Tek Çatı: PKK-PYD-PJAK–Peşmerge

PKK-PYD-PJAK-Peşmerge ‘Aynı Yolun Yolcusu’

“Düşmanlarınızla oturup kalkan, sizin dostunuz olamaz.” Makaleme Şadi Şirazi hazretlerinin bu güzel sözüyle başlamak istiyorum. Neredeyse 800 yıllık bir sözün günümüze ışık tutması Şadi Şirazi Hz. Hak inancı İslam dinini rehber edinmiş olmasından kaynaklanır. Bu güzide cümlenin farkına; okuyup, düşünüp ve neticelendirdikten sonra bugün ne anlam taşıdığı dost saydığımız müttefik ülkelerin ‘tutarsızlıkları’ sonucuna varıyoruz.

1950’lerde dost, 2000’li yılların başında müttefik ve günümüzde kendini adeta Türkiye’ye düşman ilan ettirecek seviye gelen Amerika Birleşik Devletlerinin amaç ve hedefleri ‘tutarsızlıklar’ içindedir. 1950’de dost olarak gördüğümüz ABD ile birlikte Kore savaşında komünist ittifakına karşı mücadele vererek, neticesinde NATO bünyesine kabul edilmiştik.. Yine aynı dost tarafından 27 Mayıs ,12 Eylül ve 28 Şubat post modern darbe ile ilişiği anlaşılıp iki ülke arasında güvensizlik ortamı oluşturmuştur. Yine tesadüftür ki 1960 darbesi ile ülkemizi zor duruma düşüren o günün konjonktürü ile iyi ilişkiler yürüttüğümüz dost devlet tarafından 1978’de PKK terör örgütünün kurulmasına dolaylı yoldan destek vermiştir. Bugün PKK terör örgütünün kullandığı ABD ve Rus yapımı silahlar bunun en net belirtisidir.

Bölgenin huzur ve güvenliğini yıllarca tehlikeye atacak, büyük planın küçük bir parçası olacak PKK’nın kuruluş aşaması sessiz bir şekilde yürütülmesi gerekiyordu, bunun için en ideal zaman 1980 yılıydı. Soğuk savaş sonrası dünya iki kutuplu bir eksene girerek batıdan kapitalizm, kuzeyden ve doğudan komünizm akımı arasında sıkışmış Türkiye için yaratılacak yeni kaosun adı sağ-sol çatışmasıydı. Bu çatışma ile ülkede yaratılan otorite eksikliği PKK’nın kuruluşuna doğrudan etki göstermiştir.

Türkiye Cumhuriyeti 1960 darbesi ile dönemin Başbakanı ve kurmaylarının idam edilmesine göz yumduğu gibi, 1980 darbesi ile de PKK’nın kurulmasına da göz yummuştur. Bu gibi büyük planların öncesinde Türkiye önce ekonomik darboğaza sokulur, ardından planın büyük parçası devreye sokulur. Türkiye adeta darbe illetleri sonucunda ‘burnunun ucunu’ göremez hale getirilmiştir. 12 Eylül 1980 darbesi ile Türkiye sonu görülemeyen karanlık bir tünelin içine girdiğinin farkında bile değildi.  Söz konusu bu darbe ile terörist başı Abdullah Öcalan önderliğinde PKK’nın kuruluş aşaması tamamlanmıştır. Terörist başının önderliğinde sansasyonel eylemler gerçekleştiren PKK gerek Türk halkına gerekse bölgede ağırlıklı olarak yaşayan Kürt halkına işkenceler yapıyor, mallarını gasp ediyor, canlarını hiçe sayıyordu.

Tekrar geçmişe dönecek olursak 1960 anayasası sonucunda refah bir toplumsal ve siyasal zemin oluşturulmuştu. Böylelikle aşırı sol uç grupların ülke içinde siyasi örgütlenmelerin dolaylı yoldan önünün açılmasına sebep olmuştur. Bu durum 1980 darbesine dek sürmüştür. Kenan Evren komutasındaki darbeciler doğu bölgelerde yaşayan Kürt vatandaşlarına yoğun baskılar uygulamak suretiyle onları göçe ya da isyana teşvik etmiş ve sonucunda PKK’ya katılım hızlanmıştır. Ülkenin huzur ve güvenliğini, kaybolan otoritenin yeniden tesis edilmesi için yönetime el koyan darbeciler adeta PKK terör örgütünün ekmeğine yağ sürmekteydi. Bu dönmelerde Suriye’nin başkenti Şam’a geçen terörist başı Abdullah Öcalan kurmuş olduğu örgütü buradan yönetmekteydi.

80’li yılların sonlarında bir PKK terör örgütü kampı

Kuruluş felsefesi Kürt halkının haklarını savunmak, sözde büyük ‘Kürdistan’ devletini kurma fikrini coğrafi olarak dört bölgesel devletten toprak almak suretiyle tamamlama gayretindedir. Bu topraklar Türkiye’nin güney ve doğu illerinden başlayarak, İran’ın batısı Suriye ve Irak’ın kuzeyi olarak benimsemekteydi. Nitekim bu durum çerçevesinde 1981 yılında örgüt, Şam’da büyük bir toplantı gerçekleştirerek Kuzey Irak ayağını Hafız Esad’ın desteğiyle Kürdistan Demokrat Partiye yani Mesud Barzani’ye vermiştir. Barzanin kurduğu Peşmerge güçlerinin içinde çalışmalarını yürüten PKK’lı militanlar kuzey Irak’ta; Kandil, Zap, Avaşin kamplarında hakimiyet sağlayarak Peşmerge güçleri ile bölgeyi yönetmekteydi. PKK ve Peşmerge güçlerinin işbirliği son derece açık ve net iken, bu bölgede emperyalist güçlerin PKK’yı sözde terör örgütü ilan ederken aynı hassasiyeti Peşmerge güçlerine karşı göstermemekteler. Bu durum uluslararası sivil toplum kuruluşlarının PKK’nın terör örgütü olarak kabul ederken Peşmerge’nin meşruiyetini kabul görmesine sebep olmuştur. Nitekim ki Mesud Barzani önderliğindeki Peşmerge güçleri ile PKK aynı amaç uğruna silahlı mücadele verdiği aşikar olup ‘aynı yolun’ yolcusudur. Türkiye ayağını oluşturan terör örgütü PKK, Kuzey Irak ayağını oluşturan KDP-Peşmerge güçlerinin Suriye ayağını kim ya da kimler oluşturmaktaydı?

Mesud Barzani ve Abdullah Öcalan

2003 yılında ABD‘nin desteğiyle resmiyet kazanan Peşmerge güçleri ile aynı yılda kurulan PYD, terör örgütünün Suriye kanadını oluşturmaktadır. Daha sonralardan kurulan YPG, bu örgütün çatısı altına girmiştir. Batılı güçler Suriye kanadını oluşturan eli kanlı teröristlere SDG ( Suriye Demokratik Güçleri) ismini vererek teröristleri uluslararası toplumlarda özgürlük savaşçıları algısı oluşturulmasını sağlamıştır. Bilinçli bir şekilde Daeş terör örgütünün kurulmasını sağlayan ve kuzey Suriye’de yayılmasına göz yuman batı hegemonyası PYD ile ortak operasyonlar gerçekleştirerek Daeş’ten alınan bölgelerin PKK/PYD terör örgütünün kontrolüne vermek suretiyle, amaçladıkları büyük planın bir diğer parçasını tamamlama gayretinde. Bu durum PKK’nın Suriye kolu PYD terör örgütüne meşruiyet kazandırma çalışmalarından başka bir şey değildir.

İran kanadı Pjak’ın ise ; PKK,Peşmerge ve PYD terör örgütlerine nazaran biraz daha geri planda kalmasının nedeni 2007 yılında kurulmuş yeni sayılabilecek oluşum olmasıdır. Ön görüyorum ki PKK/PYD terör örgütlerinin üzerlerinde baskıyı kırdıkları anda Pjak’ın daha aktif olmasını sağlama gayretine gireceklerdir. Fakat sözde Kürdistan devletini kurma fikriyatını Eylül 2017’de yaptığı bağımsızlık referandumu ile ilk kez fiile döken Mesud Barzani, Türkiye,İran ve Irak merkezi yönetiminin izolasyonuna uğrayarak sonu hüsran ile biten bağımsızlık kararından vazgeçmiştir. Yaptığı bu hatanın bedelini Türkiye olarak Ankara hükümeti tavrını net bir şekilde belirterek, gerekli adımları atmış ve atmaya da devam etmektedir.

ABD, alenen terör örgütü PYD’yi destekliyor

Aziz Türkiye Cumhuriyeti, alınan bağımsızlık kararının ardından kuzey Irak’ta bulunan Kandil, Zap ve Avaşin dağlarındaki kampları yerle bir etmiştir. Öte yandan Şırnak bestler-dereler kırsalında PKK’nın yönetim kadrosunda bulunan iki üst düzey terörist daha öldürülmüştür. Öyle ki alışılmadık bir durumun olduğu aşikar, kısa zaman içinde yönetici üst düzey PKK’lıların öldürülmesi gelecek adına güzel adımların sinyallerini vermektedir… Suriye’de yüce Türk ordusunun Daeş’e karşı attığı adımlar ortadadır, aynı gövde gösterisi Afrin’e düzenleyeceğimiz operasyon ile PYD terör örgütüne de gösterilmeye başlanacaktır.

Artık Türkiye, sınırları etrafında dönebilen kirli oyunları görme konusunda tecrübe kazanarak bunları bertaraf edecek güce ulaşmıştır. Darbeler ile uyutulan devletimiz, 15 Temmuz darbe girişimine engel olarak neler kazandığını uzun vadede mükafatını alacaktır. Devlet bekası her şeyden üstün tutulması gerektiği gibi bu uğurda mücadeleden asla taviz verilmemesi de gerekir. Bundan dolayı iç ve dış mihrakların kirli oyunlarını boza boza, istikbalimiz ve istiklalimiz için giriştiğimiz bu mücadeleleri inşallah zaferle sonuçlandıracağız, bu husustan kimsenin şüphesi olmasın.

Zimbabve’de Emperyalizmin Yeni Zaferi

Bir zamanlar Güney Afrika’da Rodezya diye bir ülke vardı. Bu ülkenin sınırları günümüzde 3 ülkenin bulunduğu sınırları kapsıyordu. Bunlar Zambiya(Kuzey Rodezya), Zimbabve(Güney Rodezya) ve Malavi(Doğu Rodezya) idi.

Afrika talanı(1870-1914) sırasında Rodezya toprakları 1888 yılında İngilizlerce sömürgeleştirilmiş, ismi de bölgenin kaşifi Cecil Rhodes’in adına isimlendirilmiştir. 1953’te Birleşik Krallığa bağlı federal bir bölge haline gelmiş ve 1964 yılındaysa Kuzey Rodezya topraklarına bağımsızlıkları verilmiş ve bu topraklar üzerinde Malavi ve Zambiya diye 2 yeni bağımsız devlet kurulmuştur. Bunun üzerine Rodezya ismi sadece Güney Rodezya’yı tanımlayan bir hal almıştır.

Cecil Rhodes ve Afrika’nın Sömürgeleştirilmesini Anlatan Bir Çizim.

Güney Rodezya’da ise 1965 senesinde bir beyaz olan İan Smith önderliğinde Rodezya Cumhuriyeti kurulmuştur. Tıpkı Güney Afrika Cumhuriyeti gibi Beyaz azınlık tarafından yönetilen sözde cumhuriyetin başkanı Smith’in söylediğine göre daha en az bin sene beyaz azınlık yönetiminde kalacaktır. Ama öyle olmaz.

Neyse ki İngiltere ve ABD tarafından tanınmayan bu yönetim yalnız kalır ve Smith’in devleti 1979 yılında tekrar Birleşik Krallık hükmüne geçer.  Ardından seçimlere gidilir ve 1980’de yapılan seçimleri bir siyah olan Robert Mugabe kazanmıştır, ardından Güney Rodezya toprakları artık Zimbabve adını almıştır.

Önce başbakan, sonra sistemin değişmesiyle devlet başkanı olan Mugabe 1980’den kasım 2017’ye değin bu görevi sürdürmekteydi. Fakat askeri darbe sonucu maalesef bu görevi son buldu.

Mugabe, 1980 öncesinde Rodezya’nın beyaz azınlık iktidarına karşı gerilla mücadelesi yürütüyordu. Kendisi bu yüzden aşırı derecede beyaz ırk düşmanı bir kişilikti. O ayrıca 70’li yılların en popüler siyahi özgürlük savaşçısıydı.

Rodezya Bayrağı

Hayatı boyunca sürdürdüğü önce silahlı sonra siyasi bu mücadele onu beyaz ırk karşıtı siyahlar nezdinde bir kahraman ve bir sembol haline getirdi. Halende hayatını tehlikeye atarak girdiği bu yolla bizlere ilham kaynağı olmayı sürdürüyor ve sürdürecektir de. Sadece topraklarını geri almak için ve işgalcilere bir dur demek için, komünist devletlerden zar zor elde ettikleri silahlarla, daha donanımlı ve Güney Afrika Cumhuriyetinin Apartheid rejimince desteklenen beyaz askerlerle çarpışıyor ve bizlere cesaretin ne olduğunu gösteriyorlardı.

Onun yönetimindeki Zimbabve halen sürmekte olan ağır ekonomik yaptırımlara maruz kaldı ve bu yüzden dünyanın en fakir ülkesi oldu. Batı önderliğindeki bu ağır ambargoların sebebi ise Mugabe’nin 2 milyon beyazın topraklarına el koyup, o toprakları siyahlara dağıtmasıydı. O dönem 2 milyon beyaz(o dönem ki nüfusun çeyreğine yakın) yaşıyordu Zimbabve’de ve hepsinin de önceki yönetimler sayesinde elde ettikleri toprakları vardı. Bu topraklar ellerinden alındığında hemen hemen hepsi Zimbabve’den kaçmaya başladılar. Çünkü burada yeni güç siyahlardı.

Beyaz egemenliğin son bulmasıyla hem beyazlar ülkeden kaçmaya başladı hemde siyahların nüfus artış hızı hızla yükseldi. Mugabe iktidarında ülkenin nüfusu 2 milyon beyazın kaçmasına rağmen 2 kat arttı ve 2016 yılında 16 milyonu geçti.

Batılı devletler anti demokratik ve sosyalist olarak nitelendirdikleri Zimbabve’den beyazlara mülklerinin geri verilmesini istiyorlardı. Halbuki o mülklerde zamanında kendilerinin el koyması sonucu beyazların eline geçmişti. Şimdiyse kendi yaptıklarını başkası yapıyor diye ambargo uygulayıp bir ülkeyi dünyanın en fakir ülkesi haline getiriyorlar.

Ambargonun kimi dönemlerinde enflasyon oranları yüzde bir trilyon gidi devasa oranlarda seyrediyordu ve Zimbabve bu enflasyon oranıyla, birinci dünya savaşından çıkmış Macaristan’ın büyük buhrandaki enflasyon rekorunu kırmış oluyordu. Büyük buhran yılları bile şuan ki Zimbabve’den daha iyiydi yani. Fakat liberal dünya yine utanmadan bu fakirlikten kendi ambargosunu değil Mugabe’yi sorumlu tutuyor. Onu devamlı yolsuzluk yapmakla suçluyorlar. Haklılık payları da var elbet ama bu onların suçlarını örtemez.

Anlamı Afrika dilinde “Taş evler” olan Zimbabve, benim gözümde Güney Afrika’nın Küba’sıdır. Tıpkı Küba’nın liberalizmin kalesinin hemen karşısında kukla yönetime karşı devrim yapması gibi Zimbabve’de Güney Afrika Cumhuriyetindeki Apartheid rejiminin hemen yanında yine o rejimin işbirlikçisi apartheid rejimine karşı bir devrim gerçekleştirdi. Tıpkı Küba gibi çok acımasız ambargoya tabi tutuldular. Ama yine Küba gibi büyük istatistiksel başarılar elde ettiler. Mugabe yönetimindeki Zimbabve’de ortalama yaşam beklentisi, uzun ömürlü beyazların akın akın ülkeden kaçmasına rağmen ellilerden altmışlara çıkmış, yetersiz beslenen çocukların %30’lara varan oranı beyazların çocukları gitmesine rağmen %13’e ve çocuk ölüm oranı da bin doğumda 90’dan yine beyazların çocuklarına rağmen 40’a düşmüştür mesela, hemde böylesine bir ambargoya rağmen. İşte sosyalizmin bir mucizesi daha burada gözümüze çarpıyor.

Şimdi bir askeri darbe oldu ve artık 37 yıllık Mugabe dönemi bitiyor. Benim aklımda merak ettiğim ve takip edeceğim şu sorular var;

Bakalım batı ambargoyu artık kaldıracak mı?

Bakalım yeni yönetimler mülkleri tekrar beyazlara dağıtacak mı ve dağıtırlarsa beyaz göçü tersine dönecek mi?

Bakalım Etiyopya’nın eski Komünist lideri Mengistu Haile Mariam Sürgünde bulunduğu bu ülkeden sınır dışı edilip Etiyopya’ya iade edilecek mi? (şahsen en çokta bunu merak ediyorum)

Bakalım yeni yöneticiler Mugabe’nin çizgisine yakın bir noktada mı ilerleyecek?

Hep birlikte göreceğiz.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

NATO’da “Düşman Tablosu” Krizi

Türkiye-NATO Krizi… Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ak Parti Genel Merkezinde cuma günü düzenlenen Genişletilmiş İl Başkanları toplantısında 8-17 Kasım tarihleri arasında Norveç’te icra edilen bir NATO tatbikatında Atatürk’ün ve kendisinin resminin hedefe konduğunu söylemişti.

Yaşanan bu gelişmenin ardından Türkiye, NATO tatbikatından askerlerini çekmiş ve NATO’yu sert bir dille eleştirmişti. Ardından Norveç Savunma Bakanlığı resmi sitesinden bir özür mesajı yayınlanarak yaşanan hadisenin NATO’nun politikasını yansıtmadığı, olayın geçici olarak istihdam edilen bir personelden kaynaklandığı açıklandı. Yapılan açıklamada NATO-Türkiye işbirliğine verilen öneme dikkat çekildi.

Yaşanan bu diplomatik skandal ile alakalı gelişmeleri ve ayrıntılarını sizler için haberimizde derlerdik.

Erdoğan:”Böyle Bir İttifak Olamaz”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Dün Norveç’te  bir durum oldu. Norveç’te düşman tablosu diye bir tablo koymuşlar. Bu tabloda Atatürk’ün resmi ve bir tarafta da şahsımın ismi var. Hedefte bunlar.” sözleriyle yaşanan olayı kamuoyu ile paylaştıktan sonra sözlerine şöyle devam etmişti:

“Bu haber gelince Genelkurmay Başkanımız ve AB’den sorumlu Bakanımız, onlar da Kanada yolundaydı, bizi aradılar. ‘Böyle böyle bir durum var. Bu tatbikat da NATO tatbikatı. 40 tane askerimiz var, biz şimdi bu askerimizi çekme kararı verdik, çekiyoruz.’ dediler. Dedik ki ‘Tabii, hiç durmayın hemen. Velev ki o hedefler kaldırılsa dahi 40 askerimizi süratle oradan çekin. Böyle bir ittifak olamaz, böyle bir müttefiklik olamaz.”

Norveç Savunma Bakanlığı’dan Açıklama

Norveç Savunma Bakanlığının internet sitesinde konuya ilişkin yazılı  açıklama yapan Norveç Savunma Bakanı Frank Bakke-Jensen, “Norveç’in Stavanger kentindeki Müşterek Harp Merkezi’nde  gerçekleştirilen NATO tatbikatı sırasında kullanılan kapalı devre mesaj  sisteminde bir mesaj yayımlanmıştır. Bu mesaj sadece tatbikat dönemi için  istihdam edilen bir Norveç vatandaşı tarafından yazılmıştır. ” ifadelerini  kullandı.

Norveç vatandaşı tarafından yazılan mesajın kesinlikle Norveç’in görüş  ve politikalarını yansıtmadığını vurgulayan Jensen, “Mesajın içeriğinden dolayı  özür diliyorum. Türkiye önemli bir NATO müttefiğidir ve yakın iş birliğimize  değer veriyoruz.” açıklamasında bulundu. Jensen, mesajı yayımlayan Norveç vatandaşının Müşterek Harp  Merkezi’nde gerçekleştirilen NATO tatbikatından hemen uzaklaştırıldığını, olay  hakkında detaylı bir soruşturma yürütülerek gereken adımların atılacağını  bildirdi.

NATO Genel Sekreteri Özür Diledi

NATO Krizi*

NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, “Olaylara neden olan kişi NATO çalışanı değildir. Norveç tarafından görevlendirilen sözleşmeli sivil bir memurdur” dedi.

Skandala neden olan kişinin anında görevinden alındığını ve kişi hakkında soruşturma başlatıldığını bildiren NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, “Bu kişi, NATO çalışanı değildir. Norveç tarafından görevlendirilen sözleşmeli sivil bir memurdur. Bundan sonra bu kişi hakkında olası cezalandırma kararı Norveç yetkilileri tarafından verilecektir” değerlendirmesinde bulundu.

Stoltenberg, “Türkiye, NATO için değerli bir müttefiktir ve ittifakın güvenliğine önemli katkılarda bulunur” vurgusunu yaptı.

Genelkurmay Başkanlığı Resmi Açıklama Yaptı

NATO Krizi*

Türk Silahlı Kuvvetleri resmi sitesinden konuya ilişkin şu açıklama yapıldı;

“Norveç’te bulunan NATO Müşterek Harp Merkezi’nde 08-17 Kasım 2017 tarihleri arasında icra edilen TRIDENT JAVELIN adlı NATO Tatbikatının son safhasında, tatbikatın ‘Karşıt Kuvvet’ ülke liderleri fotoğrafları arasına Mustafa Kemal ATATÜRK’ün resminin yerleştirildiği, tatbikat içerikli sosyal medya çevrimi içinde ise Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN adına sahte hesap açılarak Karşıt Kuvvet liderini destekleyici ifadelere yer verildiği hususları tatbikata katılan Türk Silahlı Kuvvetleri personeli tarafından tespit edilmiştir.

Durumun Genelkurmay Karargahına intikal etmesi üzerine, yaşanan olayların kabul edilemez olduğu vurgulanarak, konu NATO askeri makamları nezdinde yazılı ve sözlü olarak protesto edilmiş ve tatbikata katılan Türk Silahlı Kuvvetleri personelinin derhal tatbikattan geri çekilmeleri emredilmiştir.

Sıralı NATO makamlarınca, yaşanan olaylardan duyulan üzüntü ve olayların kabul edilemez olduğu belirtilerek, yazılı ve sözlü olarak özür dilenmiştir. Ayrıca olayların kişisel olduğu ifade edilmiş ve olaylardan sorumlu iki kişinin görevlerine son verildiği bilgisi alınmıştır.

Konu ile ilgili gelişmeler takip edilmektedir.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.”

Hulusi Akar ve Jens Stoltenberg Görüşmesi

NATO Krizi*

Kanada’da düzenlenen Halifax Uluslararası Güvenlik Forumu’na katılan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar ve NATO Genel Sekreteri Stoltenberg bir araya geldi. Hulusi Akar’ın Kanada’da olduğunu öğrenen Stoltenberg, ikinci bir kez yüz yüze özür dilemek istedi. Yaşanan olay nedeniyle üzüntülerini dile getiren Stoltenberg, Akar’dan, özrünü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a da iletmesini istedi.

Akar da söz konusu olayla ilgili iki personelin görevden alınmasının yeterli olmayacağını, orduda hiyerarşik bir sistem olduğunu ve sorumlu amirlerinin de ceza alması gerektiğini vurguladı.

Stoltenberg de Norveç makamlarının konuyla ilgili geniş çapta soruşturma başlattığını ve bu olayın birliğe zarar vermesini istemediklerini ifade etti.

Kaynaklar

http://www.tsk.tr/

https://www.regjeringen.no/en/aktuelt/jwceng/id2579267/

https://tr.sputniknews.com/savunma/201711171031042202-nato-genel-sekreteri-stoltenberg-turkiye-ozur/

https://www.ntv.com.tr/dunya/son-dakika-haberi-nato-genel-sekreteri-turkiyeden-ozur-dileriz,RXPOH-NaIU61W9f0yqQRlQ

https://www.cnnturk.com/son-dakika-erdogandan-cok-sert-nato-tepkisi

 

Stratejik Ortak Haber Masası – Mahmut Nedim SUİÇMEZ

Yemen’deki Savaşın Güncel Haritası

26 Mart 2015’te Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun Yemen’de başlattığı askeri operasyon halen sürüyor. 10 bine yakın sivilin hayatını kaybettiği, 3 milyon sivilin ise göç etmek zorunda kaldığı Arap yarımadasının en fakir ülkesi Yemen’de, koalisyon ve Yemen güçlerinin büyük bir ilerleme kat etmediği biliniyor.

Tarafların kontrol ettiği şehirler şöyle;

Anadolu Ajansı’ndan alınan verilere göre; Hadi yönetimindeki Aden hükümeti (meşru) Aden, Lahic, Ebyen, Dali, Şebye, Hadramevt, Muhre ve Sukatra vilayetlerinde hakimiyetini sürdürüyor.

Husiler ve devrik lider Salih’e bağlı güçler ise başkent Sana’nın dışında Umran, Sada, Hacce, Cevf, Zemar, Rime, Mahvit, Taiz, Beyda ve ülkenin en önemli limanını sınırlarında barındıran Hudeyde’yi kontrol ediyor.

Yemen son durum haritası (12 Kasım 2017) – Harita: Analodu Ajansı

Hudeyde Limanı’ndan konrolü kaybeden meşru hükümet, savaş öncesinde deniz yoluyla ülkeye giren ürünlerin yüzde 75’inin yapıldığı Hudeyde Limanı’na alternatif olarak Aden Limanı’nı kullanıyor. Fakat Hudeyde’yi ele geçirmek için de elinden geleni yapıyor.

Husilerin kontrolünde sınır kapısı yok

Husilerin kontrolü altında bulunan bölge Suudi Arabistan’ın kuşatması altında. Bölgeye limanlar dışında kara yoluyla hiçbir geçiş yok. Yani hiçbir sınır kapısının konrolü Husiler’in elinde değil.

Yemen Savaşı hakkında genel bilgiye sahip olmak için aşağıdaki haberimizi inceleyin:

https://stratejikortak.com/2016/05/yemende-son-durum.html

Sayılarla Rusya Silahlı Kuvvetleri’nin Gücü

Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetleri, Devlet Başkanı’nın 7 Mayıs 1992 tarihli kararıyla kuruldu.

Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetleri, Rusya’ya yönelik saldırganlığı püskürtmek, topraklarının bütünlüğünü ve dokunulmazlığını silah yoluyla korumak ve Rusya’nın uluslararası anlaşmalardan doğan görevleri yerine getirmek için kurulan devlet kurumu. Dünyanın en güçlü ordularından biri olarak gösteriliyor.

Business Insider dergisi, Rusya ordusunun muharebe gücüne göre ABD ordusunun ardından 2. sırada, tank ve nükleer silah sayısına göre ilk sırada olduğunu yazdı.

Rusya Silahlı Kuvvetleri, dünyanın en büyük kitle imha silah rezervlerine sahip. Buna nükleer silah ve bu silahı hedefe ulaştırmak için iyi geliştirilmiş sistem de dahil.

Sayılarla Rusya Silahlı Kuvvetleri’nin yapısı ve askeri gücü.

 

Hitler’in Pek Bilinmeyen Operasyonu: IRAK

1 Eylül 1939 Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesiyle 2.Dünya Savaşı resmen başlamış oldu. Bu savaş Versay anlaşması ile milli gururu incinen Alman toplumunun Adolf Hitler’in karizmatik liderliği altında bütün Avrupa’yı kan ve ateşe boğacağı bir dünya savaşı olacaktı. Hitlerin “Waffen SS” askerleri kara Avrupası’ndaki bütün başkentleri ele geçirmeye başladı. Çekoslovakya, Polonya, Hollanda, Lüksemburg, Belçika, Yugoslavya, Yunanistan ve ilk dünya savaşının güçlü devleti Fransa Hitler’in kara ve hava kuvvetlerini organize kullanmak üzerine geliştirdiği hızlı savaş taktiği ile işgal ettiği devletlerden bir kısmını oluşturacaktı. Hitler’in bu kadar hızlı ve ölümcül zaferler kazanmasını sağlayan şey sahip olduğu büyük tank birlikleri, uçak filoları ve kurt sürüsü olarak adlandırdığı U-Bot’larıydı. Ve hiç şüphesiz bu orduya mühimmat ve araç sağlayan güçlü Alman sanayisiydi.

Savaştaki üstünlüğün devam ettirilebilmesi için sanayinin ve ordunun devamlı petrol ile beslenmesi gerekliydi. Almanların petrolü ise her geçen gün tükeniyordu. Hitler acilen petrol enerji havzalarını işgal etmeliydi. Bu sebeple gözünü Bakü ve Musul’a dikti.

“İngilizlere karşı gelişen Ortadoğu’daki Arap özgürlük hareketi bizim doğal müttefikimizdir. Bu yüzden Irak çok önemli bir yer tutuyor. Irak’taki düşman İngiliz güçleri zayıflatılmalı. Irak’tan başlayarak Ortadoğu’ya müdahale etmeliyiz. Akdeniz ile İran Körfezi arasındaki İngiliz bağlantısını kestikten sonra Boğazlara karar vermeliyiz.”

Nazi Almanyası’nın “Führer”i Adolf Hitler 23 Mayıs 1941 tarihli “30. Talimat” başlıklı üç sayfalık emirde Irak operasyonunu bu sözlerle anlatıyordu. Operasyonun adı “Özel Ekip F” idi. Hitler talimatında İngilizlere karşı Irak’ta yapılacakları sıralıyordu. Irak’a her türlü askeri destek verilecek ve Ortadoğu’da şöyle bir propaganda yapılacaktı: “Kim özgür olmak istiyorsa İngilizlere karşı kurulan cephede yer almalı.”

Avrupa’da İngilizlerin Hitler karşısında aldığı yenilgiler işgali altında bulunan manda yönetimlerinde de ilgiyle takip edilmekte ve bağımsızlık için girişimlerde bulunmaya sevk etmekteydi. Bu girişimlerden en dikkat çekeni Irak’ta meydana geldi. Irak ordusu içinde Dört Albaylar olarak da bilinen bir yurtsever subaylar topluluğu İngiliz yanlısı Nuri El Said hükümetine darbe yaparak milliyetçiliği ve Alman fanatikliği ile bilinen Reşid Ali Geylani’yi başbakanlığa getirdiler.

Reşid Ali’nin başbakanlığa getirilişinin üzerinden bir ay geçmeden İngiltere ile Irak savaşa girdiler. Krizi hızlandıran iki sebep bulunuyordu:

 Bunlardan birincisi, Reşid Ali’nin Mihver yanlısı hükümeti; ikincisi, 1930 İngiliz-Irak anlaşmasının yorumu hakkında bir anlaşmazlıktı. Kısacası, Irak gerçekten İngiltere’ye Basra Körfezi’nde bir ikmal üssü kurmayı reddedecek kadar egemenliğini kullanmaya sahip bağımsız bir devlet miydi? 1941’in ağır koşulları altında İngiltere, özellikle de Reşid Ali hükümetiyle, anlaşma dilinin incelikleri konusunda bir tartışmaya girme niyetinde olmadığından Basra’daki tesislerini genişletmeye devam etti. Dört Albaylar, 2 Mayıs 1941’de Irak ordusuna Bağdat yakınlarındaki İngiliz hava üssünü kuşatma emrini verdiler ve bu da İngiltere’yle eski mandasını savaş durumuna getirdi. İngiltere Ortadoğu komutanlığı, hemen bir güç oluşturarak Filistin’den Ürdün Çölü yoluyla Irak’a gönderdi.

Irak ordusu kısa sürede yenildi ve Bağdat’ta savunmaya çekildi. Geylani, Nazilerin Arap masasındaki dostu Fritz Grobba aracılığıyla Hitlerden İngiliz işgaline son vermek için Irak’a müdahale talebinde bulundu. Bu talep Hitler’e aradığı fırsatı vermiş oldu.

Irak lideri Ali ile Adolf Hitler görüşmesi.

Hitlerin asıl niyeti Irak’ın petrol havzası olan kuzey bölgesini elinde tutmak ve ihtiyacı olan petrolün orduya aktarılmasını sağlamaktı. Yunanistan’daki Alman hava üssünde 24 uçak Irak operasyonu için derhal hazır hale getirildi. Bunlardan 6 adet He111 tipi bombardıman uçağı -ki bunlar 2. Dünya Savaşı’nın en etkili Alman uçaklarıydı- 12 Mayıs 1941 günü önce Şam’a oradan da Musul’a indi. Fakat operasyon talihsizlikle başlamıştı. Musul’a iniş sırasında uçaklar kum fırtınasına kapılmaktan son anda kurtulmuş, iniş hasarla tamamlanmıştı. Üstelik bölge aşiretleri Almanların oluşturmak istedikleri isyancı milisler için gereken desteği vermediler. 28 Mayıs’ta İngilizler Bağdat’ı alınca 30 Mayıs günü Musul’daki bir avuç Alman birliği arkalarında bazı uçakları da bırakarak, can havliyle Suriye’ye kaçabildi. Nazilerin 18 günlük Musul macerası fiyaskoyla sonuçlanmıştı. İngilizlere başkaldıran Reşid Ali Geylani ve ekibi ise canını kurtarmak için Türkiye üzerinden Nazi Almanya’sına kaçtı İngilizler Bağdat’ı ele geçirdikten sonra  müttefikleri olan Nuri Said paşa` yı tekrardan başbakanlığa getirdiler. Böylelikle Irak’ın bağımsızlık günleri Nuri Said`in kurşunlanarak öldürüleceği 1958 yılına kadar ertelenmiş oldu.

[irp posts=”10693″ name=”Berlin Savaşı ve Hitler’in Ölümü”]

Kazım Köprülü

Stratejik Ortak Misafir Yazar

Zimbabve’de Darbe: 37 Yıllık Mugabe İktidarı Devrildi

Zimbabve’de ordu, 93 yaşındaki Devlet Başkanı Robert Mugabe’ye karşı askeri müdahalede bulunarak Mugabe’nin 37 yıllık iktidarını devirdi.

Zimbabve’de neler oldu?

Zimbabwe Genelkurmay Başkanı Chiwenga, dün sabah saatlerinde Devlet Başkanı Robert Mugabe’nin ‘bağımsızlık mücadelesinde rol alan’ yardımcısını görevden alması sonrası uyarmıştı. Saatler sonra tankların sokağa indiği ülkede ordu, görevden alınan ve başkana savaş açan Mnangagwa’nın yanında olduğunu açıkladı. İktidar partisi Zanu-PF, Genelkurmay Başkanı Chiwenga’yı ihanetle suçladı.

Sabah saatlerinde yönetimi ele geçirdiğini açıklayan ordu, Eski Devlet Başkan Yardımcısı Emmerson Mnangagwa’yı Geçici Devlet Başkanı olarak atadı.

Peki darbe yapılan 93 yaşındaki Mugabe kimdir?

1924 yılında dünyaya gelen Mugabe, 1970’li yıllarda beyazlara karşı mücadele veren Zimbabve Afrikalı Ulusal Birliği içerisinde büyük ün kazandı. 1980 yılında tam bağımsızlığını kazanan ülkenin ilk Başbakanı Mugabe oldu. Ülkenin adını Zimbabve olarak değiştirdi ve ülkenin 1987 yılında başkanlık sistemine geçmesiyle ilk Devlet Başkanı oldu. O günden itibaren tüm seçimleri kazanan Mugabe 15 Kasım itibariyle askeri darbe nedeniyle görevden uzaklaştırıldı.

Kaynak: StratejikOrtak.com – AA

Türkiye’deki Hava Savunma Sistemleri

Bir ülkenin savunma gücü, o ülkenin düşmanlarına karşı caydırılıcığını ifade eder. Bu bakımdan ülkemizin jeostratejik konumu nedeniyle savunma gücünün de güçlü olması gerekmektedir.

Hava savunma sistemlerini ilk defa Amerikan İç Savaşı sırasında kullanılmıştır. O dönemde hafif toplar ve sabotajcılar ile başlayan savunma silahları günümüze gelene kadar büyük bir aşama kaydetmiştir.

Her ülke gibi Türkiye’de kendi hava savunma sistemlerine sahiptir. Değişen teknolojik gelişmeler neticesinde bu sistemlere eklemeler yapılmış, yeni sistemler devreye girmiştir.

Jeostratejik olarak zor bir coğrafyada yaşadığımızdan dolayı çevremizde olup biten hava trafiğini sürekli takip etmek durumundayız. Bunu da radarlar ve uydular aracılığı ile takip etmekteyiz. Yerleşik ve seyyar radarlar sayesinde kuzeyde Ukrayna’dan Mısıra, batıda ise balkanlardan, doğuda Hazara kadar 7/24 Radar izlemesi yapılmaktadır. Her jet üssümüzde iki adet savaş uçağı mühimmatı ve pilotuyla birlikte acil durumlar için nöbet tutmaktadır. Aynı zamanda iki uçak ise mühimmatı ile birlikte her an göreve hazır şekilde beklemektedir. Bu üslerimizin koruması ise seyyar veya sabit Uçaksavar topları, Stinger, Rapier, KMS Atılgan ve Zıpkın(yerli), Nike Hercules, Hisar(yerli), Korkut(Yerli)tipi sistemler ile sağlanmaktadır.

Dilerseniz Türkiye’de kurulu olan sistemlerden bahsedelim;

Uçaksavar Topları:

Türkiye’de kurulu olan uçaksavar topçu sistemlerinden başlıcaları Bofors-L70 ve Oerlikon GDF-003 sistemleridir.

L70 Uçaksavar Sistemi

L70 topları 1934 yılından günümüze kadar kullanılmakta olan bir top sistemidir. 40 mm çapında, tek namlulu, 5.150 kg ağırlığında Azami menzili 14.800 m, etkili menzili    12.500m olan bu sistem radar sistemleri ile koordineli çalışarak uçaklara kilitlenir. Manüel, yarı otomatik ve tam otomatik olarak çalışabilmektedir.

L70 Uçaksavar Topu

Bağlı olduğu radara aynı anda 3 top bağlanması ve atış idare cihazı kullanılarak senkronize bir şekilde atış yapması sağlanır. Hava üslerinde bataryalar şekilde konuşlanmıştır. Her batarya 4 mevzi istasyonundan; her istasyon ise 3 top’tan oluşur(3 adet L70, 1 Adet Radar ve Güç Kaynağı). Bu sistem alçak irtifa hava savunma sistemleri sınıfına girmektedir.

Oerlikon Uçaksavar Sistemi

Bir diğer top sistemi Oerlikon GDF sistemidir. İsviçre’li Oerlikon firması tarafından 1956 yılından itibaren üretilmeye başlanan ve bugüne kadar bir çok modeli çıkartılan dünyanın en etkili yakın menzil hava savunma silahlarındandır.

Oerlikon GDF 006 Uçaksavar Topu

4000m etkili menzili, 12.500m toplam menzili olan, her bir namlusundan 550 olmak üzere dakikada toplam 1100 mermi atabilen, merminin namludan çıkış hızı 1175m/s olan, yüksek hassasiyetli, etkili, tahrip gücü yüksek,sabit hedeflerin savunmasında kullanılması etkin (örneğin boğaziçi köprüleri bu silahla savunulmaktadır) otomatik bir hava savunma topudur. Radar kontrolü ile havadaki bir uçağı 40 km öteden itibaren takibe alabilen, 12 km mesafe içinde atışa başlayan, kendi ekseni etrafında 360 derece dönebilen namlusunu 90 derece dikey olarak konumlandırabilen çok etkili bir sistemdir. Yerli üretimde karşılığı Korkut Sistemidir.

Her iki sistemde de atış tahdit alanı vardır.  Uçaksavar giriş kapı ve koridorları toplarda bulunan düzenek üzerinde işaretlenerek, koridorda uçan uçaklara atış kısıtlaması getirilir. Aynı şekilde atış yapılmasını istemediğiniz bölgeyi tahdit altına alarak, topların atış yapmasını da engellersiniz.

Rapier Füze Sistemleri

İngiliz silah üreticisi BAE Systems tarafından üretilen yerden radar ve elektro-optik güdümlü bir alçak irtifa hava savunma sistemidir.

Rapier Füze Lançeri

Rapier, 23 km yarı çapında bir bölgenin renkli görüntüsünü verebilen bir sistemdir. IFF teçhizatı sayesinde dost ve düşman uçaklarını ayırt edebilir. Gelişmiş DN-181 Blindfire İzleme Radarı tarafından yönlendirilmektedir. Uçaksavar giriş kapı ve koridorları skop üzerinde işaretlenerek koridorda uçan uçaklara atış kısıtlaması sağlanır.

Rapier Füze Sisteminin atış gücü MK-I ve MK-II füzelerinden oluşmaktadır. İki aşamalı katı yakıtlı roket motorunun sağladığı 2.5 mach hızla hedefe yönelir ve seyir sırasında 30 g’lik manevralar yapabilir. 8 km etkili menzile ve 5 km etkili irtifaya sahiptir.  Yaklaşma/yakınlık tapalı bir füzedir ve hedefe yakın bir mesafede patlayarak hedefi etkisiz hale getirir.

Türkiye, 1983 yılında 146 milyon £ karşılığında 36 adet Rapier lançeri, 12 adet Blindfire izleme radarı ve 468 adet Rapier Mk-II füzesi siparişi vermiştir. 1983-1985 arasında teslim edilen bu sistemlere ek olarak, 1985’te yeniden 36 adet Rapier lançeri ve 15 adet Blindfire izleme radarı sipariş edilmiş, bu teslimatlar da 1986-1988 arasında tamamlanmıştır. Ocak 1995’te ABD tarafından alınan bir kararla İncirlik ve İzmir’deki NATO askeri tesislerinin alçak irtifa hava savunmasında kullanılan 14 adet Rapier lançeri, 13 adet Blindfire izleme radarı ve 515 adet Rapier MK-I füzesi EDA yardımı kapsamında Türkiye’ye hibe edilmiştir.

1996 yılı Ocak ayında Milli Savunma Bakanlığı ve BAE Systems arasında yapılan bir anlaşma ile Türk Hava Kuvvetleri envanterindeki Rapier sistemlerinin Rapier II adıyla B1X seviyesinde modernize edilmesi kararlaştırılmış, 70 milyon £ maliyetle 78 adet Rapier’ın Şubat 1996 ile Mayıs 1999 arasında B1X seviyesinde modernizasyonu gerçekleştirilmiştir.

Stinger Füze Sistemleri

Üretimine 1978 yılında General Dynamics(ABD)  tarafından başlanan pasif güdümlü ateşle-unut tipi hava savunma füze sistemidir.

Ateş Anında Stinger Füzesi Ve Kundağı

Tek personel tarafından MANPADS (Omuzdan atılarak) kullanılması, yüksek isabet ve tahrip özelliği gibi sebeplerle kara birliklerinin hava savunmasında önemli bir yere sahiptir. Hedefine kızılötesi ve mor ötesi ışınlarla yönelir. 8 km etkili menzile sahiptir.

 MIM-23 Hawk Füze Sistemleri

Azami menzili 40 km, etkili menzili 18 km olan orta irtifa hava savunma sistemidir.  Genellikle strartejik yerleri korumak için konuşlandırılır. Lançerinde 3 füze taşımaktadır. Hedef tespit radarı AN/MPQ-51 (Improved Hawk – Phase II)dir.

Ateşleme Esnasında Hawk Füzesi


1960 yılında ABD tarafından üretilmiştir. 2001 yılında imzalanan Nato Güney Kanat Yardımı kapsamında ABD’nin envanterinden çıkarma kararı aldığı sistemi  270 Milyon $ bedelle 8 adet Atış ünitesi, 24 adet Füze bataryası, 175 adet MIM-23B Hawk füzesi, 8 adet MPQ-64 Sentinel 3D hava savunma radarı ile birlikte 2005 yılında modernize edilerek Türk Hava Kuvvetlerine TURK HAWK XXI adını alarak teslim edildi.

Nike-Hercules sistemleri gibi bu sistemlerde yavaş yavaş envanterden çıkarılmaya başlanmıştır.  Bunların yerine “YERLİ” üretim HİSAR FÜZE SİSTEMLERİ TSK envanterine alınacaktır.

Buraya kadar anlattığımız sistemler Türkiye’nin ihtiyacına göre dışarıdan alınan sistemlerdir. Türkiye en büyük hava savunmasını ise savaş uçakları üzerinden sağlamaktadır. Türkiye’de kurulu hava savunma gücü bölgemize göre yetersizdir. Bu sebebten ötürü Türkiye uzun menzil hava savunma ihtiyacı için yapılan ihaleyi Çin kazanmış. Gerek Nato’dan gerek batılı ülkelerden gelen baskılar neticesin anlaşma olmamış, Türkiye ise Rusya’dan S-400 sistemi almıştır. S-400 sistemleri icin Mehmet Fehmi Karadag’in Türkiye S-400 Füzelerini Almalı Mı? yazisini okuyabilirsiniz.

Yerli üretim hava savunma sistemlerini başka yazımda paylaşacağım.

Beyazlara İnat Müslüman Olma Modası

ABD’de özellikle 60 ve 70’li yıllarda renkçiliğin tekrar zirve yaptığı dönemlerde Siyahlarda bir tepki halinde hayatın her alanında beyazlara karşı zıtlaşma çabası hakimdi. Bu zıtlaşma çabasının dini alandaki yansıması ise tabi ki Müslüman olmaktı. Siyahilerden oluşan Devrimci Kara Panter örgütü de bu zıtlaşmanın soğuk savaş atmosferinin yansımasıdır mesela.

“Eğer bize bu acıları yaşatan Beyazlar Hıristiyansa o zaman biz Hıristiyan değiliz” tarzında mantıksal değil duygusal bir zıtlaşmaydı bu. Bu neslin en bilinen örnekleri Muhammed Ali, Malcom X gibi sonradan Müslüman olmuş halk önderi siyahi isimlerdi.

Eğer dini alandaki bu zıtlaşmayı tersine çeviren Martin Luther King gibi papaz halk önderleri olmasaydı bu zıtlaşmanın boyutu çok daha büyük olabilirdi. Fakat bir Baptist Papaz, siyah hakları için mücadele eden en etkili lider olmuştu ve suikaste kurban gitmişti. Ayrıca kendisi beyazları dini ve ahlaki anlamda yozlaşmış görüyordu. Yani sorun inançta değil, inancın gerektirdiklerini uygulamamakmış meğerse. Zaten Martin Luther King sürekli ABD’nin büyük bir yozlaşma içinde olduğunu vurgulardı. Bunun renkler arasındaki zıtlaşmanın dini alana yansımasının büyük oranda önüne geçtiğini söyleyebiliriz.

Muhammed Ali ve Malcom X gibi isimler, Beyazlara inat Müslüman olma modasının en bilinen isimleri olduğu için onların bulunduğu ülke olan ABD bu modanın en iyi örneği. Bu moda mantıksal yorumlara değil tamamen duygusal ataklara bağlıydı. Yani Siyah karşıtlığının oluşturduğu beyaz düşmanlığının bir eseriydi ve bunu anlamak için onların ABD’nin düşmanı olarak gördükleri farklı ideolojilere karşıda dostane durmaları gösterilebilir. Mesela Muhammed Ali’nin Küba’nın Anti-Emperyalist duruşundan ötürü Sosyalizme karşıda büyük bir sempatisi vardı. Yani “ABD’ye düşman kim varsa ben oyum” tarzı bir düşünceydi bu.

Muhammet Ali ve Malcom X

Tanınmış isimlerden ötürü bu modanın örneklemesine ABD’den başladık ama günümüz ABD’li siyahilerine bakılırsa bu moda ABD’de bitmiş durumda. Çünkü ABD’de bu tepkinin sürdürülebilir olmasını sağlamaya yetecek kadar Müslüman nüfus oranı yoktu. Fakat Afrika’da ve Avrupa’da tam gaz devam ediyor bu yarış. Çünkü oralarda bu yarışı sürdürebilmeye yetecek kadar Müslüman nüfus oranı mevcut.

Hıristiyan misyonerlerle Müslüman misyonerler arasındaki siyahları kapma yarışının en çekişmeli cephesi kuşkusuz Afrika. Çünkü Avrupa’da yaşayan siyahilerin, bulundukları ortamdaki tüm farklı görüşteki beyazlardan etkilenme ihtimali oluyor ve farklı düşünceler gelişebiliyor ama Afrika’da kalmış Siyahlar için, görmedikleri bir coğrafyada yaşayan herkes hemen hemen aynıdır. Atalarından işittiği “Bu beyazlar bize çok kötü muamele yaptı” cümleleri işitildikçe tabi ki onların kafasında Beyaz adam eşittir kötü ve zengin adam algısı oluşuyor. Halbuki Avrupa’ya gittiklerinde kendi proleter çevrelerinin Afrika hakkındaki görüşlerinin eski dönem egemen burjuva sınıflarının düşünceleriyle örtüşmediğini görüyorlar.

Egemen burjuva sınıfının ve ezilen proleter sınıfın farklı mandacılık görüşleri bu mücadelenin renkler arasında değil toplumsal sınıflar arasında emek merkezli olduğunu gösteriyor. Nasıl ki İngiliz burjuva sınıfı hem kendi İngiliz işçi sınıfını sömürüyor(Sanayi devriminin ilk yıllarında ortalama bir İngiliz işçinin ömrü ortalama 30 yıl civarındaydı çünkü İngiliz Patronlar ne çalışma saatlerini, ne iş güvenliğini, nede Beslenme düzenini çok masraflı olduğu için önemsemiyorlardı) hemde sömürgelerdeki insanların emeklerini sömürüyorlardı, işte burada bölgesel bir emek sömürüsünün değil küresel bir emek sömürüsünün olduğu ve bütün dünyanın ezilen işçi ve çiftçi sınıflarının ortak bir acıyı paylaştığı görülüyor. Avrupa’daki bu farklı ve çatışan düşünceler elbette siyahlar üzerinde farklı etkiler yaratıyor.

Avrupa’daki bu yarışın ABD’deki gibi bitmemiş olmasının sebebi ise Avrupa’ya göç eden Beyaz Müslümanların bu kapışmayı Müslümanlar lehine hala canlı tutabilmesi. Fakat ABD’de oransal olarak kayda değer bir Müslüman Nüfus olmadığı için bu kapışmayı Müslümanların sürdürebilmesine olanak yoktu. Avrupa’da Müslüman oranı kısmen daha yüksek olduğu için bu kapışma şimdilik sürebiliyor. Bu Müslüman beyaz göçmenler sayesinde(ki bunların içinde bizimkilerde var) halen Avrupa’da siyahilerin tamamen iseviliğin içine düşmediğini görebiliyoruz. Tabi şuan ki tablo her iki Sami din geleneği varyasyonunun mensupları içinde yeterli görülmüyor, o ayrı bir tartışma konusu!

Afrika ise Müslümanların en ufak bir alan bulmaları halinde hızla demografik avantajı ellerine alabildikleri bir yer. Çünkü kıtanın ekonomik ve siyasi istikrarsızlığının insanlarda oluşturduğu gerilim, bu gerilimin kaynağının görüldüğü anda şiddetle karşılık verilmesine sebep oluyor. Halen Beyaz insanların görüldükleri yerde öldürülmeye veya soyulmaya çalışıldığı mahalleler ve köyler var. Müslüman bir siyah misyoner bu beyaz karşıtlığını kullanarak çok daha kolay bir şekilde Siyahileri döndürebiliyor. Beyaz Misyonerler her ne kadar geçmişteki olayların dinle bir alakası olmadığını ve yozlaşmış siyasi erklerin bunları gerçekleştirdiğini söylemeye çalışsalar bile şu bir gerçek ki; insanlar genelde inanç ve ideolojileri yargılarken o inancın veya ideolojinin ilkelerine mantıksal bir yaklaşım getirmek yerine, o inancın veya ideolojinin takipçilerinin davranışlarına bakıyorlar. Çünkü bu yöntem bilinçaltındaki dünyamızda daha pratik ve kolay. Fakat bu yaklaşım mantıksal değil duygusal olduğu için yanılsamalara yol açabiliyor.

Afrika’nın en kalabalık ülkesi olan ve aynı zamanda en çok Hıristiyan’ın yaşadığı Nijerya’da önde gelen bir rahip(adını hatırlayamadım), Müslümanları misyonerlikle suçluyor ve bölgeye gelen Müslümanların yardım adı altında misyonerlik yaptığını söylüyordu. Bu konuda haklı olsa da bunu daha öncede kendileri yapmıştı. Şimdiyse eskiden kendilerinin yaptıklarını başkası şimdi yapıyor diye küplere biniyorlar.

Güzelim Afrika’nın geleneksel dinleri semavi dinler yüzünden yok oldu ve hala yok oluyor maalesef.

Afrika’daki bütün kiliselerin misyonerlik yarışı konusunda endişeleri var ve İslam dininin bu duygusal fonksiyonlar sayesinde hızla yayılabildiğini görüyor ve söylemekten de çekinmiyorlar.

Yakın geçmişte Yakubu Gowon ve İdi Amin, Günümüzde ise Ömer El-Beşir gibi büyük Hıristiyan soykırımları gerçekleştirmiş Müslüman diktatörler bile siyahların beyazlardan çok Müslümanlardan nefret etmesine sebep olmuyor. Çünkü Beşir, Gowon ve Amin gibilerinin öldürdükleri insan sayısı Avrupa’nın burjuva sınıfının önderlik ettiği zorbalık ve katliamın yanına bile yaklaşamaz derecede. Yani tarihin izleri yakın geçmişte olanlarla örtülemeyecek kadar büyük.

Sahra Altı Afrika’nın %90’ı kırsal alanlarda yaşıyor ve çoğunlukla kendi ülkesinde yaşanan gelişmelerden bile bihaber. Yani hala komünal düzen hakim. Kimi yerlerde insanlar ülkelerindeki rejim değişikliklerinden on yıllar sonra haberdar oluyorlar(bu abartı değil). Bu yüzden kalıplaşmış görüşlerin yok olması ve yeni fikirlerin gelişmesi için medya üzerinden propaganda yapmak bir işe yaramıyor. Çünkü çoğu siyahın, bu tür teknolojilere ulaşma şansı yok. Bu yüzden bütün misyonerlik örgütleri köy köy, mahalle mahalle dolaşmak zorunda kalıyor fikrini yaymak için. Bu yüzden birçok misyonerlik örgütü eğer siyasi alandan çekiniyorsa “yardım kuruluşu” adı altında faaliyet yürütüyor. Zaten yardım kuruluşu olmak cömertlik sıfatıyla daha kolay eleman kapmanıza da vesile oluyor.

Yakında Birçok Afrika ülkesinin Angola gibi İslam’ı yasakladığını görürsek ben buna şaşırmam. Bu gibi gelişmeler Siyahları döndürmek isteyen Müslüman misyonerler için felaket olur. Çünkü hala ilkel çağlarda yaşayan kırsal bölge insanlarına ulaşmak zorken birde üstüne siyasi engeller çıkınca cabası oluyor. Zaten günümüz Angola’sın da olanda tam olarak bu.

Nasıl ki Latin Amerika’daki ırki gerilimler dini yaşama etki etmedi, çünkü farklı bir dini görüş ortaya koyabilecek yeterli sayıda Gayri-İsevi yoktu, işte Afrika’nın büyük bölümünde de bu durum yaşanıyor.

Fakat şu bir gerçek ki her ne kadar şuan Kara Afrika’nın üçte ikisi İsevi, geri kalan kesimlerse Müslüman ve diğer geleneksel Afrika dinlerinin takipçilerinden oluşsa da Müslümanlar, geçmişi kullanarak buldukları alanları daha iyi değerlendiriyorlar. Yeter ki siyasi veya iletişim engellerini aşıp alana ulaşabilsinler.

Kara Afrika’da ki bu gidişatı tersine çevirmek için ilerde siyahi bir papa Vatikan’ın başına geçirilirse ve Katoliklerin ruhani lideri olursa şaşırmamak gerekir, bunun siyahilerin dini yapısı üzerindeki etkisi, ABD’nin siyahi bir başkan seçmesinden kat kat daha fazla olur. Nasıl ki siyahi bir başkan yerli Afrikalılar nezdinde ABD’ye karşı sempatinin artmasına vesile oluyorsa(ki aslında Obama siyah bile değil İrlanda-Kenya kırması bir melez olmasına rağmen), siyahi bir Papa’da, Hristiyan kurumlara karşı yerli Afrikalıların sempatisinin artmasına sebep olabilir. Müslümanlarınsa siyah birini halife yapma şansı zaten yok.

Şunu unutmamak gerek, iki büyük dinde yaşlandıkça merkezi bölgelerinde eleman kaybederken çevre bölgelerde güç kazanıyor ve dünya’da nüfusun en hızlı arttığı bölge Kara Afrika. Dünya nüfusunun artış hızı her yeni nesilde sert bir düşüş gösterirken, Kara Afrika’da ise bu düşüş çok hemde çok çok yavaş gerçekleşiyor. Bu nüfusu kazanan inanç veya ideoloji demografik sıralamada birinci olur ve şuan oluyor da zaten.

Elbette refah, kültürlü ve güçlü 10 kişi, sefil, cahil ve etkisiz 100 kişiden iyidir. Amma ve lakin misyonerler için önemli olan bu değil, onlar ayaklarının altında saf kalabalıklar istiyorlar ki bu sayede cemaat veya tarikatları daha çok prim kasabilsinler.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Suriye Savaş Haritası Arşivi [2017-2016-2015]

Suriye’de 7’nci yılına giren iç savaşta yüzlerce grup kurulmuş, süper güç ABD’nin müdahalesi ve Rusya’nın rejim güçlerine desteği dikkat çekmiştir. Savaşın ilk yıllarında muhalifler ülke topraklarının yarısından fazlasında kontrol sağlarken, günümüzde bu rakam yüzde 25’lere kadar gerilemiştir.

Aynı zamanda terör örgütü IŞİD’in ortaya çıkışı ve ABD’nin bir diğer terör örgütü PKK’nın Suriye uzantısı PYD/YPG’ye desteğiyle dengeler alt üst olmuştur. IŞİD’in hızlı bir şekilde muhaliflerin kontrolündeki bölgeleri ele geçirmesiyle başlayan sahte “hilafet” dönemi, 2014’te ABD’ye bahane oluşturmuştur. 2014 yılında ABD, 30’dan fazla ülkeden oluşan koalisyon ile birlikte Kobani bahanesiyle Suriye’deki işgal girişimini başlatmıştır. Daha sonra 2015’te muhaliflerin rejim güçlerine karşı başarıları söz konusu iken Rusya, Suriye’ye desteğe gelerek muhaliflerin geriletilmesinde ve uluslararası arenada desteklenmesinde büyük pay sahibi olmuştur.

Suriye haritası | Ocak 2016 – Kasım 2017

Biz de sitemizin kuruluşundan günümüze her ay harita arşivi yaparak sahada yaşanan gelişmeleri ve değişimleri saklıyoruz. İşte 2015’ten günümüz Suriye’de son durum haritaları ve 3 ayrı interaktif harita…

İnteraktif savaş haritaları:

Suriye ve Irak interaktif savaş haritası (ISW)

Suriye merkezi yerleşim bazlı interaktif harita

Suriye ve Irak interaktif harita (LM)

Suriye savaş haritası arşivi (2017)

Suriye Son Durum Haritası (Kasım 2017)

Suriye Son Durum Haritası (Ekim 2017)

Suriye Son Durum Haritası (Eylül 2017)

Suriye Son Durum Haritası (Ağustos 2017)

Suriye Son Durum Haritası (Temmuz 2017)

Suriye Son Durum Haritası (Haziran 2017)

Suriye Son Durum Haritası (Mayıs 2017)

Suriye Son Durum Haritası (Nisan 2017)

Suriye Son Durum Haritası (Mart 2017)

Suriye Son Durum Haritası (Şubat 2017)

Suriye Son Durum Haritası (Ocak 2017)

Suriye savaş haritası arşivi (2016)

Suriye Son Durum Haritası (Aralık 2016)

Suriye Son Durum Haritası (Kasım 2016)

Suriye Son Durum Haritası (Ekim 2016)

Suriye Son Durum Haritası (Eylül 2016)

Suriye Son Durum Haritası (Ağustos 2016)

Suriye Son Durum Haritası (Temmuz 2016)

Suriye Son Durum Haritası (Haziran 2016)

Suriye Son Durum Haritası (Mayıs 2016)

Suriye Son Durum Haritası (Nisan 2016)

Suriye Son Durum Haritası (Mart 2016)

Suriye Son Durum Haritası (Şubat 2016)

Suriye Son Durum Haritası (Ocak 2016)

Suriye savaş haritası arşivi (2015)

Suriye Son Durum Haritası (Aralık 2015)

Suriye Son Durum Haritası (Kasım 2015)

İran’da 444 Gün Süren Rehine Krizi

İran Devrimi’nden sonra devrik Şah, gezdiği bir kaç ülkeden sonra yakalandığı pankreas kanserinin tedavisi için ABD’ye gitti. Bu durum bir anlamda eski dostun vefasıydı. Ancak devrim sırasında zaten gerilmiş ABD-İran arasındaki ilişkileri daha da çıkmaza soktu. İran, Şah’ın yargılanmak üzere geri iade edilmesini ve Amerikan bankalarındaki varlıklarının İran devletine aktarılmasını talep etti. Bu talepler reddedilince üniversite öğrencileri arasında başlayan protestolar büyük halk gösterilerine döndü.

Ana hedef ABD Büyükelçiliğiydi. Güvenlik güçleri olaylara karşı pek önlem almadı. Zaten Humeyni tarafından ABD, ‘Büyük Şeytan’ olarak nitelendirildiğinden durum normal karşılanıyordu. Artan olayların kırılma noktası birkaç eylemcinin büyükelçilik kapısını aşması oldu. Kalabalık halk yığını bir hışımla elçiliğe girdi ve elçilikte çalışan 50’den fazla Amerikalıyı rehin aldı.

Göstericiler büyükelçilik binasına giriyor.

Bu olaydan sonra İran, çalışanların rehin alındığını ve taleplerini yenilediğini bildirdi. ABD talepleri reddederek, şantaja boyun eğmeyeceğini, İran’a karşı ambargo uyguladığını ve ABD’deki İran mallarına el koyulduğunu açıkladı. Anlaşmaya yanaşmayan Başkan Carter, rehinelerin kurtarılması için çalışmalara başladı. Bir operasyon düzenlendi. Helikopterler çöle inecek, yakıt ikmalinden sonra elçiliğe giderek rehineleri kurtaracaktı. Ancak operasyon kum fırtınası sebebiyle başarılı olmadı hatta helikopterlerin düşmesiyle 8 asker öldü.

Bu sürede Şah, Panama’ya gitmiş, daha sonrada gelen çağrı üzerine gittiği Kahire’de vefat etmişti. Artık ortada bir sebep kalmamıştı. Öte yandan Irak-İran savaşı başlamış, ambargo İran’ın belini büküyordu. Rehine krizi ve başarısız olan kurtarma operasyonu nedeniyle Carter, halk nezdinde güven kaybetmişti. Rakibi Reagan’ın ise en önemli vaadi rehinelerin serbest bırakılacağıydı. Reagan rehine krizi ile özel olarak ilgileniyor, kapalı kapılar ardında İran ile görüşmeler yapıyordu. Bunun sonucunda da seçimden galip çıktı.

Rehineler

Yapılan görüşmeler ve antlaşma sonucu rehinelerin bırakılması kabul edildi. Carter daha koltuğu, Reagan’a devretmemişti. Devir teslim gününde giderayak haberi kendisi vermek istiyordu. Ancak konuşması sırasında bir türlü haber gelmedi. Carter konuşmayı uzattıkça uzattı ancak haberin gelmemesi üzerine mikrofonu Reagan’a verdi. Reagan ilk konuşmasına başlar başlamaz İran, rehineleri Amerikalılara verdi. 444 gün sürdükten sonra rehine krizi son bulmuştu. İran, rehinelerin salınmasını geciktirerek süreç boyunca anlaşmaya yanaşmayan Carter’a gol atmıştı.

El koyulmuş bir ABD bayrağı

Daha sonradan çıkan belgelere göre İranlılarla yapılan antlaşmalarda Amerikalılar, sorunun çözümünü geciktirilmesini istemiş karşılığında da İran’a silah satmış, İran’da doğal olarak bu silahları Irak savaşında kullanmıştı. Ancak buradaki dikkat çeken nokta savaşın, ABD ve İran arasındaki gerilimden faydalanmak isteyen Saddam’ın, ABD’den üstü kapalı izin almasıyla başladığıydı. Bu savaşta ABD, kağıt üstünde Irak tarafında yer almış, Irak’a silah satmıştı.

Baskın sırasında elçilikten kaçan 6 çalışanın İran’dan kaçırılması ARGO adıyla filmleştirilmiş, İran sahneleri ise Türkiye’de çekilmiştir.

Şehmus Kızılkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Suudi Arabistan’ın Tarihe Geçecek Kanlı 24 Saati

Suudi Arabistan, 4 Kasım’da sabah saatlerinden başlayarak gece geç saatlere kadar çok gergin ve zor bir gün geçirdi. Ülkede yeni veliaht prensinin ‘yolsuzluk’ iddiasıyla onlarca kişiyi tutuklatması akıllara “Suudi Arabistan’da darbe mi oluyor?” sorusunu getirdi. İşte Suudi Arabistan’ın 5 başlıkta kanlı 24 saati…

Lübnan Başbakanı Hariri istifa etti

Lübnan Başbakanı Hariri, 4 Kasım’da Riyad’da Hizbullahı ve onun destekçisi İran’ı sert şekilde eleştiren açıklamalarda bulunarak başbakanlık görevinden istifa ettiğini açıkladı.

Lübnan Başbakanı Saad Hariri ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi Selman

Husiler Başkent Riyad’a balistik füzelerle saldırdı

4 Kasım Cumartesi akşam saatlerinde sosyal medyanın da gündemine oturan Husilerin Riyad saldırısı. Yemen’den Husiler tarafından Riyad’a atılan balistik füzeler, havalimanı yakınlarında iken Patriotlar tarafından iha edildi. Havalimanındaki kaçış kameralara yansıdı.

Kraliyetin Aziz Kararnamaleri ve ‘Yolsuzluk ile Mücadele Komisyonu’

Kral Selman tarafından yayınlanan kraliyet kararnameleri ile başkanlığını Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın yüreteceği özel yetkilerle donatılan ‘Yolsuzluk ile Mücadele Komisyonu’nun kurulduğu, 2 bakan ve bir kuvvet komutanının da görevden alındığı duyuruldu. Bu duyurunun hemen ardından tutuklamalar başladı. Aralarında eski bakanların da olduğu 11 prens, çok sayıda bakan ve iş adamının olduğu üst düzey onlarca kişi soruşturma gereği gözaltına alındı.

Rüşvet ve para aklama iddialarıyla gözlaltına alınan 11 prens ve Suudi Arabistan kraliyet ailesi…

Suudi Arabistan’da tutuklanan prensler ve Kraliyet ailesi [İnfografik: aljazeera.com]

Helikopter düştü: Bir prens ve 8 üst düzey yetkili öldü

5 Kasım’da akşam saatleri içinde Asir bölgesi Emir yardımcısı Prens Mansur bin Mukrin ve 8 üst düzey yetkiliyi taşıyan helikopter düştü.

Yemen ile sınırlar kapatıldı

Suudi Arabistan öncülüğündeki Koalisyon güçleri balistik füze saldırısı sonrasında yaptığı açıklamada, Yemen’in tüm kara, hava ve deniz sınırlarının insani durumlar dışında ulaşıma kapatıldığını duyurdu.