Yaklaşık bir ay önce “Türkiye’nin Üyesi Olduğu Askeri Yapılar” başlıklı haberimizde gözden kaçan bir detay olarak haberleştirdiğimiz “Ortak Türk Ordusu” TAKM hakkında geçtiğimiz hafta önemli gelişmeler yaşandı. Hiçbir ülke ya da oluşuma karşı kurulmamış olan, sadece barışa hizmet etmeyi ve vatandaşlarına insan odaklı çağdaş kolluk hizmeti vermeyi hedefleyen TAKM(Avrasya Askeri Statülü Kolluk Kuvvetleri Teşkilatı) hakkındaki gerçekler şu şekilde;
Öncelikle Türkiye’nin kurucu üye sıfatıyla yer aldığı TAKM, haber bültenlerine yansıyan şekliyle bir Ortak Türk Ordusu olmaktan ziyade kolluk hizmeti vermeyi amaçlayan bir yapıdır.
Teşkilat ismini kurucu üyeler olan Türkiye, Azerbaycan, Kırgızistan ve Moğolistan’ın baş harflerinden alıyor. Teşkilata yönelik ilk çalışmalar 2013 yılında başlamış olmasına rağmen Mart 2014 ayı içinde Moğolistan’ın askerî statülerini kaybetmelerini gerekçe göstererek Mutabakat Muhtırasını imzalamaması nedeniyle imzalanan anlaşma geçersiz olmuş, kuruluş süreci yeniden başlatılmıştı. Daha önceki çalışmaların tamamında yer alan ancak teşkilatındaki yapısal değişiklik ve iç prosedürlerini yetiştiremedikleri için Mutabakat Muhtırasını imzalayamayan Kazakistan teşkilata yeniden müracaat etmişti. Böylece TAKM teşkilatının Türkiye, Azerbaycan, Kırgızistan ve Kazakistan arasında yeniden oluşturulması planlanmıştı.
Türkiye’nin Üyesi Olduğu Askeri Yapılar İnfografik*
Teşkilatın amblemi de zannedildiği gibi yeni belirlenmiş değil. Ocak 2013 yılında teşkilat kuruluş toplantıları için bir araya gelen üye ülkelerin üst düzey askeri komutanları bir toplantı düzenlemişti. Bu toplantıda kurucu üye olan ve dönem başkanlığını üstlenen Türkiye’yi temsil eden dönemin Jandarma Genel Komutanı Bekir Kalyoncu’ya teşkilatın ambleminde yer alan at figürü takdim edilmişti.
Bekir Kalyoncu’ya Ortak Türk Ordusu TAKM’nin ambleminde yer alan at figürü takdim edildi.
2013 yılında konuyla alakalı olarak Yeditepe Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Mesut Hakkı Caşın şu ifadeleri kullanmıştı; “Avrasya’da organize suçlar dediğimiz ve kolluk kuvvetlerinin görevine giren terörle mücadele edecek, kaçakçılık, radikal grupların faaliyetlerine karşı oluşturulmuş yararlı bir yapılanma kuruldu. Herhangi bir düşmana, devlete, örgüte karşı değil. Uluslararası suçlarla mücadele etmek üzere bir araya gelindi. Ayrıca, bölgede enerji hatlarının da güvenliği sağlanmış olacak. Bu yapılanmanın benzerleri Avrupa Birliği, Şangay, Bağımsız Devletler Topluluğu içinde mevcut. Ülkeler arası suçluların hareketleri, Afganistan-Pakistan arası hassas bölgede yapılan kaçakçılığın ve sızmaların önlenmesi de amaçlanıyor.“
Üst düzey askeri yetkililer Ortak Türk Ordusu TAKM toplantısında.
Dünya’nın Gözünden Ortak Türk Ordusu TAKM
Toplamda 3 milyona yakın askeri gücü bünyesinde bulunduran Ortak Türk Ordusu TAKM hakkında dikkat çekilmesi gereken bir nokta da dönemin diplomatik havasıdır. TAKM’nin kuruluş çalışmasına başlandığı yıllarda Türkiye’de “Şangay Beşlisi” olarak anılan Şanghay İşbirliği Örgütü, Avrupa Birliği’nin alternatifi olarak gündemdeydi. TAKM kurulduğunda konuyla ilişkili devlet ve yapıların tepkileri ise şu şekilde olmuştu;
Avrupa Medyası
“Turan Ordusu kuruldu!”
“Pan-Türkist rüyaları gerçekleştirme çabaları…”
Rus Medyası
“Moğol Ordusu geri döndü.”
“İleride Tataristan bu birliğe katılmak isterse bu durum Rusya için sıkıntı doğurabilir.”
TAKM Kanadı
“Teşkilatımız hiçbir ülke ya da kuruluşa karşı olarak oluşturulmamıştır.”
Türkiye Dışişleri Bakanlığı
“Teşkilatın ana kuruluş amacı jandarmalar arası işbirliğini arttırmaktır.”
Ortadoğu coğrafyası Osmanlı’nın sağladığı barış ve güvenlik döneminde göreceli de olsa uzun bir dönem bütünlük arz etmekteydi. 1.dünya savaşının ardından bölgeye müdahale eden emperyalist devletler sömürgeci amaçları doğrultusunda coğrafyayı cetvelle bölgelere ayırdılar ve onlara bir isim ve bayrak vererek kendilerine bağlı manda devletleri oluşturdular. 2.dünya savaşı Avrupa’nın sömürgeci devletlerinde ekonomik ve toplumsal bir yıkım meydana getirmesi manda devletlerin bağımsız olmalarını sağladı.
1950-60’lı yıllar ise Arap coğrafyasında İngiliz ve Fransız etkisinin kaybolduğu; sömürgecilerin iş başına getirdiği kralların, milliyetçi hür subaylar tarafından tahtan indirilip veya makamları sembolik hale getirerek yönetime el koydukları yıllardı. Cemal Abdülnasır’ın Süveyş kanalını millileştirmesi ve ardından gelen İngiliz-Fransız-İsrail müdahalesini Sovyetler’in desteği ile etkisizleştirmesi Arap toplumunun kendine güvenmesini sağlamıştı.O dönem Arap toplumunda Nasır’ın da başını çektiği bir kesim tarafından Birleşik Arap devleti fikri şiddetli bir şekilde savunulmaktaydı. Elbette ki bilinen anlamda bir devlet yapısını son 20 yıl içinde oluşturabilmiş ve tecrübeli kadrolardan mahrum olan bu devletlerin bunu gerçekleştirmesi pek mümkün gibi görünmüyordu. Yine bu amaçla 4 başarısız girişimde bulundular.
Birinci Birleşme Denemesi
1 Şubat 1958’de söz konusu olan ve Suriye ile birleşerek Birleşik Arap Cumhuriyeti adını alan Mısır ile birleşmeyi Suriye’de Salah Bitar ve Mişel Eflak’ın önderlik ettikleri Baas Partisi gerçekleştirmişti. Bir Suriye askeri heyeti 11 Ocak’ta birleşme görüşmelerinde bulunmak için Mısır’a gitmiş; Nasır’ın da beklenmedik bir şekilde acilen birleşmeye taraftar olmasıyla 5 Şubat’ta yasama organlarınca onaylandıktan ve 21 Şubat’ta eşzamanlı referandumlardan geçtikten sonra ordular Mısır komutası altında birleşmişti. Yemen’inde katıldığı federal yapıdaki Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin devlet başkanlığına Nasır, başkent olarak da Kahire seçilmişti. Ancak 1961 Eylül’ünde Orta Doğu’da Mısır’ın önderlik ettiği bir birleşme hareketi Suriye’nin birlikten ayrılmasıyla son bulmuş, arkasından Yemen de birlikten ayrılmıştı.
Salah Bitar ve Mişel Eflak
İkinci Birleşme Denemesi
Baas’ın 1963’te Suriye ve Irak’ta iktidara gelmesiyle Mart-Nisan aylarında yapılan Mısır, Suriye ve Irak arasında tartışılmış ve bir birlik kurulması düşüncesi çerçevesinde Kahire, Şam ve Bağdat arasında yapılan temaslar sonucunda 7-17 Nisan 1963’te Kahire’de yapılan toplantıda Birleşik Arap Cumhuriyeti Federasyonu’nun 13 maddelik Anayasa taslağı hazırlanmıştı. Federasyonun başkanı aynı zamanda her üç devletin silahlı kuvvetlerinin de başkomutanı olduğundan askeri ittifaktan daha ileri bir durum doğmuştu. Ancak Federasyon sosyalist Arap ülkelerine acık olduğundan Ürdün ve Suudi Arabistan gibi geleneksel monarşiler isteseler de bu oluşum içinde yer alamadıkları için ortaya çıkan durum Araplar arası bir birleşmeden ziyade yeni bir ayrılık anlamına geliyordu. Nitekim Suriye’de Nasırcılar ile Baasçıların iktidar mücadelesinde Nasır’ın açıkça bu mücadeleye taraf olmamasının da etkisiyle bu federasyonu hayata geçirmek mümkün olmamıştır. Ağustos ayında yapılan açıklamayla bundan vazgeçildiği bildirilmiştir.
Üçüncü Birleşme Denemesi
Irak’ta Baasçıları tasfiye ederek denetimi ele alan Nasır yanlısı Arif kardeşler döneminde yine yeni bir birleşme denemesi daha söz konusu olmuş, Irak ve Mısır arasında Kahire’de 26 Mayıs 1964’te yapılan görüşmelerle 1966’da iki ülkenin birleşmesini öngören ekonomik ve askeri entegrasyona gidilmesi kararı alınmıştır. Bir ortak yönetimin öngörüldüğü bu yapı içinde de bir ortak komutanlık öngörülmüştü. Ayrıca oluşturulan Ortak Siyasi Komutanlık iki ülkenin anayasal birleşmesini sağlayacak ve ortak dış politika, savunma ve ekonomik planlama konularına nezaret edecekti. Ancak 1965 sonlarına doğru bu birleşmeden de vazgeçildiği açıklanmıştır.
Dördüncü Birleşme Denemesi
Suriye, Sudan Mısır ve Libya arasında 1971’de söz konusu olmuştur. Mısır, 1970 Kasımında Mısır, Libya ve Sudan ile Arap Cumhuriyetleri Federasyonu adı altında bir birleşme kabul edilmiş, federasyona 1971 Nisanında Suriye de katılmıştı. Fakat Libya’nın petrolünün kullanılarak Mısır ve Suriye’nin silahlandırılması düşüncesine pek sıcak bakmayan Albay Muammer Kaddafi’nin yan çizmesi üzerine bu konuda daha ileriye gidilememiştir.
Nasır’dan sonra göreve gelen Enver Sedat’ın İsrail ile anlaşma yoluna gidip Arap toplumundan uzaklaşması, Suriye’de Hafız Esad ile birlikte Nusayri klik bir yapının iş başına gelmesi ve Irak’ta uzun süre devam edecek Saddam iktidarının başlamasıyla birleşme denemeleri yerini üstünlük yarışına bırakmıştır.
ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs kararının ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çağrısıyla İstanbu’da olağanüstü toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı kararını verdi. 57 ülkeli zirvede yer alan 49 ülke, Doğu Kudüs’ün Filistin’in başkenti olarak tanındığını duyurdu.
Sonuç bildirisinden öne çıkan maddeler:
Doğu Kudüs’ü Filistin’in başkenti olarak ilan ediyoruz.
Bütün ülkeleri Doğu Kudüs’ü Filistin’in başkenti olarak tanımaya davet ediyoruz.
ABD geri adım atmazsa tüm sonuçlardan sorumlu olacak.
ABD, barış sürecindeki rolünden çekilmeli.
ABD’nin Kudüs kararı, Filistin halkının haklarına saldırıdır.
ABD’nin Kudüs kararını kınıyoruz.
Suriye ile birlikte 7 ülke zirveye katılmadı
57 üyeli İslam İşbirliği Teşkilatı’nın Kudüs için toplanan İstanbul’daki zirvesine 7 ülke katılmadı. Bunlar; Benin, Guyana, Kamerun, Surinam, Güne Bissau, Mozambik ve Türkmenistan. 4. olağanüstü zirvede üyeliği askıya alınan Suriye de zirveye katılmayan ülkeler arasında gösteriliyor.
Venezuela Devlet Başkanı Maduro zirveye konuk oldu
Suudi Arabistan Kralı Selman’ın katılmadığı, Riyad yönetiminin en alt düzeyde bulunan teşkilat sorumlusuyla temsil ettiği zirveye sürpriz bir konuk katıldı. O isim, ABD Başkanı Donald Trump’ın kendisini ölümle tehdit ettiğini öne süren Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro idi. Maduro başka bir toplantı için İstanbul’da bulunuyordu.
Venezuela Devlet Başkanı Maduro İİT Zirvesi’nde.
Doğu Kudüs neresi?
1917’de Osmanlı İmparatorluğu’nun hakimiyetinden çıkan ve İngiliz mandasına giren Kudüs, 1948’de şehrin İsrail tarafından işgal edilmesine sahne oldu.
Doğu Kudüs’ün çevresi ve İsrail’in işgal ettiği bölgeler [Harita: Yeni Şafak]
Hatırlarsanız Hindistan’da 2014 yılındaki seçimlerde Bharatiya Janata Partisi’nin (BJP) adayı Narendra Modi başbakan seçilmişti(2019 içinde açık ara favori gösteriliyor). Yine bu yılın başında nüfusun altıda birinin yaşadığı Uttar Pradesh eyaletinin yerel seçimlerinde BJP beklenenin de üstünde bir oy oranıyla eyalet meclisindeki 403 sandalyeden 311’ini kazanmıştı. Hindu milliyetçisi bir sağ parti olan BJP, önemli bir Müslüman nüfusa sahip bu eyalette(en çok Müslüman’ın yaşadığı eyalet) seçimlerde tek bir Müslüman aday bile göstermedi. Yani anlayacağınız onlar Müslümanların oylarına bile talip değiller.
Günümüzde Hindistan nüfusunun maalesef %50’si artık BJP kontrolündeki eyaletlerde yaşıyor. Onlara karşı direnen eyaletlerin ise çoğu doğudaki Komünist Parti eyaletleri. Fakat son birkaç seçimdir yıkılmaz dediğimiz Komünist kalelerimiz bile düşmeye başladı.
1947’de bağımsızlık mücadelesinin öncülüğünü yapan Mahatma Gandhi ve Jawaharlal Nehru’nun Kongre Partisi ülke siyasetinde yıllardır başat aktördü. 2014 yılındaki seçimlerde başbakanlığı BJP’ye teslim eden parti, eyaletlerde de ciddi kayıplar yaşadı. Görünen o ki bundan sonra da eski gücüne kavuşamayacak. Kongre Partisi BJP’ye ters olarak sürekli Hindistan’ın kültürel, etnik ve dini çeşitliliğine övgüler düzen bir liberal partiydi. BJP ise “Hindistan Hindularındır” ve “tek millet, tek kültür, tek din, tek dil” sloganlarını açık açık hiç çekinmeden kullanan bir yapının siyasi kolu. Nasıl? Size biryer den tanıdık geldi mi?
BJP’nin bu yükselişinde kuşkusuz Modi’nin karizması oldukça etkili fakat Hindu milliyetçiliğinin yükselişi daha da önemli. Çünkü Modi bütün milliyetçileri yerel ittifaklarla BJP arkasında birleştirmeyi başardığı için öne çıktı. Tabi ki 12 yıl yönettiği Gujarat eyaletinde gösterdiği ekonomik performansta unutulmamalı.
BJP 1980’de Rashtriya Swayam Sewak Sangh(RSS) adlı aşırı sağcı bir örgütün siyasi kolu olarak kurulmuştu. RSS ise Faşizmin oldukça revaçta olduğu 1920’li yılların ortasında 1925’te kurulan ve o zamandan bu yana Hindistan’da terör estiren bir yapı. RSS, Hindu milliyetçisi bir hareket ve Hindutva yani ‘Hindu olma’ ideolojisiyle yanıp tutuşuyor. Hindistan’ın asli unsurlarının Hindu dinine mensup kişilerden oluştuğunu iddia ediyorlar. RSS, İngiliz sömürge dönemiyle birlikte 400 yıllık Müslüman Mughal hakimiyetini de işgal dönemi olarak anlatıyor. RSS militanları Müslümanlara karşı fazla toleranslı buldukları Mahatma Gandhi’nin 1948’deki suikastından da sorumlular.
RSS’nin Hindutva ideolojisi için en büyük tehdit olarak gördüğü 3 kitle var. Bunlar Komünistler, Müslümanlar ve İseviler. Budistler, Jainistler, Sihler veya diğer dini gruplar fazla büyük nüfusa sahip olmadıkları için onların dikkatini pek çekmiyorlar. Yani batıdaki 3 kutup Hindistan’a gelince dörde çıkıyor.
Zaten hali hazırda Hindistan’da devlete karşı silahlı faaliyet gösteren örgütlerin hepsi ya Komünizm ya İsevilik yada İslam merkezli yapılanmalar.
Ömrü boyunca RSS’in aktif bir üyesi olan Narendra Modi 2001’de Gujarat eyaletinin başbakanı seçiliyor ve 2013’e kadar görevde kalıyor. 2002’de ise Gujarat’ta Hindistan tarihinin en büyük katliamlarından biri yaşanıyor. Bir Hinduist dini töreninden trenle evlerine dönen 58 Hindu yolcu vagonların içinde canlı canlı yakılıyor. Polis, treni bölgedeki Müslümanların yaktığını, Pakistan’ı ima ederek dış güçlerin de karışmış olabileceğini iddia ediyor. Bunun üzerine haftalarca eyaletteki Hindu milisler tarafından binlerce Müslüman’a yönelik linç ve katliamlar düzenleniyor. Canlı yakılmalar, tecavüzler, kılıçtan geçirmeler ve niceleri. En az bin kişi hayatını kaybediyor ve on binlerce insan yerinden ediliyor(Tabi nüfusa kıyasla bu rakamlar az gelebilir). Modi dahil, güvenlik ve idari görevlilerden kimse müdahale etmiyor, orada hedef olan insanlar korku içinde başına gelecekleri bekliyorlar. Tıpkı Nazi Almanya’sındaki “Kristal gece” olayı gibi veya bizdeki 1955’teki 6-7 Eylül Olayları gibi korkunç bir şey değil mi!
Modi’nin sicilinde birde başbakan seçildiği 2014’te meydana gelen Assam ve Andra Pradeş saldırıları var. Bu olaylarda Modi’nin “Müslümanlar Bangladeş’ten gelen yasadışı göçmenlerdir” ifadelerini kullanmasının ardından gerçekleşmişti. Hindu faşistler artık iktidar gücünün kendi yanlarında olduğu bilinciyle cesaret alarak Müslüman köylerine baskınlar düzenliyorlardı.
İşte Narendra Modi’nin sicili bu yüzden kabarık. Günümüzde de Bangladeş sınırlarına dev duvarlar inşa ederek kaçak girişleri önlemeye çalıştıkları malumunuz. Halbuki bu Bangladeş ekonomisine çok büyük zarar veriyor.
Modi, başbakanlığa seçildiğinden beri daha kapsayıcı bir dil kullansa da Modi dönemi, Hindistan’da ciddi ifade özgürlüğü ihlalleri, sansür uygulamaları ve üniversitelere müdahalelere sahne oluyor. Hindutva ideolojisini sorgulayanlar, dini azınlıklara yapılan ihlallere dikkat çekenler, hiyerarşik kast düzenine itiraz edenler, vahşi kapitalizme dur diyenler ve adil bir ekonomik düzen isteyenler ‘ulusal çıkarlara’ aykırılıkla suçlanıp anti-milli, komünist yada terörist ilan ediliyor ve kalkınma adına çevre katlini onaylayan projelere karşı çıkan aktivistlerin seyahat ve ifade özgürlükleri kısıtlanıyor. Yani dünyanın en kalabalık demokratik ülkesi yavaş ve emin adımlarla Faşizmin eline geçiyor ve bu durum sadece Güney Asya değil tüm dünya için büyük bir tehdit. Fakat kimsenin elinden bu gidişatı engellemek için bir şey gelmiyor.
Hindistan’da yeni yönetimden cesaret alanlar hayatın her alanında Hindistan’ın renkliliğine saldırıyorlar. Mesela Hindistan’da bu ay gösterime girmesi beklenen Padvamati filminin fragmanı ülkede büyük gürültü kopardı. Filmde Taç Mahal için Babürlülerin miras bıraktığı bir “leke” ifadesi kullanılırken her sene düzenlenen Tipu Sultan kutlamalarına da dil uzatılıyor. Bu tartışmalar ülkenin gündemine “Hintliler, geçmişte Hindistan’da asırlarca süren Müslüman hakimiyetine nasıl bakıyor” sorusunu akla getiriyor. Hele hele sembol haline gelmiş camilerin ve kiliselerin yıkılıp yerine tapınaklar inşa edildiği şu günlerde böyle Bollywood skandalları azınlıkları iyice endişelendiriyor. Açıkçası bende Tac Mahal için endişeliyim.
Tamam, şunu kabul ederim. Hindistan’da Evrengzib gibi, Firuz Halaci gibi ve Tipu Sultan gibi Hindular için büyük acılara sebep olmuş Müslüman liderler çok ama onların gericiliğine cevap olarak faşizm ortaya konulacaksa bu aralarında hiçbir fark olmadığını gösterecek ve herkesi kendinden soğutacak.
Hindistan’da kutuplaşma hızla artıyor ve gidişat çok ürkütücü.
Hadi Nazilerin elinde Nükleer güç ve yeterli insan kaynağı yoktu ve haliyle başarılı olamadılar, bu Naziler için kaçınılmaz bir şeydi. Peki ya Hindistan? Hem Nükleer güçleri var hemde İnsan kaynakları konusunda dünyanın en avantajlı ülkesi durumundalar. Hatta Çin’den bile daha avantajlılar çünkü Çin’in Hindistan’dan biraz fazla olan Nüfusunun yaş ortalaması Hindistan’dan oldukça yüksek. Yani Hindistan hem kalabalık Hem genç hemde militarize edilmiş bir nüfusa sahip.
Birkaç on yıl sonra dünyanın en kalabalık ülkesi olacak olan ve elinde atom bombaları olan Faşist bir ülke doğuyor! Zaten 2 kutuplu dünyada kutupların sayısı giderek artarken şimdi de bunlara çok daha güçlü bir kutup ekleniyor.
Kendi sınırları içinde seri katliamlar düzenlense, kim çıkıpta Nükleer silahları olan kalabalık bir ülkeye rest çekip bunu engellemeye cesaret edebilir? Daha önce olduğu gibi sadece kınar ve izlerler.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Yunanistan’a tarihi bir ziyaret gerçekleştirdi. Celal Bayar’ın 1952 yılında gerçekleştirmiş olduğu ziyaretinden 65 yıl sonra, Erdoğan ilk defa Cumhurbaşkanı düzeyinde Yunanistan’a ziyaret gerçekleştirmiş oldu. Erdoğan’a eşi Emine Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’la beraber birçok bakan da eşlik etti.
Erdoğan, Yunanistan Cumhurbaşkanı Prokopis Pavlopulos tarafından Cumhurbaşkanlığı Sarayında resmi törenle karşılandı. Ziyaret öncesi Erdoğan bir Yunan TV Kanalı’na”Lozan Antlaşmasının güncellenmesi gerektiğini ve bunun her iki ülkenin de faydasına olduğu” demecinde bulundu. Pavlopulos’unda karşılama sırasında Lozan’dan bahsetmesi her iki taraf arasında bir söz düellosuna neden oldu. Cumhurbaşkanlığının yanı sıra ülkenin önde gelen uluslararası hukuk uzmanlarından olan Pavlopulos, Lozan’ın müzakereye açık olmadığını belirterek, “Hiçbir hatası yoktur. Bu nedenle de gözden geçirilmesine ya da güncellenmesine gerek yoktur” dedi. Ayrıca Pavlopoulos, Erdoğan’ın gerçekleştirdiği ziyaretin tarihi nitelikte olacağına inandığını belirterek, Yunanistan olarak Türkiye’nin AB üyeliğini desteklediklerini de söyledi.
Bunun üzerine Erdoğan, ”Lozan konusunda zannediyorum hâlâ anlaşılmayan bazı incelikler var” dedi. Anlaşmanın 94 yıl önce imzalandığını hatırlatan ”Erdoğan, aradan geçen süre içinde Türkiye ile Yunanistan arasında bir çok şeyin değiştiğini” ifade etti ve sınırlarını belirleyen bir anlaşma olarak kabul ettiklerini fakat azınlık haklarının korunmadığını belirtti. Müslümanların inançlarını yaşayamadığını belirten Erdoğan, ”Müslümanlar bugün atanan bir başmüftü ile yönetilme gayretleri var. Türkiye’de ise patriğin “atanan bir patrik” olmadığını, patriğin seçilerek göreve geldiğini” sözlerine ekledi.
Bu tartışmaların kameraların önünde yapılması Yunan diplomasi çevrelerince yadırgandı ve bunun yanlış olduğu belirtildi.
Erdoğan, Pavlopulos’tan sonra Başbakan Çipras ile görüştü
Çipras “Ben Türk-Yunan dostluğuna inanıyorum. İki ülke arasında duvar değil, köprülerin inşa edilmesini amaçladığını” ve ”iyi komşuluk ilkelerine, toprak bütünlüklerimize ve uluslararası antlaşmalara saygı gösterilmesi gerekir” diyerek süreci yumuşatmaya çalıştı. Bunun üzerine Erdoğan sesini yumuşattı Çipras ile aynı görüşte olduğunu söyledi. Geçmişte yapılan hataların geçmişte kalması gerektiğini söyleyen Erdoğan, ”Türkiye’nin kimsenin toprak bütünlüğünde gözü yoktur” demesi tartışmaları yine alevlendirdi.
Lozan’ın güncellenmesine gerek olmadığını söyleyen Çipras, Erdoğan’ın ne istediğini anlayamadığını söyledi. Azınlık haklarının haklarına değinen Erdoğan Yunanistan’ın azınlıkların haklarını koruyamadığını söyledi. Azınlık haklarının korunması gerektiği konusunda hemfikir olan Çipras, ”Yunanistan’ın referandumu diğer ülkeleri ilgilendirmez”ifadelerini kullandı.
Görüşmelerde Kıbrıs’a da değinildi
Kendisinin 43 yaşında olduğunu söyleyen Çipras, ”bu konunun 43 senedir tartışıldığını” söyledi. Bunun üzerine kendisininde 63 yaşında olduğunu söyleyen Erdoğan, çözüm yollarının aranması gerektiğini ve kendisininde bu konuda ciddi tecrübe sahibi olduğunu söyledi.
Türkiye-Yunanistan İlişkileri
Yunanistan 400 yıla yakın bir süre Osmanlı hakimiyeti altındaydı ve bu süre zarfında siyasi bir varlığı olmamıştır. Bazı batılı yazarlardan da okuduğumuz gibi, Yunanlıların kendi aralarında bile Türkler kadar hoşgörülü yöneticileri olmamıştır. Osmanlı döneminde Yunanlıların dilleri ve kültürleri kaybolmamıştır. Bunda Yunan dili ve uygarlığına yüklenen değer kadar Osmanlı yönetiminin asimilasyon politikası gütmemiş olmasının rolü vardır gerektir. Fakat diğer Balkan uluslarında olduğu gibi, Modern Yunan ulus kimliğinin inşasında da karanlık, işgalci ve ötekileştirilmiş ‘Türk’ imajı hakimdir.
KIBRIS SORUNU: Stratejik konumu nedeniyle Kıbrıs tarih boyunca büyük güçlerin üzerinde oynadığı çeşitli oyunlara sahne olmuştur. Kıbrıs, Yunanistan’ın da Megali İdea toprakları içinde yer alır. Bu fikri çerçevesinde adayı kendi topraklarına katmak istemesi ve adadaki Rumları tahrik ve kışkırtma çalışmaları Türkiye ile ilişkilerini şekillendirmiştir. Yunanistan’ın adadaki bu tutumu adada Kıbrıs sorunundan ziyade Yunan yayılmacılığı ve milliyetçiliği sorunu haline getirdi. Adaya barış, ancak Türk ve Rum tarafının ortak iradesi ile ve iki halkın da eşit olduğunun kabulü ile gerçekleşecektir.
KARASULARI: Lozan Antlaşması ile Ege’deki karasuları, 3 mil olarak kabul edilmiştir. 17 Eylül 1936 tarihinde Yunanistan, bir yasa ile karasularını 6 mile çıkarmıştır. O dönemde iyi olan Türk-Yunan ilişkileri sebebiyle, Türkiye buna ses çıkartmamıştır. Bununla yetinmek istemeyen Yunanistan, karasularının 12 deniz miline çıkarmak istedi. 1982 BM Sözleşmesinin ‘karasularının azami sınırının 12 mil olabileceği’ maddesini kullanan Yunanistan ’12 mil’ konusunda ısrarcı davrandı. Fakat Türkiye’nin bu sözleşmeye taraf olmaması sebebiyle mesele hala tartışma konusudur. Karasuları 12 mile çıkarsa neredeyse bütün kaynaklar Yunanistan’a kalacak ve Türkiye Akdeniz’e çıkamayacak.
Esad Rejimi – Hizbullah, Rusya, İran ve Şii Milisler
Muhalifler – Ahrar uş-Şam, Şam’ın Fethi Cephesi, ÖSO vb.
PYD/YPG – SDG çatısı altındaki küçük gruplar ve PKK
IŞİD – Örgüte biat eden yerel milis güçler ve aşiretler
Stratejik Ortak olarak Suriye’de son durum ve savaş haritasını Aralık 2017 itibariyle sizler için hazırladık. IŞİD’in tamamen yerleşim merkezlerinden temizlendiği Suriye’de geçtiğimiz ayın öne çıkan gelişmeleri ve haritadaki değişimler şöyle:
Rakka sınırlarından tamamen IŞİD çıkarıldı. ABD destekli savaş uçaklarının desteğiyle YPG unsuları şehir merkezinde ve kırsalda kontrolü sağladı. Güneydeki petrol şehri Deyri Zor’da ise ABD ve Rusya’nın farklı alanlarda YPG’ye hava desteği sağladığı gözlemlendi. Şu an Deyri Zor kuzey doğusu ve güneyindeki çöl bölgelerinde örgütün kontrol ettiği alanlar mevcut. Fakat bu alanlar içerisindeki yerleşim yeri sayısı çok az.
Muhaliflerin kontrolündeki Dera, Doğu Guta ve İdlib‘te ise yer yer rejim güçlerinin savaş uçaklarıyla saldırı düzenlediği tespit edildi. Kasım ayı son bir yıl içerisinde ülkenin geçirdiği en sakin dönemlerden biri olduğu söylense de bine yakın sivilin saldırı ve çatışmalarda hayatını kaybettiği rapor edildi.
17 Aralık 2017: Suriye’de IŞİD’in kontrolünde hiçbir yerleşim yeri kalmazken, terör örgütü sadece bazı kırsal alanlarda (çöl bölgelerinde) işgali sürdürüyor. Bir diğer terör örgütü YPG ise Fırat Nehri’nin kuzey hattını (Deyri Zor şehir merkezi hariç) kontrol ediyor.
Suriye ile ilgili geçen ayın bazı önemli başlıkları(yeniden eskiye):
– İngiltere Savunma Bakanı Williamson, “Irak ve Suriye’de IŞİD’e katılan İngiliz vatandaşı sayısı en az 800. Bunların ise 130’u öldü” dedi.
– ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, Suriye Devlet Başkanı Esad’ın Suriye’de çözüm görüşmelerine katılmasını önemli bulduklarını söyledi.
– YPG kontrolündeki Menbiç Askeri Meclisi’nin kadın militanlar için düzenlediği mezuniyet töreninde halayın başını ABD’li kadın asker çekti.
– ABD’de Yüksek Mahkeme, Suriye, Libya, Somali, İran, Yemen ve Çad vatandaşlarına yönelik ‘Trump’ın seyahat yasağını’ yürürlüğe sokma kararı aldı
– SDG’den kaçan sözcü Silo, “Birçok silah ve mühimmat Türk savaş uçakları hedef almasın diye ABD’lilerin olduğu (üslere) yerlere bırakılıyordu” dedi.
– Suriye’nin BM Daimi Temsilcisi Beşar Caferi, ‘Suriye’nin kuzeyindeki Kürt bölgeleri’ ifadesini kabul etmediklerini söyledi.
– Suriye’de başkent Şam’ın batı kırsalında ÖSO’ya bağlı Cebel Şeyh Kuvvetleri Birliği, rejime ait bir helikopteri düşürdü.
– Pentagon’un Ortadoğu Sözcüsü Pahon, “ABD, Türkiye’yi tehdit edebilecek tüm silahları YPG’den geri alacak. Envarterin listesi Türkiye’de var.” dedi.
– Suriye’de iç savaşın başladığı günden bu yana yapılan zirveleri, alınan kararları ve Suriye son durum haritalarını kronolojik olarak bir araya getirdik.
– Suriye’nin güneyindeki ABD destekli ÖSO grubunun lağvedildiği, böylece Washington yönetiminin ülkede sadece YPG’yi desteklediği bildirildi.
– Birleşmiş Milletler Suriye’nin resmi olarak Paris İklim Anlaşması’nı imzaladığını açıkladı. Böylece dünyada bu anlaşmayı imzalamayan tek ülke ABD kaldı.
– Suriye’nin Halep şehrinde Rus savaş uçaklarının pazar yerine düzenlediği hava saldırısında ölü sayısı 57’ye yükseldi.
– Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Koalisyonu üyesi Eliko, Rusya ve Türkiye’nin İdlib’deki El Nusra’ya karşı operasyon yapması gerektiğini söyledi.
– Rusya, ABD ve Ürdün, Suriye’nin güneyindeki gerilimi azaltma bölgesinde ateşkes sağlanması konusunda anlaşma imzaladı.
– Putin ile Trump görüşmelerinin ardından ortak açıklama yaparak Suriye’nin toprak bütünlüğü konusunda anlaşıldığını açıklandı.
ABD Başkanı Donald Trump Kudüs ile alakalı beklenen açıklamayı dün akşam saatlerinde yaptı. Tüm dünyanın dikkatle takip ettiği açıklamada Trump, “Artık Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma zamanı gelmiştir.” ifadelerini kullandı. Bu kararın ABD’nin çıkarına olduğunu düşündüğünü ve “gecikmiş bir karar” olduğunu ifade eden Trump’a “Terör devleti İsrail” ile alakalı bu açıklamasından dolayı dünyanın bir çok yerinden tepkiler yağdı.
Açıklamasında İsrail’in egemen bir devlet olduğunu ve her egemen devlet gibi başkentini belirleme hakkına da sahip olduğunu vurgulayan Trump, konunun ABD iç politikasıyla alakalı boyutu hakkında da “Daha önceki başkanlar Kudüs’ü resmen İsrail’in başkenti olarak tanımayı vaad etmiş ancak hiçbiri bu vaadini yerine getirememişti. Bense seçim kampanyamda da vaadetmiş olduğum gibi bunu gerçekleştiriyorum” dedi.
Ortadoğu coğrafyasında kan ve göz yaşının baş aktörü olan siyonist İsrail’in 50 yıldır işgali altında olan, 3 semavi din için kutsal öneme sahip ve Müslümanların ilk kıblesi olan Kudüs ile alakalı bu skandal açıklamalarına “Dışişleri Bakanlığı’na talimat veriyorum. Taşınma işlemlerine biran önce başlanacak” sözleriyle devam eden Trump, hala İsrail ve Filistin arasında iki devletli çözümü desteklediklerini ve İsrailliler ve Filistinliler arasında güzel bir anlaşma temenni ettiğini beyan etti.
Hükümetten yapılan yazılı açıklamada ise Donald Trump’ın bu açıklamaları “sorumsuzca bir açıklama” olarak nitelendirildi. Açıklamada BM kararlarının ve uluslararası hukukun açıkça ihlal edildiğini vurgulanırken, “Filistin meselesinin ancak 1967 sınırları temelinde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız, egemen ve coğrafi devamlılık içinde bir Filistin Devleti’nin vücut bulmasıyla çözülebileceği çeşitli BM Kararlarıyla defalarca vurgulanmıştır. BM Güvenlik Konseyi Daimi Üyesi ABD’nin bunu görmezden gelmesi kabul edilemez. Filistin’in bağımsızlığını kazanması tarihi, vicdani ve beşeri bir zorunluluktur. Türkiye bunun savunucusu olmaya devam edecektir.” ifadelerine yer verildi.
Hükümet tarafından yapılan bu sert açıklamanın devamında ise şu ifadelere yer verildi:
“Bölgede barış ve istikrar bakımından olumsuz yansımaları olacak bahse konu karar, barış zeminini tamamen yok etme riski taşımaktadır. ABD Yönetimi’ni son derece olumsuz sonuçlar doğuracak olan bu yanlış kararı gözden geçirmeye ve Kudüs’ün çok kültürlü kimliğine ve tarihi statüsüne halel getirecek hesapsızca adımlardan kaçınmaya çağırıyoruz. Kudüs’e ilişkin bu gelişmeler Sayın Cumhurbaşkanımızın İslam İşbirliği Teşkilatı Zirve Dönem Başkanı olarak yaptıkları çağrıya istinaden 13 Aralık 2017 tarihinde İstanbul’da düzenlenecek İİT Olağanüstü Liderler Zirvesi ve Dışişleri Bakanları Konseyi Toplantısı’nda kapsamlı şekilde ele alınacaktır.”
Açıklama Öncesi Süreçte Neler Olmuştu?
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump, Dünya’nın gündemine oturan bir açıklamada bulundu. Trump, Kudüs’ü İsrail’in Başkenti olarak tanıyacaklarını ve Tel Aviv’deki ABD Büyükelçiliğini Kudüs’e taşıyacaklarını duyurdu. Trump, Başkan olmadan 2 yıl önce bu konunun önemine değinmişti. Trump, yazdığı kitaplarda ve verdiği demeçlerde İsrail’in Ortadoğu’daki en önemli müttefikleri ve ABD’nin en büyük dostu olduğunu söylemiş, son yıllarda kadim dostlarının ihmal edildiğini açıklamıştı.
“Trump Siyonistin dostudur.”
Beyaz Saray’dan üst düzey 3 yetkili “Başkan’ın görüşü, Kudüs’ün hem İsrail’in tarihi anlamda başkenti olduğu, hemde bugünkü pratikte İsrail’in birçok yönetsel organının halihazırda Kudüs’te bulunduğu gerçeğini tanımaktır.” açıklamasında bulunarak, Kudüs’ü Başkent olarak tanıyacaklarını ve Büyükelçiliğin taşınması için hazırlıkların başlayacağını söyledi. Yahudi Lobisi’nin etkisinde olan ABD Kongresi’nden bir bildiri gelmedi.
Trump’a Dünya’dan tepki yağdı
Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, Salı günü yaptığı açıklamada Kudüs’ün “Müslümanların kırmızı çizgisi” olduğunu belirterek durumun kabul edilemez olduğunu söyledi. Ürdün Kralı ile görüşmesinden sonra “Tüm dünyaya şu çağrıyı yapmak istiyorum; Kudüs’ün Birleşmiş Milletler kararlarıyla da defalarca teyit edilmiş hukuki statüsünü değiştirecek her türlü adımdan uzak durulmalıdır. Hiç kimsenin kişisel hevesleri uğruna milyarlarca insanın kaderleriyle oynamaya hakkı yoktur” dedi. Ayrıca Türiye, İİT Dönem Başkanı sıfatıyla bir açıklama yaptı ve konunun toplantıda ele alınacağını açıkladı.
İran, Irak, Suriye, Suudi Arabistan, Katar ve Sisi, “Bu durumun bölgede istikrarsızlığa neden olacağını ve atılacak hiçbir adımı kabul etmeyeceklerini’’ açıkladı. Ürdün, Arap Birliğine ve İslam İşbirliği Teşkilatına olağanüstü toplanma çağrısında bulunacaklarını duyurdu.
Avrupa Birliği yaptığı yazılı açıklamada, Kudüs’ün statüsünde değişikliğe neden olacak herhangi bir karar ya da bireysel eylemin ciddi sonuçları olacağını söyledi. Papalık ve Birleşmiş Milletler bu durumdan büyük endişe duyduklarını, bunun bölgedeki savaşları artıracağını ve Amerika’nın derhal vazgeçmesi gerektiğini söyledi.
Fransa Cumhurbaşkanı Macron, ABD’nin tek taraflı olarak, Kudüs‘ü İsrail’in başkenti olarak tanıma ihtimalinden duyduğu endişeyi dile getirdi ve Trump’ı telefonla aradı. İsveç ve İngiltere’den de benzer tepkiler geldi.
Kudüs, İsrail-Filistin çatışmasının en temel sebeplerindendir
1948 yılında kurulan İsrail Devleti, 2000 yıl aradan sonra kurulan ilk Yahudi Devleti oldu. Kurulduğunda Mısır, Ürdün, Suriye ve Lübnan İsrail’e savaş açtı. İsrail saldırıları zor püskürtebildi. 1967 yılında 6 Gün savaşları yaşandı ve o zamandan beri Kudüs, İsrail’in işgali altına girdi. 1980 yılında İsrail, kabul ettiği kanunla Kudüs’ü bölünmez başkent ilan etti ve bölgedeki Araplara vatandaşlık verdi. Ancak uluslararası alanda hiçbir devlet bunu tanımadı ve hiçbir devletin İsrail temsilciliği Kudüs’te bulunuyor. 1993 yılında imzalanan Oslo Barış Anlaşmaları’nda Kudüs’ün nihai statüsünün barış görüşmelerinin ileri aşamalarında ele alınması öngörülüyor.
1995’te yapılan Kudüs Büyükelçilik Yasası’na göre, Tel Aviv’deki ABD büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınması öngörülüyordu. Ama 22 yıldır Clinton, George W. Bush ve Barack Obama’nın başkanlık dönemlerinde her 6 ayda bir “ulusal güvenlik” gerekçesiyle erteleniyordu.
Bugün, İsrail’e ait hükümet (meclis, cumhurbaşkanlığı, başbakanlık ve bakanlıklar vb.) Kudüs’te bulunuyor.
Kudüs’ün 3 Semavi Din İçin Önemi:
Kudüs, Müslümanlar için en önemli 3 kutsal mekandan biridir. Mescid-i Aksa ve Kubbet’üs Sahra’nın bulunduğu Harem-üş-Şerif, buradadır. Mescidi Aksa Müslümanların ilk kıblesidir. Hz. Muhammed (sav) buradan Miraç’a yükselmiştir.
Yahudiler için Mescid-i Aksa’nın hemen altında Ağlama Duvarı bulunur. Hz. Süleyman zamanında yapılan ağlama duvarı Yahudilik inancının en kutsal mekanıdır.
Hristiyanlar içinse Hz. İsa’nın burada çarmıha girildiğine ve kabrinin burada olduğuna inanılır.
Ayrıca Kutsal Emanetlerin de burada olduğu ve Mehdi’nin yine burada yeryüzüne ineceği inancı vardır.
Dünya kamuoyundan da açıklamalar ve sert tepkiler geldi. Hamas’ın öncülüğünde bu cuma günü, ‘Öfke Cuması’ ilan edildi. Cuma Namazı’ndan sonra İslam Ülkelerinden ve Türkiye’den açıklamalar ve yürüyüşler gerçekleşecek. Üniversitelerde de öğrenciler arasında konuyla ilgili benzer tutumlar var.
Kısa bir süre iç savaşın sakinleştiği Yemen’de, karışıklıklar tekrar alevlenmeye başladı. İki gün önce Başkent Sanaa’da muhalifler arasında çıkan çatışmalar, savaşın dahada şiddetlenmesine neden oldu. Olayların çığırından çıkması üzerine Cumhurbaşkanı Abdurabbu Mansur Hadi, ordunun acilen Başkent’e girmesi emrini verdi.
Uluslararası Koalisyon Güçleri tarafından İran’nın Yemen Büyükelçiliği havan topuna tutuldu. Büyükelçilikten dumanların yükselmesi üzerine İran destekli Husiler, eski Yemen Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’in evini patlattı. Cumhurbaşkanı Salih, arabasıyla şehir dışına kaçarken Husiler tarafından öldürüldü. Liderliğini yaptığı Genel Halk Kongresi partisi haberi onayladı. Yemen’de 34 yıl Devlet Başkanlığı yapan Salih, döneminde Kuzey- Güney olarak iki ayrı yönetim halinde olan Yemen’i 22 Mayıs 1990 yılında tek devlet olarak birleştirmesiyle tanınıyordu. Şiddetlenen çatışmalarda en az 125 sivil hayatını kaybetti.
Yemen’de Yaşananların Geçmişi ve Bugünü
Aslında Yemen’deki karışıklıklar çok eskiye götürülebilir. 1990’dan önce Yemen, Kuzey Yemen (Yemen Arap Cumhuriyeti) ve Güney Yemen (Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti) olmak üzere iki parçaydı. 1990’dan sonra Güney Yemen, Kuzey Yemen’e şartsız bağlandı. Kısa süre içinde anayasa yapıldı ve 3 sene sonra tam anlamıyla demokratik seçimler yapıldı. Ama birleşme ve demokratikleşme karışıklıkların önüne geçemedi. Yemen’de daha öncede olduğu gibi iç karışıklıklar devam etti.
2015 yılında 2 ezeli düşman olan İran ve Suudi Arabistan’ın savaş alanı oldu. Yemen’de İran destekli Husilerin başkent Sanaa’yı ele geçirmesi ve Cumhurbaşkanı Abdur Rabbu Mansur Hadi’nin kaçmasıyla iç savaş patlak verdi. Suudi Arabistan ve diğer bölge ülkeleri Yemen’de operasyonlar yapmaya başladı. Husilere karşı Suudi Arabistan’ın başını çektiği uluslararası koalisyon güçleri (Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Kuveyt ve Sudan gibi ülkeler) bombardımanlar düzenledi. Yemen’den Kasım ayı başında Riyad’a fırlatılan füze savaşın şiddetini iyice artırdı.
İç savaşta 10 binden fazla insan öldü, milyonlarca insan evini terk etmek zorunda kaldı. Ülkede yayılan salgın hastalıklardan 900 bin kişi etkilendi. 7 milyon insan açlık sınırında ve 21 milyon kişi insani yardıma muhtaç.
Avrupa’da bu yıl yapılan pek çok seçim ve referandum, kıtanın bütünlüğü ve geleceği açısından oldukça sıkıntılı bir sürecin başlangıcına işaret ediyor. 23 Haziran 2016’da yaptığı BREXIT Referandumu ile Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı alan Birleşik Krallık, kıta Avrupası’na adeta bir bomba bırakmış durumda. AB’nin ekonomik gücünü elinde tutan Almanya’ya, siyasi gücü de teslim eden Birleşik Krallık, Avrupa Birliği’nden 2019 yılı içerisinde ayrılmış olacak.
Kendini hiçbir zaman Avrupa’ya ait hissetmese de kıtanın kontrolü noktasında tedbiri elden bırakmayan Birleşik Krallık’ın önünde farklı bir yol var artık. Hem iç problemlerin çözümü hem de yeni bir dış politika üretmenin zorluğunu yaşayacak birkaç yıl. Üstelik büyük bir özgüvenle aldığı erken seçim kararının ardından meşruiyeti ve otoritesi sorgulanan bir Başbakan yönetiyor ülkeyi.
Fransa, Almanya, Hollanda ve Avusturya Seçimleri
Avrupa Birliği ise artık tamamen Almanya’nın kontrolüne girmiş gibi görünüyor. Kıtanın en büyük güçlerinden biri olan Fransa’nın Cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci tura kalan ve seçilemeyen Marine Le Pen’in “Fransa’yı iki kadından biri yönetecek: ben ya da Merkel” sözü durumu fazlasıyla özetliyor. Fransa, Almanya, Hollanda ve Avusturya’daki seçimler; İspanya’da yaşanan Katalonya krizi ve Polonya ile Macaristan’ın AB ile sürekli olarak ters düşmesi, şu sıralar ordu kurma çalışmalarına başlayan birliğin, dağılmadan önceki son ayak sesi olabilir.
Artık tek bir devlet hülyası kalmayan ve Avrupa Birleşik Devletleri olamayacak olan AB, ömrünü uzatmaya çalışan bir hasta adam görüntüsü çiziyor. Fransa’da Le Pen’in seçilememiş olması, Avrupa Birliği’ni hiç de rahatlatmış gözükmüyor. Aksine, Almanya, Hollanda ve Avusturya’da aşırı sağ partilerin iktidara göz kırpması AB’nin geleceğini temelden sorgulatıyor.
Hollanda’da 209 gün sonra kurulan merkez sağ hükümeti umut vermiyor. Avusturya’da aşırı sağın iktidar ortağı olmasına kesin gözüyle bakılıyor. Almanya’da ise beklenen Jamaika koalisyonu kurulamadığı için erken seçim tartışmaları gündeme gelmeye başladı bile. Ancak anketler, aşırı sağcı AfD’nin yine mecliste olacağına işaret ediyor.
Asi Çocuklar: Polonya ve Macaristan
Avrupa Birliği’nin sıkıntı üyeleri olarak görülen Polonya ve Macaristan’da hali hazırda aşırı sağ hükümetleri görev yapıyor. AB Parlamentosu, Lizbon Antlaşması’nın 7. Maddesini bu iki ülke için de kabul etmiş durumda. Ancak söz konusu iki ülkenin, bu madde gereğince tutulacak olan raporların oylamasını veto edeceklerini açıklaması, sistemi şimdiden tıkıyor. Söz konusu maddelerin geçmesi halinde, bu iki ülkeyi çok ciddi yaptırımları bekliyor. Özellikle Polonya hükümetinin AB ile çelişkili ilişkisi ve Almanya’yı birlik içerisinde adeta bir tehdit olarak görmesi, Polonya-AB ilişkilerinde gerginliği daha da artırıyor.
Katalonya Krizi
Avrupa Birliği içerisindeki bir diğer temel sorun ise, ayrılıkçı hareketlerin artış göstermesi. Birleşik Krallık, AB’den ayrılma kararı aldığı için İskoçya’nın bağımsızlık konusu Avrupa Birliği için önemli bir konu değil. Birlik için İspanya’daki Katalonya krizi öncelikli konulardan biri.
1 Ekim’de İspanya Anayasası’na aykırı bir şekilde yapılan bağımsızlık referandumu sonucu, halkın %43’ü sandığa gitmiş ve %90’ın üzerinde bağımsızlığı destekleyici bir karar alınmıştı. Referandumu tanımayan merkezi hükümet, güvenlik güçlerini devreye sokarak pek çok insan hakları ihlaline yol açmış ve Katalonya Meclisi’ni de lağvetmişti. 27 Ekim’de gerçekleştirilen tek taraflı bağımsızlık ilanı da tanınmamıştı. İspanya Başbakanı Rajoy’un Katalonya’da erken seçim kararı alması ile de 21 Aralık’ta seçimlere gidilecek. Avrupa Birliği, İspanya merkezi hükümetinden yana tavır alırken, meydana gelen insan hakları ihlallerini de eleştirmişti. Macaristan ve Polonya’daki kadar gündemde olmasa da İspanya’da demokratik değerlerin tahribatı, insan hakları ihlalleri ve yolsuzluk meseleleri büyük bir sorun teşkil ediyor.
Lombardiya ve Veneto’nun Özerklik Referandumu
Ayrılıkçı hareketlerin bir diğer yüzü de İtalya ve Almanya’da görüldü. İtalya’nın kuzeyinde bulunan ve ulusal zenginliğin en önemli parçalarını oluşturan Lombardiya ve Veneto’da 22 Ekim’de özerklik referandumu yapıldı. İtalya nüfusunun dörtte biri bu iki bölgede yaşıyor ve yurtiçi hasılanın yaklaşık %30’u yine bu iki bölgeden elde ediliyor. İtalya Anayasası’na göre yapılan bu referandumun bağlayıcılığı olmamasına karşın, halkın talepleri bu yolla dile getirilmiş oluyor. Merkezi yönetim de özerklik görüşmeleri için hazır olduğunu açıklayarak, seçmene güven vermişti. Referandumun İtalya için önemi, ülkenin kuzeyinin bağımsızlık taleplerinin özerklik yoluyla yatıştırılmak istenmesinden kaynaklanıyor.
Bavyera’nın Bağımsızlığı Mümkün mü?
Almanya’da eylül ayında yapılan genel seçimlerden sonra gündeme gelen bir diğer konu, Bavyera’nın bağımsızlığı idi. Ülkenin en gelişmiş ve en zengin eyaletlerinden biri olan Bavyera, ufukta bir bağımsızlık hareketine sahne olabilir. Bağımsızlık yanlısı Bavyera Partisi, 2013’te yapılan eyalet seçimlerinden %2.1 oy oranı ile ayrılmış olsa da, bölgedeki bağımsızlık yanlıların oranı %23 olarak gösteriliyor. Ancak Bavyera’nın bağımsızlığı hali hazırda hukuken mümkün değil. Bağımsızlık için, merkezi hükümetin anayasayı değiştirerek eyaletlere ayrılma hakkı tanıması gerekiyor. Almanya’da ne Hristiyan Demokratlar ne de Sosyal Demokratlar, böyle bir düşünce içerisinde değil.
PKK’nın Suriye uzantısı olan PYD’nin ABD tarafından kurulan paravan örgüt Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Ekim 2015’te kuruldu. Örgütün sözcüsü olarak görev yapan Talal Silo geçtiğimiz ay örgütten kaçarak Türkiye’ye teslim olmuştu. Silo, SDG’nin yapısını, ABD’nin SDG’yi kurma amacını, PKK ile YPG arasındaki ilişkiyi, SDG içerisindeki PKK kadrolarını, YPG’li militan sayısını ve SDG bünyesinde savaşan militanların ne kadar ücret aldığını Anadolu Ajansı‘na anlattı.
PKK ile ilişkiniz nasıl başladı?
İlk başta Afrin’den (YPG’den) benim grubuma yani Selçuklular Ordusu grubuna davet geldi. Ceyşul Suvvar’a (Devrimciler Ordusu) katılmamı önerdiler. Afrin’dekilerle anlaşıp katıldım. Afrin’deki PKK bölge sorumlusu Hacı Ahmet Hadro idi. Ceyşul Suvvar’ın kuruluşunu hazırlıyorlardı. Arapların başında Ebu Ali Berad, Kürtlerin başında Selah Çebbo vardı. Ben de Türkmenlerden sorumluydum. 2015 ağustos başlarında Afrin’e gittim. Ceyşul Suvvar yönetiminde çalıştım. Ancak karar sahibi biz değil, (PKK’lı) Hadro’ydu. Daha sonra SDG’ye katılacağımı söylediler. İlk toplantıyı PKK bölge yöneticisi Şahin Cilo’yla yaptık. SDG ile toplantımız ayın 15 Ekim’deydi. Ancak Şahin Cilo (SDG’nin kuruluşunu ilan eden) toplantı tarihi için 10 Ekim 2015 yazmamızı istedi. Sebebini sorunca, ABD’nin Haseke’de YPG’ye silah yardımını 10-15 Ekim arasında yaptığını söylediler. ABD’nin uluslararası topluma durumu izah edebilmesi için böyle yaptılar. Silahlar YPG’ye değil SDG’ye gidiyor diyebilmek için. SDG böyle kuruldu.
ABD Özel Kuvvetler Komutanı Orgeneral Raymond Thomas, “zekice bir hamle yapıp” itibar kazanması için YPG’ye SDG adını bulduklarını söylemişti. SDG’nin kendi kimliği halen oluşmadı mı?
Bu sadece bir isim. Başka bir şey değil. Biz maaş dahil her şeyi YPG’den alıyoruz. SDG’nin kuruluşunun asıl nedeni ABD’dir. ABD yönetimi Kürtlere silah vermek istiyordu. SDG’nin kuruluş ilanı sadece bir tiyatroydu. Bileşenlerin birliğinden bahsettiler ancak böyle bir şey yok. ABD liderliği Kürtlere ve PKK’ya verdi. Terörle mücadeleden bahsettiler ancak baktık ki ABD yönetimi ve Şahin Cilo arasında yapılan anlaşmayla terör örgütü DEAŞ’lıların kaçakçılığı yapılıyor. SDG üzerinden o bölgede yaşayan vatandaşların fikirlerini etkilemek istediler. SDG’yi özgürleştirici ve terörle mücade eden güç olarak lanse ettirdiler. Ancak bunların yüzünden evler yıkıldı, halk tehcir ettirildi. Halka kamplarda bile rahat verilmedi, paniğe sürüklediler.
ABD Özel Kuvvetler Komutanı Orgeneral Raymond Thomas
ABD bir dönem YPG’ye değil Araplara silah verdiğini iddia etti. Bu doğru muydu?
İlk başlarda silahları aldığımıza dair (Amerikalıların verdiği belgelere) sadece imza atıyorduk. Ama tüm silahlar PKK liderlerinden Türkiye Kürdü, Safkan diye birine gidiyordu. Safkan, silahları sadece kendi bildikleri bir yere götürürdü. Yine böyle devam ediyor. Mesela Münbiç operasyonunda tüm silahları (kağıt üzerinde) Arap asıllı Ebu Emced’e teslim ettiler. Bilerek yaptılar. Fakat bu bir tiyatroydu. Ebu Emced, bana “Büyük miktarda silahlar alıyorum ancak bana tek parça silah verilmiyor. Görevim ve yetkim sadece imza atmak.” diyordu.
ABD Başkanı Donald Trump’ın IŞİD Karşıtı Küresel Koalisyon Özel Temsilcisi Brett McGurk Rakka ve Deyri Zor’daki Arap aşiret liderleriyle görüşmesinden.
ABD neden böyle bir yöntem tercih etti?
Tüm fikirler Brett McGurk tarafından ortaya atılıyordu. Rakka operasyonu sırasında McGurk, Arap Koalisyonu adında güç kurulmasını istedi. Arap Koalisyonu’nun görevi sadece silahları teslim almaktı. Nitekim çok büyük miktarlarda silah alındı. Ama Kürtler dışındaki Arap, Türkmen ve Süryanilere sadece hafif silahlar dağıtıldı. Koalisyonun adı Arap’tı ancak Arapların hiçbiri şeyi yoktu. Deyrizor askeri meclisi de sadece imza atıyor. ABD’nin bundan haberi vardı, tiyatroyu kendileri istedi. Tüm bu oyunlar, bir gün bu silahların PKK’ya ulaştırıldığının ortaya çıkmaması için yapıldı. Ancak biz bu gelişmiş silahların PKK ve YPG’ye gittiğinden emindik.
ABD verdiği silahların nereye gittiğini kime karşı kullanıldığını denetliyor mu?
Amerikalılar için silahların nereye gideceği umurlarında değildi. Bir kere bile silahları ne yaptığımızı nerede kullandığımızı sormadılar. “(YPG’nin) Silahları bitirdik” oyununa bile geliyorlardı ve hemen yeni silah teslimatı başlıyordu. ABD zaten Arap, Türkmen ve Süryanilerin bu denklemde yer almadığını biliyor. Obama döneminde sınırlı destek vardı. Trump başa geçtikten sonra destek şekli değişti. Obama döneminde bize kullanılmış silah da geliyordu, bazıları kullanılamaz haldeydi. Trump gelince zırıhlı araçlar gelmeye başladı.
Şahin Ferhad Abdi kod adlı Şahin Cilo, Türkiye’nin terörden arananlar listesinde. Kırmızı kategoride ve başına 4 milyon TL’ye kadar konulmuş bir ödül var. ABD’li yetkililerle pozlar veren Cilo bu işlerde ne kadar etkili?
(Silahlar için) Talep listesi oluşturuyorduk. Listeyi Şahin Cilo sunuyordu. Verilen silahlar basına yansımazdı. Ne tür silahların verildiğinin bilinmesi istenmezdi.
Şahin Ferhad Abdi kod adlı Şahin Cilo (ortada)
SDG olarak görünen yapıyı kimler yönetiyor?
ABD tarafı yönetiyor aslında. Seçimler yapılsa da hepsi tiyatro. Şahin Cilo’yu herkes biliyor. İşlerin başında bu şahıs var. Yardımcısı Kahraman’dı. Bu da PKK yöneticilerindendir. 3 numaralı yetkili bendim. Her noktada PKK’ya ait kontrol noktaları ve takip ekipleri var. Mahkemede, sivil meclis, sağlık ve diğer her alanda illaki bir PKK lideri mevcut.
PKK’nın Kandil kadroları SDG’nin neresinde?
Cilo başkan olsa da kendisinden üstte bir otorite var. Bu kişi Bahoz Erdal. Bahoz da talimatları Kandil’den yani Sabri Ok’tan alıyor. Erdal, Kandil’e atanınca yerine Nureddin Sofi geldi. Cilo’ya talimatları bu veriyor. Cilo ile (yardımcısı) Kahraman sadece lider takımda. Çok sayıda ofis var ancak anlaşmazlıklardan dolayı yeni isimler getirilemiyor. Afrin’deki PKK ve YPG sorumluları Hacı Ahmet Hudro, Mahmut Berhudan ve (kadınlarda) Nocin. İdari olarak tüm bölge Halil Tefdem tarafından yönetiliyor. Bahoz Erdal, ona talimat veriyor. Münbiç’i PKK liderlerinden İsmail Direk yönetiyor ama askeri sorumlusu Cemil Mazlum. Rakka’nın askeri ve sivil yöneticisi Avrupa’dan getirilen Hasan. Deyrizor’unki ise Polat Can ki kendisi PKK’nın önde gelen isimlerinden. Ben de Bahoz’la ilişkim sayesinde bir keresinde Kandil’den Murat Karayılan ile görüşme daveti almıştım. Giderken, fotoğraflarımız falan (basında) yayınlanırsa diye iptal ettiler. Nureddin Sofi ise Karayılan’ın açıklama yaptığı sırasında oraya gitti. Sonra geri geldi. Gizlice gidip geliyorlardı. PKK, Salih Müslim’in ise basındaki rolünden yararlandı ve onu kullanmada başarılı oldu. Gerçekte hiçbir rolü yoktu. Özerk yönetim ilanı sırasında da salonda Müslüm’i 7. sıraya oturtmuşlardı. Hiçbir yeri yoktu bu projede.
SDG adı altında görünen kaç silahlı adam var?
Net veriler olmasa da 50 bin militanı var. Kadın erkek toplam. Bunların yüzde 70’i YPG ve YPJ (kadın unsurlar). Türkmenler olarak benim liderliğimde 65 kişi vardı. Süryani Askeri Meclisi’nin sadece 50 adamı var. Türkmen Askeri Meclisi’nin sembolik olarak kurulmasını istediler. 150 isim önerdim oysa. “Neden 150 ? 50 yeterli” denildi bana. Araplardan Sanadid Güçleri var Şammar aşiretinden. Şeyh Bender bu gücün başında. Bunlar da PKK tarafından yok sayılıyor. Öte yandan Rakka operasyonlarında ölenlerin yüzde 80’i Araplardan yüzde 20’si Kürtlerden. Arapların sayısının artırıldığını görüyoruz ancak kandırıldılar. Sahte vaatler verildi. YPG’liler SDG’nin parçası görünse de bunu kabul etmiyorlar ve biz bağımsızız diyorlar. SDG, sadece bir isimdir. Yeryüzünde gerçek varlığı yok.
Batı ülkelerinden YPG’ye katılanların durumu nedir?
Çeşitli ülkelerden gelip YPG’ye katıldılar. Kadınlar da vardı. Bazılarının reklam amaçlı geldiğini gördük. Kanadalı bir kadının ülkesinde manken olduğu ortaya çıkmıştı. İçlerinden geri dönenler DEAŞ’a karşı savaştıklarını anlatıyor ve kendilerini milli kahraman ilan etmeye çalışıyor.
Örgüt mensupları ne kadar ücret alıyor?
Maaşlar aylık 170-200 dolar arasında. Liderler maaşsız ama kaçakçılık ve rüşvetten kazanıyorlar. Ben Şahin Cilo’dan doğrudan maaş alıyordum. Binlerce dolar alıyordum ve durumum gayet iyiydi. Militanlar ise Suriye lirası alıyor. PKK lider takımı maaşsız ancak tüm talepleri yerine getiriliyor. Zaten yolsuzluklar da ortaya çıktı daha sonra.
Yaklaşık 1 yıldır tartışılan eksen kayması konusunda çeşitli görüşler mevcut. Bir kesim NATO ile müttefikliğe devam edilmeli derken, bir kesim de NATO’nun artık Türkiye’nin çıkarlarını gözetmediği ve aleyhine çalıştığını ifade etmektedir. Bu yazıda her iki ihtimalde değerlendirilip üçüncü bir alternatif daha genel hatlarıyla sunulacaktır.
Öncelikle eksen kelimesinin anlamını bilelim. Eksen, ilk anlam olarak, çizgi anlamına gelse de, konumuzla alakalı olarak; meyil, yönlenme anlamına gelmektedir. Yani bir ülkenin kendini siyasi, askeri ve sosyal yönden yakın hissettiği ve işbirliği yaptığı ülkedir.
Öncelikle NATO eksenine değinelim. Batılı çağdaş devletlere yüzümüzü dönmek ve özellikle artan Komünist tehdidinden korunmak amacıyla 1952 yılında NATO’ya tam olarak üye olundu. 1952’den günümüze çeşitli tartışmalara yol açan NATO üyeliği son yaşanan krizden sonra (NATO tatbikatında hedefe Atatürk ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın resminin asılması) tartışması artan bir konu haline gelmiştir.
ABD’nin başını çektiği ittifak Türkiye’de daha öncede birçok skandala imza atmıştır. Genel bilinen ifadeyle Türkiye’de şimdiye kadar yapılmış darbelerin arkasında ABD ve bunu yapan NATO’cu diye tabir edilen subaylar vardır. “Your boys have done it” (Bizim çocuklar başardı) tabiri yine Amerikancı subayların Türkiye’de darbe girişiminde bulundukları ve başarılı oldukları yönündeki mesaj olarak tarihi kayıtlara geçmiştir. Darbelere verdiği destek ile özdeşleşen NATO’nun olumsuz yönlerinden bahsetmeye daha fazla gerek yoktur.
“Your Boys Have Done It” mesajı- Türk Dış Politikası-@TrDisPolitika
Peki NATO’nun Bize Faydası Nedir?
Genel olarak belirtmek gerekirse Komünist tehditlerine karşı Türkiye’yi korumuş (Bazen de korumamış, bkz: Soğuk savaş dönemi) ve askeri olarak güçlendirmiştir. Ayrıca, son örneklerden bahsetmek gerekirse, Suriye’den gelebilecek füze tehditlerine karşı hava savunma sistemi kurmuştur. Öte yandan Türkiye gerek Afganistan’da gerekse Bosna-Hersek’de hizmet vermiş ve askeri kayıplar yaşamıştır.
Bir de ülkedeki ulusalcıların savunduğu Avrasya kanadı diye tabir edilen Rusya’nın başını çektiği ve İran, Suriye, bazı Türk Cumhuriyetleri’nin de var olduğu grup var. Peki daha önce yakınlaşmadığımız, hatta birkaç sene önce jet krizi ile savaşın eşiğine geldiğimiz Rusya’ya şimdi neden yakınlaştık? Bu soruya verilebilecek cevap elbette çoktur ancak genel olarak toparlayacak olursak, Amerika ve Avrupa Birliği ülkelerinin Türkiye’deki mevcut hükumet ile çalışmak istememesi ve aleyhine olan her şeye destek vermesi. Örnek olarak yıllardır AB üyelik süreci devam eden Türkiye’nin artık oyalanmak istememesi verilebilir. Ayrıca son yıllarda AB ülkelerinin terör örgütü pkk’ya verdiği destek de Türkiye’nin ekseninin kaymasının nedeni olarak sayılabilir. Dolayısı ile Türkiye artık yeter deyip, oyalanmak istemediğini belirterek buna göre kendi kaderini tayin edebilir. Bu durum gayet de normal olarak karşılanmak zorundadır.
Bu sebepler düşünüldüğünde Türkiye’nin Avrasya Kanadı’na yakınlaşmasını anlamaktayız. Ancak Rusya güvenilir bir ortak olabilir mi? Örneğin terör örgütü pkk ile uzun bir geçmişi olan Rusya’ya ne kadar güvenilebilir? Terör örgütlerine verdiği silah desteğinin yanında Ermenistan ile yakın ilişkileri bulunan Rusya’nın, Dağlık Karabağ konusunda da tutumu Ermenistan’dan yanadır. Hepsinin yanında Hocalı Katliamı’na verdiği açık desteği unutmak mümkün değildir.
Ayrıca Rusya güneyimizde potansiyel bir tehdit olan pyd’yi açık açık desteklemektedir. Bunun yanında Rusya, Barzani’nin yürüttüğü bağımsızlık referandumuna acıkça destek verdi. Şimdi düşünelim. Böylesine politikaları olan bir ülke ile nasıl aynı eksene girebiliriz? Bir kaç sene öncesine kadar savaş riski ile karşı karşıya gelip NATO’dan yardım isteyen Türkiye, şimdilerde aynı eksene girmeye çalıştığı Avrasya Kanadı’na nasıl güvenebilir?
Günümüz Dünyasında iki kutup bulunmaktadır ve ülkeler siyasi küreselleşmenin aksine bölgeselleşme içinde olduğu da bir gerçektir. Bölgeselleşme küresel bir ittifakın aksine, coğrafyası yakın ülkeler ile iş birliği içerisine girme olarak görülebilir.
Ülkemizde sürekli yukarıda bahsedilen eksenlere doğru kaymasını isteyen gruplar, partiler, dernekler veya cemaatler bulunmaktadır. Özellikle NATO’dan ayrılmak isteyenlerin sesi de son zamanlarda çok gür çıkmaktadır. Ancak Türkiye’nin bahsi geçen bu gruplara olma zorunluluğu var mıdır? Yukarıda görüldüğü gibi her iki eksenin kendine göre avantajları ve dezavantajları bulunmaktadır. Hangisi daha iyi, hangisi daha kötü tartışılır.
Elbetteki uluslararası ilişkilerde herhangi bir tarafsızlıktan bahsetmek zordur. Ancak bu çizgiye yakın olan ülkeler mevcuttur. İsviçre ve Türkmenistan bu ülkelerden sadece ikisidir. Türkiye gibi zorlu bir coğrafyada yaşamayan bu iki ülke gerçekte daha refah bir yaşam sürmektedir. Ancak Türkiye’nin kendi coğrafyasında gerek askeri, gerek siyasi gerekse sosyal açıdan avantajları bulunmaktadır.
Öncelikle, Türkiye’nin sosyal açıdan Azerbaycan, Arap ülkeleri, İran ve diğer Türk Cumhuriyetleri’nde oldukça güzel bir imajı bulunmaktadır. Bahsi geçen ülkelerde, Türk dizilerindeki rolleri model olarak gören halk Türk insanını kendine örnek olarak görmektedir. Ayrıca müzik endüstrisinde oldukça önemli bir imajı bulunan Türkiye’nin bahsi geçen ülkelerdeki halk tarafından benimsenmesi oldukça kolay olacaktır.
Türk Dizleri ve Müzikleri Orta Doğu’da oldukça popüler.
Yukarıda bahsedilen konu açıkça bir kültürel emperyalizmdir. Ancak bu aklımıza ilk gelen, ABD tarafından değil bizzat Türkiye tarafından yürütülmelidir. Eğer ABD kendi kültürünü tüm Dünya’ya yaymayı başardıysa, ve kültürel küreselleşmenin başını çekebiliyorsa Türkiye gibi Müslüman bir ülke neden başaramasın? Neden coğrafyasında yaşayan insanların Türkiye gibi bir örneği olmasın?
Bahsi geçen bu konu Türkiye’nin bölgesel liderliğinin halk boyutundaki kabul aşamasıdır. Şimdi gelelim siyasi ve askeri liderliğin genel hatlarına.
Uluslararası ilişkilerde tarafsız ve denge politikası güdebilen bir Türkiye’nin dışardaki imajı barışçıl olarak görülecektir. Barışçıl ve tarafsız olarak bilinen ülkeler ise uluslararası sermayenin gözde merkezi olmaya adaydır. Bu sayede ihracat talebi arttan Türkiye’nin kendi sanayisi de gelişecektir.
Rusya veya NATO’nun çıkarına göre değilde, kendi çıkarlarına göre hareket edebilen, masadaki taşları ona göre oynayabilen bir Türkiye kendi eksenini oluşturacaktır. Gerek kendi çıkarını düşünen gerekse kendi coğrafyasındaki ülkelerin çıkarını düşünen bir Türkiye bölgede siyasi açıdan lider konuma yükselecektir. Örnek vermek gerekirse; Suriye’nin ve Irak’ın toprak bütünlüğünü bütün örgütlerin amacından üstün tutan, İran’da Türk nüfusunu etkisi altına alan (Şii politikalarını bastırarak) bir Türkiye, Orta Doğu’daki halkın gözünde yıldızlaşacaktır.
Diğer ülkeler için genel hatlarıyla politikalar bu yönde olmalıdır. Gürcistan’ın Dünya’ya açılan bir kapısı olan Türkiye, askeri, siyasi ve sosyal açıdan çok kolay bir şekilde etkisi altına alabilir. Ermenistan ise artık Türkiye’nin bölgesel liderliğini kabul edecek ve tarihi emellerinden vazgeçecektir. Böylesi bir politikaya yol açacak ilk adım ise sınır turizmini ve ticaretini geliştirmektir.
Sonuç olarak siyasi, askeri ve sosyal açıdan bölgesinde baskın ülke konumundan olan Türkiye, kendi eksenini oluşturmalı ve çevresindeki ülkelere öncülük etmelidir. Aynı zamanda bilime ve eğitime önem vermeli, diğer ülkelerle teknoloji transferinden yararlanmalıdır.
“Tam bağımsızlık, bizim bugün üzerimize aldığımız vazifenin temelidir”. Mustafa Kemal Atatürk.
Bu yazıda bahsedilen politikaların genel hatlarıyla çizilmiş olduğunu ve bir temenninin yazıya dökülmüş hali olduğunu unutmayalım.
Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu ülkeleri ve Türkiye’de bulunan asker sayısı belli oldu. ABD’nin bölgede görev yapan asker ve sivil personelinin sayısı yaz boyunca yüzde 30’dan fazla arttı.
ABD Savunma Bakanlığı’ndan (Pentagon) alınan verilere göre hazırlanan grafikte 2017’nin ikinci ve üçüncü çeyreğinde [Nisan-Mayıs-Haziran / Temmuz-Ağustos- Eylül] Ortadoğu ülkelerinde bulunan Amerikan askerlerinin sayıları gösterilmiş. Grafikte yılın üçüncü çeyreğinde ABD’nin tüm Ortadoğu’daki asker sayılarını arttırdığı göze çarpıyor.
Bahreyn, Irak Kuveyt, Katar, Suriye, Türkiye ve Birleşik Arap Emirlikleri‘ndeki ABD askerlerindeki değişim şöyle;
ABD’nin Ortadoğu ve Türkiye’deki asker sayısı [Grafik: Al Monitor]
Türkiye’deki Amerikan askerlerinin sayısı üçüncü çeyrekte bin 200 kişi daha da artarak 2265’e yükseldi. 4 Arap ülkesinin Katar’a karşı ambargo kararı ile başlayan kriz sonrasında tüm bu ülkelere Amerikan askerinin yığıldığı; Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’e konuşlandırılan askerlerin artışından belli oluyor.