Hitler’in Pek Bilinmeyen Operasyonu: IRAK

1 Eylül 1939 Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesiyle 2.Dünya Savaşı resmen başlamış oldu. Bu savaş Versay anlaşması ile milli gururu incinen Alman toplumunun Adolf Hitler’in karizmatik liderliği altında bütün Avrupa’yı kan ve ateşe boğacağı bir dünya savaşı olacaktı. Hitlerin “Waffen SS” askerleri kara Avrupası’ndaki bütün başkentleri ele geçirmeye başladı. Çekoslovakya, Polonya, Hollanda, Lüksemburg, Belçika, Yugoslavya, Yunanistan ve ilk dünya savaşının güçlü devleti Fransa Hitler’in kara ve hava kuvvetlerini organize kullanmak üzerine geliştirdiği hızlı savaş taktiği ile işgal ettiği devletlerden bir kısmını oluşturacaktı. Hitler’in bu kadar hızlı ve ölümcül zaferler kazanmasını sağlayan şey sahip olduğu büyük tank birlikleri, uçak filoları ve kurt sürüsü olarak adlandırdığı U-Bot’larıydı. Ve hiç şüphesiz bu orduya mühimmat ve araç sağlayan güçlü Alman sanayisiydi.

Savaştaki üstünlüğün devam ettirilebilmesi için sanayinin ve ordunun devamlı petrol ile beslenmesi gerekliydi. Almanların petrolü ise her geçen gün tükeniyordu. Hitler acilen petrol enerji havzalarını işgal etmeliydi. Bu sebeple gözünü Bakü ve Musul’a dikti.

“İngilizlere karşı gelişen Ortadoğu’daki Arap özgürlük hareketi bizim doğal müttefikimizdir. Bu yüzden Irak çok önemli bir yer tutuyor. Irak’taki düşman İngiliz güçleri zayıflatılmalı. Irak’tan başlayarak Ortadoğu’ya müdahale etmeliyiz. Akdeniz ile İran Körfezi arasındaki İngiliz bağlantısını kestikten sonra Boğazlara karar vermeliyiz.”

Nazi Almanyası’nın “Führer”i Adolf Hitler 23 Mayıs 1941 tarihli “30. Talimat” başlıklı üç sayfalık emirde Irak operasyonunu bu sözlerle anlatıyordu. Operasyonun adı “Özel Ekip F” idi. Hitler talimatında İngilizlere karşı Irak’ta yapılacakları sıralıyordu. Irak’a her türlü askeri destek verilecek ve Ortadoğu’da şöyle bir propaganda yapılacaktı: “Kim özgür olmak istiyorsa İngilizlere karşı kurulan cephede yer almalı.”

Avrupa’da İngilizlerin Hitler karşısında aldığı yenilgiler işgali altında bulunan manda yönetimlerinde de ilgiyle takip edilmekte ve bağımsızlık için girişimlerde bulunmaya sevk etmekteydi. Bu girişimlerden en dikkat çekeni Irak’ta meydana geldi. Irak ordusu içinde Dört Albaylar olarak da bilinen bir yurtsever subaylar topluluğu İngiliz yanlısı Nuri El Said hükümetine darbe yaparak milliyetçiliği ve Alman fanatikliği ile bilinen Reşid Ali Geylani’yi başbakanlığa getirdiler.

Reşid Ali’nin başbakanlığa getirilişinin üzerinden bir ay geçmeden İngiltere ile Irak savaşa girdiler. Krizi hızlandıran iki sebep bulunuyordu:

 Bunlardan birincisi, Reşid Ali’nin Mihver yanlısı hükümeti; ikincisi, 1930 İngiliz-Irak anlaşmasının yorumu hakkında bir anlaşmazlıktı. Kısacası, Irak gerçekten İngiltere’ye Basra Körfezi’nde bir ikmal üssü kurmayı reddedecek kadar egemenliğini kullanmaya sahip bağımsız bir devlet miydi? 1941’in ağır koşulları altında İngiltere, özellikle de Reşid Ali hükümetiyle, anlaşma dilinin incelikleri konusunda bir tartışmaya girme niyetinde olmadığından Basra’daki tesislerini genişletmeye devam etti. Dört Albaylar, 2 Mayıs 1941’de Irak ordusuna Bağdat yakınlarındaki İngiliz hava üssünü kuşatma emrini verdiler ve bu da İngiltere’yle eski mandasını savaş durumuna getirdi. İngiltere Ortadoğu komutanlığı, hemen bir güç oluşturarak Filistin’den Ürdün Çölü yoluyla Irak’a gönderdi.

Irak ordusu kısa sürede yenildi ve Bağdat’ta savunmaya çekildi. Geylani, Nazilerin Arap masasındaki dostu Fritz Grobba aracılığıyla Hitlerden İngiliz işgaline son vermek için Irak’a müdahale talebinde bulundu. Bu talep Hitler’e aradığı fırsatı vermiş oldu.

Irak lideri Ali ile Adolf Hitler görüşmesi.

Hitlerin asıl niyeti Irak’ın petrol havzası olan kuzey bölgesini elinde tutmak ve ihtiyacı olan petrolün orduya aktarılmasını sağlamaktı. Yunanistan’daki Alman hava üssünde 24 uçak Irak operasyonu için derhal hazır hale getirildi. Bunlardan 6 adet He111 tipi bombardıman uçağı -ki bunlar 2. Dünya Savaşı’nın en etkili Alman uçaklarıydı- 12 Mayıs 1941 günü önce Şam’a oradan da Musul’a indi. Fakat operasyon talihsizlikle başlamıştı. Musul’a iniş sırasında uçaklar kum fırtınasına kapılmaktan son anda kurtulmuş, iniş hasarla tamamlanmıştı. Üstelik bölge aşiretleri Almanların oluşturmak istedikleri isyancı milisler için gereken desteği vermediler. 28 Mayıs’ta İngilizler Bağdat’ı alınca 30 Mayıs günü Musul’daki bir avuç Alman birliği arkalarında bazı uçakları da bırakarak, can havliyle Suriye’ye kaçabildi. Nazilerin 18 günlük Musul macerası fiyaskoyla sonuçlanmıştı. İngilizlere başkaldıran Reşid Ali Geylani ve ekibi ise canını kurtarmak için Türkiye üzerinden Nazi Almanya’sına kaçtı İngilizler Bağdat’ı ele geçirdikten sonra  müttefikleri olan Nuri Said paşa` yı tekrardan başbakanlığa getirdiler. Böylelikle Irak’ın bağımsızlık günleri Nuri Said`in kurşunlanarak öldürüleceği 1958 yılına kadar ertelenmiş oldu.

[irp posts=”10693″ name=”Berlin Savaşı ve Hitler’in Ölümü”]

Kazım Köprülü

Stratejik Ortak Misafir Yazar

Zimbabve’de Darbe: 37 Yıllık Mugabe İktidarı Devrildi

Zimbabve’de ordu, 93 yaşındaki Devlet Başkanı Robert Mugabe’ye karşı askeri müdahalede bulunarak Mugabe’nin 37 yıllık iktidarını devirdi.

Zimbabve’de neler oldu?

Zimbabwe Genelkurmay Başkanı Chiwenga, dün sabah saatlerinde Devlet Başkanı Robert Mugabe’nin ‘bağımsızlık mücadelesinde rol alan’ yardımcısını görevden alması sonrası uyarmıştı. Saatler sonra tankların sokağa indiği ülkede ordu, görevden alınan ve başkana savaş açan Mnangagwa’nın yanında olduğunu açıkladı. İktidar partisi Zanu-PF, Genelkurmay Başkanı Chiwenga’yı ihanetle suçladı.

Sabah saatlerinde yönetimi ele geçirdiğini açıklayan ordu, Eski Devlet Başkan Yardımcısı Emmerson Mnangagwa’yı Geçici Devlet Başkanı olarak atadı.

Peki darbe yapılan 93 yaşındaki Mugabe kimdir?

1924 yılında dünyaya gelen Mugabe, 1970’li yıllarda beyazlara karşı mücadele veren Zimbabve Afrikalı Ulusal Birliği içerisinde büyük ün kazandı. 1980 yılında tam bağımsızlığını kazanan ülkenin ilk Başbakanı Mugabe oldu. Ülkenin adını Zimbabve olarak değiştirdi ve ülkenin 1987 yılında başkanlık sistemine geçmesiyle ilk Devlet Başkanı oldu. O günden itibaren tüm seçimleri kazanan Mugabe 15 Kasım itibariyle askeri darbe nedeniyle görevden uzaklaştırıldı.

Kaynak: StratejikOrtak.com – AA

Türkiye’deki Hava Savunma Sistemleri

Bir ülkenin savunma gücü, o ülkenin düşmanlarına karşı caydırılıcığını ifade eder. Bu bakımdan ülkemizin jeostratejik konumu nedeniyle savunma gücünün de güçlü olması gerekmektedir.

Hava savunma sistemlerini ilk defa Amerikan İç Savaşı sırasında kullanılmıştır. O dönemde hafif toplar ve sabotajcılar ile başlayan savunma silahları günümüze gelene kadar büyük bir aşama kaydetmiştir.

Her ülke gibi Türkiye’de kendi hava savunma sistemlerine sahiptir. Değişen teknolojik gelişmeler neticesinde bu sistemlere eklemeler yapılmış, yeni sistemler devreye girmiştir.

Jeostratejik olarak zor bir coğrafyada yaşadığımızdan dolayı çevremizde olup biten hava trafiğini sürekli takip etmek durumundayız. Bunu da radarlar ve uydular aracılığı ile takip etmekteyiz. Yerleşik ve seyyar radarlar sayesinde kuzeyde Ukrayna’dan Mısıra, batıda ise balkanlardan, doğuda Hazara kadar 7/24 Radar izlemesi yapılmaktadır. Her jet üssümüzde iki adet savaş uçağı mühimmatı ve pilotuyla birlikte acil durumlar için nöbet tutmaktadır. Aynı zamanda iki uçak ise mühimmatı ile birlikte her an göreve hazır şekilde beklemektedir. Bu üslerimizin koruması ise seyyar veya sabit Uçaksavar topları, Stinger, Rapier, KMS Atılgan ve Zıpkın(yerli), Nike Hercules, Hisar(yerli), Korkut(Yerli)tipi sistemler ile sağlanmaktadır.

Dilerseniz Türkiye’de kurulu olan sistemlerden bahsedelim;

Uçaksavar Topları:

Türkiye’de kurulu olan uçaksavar topçu sistemlerinden başlıcaları Bofors-L70 ve Oerlikon GDF-003 sistemleridir.

L70 Uçaksavar Sistemi

L70 topları 1934 yılından günümüze kadar kullanılmakta olan bir top sistemidir. 40 mm çapında, tek namlulu, 5.150 kg ağırlığında Azami menzili 14.800 m, etkili menzili    12.500m olan bu sistem radar sistemleri ile koordineli çalışarak uçaklara kilitlenir. Manüel, yarı otomatik ve tam otomatik olarak çalışabilmektedir.

L70 Uçaksavar Topu

Bağlı olduğu radara aynı anda 3 top bağlanması ve atış idare cihazı kullanılarak senkronize bir şekilde atış yapması sağlanır. Hava üslerinde bataryalar şekilde konuşlanmıştır. Her batarya 4 mevzi istasyonundan; her istasyon ise 3 top’tan oluşur(3 adet L70, 1 Adet Radar ve Güç Kaynağı). Bu sistem alçak irtifa hava savunma sistemleri sınıfına girmektedir.

Oerlikon Uçaksavar Sistemi

Bir diğer top sistemi Oerlikon GDF sistemidir. İsviçre’li Oerlikon firması tarafından 1956 yılından itibaren üretilmeye başlanan ve bugüne kadar bir çok modeli çıkartılan dünyanın en etkili yakın menzil hava savunma silahlarındandır.

Oerlikon GDF 006 Uçaksavar Topu

4000m etkili menzili, 12.500m toplam menzili olan, her bir namlusundan 550 olmak üzere dakikada toplam 1100 mermi atabilen, merminin namludan çıkış hızı 1175m/s olan, yüksek hassasiyetli, etkili, tahrip gücü yüksek,sabit hedeflerin savunmasında kullanılması etkin (örneğin boğaziçi köprüleri bu silahla savunulmaktadır) otomatik bir hava savunma topudur. Radar kontrolü ile havadaki bir uçağı 40 km öteden itibaren takibe alabilen, 12 km mesafe içinde atışa başlayan, kendi ekseni etrafında 360 derece dönebilen namlusunu 90 derece dikey olarak konumlandırabilen çok etkili bir sistemdir. Yerli üretimde karşılığı Korkut Sistemidir.

Her iki sistemde de atış tahdit alanı vardır.  Uçaksavar giriş kapı ve koridorları toplarda bulunan düzenek üzerinde işaretlenerek, koridorda uçan uçaklara atış kısıtlaması getirilir. Aynı şekilde atış yapılmasını istemediğiniz bölgeyi tahdit altına alarak, topların atış yapmasını da engellersiniz.

Rapier Füze Sistemleri

İngiliz silah üreticisi BAE Systems tarafından üretilen yerden radar ve elektro-optik güdümlü bir alçak irtifa hava savunma sistemidir.

Rapier Füze Lançeri

Rapier, 23 km yarı çapında bir bölgenin renkli görüntüsünü verebilen bir sistemdir. IFF teçhizatı sayesinde dost ve düşman uçaklarını ayırt edebilir. Gelişmiş DN-181 Blindfire İzleme Radarı tarafından yönlendirilmektedir. Uçaksavar giriş kapı ve koridorları skop üzerinde işaretlenerek koridorda uçan uçaklara atış kısıtlaması sağlanır.

Rapier Füze Sisteminin atış gücü MK-I ve MK-II füzelerinden oluşmaktadır. İki aşamalı katı yakıtlı roket motorunun sağladığı 2.5 mach hızla hedefe yönelir ve seyir sırasında 30 g’lik manevralar yapabilir. 8 km etkili menzile ve 5 km etkili irtifaya sahiptir.  Yaklaşma/yakınlık tapalı bir füzedir ve hedefe yakın bir mesafede patlayarak hedefi etkisiz hale getirir.

Türkiye, 1983 yılında 146 milyon £ karşılığında 36 adet Rapier lançeri, 12 adet Blindfire izleme radarı ve 468 adet Rapier Mk-II füzesi siparişi vermiştir. 1983-1985 arasında teslim edilen bu sistemlere ek olarak, 1985’te yeniden 36 adet Rapier lançeri ve 15 adet Blindfire izleme radarı sipariş edilmiş, bu teslimatlar da 1986-1988 arasında tamamlanmıştır. Ocak 1995’te ABD tarafından alınan bir kararla İncirlik ve İzmir’deki NATO askeri tesislerinin alçak irtifa hava savunmasında kullanılan 14 adet Rapier lançeri, 13 adet Blindfire izleme radarı ve 515 adet Rapier MK-I füzesi EDA yardımı kapsamında Türkiye’ye hibe edilmiştir.

1996 yılı Ocak ayında Milli Savunma Bakanlığı ve BAE Systems arasında yapılan bir anlaşma ile Türk Hava Kuvvetleri envanterindeki Rapier sistemlerinin Rapier II adıyla B1X seviyesinde modernize edilmesi kararlaştırılmış, 70 milyon £ maliyetle 78 adet Rapier’ın Şubat 1996 ile Mayıs 1999 arasında B1X seviyesinde modernizasyonu gerçekleştirilmiştir.

Stinger Füze Sistemleri

Üretimine 1978 yılında General Dynamics(ABDtarafından başlanan pasif güdümlü ateşle-unut tipi hava savunma füze sistemidir.

Ateş Anında Stinger Füzesi Ve Kundağı

Tek personel tarafından MANPADS (Omuzdan atılarak) kullanılması, yüksek isabet ve tahrip özelliği gibi sebeplerle kara birliklerinin hava savunmasında önemli bir yere sahiptir. Hedefine kızılötesi ve mor ötesi ışınlarla yönelir. 8 km etkili menzile sahiptir.

 MIM-23 Hawk Füze Sistemleri

Azami menzili 40 km, etkili menzili 18 km olan orta irtifa hava savunma sistemidir.  Genellikle strartejik yerleri korumak için konuşlandırılır. Lançerinde 3 füze taşımaktadır. Hedef tespit radarı AN/MPQ-51 (Improved Hawk – Phase II)dir.

Ateşleme Esnasında Hawk Füzesi


1960 yılında ABD tarafından üretilmiştir. 2001 yılında imzalanan Nato Güney Kanat Yardımı kapsamında ABD’nin envanterinden çıkarma kararı aldığı sistemi  270 Milyon $ bedelle 8 adet Atış ünitesi, 24 adet Füze bataryası, 175 adet MIM-23B Hawk füzesi, 8 adet MPQ-64 Sentinel 3D hava savunma radarı ile birlikte 2005 yılında modernize edilerek Türk Hava Kuvvetlerine TURK HAWK XXI adını alarak teslim edildi.

Nike-Hercules sistemleri gibi bu sistemlerde yavaş yavaş envanterden çıkarılmaya başlanmıştır.  Bunların yerine “YERLİ” üretim HİSAR FÜZE SİSTEMLERİ TSK envanterine alınacaktır.

Buraya kadar anlattığımız sistemler Türkiye’nin ihtiyacına göre dışarıdan alınan sistemlerdir. Türkiye en büyük hava savunmasını ise savaş uçakları üzerinden sağlamaktadır. Türkiye’de kurulu hava savunma gücü bölgemize göre yetersizdir. Bu sebebten ötürü Türkiye uzun menzil hava savunma ihtiyacı için yapılan ihaleyi Çin kazanmış. Gerek Nato’dan gerek batılı ülkelerden gelen baskılar neticesin anlaşma olmamış, Türkiye ise Rusya’dan S-400 sistemi almıştır. S-400 sistemleri icin Mehmet Fehmi Karadag’in Türkiye S-400 Füzelerini Almalı Mı? yazisini okuyabilirsiniz.

Yerli üretim hava savunma sistemlerini başka yazımda paylaşacağım.

Beyazlara İnat Müslüman Olma Modası

ABD’de özellikle 60 ve 70’li yıllarda renkçiliğin tekrar zirve yaptığı dönemlerde Siyahlarda bir tepki halinde hayatın her alanında beyazlara karşı zıtlaşma çabası hakimdi. Bu zıtlaşma çabasının dini alandaki yansıması ise tabi ki Müslüman olmaktı. Siyahilerden oluşan Devrimci Kara Panter örgütü de bu zıtlaşmanın soğuk savaş atmosferinin yansımasıdır mesela.

“Eğer bize bu acıları yaşatan Beyazlar Hıristiyansa o zaman biz Hıristiyan değiliz” tarzında mantıksal değil duygusal bir zıtlaşmaydı bu. Bu neslin en bilinen örnekleri Muhammed Ali, Malcom X gibi sonradan Müslüman olmuş halk önderi siyahi isimlerdi.

Eğer dini alandaki bu zıtlaşmayı tersine çeviren Martin Luther King gibi papaz halk önderleri olmasaydı bu zıtlaşmanın boyutu çok daha büyük olabilirdi. Fakat bir Baptist Papaz, siyah hakları için mücadele eden en etkili lider olmuştu ve suikaste kurban gitmişti. Ayrıca kendisi beyazları dini ve ahlaki anlamda yozlaşmış görüyordu. Yani sorun inançta değil, inancın gerektirdiklerini uygulamamakmış meğerse. Zaten Martin Luther King sürekli ABD’nin büyük bir yozlaşma içinde olduğunu vurgulardı. Bunun renkler arasındaki zıtlaşmanın dini alana yansımasının büyük oranda önüne geçtiğini söyleyebiliriz.

Muhammed Ali ve Malcom X gibi isimler, Beyazlara inat Müslüman olma modasının en bilinen isimleri olduğu için onların bulunduğu ülke olan ABD bu modanın en iyi örneği. Bu moda mantıksal yorumlara değil tamamen duygusal ataklara bağlıydı. Yani Siyah karşıtlığının oluşturduğu beyaz düşmanlığının bir eseriydi ve bunu anlamak için onların ABD’nin düşmanı olarak gördükleri farklı ideolojilere karşıda dostane durmaları gösterilebilir. Mesela Muhammed Ali’nin Küba’nın Anti-Emperyalist duruşundan ötürü Sosyalizme karşıda büyük bir sempatisi vardı. Yani “ABD’ye düşman kim varsa ben oyum” tarzı bir düşünceydi bu.

Muhammet Ali ve Malcom X

Tanınmış isimlerden ötürü bu modanın örneklemesine ABD’den başladık ama günümüz ABD’li siyahilerine bakılırsa bu moda ABD’de bitmiş durumda. Çünkü ABD’de bu tepkinin sürdürülebilir olmasını sağlamaya yetecek kadar Müslüman nüfus oranı yoktu. Fakat Afrika’da ve Avrupa’da tam gaz devam ediyor bu yarış. Çünkü oralarda bu yarışı sürdürebilmeye yetecek kadar Müslüman nüfus oranı mevcut.

Hıristiyan misyonerlerle Müslüman misyonerler arasındaki siyahları kapma yarışının en çekişmeli cephesi kuşkusuz Afrika. Çünkü Avrupa’da yaşayan siyahilerin, bulundukları ortamdaki tüm farklı görüşteki beyazlardan etkilenme ihtimali oluyor ve farklı düşünceler gelişebiliyor ama Afrika’da kalmış Siyahlar için, görmedikleri bir coğrafyada yaşayan herkes hemen hemen aynıdır. Atalarından işittiği “Bu beyazlar bize çok kötü muamele yaptı” cümleleri işitildikçe tabi ki onların kafasında Beyaz adam eşittir kötü ve zengin adam algısı oluşuyor. Halbuki Avrupa’ya gittiklerinde kendi proleter çevrelerinin Afrika hakkındaki görüşlerinin eski dönem egemen burjuva sınıflarının düşünceleriyle örtüşmediğini görüyorlar.

Egemen burjuva sınıfının ve ezilen proleter sınıfın farklı mandacılık görüşleri bu mücadelenin renkler arasında değil toplumsal sınıflar arasında emek merkezli olduğunu gösteriyor. Nasıl ki İngiliz burjuva sınıfı hem kendi İngiliz işçi sınıfını sömürüyor(Sanayi devriminin ilk yıllarında ortalama bir İngiliz işçinin ömrü ortalama 30 yıl civarındaydı çünkü İngiliz Patronlar ne çalışma saatlerini, ne iş güvenliğini, nede Beslenme düzenini çok masraflı olduğu için önemsemiyorlardı) hemde sömürgelerdeki insanların emeklerini sömürüyorlardı, işte burada bölgesel bir emek sömürüsünün değil küresel bir emek sömürüsünün olduğu ve bütün dünyanın ezilen işçi ve çiftçi sınıflarının ortak bir acıyı paylaştığı görülüyor. Avrupa’daki bu farklı ve çatışan düşünceler elbette siyahlar üzerinde farklı etkiler yaratıyor.

Avrupa’daki bu yarışın ABD’deki gibi bitmemiş olmasının sebebi ise Avrupa’ya göç eden Beyaz Müslümanların bu kapışmayı Müslümanlar lehine hala canlı tutabilmesi. Fakat ABD’de oransal olarak kayda değer bir Müslüman Nüfus olmadığı için bu kapışmayı Müslümanların sürdürebilmesine olanak yoktu. Avrupa’da Müslüman oranı kısmen daha yüksek olduğu için bu kapışma şimdilik sürebiliyor. Bu Müslüman beyaz göçmenler sayesinde(ki bunların içinde bizimkilerde var) halen Avrupa’da siyahilerin tamamen iseviliğin içine düşmediğini görebiliyoruz. Tabi şuan ki tablo her iki Sami din geleneği varyasyonunun mensupları içinde yeterli görülmüyor, o ayrı bir tartışma konusu!

Afrika ise Müslümanların en ufak bir alan bulmaları halinde hızla demografik avantajı ellerine alabildikleri bir yer. Çünkü kıtanın ekonomik ve siyasi istikrarsızlığının insanlarda oluşturduğu gerilim, bu gerilimin kaynağının görüldüğü anda şiddetle karşılık verilmesine sebep oluyor. Halen Beyaz insanların görüldükleri yerde öldürülmeye veya soyulmaya çalışıldığı mahalleler ve köyler var. Müslüman bir siyah misyoner bu beyaz karşıtlığını kullanarak çok daha kolay bir şekilde Siyahileri döndürebiliyor. Beyaz Misyonerler her ne kadar geçmişteki olayların dinle bir alakası olmadığını ve yozlaşmış siyasi erklerin bunları gerçekleştirdiğini söylemeye çalışsalar bile şu bir gerçek ki; insanlar genelde inanç ve ideolojileri yargılarken o inancın veya ideolojinin ilkelerine mantıksal bir yaklaşım getirmek yerine, o inancın veya ideolojinin takipçilerinin davranışlarına bakıyorlar. Çünkü bu yöntem bilinçaltındaki dünyamızda daha pratik ve kolay. Fakat bu yaklaşım mantıksal değil duygusal olduğu için yanılsamalara yol açabiliyor.

Afrika’nın en kalabalık ülkesi olan ve aynı zamanda en çok Hıristiyan’ın yaşadığı Nijerya’da önde gelen bir rahip(adını hatırlayamadım), Müslümanları misyonerlikle suçluyor ve bölgeye gelen Müslümanların yardım adı altında misyonerlik yaptığını söylüyordu. Bu konuda haklı olsa da bunu daha öncede kendileri yapmıştı. Şimdiyse eskiden kendilerinin yaptıklarını başkası şimdi yapıyor diye küplere biniyorlar.

Güzelim Afrika’nın geleneksel dinleri semavi dinler yüzünden yok oldu ve hala yok oluyor maalesef.

Afrika’daki bütün kiliselerin misyonerlik yarışı konusunda endişeleri var ve İslam dininin bu duygusal fonksiyonlar sayesinde hızla yayılabildiğini görüyor ve söylemekten de çekinmiyorlar.

Yakın geçmişte Yakubu Gowon ve İdi Amin, Günümüzde ise Ömer El-Beşir gibi büyük Hıristiyan soykırımları gerçekleştirmiş Müslüman diktatörler bile siyahların beyazlardan çok Müslümanlardan nefret etmesine sebep olmuyor. Çünkü Beşir, Gowon ve Amin gibilerinin öldürdükleri insan sayısı Avrupa’nın burjuva sınıfının önderlik ettiği zorbalık ve katliamın yanına bile yaklaşamaz derecede. Yani tarihin izleri yakın geçmişte olanlarla örtülemeyecek kadar büyük.

Sahra Altı Afrika’nın %90’ı kırsal alanlarda yaşıyor ve çoğunlukla kendi ülkesinde yaşanan gelişmelerden bile bihaber. Yani hala komünal düzen hakim. Kimi yerlerde insanlar ülkelerindeki rejim değişikliklerinden on yıllar sonra haberdar oluyorlar(bu abartı değil). Bu yüzden kalıplaşmış görüşlerin yok olması ve yeni fikirlerin gelişmesi için medya üzerinden propaganda yapmak bir işe yaramıyor. Çünkü çoğu siyahın, bu tür teknolojilere ulaşma şansı yok. Bu yüzden bütün misyonerlik örgütleri köy köy, mahalle mahalle dolaşmak zorunda kalıyor fikrini yaymak için. Bu yüzden birçok misyonerlik örgütü eğer siyasi alandan çekiniyorsa “yardım kuruluşu” adı altında faaliyet yürütüyor. Zaten yardım kuruluşu olmak cömertlik sıfatıyla daha kolay eleman kapmanıza da vesile oluyor.

Yakında Birçok Afrika ülkesinin Angola gibi İslam’ı yasakladığını görürsek ben buna şaşırmam. Bu gibi gelişmeler Siyahları döndürmek isteyen Müslüman misyonerler için felaket olur. Çünkü hala ilkel çağlarda yaşayan kırsal bölge insanlarına ulaşmak zorken birde üstüne siyasi engeller çıkınca cabası oluyor. Zaten günümüz Angola’sın da olanda tam olarak bu.

Nasıl ki Latin Amerika’daki ırki gerilimler dini yaşama etki etmedi, çünkü farklı bir dini görüş ortaya koyabilecek yeterli sayıda Gayri-İsevi yoktu, işte Afrika’nın büyük bölümünde de bu durum yaşanıyor.

Fakat şu bir gerçek ki her ne kadar şuan Kara Afrika’nın üçte ikisi İsevi, geri kalan kesimlerse Müslüman ve diğer geleneksel Afrika dinlerinin takipçilerinden oluşsa da Müslümanlar, geçmişi kullanarak buldukları alanları daha iyi değerlendiriyorlar. Yeter ki siyasi veya iletişim engellerini aşıp alana ulaşabilsinler.

Kara Afrika’da ki bu gidişatı tersine çevirmek için ilerde siyahi bir papa Vatikan’ın başına geçirilirse ve Katoliklerin ruhani lideri olursa şaşırmamak gerekir, bunun siyahilerin dini yapısı üzerindeki etkisi, ABD’nin siyahi bir başkan seçmesinden kat kat daha fazla olur. Nasıl ki siyahi bir başkan yerli Afrikalılar nezdinde ABD’ye karşı sempatinin artmasına vesile oluyorsa(ki aslında Obama siyah bile değil İrlanda-Kenya kırması bir melez olmasına rağmen), siyahi bir Papa’da, Hristiyan kurumlara karşı yerli Afrikalıların sempatisinin artmasına sebep olabilir. Müslümanlarınsa siyah birini halife yapma şansı zaten yok.

Şunu unutmamak gerek, iki büyük dinde yaşlandıkça merkezi bölgelerinde eleman kaybederken çevre bölgelerde güç kazanıyor ve dünya’da nüfusun en hızlı arttığı bölge Kara Afrika. Dünya nüfusunun artış hızı her yeni nesilde sert bir düşüş gösterirken, Kara Afrika’da ise bu düşüş çok hemde çok çok yavaş gerçekleşiyor. Bu nüfusu kazanan inanç veya ideoloji demografik sıralamada birinci olur ve şuan oluyor da zaten.

Elbette refah, kültürlü ve güçlü 10 kişi, sefil, cahil ve etkisiz 100 kişiden iyidir. Amma ve lakin misyonerler için önemli olan bu değil, onlar ayaklarının altında saf kalabalıklar istiyorlar ki bu sayede cemaat veya tarikatları daha çok prim kasabilsinler.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Suriye Savaş Haritası Arşivi [2017-2016-2015]

Suriye’de 7’nci yılına giren iç savaşta yüzlerce grup kurulmuş, süper güç ABD’nin müdahalesi ve Rusya’nın rejim güçlerine desteği dikkat çekmiştir. Savaşın ilk yıllarında muhalifler ülke topraklarının yarısından fazlasında kontrol sağlarken, günümüzde bu rakam yüzde 25’lere kadar gerilemiştir.

Aynı zamanda terör örgütü IŞİD’in ortaya çıkışı ve ABD’nin bir diğer terör örgütü PKK’nın Suriye uzantısı PYD/YPG’ye desteğiyle dengeler alt üst olmuştur. IŞİD’in hızlı bir şekilde muhaliflerin kontrolündeki bölgeleri ele geçirmesiyle başlayan sahte “hilafet” dönemi, 2014’te ABD’ye bahane oluşturmuştur. 2014 yılında ABD, 30’dan fazla ülkeden oluşan koalisyon ile birlikte Kobani bahanesiyle Suriye’deki işgal girişimini başlatmıştır. Daha sonra 2015’te muhaliflerin rejim güçlerine karşı başarıları söz konusu iken Rusya, Suriye’ye desteğe gelerek muhaliflerin geriletilmesinde ve uluslararası arenada desteklenmesinde büyük pay sahibi olmuştur.

Suriye haritası | Ocak 2016 – Kasım 2017

Biz de sitemizin kuruluşundan günümüze her ay harita arşivi yaparak sahada yaşanan gelişmeleri ve değişimleri saklıyoruz. İşte 2015’ten günümüz Suriye’de son durum haritaları ve 3 ayrı interaktif harita

İnteraktif savaş haritaları:

Suriye ve Irak interaktif savaş haritası (ISW)

Suriye merkezi yerleşim bazlı interaktif harita

Suriye ve Irak interaktif harita (LM)

Suriye savaş haritası arşivi (2017)

Suriye Son Durum Haritası (Kasım 2017)

Suriye Son Durum Haritası (Ekim 2017)

Suriye Son Durum Haritası (Eylül 2017)

Suriye Son Durum Haritası (Ağustos 2017)

Suriye Son Durum Haritası (Temmuz 2017)

Suriye Son Durum Haritası (Haziran 2017)

Suriye Son Durum Haritası (Mayıs 2017)

Suriye Son Durum Haritası (Nisan 2017)

Suriye Son Durum Haritası (Mart 2017)

Suriye Son Durum Haritası (Şubat 2017)

Suriye Son Durum Haritası (Ocak 2017)

Suriye savaş haritası arşivi (2016)

Suriye Son Durum Haritası (Aralık 2016)

Suriye Son Durum Haritası (Kasım 2016)

Suriye Son Durum Haritası (Ekim 2016)

Suriye Son Durum Haritası (Eylül 2016)

Suriye Son Durum Haritası (Ağustos 2016)

Suriye Son Durum Haritası (Temmuz 2016)

Suriye Son Durum Haritası (Haziran 2016)

Suriye Son Durum Haritası (Mayıs 2016)

Suriye Son Durum Haritası (Nisan 2016)

Suriye Son Durum Haritası (Mart 2016)

Suriye Son Durum Haritası (Şubat 2016)

Suriye Son Durum Haritası (Ocak 2016)

Suriye savaş haritası arşivi (2015)

Suriye Son Durum Haritası (Aralık 2015)

Suriye Son Durum Haritası (Kasım 2015)

İran’da 444 Gün Süren Rehine Krizi

İran Devrimi’nden sonra devrik Şah, gezdiği bir kaç ülkeden sonra yakalandığı pankreas kanserinin tedavisi için ABD’ye gitti. Bu durum bir anlamda eski dostun vefasıydı. Ancak devrim sırasında zaten gerilmiş ABD-İran arasındaki ilişkileri daha da çıkmaza soktu. İran, Şah’ın yargılanmak üzere geri iade edilmesini ve Amerikan bankalarındaki varlıklarının İran devletine aktarılmasını talep etti. Bu talepler reddedilince üniversite öğrencileri arasında başlayan protestolar büyük halk gösterilerine döndü.

Ana hedef ABD Büyükelçiliğiydi. Güvenlik güçleri olaylara karşı pek önlem almadı. Zaten Humeyni tarafından ABD, ‘Büyük Şeytan’ olarak nitelendirildiğinden durum normal karşılanıyordu. Artan olayların kırılma noktası birkaç eylemcinin büyükelçilik kapısını aşması oldu. Kalabalık halk yığını bir hışımla elçiliğe girdi ve elçilikte çalışan 50’den fazla Amerikalıyı rehin aldı.

Göstericiler büyükelçilik binasına giriyor.

Bu olaydan sonra İran, çalışanların rehin alındığını ve taleplerini yenilediğini bildirdi. ABD talepleri reddederek, şantaja boyun eğmeyeceğini, İran’a karşı ambargo uyguladığını ve ABD’deki İran mallarına el koyulduğunu açıkladı. Anlaşmaya yanaşmayan Başkan Carter, rehinelerin kurtarılması için çalışmalara başladı. Bir operasyon düzenlendi. Helikopterler çöle inecek, yakıt ikmalinden sonra elçiliğe giderek rehineleri kurtaracaktı. Ancak operasyon kum fırtınası sebebiyle başarılı olmadı hatta helikopterlerin düşmesiyle 8 asker öldü.

Bu sürede Şah, Panama’ya gitmiş, daha sonrada gelen çağrı üzerine gittiği Kahire’de vefat etmişti. Artık ortada bir sebep kalmamıştı. Öte yandan Irak-İran savaşı başlamış, ambargo İran’ın belini büküyordu. Rehine krizi ve başarısız olan kurtarma operasyonu nedeniyle Carter, halk nezdinde güven kaybetmişti. Rakibi Reagan’ın ise en önemli vaadi rehinelerin serbest bırakılacağıydı. Reagan rehine krizi ile özel olarak ilgileniyor, kapalı kapılar ardında İran ile görüşmeler yapıyordu. Bunun sonucunda da seçimden galip çıktı.

Rehineler

Yapılan görüşmeler ve antlaşma sonucu rehinelerin bırakılması kabul edildi. Carter daha koltuğu, Reagan’a devretmemişti. Devir teslim gününde giderayak haberi kendisi vermek istiyordu. Ancak konuşması sırasında bir türlü haber gelmedi. Carter konuşmayı uzattıkça uzattı ancak haberin gelmemesi üzerine mikrofonu Reagan’a verdi. Reagan ilk konuşmasına başlar başlamaz İran, rehineleri Amerikalılara verdi. 444 gün sürdükten sonra rehine krizi son bulmuştu. İran, rehinelerin salınmasını geciktirerek süreç boyunca anlaşmaya yanaşmayan Carter’a gol atmıştı.

El koyulmuş bir ABD bayrağı

Daha sonradan çıkan belgelere göre İranlılarla yapılan antlaşmalarda Amerikalılar, sorunun çözümünü geciktirilmesini istemiş karşılığında da İran’a silah satmış, İran’da doğal olarak bu silahları Irak savaşında kullanmıştı. Ancak buradaki dikkat çeken nokta savaşın, ABD ve İran arasındaki gerilimden faydalanmak isteyen Saddam’ın, ABD’den üstü kapalı izin almasıyla başladığıydı. Bu savaşta ABD, kağıt üstünde Irak tarafında yer almış, Irak’a silah satmıştı.

Baskın sırasında elçilikten kaçan 6 çalışanın İran’dan kaçırılması ARGO adıyla filmleştirilmiş, İran sahneleri ise Türkiye’de çekilmiştir.

Şehmus Kızılkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Suudi Arabistan’ın Tarihe Geçecek Kanlı 24 Saati

Suudi Arabistan, 4 Kasım’da sabah saatlerinden başlayarak gece geç saatlere kadar çok gergin ve zor bir gün geçirdi. Ülkede yeni veliaht prensinin ‘yolsuzluk’ iddiasıyla onlarca kişiyi tutuklatması akıllara “Suudi Arabistan’da darbe mi oluyor?” sorusunu getirdi. İşte Suudi Arabistan’ın 5 başlıkta kanlı 24 saati…

Lübnan Başbakanı Hariri istifa etti

Lübnan Başbakanı Hariri, 4 Kasım’da Riyad’da Hizbullahı ve onun destekçisi İran’ı sert şekilde eleştiren açıklamalarda bulunarak başbakanlık görevinden istifa ettiğini açıkladı.

Lübnan Başbakanı Saad Hariri ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi Selman

Husiler Başkent Riyad’a balistik füzelerle saldırdı

4 Kasım Cumartesi akşam saatlerinde sosyal medyanın da gündemine oturan Husilerin Riyad saldırısı. Yemen’den Husiler tarafından Riyad’a atılan balistik füzeler, havalimanı yakınlarında iken Patriotlar tarafından iha edildi. Havalimanındaki kaçış kameralara yansıdı.

Kraliyetin Aziz Kararnamaleri ve ‘Yolsuzluk ile Mücadele Komisyonu’

Kral Selman tarafından yayınlanan kraliyet kararnameleri ile başkanlığını Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın yüreteceği özel yetkilerle donatılan ‘Yolsuzluk ile Mücadele Komisyonu’nun kurulduğu, 2 bakan ve bir kuvvet komutanının da görevden alındığı duyuruldu. Bu duyurunun hemen ardından tutuklamalar başladı. Aralarında eski bakanların da olduğu 11 prens, çok sayıda bakan ve iş adamının olduğu üst düzey onlarca kişi soruşturma gereği gözaltına alındı.

Rüşvet ve para aklama iddialarıyla gözlaltına alınan 11 prens ve Suudi Arabistan kraliyet ailesi…

Suudi Arabistan’da tutuklanan prensler ve Kraliyet ailesi [İnfografik: aljazeera.com]

Helikopter düştü: Bir prens ve 8 üst düzey yetkili öldü

5 Kasım’da akşam saatleri içinde Asir bölgesi Emir yardımcısı Prens Mansur bin Mukrin ve 8 üst düzey yetkiliyi taşıyan helikopter düştü.

Yemen ile sınırlar kapatıldı

Suudi Arabistan öncülüğündeki Koalisyon güçleri balistik füze saldırısı sonrasında yaptığı açıklamada, Yemen’in tüm kara, hava ve deniz sınırlarının insani durumlar dışında ulaşıma kapatıldığını duyurdu.

Suriye Son Durum Haritası (Kasım 2017)

Suriye’de Taraflar
Esad Rejimi  – Hizbullah, Rusya, İran ve Şii Milisler
Muhalifler – Ahrar uş-Şam, Şam’ın Fethi Cephesi, ÖSO vb.
PYD/YPG  – SDG çatısı altındaki küçük gruplar ve PKK
IŞİD – Örgüte biat eden yerel milis güçler ve aşiretler

Stratejik Ortak olarak Suriye’de son durum ve savaş haritasını Kasım 2017 itibariyle sizler için hazırladık. Çatışmaların devam ettiği Rakka, İdlib, Deyri Zor, Şam, Guta ve Mayadin’de neler oluyor?

Kasım ayı itibariyle Suriye’de rejim güçleri 97.869 km2’lik alanda kontrol sağlamaktadır. İkinci olarak ABD desteğiyle ilerleyen YPG güçleri, kontrolü altında bulunan toprakları genişleterek 50.403 km2’lik büyük bir alanda hakimiyet kurdu. IŞİD, Mart ayında 80380 km2’lik alanı kontrol ederken, bu ay itibariyle topraklarının yüzde 85’ini kaybetti.

Suriye’deki taraflar: Kim hangi bölgeyi kontrol ediyor. [Grafik: syriancivilwarmap]
Rakka

Rakka’nın kontrolünün tamamen ABD destekli YPG’nin kontrolüne geçtiği bölgede, bu toprakların ve petrol kuyularının kontrolü konusunda ABD, Suudi Arabistan ve bazı Batılı ülkelerin görüşmeler yaptığı bildirildi. Şu anda Suriye Demokratik Güçleri (SDG) çatısındaki YPG’nin kontrolü altında bulunan bölgede ABD’nin hava saldırıları da yüzde 90 oranında düştüğü gözlemlendi.

İdlib

Türk Silahlı Kuvvetleri, İran-Türkiye-Rusya’nın belirlediği çatışmasızlık bölgelerinden biri olarak kabul edilen İdlib’te gözlem noktaları kurdu. Afrin’in güneyinde İdlib’te kurulan noktalar ile şehirdeki Heyetül Tahrir-i Şam (HTŞ) -Nusret Cephesi- ile diğer muhalif gruplar birbirinden ayrılacak.

Deyri Zor

Savaşın devam ettiği Deyri Zor’un kuzey bölgesindeki petrol kuyularında YPG’nin ilerleyişi sınır hattı yönünde sürerken, rejim güçleri şehri tamamen IŞID’in elinden aldı. Rejim unsurları ayrıca Deyri Zor güneyindeki stratejik Mayadin beldesinde de kontrolü sağladı.

9 Kasım 2017:

Suriye son durum haritası – 9 Kasım 2017

7 Kasım 2017:

1 Kasım 2017: 

Suriye savaş haritası (01.11.2017) – Harita: SuriyeGundemi.com

Suriye ile ilgili geçen ayın bazı önemli başlıkları(yeniden eskiye):

– Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, Suriye Kongresi’nin ertelenmediğini, Rusya, İran ve Türkiye’nin konu üzerinde anlaşmaya çalıştığını söyledi.

– Suriye, Paris İklim Anlaşması’nı imzalayacağını ilan etti. Böylece anlaşmayı desteklemeyen BM ülkesi olarak geriye bir tek ABD kaldı.

– Cumhurbaşkanı Sözcüsü Kalın, “Rusya (PYD’nin de davet edildiği) Suriye toplantısını erteledi. Değiştirmezlerse daha ileri bir tarihte yapılacak.” dedi.

– Rejim güçlerinin aksine Rusya Suriye Özel Temsilcisi Lavrentyev, “Türkiye’nin İdlib’teki duruma istikrar getirmesini umuyoruz” dedi.

– Suriye’de Esad rejimi, PYD’nin ele geçirdiği bölgelerden çıkması karşılığında özerklik vermeyi önerdi, örgüt federasyon istedi. [AA]

– Türk askerinin Zap operasyonu kapsamında bayrak diktiği bölge, savaş haritalarında Türkiye kontrolünde gösteriliyor.

– ABD Dışişleri Bakanı Tillerson, “Washington, Beşar Esad’ın rolünün olmadığı birleşik bir Suriye istiyor.” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson

– Rusya, BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye’de kimyasal silah kullanımını soruşturan BM misyonunun görev süresinin uzatılmasını veto etti.

– İngiltere’de parlamentonun Suriye ve Irak’ta YPG’ye sunduğu yardımlara ilişkin ‘koşulları belirlemek’ için soruşturma yapacağı bildirildi.

– İdlib’te bulunan HTŞ’nin (El Nusra) Afrin’in güneyindeki bölgelerden çekilerek TSK’ya bırakacağı iddia edildi.

Suriye’de muhaliflerin kontrolündeki bölgelerde sivil yönetim kurularak Başbakan atandı. Girişimi aşiretler ve HTŞ(El Nusra) de destekliyor.

– Tarihte ilk kez bir Suudi Arabistan Kralı Rusya’yı ziyaret etti ve Suriye’de anlaşma sağlandığıını duyurdu.

Suriye İnsan Hakları Ağı, Rusya’nın Suriye’de 2. yılını dolduran askeri müdahalesi sonucu en az 5 bin 233 sivilin öldüğünü bildirdi.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Bu Topraklar Kime Ait?

Geçenlerde bir arkadaşımla Türkiye’nin nasıl bir mülteci kampına dönüştüğünü konuşuyorduk. Ben ona Türkiye’de 100 ila 150 bin arası Çeçen’in yaşadığını ve bu insanların Çeçen savaşları sonucu Türkiye’ye kaçan mülteciler olduğunu söyledim.

Arkadaşım, Çeçenlerin Rusların baskısına maruz kaldıklarını savunan ve bu zulmün bitmesi için Çeçenlerin bağımsız devlet mücadelesini düşünce bazında destekleyen biriydi. Türkiye’deki Çeçen varlığından da rahatsız değilmiş. Aynı kişi Haşdi Şabi’den kaçan Kerküklü Kürtlere Türkiye kapılarının açılmaması taraftarıydı. Çünkü onlar bölücülük yapıyordu.

Eğer her halk zamanında zulüm gördü diye, ilerde bunun tekrarlanma ihtimalinden korkup ayrılıkçı adımlar atarsa dünya çok daha fazla istikrarsızlığa sürüklenir. Çünkü dünyada hala 4000 dil konuşuluyor ve tabiî ki binlerce millet var ama devlet sayısı 200 küsür.

Bu arkadaşımla bunu konuştuktan sonra haberlere bir baktım ki, Arakan’dan Bangladeş’e geçenlerin sayısı yarım milyonu geçmiş. Arakan’da da Budist çoğunlukla birlikte yaşamak istemeyen ve bu yüzden Rohingya halkının kendi İslami devletini arzulayan silahlı örgütler mevcut(tıpkı Ruslarla yaşamak istemeyenler veya Araplarla yaşamak istemeyenler gibi). Zaten son yaşanan krizde bu Arakanlı örgütlerin sınır karakollarına yönelik büyük saldırıları sonucu başlamıştı.

Myanmar’da 53 milyonluk nüfusun 2 milyonu Müslüman ve bu Müslümanların yarısı Arakan’da yaşıyor. Diğer yarısının sosyal durumu Myanmar halklarının ortalaması gibi. Çünkü Arakan dışındaki Müslümanlar ayrılıkçı faaliyetlerde bulunmadıkları için hedef değiller.

Kaldı ki zaten Myanmar sadece Arakanlı ayrılıkçı örgütlerle değil Kuzeydeki Çinli örgütlerle de savaşıyor. Eskiden bu bölgede yaşayan pek çok Çinli bu yüzden Çin’e kaçtılar. Halbuki mesele Budistlik-Müslümanlık meselesi ise Çinlilerde Budist, onlarla neden savaşıyorlar? Çünkü mesele aslında din değil, etnik sıkıntılardan kaynaklı toprak bütünlüğü meselesi. Çin’in Myanmar’ın en Kuzeyindeki Kaçin bölgesinde gözü olduğunu unutmamak gerek.

O arkadaşımla yaptığım sohbet ve ardından gördüğüm Arakan haberi benim aklıma bunu getirmişti. Yani bir ülkeyi bölmek ve zulümden kurtulmak arasındaki farkı veya bağı düşünmeye. Hala da bilmiyorum açıkçası.

Tabi bu düşünce akla bir başka soruyu da getiriyor. Belki bunun cevabı verilebilse her şey daha kolay olur.

Bir toprak kime aittir?

A) Oraya ilk yerleşenlerin.

B) Üzerinde kendi türünden en çok insan bulunduranın.

C) Üzerinde en uzun süre egemenlik kuranın.

D) Üzerinde o an için egemen olanın

E) Üstünde en çok kanı dökülenin

F) Üstünde en çok kan dökenin

Ben bu sorunun cevabını bilemiyorum, siz yorumlara sebepleri ile yazarsanız güzel olur.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Suriye’nin Toprak Bütünlüğünün Türkiye İçin Önemi

Kanayan yara Suriye…

Günümüzde “Suriye” denildiğinde kimsenin aklına artık olumlu düşünceler gelmemekte, tam tersine savaş, kan, ölüm vs. gibi düşünceler sarmaktadır. Bu düşüncelerin yerine en iyi ihtimalle dilenciler konusu aklımıza gelmekte, kimimiz üzülmekte, kimimiz de sinirlenmekteyiz.

Bütün bu görüşlerin yanında, bu yazımda Türkiye için önemli olan ve en az kendi toprak bütünlüğü kadar önemli olarak saydığım bir konudan bahsedeceğim;

“Suriye’nin toprak bütünlüğü”

Toplam yüz ölçümü 185.180 km² olan Suriye’de güncel nüfus, Temmuz 2017 tahminlerine göre 18 milyon. Nüfusunun yarısından fazlası Akdeniz kıyısında yaşayan Suriye’nin % 90’ı ise Arap’tır (The World Factbook-CIA). 2000 yılından günümüze Suriye Arap Cumhuriyeti’nin başkanlığını yapan Beşar Al Esad ise 2011 yılında başlayan sivil savaşın ardından otoritesini ve hayatını kaybetme riski ile defalarca karşı karşıya kalmıştır.

Her ne kadar resmi isminde cumhuriyet kelimesi bulunsa da, demokratik yollarla gitmek istemeyen Esad, bu savaşını yıllardır sürdürmekte. Ancak savaşın başladığı 2011 yılından günümüze çok şey değişti. Şöyle ki, İŞİD, PYD, PKK gibi terör örgütlerinin ortaya çıkması ve alan hakimiyetlerini sağlaması Suriye’nin toprak bütünlüğüne oldukça zarar vermiştir. Ayrıca mülteci krizleri çıkmış, çevre coğrafyada bulunan ülkeler de bu durumdan zarar görmüştür. 

Coğrafyasını tehdit eden diğer bir tehlike ise, Suriye’deki terör örgütlerinin alan hakimiyeti sağlaması ve büyük devletler tarafından destek görmesi nedeniyle çevre ülkelerde oluşan toprak bütünlüğü meselesi. Suriye’yi bölen çeşitli terör örgütlerinin çizdiği sınırların yanında kendi hayali sınırları için hedef koyması ve bu hedef doğrultusunda propaganda yapma, silahlı saldırıya geçme gibi faaliyetler başta Türkiye olmak üzere Irak, İran, Lübnan gibi devletleri de zora sokmuştur. 

4 Kasım 2017 itibariyle Suriye İç Savaş Haritası (Ed Maps).

Haritada görüldüğü üzere, Suriye’de birçok örgüt bulunmaktadır. Bölgede bulunan örgütlerin mevcut hayalleri propagandalarına yansımış ve hayali haritalar çizmişlerdir. Terör örgütü PKK-PYD, Türkiye’de yıllardır sürdürdüğü bölücülük faaliyetlerini Suriye’de de sürdürmüş ve nispeten başarılı olmuştur.

Ancak çizilen hayali haritalar, terör örgütünün amaçlarını tamamlamadıklarını göstermektedir. Yapılan faaliyetlerde bunu destekler niteliktedir. Batı kürdistan olarak nitelendirilen “rojava” sözde haritasına göre Akdeniz’e ulaşmak isteyen PYD bu konuda destek almakta ve bir sonraki aşamanın Türkiye’ye geleceğini söyleyerek tehditlerini artırmaktadır.

PYD-PKK’nın hayal ettiği bölgeler, Not: Haritaya Kuzey Suriye dahil değildir (The Washington Institute).

Haritalardan anlaşılacağı üzere PYD’nin hayali haritasının bir sonraki aşamasına geçilmeden önce, yani kendi toprak bütünlüğümüz topyekün fiziki bir tehdit almadan önce, Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunmamız gerekmektedir. Böylece bölgeden bulunan terör örgütleri bir sonraki aşamaya geçemeyecek ve hayalleri yıkılacaktır.

İŞİD’in hayalini kurduğu harita ise daha gerçek dışı olarak nitelendirilebilir. Herhangi bir ülkeyi bölmeyip, direkt olarak onu yönetmek isteyen örgüt, bu doğrultuda hayali haritalar çizmekte ve propaganda yapmaktadır. Ancak ortaya çıktığından bu yana sınırları gittikçe daralan İŞİD, bu hayalinden vazgeçmeyerek, hayali haritalar çizmeye devam etmektedir. 

İŞİD’în Hayali Haritası (Map of Map1).

Daha önce bahsedildiği üzere kendi topraklarımızı daha fazla tehlikeye düşürmeden önce ismi ne olursa olsun terör örgütlerinin hayalleri başlamadan bitirilmeli ve yok edilmelidir. Bu amaç doğrultusunda yapılacak adımlar ise devlet büyüklerinin cesaretine kalmaktadır. Eski düşmanlıklar bir kenara atılmalı ve ülkelerin hali hazırdaki toprak bütünlükleri için çalışılmalıdır. Daha sonrasında demokratikleşme hareketlerine geçilmelidir. Ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da Ekim ayında yaptığı açıklamada Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunmuş ve Rusya ile (Arka planda mevcut Suriye Hükumeti olması muhtemel) mutabakat sağladığını basına paylaşmıştır (AA).

KAYNAKÇA:

https://www.cia.gov/library/publications/the-world-factbook/geos/sy.html

https://www.edmaps.com/html/syrian_civil_war_in_maps.html

http://www.washingtoninstitute.org/policy-analysis/view/rojavas-sustainability-and-the-pkks-regional-strategy

mapofmap1.wordpress.com/2015/08/11/map-of-isis/

http://aa.com.tr/tr/gunun-basliklari/cumhurbaskani-erdogan-irak-ve-suriyenin-toprak-butunlugu-konusunda-hemfikiriz/922280

Hızlı Kar Maksimizasyonu: 27 Mayıs 1960

Türkiye, 27 Mayıs 1960’ta diğer sabahlardan farklı bir güne başlıyordu.  Bu sabah radyolarda alışılagelmişin dışında farklı bir ses vardı. Bu ses Türk siyasal hayatının ilerleyen yıllarda önemli isimlerinden biri olan Kurmay Albay Alparslan Türkeş’e aitti. Türkeş şu açıklamayı yapmakta idi:

‘‘Sevgili vatandaşlar, dün gece yarısından itibaren bütün Türkiye’de Deniz, Hava, Kara Türk Silahlı Kuvvetleri el ele vererek memleketin idaresini ele almıştır. Bu hareket silahlı kuvvetlerimizin müşterek iş birliği sayesinde kansız başarılmıştır.’’

Demokrasinin içine düştüğü buhran ve son müessif hadiseler dolayısıyla kardeş kavgasına meydan vermemek argümanını kullanarak memleketin idaresine el koyan bu müdahale, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk başarılı[1] askeri müdahalesi unvanını taşımaktadır.

Müdahalenin kansız ve kısa sürede başarılmasının arkasında bürokrasinin net ve güçlü desteği yadsınamaz. Bürokrasinin desteğinin yanında müdahalenin varlığı, demokratikleşme adımlarının geç başlamış ve oturmamış olması ile de ilişkilendirilebilir.

İlerleyen yıllarda bazı çıkar gruplarının taklit edeceği 60 müdahalesinin genel hatları şöyleydi.

Emir komuta zinciri içinde gerçekleşmeyen müdahale 37 düşük rütbeli subayın planlaması dahilinde gerçekleşmiştir. Önce ordudaki komuta kademesi etkisiz hale getirilmiş daha sonra Cumhurbaşkanı ve Hükümet üyeleri tutuklanmıştır. Daha açık ifadeyle, hükümet uzaklaştırıldı, Meclis feshedildi, general ve subayların çoğu emekliye sevk edildi, 100’den fazla öğretim görevlisi görevden alındı ve bazı üniversiteler kapatılıp, el konuldu, 500’den fazla hakim ve yargıç görevden alındı. Böylelikle, her askeri ya da sivil müdahale (darbe, ihtilal vs.) sonrası yaşanan süreçlerde olduğu gibi müdahaleyi gerçekleştirenler yürütmeyi, yasamayı, orduyu, eğitimi ve yargıyı kontrolleri altına almışlardır.

Devamında 37 subay ve emekli Orgeneral Cemal Gürsel’in oluşturduğu Millî Birlik Komitesi ülke yönetiminin başına geçti.

Orgeneral Cemal Gürsel

KAVRAMSAL BOYUT

Müdahale, ‘’60 Darbesi’’ ya da ‘‘60 İhtilali’’ olarak da adlandırılmaktadır. Bu adlandırılmalar politik ve kültürel altyapılar nedeniyle farklılaşmaktadır.

Türk Dil Kurumu tarafından ihtilalin tanımı şöyle yapılmaktadır: ‘‘Bir ülkenin siyasal, sosyal ve ekonomik yapısını veya yönetim düzenini değiştirmek amacıyla kanunlara uymaksızın cebir ve kuvvet kullanarak yapılan geniş halk hareketi, devrim.’’

Darbenin Türk Dil Kurumu’ndaki tanımı ise şöyledir: ‘‘Bir ülkede baskı kurarak, zor kullanarak veya demokratik yollardan yararlanarak hükûmeti istifa ettirme veya rejimi değiştirecek biçimde yönetimi devirme işi’’

1960 Askeri Müdahalesi’nin ‘‘darbe’’ ya da ‘‘ihtilal’’ olarak adlandırılmasının temelinde siyasal anlayış yatmaktadır. Zira müdahalenin sonuçları bir tarafın önceliklerine hizmet etmiş, diğerinin ise önceliklerinin aksine. Çıkar çatışmaları neticesinde ortaya çıkan bu müdahale yine çıkar gruplarına göre farklı isimlerle adlandırılmıştır.

Müdahale’nin özgürlükçü bir ortam ve çağdaş bir anayasa getirdiğini düşünenler müdahaleyi ‘‘ihtilal’’ olarak adlandırmışlardır. N. İlter Ertuğrul kitabında[2] şu ifadelere yer vermiştir.

‘’27 Mayıs bir ‘‘devrim’’di. Oy çoğunluğuna sahip olma, her şeyi yapma hakkı verir sanıp diktatörlüğe giden bir iktidarı devirdi. (…) üç idam bu harekete gölge düşürse de, Türkiye’ye çağdaş bir anayasa, hak ve özgürlük ortamı bıraktı.’’

1961 Anayasasının ‘‘Başlangıç’’ bölümünde ise müdahale şöyle atfedilmiştir:

‘‘Anayasa ve Hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak 27 Mayıs 1960 Devrimini yapan Türk Milleti…’’

Bu görüşün karşısındakilerin argümanı ise demokrasinin hiçe sayıldığı, milli iradenin göz ardı edildiği yerde özgürlükçü anayasadan bahsedilemeyeceğiydi. Devamında, ‘‘darbeyi’’ meşrulaştırmak maksadıyla gündemi meşgul etme amacından başka bir şey değildir, demişlerdir.

Anayasayı hazırlamak için kurulan komisyon hareketin meşruluğunu ‘‘Meşruiyetini kaybetmiş bir iktidara karşı yapıldığı için meşru bir hareket’’ açıklaması yaparak savunmuştur.

Anayasa üzerinden yapılan tartışma, ‘‘Cumhuriyet’in İlk Yüzyılı[3]’’ kitabında İsmail Küçükkaya’nın sorusu İlber Ortaylı’nın cevabı ile sonlandırılacaktır. İsmail Küçükkaya’nın 1961 Anayasası’nın anayasa tarihçiliğimizin içinde özel bir konumu var. Kimisi özgürlükçü buluyor, kimisi de ‘‘o bedene çok boldu’’ diyor. 1961 Anayasası’nı nasıl değerlendirebiliriz? Sorusuna İlber Ortaylı’nın verdiği cevap şöyledir:

‘‘1961 Anayasası 27 Mayıs hareketinin yapısına uygundu. (…) 1961 Anayasası her şeye rağmen tartışmasız ve dayatma ile geçmiş değildir. Bizzat anayasayı hazırlayan komisyon iki kere değişti. (…) 1961 Anayasası Ankara’da SBF, Hukuk ve Yargıtay çevrelerinin görüş birliğinin hâkim olduğu, geniş bir grubun uzunca tartıştığı ve Kurucu Meclis’e hakim olarak yön verdiği bir yasama faaliyetidir. (…) Dili bakımından şahane bir edebiyatı barındırır, maddeleri çok Batı Avrupalıdır. Fakat o elbise bize bol geldi.’’

Bizim için ihtilal, demokratik olmayan kurumların ve bu kurumların tepesindeki iktidar sahiplerinin baskısına ve keyfiyetine direnme, direnç oluşturulduktan sonra demokrasiye götürecek başkaldırıdır.

Darbelere karşı savunulan argümanlardan biri ‘‘milli irade’’dir. Bizim için darbenin kelime anlamı, gerçek anlamı olan, vuruş, çarpıştır. Yani bizim için asıl darbe, eğitim hakları elinden alınmış çocuk işçilerin ağır sanayilerde çalıştırılması, işçi ölümlerinin önlenmesi için gerekli tedbirlerin alınmaması, kadına şiddet ve çocuk gelin olaylarının önlenememesi, sendikal ve grev haklarının unutturulması, tepki, protesto ve eylem haklarının askıya alınması, alınan oksijene kadar varan vergilendirmelerin olması, komik asgari ücretler, işsizlik, niteliksiz eğitim, liyakatsiz istihdam, toplum yararı aksine öz çıkarların maksimize edilmesi, vicdan hürriyetinin yağmalanması gibi konularda yöneticilerin halka vurduğu darbedir.

BÜROKRATİK SÜREÇ VE ETMEN

27 Mayıs müdahalesinin arka plandaki en büyük destekçilerinden birisi ‘‘bürokrasi’’ idi. Cumhuriyet’in bekçiliği görevi de verilen bürokrasi, siyasi sistemin kendini halkın geniş katılımına açması, Demokrat Parti’nin kurulması ve Demokrat Parti’nin bürokrasinin etkinliğiyle mücadeleyi hedef haline getirmesi ile birlikte Türkiye’de itibar mücadelesi başlamıştı. Maddi kayıplar, geniş imkanların kısıtlanması ve devlet yönetimindeki haklarının sınırlandırılması bürokrasinin askeri müdahaleden yana tavır çizmesine etkili olmuştur.

DP hükümetlerinde, parti programına uygun olarak, bürokrasinin siyasal etkinliğini kırmaya yönelik çabalar ön plana çıkmıştır. Bürokrasi ise güçlü bir direnç göstermiştir. DP’liler bu durumu “Milli iradenin” kabul edilmez bir biçimde engellenmesi olarak görmüşler buna karşılık bürokratlar “Cahil bir çoğunluğun seçtiği yeteneksiz ve ilkesiz” politikacılara karşı “kamu yararını” korumayı kendilerine görev saymışlardır. Bürokrasi, DP iktidarının uyguladığı politikaları Kemalist ilkelere karşı yapılan bir ihanet olarak kabul etmişlerdir.

Devlet fonlarının siyasal himayecilik amaçlarıyla kullanılmasını, devlet hazinesinin affedilmez bir yağması olarak görmüşlerdir. Bürokratların hiç alışık olmadıkları bir durum daha ortaya çıkmış o da, yerel parti örgütlerinin yerel bürokrasiye baskı yapmasıdır.[4]

Yönetim alanın da sağ kanat çıkışlı[5] partilerin sıklıkla dile getirdiği bürokrasi ile mücadelesi argümanı ve devleti küçültme fikri İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki imar çalışması sonrası başlamış ve tepe noktasına 70’lerde ulaşmıştır. Devleti yani bürokrasiyi küçültme akımı Türkiye’yi de etkilemiş ve zaman zaman aykırı uygulamaları olsa da öncülüğünü Demokrat Parti gerçekleştirmiştir. 2000[6]’lere gelindiğinde devleti büyütmek isteyenlerin bu sefer sağ kanattan geldiği görülmüştür.[7]

BÜROKRATİK SÜREÇ

Cumhuriyet Dönemi

Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde bürokrasinin iki temel misyonu vardı. Birincisi, reformları geliştirerek devam ettirmek, yerleştirmek, korumak; ikincisi, ekonomik kalkınmaya devletin öncülük etmesiydi. Bu nedenle bürokrasiye geniş imkanlar ve hukuksal güvenceler tanındı. Uygulanan devletçilik politikası da bürokrasinin ekonomik ve sosyal hayata büyük ölçüde müdahalesine yol açtı.

Tek Parti Dönemi

Cumhuriyetin ilk yıllarında, bürokrasinin yapısı ve işlevleri fazla gelişmiş değildi. Henüz kapsamlı toplumsal ve ekonomik devlet görevleri oluşmadığı için, İçişleri, Dışişleri, Maliye, Adalet ve Savunma gibi daha çok klasik kamu görevlerini yerine getiren bakanlıklar dikkat çekmekteydi. Devletin modernleşme ve ekonomik gelişmeye yönelik politikaları, kamu bürokrasisinin büyümesini sağladı. Bu dönemde devrimlerin yürütülmesi ve bekçiliği, bürokrasinin öncelikli göreviydi. Cumhuriyetin ilk yılları, toplumsal konumu ve yetkileri bakımından bürokrasinin altın dönemi olarak nitelendirilir. Bürokrasinin yüksek toplumsal statüsü, bürokratların gelir dağılımında ayrıcalıklı bir kesim olmasını sağladı. Memurlara tanınan yetkiler ve imkanlar, onların toplum üzerindeki otoritesini ve baskısını artırmasına neden oldu.

1950 – 1960

Siyasi sistem, kendini halkın geniş katılımına açtı ve söz konusu yılda Demokrat Parti’nin kurulmasıyla birlikte Türkiye resmen çok partili siyasi hayata geçti. Demokrat Parti’nin kurulması, bir bakıma merkezin, kenarın siyasete katılmasına izin vermesi demekti. Politikada çok partili siyasi hayat başlayınca, modernleştirici bürokratik elitin gücü azalma sürecine girdi. Bürokrasi, siyasi iktidarın piyasa ekonomisine dayalı politikalarına ve Atatürk devrimleri konusundaki esnek tutumuna karşı tepki gösterdi.

1960 Sonrası

Asker ve sivil bürokratlar ile aydınlar, Demokrat Parti iktidarına birlikte muhalefet ettiler. Bu dönemde, bürokrasi-siyasi iktidar mücadelesinde, bürokrasi yenik çıkmıştı. Bir yandan yetkileri ve gücü azalan, diğer yandan da mali sıkıntıya düşen bürokrasi, eski günlerinin özlemi içinde 1960 askeri müdahalesine sempati ile baktı.

1961 Anayasası, parlamentoyu, egemenliği kullanacak tek organ olmaktan çıkardı ve egemenliğinin kullanımını yetkili organlara verdi. Bu yetkili organlar içinde Anayasa Mahkemesi, üniversiteler ve bürokrasi de vardı. 1961 Anayasası, askeri bürokrasinin, MGK vasıtasıyla devlet yönetiminde etkili ve özerk bir konuma yükselmesini sağladı. DP’nin iktidar dönemi dahil olmak üzere 1980’e kadar olan dönemde, daha çok merkezi bürokrasinin güçlendirilmesi ve geliştirilmesi yönünde bir politika izlendi. Bürokrasinin gücü, ülke yönetimindeki etkinliği ile doğru orantılıdır. İktidarın bürokrasi ile olan iş birliğinin önemi büyüktür. Tıpkı bu birlikteliğin yönünün önemi kadar. Zira bu süreç ya iktidarların el değiştirmesine sebep olur ya da tasfiyelerin yaşanmasına.

BÜROKRASİ VE SİYASAL KURUMLAR

Bürokrasinin Güç Kaynakları

Bürokrasinin en nemli güç kaynağı bilgi ve uzmanlıktır. Siyasi kurumların ihtiyaç duyduğu bilgi ile onun yorumlanması için gerekli teknik uzmanlık, bürokrasinin elinde bulunmaktadır. Bürokratlar, sahip oldukları bilgileri saklayarak, eksik vererek ve farklı yorumlayarak kendi stratejik amaçları için kullanabilmektedir. Bürokrasinin elindeki ikinci güç kaynağı, karar verme iktidarıdır. Bürokrasiler, çoğu durumlarda yasama organına göre daha hızlı karar alabilmektedir. Bürokrasiler, kararlarında seçmenlerden gelebilecek baskılara karşı fazla duyarlı olmak zorunda değildirler. Bürokrasinin üçüncü güç kaynağı, onun devamlı ve istikrarlı bir statüye sahip olmasıdır. Bürokrasinin dördüncü güç kaynağı, bakanlık organizasyonu dışında özerk yapılı örgütlenme modelidir. Bürokrasinin beşinci güç kaynağı, örgüt ideolojisidir. Bürokrasinin altıncı güç kaynağı planlama ve bütçelemedir.

Siyasi Kurumların Güç Kaynakları

Siyasi kurumların elindeki en önemli güç kaynağı, onların meşruiyetidir. Siyasi kurumların elindeki ikinci güç kaynağı para, yani bütçe yapma yetkisidir. Siyasi kurumların elindeki üçüncü güç kaynağı halktır. Siyasi kurumların elindeki dördüncü güç kaynağı bürokrasilerin yetki ve özerklik talepleridir. Siyasi kurumların elindeki beşinci güç kaynağı bürokrasi dışında kendilerine bağlı uzman personel kadrolarını ve bilgi kaynaklarını geliştirmektir.

Bürokrasinin Demokrasi Açısından Taşıdığı Olumsuzluklar

  • Toplumda önemli güç eşitsizlikleri ya da dengesizlikleri meydana getirmektedir.
  • Siyasi egemenliği arttırmak ya da baskıcı bir devlet yönetimi oluşturmak isteyen siyasi elitin aleti olabilir.
  • Seçimle gelmiş siyasi iktidarın denetimi dışına da çıkabilir.
  • Siyasi bakımdan tarafsız bir organ olması gerekirken, idari gücü ve yeteneği sebebiyle bundan sapmaktadır.

Bürokrasinin Demokrasiye Katkıları

  • Demokratik bir toplumda siyasi bozulmayı ya da yolsuzluğu azaltır ve demokratik işlemlerin korunmasında bekçilik görevi yapar.
  • Teorik olarak bürokratik personel politikası, teknik niteliklere dayanacağı için, işe girmedeki eşitsizlikler büyük ölçüde azalabilir.
  • Bürokratik örgütler olmadan, modern toplumlarda demokrasi ve gelişme hedeflerine ulaşmak mümkün değildir.

SONUÇ

İktidardaki sorun, DP’nin politik tercihlerindeki yanlışlardan ziyade bakış açısı ve toplumun ne kadarını kucaklanmasıydı. Bu sorun yalnız Demokrat Parti’ye has değil Türk Siyasal Hayatı’nın kangreni olacaktı. Siyasal partilerin isimleri, flamaları, sloganları, amblemleri ve neredeyse her şeyleri birbirinden farklı olsa da ortak yanları vardı; iktidara gelerek devleti ele geçirme algısı. Gizli ya da açıktan tasfiyeler, liyakatsiz atamalar, çıkar iş birlikleri ve onun getirdiği çıkar çatışması… Meşruiyet kaygısı ile kurulan iş birlikteliğinin zaman içinde çökmesi ya da doyumsuzluk sınırının giderek açılması çıkar çatışmalarını da beraberinde getirmektedir. Bu çıkar çatışmalarının sonucu iki ihtimale gebedir: sivil müdahale ve askeri müdahale. Çıkarın ve meşruiyetin kesişim yönü bu müdahaleleri adlandırmada farklılık yaratır.

Demokratikleşme tarihinin bu tutum ve davranışlara etkisi büyüktür. Burada yerleşik demokrasi kavramı önem kazanmaktadır. Zira, henüz demokratikleşme süreci olgunlaşmamış bir toplumda ihtişamlı bir demokratik siyasal sistemin kurulmasını beklemek akıllıca değildir. Ayrıca, Türk demokratikleşme süreci içerisinde muhalefet olgusu kavranamamıştır. Yani, her defasında muhalefet oluşmuş fakat iktidarın buna tahammülü olmamıştır. Bu sorunun günümüzde dahi çözülememiş olması dikkat çekicidir. Demokrasinin her şeyden önce halkın kültürü haline gelmesinde demokratikleşme sürecinin önemi büyüktür. Örneğin, Türk Tarihi’nde modern anlamda demokrasiye, poliarşiye götürecek adımı görebilmek için tarihi 19.yüzyıldan başlatmak gerekirken İngiltere’de ise bu adımı görebilmek için tarihi 13.yüzyıldan başlatmak gerekir.

Şevket Süreyya Aydemir derki: ‘‘İhtilal ne iyi ne de fenadır. İhtilali şartlar yaratır. Eğer şartlar ihtilale gebeyse ve eğer iktidarlar bu şartları gereği gibi değerlendiremezse, ihtilal olur…’’

Yassıada’da Demokrat Partililerin avukatlığını yapan Doğru Yol Partisi eski Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk Demokrat Parti hakkında derki: ‘‘Demokrat Partiyi 1946-55 ve 1955-60 diye ikiye ayırarak değerlendirmek lazım. Birisini alkışlayalım, birini yargılayalım.’’

Abdullah Özdil

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

KAYNAKÇA

AYDEMİR, Şevket Süreyya, İhtilalin Mantığı ve 27 Mayıs İhtilali, Remzi Kitabevi, 2000, Ankara

ÇAKMAK, Ed. Haydar, Liderlerin Dış Politika Felsefesi ve Uygulamaları, Doğu Kitabevi, 2013, İstanbul

ERTUĞRUL, N. İlter, Cumhuriyet Tarihi; El Kitabı, ODTÜ Yayıncılık, 2009, Ankara

GÖKÜŞ, Yar. Doç. Dr. Mehmet, Demokrat Parti Döneminde Türk Kamu Bürokrasinin Genel Görünümü, SÜ İİBF Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi

ORAN, Ed. Baskın, Türk Dış Politikası; Cilt 1: 1919-1980, İletişim Yayınları, 2001, İstanbul

ORTAYLI, İlber; KÜÇÜKKAYA İsmail, Cumhuriyet’in İlk Yüzyılı, Timaş Yayınları, 2015, İstanbul

Ders Notları

Prof. Dr. Nail ÖZTAŞ, Gazi Üniversitesi 2016-2017 Güz – Bahar Dönemleri Kamu Yönetimi I-II Dersleri

İnternet Kaynakları

Barobirlik.org.tr

Basbakanlik.gov.tr

Tbmm.gov.tr

Tdk.gov.tr

ipfs.io/ipfs/QmT5NvUtoM5nWFfrQdVrFtvGfKFmG7AHE8P34isapyhCxX/wiki/27_May%C4%B1s_Darbesi.html

[1] Başarı kavramı hedefe ulaşma anlamında kullanılmıştır.

[2] N. İlter ERTUĞRUL, Cumhuriyet Tarihi; El Kitabı, ODTÜ Yayıncılık, 2009, Ankara, s.100

[3] İlber ORTAY, İsmail KÜÇÜKKAYA, Cumhuriyet’in İlk Yüzyılı, Timaş Yayınları, 2015, Ankara, s.201-202

[4] Yar. Doç. Dr. Mehmet Göküş, Demokrat Parti Döneminde Türk Kamu Bürokrasinin Genel Görünümü, SÜ İİBF Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi, s. 41

[5] ABD Başkanı Clinton’un Neo-Liberal politikalara destek vermesi dikkat çekicidir.

[6] 11 Eylül Saldırısı ve Mortgage Krizi nedeni ile

[7] Ayrıntılı bilgi için ‘‘Sarkaç Kuramı’’

PKK Şematik Lider Yapılanması (2017)

3

Terör örgütü PKK Ortadoğu’daki dört ülkede yıllardır bağımsızlık için terör estirirken, bunu yerel örgütler kurarak gerçekleştiriyor. Suriye, Irak, Türkiye ve İran’daki yapılanmasının basit bir şekilde anlatıldığı güncel infografikte, PKK’nın Suriye’de tek taraflı ilan ettiği kantonlardan, ana yapılanması KCK’ya…

PKK Yapılanması [Kasım 2017]
* YPJ: YPG’ye bağlı kadınlardan oluşan bir örgüt.
* YBŞ: IŞİD’in Şengal bölgesini (Sinar Dağı ve çevresi) işgalinden sonra Irak’ta kurulan, içerisinde Ezidilerin de olduğu Şengal Direniş Birlikleri (YBŞ), halen bölgede faaliyetini sürdürüyor.