Kısa bir süre iç savaşın sakinleştiği Yemen’de, karışıklıklar tekrar alevlenmeye başladı. İki gün önce Başkent Sanaa’da muhalifler arasında çıkan çatışmalar, savaşın dahada şiddetlenmesine neden oldu. Olayların çığırından çıkması üzerine Cumhurbaşkanı Abdurabbu Mansur Hadi, ordunun acilen Başkent’e girmesi emrini verdi.
Uluslararası Koalisyon Güçleri tarafından İran’nın Yemen Büyükelçiliği havan topuna tutuldu. Büyükelçilikten dumanların yükselmesi üzerine İran destekli Husiler, eski Yemen Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’in evini patlattı. Cumhurbaşkanı Salih, arabasıyla şehir dışına kaçarken Husiler tarafından öldürüldü. Liderliğini yaptığı Genel Halk Kongresi partisi haberi onayladı. Yemen’de 34 yıl Devlet Başkanlığı yapan Salih, döneminde Kuzey- Güney olarak iki ayrı yönetim halinde olan Yemen’i 22 Mayıs 1990 yılında tek devlet olarak birleştirmesiyle tanınıyordu. Şiddetlenen çatışmalarda en az 125 sivil hayatını kaybetti.
Yemen’de Yaşananların Geçmişi ve Bugünü
Aslında Yemen’deki karışıklıklar çok eskiye götürülebilir. 1990’dan önce Yemen, Kuzey Yemen (Yemen Arap Cumhuriyeti) ve Güney Yemen (Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti) olmak üzere iki parçaydı. 1990’dan sonra Güney Yemen, Kuzey Yemen’e şartsız bağlandı. Kısa süre içinde anayasa yapıldı ve 3 sene sonra tam anlamıyla demokratik seçimler yapıldı. Ama birleşme ve demokratikleşme karışıklıkların önüne geçemedi. Yemen’de daha öncede olduğu gibi iç karışıklıklar devam etti.
2015 yılında 2 ezeli düşman olan İran ve Suudi Arabistan’ın savaş alanı oldu. Yemen’de İran destekli Husilerin başkent Sanaa’yı ele geçirmesi ve Cumhurbaşkanı Abdur Rabbu Mansur Hadi’nin kaçmasıyla iç savaş patlak verdi. Suudi Arabistan ve diğer bölge ülkeleri Yemen’de operasyonlar yapmaya başladı. Husilere karşı Suudi Arabistan’ın başını çektiği uluslararası koalisyon güçleri (Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Kuveyt ve Sudan gibi ülkeler) bombardımanlar düzenledi. Yemen’den Kasım ayı başında Riyad’a fırlatılan füze savaşın şiddetini iyice artırdı.
İç savaşta 10 binden fazla insan öldü, milyonlarca insan evini terk etmek zorunda kaldı. Ülkede yayılan salgın hastalıklardan 900 bin kişi etkilendi. 7 milyon insan açlık sınırında ve 21 milyon kişi insani yardıma muhtaç.
Avrupa’da bu yıl yapılan pek çok seçim ve referandum, kıtanın bütünlüğü ve geleceği açısından oldukça sıkıntılı bir sürecin başlangıcına işaret ediyor. 23 Haziran 2016’da yaptığı BREXIT Referandumu ile Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı alan Birleşik Krallık, kıta Avrupası’na adeta bir bomba bırakmış durumda. AB’nin ekonomik gücünü elinde tutan Almanya’ya, siyasi gücü de teslim eden Birleşik Krallık, Avrupa Birliği’nden 2019 yılı içerisinde ayrılmış olacak.
Kendini hiçbir zaman Avrupa’ya ait hissetmese de kıtanın kontrolü noktasında tedbiri elden bırakmayan Birleşik Krallık’ın önünde farklı bir yol var artık. Hem iç problemlerin çözümü hem de yeni bir dış politika üretmenin zorluğunu yaşayacak birkaç yıl. Üstelik büyük bir özgüvenle aldığı erken seçim kararının ardından meşruiyeti ve otoritesi sorgulanan bir Başbakan yönetiyor ülkeyi.
Fransa, Almanya, Hollanda ve Avusturya Seçimleri
Avrupa Birliği ise artık tamamen Almanya’nın kontrolüne girmiş gibi görünüyor. Kıtanın en büyük güçlerinden biri olan Fransa’nın Cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci tura kalan ve seçilemeyen Marine Le Pen’in “Fransa’yı iki kadından biri yönetecek: ben ya da Merkel” sözü durumu fazlasıyla özetliyor. Fransa, Almanya, Hollanda ve Avusturya’daki seçimler; İspanya’da yaşanan Katalonya krizi ve Polonya ile Macaristan’ın AB ile sürekli olarak ters düşmesi, şu sıralar ordu kurma çalışmalarına başlayan birliğin, dağılmadan önceki son ayak sesi olabilir.
Artık tek bir devlet hülyası kalmayan ve Avrupa Birleşik Devletleri olamayacak olan AB, ömrünü uzatmaya çalışan bir hasta adam görüntüsü çiziyor. Fransa’da Le Pen’in seçilememiş olması, Avrupa Birliği’ni hiç de rahatlatmış gözükmüyor. Aksine, Almanya, Hollanda ve Avusturya’da aşırı sağ partilerin iktidara göz kırpması AB’nin geleceğini temelden sorgulatıyor.
Hollanda’da 209 gün sonra kurulan merkez sağ hükümeti umut vermiyor. Avusturya’da aşırı sağın iktidar ortağı olmasına kesin gözüyle bakılıyor. Almanya’da ise beklenen Jamaika koalisyonu kurulamadığı için erken seçim tartışmaları gündeme gelmeye başladı bile. Ancak anketler, aşırı sağcı AfD’nin yine mecliste olacağına işaret ediyor.
Asi Çocuklar: Polonya ve Macaristan
Avrupa Birliği’nin sıkıntı üyeleri olarak görülen Polonya ve Macaristan’da hali hazırda aşırı sağ hükümetleri görev yapıyor. AB Parlamentosu, Lizbon Antlaşması’nın 7. Maddesini bu iki ülke için de kabul etmiş durumda. Ancak söz konusu iki ülkenin, bu madde gereğince tutulacak olan raporların oylamasını veto edeceklerini açıklaması, sistemi şimdiden tıkıyor. Söz konusu maddelerin geçmesi halinde, bu iki ülkeyi çok ciddi yaptırımları bekliyor. Özellikle Polonya hükümetinin AB ile çelişkili ilişkisi ve Almanya’yı birlik içerisinde adeta bir tehdit olarak görmesi, Polonya-AB ilişkilerinde gerginliği daha da artırıyor.
Katalonya Krizi
Avrupa Birliği içerisindeki bir diğer temel sorun ise, ayrılıkçı hareketlerin artış göstermesi. Birleşik Krallık, AB’den ayrılma kararı aldığı için İskoçya’nın bağımsızlık konusu Avrupa Birliği için önemli bir konu değil. Birlik için İspanya’daki Katalonya krizi öncelikli konulardan biri.
1 Ekim’de İspanya Anayasası’na aykırı bir şekilde yapılan bağımsızlık referandumu sonucu, halkın %43’ü sandığa gitmiş ve %90’ın üzerinde bağımsızlığı destekleyici bir karar alınmıştı. Referandumu tanımayan merkezi hükümet, güvenlik güçlerini devreye sokarak pek çok insan hakları ihlaline yol açmış ve Katalonya Meclisi’ni de lağvetmişti. 27 Ekim’de gerçekleştirilen tek taraflı bağımsızlık ilanı da tanınmamıştı. İspanya Başbakanı Rajoy’un Katalonya’da erken seçim kararı alması ile de 21 Aralık’ta seçimlere gidilecek. Avrupa Birliği, İspanya merkezi hükümetinden yana tavır alırken, meydana gelen insan hakları ihlallerini de eleştirmişti. Macaristan ve Polonya’daki kadar gündemde olmasa da İspanya’da demokratik değerlerin tahribatı, insan hakları ihlalleri ve yolsuzluk meseleleri büyük bir sorun teşkil ediyor.
Lombardiya ve Veneto’nun Özerklik Referandumu
Ayrılıkçı hareketlerin bir diğer yüzü de İtalya ve Almanya’da görüldü. İtalya’nın kuzeyinde bulunan ve ulusal zenginliğin en önemli parçalarını oluşturan Lombardiya ve Veneto’da 22 Ekim’de özerklik referandumu yapıldı. İtalya nüfusunun dörtte biri bu iki bölgede yaşıyor ve yurtiçi hasılanın yaklaşık %30’u yine bu iki bölgeden elde ediliyor. İtalya Anayasası’na göre yapılan bu referandumun bağlayıcılığı olmamasına karşın, halkın talepleri bu yolla dile getirilmiş oluyor. Merkezi yönetim de özerklik görüşmeleri için hazır olduğunu açıklayarak, seçmene güven vermişti. Referandumun İtalya için önemi, ülkenin kuzeyinin bağımsızlık taleplerinin özerklik yoluyla yatıştırılmak istenmesinden kaynaklanıyor.
Bavyera’nın Bağımsızlığı Mümkün mü?
Almanya’da eylül ayında yapılan genel seçimlerden sonra gündeme gelen bir diğer konu, Bavyera’nın bağımsızlığı idi. Ülkenin en gelişmiş ve en zengin eyaletlerinden biri olan Bavyera, ufukta bir bağımsızlık hareketine sahne olabilir. Bağımsızlık yanlısı Bavyera Partisi, 2013’te yapılan eyalet seçimlerinden %2.1 oy oranı ile ayrılmış olsa da, bölgedeki bağımsızlık yanlıların oranı %23 olarak gösteriliyor. Ancak Bavyera’nın bağımsızlığı hali hazırda hukuken mümkün değil. Bağımsızlık için, merkezi hükümetin anayasayı değiştirerek eyaletlere ayrılma hakkı tanıması gerekiyor. Almanya’da ne Hristiyan Demokratlar ne de Sosyal Demokratlar, böyle bir düşünce içerisinde değil.
PKK’nın Suriye uzantısı olan PYD’nin ABD tarafından kurulan paravan örgüt Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Ekim 2015’te kuruldu. Örgütün sözcüsü olarak görev yapan Talal Silo geçtiğimiz ay örgütten kaçarak Türkiye’ye teslim olmuştu. Silo, SDG’nin yapısını, ABD’nin SDG’yi kurma amacını, PKK ile YPG arasındaki ilişkiyi, SDG içerisindeki PKK kadrolarını, YPG’li militan sayısını ve SDG bünyesinde savaşan militanların ne kadar ücret aldığını Anadolu Ajansı‘na anlattı.
PKK ile ilişkiniz nasıl başladı?
İlk başta Afrin’den (YPG’den) benim grubuma yani Selçuklular Ordusu grubuna davet geldi. Ceyşul Suvvar’a (Devrimciler Ordusu) katılmamı önerdiler. Afrin’dekilerle anlaşıp katıldım. Afrin’deki PKK bölge sorumlusu Hacı Ahmet Hadro idi. Ceyşul Suvvar’ın kuruluşunu hazırlıyorlardı. Arapların başında Ebu Ali Berad, Kürtlerin başında Selah Çebbo vardı. Ben de Türkmenlerden sorumluydum. 2015 ağustos başlarında Afrin’e gittim. Ceyşul Suvvar yönetiminde çalıştım. Ancak karar sahibi biz değil, (PKK’lı) Hadro’ydu. Daha sonra SDG’ye katılacağımı söylediler. İlk toplantıyı PKK bölge yöneticisi Şahin Cilo’yla yaptık. SDG ile toplantımız ayın 15 Ekim’deydi. Ancak Şahin Cilo (SDG’nin kuruluşunu ilan eden) toplantı tarihi için 10 Ekim 2015 yazmamızı istedi. Sebebini sorunca, ABD’nin Haseke’de YPG’ye silah yardımını 10-15 Ekim arasında yaptığını söylediler. ABD’nin uluslararası topluma durumu izah edebilmesi için böyle yaptılar. Silahlar YPG’ye değil SDG’ye gidiyor diyebilmek için. SDG böyle kuruldu.
ABD Özel Kuvvetler Komutanı Orgeneral Raymond Thomas, “zekice bir hamle yapıp” itibar kazanması için YPG’ye SDG adını bulduklarını söylemişti. SDG’nin kendi kimliği halen oluşmadı mı?
Bu sadece bir isim. Başka bir şey değil. Biz maaş dahil her şeyi YPG’den alıyoruz. SDG’nin kuruluşunun asıl nedeni ABD’dir. ABD yönetimi Kürtlere silah vermek istiyordu. SDG’nin kuruluş ilanı sadece bir tiyatroydu. Bileşenlerin birliğinden bahsettiler ancak böyle bir şey yok. ABD liderliği Kürtlere ve PKK’ya verdi. Terörle mücadeleden bahsettiler ancak baktık ki ABD yönetimi ve Şahin Cilo arasında yapılan anlaşmayla terör örgütü DEAŞ’lıların kaçakçılığı yapılıyor. SDG üzerinden o bölgede yaşayan vatandaşların fikirlerini etkilemek istediler. SDG’yi özgürleştirici ve terörle mücade eden güç olarak lanse ettirdiler. Ancak bunların yüzünden evler yıkıldı, halk tehcir ettirildi. Halka kamplarda bile rahat verilmedi, paniğe sürüklediler.
ABD Özel Kuvvetler Komutanı Orgeneral Raymond Thomas
ABD bir dönem YPG’ye değil Araplara silah verdiğini iddia etti. Bu doğru muydu?
İlk başlarda silahları aldığımıza dair (Amerikalıların verdiği belgelere) sadece imza atıyorduk. Ama tüm silahlar PKK liderlerinden Türkiye Kürdü, Safkan diye birine gidiyordu. Safkan, silahları sadece kendi bildikleri bir yere götürürdü. Yine böyle devam ediyor. Mesela Münbiç operasyonunda tüm silahları (kağıt üzerinde) Arap asıllı Ebu Emced’e teslim ettiler. Bilerek yaptılar. Fakat bu bir tiyatroydu. Ebu Emced, bana “Büyük miktarda silahlar alıyorum ancak bana tek parça silah verilmiyor. Görevim ve yetkim sadece imza atmak.” diyordu.
ABD Başkanı Donald Trump’ın IŞİD Karşıtı Küresel Koalisyon Özel Temsilcisi Brett McGurk Rakka ve Deyri Zor’daki Arap aşiret liderleriyle görüşmesinden.
ABD neden böyle bir yöntem tercih etti?
Tüm fikirler Brett McGurk tarafından ortaya atılıyordu. Rakka operasyonu sırasında McGurk, Arap Koalisyonu adında güç kurulmasını istedi. Arap Koalisyonu’nun görevi sadece silahları teslim almaktı. Nitekim çok büyük miktarlarda silah alındı. Ama Kürtler dışındaki Arap, Türkmen ve Süryanilere sadece hafif silahlar dağıtıldı. Koalisyonun adı Arap’tı ancak Arapların hiçbiri şeyi yoktu. Deyrizor askeri meclisi de sadece imza atıyor. ABD’nin bundan haberi vardı, tiyatroyu kendileri istedi. Tüm bu oyunlar, bir gün bu silahların PKK’ya ulaştırıldığının ortaya çıkmaması için yapıldı. Ancak biz bu gelişmiş silahların PKK ve YPG’ye gittiğinden emindik.
ABD verdiği silahların nereye gittiğini kime karşı kullanıldığını denetliyor mu?
Amerikalılar için silahların nereye gideceği umurlarında değildi. Bir kere bile silahları ne yaptığımızı nerede kullandığımızı sormadılar. “(YPG’nin) Silahları bitirdik” oyununa bile geliyorlardı ve hemen yeni silah teslimatı başlıyordu. ABD zaten Arap, Türkmen ve Süryanilerin bu denklemde yer almadığını biliyor. Obama döneminde sınırlı destek vardı. Trump başa geçtikten sonra destek şekli değişti. Obama döneminde bize kullanılmış silah da geliyordu, bazıları kullanılamaz haldeydi. Trump gelince zırıhlı araçlar gelmeye başladı.
Şahin Ferhad Abdi kod adlı Şahin Cilo, Türkiye’nin terörden arananlar listesinde. Kırmızı kategoride ve başına 4 milyon TL’ye kadar konulmuş bir ödül var. ABD’li yetkililerle pozlar veren Cilo bu işlerde ne kadar etkili?
(Silahlar için) Talep listesi oluşturuyorduk. Listeyi Şahin Cilo sunuyordu. Verilen silahlar basına yansımazdı. Ne tür silahların verildiğinin bilinmesi istenmezdi.
Şahin Ferhad Abdi kod adlı Şahin Cilo (ortada)
SDG olarak görünen yapıyı kimler yönetiyor?
ABD tarafı yönetiyor aslında. Seçimler yapılsa da hepsi tiyatro. Şahin Cilo’yu herkes biliyor. İşlerin başında bu şahıs var. Yardımcısı Kahraman’dı. Bu da PKK yöneticilerindendir. 3 numaralı yetkili bendim. Her noktada PKK’ya ait kontrol noktaları ve takip ekipleri var. Mahkemede, sivil meclis, sağlık ve diğer her alanda illaki bir PKK lideri mevcut.
PKK’nın Kandil kadroları SDG’nin neresinde?
Cilo başkan olsa da kendisinden üstte bir otorite var. Bu kişi Bahoz Erdal. Bahoz da talimatları Kandil’den yani Sabri Ok’tan alıyor. Erdal, Kandil’e atanınca yerine Nureddin Sofi geldi. Cilo’ya talimatları bu veriyor. Cilo ile (yardımcısı) Kahraman sadece lider takımda. Çok sayıda ofis var ancak anlaşmazlıklardan dolayı yeni isimler getirilemiyor. Afrin’deki PKK ve YPG sorumluları Hacı Ahmet Hudro, Mahmut Berhudan ve (kadınlarda) Nocin. İdari olarak tüm bölge Halil Tefdem tarafından yönetiliyor. Bahoz Erdal, ona talimat veriyor. Münbiç’i PKK liderlerinden İsmail Direk yönetiyor ama askeri sorumlusu Cemil Mazlum. Rakka’nın askeri ve sivil yöneticisi Avrupa’dan getirilen Hasan. Deyrizor’unki ise Polat Can ki kendisi PKK’nın önde gelen isimlerinden. Ben de Bahoz’la ilişkim sayesinde bir keresinde Kandil’den Murat Karayılan ile görüşme daveti almıştım. Giderken, fotoğraflarımız falan (basında) yayınlanırsa diye iptal ettiler. Nureddin Sofi ise Karayılan’ın açıklama yaptığı sırasında oraya gitti. Sonra geri geldi. Gizlice gidip geliyorlardı. PKK, Salih Müslim’in ise basındaki rolünden yararlandı ve onu kullanmada başarılı oldu. Gerçekte hiçbir rolü yoktu. Özerk yönetim ilanı sırasında da salonda Müslüm’i 7. sıraya oturtmuşlardı. Hiçbir yeri yoktu bu projede.
SDG adı altında görünen kaç silahlı adam var?
Net veriler olmasa da 50 bin militanı var. Kadın erkek toplam. Bunların yüzde 70’i YPG ve YPJ (kadın unsurlar). Türkmenler olarak benim liderliğimde 65 kişi vardı. Süryani Askeri Meclisi’nin sadece 50 adamı var. Türkmen Askeri Meclisi’nin sembolik olarak kurulmasını istediler. 150 isim önerdim oysa. “Neden 150 ? 50 yeterli” denildi bana. Araplardan Sanadid Güçleri var Şammar aşiretinden. Şeyh Bender bu gücün başında. Bunlar da PKK tarafından yok sayılıyor. Öte yandan Rakka operasyonlarında ölenlerin yüzde 80’i Araplardan yüzde 20’si Kürtlerden. Arapların sayısının artırıldığını görüyoruz ancak kandırıldılar. Sahte vaatler verildi. YPG’liler SDG’nin parçası görünse de bunu kabul etmiyorlar ve biz bağımsızız diyorlar. SDG, sadece bir isimdir. Yeryüzünde gerçek varlığı yok.
Batı ülkelerinden YPG’ye katılanların durumu nedir?
Çeşitli ülkelerden gelip YPG’ye katıldılar. Kadınlar da vardı. Bazılarının reklam amaçlı geldiğini gördük. Kanadalı bir kadının ülkesinde manken olduğu ortaya çıkmıştı. İçlerinden geri dönenler DEAŞ’a karşı savaştıklarını anlatıyor ve kendilerini milli kahraman ilan etmeye çalışıyor.
Örgüt mensupları ne kadar ücret alıyor?
Maaşlar aylık 170-200 dolar arasında. Liderler maaşsız ama kaçakçılık ve rüşvetten kazanıyorlar. Ben Şahin Cilo’dan doğrudan maaş alıyordum. Binlerce dolar alıyordum ve durumum gayet iyiydi. Militanlar ise Suriye lirası alıyor. PKK lider takımı maaşsız ancak tüm talepleri yerine getiriliyor. Zaten yolsuzluklar da ortaya çıktı daha sonra.
Yaklaşık 1 yıldır tartışılan eksen kayması konusunda çeşitli görüşler mevcut. Bir kesim NATO ile müttefikliğe devam edilmeli derken, bir kesim de NATO’nun artık Türkiye’nin çıkarlarını gözetmediği ve aleyhine çalıştığını ifade etmektedir. Bu yazıda her iki ihtimalde değerlendirilip üçüncü bir alternatif daha genel hatlarıyla sunulacaktır.
Öncelikle eksen kelimesinin anlamını bilelim. Eksen, ilk anlam olarak, çizgi anlamına gelse de, konumuzla alakalı olarak; meyil, yönlenme anlamına gelmektedir. Yani bir ülkenin kendini siyasi, askeri ve sosyal yönden yakın hissettiği ve işbirliği yaptığı ülkedir.
Öncelikle NATO eksenine değinelim. Batılı çağdaş devletlere yüzümüzü dönmek ve özellikle artan Komünist tehdidinden korunmak amacıyla 1952 yılında NATO’ya tam olarak üye olundu. 1952’den günümüze çeşitli tartışmalara yol açan NATO üyeliği son yaşanan krizden sonra (NATO tatbikatında hedefe Atatürk ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın resminin asılması) tartışması artan bir konu haline gelmiştir.
ABD’nin başını çektiği ittifak Türkiye’de daha öncede birçok skandala imza atmıştır. Genel bilinen ifadeyle Türkiye’de şimdiye kadar yapılmış darbelerin arkasında ABD ve bunu yapan NATO’cu diye tabir edilen subaylar vardır. “Your boys have done it” (Bizim çocuklar başardı) tabiri yine Amerikancı subayların Türkiye’de darbe girişiminde bulundukları ve başarılı oldukları yönündeki mesaj olarak tarihi kayıtlara geçmiştir. Darbelere verdiği destek ile özdeşleşen NATO’nun olumsuz yönlerinden bahsetmeye daha fazla gerek yoktur.
“Your Boys Have Done It” mesajı- Türk Dış Politikası-@TrDisPolitika
Peki NATO’nun Bize Faydası Nedir?
Genel olarak belirtmek gerekirse Komünist tehditlerine karşı Türkiye’yi korumuş (Bazen de korumamış, bkz: Soğuk savaş dönemi) ve askeri olarak güçlendirmiştir. Ayrıca, son örneklerden bahsetmek gerekirse, Suriye’den gelebilecek füze tehditlerine karşı hava savunma sistemi kurmuştur. Öte yandan Türkiye gerek Afganistan’da gerekse Bosna-Hersek’de hizmet vermiş ve askeri kayıplar yaşamıştır.
Bir de ülkedeki ulusalcıların savunduğu Avrasya kanadı diye tabir edilen Rusya’nın başını çektiği ve İran, Suriye, bazı Türk Cumhuriyetleri’nin de var olduğu grup var. Peki daha önce yakınlaşmadığımız, hatta birkaç sene önce jet krizi ile savaşın eşiğine geldiğimiz Rusya’ya şimdi neden yakınlaştık? Bu soruya verilebilecek cevap elbette çoktur ancak genel olarak toparlayacak olursak, Amerika ve Avrupa Birliği ülkelerinin Türkiye’deki mevcut hükumet ile çalışmak istememesi ve aleyhine olan her şeye destek vermesi. Örnek olarak yıllardır AB üyelik süreci devam eden Türkiye’nin artık oyalanmak istememesi verilebilir. Ayrıca son yıllarda AB ülkelerinin terör örgütü pkk’ya verdiği destek de Türkiye’nin ekseninin kaymasının nedeni olarak sayılabilir. Dolayısı ile Türkiye artık yeter deyip, oyalanmak istemediğini belirterek buna göre kendi kaderini tayin edebilir. Bu durum gayet de normal olarak karşılanmak zorundadır.
Bu sebepler düşünüldüğünde Türkiye’nin Avrasya Kanadı’na yakınlaşmasını anlamaktayız. Ancak Rusya güvenilir bir ortak olabilir mi? Örneğin terör örgütü pkk ile uzun bir geçmişi olan Rusya’ya ne kadar güvenilebilir? Terör örgütlerine verdiği silah desteğinin yanında Ermenistan ile yakın ilişkileri bulunan Rusya’nın, Dağlık Karabağ konusunda da tutumu Ermenistan’dan yanadır. Hepsinin yanında Hocalı Katliamı’na verdiği açık desteği unutmak mümkün değildir.
Ayrıca Rusya güneyimizde potansiyel bir tehdit olan pyd’yi açık açık desteklemektedir. Bunun yanında Rusya, Barzani’nin yürüttüğü bağımsızlık referandumuna acıkça destek verdi. Şimdi düşünelim. Böylesine politikaları olan bir ülke ile nasıl aynı eksene girebiliriz? Bir kaç sene öncesine kadar savaş riski ile karşı karşıya gelip NATO’dan yardım isteyen Türkiye, şimdilerde aynı eksene girmeye çalıştığı Avrasya Kanadı’na nasıl güvenebilir?
Günümüz Dünyasında iki kutup bulunmaktadır ve ülkeler siyasi küreselleşmenin aksine bölgeselleşme içinde olduğu da bir gerçektir. Bölgeselleşme küresel bir ittifakın aksine, coğrafyası yakın ülkeler ile iş birliği içerisine girme olarak görülebilir.
Ülkemizde sürekli yukarıda bahsedilen eksenlere doğru kaymasını isteyen gruplar, partiler, dernekler veya cemaatler bulunmaktadır. Özellikle NATO’dan ayrılmak isteyenlerin sesi de son zamanlarda çok gür çıkmaktadır. Ancak Türkiye’nin bahsi geçen bu gruplara olma zorunluluğu var mıdır? Yukarıda görüldüğü gibi her iki eksenin kendine göre avantajları ve dezavantajları bulunmaktadır. Hangisi daha iyi, hangisi daha kötü tartışılır.
Elbetteki uluslararası ilişkilerde herhangi bir tarafsızlıktan bahsetmek zordur. Ancak bu çizgiye yakın olan ülkeler mevcuttur. İsviçre ve Türkmenistan bu ülkelerden sadece ikisidir. Türkiye gibi zorlu bir coğrafyada yaşamayan bu iki ülke gerçekte daha refah bir yaşam sürmektedir. Ancak Türkiye’nin kendi coğrafyasında gerek askeri, gerek siyasi gerekse sosyal açıdan avantajları bulunmaktadır.
Öncelikle, Türkiye’nin sosyal açıdan Azerbaycan, Arap ülkeleri, İran ve diğer Türk Cumhuriyetleri’nde oldukça güzel bir imajı bulunmaktadır. Bahsi geçen ülkelerde, Türk dizilerindeki rolleri model olarak gören halk Türk insanını kendine örnek olarak görmektedir. Ayrıca müzik endüstrisinde oldukça önemli bir imajı bulunan Türkiye’nin bahsi geçen ülkelerdeki halk tarafından benimsenmesi oldukça kolay olacaktır.
Türk Dizleri ve Müzikleri Orta Doğu’da oldukça popüler.
Yukarıda bahsedilen konu açıkça bir kültürel emperyalizmdir. Ancak bu aklımıza ilk gelen, ABD tarafından değil bizzat Türkiye tarafından yürütülmelidir. Eğer ABD kendi kültürünü tüm Dünya’ya yaymayı başardıysa, ve kültürel küreselleşmenin başını çekebiliyorsa Türkiye gibi Müslüman bir ülke neden başaramasın? Neden coğrafyasında yaşayan insanların Türkiye gibi bir örneği olmasın?
Bahsi geçen bu konu Türkiye’nin bölgesel liderliğinin halk boyutundaki kabul aşamasıdır. Şimdi gelelim siyasi ve askeri liderliğin genel hatlarına.
Uluslararası ilişkilerde tarafsız ve denge politikası güdebilen bir Türkiye’nin dışardaki imajı barışçıl olarak görülecektir. Barışçıl ve tarafsız olarak bilinen ülkeler ise uluslararası sermayenin gözde merkezi olmaya adaydır. Bu sayede ihracat talebi arttan Türkiye’nin kendi sanayisi de gelişecektir.
Rusya veya NATO’nun çıkarına göre değilde, kendi çıkarlarına göre hareket edebilen, masadaki taşları ona göre oynayabilen bir Türkiye kendi eksenini oluşturacaktır. Gerek kendi çıkarını düşünen gerekse kendi coğrafyasındaki ülkelerin çıkarını düşünen bir Türkiye bölgede siyasi açıdan lider konuma yükselecektir. Örnek vermek gerekirse; Suriye’nin ve Irak’ın toprak bütünlüğünü bütün örgütlerin amacından üstün tutan, İran’da Türk nüfusunu etkisi altına alan (Şii politikalarını bastırarak) bir Türkiye, Orta Doğu’daki halkın gözünde yıldızlaşacaktır.
Diğer ülkeler için genel hatlarıyla politikalar bu yönde olmalıdır. Gürcistan’ın Dünya’ya açılan bir kapısı olan Türkiye, askeri, siyasi ve sosyal açıdan çok kolay bir şekilde etkisi altına alabilir. Ermenistan ise artık Türkiye’nin bölgesel liderliğini kabul edecek ve tarihi emellerinden vazgeçecektir. Böylesi bir politikaya yol açacak ilk adım ise sınır turizmini ve ticaretini geliştirmektir.
Sonuç olarak siyasi, askeri ve sosyal açıdan bölgesinde baskın ülke konumundan olan Türkiye, kendi eksenini oluşturmalı ve çevresindeki ülkelere öncülük etmelidir. Aynı zamanda bilime ve eğitime önem vermeli, diğer ülkelerle teknoloji transferinden yararlanmalıdır.
“Tam bağımsızlık, bizim bugün üzerimize aldığımız vazifenin temelidir”. Mustafa Kemal Atatürk.
Bu yazıda bahsedilen politikaların genel hatlarıyla çizilmiş olduğunu ve bir temenninin yazıya dökülmüş hali olduğunu unutmayalım.
Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu ülkeleri ve Türkiye’de bulunan asker sayısı belli oldu. ABD’nin bölgede görev yapan asker ve sivil personelinin sayısı yaz boyunca yüzde 30’dan fazla arttı.
ABD Savunma Bakanlığı’ndan (Pentagon) alınan verilere göre hazırlanan grafikte 2017’nin ikinci ve üçüncü çeyreğinde [Nisan-Mayıs-Haziran / Temmuz-Ağustos- Eylül] Ortadoğu ülkelerinde bulunan Amerikan askerlerinin sayıları gösterilmiş. Grafikte yılın üçüncü çeyreğinde ABD’nin tüm Ortadoğu’daki asker sayılarını arttırdığı göze çarpıyor.
Bahreyn, Irak Kuveyt, Katar, Suriye, Türkiye ve Birleşik Arap Emirlikleri‘ndeki ABD askerlerindeki değişim şöyle;
ABD’nin Ortadoğu ve Türkiye’deki asker sayısı [Grafik: Al Monitor]
Türkiye’deki Amerikan askerlerinin sayısı üçüncü çeyrekte bin 200 kişi daha da artarak 2265’e yükseldi. 4 Arap ülkesinin Katar’a karşı ambargo kararı ile başlayan kriz sonrasında tüm bu ülkelere Amerikan askerinin yığıldığı; Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’e konuşlandırılan askerlerin artışından belli oluyor.
Geçtiğimiz günlerde Rusya’nın Soçi kentinde Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rusya lideri Putin ve İran Devlet Başkanı Ruhani’nin katılımıyla Suriye’deki iç savaşla ilgili zirve düzenlendi. Suriye’deki son durumun konuşulduğu zirvede, siyasi çözüm konusunda mutabakata varıldı. Zirve, Dünya çapında geniş yankı buldu. Zirvede Türkiye, her platformda olduğu gibi, ABD’nin YPG’ye yapmış olduğu silah yardımını durdurması gerektiğini tekrarladı.
Zirveden sonra en ilginç gelişme ise Trump’tan geldi. ABD Başkanı Trump, twitter hesabında “Bugün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile karışılıklı miras aldığım Ortadoğu’ya barış getirmekle ilgili olarak görüşeceğim. Hepsini halledeceğim ancak bu 6 trilyon dolara ve hayatlara mal olan bir hata. En başında oraya girmemeliydik“ mesajını yayınladı. Daha sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı arayan Trump, PKK’nın Suriye uzantısı YPG’ye yapılan silahyardımının kesileceğini, bir daha silah yardımının yapılmayacağını söyledi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ABD Başkanı Donald Trump, telefonda görüşmüştü
Konuyla ilgili Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, telefon görüşmesinde Trump’ın net bir şekilde talimat verdiğini söyleyerek ”Bundan sonra YPG’ye silah verilmeyeceğini, esasen bu saçmalığa daha önce son verilmesi gerektiğini söyledi” ifadelerini kullandı. Ayrıca Bakan Çavuşoğlu, Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygı duymayan grupların kongrede bulunmayacağını ve kimlerin katılacağını üç devletin istişare edeceğini söyledi.
Beyaz Saray’ın yaptığı bildiri ise, Trump’ın telefonda yapmış olduğu “YPG’ye yapılan silah yardımı durdurulacak” sözünü muğlaklaştırıyor. Beyaz Saray’ın bildirisinde örgüt adı vermeksizin “ayarlamalar” yapılmasının beklendiğini söylüyor. Bu durumda ABD’nin SDF üzerinden silah yardımına dolaylı olarak devam edebileceği ihtimalinide akıllara getiriyor.
Son zamanlarda Beyaz Saray ile arası açık olan Pentagon ise şu ilginç açıklamayı yaptı: ”İçinde YPG’ninde bulunduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile işbirliğini sürdüreceğiz. SDG’ye verilen silahlar sınırlı. Kürt ortaklarımıza askeri destek gözden geçiriliyor.”
8 Kasım’da göstericiler tarafından metro ve karayolları kapatıldığı ve oturma eyleminin düzenlendiği protestolar, 25 Kasım’da polisin müdahalesi ile dağıtılmak istendi. Biri polis 6 kişinin öldüğü ve 250’den fazla kişinin yaralandığı çatışmalar 2 aydır devam ediyor.
Pakistan’daki gösteriler neden başladı?
Her şey Temsilciler Meclisi’nin milletvekili aday beyan metnindeki “Yemin ederim ki Hz. Muhammed son peygamberdir” ibaresini “İnanıyorum ki Hz. Muhammed son peygamberdir” olarak yapılan değişliği kabul etmesiyle başladı. Ülkede radikal görüşleriyle bilinen “Emrindeyiz Ya Rasulullah Hareketi ve Pakistan Sünni Hareketi” gösteri düzenleyeceğini ilan etti. 8 Kasım’da başlayan gösteriler büyüdü, başkent İslamabad’a giden kara yollarında oturma eylemi düzenlendi.
Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Qamar Javed Bajwa
25 Kasım’da hükümetin göstericilere verdiği süre bitti. Emniyet ekipleri gösterileri dağıtmakta güçlük çekince İçişleri Bakanlığı orduyu göreve çağırdı. Pakistan Ordusu ise protesto eden gruplara karşı şartlı destek vereceğini açıkladı. ‘Şartlı desteğin’ ne olacağı merak konusu olurken, ordu göstericilere karşı güç kullanılmaması konusunda hükümet ile anlaştı. Başbakan Şahid Hakan Abbasi ve Kara Kuvvetleri Komutanı Kamar Cavid Bajva, yaptıkları görüşmede, protestoları sonlandırmak için müzakere yolunun denenmesi konusunda anlaştı. Buna göre, göstericileri dağıtmak için güvenlik güçlerince kuvvet kullanılmayacak.
Ordu ‘hareketsiz’ kalmayı sürdürdü
Ordu gösterilere yönelik bir yetkili atamayınca, İçişleri Bakanlığı görevi Hindistan ve Pakistan sınırını korumak olan paramiliter Ranger birliklerini bu konuda görevlendirdi. Bu haber ajanslara düşmüştü ki ardından göstericilerin en önemli isteklerinden biri gerçekleşti. Adalet Bakanı Zahid Hamid’in istifa ettiği bildirildi.
Kadıyaniler tartışması ve karşılıklı iddialar çok çarpıcı
Yasa değişikliğinin, ülkede peygamberliğin Hz. Muhammed ile sonlanmadığına inanan Kadıyaniler (Ahmediler) adlı grubun seçimlere katılabilmesi amacıyla yapıldığı iddia edildi. Hükümet kanadı ise yasa değişikliğinin Kadıyanilerin önünü açmak için yapılmadığını, sorunun bir ifade hatasından kaynaklandığını bildiriyor.
2011’de başlayan ‘Arap Baharı’ ile çatışma ve istikrarsızlığın yaşandığı Libya’da 3 ayrı hükümet ve 2 parlamento bulunuyor. Ulusal bütünlüğün sağlanamadığı ülkede Tobruk ve Trablus’da iki ayrı parlamento yer alıyor. Ülkedeki bölünmüş siyaset kendisini haritada da gösteriyor.
Libya toprakları Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ve Hafter güçlerine bağlı askeri güçler tarafından kontrol ediliyor. En günce haliyle Libya son durum haritası ise şöyle;
Libya Son Durum Haritası – 17 Kasım 2017 [Harita: AA]Güncel gelişme ve haritalar için aşağıdaki haberimizi inceleyebilirsiniz.
Abdullah Sini Hükümeti: Ülkenin doğusuna ve güneyine hakim. Kaddafi’nin öldürülmesinden sonra ülkeye dönen General Halife Hafter’e bağlı silahlı güçler tarafından destekleniyor. Ülke olarak da Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin finansman sağladığı iddia ediliyor.
Fayez Saraç Hükümeti: Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) Başkanlık Konseyi (BK) Başkanı Fayiz es-Serrac Trablus ve çevresine hakim. Zintan Tugayı, Libya Ulusal Ordusu tarafından destekleniyor. Batı ülkeleri ve Türkiyebu hükümeti tanıyor.
Halife Guvey Hükümeti: Misrata ve çevresine hakim
Ek olarak;
– 2011 yılında NATO uçaklarının düzenlediği bombardımanda ülke 14 milyar dolar zarara uğradı.
– Kaddafi sonrası ülkedeki hastanelerin yüzde 44’ü faaliyet göstermiyor.
– 435 bin Libyalı iç göçmen durumuna düştü.Sadece 2016 yılında 100 bine yakın Libyalının Akdeniz’i aşarak İtalya’ya gittiği iddia ediliyor.
– 2011’de nüfus 6.1 milyondu ve 6 yılda sadece 200 bin arttı.
Kaynak: StratejikOrtak.com
Güncel gelişme ve haritalar için aşağıdaki haberimizi inceleyebilirsiniz.
İran’ın Mevcut İslam Anlayışını Değiştirme Operasyonları – Irak ve Suriye
Irak’ta merkezi hükümet ve ABD, Suriye’de ise Rusya ve Esed rejimi ile ittifak geliştiren İran’ın Lübnan ve Akdeniz’e kara bağlantısı fiilen oluşmuş durumda;
Irak ve Suriye Son Durum Haritası ( 23 Kasım 2017)
İran’ın 2005’te yayınlanan 20 Yıllık Öngörü Belgesi’ndeki “Mevcut İslam Anlayışını Kur’an ve Humeyni’nin Görüşlerine Göre Değiştirme” hedefi çerçevesinde askeri bağlamda başarı sağlandı;
İran’ın 2005’te yayınlanan 20 Yıllık Öngörü Belgesi
Kuzey Irak’taki iki büyük aile Barzani ve Talabani. Geçmizte birbirleriyle çatışan ve Amerika’nın arabulucu olmasıyla çatışmaları sonlandıran bu iki aile yıllardır bölgedeki en büyük iki aşiretler. Barzani ailesi daha muhafazakar, Talabani ailesi sol-sosyalist bloğa yakın.
Irak ordusunun 16 Ekim’deki Kerkük operasyonu sonrası Barzani’nin (KDP) ve Talabani’nin (KYB) peşmergeleri çekilmişti. İki tarafta birbirlerini suçlamıştı.
İşte o iki ailenin üst düzey görev alan ve alması beklenen aile üyelerinin infografiği.
Irak, zengin petrol yatakları sebebi ile sürekli bir kargaşa ve iç savaş içerisinde olmuştur. Bu kargaşa ve kaos ortamı, tabiatı ile terör örgütleri için bulunmaz bir alan yaratmaktadır. Bu örgütlerden biri de İran destekli Şii HAŞDİ ŞABİ (Halk Seferberlik Örgütü) dir.
Örgüt, DAEŞ’in bölgeyi işgali ile ortaya çıkmıştır. Irak’ın en güçlü Şii dini lideri Ali Hüseyni SİSTANİ, kutsal ehlibeyt türbe ve mekanlarını korumak için cihat ilan etmesiyle, kendisine bağlı onlarca aşiret ve on binlerce Şii milis sokaklara döküldü. Bu aşiretleri örgütlemek ve eğitmek için İran’ın dini lideri Ali Hamaney Devrim Muhafızlarını görevlendirdi. Bu eğitimlerin başında ise ortadoğunun Polat Alemdar’ı olarak nitelenen Kasım Süleymani vardı.
Kasım Süleymani
İran destekli örgüt, ABD’nin “saygı duyulacak gruplar” demesi ile kendini meşrulaştırmıştır. Bölgede yaptığı katliam ve infazlar ile adı “Şiilerin DAEŞ’i” olarak anılmaya başlandı. Economist dergisinin doğruluğu teyit edilmemiş verilerine göre; Haşdi Şabi‘de savaşan milislerin yaklaşık 120 bini Şii, 16 bini ise Sünni Iraklılardır.
İran tarafından bu örgüte çok sayıda silah ve yüklü miktarda para yardımı yapılmıştır. Örgüt yapısı itibariyle 76 silahlı gruptan oluşur. Bu grupların başlıcaları Bedir grubu, Asaib Ahl El-Hak, Barış Tugayları (Mukteda El Sadr’ın grubu), Hizbullah Tugayları, Seyyid El Şuhada Tugayları, Kataib El İmam Ali, Ebu El-Fadl El-Abbas Güçleri, Harakat Hizbullah El-Nucaba. Her ne kadar örgüt Şii olarak lanse edilse de bünyesinde Sünni gruplarda mevcuttur(16. ve 52. Tugaylar) 16’ncı Tugay Kerkük bölgesinde, 52’nci Tugay ise Amirli, Tuzhurmatu, Azam bölgesinde. Her iki tugayda 4-5 bin askeri vardır. Örgüt içindeki gruplar emirleri önce aşiretlerinden, sonra dini mercilerden ve en sonunda İran’ın dini lideri Ali Hamaney’den almaktadır. Irak tarafından doğrudan desteklenen örgüt Irak ordusuna katılmamış, bayrakları, flamaları, üniformaları ayrı olmasıyla, İran’ın Irak’taki askeri gücünü oluşturmuştur.
Örgüt yaptığı işkenceleri ve katliamları videoya çekip yayınlaması ile ne kadar vahşi bir örgüt olduğunu kanıtlamıştır. Yaptığı bu katliamlarla Daeş’ten farksız olduğunu tüm dünya’ya göstermiş oldu. Özellikle Ebu Azrail’in yaptığı katliamlar “bu kadar vahşet olamaz” dedirtecek türdendir. Diri diri insan yakmasından tutunda, cesetleri paramparça etmesine kadar çok sayıda kan donduran eyleme imza atmıştır.
Ebu Azrail
Örgütün DAEŞ’ten aldığı tüm bu şehirler Sünnilerin şehriydi, ancak oranın yönetimi bir daha Sünnilere verilmedi. Bu şehirlerde Şii nüfusu bir anda arttı. Sünniler ya Haşdi Şabi‘ye boyun eğdi ya da orayı terk etmek zorunda kaldı. Irak meclisindeki Güvenlik ve Savunma Komitesi üyesi Şahevan Abdullah,“ Daeş’e karşı Sünni bölgelerde başlatılan operasyonlarda Haşdi Şabi’nin de yer alması bölgedeki birçok siyasi ve insan haklar gözlemcisi, Sünniler ve uluslararası toplumun kaygılarına neden oldu” açıklaması yapmıştır. Örgüt yaptığı operasyonda çok sayıda sivil de hayatını kaybetmiştir.
Türkiye ile İlişkiler
Türkiye , örgüt ile Başika Üssü nedeniyle karşı karşıya gelmiştir. Irak parlamentosu, TBMM’de kabul edilen teskere kararına karşılık olarak, Türk askerinin ülkedeki varlığını sonlandırmasını, Başika kampını boşaltmasını istemiştir. Haşdi Şabi Sözcüsü Ahmed El Asadi, Başika‘daki Türk askerilerinin varlığı nedeniyle iki ülkenin askeri çatışmaya girmesi durumunda Haşdi Şabi güçlerinin Türkiye‘ye karşı mutlaka bu çatışmada yer alacağını söyledi. Ayrıca sözcü “Irak’ın çeşitli kentlerinde son bir yıldır yaptığımız gösterilerle Türk güçlerinin Başika’da bulunmasını protesto ettik. İşgalci Türk güçlerinin Irak’ın kuzeyinde bulunması yasa dışıdır” açıklamasında yapmıştır. Türkiye’nin Başika Kampı’na asker takviyesi yapması nedeniyle Tahrir Meydanın da Türk Bayrağı yakılmıştır. Türkiye örgütün mezhep çatışmalarına sebep olabileceği konusunda ki düşüncesi nedeniyle ve ayrıca yapılan saldırıların ve katliamların Sünni bölgelerde oluşması nedeniyle terör örgütü ve tehdit olarak nitelemiştir.
Tahrir Meydanında yakılan bayrağımız
IKBY’nin referandum kararında ısrar etmesi sebebiyle ilişkiler kurulmaya başlanmıştır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Irak Türkmenlerinin Türkmen Yüksek Koordinasyon Kurulu heyetini Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde ağırlarken (30 Ekim 2017), heyet içerisinde Şii Haşdi Şabi yapılanmasının Türkmen Birliği komutanı Yılmaz Neccar da bulunuyordu. Türkiye son dönemlerde Haşdi Şabi’ye üst düzeyde tepki göstermemiş olması örgütü Barzani’ye karşı desteklediği yorumlarını beraberinde getirmiştir. İlerde bu örgütün yapabilecekleri konusunda ki belirsizlik halen devam etmesi sebebiyle Türkiye aradaki mesafeyi korumayı düşünmektedir. İran Genelkurmay Başkanı Bakıri ile Hulusi Akar’ın görüşmelerinde üzerinde anlaşılamayan konuların başında Haşdi Şabi olduğu basına yansımıştır.
Recep Tayyip Erdoğan ve Yılmaz Neccar
Her ne olursa olsun bir örgüt, bir diğer örgüt ile yok edilmeye çalışılırsa, akan yine masum kanı olacaktır.
İkinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı yıkımın ardından tüm dünya ülkeleri, savunma ihtiyaçlarını karşılamak adına birlik kurma ve bütünleşme faaliyetlerine ağırlık vermişlerdir. Bu kapsamda Türkiye Cumhuriyeti Devleti de sahip olduğu stratejik konum ve bu stratejik konumun beraberinde getirdiği ulusal ve uluslararası güvenlik sorunlarının çözümü ve potansiyel tehditlerden sakınmak adına bir takım askeri oluşumlara dahil olmuştur. Türkiye’nin askeri gücü açısından önem arz eden bu hususta, egemenlik alanı ve stratejik ön hatlar çerçevesinde kimi askeri oluşumların kurucu üyeliği ülkemizce üstlenilmiştir.
Bu askeri yapıların en bilindik olanı NATO’dur. Ancak Türkiye, bölgesinde NATO’dan başka iki önemli askeri yapıya daha “kurucu üye” sıfatıyla dahildir. Bunlar; Karadeniz’de barış ve istikrarın idamesi maksadıyla; bölgesel işbirliği faaliyetlerinin artırılması ve iyi komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesine yönelik olarak sahildar devletlerin katılımı ile çok uluslu bir deniz kuvvetinin oluşturulması amacı ile kurulan BLACKSEAFOR ve hiçbir ülke ve kuruluşa karşı oluşturulmamış olup sadece barışa hizmet etmeyi ve vatandaşlarına insan odaklı çağdaş kolluk hizmeti vermeyi hedefleyen TAKM‘dir.
Türkiye’nin Üyesi Olduğu Askeri Yapılar İnfografik*
TAKM açısından Mart 2014 ayı içinde Moğolistan’ın askerî statülerini kaybetmelerini gerekçe göstererek Mutabakat Muhtırasını imzalamaması nedeniyle imzalanan anlaşma geçersiz olmuş, kuruluş süreci yeniden başlatılmıştır. Daha önceki çalışmaların tamamında yer alan ancak teşkilatındaki yapısal değişiklik ve iç prosedürlerini yetiştiremedikleri için Mutabakat Muhtırasını imzalayamayan Kazakistan’ın yeniden müracaatı sonucu, TAKM teşkilatının Türkiye, Azerbaycan, Kırgızistan ve Kazakistan arasında yeniden oluşturulması planlanmıştır.
Bunun yanında Türkiye, İslam Ordusu Koalisyonu’na da dahildir ve müşterek tatbikat faaliyetlerine TSK unsurlarıyla katılım sağlamaktadır. 34 Müslüman ülkenin yer aldığı proje kapsamında icra edilen tatbikata 20 ülke askeri unsurları ile katılım sağlamıştı. İslam Ordusu Koalisyonu, özellikle bünyesinde Türkiye gibi bölgesel bir gücü ve Pakistan gibi “nükleer” bir gücü barındırması ile 2016 yıllında dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı. İran, Irak ve Suriye ise teröre karşı savaşmak için kurulan İslam Ordusu Koalisyonuna katılmamayı tercih etmiştir.
İslam Ordusu Koalisyonu İnfografik*
Stratejik Ortak Haber Masası – Mahmut Nedim SUİÇMEZ