again’ (Amerika’yı Yeniden Harika Yap) demesi ve Meksika sınırına duvar örmekten bahsetmesi aslında ABD’nin içe dönük politikalarının bir yansımasıydı. Trump, Kuzey Kore lideri Kim Jong-Un ile ‘roket adam’ tartışması yaşarken Türkiye-Rusya-İran ve Türkiye-İran-Irak arasında askeri ve ekonomik işbirliğini içeren görüşmeler yapılıyordu. Buna ilâveten sistemsel değişimlerden faydalanan İran’ın da ABD ile başının dertte olduğunu söylersek –Trump’ın İran’la nükleer anlaşmayı bozmak için adımlar atması- yaşanan krizde Türkiye’den çok ABD’nin rolü olduğunu vurgulamış oluruz.

İkinci olarak Türkiye ve Rusya arasında İdlib üzerine varılan mutabakatın ardından başlayan ve bunun devamında Afrin’e yönelik yapılması beklenen bir askeri operasyon ABD’nin bölgeden çekilirken kolay yönlendirilebilir olacağı için oluşturmaya çalıştığı PYD koridorunu tehlikeye atıyor, bunun getirmiş olduğu bir agresiflik de var.

Üçüncü olarak ise Türkiye’nin bölgesel aktör olmaktan öteye gitmek adına yaptığı hamlelerin bir geri dönüşü olarak görebiliriz. Ekim başında Türkiye’ye gelen Venezüella Devlet Başkanı Nicolas Maduro, yaptığı konuşmada, “Türkiye’ye geldik çünkü Türkiye’ye inanıyoruz. Yeni bir gücün doğduğunu biliyoruz” sözlerinden ve Türkiye’nin ABD destekli Suudi Bloku’nun -aslında burada da ABD’nin bir ‘vekâlet savaşı’ var- karşısında durmak kaydıyla Katar yaptırımlarını tanımayarak, İran’la birlikte hareket etmesi yeni bir gücün doğuşuna şahitlik ettiğimizi gösteriyor, çekilen sancı adeta bunun bir göstergesi.

Dördüncü olarak vize krizinin aktörlerinden ABD’nin Ankara eski Büyükelçisi John Bass, giderayak yaptığı bir açıklamada, “Dokuz buçuk aydır Türkiye’de terör saldırısı yaşanmıyor. Bu DEAŞ vazgeçtiği için değil, hükümetlerimizin işbirliğinin sonucu” diye nereye çekseniz oraya gidecek bir açıklama yaptı ve bu sözlerden bir hafta sonra Mersin’de polis servisinin geçişi sırasında bombalı saldırı oldu. Daha önemli gelişme ise Türkiye’nin yumuşak ve sert gücünü birleştirmeye çalıştığı Somali’de ülke tarihinin en kanlı terör saldırısı yapıldı ve Somalili bir istihbaratçının ifadelerine göre asıl hedef ise 30 Eylül’de hizmete giren Türk üssüydü.

En nihayetinde Türkiye-ABD gerilimi liderlerin kişisel özellikleri, bölgesel ve küresel gelişmeler de dâhil olmak üzere çok etkenli bir süreci barındırıyor. Ancak olayları analiz edebildiğimiz kadarıyla şunu söyleyebiliriz ki yaşanan krizde ABD’nin değişen dünya düzenine ayak diremesi veya ayak uyduramaması önemli bir paya sahip. PYD’yi desteklerken, Fethullah Gülen’i iade etmeye yanaşmazken Türkiye’den ne derece bir ‘stratejik ortaklık’ yapması bekleniyor, anlamak mümkün değil. Türkiye tarafından hayati derecede önemsenen meseleler karşısında ABD’nin takındığı ‘tek kutuplu dünya’ tavrı sistemsel ve bölgesel olarak karşılık bulmuyor, bulamaz. Artık çok kutuplu ve çok ittifaklı bir sistem var, yani Türkiye NATO’nun en önemli üyelerinden biriyken Rusya’dan S-400 satın alabilir ve hatta beraber askeri harekât düzenleyebilir. ABD’nin bunun artık farkına varması ve sistemin gereklerini yerine getirmesi gerekiyor.

Mücahid Keskinoğlu

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Kaynaklar: Dışişleri Bakanlığı, Anadolu Ajansı, Sputnik Türkiye

Kazakistan da Latin Alfabesine Geçiyor

Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamada Rusça’nın da yazımında kullanılan Kiril alfabesinden Latin alfabesine geçeceklerini açıkladı. Nazarbayev, bu yolla Rusya’dan bağımsız olduklarının altını çizeceklerini belirtti. Son 100 sene içinde üç kere alfabe değişikliği yapan Kazakistan tekrar Latin alfabesine dönüyor.
Türkiye’de Başkanlık Sistemi için referandum konuşulurken Başkanlık sisteminden Parlamenter sisteme geçiş yapılacağını kararlaştıran Kazakistan’dan bu seferde Türkiye’de 29 Ekim coşkusu yaşanırken ve bu bayramın temsil ettiği yenilikler tartışılırken Kazakistan’dan böyle kararlar duymak ilginç oldu gerçekten. Tabi bu uzun zamandır düşünülen bir şeydi ama şimdi neticelendi.

Türki dillerden olan Kazakça’nın yazımında 1920’lere kadar Arapça alfabe kullanıyordu. Daha sonra Sovyetler Birliği’nin kararıyla 1940’lara Latin alfabesi kullanıldı. Daha sonra ise Kiril alfabesine geçildi. Halihazırda 42 sembolden oluşan Kiril alfabesi klavyelerdeki tüm tuşların, numaralar dahil, semboller için kullanılmasına neden oluyor. Bu durum özellikle dijital aletlerde elverişsiz oluyor. Önerilen Latin alfabesine sahip klayelerde apostrof kullanımıyla harfleri değiştirebilmek mümkün olacak.

Bakalım Kazakistan’ın dörtte birini oluşturan ve ülkenin kuzeyinde yoğunlaşan Rus nüfusun tepkileri nasıl olacak ve dolayısıyla Rusya’nın.

Türki dilleri konuşan Türkiye, KKTC, Azerbaycan, Türkmenistan ve Özbekistan da Latin alfabesine geçiş yapan ülkelerdendi. Kazakistan’ın da aramıza katılmasıyla Türk devletlerinden Latin alfabesi kullanmayan sadece Kırgızistan kalmış oldu.

Soğuk savaşın bitmesiyle beraber Latin alfabesinin Kiril alfabesine karşı olan üstünlüğü artık daha da güçlendi. Bunda en büyük etken kuşkusuz Sovyetler Birliği’nin dağıtılması oldu.

Bu durum bizlere güç çekişmesi yaşayan kutuplardan birinin zayıf düşmesi halinin alfabe kullanımı üzerinde de etkili olduğunu gösteriyor.

Bu örneklerden yola çıkarak acaba Sovyetler Birliğine yaptığını Çin’e de yapmaya çalışan batının, bunu başarması halinde Uzak doğu alfabelerinin durumu ne olabilir diye düşünmeden edemiyorum. Hali hazırda her Güney Koreli gencin eğitim sistemi yüzünden kendi ismine ek olarak İngilizce bir isim, dolayısıyla Latin harfleriyle uyumlu bir kimlik edindiğini düşünürsek, bu yönde bir endişe yersiz olamaz.

Görünen o ki, ilk gelişen toplumların hem eski hemde gelişme aşamasında sahip oldukları ahlaki kültürel edebi değerleri, küreselleşmeyle birlikte bütün dünya üzerindeki yerel gelenekleri, dilleri, alfabeleri, inançları yıkıp geçiyor. Maalesef bunun önünde hiçbir güç duramıyor.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Adım Adım ‘Muhtemel’ Münbiç Operasyonu

Bölgemizde yaşanan siyasi ve askeri operasyonların ortak amacı yüzlerce yıllık fay hatlarını yerle yeksan edip ortaya yeni ve suni ‘devletçikler’ çıkarma gayretindedir. Bu husus bölgesel komşu devletleri etkilediği kadar o coğrafyada yaşayan bölge halkını da derinden etkilemektedir. Sözünü ettiğimiz derin güçlerin mezhepsel çatışmalar sonucu ortaya çıkarmak istediği devletçikler binlerce yıllık tarihsel bağları olan devletlerin kısa ve orta vadede dış politikalarını değiştirmeye itmiştir. Bu hususla birlikte binlerce yıllık ortak tarihi olan devletlerin dostlukları zaman zaman hezeyana uğramış zaman zaman da ortak ulusal çıkarlar sonucu tekrar pekişmesi söz konusu olmuştur.

Sözünü ettiğim fay hatlarının kırılması, bölgesel iki büyük devlet Türkiye ve İran eksenli gelişmektedir. Uluslararası camia İran’ın Haşdi Şabi milisleri üzerinden bölgede mezhepçilik üzerinden etnik katliamların gerçekleştirdiği tezini önümüze koymaktadır. Söz konusu bu devletlerin haksız olmadıklarının kanısındayım. Fakat sözü geçen uluslararası devletlerin tabiri caizse kıllarını bile kıpırdatmamaları bölgede yaşanan katliama adeta üç maymun oynadıklarını açık bir işaretidir. Diğer taraftan Türkiye’nin Ortadoğu coğrafyasında yaşanan kirli oyunları bertaraf etme konusundaki kararlı tutumu ve yaptırımları gerek Suriye’de gerekse Irak’ta mezhepsel açıdan barış tohumlarının ekildiğini göstergesidir.

Türk devleti Fırat Kalkanı operasyonu ile Azez – Cerablus ve El Bab bölgelerini Daeş terör örgütünden temizlemiş ve buralara Suriye halkının tekrar yerleşmesini sağlamıştır. Bu bölgelere hastane, okul ve PTT gibi diğer kamu kuruluşlarını organize ederek halkın ihtiyaç ve isteklerine karşılık vermiştir. Öyle ki Daha önceki yazılarımızda bahsettiğimiz gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin Fırat Kalkanı operasyonu ne ilk ve ne de son operasyon olacağını, bölgede örnek temsil edeceğini belirtmiştik.

Cerablus PTT şubesi

Muhtemel ‘Adım adım Münbiç operasyonu’ dediğim hususta tam buradan kaynaklanmaktadır. Uzun süredir sessizliğe bürünen Münbiç konusu aslında İdliB operasyonu ile tamamen öyle olmadığının bir işaretidir. Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Fırat Kalkanı harekatının ana tezi terörden arındırılmış bölgenin 5000 kilometre kare alandan oluşacağını her defasında savunmaktadır. Fırat Kalkanı harekatı 2000 kilometre kare alanda tamamlanmış gibi görünse de operasyonlarımız farklı isimler adı altında devam edecek olup; İdliB, Afrin ve Münbiç gibi alanlar ile birlikte 5000 km kareyi tamamlamış olacağız. Türkiye’nin Suriye politikasında birçok stratejisi değişmiş fakat değişmeyen tek husus ‘kırmızı çizgimiz’ dediğimiz Fırat nehrinin batısı yani Münbiç bölgesidir. PYD/PKK terör örgütünün ABD’nin desteğiyle genişleme imkanı bulmuştur. Bu husus ile Türkiye’nin amaç ve hedefleri sapmamıştır aksine operasyonel önceliği değişmiştir. Öngörüyorum ki muhtemel ‘adım adım Münbiç’ operasyonuna hep birlikte şahit olacağız.

Münbiç için öncelik Afrin’in temizlemekten geçeceğinin kanaatindeyim. Daha basit şekilde izah edecek olursak Suriye haritasını gözler önüne getirelim:

İlk adım PYD/PKK terör örgütünün hakimiyeti altında bulunan Afrin ve Münbiç toprakları arasında tampon oluşturmuş El Bab-Cerablus bölgesinin tam güvenini sağlamak,

ikinci adım, İdlip operasyonu ile İdlip bölgesi içindeki ayrılıkçı sivri grupların temizlenmesi ve tam hakimiyeti sağlamak

ve üçüncü adım Afrin operasyonu…

Evet İdlip operasyonun sonucunda Afrin’e yöneleceğimizden hiç kuşkum yoktur. Tekrar Suriye haritasını ele alacak olursak doğuda El Bab güneyde temizlenmiş sağlam bir İdlip ve Kuzeyde Türkiye toprakları arasına sıkışmış PYD/PKK terör örgütünün kontrolündeki Afrin toprakları. Tam manasıyla ‘Turan taktiği’ ile kuşatılmış bir bölgede bu saatten sonra teröristlerin barınması söz konusu bile değil. Başarıyla sonuçlandıracağımız bütün bu operasyonları ve amaçlarını toplayacak olduğumuzda ; TSK/ÖSO hakimiyetindeki El Bab, İdlip, Afrin kıskacı ile nihai hedefin ‘kırmızı çizgimiz’ olan PYD/PKK terör örgütünün diğer kontrol altında tuttuğu Münbiç bölgesine operasyonumuzun başlayacağını öngörmekteyim.

Önemli diğer bir husus ise muhtemel ‘adım adım Münbiç’ operasyonuna yönelirken, belirlediğimiz Rusya ve İran’ın stratejik müttefikliğine ne kadar güveneceğimiz olmalı. Rusya ile Suriye’de birtakım operasyonlar gerçekleştiriyor olsak da terör örgütü PKK’nın Suriye kolu durumunda olan PYD’nin henüz Rusya tarafından terör örgütü kabul edilmemiş olması tam anlamıyla ‘taze’ müttefikliğimize zarar vermektedir. Öte yandan İran’ın haşdi şabi milisleri bölgede yayılmacı politikalar izleyerek Pkk/Pyd, Daeş gibi terör örgütlerinin ardından uzun vadede Türkiye Cumhuriyeti devletine tehdit oluşturabileceğini unutmamalıyız. Bugün, Türk devletinin bölge politikaları İran kadar aktif görünmüyor olsa da uzun vadede bugün ‘sessiz ve derinden’ yürütülen Ortadoğu politikasının meyvesini almış olacağımızdan şüphem yoktur. Devletin bekası için; terörle mücadele, ikili devlet ilişkileri ve uluslararası camia da Türk devleti gerekli imkan, kabiliyet ve tecrübeye son derece hakimdir. Bizler aziz Türk devletinin büyüklüğünü ve bölgesel güç olduğunu göz ardı etmemeliyiz.

Kuzey Irak’taki PKK Kamplarının Haritası ve Kokozer Dağı

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’taki operasyonları sürüyor.

4 askerin şehit olması sonrasında başlayan Kuzey Irak’taki Zap bölgesine yönelik operasyonlar hız kesmeden devam ediyor. Türk askerinin karadan, savaş uçakları ve insansız hava araçlarının havadan destek verdiği operasyonlarda 50’den fazla teröristin etkisiz hale getirildiği bildirildi.

TSK, 2008’den bu yana ilk kez Kuzey Irak’a operasyon düzelendi. Irak güvenlik güçlerinin Kerkük’e düzenlediği harekat ile aynı tarihte (16 Ekim gecesi) başlayan operasyonda Bolu Komando Tugayı’na bağlı TİM’ler görev alıyor.

Kokozer Dağı’na Türk bayrağı dikildi

Zap operasyonu kapsamında teröristlerden temizlenen Kokozer Dağı’na Türk bayrağı dikildi. Güvenlik uzmanı Abdullah Ağar, operasyonun çok zor şartlar altında düzenlendiğini belirterek, “İlk gün 87 el yapımı patlayıcının (EYP) imha edildi. Bayrağın dikildiği güne kadar bu sayı 500’ü buldu.” ifadelerini kullandı.

Kuzey Irak’taki PKK Kampları

Nurs Studies adlı grubun yayınladığı haritaya göre Kuzey Irak’taki PKK kampları, Türk askerinin giriş yaptığı (Zap bölgesi-Kokozer Dağı) alan ve hangi bölgenin kimin kontrolünde olduğu gösterilmiş.

Kuzey Irak’taki PKK kampları ve Kokozer Dağı

Kaynak: StratejikOrtak.com

https://stratejikortak.com/2017/10/kiyam-hareketi.html