”PYD’ye Silah Yardımı Sürecek Mi?”

Geçtiğimiz günlerde Rusya’nın Soçi kentinde Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rusya lideri Putin ve İran Devlet Başkanı Ruhani’nin katılımıyla Suriye’deki iç savaşla ilgili zirve düzenlendi. Suriye’deki son durumun konuşulduğu zirvede, siyasi çözüm konusunda mutabakata varıldı. Zirve, Dünya çapında geniş yankı buldu. Zirvede Türkiye, her platformda olduğu gibi, ABD’nin YPG’ye yapmış olduğu silah yardımını durdurması gerektiğini tekrarladı.

Zirveden sonra en ilginç gelişme ise Trump’tan geldi. ABD Başkanı Trump, twitter hesabında “Bugün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile karışılıklı miras aldığım Ortadoğu’ya barış getirmekle ilgili olarak görüşeceğim. Hepsini halledeceğim ancak bu 6 trilyon dolara ve hayatlara mal olan bir hata. En başında oraya girmemeliydik mesajını yayınladı. Daha sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı  arayan Trump, PKK’nın Suriye uzantısı YPG’ye yapılan silah yardımının kesileceğini, bir daha silah yardımının yapılmayacağını söyledi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ABD Başkanı Donald Trump, telefonda görüşmüştü

Konuyla ilgili Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, telefon görüşmesinde Trump’ın net bir şekilde talimat verdiğini söyleyerek ”Bundan sonra YPG’ye silah verilmeyeceğini, esasen bu saçmalığa daha önce son verilmesi gerektiğini söyledi” ifadelerini kullandı. Ayrıca Bakan Çavuşoğlu, Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygı duymayan grupların kongrede bulunmayacağını ve kimlerin katılacağını üç devletin istişare edeceğini söyledi.

Beyaz Saray’ın yaptığı bildiri ise, Trump’ın telefonda yapmış olduğu “YPG’ye yapılan silah yardımı durdurulacak” sözünü muğlaklaştırıyor. Beyaz Saray’ın bildirisinde örgüt adı vermeksizin “ayarlamalar” yapılmasının beklendiğini söylüyor. Bu durumda ABD’nin SDF üzerinden silah yardımına dolaylı olarak devam edebileceği ihtimalinide akıllara getiriyor.

Son zamanlarda Beyaz Saray ile arası açık olan Pentagon ise şu ilginç açıklamayı yaptı: ”İçinde YPG’ninde bulunduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile işbirliğini sürdüreceğiz. SDG’ye verilen silahlar sınırlı. Kürt ortaklarımıza askeri destek gözden geçiriliyor.”

Rangers Birlikleri Sokakta: Pakistan’da Gösteriler Neden Başladı?

8 Kasım’da göstericiler tarafından metro ve karayolları kapatıldığı ve oturma eyleminin düzenlendiği protestolar, 25 Kasım’da polisin müdahalesi ile dağıtılmak istendi. Biri polis 6 kişinin öldüğü ve 250’den fazla kişinin yaralandığı çatışmalar 2 aydır devam ediyor.

Pakistan’daki gösteriler neden başladı?

Her şey Temsilciler Meclisi’nin milletvekili aday beyan metnindeki “Yemin ederim ki Hz. Muhammed son peygamberdir” ibaresini “İnanıyorum ki Hz. Muhammed son peygamberdir” olarak yapılan değişliği kabul etmesiyle başladı. Ülkede radikal görüşleriyle bilinen “Emrindeyiz Ya Rasulullah Hareketi ve Pakistan Sünni Hareketi” gösteri düzenleyeceğini ilan etti. 8 Kasım’da başlayan gösteriler büyüdü, başkent İslamabad’a giden kara yollarında oturma eylemi düzenlendi.

Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Qamar Javed Bajwa

25 Kasım’da hükümetin göstericilere verdiği süre bitti. Emniyet ekipleri gösterileri dağıtmakta güçlük çekince İçişleri Bakanlığı orduyu göreve çağırdı. Pakistan Ordusu ise protesto eden gruplara karşı şartlı destek vereceğini açıkladı. ‘Şartlı desteğin’ ne olacağı merak konusu olurken, ordu göstericilere karşı güç kullanılmaması konusunda hükümet ile anlaştı. Başbakan Şahid Hakan Abbasi ve Kara Kuvvetleri Komutanı Kamar Cavid Bajva, yaptıkları görüşmede, protestoları sonlandırmak için müzakere yolunun denenmesi konusunda anlaştı. Buna göre, göstericileri dağıtmak için güvenlik güçlerince kuvvet kullanılmayacak.

Ordu ‘hareketsiz’ kalmayı sürdürdü

Ordu gösterilere yönelik bir yetkili atamayınca, İçişleri Bakanlığı görevi Hindistan ve Pakistan sınırını korumak olan paramiliter Ranger birliklerini bu konuda görevlendirdi. Bu haber ajanslara düşmüştü ki ardından göstericilerin en önemli isteklerinden biri gerçekleşti. Adalet Bakanı Zahid Hamid’in istifa ettiği bildirildi.

Kadıyaniler tartışması ve karşılıklı iddialar çok çarpıcı

Yasa değişikliğinin, ülkede peygamberliğin Hz. Muhammed ile sonlanmadığına inanan Kadıyaniler (Ahmediler) adlı grubun seçimlere katılabilmesi amacıyla yapıldığı iddia edildi. Hükümet kanadı ise yasa değişikliğinin Kadıyanilerin önünü açmak için yapılmadığını, sorunun bir ifade hatasından kaynaklandığını bildiriyor.

Kaynak: StratejikOrtak.com

https://stratejikortak.com/2017/08/pakistan-navaz-serif-sonrasi.html

https://stratejikortak.com/2017/06/pakistan-istihbarati.html

Bölünmüş Libya’da Harita: 3 Hükümet ve 2 Meclis

2011’de başlayan ‘Arap Baharı’ ile çatışma ve istikrarsızlığın yaşandığı Libya’da 3 ayrı hükümet ve 2 parlamento bulunuyor. Ulusal bütünlüğün sağlanamadığı ülkede Tobruk ve Trablus’da iki ayrı parlamento yer alıyor. Ülkedeki bölünmüş siyaset kendisini haritada da gösteriyor.

Libya toprakları Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ve Hafter güçlerine bağlı askeri güçler tarafından kontrol ediliyor. En günce haliyle Libya son durum haritası ise şöyle;

Libya Son Durum Haritası – 17 Kasım 2017 [Harita: AA]
Güncel gelişme ve haritalar için aşağıdaki haberimizi inceleyebilirsiniz.

https://stratejikortak.com/2019/06/libya-son-durum-haritasi.html

Abdullah Sini Hükümeti: Ülkenin doğusuna ve güneyine hakim. Kaddafi’nin öldürülmesinden sonra ülkeye dönen General Halife Hafter’e bağlı silahlı güçler tarafından destekleniyor. Ülke olarak da Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin finansman sağladığı iddia ediliyor.

Fayez Saraç Hükümeti: Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) Başkanlık Konseyi (BK) Başkanı Fayiz es-Serrac Trablus ve çevresine hakim. Zintan Tugayı, Libya Ulusal Ordusu tarafından destekleniyor. Batı ülkeleri ve Türkiyebu hükümeti tanıyor.

Halife Guvey Hükümeti: Misrata ve çevresine hakim

Ek olarak;

– 2011 yılında NATO uçaklarının düzenlediği bombardımanda ülke 14 milyar dolar zarara uğradı.

– Kaddafi sonrası ülkedeki hastanelerin yüzde 44’ü faaliyet göstermiyor.

– 435 bin Libyalı iç göçmen durumuna düştü.Sadece 2016 yılında 100 bine yakın Libyalının Akdeniz’i aşarak İtalya’ya gittiği iddia ediliyor.

– 2011’de nüfus 6.1 milyondu ve 6 yılda sadece 200 bin arttı.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Güncel gelişme ve haritalar için aşağıdaki haberimizi inceleyebilirsiniz. 

https://stratejikortak.com/2019/06/libya-son-durum-haritasi.html

https://stratejikortak.com/2016/01/kaddafi-donemi-libya-refah-ve-huzur.html

İran Akdeniz’e Ulaştı: Tahran’ın ‘Şii Politikası’ Başarılı Oldu

İran’ın Mevcut İslam Anlayışını Değiştirme Operasyonları – Irak ve Suriye

Irak’ta merkezi hükümet ve ABD, Suriye’de ise Rusya ve Esed rejimi ile ittifak geliştiren İran’ın Lübnan ve Akdeniz’e kara bağlantısı fiilen oluşmuş durumda;

Irak ve Suriye Son Durum Haritası ( 23 Kasım 2017)

İran’ın 2005’te yayınlanan 20 Yıllık Öngörü Belgesi’ndeki “Mevcut İslam Anlayışını Kur’an ve Humeyni’nin Görüşlerine Göre Değiştirme” hedefi çerçevesinde askeri bağlamda başarı sağlandı;

İran’ın 2005’te yayınlanan 20 Yıllık Öngörü Belgesi

Şehmuz Karadeniz

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Barzani ve Talabani Ailesi [İnfografik]

Kuzey Irak’taki iki büyük aile Barzani ve Talabani. Geçmizte birbirleriyle çatışan ve Amerika’nın arabulucu olmasıyla çatışmaları sonlandıran bu iki aile yıllardır bölgedeki en büyük iki aşiretler. Barzani ailesi daha muhafazakar, Talabani ailesi sol-sosyalist bloğa yakın.

Irak ordusunun 16 Ekim’deki Kerkük operasyonu sonrası Barzani’nin (KDP) ve Talabani’nin (KYB) peşmergeleri çekilmişti. İki tarafta birbirlerini suçlamıştı.

İşte o iki ailenin üst düzey görev alan ve alması beklenen aile üyelerinin infografiği.

Barzani ve Talabani Ailesi [İnfografik]

DAEŞ Bitti: Irak’taki En Büyük Örgüt Haşdi Şabi

Irak’ta DAEŞ’in Boşluğu Haşdi Şabi ile Doluyor

Irak, zengin petrol yatakları sebebi ile sürekli bir kargaşa ve iç savaş içerisinde olmuştur. Bu kargaşa ve kaos ortamı, tabiatı ile terör örgütleri için bulunmaz bir alan yaratmaktadır. Bu örgütlerden biri de İran destekli Şii HAŞDİ ŞABİ (Halk Seferberlik Örgütü) dir.

Örgüt, DAEŞ’in bölgeyi işgali ile ortaya çıkmıştır. Irak’ın en güçlü Şii dini lideri Ali Hüseyni SİSTANİ, kutsal ehlibeyt türbe ve mekanlarını korumak için cihat ilan etmesiyle, kendisine bağlı onlarca aşiret ve on binlerce Şii milis sokaklara döküldü. Bu aşiretleri örgütlemek ve eğitmek için İran’ın dini lideri Ali Hamaney Devrim Muhafızlarını görevlendirdi. Bu eğitimlerin başında ise ortadoğunun Polat Alemdar’ı olarak nitelenen Kasım Süleymani vardı.

Kasım Süleymani

İran destekli örgüt, ABD’nin “saygı duyulacak gruplar” demesi ile kendini meşrulaştırmıştır. Bölgede yaptığı katliam ve infazlar ile adı “Şiilerin DAEŞ’i” olarak anılmaya başlandı. Economist dergisinin doğruluğu teyit edilmemiş verilerine göre; Haşdi Şabi‘de savaşan milislerin yaklaşık 120 bini Şii, 16 bini ise Sünni Iraklılardır.

İran tarafından bu örgüte çok sayıda silah ve yüklü miktarda para yardımı yapılmıştır. Örgüt yapısı itibariyle 76 silahlı gruptan oluşur. Bu grupların başlıcaları Bedir grubu, Asaib Ahl El-Hak, Barış Tugayları (Mukteda El Sadr’ın grubu), Hizbullah Tugayları, Seyyid El Şuhada Tugayları, Kataib El İmam Ali, Ebu El-Fadl El-Abbas Güçleri, Harakat Hizbullah El-Nucaba. Her ne kadar örgüt Şii olarak lanse edilse de bünyesinde Sünni gruplarda mevcuttur(16. ve 52. Tugaylar) 16’ncı Tugay Kerkük bölgesinde, 52’nci Tugay ise Amirli, Tuzhurmatu, Azam bölgesinde. Her iki tugayda 4-5 bin askeri vardır. Örgüt içindeki gruplar emirleri önce aşiretlerinden, sonra dini mercilerden ve en sonunda İran’ın dini lideri Ali Hamaney’den almaktadır. Irak tarafından doğrudan desteklenen örgüt Irak ordusuna katılmamış, bayrakları, flamaları, üniformaları ayrı olmasıyla, İran’ın Irak’taki askeri gücünü oluşturmuştur.

Örgüt yaptığı işkenceleri ve katliamları videoya çekip yayınlaması ile ne kadar vahşi bir örgüt olduğunu kanıtlamıştır. Yaptığı bu katliamlarla Daeş’ten farksız olduğunu tüm dünya’ya göstermiş oldu. Özellikle Ebu Azrail’in yaptığı katliamlar “bu kadar vahşet olamaz” dedirtecek türdendir. Diri diri insan yakmasından tutunda, cesetleri paramparça etmesine kadar çok sayıda kan donduran eyleme imza atmıştır.

Ebu Azrail

Örgütün DAEŞ’ten aldığı tüm bu şehirler Sünnilerin şehriydi, ancak oranın yönetimi bir daha Sünnilere verilmedi. Bu şehirlerde Şii nüfusu bir anda arttı. Sünniler ya Haşdi Şabi‘ye boyun eğdi ya da orayı terk etmek zorunda kaldı. Irak meclisindeki Güvenlik ve Savunma Komitesi üyesi Şahevan Abdullah,“ Daeş’e karşı Sünni bölgelerde başlatılan operasyonlarda Haşdi Şabi’nin de yer alması bölgedeki birçok siyasi ve insan haklar gözlemcisi, Sünniler ve uluslararası toplumun kaygılarına neden oldu” açıklaması yapmıştır. Örgüt yaptığı operasyonda çok sayıda sivil de hayatını kaybetmiştir.

Türkiye ile İlişkiler

Türkiye , örgüt ile Başika Üssü nedeniyle karşı karşıya gelmiştir.  Irak parlamentosu, TBMM’de kabul edilen teskere kararına karşılık olarak, Türk askerinin ülkedeki varlığını sonlandırmasını, Başika kampını boşaltmasını istemiştir. Haşdi Şabi Sözcüsü Ahmed El Asadi, Başika‘daki Türk askerilerinin varlığı nedeniyle iki ülkenin askeri çatışmaya girmesi durumunda Haşdi Şabi güçlerinin Türkiye‘ye karşı mutlaka bu çatışmada yer alacağını söyledi. Ayrıca sözcü “Irak’ın çeşitli kentlerinde son bir yıldır yaptığımız gösterilerle Türk güçlerinin Başika’da bulunmasını protesto ettik. İşgalci Türk güçlerinin Irak’ın kuzeyinde bulunması yasa dışıdır” açıklamasında yapmıştır. Türkiye’nin Başika Kampı’na asker takviyesi yapması nedeniyle Tahrir Meydanın da Türk Bayrağı yakılmıştır. Türkiye örgütün mezhep çatışmalarına sebep olabileceği konusunda ki düşüncesi nedeniyle ve ayrıca yapılan saldırıların ve katliamların Sünni bölgelerde oluşması nedeniyle terör örgütü ve tehdit olarak nitelemiştir.

Tahrir Meydanında yakılan bayrağımız

IKBY’nin referandum kararında ısrar etmesi sebebiyle ilişkiler kurulmaya başlanmıştır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Irak Türkmenlerinin Türkmen Yüksek Koordinasyon Kurulu heyetini Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde ağırlarken (30 Ekim 2017), heyet içerisinde  Şii Haşdi Şabi yapılanmasının Türkmen Birliği komutanı Yılmaz Neccar da bulunuyordu. Türkiye son dönemlerde Haşdi Şabi’ye üst düzeyde tepki göstermemiş olması örgütü Barzani’ye karşı desteklediği  yorumlarını  beraberinde getirmiştir. İlerde bu örgütün yapabilecekleri konusunda ki belirsizlik halen devam etmesi sebebiyle Türkiye aradaki  mesafeyi korumayı düşünmektedir. İran Genelkurmay Başkanı Bakıri ile Hulusi Akar’ın görüşmelerinde  üzerinde anlaşılamayan konuların başında Haşdi Şabi olduğu basına yansımıştır.

Recep Tayyip Erdoğan ve Yılmaz Neccar

    Her ne olursa olsun bir örgüt, bir diğer örgüt ile yok edilmeye çalışılırsa, akan yine masum kanı olacaktır.

Türkiye’nin Üyesi Olduğu Askeri Yapılar

İkinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı yıkımın ardından tüm dünya ülkeleri, savunma ihtiyaçlarını karşılamak adına birlik kurma ve bütünleşme faaliyetlerine ağırlık vermişlerdir. Bu kapsamda Türkiye Cumhuriyeti Devleti de sahip olduğu stratejik konum ve bu stratejik konumun beraberinde getirdiği ulusal ve uluslararası güvenlik sorunlarının çözümü ve potansiyel tehditlerden sakınmak adına bir takım askeri oluşumlara dahil olmuştur.  Türkiye’nin askeri gücü açısından önem arz eden bu hususta, egemenlik alanı ve stratejik ön hatlar çerçevesinde kimi askeri oluşumların kurucu üyeliği ülkemizce üstlenilmiştir.

Bu askeri yapıların en bilindik olanı NATO’dur. Ancak Türkiye, bölgesinde NATO’dan başka iki önemli askeri yapıya daha “kurucu üye” sıfatıyla dahildir. Bunlar; Karadeniz’de barış ve istikrarın idamesi maksadıyla; bölgesel işbirliği faaliyetlerinin artırılması ve iyi komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesine yönelik olarak sahildar devletlerin katılımı ile çok uluslu bir deniz kuvvetinin oluşturulması amacı ile kurulan BLACKSEAFOR ve hiçbir ülke ve kuruluşa karşı oluşturulmamış olup sadece barışa hizmet etmeyi ve vatandaşlarına insan odaklı çağdaş kolluk hizmeti vermeyi hedefleyen TAKM‘dir.

Bu yapıların üyeleri ise şu şekildedir;

BLACKSEAFOR Türkiye-Rusya-Ukrayna-Bulgaristan-Romanya-Gürcistan
TAKM Türkiye-Azerbaycan-Kırgızistan-Kazakistan
Türkiye’nin Üyesi Olduğu Askeri Yapılar İnfografik*

TAKM açısından Mart 2014 ayı içinde Moğolistan’ın askerî statülerini kaybetmelerini gerekçe göstererek Mutabakat Muhtırasını imzalamaması nedeniyle imzalanan anlaşma geçersiz olmuş, kuruluş süreci yeniden başlatılmıştır. Daha önceki çalışmaların tamamında yer alan ancak teşkilatındaki yapısal değişiklik ve iç prosedürlerini yetiştiremedikleri için Mutabakat Muhtırasını imzalayamayan Kazakistan’ın yeniden müracaatı sonucu, TAKM teşkilatının Türkiye, Azerbaycan, Kırgızistan ve Kazakistan arasında yeniden oluşturulması planlanmıştır.

Bunun yanında Türkiye, İslam Ordusu Koalisyonu’na da dahildir ve müşterek tatbikat faaliyetlerine TSK unsurlarıyla katılım sağlamaktadır. 34 Müslüman ülkenin yer aldığı proje kapsamında icra edilen tatbikata 20 ülke askeri unsurları ile katılım sağlamıştı. İslam Ordusu Koalisyonu, özellikle bünyesinde Türkiye gibi bölgesel bir gücü ve Pakistan gibi “nükleer” bir gücü barındırması ile 2016 yıllında dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı. İran, Irak ve Suriye ise teröre karşı savaşmak için kurulan İslam Ordusu Koalisyonuna katılmamayı tercih etmiştir.

İslam Ordusu Koalisyonu İnfografik*
Stratejik Ortak Haber Masası – Mahmut Nedim SUİÇMEZ

Tek Çatı: PKK-PYD-PJAK–Peşmerge

PKK-PYD-PJAK-Peşmerge ‘Aynı Yolun Yolcusu’

“Düşmanlarınızla oturup kalkan, sizin dostunuz olamaz.” Makaleme Şadi Şirazi hazretlerinin bu güzel sözüyle başlamak istiyorum. Neredeyse 800 yıllık bir sözün günümüze ışık tutması Şadi Şirazi Hz. Hak inancı İslam dinini rehber edinmiş olmasından kaynaklanır. Bu güzide cümlenin farkına; okuyup, düşünüp ve neticelendirdikten sonra bugün ne anlam taşıdığı dost saydığımız müttefik ülkelerin ‘tutarsızlıkları’ sonucuna varıyoruz.

1950’lerde dost, 2000’li yılların başında müttefik ve günümüzde kendini adeta Türkiye’ye düşman ilan ettirecek seviye gelen Amerika Birleşik Devletlerinin amaç ve hedefleri ‘tutarsızlıklar’ içindedir. 1950’de dost olarak gördüğümüz ABD ile birlikte Kore savaşında komünist ittifakına karşı mücadele vererek, neticesinde NATO bünyesine kabul edilmiştik.. Yine aynı dost tarafından 27 Mayıs ,12 Eylül ve 28 Şubat post modern darbe ile ilişiği anlaşılıp iki ülke arasında güvensizlik ortamı oluşturmuştur. Yine tesadüftür ki 1960 darbesi ile ülkemizi zor duruma düşüren o günün konjonktürü ile iyi ilişkiler yürüttüğümüz dost devlet tarafından 1978’de PKK terör örgütünün kurulmasına dolaylı yoldan destek vermiştir. Bugün PKK terör örgütünün kullandığı ABD ve Rus yapımı silahlar bunun en net belirtisidir.

Bölgenin huzur ve güvenliğini yıllarca tehlikeye atacak, büyük planın küçük bir parçası olacak PKK’nın kuruluş aşaması sessiz bir şekilde yürütülmesi gerekiyordu, bunun için en ideal zaman 1980 yılıydı. Soğuk savaş sonrası dünya iki kutuplu bir eksene girerek batıdan kapitalizm, kuzeyden ve doğudan komünizm akımı arasında sıkışmış Türkiye için yaratılacak yeni kaosun adı sağ-sol çatışmasıydı. Bu çatışma ile ülkede yaratılan otorite eksikliği PKK’nın kuruluşuna doğrudan etki göstermiştir.

Türkiye Cumhuriyeti 1960 darbesi ile dönemin Başbakanı ve kurmaylarının idam edilmesine göz yumduğu gibi, 1980 darbesi ile de PKK’nın kurulmasına da göz yummuştur. Bu gibi büyük planların öncesinde Türkiye önce ekonomik darboğaza sokulur, ardından planın büyük parçası devreye sokulur. Türkiye adeta darbe illetleri sonucunda ‘burnunun ucunu’ göremez hale getirilmiştir. 12 Eylül 1980 darbesi ile Türkiye sonu görülemeyen karanlık bir tünelin içine girdiğinin farkında bile değildi.  Söz konusu bu darbe ile terörist başı Abdullah Öcalan önderliğinde PKK’nın kuruluş aşaması tamamlanmıştır. Terörist başının önderliğinde sansasyonel eylemler gerçekleştiren PKK gerek Türk halkına gerekse bölgede ağırlıklı olarak yaşayan Kürt halkına işkenceler yapıyor, mallarını gasp ediyor, canlarını hiçe sayıyordu.

Tekrar geçmişe dönecek olursak 1960 anayasası sonucunda refah bir toplumsal ve siyasal zemin oluşturulmuştu. Böylelikle aşırı sol uç grupların ülke içinde siyasi örgütlenmelerin dolaylı yoldan önünün açılmasına sebep olmuştur. Bu durum 1980 darbesine dek sürmüştür. Kenan Evren komutasındaki darbeciler doğu bölgelerde yaşayan Kürt vatandaşlarına yoğun baskılar uygulamak suretiyle onları göçe ya da isyana teşvik etmiş ve sonucunda PKK’ya katılım hızlanmıştır. Ülkenin huzur ve güvenliğini, kaybolan otoritenin yeniden tesis edilmesi için yönetime el koyan darbeciler adeta PKK terör örgütünün ekmeğine yağ sürmekteydi. Bu dönmelerde Suriye’nin başkenti Şam’a geçen terörist başı Abdullah Öcalan kurmuş olduğu örgütü buradan yönetmekteydi.

80’li yılların sonlarında bir PKK terör örgütü kampı

Kuruluş felsefesi Kürt halkının haklarını savunmak, sözde büyük ‘Kürdistan’ devletini kurma fikrini coğrafi olarak dört bölgesel devletten toprak almak suretiyle tamamlama gayretindedir. Bu topraklar Türkiye’nin güney ve doğu illerinden başlayarak, İran’ın batısı Suriye ve Irak’ın kuzeyi olarak benimsemekteydi. Nitekim bu durum çerçevesinde 1981 yılında örgüt, Şam’da büyük bir toplantı gerçekleştirerek Kuzey Irak ayağını Hafız Esad’ın desteğiyle Kürdistan Demokrat Partiye yani Mesud Barzani’ye vermiştir. Barzanin kurduğu Peşmerge güçlerinin içinde çalışmalarını yürüten PKK’lı militanlar kuzey Irak’ta; Kandil, Zap, Avaşin kamplarında hakimiyet sağlayarak Peşmerge güçleri ile bölgeyi yönetmekteydi. PKK ve Peşmerge güçlerinin işbirliği son derece açık ve net iken, bu bölgede emperyalist güçlerin PKK’yı sözde terör örgütü ilan ederken aynı hassasiyeti Peşmerge güçlerine karşı göstermemekteler. Bu durum uluslararası sivil toplum kuruluşlarının PKK’nın terör örgütü olarak kabul ederken Peşmerge’nin meşruiyetini kabul görmesine sebep olmuştur. Nitekim ki Mesud Barzani önderliğindeki Peşmerge güçleri ile PKK aynı amaç uğruna silahlı mücadele verdiği aşikar olup ‘aynı yolun’ yolcusudur. Türkiye ayağını oluşturan terör örgütü PKK, Kuzey Irak ayağını oluşturan KDP-Peşmerge güçlerinin Suriye ayağını kim ya da kimler oluşturmaktaydı?

Mesud Barzani ve Abdullah Öcalan

2003 yılında ABD‘nin desteğiyle resmiyet kazanan Peşmerge güçleri ile aynı yılda kurulan PYD, terör örgütünün Suriye kanadını oluşturmaktadır. Daha sonralardan kurulan YPG, bu örgütün çatısı altına girmiştir. Batılı güçler Suriye kanadını oluşturan eli kanlı teröristlere SDG ( Suriye Demokratik Güçleri) ismini vererek teröristleri uluslararası toplumlarda özgürlük savaşçıları algısı oluşturulmasını sağlamıştır. Bilinçli bir şekilde Daeş terör örgütünün kurulmasını sağlayan ve kuzey Suriye’de yayılmasına göz yuman batı hegemonyası PYD ile ortak operasyonlar gerçekleştirerek Daeş’ten alınan bölgelerin PKK/PYD terör örgütünün kontrolüne vermek suretiyle, amaçladıkları büyük planın bir diğer parçasını tamamlama gayretinde. Bu durum PKK’nın Suriye kolu PYD terör örgütüne meşruiyet kazandırma çalışmalarından başka bir şey değildir.

İran kanadı Pjak’ın ise ; PKK,Peşmerge ve PYD terör örgütlerine nazaran biraz daha geri planda kalmasının nedeni 2007 yılında kurulmuş yeni sayılabilecek oluşum olmasıdır. Ön görüyorum ki PKK/PYD terör örgütlerinin üzerlerinde baskıyı kırdıkları anda Pjak’ın daha aktif olmasını sağlama gayretine gireceklerdir. Fakat sözde Kürdistan devletini kurma fikriyatını Eylül 2017’de yaptığı bağımsızlık referandumu ile ilk kez fiile döken Mesud Barzani, Türkiye,İran ve Irak merkezi yönetiminin izolasyonuna uğrayarak sonu hüsran ile biten bağımsızlık kararından vazgeçmiştir. Yaptığı bu hatanın bedelini Türkiye olarak Ankara hükümeti tavrını net bir şekilde belirterek, gerekli adımları atmış ve atmaya da devam etmektedir.

ABD, alenen terör örgütü PYD’yi destekliyor

Aziz Türkiye Cumhuriyeti, alınan bağımsızlık kararının ardından kuzey Irak’ta bulunan Kandil, Zap ve Avaşin dağlarındaki kampları yerle bir etmiştir. Öte yandan Şırnak bestler-dereler kırsalında PKK’nın yönetim kadrosunda bulunan iki üst düzey terörist daha öldürülmüştür. Öyle ki alışılmadık bir durumun olduğu aşikar, kısa zaman içinde yönetici üst düzey PKK’lıların öldürülmesi gelecek adına güzel adımların sinyallerini vermektedir… Suriye’de yüce Türk ordusunun Daeş’e karşı attığı adımlar ortadadır, aynı gövde gösterisi Afrin’e düzenleyeceğimiz operasyon ile PYD terör örgütüne de gösterilmeye başlanacaktır.

Artık Türkiye, sınırları etrafında dönebilen kirli oyunları görme konusunda tecrübe kazanarak bunları bertaraf edecek güce ulaşmıştır. Darbeler ile uyutulan devletimiz, 15 Temmuz darbe girişimine engel olarak neler kazandığını uzun vadede mükafatını alacaktır. Devlet bekası her şeyden üstün tutulması gerektiği gibi bu uğurda mücadeleden asla taviz verilmemesi de gerekir. Bundan dolayı iç ve dış mihrakların kirli oyunlarını boza boza, istikbalimiz ve istiklalimiz için giriştiğimiz bu mücadeleleri inşallah zaferle sonuçlandıracağız, bu husustan kimsenin şüphesi olmasın.

Zimbabve’de Emperyalizmin Yeni Zaferi

Bir zamanlar Güney Afrika’da Rodezya diye bir ülke vardı. Bu ülkenin sınırları günümüzde 3 ülkenin bulunduğu sınırları kapsıyordu. Bunlar Zambiya(Kuzey Rodezya), Zimbabve(Güney Rodezya) ve Malavi(Doğu Rodezya) idi.

Afrika talanı(1870-1914) sırasında Rodezya toprakları 1888 yılında İngilizlerce sömürgeleştirilmiş, ismi de bölgenin kaşifi Cecil Rhodes’in adına isimlendirilmiştir. 1953’te Birleşik Krallığa bağlı federal bir bölge haline gelmiş ve 1964 yılındaysa Kuzey Rodezya topraklarına bağımsızlıkları verilmiş ve bu topraklar üzerinde Malavi ve Zambiya diye 2 yeni bağımsız devlet kurulmuştur. Bunun üzerine Rodezya ismi sadece Güney Rodezya’yı tanımlayan bir hal almıştır.

Cecil Rhodes ve Afrika’nın Sömürgeleştirilmesini Anlatan Bir Çizim.

Güney Rodezya’da ise 1965 senesinde bir beyaz olan İan Smith önderliğinde Rodezya Cumhuriyeti kurulmuştur. Tıpkı Güney Afrika Cumhuriyeti gibi Beyaz azınlık tarafından yönetilen sözde cumhuriyetin başkanı Smith’in söylediğine göre daha en az bin sene beyaz azınlık yönetiminde kalacaktır. Ama öyle olmaz.

Neyse ki İngiltere ve ABD tarafından tanınmayan bu yönetim yalnız kalır ve Smith’in devleti 1979 yılında tekrar Birleşik Krallık hükmüne geçer.  Ardından seçimlere gidilir ve 1980’de yapılan seçimleri bir siyah olan Robert Mugabe kazanmıştır, ardından Güney Rodezya toprakları artık Zimbabve adını almıştır.

Önce başbakan, sonra sistemin değişmesiyle devlet başkanı olan Mugabe 1980’den kasım 2017’ye değin bu görevi sürdürmekteydi. Fakat askeri darbe sonucu maalesef bu görevi son buldu.

Mugabe, 1980 öncesinde Rodezya’nın beyaz azınlık iktidarına karşı gerilla mücadelesi yürütüyordu. Kendisi bu yüzden aşırı derecede beyaz ırk düşmanı bir kişilikti. O ayrıca 70’li yılların en popüler siyahi özgürlük savaşçısıydı.

Rodezya Bayrağı

Hayatı boyunca sürdürdüğü önce silahlı sonra siyasi bu mücadele onu beyaz ırk karşıtı siyahlar nezdinde bir kahraman ve bir sembol haline getirdi. Halende hayatını tehlikeye atarak girdiği bu yolla bizlere ilham kaynağı olmayı sürdürüyor ve sürdürecektir de. Sadece topraklarını geri almak için ve işgalcilere bir dur demek için, komünist devletlerden zar zor elde ettikleri silahlarla, daha donanımlı ve Güney Afrika Cumhuriyetinin Apartheid rejimince desteklenen beyaz askerlerle çarpışıyor ve bizlere cesaretin ne olduğunu gösteriyorlardı.

Onun yönetimindeki Zimbabve halen sürmekte olan ağır ekonomik yaptırımlara maruz kaldı ve bu yüzden dünyanın en fakir ülkesi oldu. Batı önderliğindeki bu ağır ambargoların sebebi ise Mugabe’nin 2 milyon beyazın topraklarına el koyup, o toprakları siyahlara dağıtmasıydı. O dönem 2 milyon beyaz(o dönem ki nüfusun çeyreğine yakın) yaşıyordu Zimbabve’de ve hepsinin de önceki yönetimler sayesinde elde ettikleri toprakları vardı. Bu topraklar ellerinden alındığında hemen hemen hepsi Zimbabve’den kaçmaya başladılar. Çünkü burada yeni güç siyahlardı.

Beyaz egemenliğin son bulmasıyla hem beyazlar ülkeden kaçmaya başladı hemde siyahların nüfus artış hızı hızla yükseldi. Mugabe iktidarında ülkenin nüfusu 2 milyon beyazın kaçmasına rağmen 2 kat arttı ve 2016 yılında 16 milyonu geçti.

Batılı devletler anti demokratik ve sosyalist olarak nitelendirdikleri Zimbabve’den beyazlara mülklerinin geri verilmesini istiyorlardı. Halbuki o mülklerde zamanında kendilerinin el koyması sonucu beyazların eline geçmişti. Şimdiyse kendi yaptıklarını başkası yapıyor diye ambargo uygulayıp bir ülkeyi dünyanın en fakir ülkesi haline getiriyorlar.

Ambargonun kimi dönemlerinde enflasyon oranları yüzde bir trilyon gidi devasa oranlarda seyrediyordu ve Zimbabve bu enflasyon oranıyla, birinci dünya savaşından çıkmış Macaristan’ın büyük buhrandaki enflasyon rekorunu kırmış oluyordu. Büyük buhran yılları bile şuan ki Zimbabve’den daha iyiydi yani. Fakat liberal dünya yine utanmadan bu fakirlikten kendi ambargosunu değil Mugabe’yi sorumlu tutuyor. Onu devamlı yolsuzluk yapmakla suçluyorlar. Haklılık payları da var elbet ama bu onların suçlarını örtemez.

Anlamı Afrika dilinde “Taş evler” olan Zimbabve, benim gözümde Güney Afrika’nın Küba’sıdır. Tıpkı Küba’nın liberalizmin kalesinin hemen karşısında kukla yönetime karşı devrim yapması gibi Zimbabve’de Güney Afrika Cumhuriyetindeki Apartheid rejiminin hemen yanında yine o rejimin işbirlikçisi apartheid rejimine karşı bir devrim gerçekleştirdi. Tıpkı Küba gibi çok acımasız ambargoya tabi tutuldular. Ama yine Küba gibi büyük istatistiksel başarılar elde ettiler. Mugabe yönetimindeki Zimbabve’de ortalama yaşam beklentisi, uzun ömürlü beyazların akın akın ülkeden kaçmasına rağmen ellilerden altmışlara çıkmış, yetersiz beslenen çocukların %30’lara varan oranı beyazların çocukları gitmesine rağmen %13’e ve çocuk ölüm oranı da bin doğumda 90’dan yine beyazların çocuklarına rağmen 40’a düşmüştür mesela, hemde böylesine bir ambargoya rağmen. İşte sosyalizmin bir mucizesi daha burada gözümüze çarpıyor.

Şimdi bir askeri darbe oldu ve artık 37 yıllık Mugabe dönemi bitiyor. Benim aklımda merak ettiğim ve takip edeceğim şu sorular var;

Bakalım batı ambargoyu artık kaldıracak mı?

Bakalım yeni yönetimler mülkleri tekrar beyazlara dağıtacak mı ve dağıtırlarsa beyaz göçü tersine dönecek mi?

Bakalım Etiyopya’nın eski Komünist lideri Mengistu Haile Mariam Sürgünde bulunduğu bu ülkeden sınır dışı edilip Etiyopya’ya iade edilecek mi? (şahsen en çokta bunu merak ediyorum)

Bakalım yeni yöneticiler Mugabe’nin çizgisine yakın bir noktada mı ilerleyecek?

Hep birlikte göreceğiz.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

NATO’da “Düşman Tablosu” Krizi

Türkiye-NATO Krizi… Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ak Parti Genel Merkezinde cuma günü düzenlenen Genişletilmiş İl Başkanları toplantısında 8-17 Kasım tarihleri arasında Norveç’te icra edilen bir NATO tatbikatında Atatürk’ün ve kendisinin resminin hedefe konduğunu söylemişti.

Yaşanan bu gelişmenin ardından Türkiye, NATO tatbikatından askerlerini çekmiş ve NATO’yu sert bir dille eleştirmişti. Ardından Norveç Savunma Bakanlığı resmi sitesinden bir özür mesajı yayınlanarak yaşanan hadisenin NATO’nun politikasını yansıtmadığı, olayın geçici olarak istihdam edilen bir personelden kaynaklandığı açıklandı. Yapılan açıklamada NATO-Türkiye işbirliğine verilen öneme dikkat çekildi.

Yaşanan bu diplomatik skandal ile alakalı gelişmeleri ve ayrıntılarını sizler için haberimizde derlerdik.

Erdoğan:”Böyle Bir İttifak Olamaz”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Dün Norveç’te  bir durum oldu. Norveç’te düşman tablosu diye bir tablo koymuşlar. Bu tabloda Atatürk’ün resmi ve bir tarafta da şahsımın ismi var. Hedefte bunlar.” sözleriyle yaşanan olayı kamuoyu ile paylaştıktan sonra sözlerine şöyle devam etmişti:

“Bu haber gelince Genelkurmay Başkanımız ve AB’den sorumlu Bakanımız, onlar da Kanada yolundaydı, bizi aradılar. ‘Böyle böyle bir durum var. Bu tatbikat da NATO tatbikatı. 40 tane askerimiz var, biz şimdi bu askerimizi çekme kararı verdik, çekiyoruz.’ dediler. Dedik ki ‘Tabii, hiç durmayın hemen. Velev ki o hedefler kaldırılsa dahi 40 askerimizi süratle oradan çekin. Böyle bir ittifak olamaz, böyle bir müttefiklik olamaz.”

Norveç Savunma Bakanlığı’dan Açıklama

Norveç Savunma Bakanlığının internet sitesinde konuya ilişkin yazılı  açıklama yapan Norveç Savunma Bakanı Frank Bakke-Jensen, “Norveç’in Stavanger kentindeki Müşterek Harp Merkezi’nde  gerçekleştirilen NATO tatbikatı sırasında kullanılan kapalı devre mesaj  sisteminde bir mesaj yayımlanmıştır. Bu mesaj sadece tatbikat dönemi için  istihdam edilen bir Norveç vatandaşı tarafından yazılmıştır. ” ifadelerini  kullandı.

Norveç vatandaşı tarafından yazılan mesajın kesinlikle Norveç’in görüş  ve politikalarını yansıtmadığını vurgulayan Jensen, “Mesajın içeriğinden dolayı  özür diliyorum. Türkiye önemli bir NATO müttefiğidir ve yakın iş birliğimize  değer veriyoruz.” açıklamasında bulundu. Jensen, mesajı yayımlayan Norveç vatandaşının Müşterek Harp  Merkezi’nde gerçekleştirilen NATO tatbikatından hemen uzaklaştırıldığını, olay  hakkında detaylı bir soruşturma yürütülerek gereken adımların atılacağını  bildirdi.

NATO Genel Sekreteri Özür Diledi

NATO Krizi*

NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, “Olaylara neden olan kişi NATO çalışanı değildir. Norveç tarafından görevlendirilen sözleşmeli sivil bir memurdur” dedi.

Skandala neden olan kişinin anında görevinden alındığını ve kişi hakkında soruşturma başlatıldığını bildiren NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, “Bu kişi, NATO çalışanı değildir. Norveç tarafından görevlendirilen sözleşmeli sivil bir memurdur. Bundan sonra bu kişi hakkında olası cezalandırma kararı Norveç yetkilileri tarafından verilecektir” değerlendirmesinde bulundu.

Stoltenberg, “Türkiye, NATO için değerli bir müttefiktir ve ittifakın güvenliğine önemli katkılarda bulunur” vurgusunu yaptı.

Genelkurmay Başkanlığı Resmi Açıklama Yaptı

NATO Krizi*

Türk Silahlı Kuvvetleri resmi sitesinden konuya ilişkin şu açıklama yapıldı;

“Norveç’te bulunan NATO Müşterek Harp Merkezi’nde 08-17 Kasım 2017 tarihleri arasında icra edilen TRIDENT JAVELIN adlı NATO Tatbikatının son safhasında, tatbikatın ‘Karşıt Kuvvet’ ülke liderleri fotoğrafları arasına Mustafa Kemal ATATÜRK’ün resminin yerleştirildiği, tatbikat içerikli sosyal medya çevrimi içinde ise Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN adına sahte hesap açılarak Karşıt Kuvvet liderini destekleyici ifadelere yer verildiği hususları tatbikata katılan Türk Silahlı Kuvvetleri personeli tarafından tespit edilmiştir.

Durumun Genelkurmay Karargahına intikal etmesi üzerine, yaşanan olayların kabul edilemez olduğu vurgulanarak, konu NATO askeri makamları nezdinde yazılı ve sözlü olarak protesto edilmiş ve tatbikata katılan Türk Silahlı Kuvvetleri personelinin derhal tatbikattan geri çekilmeleri emredilmiştir.

Sıralı NATO makamlarınca, yaşanan olaylardan duyulan üzüntü ve olayların kabul edilemez olduğu belirtilerek, yazılı ve sözlü olarak özür dilenmiştir. Ayrıca olayların kişisel olduğu ifade edilmiş ve olaylardan sorumlu iki kişinin görevlerine son verildiği bilgisi alınmıştır.

Konu ile ilgili gelişmeler takip edilmektedir.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.”

Hulusi Akar ve Jens Stoltenberg Görüşmesi

NATO Krizi*

Kanada’da düzenlenen Halifax Uluslararası Güvenlik Forumu’na katılan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar ve NATO Genel Sekreteri Stoltenberg bir araya geldi. Hulusi Akar’ın Kanada’da olduğunu öğrenen Stoltenberg, ikinci bir kez yüz yüze özür dilemek istedi. Yaşanan olay nedeniyle üzüntülerini dile getiren Stoltenberg, Akar’dan, özrünü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a da iletmesini istedi.

Akar da söz konusu olayla ilgili iki personelin görevden alınmasının yeterli olmayacağını, orduda hiyerarşik bir sistem olduğunu ve sorumlu amirlerinin de ceza alması gerektiğini vurguladı.

Stoltenberg de Norveç makamlarının konuyla ilgili geniş çapta soruşturma başlattığını ve bu olayın birliğe zarar vermesini istemediklerini ifade etti.

Kaynaklar

http://www.tsk.tr/

https://www.regjeringen.no/en/aktuelt/jwceng/id2579267/

https://tr.sputniknews.com/savunma/201711171031042202-nato-genel-sekreteri-stoltenberg-turkiye-ozur/

https://www.ntv.com.tr/dunya/son-dakika-haberi-nato-genel-sekreteri-turkiyeden-ozur-dileriz,RXPOH-NaIU61W9f0yqQRlQ

https://www.cnnturk.com/son-dakika-erdogandan-cok-sert-nato-tepkisi

 

Stratejik Ortak Haber Masası – Mahmut Nedim SUİÇMEZ

Yemen’deki Savaşın Güncel Haritası

26 Mart 2015’te Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun Yemen’de başlattığı askeri operasyon halen sürüyor. 10 bine yakın sivilin hayatını kaybettiği, 3 milyon sivilin ise göç etmek zorunda kaldığı Arap yarımadasının en fakir ülkesi Yemen’de, koalisyon ve Yemen güçlerinin büyük bir ilerleme kat etmediği biliniyor.

Tarafların kontrol ettiği şehirler şöyle;

Anadolu Ajansı’ndan alınan verilere göre; Hadi yönetimindeki Aden hükümeti (meşru) Aden, Lahic, Ebyen, Dali, Şebye, Hadramevt, Muhre ve Sukatra vilayetlerinde hakimiyetini sürdürüyor.

Husiler ve devrik lider Salih’e bağlı güçler ise başkent Sana’nın dışında Umran, Sada, Hacce, Cevf, Zemar, Rime, Mahvit, Taiz, Beyda ve ülkenin en önemli limanını sınırlarında barındıran Hudeyde’yi kontrol ediyor.

Yemen son durum haritası (12 Kasım 2017) – Harita: Analodu Ajansı

Hudeyde Limanı’ndan konrolü kaybeden meşru hükümet, savaş öncesinde deniz yoluyla ülkeye giren ürünlerin yüzde 75’inin yapıldığı Hudeyde Limanı’na alternatif olarak Aden Limanı’nı kullanıyor. Fakat Hudeyde’yi ele geçirmek için de elinden geleni yapıyor.

Husilerin kontrolünde sınır kapısı yok

Husilerin kontrolü altında bulunan bölge Suudi Arabistan’ın kuşatması altında. Bölgeye limanlar dışında kara yoluyla hiçbir geçiş yok. Yani hiçbir sınır kapısının konrolü Husiler’in elinde değil.

Yemen Savaşı hakkında genel bilgiye sahip olmak için aşağıdaki haberimizi inceleyin:

https://stratejikortak.com/2016/05/yemende-son-durum.html

Sayılarla Rusya Silahlı Kuvvetleri’nin Gücü

Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetleri, Devlet Başkanı’nın 7 Mayıs 1992 tarihli kararıyla kuruldu.

Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetleri, Rusya’ya yönelik saldırganlığı püskürtmek, topraklarının bütünlüğünü ve dokunulmazlığını silah yoluyla korumak ve Rusya’nın uluslararası anlaşmalardan doğan görevleri yerine getirmek için kurulan devlet kurumu. Dünyanın en güçlü ordularından biri olarak gösteriliyor.

Business Insider dergisi, Rusya ordusunun muharebe gücüne göre ABD ordusunun ardından 2. sırada, tank ve nükleer silah sayısına göre ilk sırada olduğunu yazdı.

Rusya Silahlı Kuvvetleri, dünyanın en büyük kitle imha silah rezervlerine sahip. Buna nükleer silah ve bu silahı hedefe ulaştırmak için iyi geliştirilmiş sistem de dahil.

Sayılarla Rusya Silahlı Kuvvetleri’nin yapısı ve askeri gücü.