Fransa’da Yarınki Seçim Öncesi Kısaca Adayların Görüşleri

0

Fransa, 11. kez cumhurbaşkanını seçmek için OHAL’in gölgesinde sandığa gidiyor. Cumhurbaşkanının 5 yıl görev süresinin olduğu Fransa yarı başkanlık sistemi ile yönetiliyor. 23 Nisan ve 7 Mayıs tarihleri arasında iki tur şeklinde gerçekleşen Fransa’daki seçimlerde, ilk turda mutlak çoğunluk sağlanırsa ikinci tura gerek kalmadan yeni Cumhurbaşkanı seçilecek.

Seçimlere saatler kala ülkedeki adayların hiçbirinin Türkiye’nin AB üyeliğini desteklemediğini vurgulayarak öne çıkan 4 adayı ve görüşlerini ksıaca sizler için derledik.

Ulusal Cephe’nin lideri Marine Le Pen

2004’ten bu yana Avrupa Parlamentosu milletvekili olarak görev yapan Pen’in, 8 yaşındayken Paris’teki evleri bombalandı, Ulusal Cephe’ye (FN) 1986’da katıldı.

2012’deki cumhurbaşkanlığı seçimi kampanyasında %17.9 oy ile üçüncü oldu. Mayıs 2014’te Avrupa Parlamentosu seçimlerinde FN, %24.9 oyla Fransa’da seçimleri kazanan birinci parti oldu.

Ağustos 2015’te kendi babasını kamoyunda tartışma yaratan bazı açıklamalarından ötürü partiden ihraç ettirdi. Kampanyasında cumhuriyetçilik ve laiklik gibi kavramları sıkça vurgulayan ve ekibinde eşcinsel bazı üyeleri de barındıran Le Pen, bir yandan da eşcinsel evliliklerin kaldırılmasını destekliyor.

Daha çok çalışan sınıf tarafından desteklenen Le Pen, dış ilişkilerde korumacılığı savunmakla birlikte Avrupa Birliği’nden de çıkmak istiyor. Pen’in seçimi kazanması sonucu İngiltere’dekine ve Brexit’e benzer bir Frexit referandumu gelebilir. Böyle bir şey gerçekleşirse de AB’nin sonu olabilir yorumları yapılıyor.

Eski bir Rothschild bankeri, Yürüyüş Hareketi’nin lideri Emmanuel Macron

Annesi ve babası doktor olan Macron, 16 yaşında kendisinden 24 yaş büyük olan tiyatro öğretmenine aşık olarak 2007’de onla evlendi. Yatırım bankası ve maliye müfettişi gibi görevlerde bulunan Fransa’nın genç cumhurbaşkanı adayı 2006’da Sosyalist Parti’ye (SP) katıldı.

Şu anda Fransa Cumhurbaşkanı olan Hollande’nin 2012-2014 yılları arasında genel sekreter yardımcılığı görevini yürüttü. 2014’te Ekonomi Bakanı olmasının ardından geçtiğimiz yıl “En Marche” (Yürüyüş) Hareketi’ni kurdu.

Eski bir Rothschild bankeri olan Macron Avrupa Birliği yanlısı. Protestanlığı benimseyen Macron, en büyük rakibi Le Pen ile doğrudan ters düşmekte.

Ağustos 2016’da bakanlık görevinden istifa eden Macron, “ne sağda ne de solda olduğunu” belirtiyor.

Eski Fransa Başbakanı François Fillon

Merkez sağ Cumhuriyetçiler partisi adayı Fillon, Eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy yönetimi altında 2007-2012 yılları arasında Başbakanlık yapan 62 yaşındaki Fillon, Avrupa Birliği yanlısı olmasıyla öne çıkıyor. Ailesinin yolsuzluk iddialarından dolayı anketlerde 3. sıraya gerileyen Fillon, katı Katolik kişiliği ile kürtaja, taşıyıcı anneliğe ve eşcinsel evliliklere karşı çıkıyor.

Fransa’yı NATO’dan çıkaracak olan aday Jean-Luc Mélenchon 

Jean-Luc Mélenchon, 30 yıl görev yaptığı Sosyalist Parti’den 2008’de istifa etti. 65 yaşındaki aday, Fransız Komünist partisi de dâhil geleneksel sol kesimin geniş desteğini de alarak kendi partisi France Insoumise’i (Boyun Eğmeyen Fransa) kurdu.

Rusya’nın Ukrayna ve Suriye’deki askeri operasyonlarını destekleyen Mélenchon, gerektiğinde AB’den ayrılmayı desteklerken, Fransa’yı NATO dışında tutacağını ifade ediyor.

Anadolu Ajansı’nın “Fransa’da seçim varsa, saldırı da var” temalı güzel bir çalışması:


Anadolu Ajansı

StratejikOrtak.com

Şerif Hüseyin ve Irak’ın Yakın Tarihi

Irak için devlet değil coğrafya olarak söz etmek gerekir. Tarihi boyunca güçlü devletlere bağlı olarak yaşamıştır. Müstakil bir devlet olduğu dönem yoktur. Irak olarak bahsettiğimiz coğrafya Osmanlı’nın Basra Musul Bağdat eyaletlerinin bir araya getirilmesiyle oluşturulan İngiliz manda yönetimidir. Irak’ın ilk kralı olan Faysal bin Hüseyin (Şerif Hüseyin) tahta İngiliz marşı eşliğinde oturtulur.

Ortadaki oturan: Şerif Hüseyin, solundaki: Kral Faysal

1922’de İngiltere’yle yapılan bir antlaşma neticesinde Irak içişlerinde serbest dışişlerinde İngilizlere bağlı yarı özerk hale gelir. Böylelikle Irak’ın suikast, darbe, iç isyanlar, etnik kıyımlar ve dış müdahalelerden ibaret olan dramatik yakın tarihi başlar.

Irak’ın dününü ve bugününü anlayabilmek için bu bölgenin İngilizler için önemini kavramak gerekiyor.

19.yüzyıl İngiliz İmparatorluğu’nun Ortadoğu politikasının temeli Hindistan ticaret yollarının güvenliğini sağlamaktı. 1819’da Süveyş kanalının açılmasıyla Akdeniz suyollarının güvenliğinin daha önemli hale gelmesi ve yeni keşfedilen enerji kaynağı olan petrolün bu bölgede önemli rezervlere sahip olduğunun anlaşılmasıyla İngiltere’nin bölge politikası değişmeye başladı.

Gertrude L.Bell kraliyet için hazırladığı Mezopotamya raporunda; Abadan rafinerini (bugün İran sınırları içerisinde kalan İngilizlerin 1908 yılında kurmuş olduğu dünyanın ilk petrol rafineri) korumak İngiliz gücünün birinci göreviydi, demek suretiyle petrolün İngilizler için önemini ortaya koydu.

Süveş Kanalı yapılırken 1869

İngiliz çıkarları doğrultusunda 19.yüzyıl boyunca Rusya’ya karşı tampon vazifesi gören Osmanlı bu misyonunu yerine getiremeyecek hale gelince bu bölgedeki boşluğu manda yönetimleri ve Fransa ile dolduracak yeni bir strateji geliştirildiBu doğrultuda İngiltere’nin stratejisi, ’’Fransız etki alanının Akdeniz kıyılarından doğuya, Rusların elinde olan bölgelere kadar uzanmasını; Fransız bölgesi İngiltere için Rusya’ya karşı bir kalkan vazifesi sağlayacak; Fransa ile Rusya birbirlerini dengeleyecekler ve Fransa Orta doğusu, Çin seddi gibi İngiliz Orta doğusunu kuzeydeki Rus barbarlarının saldırılarına karşı koruyacak’’ olarak şekillendi.

Büyük Britanya’nın dengeci politikalarının değişmeye iten diğer bir sebep de Almanya ve Osmanlı Devleti arasındaki yakınlaşma ve İngiliz çıkar bölgesi için tehdit oluşturan Bağdat Demiryolu projesiydi. Bu projenin gerçekleşmesi durumunda Alman ve Türk orduları birkaç gün içerisinde Suriye’den Hicaz’a nakledilebilir böylelikle Alman nüfuz alanı Basra ve Mezopotamya’ya sarkarak Süveyş kanalı ve petrol sahaları tehdit edebilirdi.

Bu bağlamda Bağdat Demiryolu projesi üzerine yapılan ciddi bir çalışmada şu ifadeler yer almaktaydı: “İngiliz emperyalistleri, Osmanlı İmparatorluğu içinde kurulacak yeterli bir demiryolu ağının, sultanın gücünü ve etkinliğini artıracağını kesin olarak görüyorlar ve bundan korkuya kapılıyorlardı. Her şeyden önce, ulaşım kolaylıkları ile güçlenmiş olan sultanın öncülüğünde Müslümanlar uyanacaklar ve Hıristiyanlara kafa tutmaya başlayacaklardı.”

Böyle bir durum 1914 savaşından önce yaratılabilmiş olsaydı İngiltere’nin Yakındoğu’da tutunması son derece güçleşirdi. Güçlü bir Almanya tarafından desteklenen canlanmış bir Türkiye, İngiliz İmparatorluğu’nun “bel kemiği” Süveyş Kanalı’nı tehdit edebilir, Mısır, Hindistan ve Yakındoğu ülkelerinde İngilizlere karşı ayaklanmalar düzenleyebilirdi.’’

Mezopotamya (Irak) stratejik önemi yanında sahip olduğu geniş tarım arazileri ve petrol kaynaklarıyla İngiltere’nin iştahını kabartıyordu.

1907 yılında hazırlanan bir raporda bölgenin etkin sulama teknikleriyle dünyanın en büyük tahıl ambarı olabileceği ve bölgede bulunan petrolün işlenmesi halinde çok karlı bir yatırıma dönüşeceği vurgulanıyordu.

Tüm bunların yanında İngiltere, bölgenin en büyük ticari gücüydü ve 19.yüzyılın ikinci yarısından bu yana bölgede kurmuş olduğu şirketler vasıtasıyla Mezopotamya ticaretinin %65’lik kısmını elinde tutuyordu. İşte bütün bu noktalar hesaba katıldığında Irak’ın İngiltere için ne denli bir hayati öneme sahip olduğu kolayca anlaşılabilir. İngiltere bakımından Ortadoğu’da bir toprak parçasından çok öte anlam ifade eden Irak’ın herhangi bir şekilde kaybı, Ortadoğu ile mütemmim olan, Hint ticaret yolu başta olmak üzere tüm çıkarlarını kaybedeceği anlamına geliyordu.

Kazım Köprülü

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

 

Venezuela Sokakta: Başkan Maduro Sert Önlemler Almaya Devam Ediyor

Venezuela’da muhalefet yanlısı yüz binlerce kişi sokaklara döküldü. Yaşananları darbe olarak niteleyen Devlet Başkanı Venezuela Nicolas Maduro, 2008’de Chavez’in rejimi koruması için kurduğu Bolivarci milislerin 100 bin olan sayısını 500 bine çıkaracağını açıkladı.

Güney Amerika ülkesi Venezuela’da ülke genelinde gerginlik had safhada. Venezuela Yüksek Mahkemesi, iki hafta önce Kongrenin yetkilerinin elinden alınması yönünde karar almış, ardından ülke çapında hükümet karşıtı büyük gösteriler patlak vermişti. 6 kişinin hayatını kaybettiği protestolarda 17 kişi yaralanmıştı.

MUHALİF LİDERE SİYASİ YASAK

Yaşanan olayların ardından mahkeme, 1 Nisan’da kararını geri çektiğini açıklamıştı. Öte yandan muhalif lider Henrique Capriles’e 15 yıl devlet başkanlığı seçimlerine katılmama cezası verilmesi olayların büyümesine neden olmuştu.

Muhalefet lideri

DEVLET BAŞKANI ABD’Yİ SUÇLADI

Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, ülkesinde devam eden hükumet karşıtı gösterilerden Amerika Birleşik Devletleri’ni sorumlu tuttu. Washington’ı kendilerine karşı darbe hazırlığında olmakla suçlayan Maduro, muhalifler tarafından düzenlenecek dev eylem öncesi güvenlik güçlerinin görev başında olacağını söyledi.

MADURO: DARBE KALKIŞMASI İLAN EDİLDİ

Kabinesine mensup bakanlarla birlikte televizyonda canlı yayında konuşan Nicolas Maduro, “ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklama ile Venezuela’da bu akşam saat 9’u 10 gece darbe kalkışması ilan edildi” ifadelerini kullandı. Maduro ayrıca, Bolivar Devrimi milislerinin sayısının 100 binden 500 bine çıkarılmasına yönelik planı onayladığını açıkladı.

ONBİNLERCE GÖSTERİCİ SOKAKLARA ÇIKTI

Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu protesto eden muhalifler ülke çapında ‘Tüm protestoların anası’ olarak adlandırılan dev protesto gösterileri düzenledi. Binlerce gösterici sokaklarda güvenlik güçleriyle çatıştı. Olaylarda ölü ya da yaralı sayısına dair henüz bir bilgi gelmedi.

 

Dünyanın En Ünlü Firarisi Artık Aranmayacak

ABD’nin ardından Uganda da, Afrika’da faaliyet gösteren Hristiyan Tanrı’nın Direnişi Ordusu’nun lideri Joseph Kony için sürdürdüğü arama faaliyetlerine son verdi. Dünyanın en ünlü firarilerinden biri olan Joseph Kony, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin de arananlar listesinde ilk sırada bulunuyordu.

Uganda ordusu adına açıklama yapan sözcü Richard Karemire, Tanrı’nın Direniş Ordusu’nun etkisiz hale getirildiğini ve bu örgütle mücadele için Orta Afrika’da bulunan Uganda askerlerinin ülkeye döneceğini açıkladı.

Geçtiğimiz ay ABD de, Tanrı’nın Direniş Ordusu’nun 100’den az üyesi kaldığını açıklayarak bölgedeki askerlerini geri çekmişti. Böylece örgütün liderin Joseph Kony’i arama çalışmaları da fiili olarak sona erdi.

Kony, 2 milyon insanın göç etmesine neden olan ve 70 bine yakın çocuğu kaçırıp seks kölesi haline getirdi. Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından adam öldürme, seks köleliği, tecavüz, işkence ve çocuk askerliğinden aralarında olduğu çok sayıda savaş suçundan aranıyor.

Libya: Bölünmenin Eşiğindeki Ülkede Son Durum

42 yıllık Muammer Kaddafi iktidarının Arap Baharı ile devrilmesiyle, petol zengini Libya bir daha kendini toparlayamadı ve o 2011 yılından günümüze kadar süren çatışmalarda ülke bölünmenin eşiğine geldi. Peki, ülkede son durum ne?

20 Şubat 2017 Libya’da son durum haritası
  • Libya’yı 42 yıl yöneten Muammer Kaddafi’nin devrilmesinin ardından, ülkedeki silahlı gruplar, kendi aralarında meşruiyet mücadelesi veren 3 farklı yönetim etrafında yer alarak etkinliklerini sürdürüyor.
  • Libya’da silahlı güçlerin hemen hepsi, savunma bakanlığı, içişleri bakanlığı ve genelkurmay başkanlığı gibi resmi kurumlar çatısı altında devlete bağlı olarak faaliyet gösteriyor.
  • Siyasi olarak bir tarafa yakın olan silahlı bir güç, yeri geldiğinde diğer taraf ile aynı doğrultuda tavır ve eylem içinde bulunabiliyor.

‘3 Başlı Yönetim’

  1. Temsilciler Meclisi (Tobruk): General Halife Hafter, Tobruk merkezli yönetimin en büyük destekçisi.
  2. Milli Genel Kongre (Trablus): MGK’ya bağlı hükümetin başındaki Guveyl, 2012’de seçimle göreve gelen MGK tarafından atanmasından yola çıkarak meşruiyet iddiasında bulunuyor.
  3. Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) (Trablus): Meşruiyetini BM gözetimindeki Libya’lı taraflar arasında yapılan Suheryat anlaşmasından aldığını iddia ediyor. BM ve birçok uluslararası aktör tarafından tanınıyor.

UMH’yi Destekleyen Silahlı Güçler


Caydırıcı Güç: Trablus’ta etkin.

Trablus Devrimcileri Tugayı: Ana karargahı Trablus’un doğusunda yer alıyor.

Ebu Selim Tugayı: Trablus’ta faaliyet gösteriyordu, ancak son zamanlarda varlıkları geriledi.

Bunyan El-Mersus Operasyonu Güçleri: Sirte’nin DEAŞ’ten temizlenmesi için oluşturuldu.

Halbus Tugayı: Misrata merkezli gruba Beşir Abdullatif liderlik ediyor.

Mahcup Tugayı: Halbus Tugayı’ndan sonra Trablus’taki en etkin Misratalı grup.

3. Güçler: Libya’nın güneyindeki Şerara petrol kuyularını koruyor ve Sebhe kentinde etkin olarak faaliyet gösteriyor.

El Buni: Mitiga havaalanının bir bölümünü kontrol ediyor.

Canzur Süvarileri: Trablus’un batısındaki Canzur bölgesinde etkin.

Tobruk’taki Yönetimi Destekleyen Güçler


Lİbya Silahlı Güçleri: Liderliğini Halife Hafter yapıyor, Libya’nın önceki rejiminden bazı subaylar ve askerlerde bulunuyor.

Ceyş El-Kabail: Trablus’un batısındaki Verşafene bölgesinde etkin.

Zintan Tugayları: Kaddafi’ye karşı savaşan Cebel Garbi bölgesinden gelen aşiretlerden oluşuyor.

Verşafene Güçleri: Verşafene bölgesinde etkin.

UMH’yi Destekleyen Hafter Karşıtı Güçler (MGK’ya Yakın)


Haras El-Vatani: Trablus’ta faaliyet gösteriyor.

Marsa Tugayı: Trablus Uluslarası Havalaanı’nı kontrol ediyor.

İhsan Tugayı: Liderliğini Tarık Durman yapıyor.

Tarafsız Konuma Yakın Hafter Karşıtı Güçler


Bingazi Savunma Seriyyeleri: TM’ye bağlı güçler tarafından kuşatılan Bingazi Devrimcileri Şura Konseyi unsurlarını kurtarmak için 2 Haziran 2016’da kuruldu.

Ömer Muhtar Tugayı: Devrimin bütün kazanımlarını korumak için hareket ediyor.

Bingazi Devrimcileri Şura Konseyi: Halife Hafter’e karşı savaşıyor.

Derne Devrimcileri Şura Konseyi: Derne devrimcilerinden oluşuyor.

 

İran’da Karmaşık Siyasi Sistem ve 3 Önemli Cumhurbaşkanı Adayı

İran’ın karışık siyasi sistemini ve 19 Mayıs’taki cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılan en önemli üç lideri sizler için derledik.

19 Mayıs’taki Cumhrubaşkanlığı seçimlerinin 3 önemli adayı

Hasan Ruhani

Şuan da İran Cumhur Başkanı olan Ruhani, reformistler ve ılımlı muhafazakarlar tarafından destekliyor. Ruhani döneminde yaklaşık %10 daralan İran ekonomisi, önceki dönemlerde halka verilen kişi başına yardım paralarıın kesilmesine yol açtı.

Seçimleri kazanmasına kesin gözüyle bakılan Ruhani’nin seçim vaatleri arasındaki ekonomik sorunların çözümü konusunda beklenen ilerlemeyi kaydedememesi nedeniyle oylarında azalma olacağı düşünülüyor.

Mahmud Ahmedinejad

Dini lider Ali Hamaney’in “aday olmaması” yönündeki tavsiyesini dinlememesi ülkede tepkilere yol açtı. Ahmedinejad aday olabileceğini açıklamasının ardından Hamaney olaya müdahil olmuş, Ahmedinejad ise Hamaney’i dinleyerek adaylıktan vazgeçtiğini açıklamıştı. Daha sonra eski İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, Cuhmrubaşkanlığı döneminin birinci Başkan Yardımcısı Hamid Bakayi’ye destek verdiğini, ardından ise sürpriz bir şekilde “kendi adaylığını” açıkladı.

İbrahim Reisi (Muhafazakarların adayı)

Muhafazakar kanadın etkin siyasi aktörlerinden biri olarak tanınan ve Meşhed’deki İmam Rıza Külliyesi ve türbeye vakfedilen malları yöneten Reisi, İran’daki en güçlü vakfın başkanlığını yapıyor.

56 yaşındaki Reisi, Humeyni’nin talimatıyla 1988’de hapisteki rejim muhaliflerinin idam kararını vermek üzere oluşturulan 4 kişilik komitede yer almıştı. İran Genel Denetleme Kurumu Başkanlığı ve İran Yargı Organı Başkan Yardımcılığı da yapan Reisi, 2014-2016 arasında İran Başsavcılığı görevini üstlendi. Ruhani’ye karşı en iddialı aday olarak gösterilen Reisi’yi dini lider Hamaney’in de dolaylı desteklediği iddia ediliyor.

*** Kesin adayların isimleri Anayasayı Koruyucular Konseyi’nin onaylamasından sonra 26 Nisan’da duyurulacak.

İran’da seçim sistemi

Karmaşık yapıdaki İran siyasi sitemi iki ayrı başlık altında toplanabilir: Halkoyuyla seçilenler ve atamayla göreve gelenler.

Halkoyuyla seçilenler: Cumhurbaşkanlığı, kabine, meclis, danışma meclisi ve koruyucular konseyi.

Atamayla göreve gelenler: Dini lider, silahlı kuvvetler, yargı, yüksek adalet konseyi.

Cumhrubaşkanı’nın görevleri ve hiyerarşideki yeri

Cumhurbaşkanı, meclis ve danışma meclisi doğrudan halkın oyuyla göreve geliyor. Ancak bu yetkililerin her hareketi atanmışlardan oluşan kurum ve organların denetim ve nezaretinde.

Cumhurbaşkanı 4 yıl süreyle görev yapmak üzere seçiliyor ve en fazla iki dönem görev yapabiliyor. Anayasa, Cumhurbaşkanı’nı ülkenin en üst düzey ikinci yetkilisi olarak tanımlıyor.

Cumhurbaşkanı’nın yetkileri din adamları ve muhafazakârlarca ve hepsinden önemlisi de dini liderin yetkileri ve otoritesi ile sınırlanıyor.

Kabine ya da bakanlar kurulu üyeleri cumhurbaşkanınca seçiliyor, meclis tarafından onaylanıyor. Meclisin 290 üyesi her dört yılda bir yapılan seçimlerle belirleniyor.

Korucular Meclisi ve Dini lideri atayan Uzmanlar Meclisi

Danışma Meclisi’nin(Uzmanlar Meclisi) görevi, dini lider seçmek, icraatını takip ve görevlerini yerine getiremediğine hükmedilirse görevden almak. Danışma Meclisi yılda iki kez toplanıyor.


Akbar Hashemi Rafsanjani, head of Iran’s Assembly of Experts, gives the opening speech during the Assembly of Experts’ biannual meeting in Tehran September 14, 2010. REUTERS/Caren Firouz (IRAN – Tags: POLITICS RELIGION IMAGES OF THE DAY) – RTR2IB5K

On iki üyeli Koruyucular Konseyi, İran’daki en etkili yönetim organı ve hâli hazırda muhafazakârlar denetiminde. Koruyucular Meclisi, dini lidere danışma hizmeti sunan bir organ olarak faaliyet göstermekle birlikte, meclis ile arasından herhangi bir anlaşmazlık yaşanırsa son sözü söyleyebiliyor. Koruyucular Konseyi üyelerini ise Meclis belirliyor.

Dini lider siyasetin en tepesinde

Atamayla göreve gelen dini liderin rolü anayasada Ayetullah Humeyni’nin görüşleri doğrultusunda tanımlanıyor. Humeyni, dini lideri siyasi güç şemasının en tepesine yerleştiriyor.

* Dini lider silahlı kuvvetlerin denetimi ve güvenlik, savunma ve başlıca dış politika alanlarında karar alabiliyor.

* Dini lider, Danışma Meclisi tarafından ve ömür boyu görev yapmak üzere seçiliyor.

* İran Silahlı Kuvvetleri komutanlarını dini lider atıyor.

** Silahlı kuvvetler Devrim Muhafızları ile düzenli ordudan oluşuyor. Bu iki kanat ortak bir genel komuta altında birleştiriliyor. Ordunun ve devrim muhafızlarının tüm önde gelen komutanları dini lider tarafından atanıyor ve sadece ona karşı sorumlu oluyor.

https://stratejikortak.com/2017/04/ahmedinejad-ve-iran-secimleri.html


Kaynak: 

http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/02/160225_bes_soruda_iran_secimleri

http://www.aljazeera.com.tr/interaktif/iranin-karmasik-siyasi-sistemi

www.stratejikortak.com

Anadolu Ajansı 

Ahmedinejad ve İran Seçimleri

İran seçimlerinde son viraja girildi. Aday adayları artık belli olmaya başladı. Seçimin favorisi 2013 yılında oyların yüzde 50’sinde fazlasını alan mevcut cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’dir. Fakat Hasan Ruhani ile dini lider Hamaney’in yıldızı bir türlü barışmadı. Birçok konuda ters düştüler.

Bununla birlikte Hasan Ruhani’nin iktidara geldiği dönemde, İran nükleer zenginleştirme yüzünden Batı ile arasında problemler bulunuyordu. Batı İran’a ambargo uyguluyordu. Bu yüzden İran ekonomisinde daralmalar meydana gelmişti.

Hasan Ruhani ve Ahmedinejad

Ruhani iktidara gelir gelmez bu meseleyi çözmek için kolları sıvadı. Batılı devletlerle yaptığı 5+1 Nükleer Antlaşma karşılığında uygulanan ambargoyu kaldırıldı. Böylece İran ekonomisi bu darboğazdan kurtuldu. Ayrıca Ruhani dönemiyle birlikte İran’da refah seviyesi arttı ve özgürlük seviyesi genişledi. Bölgesel konularda İran’ın söz hakkı arttı. Bu olaylar cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Ruhani’nin elini güçlendirerek favori olmasını sağladı.

Öte yandan Şubat 2016’da yapılan seçimler sonucunda geleneksel muhafazakarların aldığı ağır mağlubiyet ülkede reformist kesimin gittikçe güç kazandığının birer göstergesidir. Bu bağlamda düşünüldüğünde gelenekse muhafazakar kesimin Ruhani’nin karşısına birleştirici bütünleyici ve karizmatik bir lider çıkarmayı zaruri hale getirdi.

Ortadaki İran Dini Lideri Ali Hamaney – Sağdaki Ahmed Hatemi

Bununla birlikte 2017 yılı reformist kanat içinde kara geçti. Mehdi Kerrubi, Muhammed Hatemi, Hüseyin Musavi’nin ev hapsinde olması, reformist kanadın en kuvvetli isimlerinden olan Rafsancani’nin ölmesi reformist kanat açısında güç kaybına yol açtı. Bu durum karşısında reformist kanattan Hamaney’e milli barış önerisi geldi. Fakat Hamaney milli bir küskünlüğün olmadığını, bu yüzden milli barış diye bir şeyinde olmayacağını dile getirdi.

Bununla birlikte seçim yaklaşırken herkes Ruhani’nin karşısına çıkarılacak adayı merak ediyordu. Geleneksel muhafazakar kesim İmam Rıza Külliyesi Vakfı Başkanı İbrahim Reisi’yi aday gösterdi. İbrahim Reisi gerçekten karizmatik bir liderdi ve geçmişi temiz iyi bir kanun adamı ve savcıydı. Bununla birlikte Reisi Hamaney’in yerine dini liderlik içinde adı geçen isimlerden birisiydi. Tek sıkıntı siyasi tecrübesinin bulunmamasıydı.

İbrahim Reisî

Öte yandan ABD seçimlerini kazanan Cumhuriyetçi aday Trump’ın ilk işi İran’a karşı tehditler savurmak oldu. Bu durum İran tarafında endişelerle karşılandı. Bununla birlikte Ahmedi Nejat döneminde sert politikalar yürüten İran, Ruhani ile politikasını yumuşatmıştı. ABD’nin politikasını tekrar sertleştirmesi üzerine İran’ın da sert politika izlemesi gerekmekteydi. Bu bağlamda Ruhani’nin bunu yapabileceği şüpheliydi.

Ayrıca seçim döneminde tüm gözler eski cumhurbaşkanı Ahmedi Nejat’a çevrilmişti. Hamaney’in adaylığına sıcak bakmadığı Ahmedi Nejat’ın Hamid Bekai’yi destekleyeceği düşünülürken aday olduğunu açıklaması kamuoyunda şaşkınlık yarattı. Bu süreçten sonra İran iç politikasını zor günler beklemekteydi.

Ahmedinejad ve Hamid Bekai

Bununla birlikte Anayasa Koruma Konseyi tarafından adaylığı veto edilme ihtimali olan Ahmedi Nejad’ın bundan sonra nasıl bir seçim stratejisi üreteceği merak edilen bir meseldir. Seçim sürecinde İran’da 2009’da olduğu gibi yeni bir kutuplaşma söz konusu olabilir. Ayrıca ABD’nin İran’a karşı ürettiği tehditkar tavırlar Ahmedi Nejad’ın oy potansiyelini artırabilir. Zira Ahmedi Nejad Hamaney’in adaylık konusundaki tavsiyesi öncesinde Obama’ya mektuplar yazarak tehditkarı tavırlar sergilediği düşünülürse, ABD’ye karşı olan tavrı değişmeyecektir.

Öte yanan Reisi’nin seçimi kaybetmesi, gelecekte belki dini liderliği kaybetmesi anlamına da gelebilir. Bununla birlikte dini lider, tavsiyesine uymayan Ahmedi Nejad’ı veto edebilir ve seçim Ruhani-Reisi arasında geçirebilir. Ayrıca Ahmedi Nejad’ın adaylığı onaylanılabilir ve Ruhani kanadının oylarının bölünmesi hesaplanabilir. Fakat bu sistem ters tepip Reisi’nin de oylarını bölünebilir. Bununla birlikte siyasi tecrübesi olamaya ve gelecekte dini liderlik konusunda ismi geçen Reisi hiç riske atılmayarak adaylığı veto edilebilir ya da adaylıktan çekilebilir. Bunların hepsi İran iç politikası açısından sıkıntılı bir durumdur. Ahmedi Nejad’ın aday olması bütün İran kamuoyunun hesaplarını bozmuştur. Önümüzdeki günlerde neler olacağını hep birlikte göreceğiz..

 

Kuzey Kore’nin Sahte Füzeleri

Kuzey Kore ordusu ABD ile askeri gerginliğin gölgesinde askeri geçit töreni düzenledi. Ancak törende görücüye çıkarılan füzeye ait görüntüler “sahte füze mi sergilendi” sorusunu gündeme getirdi.

Kuzey Kore-Güney Kore

Kuzey Kore’nin başkenti Pyonyang’da ülkenin kurucu lideri Kim Il Sung’un doğum günü kutlandı. Dev törende Kuzey Kore, uzun menzilli füzelerini sergiledi.


 

ABD’ye gözdağı olarak nitelendirilen askeri geçit ile ilgili çok konuşulacak iddiaya göre, bu törende sergilenen füzelerden bazıları sahte.


BBC muhabirinin törendeki gelişmeleri aktardığı görüntüler pek çok kişiyi harekete geçirdi.


Zira söz konusu görselde askeri geçit töreninde sergilenen bir füzenin şeklindeki hata gözlerden kaçamadı.


Kısa sürede sosyal medyanın en çok konuşulan konularından biri olan ucu yukarıya bakan roketin sahte olabileceği iddiası dış basında da geniş yer buldu.


“Ölümsüz lider” olarak tanımlanan Kim il Sung’un doğum günü Kuzey Kore’de her yıl büyük bir coşkuyla kutlanıyor.


Bu yılki tören ABD ile artan tansiyon nedeniyle basının yoğun ilgisini çekti.


Kuzey Kore’nin nükleer silah geliştirmesene engel olmak için adım atan ABD, geçtiğimiz hafta bölgeye savaş gemilerini yollamıştı.


Kuzey Kore yönetimi ise ABD’nin bu adımına sert tepki göstermiş ve Kuzey Kore’nin “güçlü silahlarla” kendini savunacağını duyurmuştu.


Kuzey Kore’nin bu açıklamasına kişisel Twitter hesabından yaptığı açıklama ile cevap veren Trump, “Kuzey Kore bela arıyor. Eğer Çin bize yardım etmek isterse bu harika olur, aksi halde sorunu tek başımıza çözeriz” ifadeleriyle Çin ve Kuzey Kore’ye mesaj göndermişti.


İki ülke arasındaki gerginlik ile ilgili en son açıklama ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’ten geldi.


 

Pence, Asya turu kapsamında Güney Kore ile Kuzey’i birbirinden ayıran Askerden Arındırılmış Bölge’yi (DMZ) ziyaret etti.


Mike, gazetecilere yaptığı açıklamada, Kuzey Kore rejiminin nükleer silahları ve balistik füzeleri bırakmaya yanaşmadığına işaret ederek “ABD’nin stratejik sabır dönemi sona ermiştir.” dedi.


‘Dördüncü Sanayi Devrimini Kaçırmayalım’

1763’de James Watt, İskoçya’da buharla çalışan makineyi yaparak ilk saçınayi devrimini başlatıyordu. Birinci sanayi devrimi, 18. yüzyılın ikinci ve 19. yüzyılın ilk yarısında yeni buluşların üretime olan etkisi ve buhar gücüyle çalışan makinelerin makineleşmiş endüstriyi doğurması, bu gelişmelerin de Avrupa’daki sermaye birikimini arttırmasını kapsayan genel süreçtir.

Bu devrimle birlikte artık küçük atölyelerin yerini büyük fabrikalar oluşturacak, hatta fabrika sahiplerinden oluşan yeni bir toplumsal sınıf ortaya çıkacaktı. Bununla birlikte endüstrileşmenin hızlanmasıyla kırsal kesimden şehirlere inanılmaz bir göç akını meydana gelecek ve böylece kültürel yozlaşmalarda şehir hayatıyla birlikte artacaktı. Ayrıca fakir işçi sınıfının yoğun biçimde sıkışık alanlarda yaşamasına paralel olarak gelişen barınma sorunu, küçük odalarla dolu binaları meydana getirecek ve bu apartman kültürünü doğuracaktı.

İlk buharlı makine

İngiltere’den başlayan bu süreç daha sonra diğer batı ve orta Avrupa ülkelerine ulaşacak daha sonra ABD ve Japonya’ya yayılacaktı. Bu ülkeler bunu ilk yakalayanlar olarak uluslararası arenadaki rakiplerine karşı inanılmaz bir üstünlük elde ediyordu ve uçurum giderek artıyordu. Ayrıca hammadde ihtiyacı ve kapitalizmin açgözlülüğünün getirdiği daha fazla kar elde etme dürtüsünün bir sonucu olarak 1870 ve 1914 yılları arasında Afrika talanı meydana gelecekti.

İkinci sanayi devrimi ise ABD’de Henry Ford’un üretim bandı tasarımı ve elektriğin seri üretimde kullanılmaya başlanması ile başlar. Bu sürece çelik üretim yöntemlerinin geliştirilmesi, elektrik, içten patlamalı motorlar, Atlantik-ötesi telgraf, radyo vs. gibi buluşların ortaya çıkması da eklenebiliyor. Bu dönem Afrika talanına denk gelen bir dönem.

Henry Ford’un bant sistemi sayesinde, artık seri üretim gerçekleşiyor ve bu sisteme entegre olanlar, olmayanlarla arasındaki üretim farkını iyice açıyordu. Artık işçiler tek tek ürünü hazırlamak yerine bir bant üzerinde hareket eden ürüne çeşitli materyalleri monte ederek işi ve üretimi hızlandırıyordu. Bu dönem yaşananlar ülkeler arası uçurumu daha da arttırıyordu ne yazık ki!

Henry Ford ve ilk otomobilleri

Ayrıca ikinci sanayi devriminde en hızlı atak yapan ülkelerden olan Almanya(o zamanki adıyla Prusya) ve Japonya kısa sürede dünya çapında aktörler haline gelecek ve 1945 yılına kadar her iki dünya savaşı da dahil olmak üzere birlikte dünyayı inleteceklerdir.

Üçüncü sanayi devrimi ise 1970’lerde üretimde mekanik ve elektronik teknolojilerin yerini, dijital teknolojiye bırakmasına sebep olan programlanabilir makinelerin kullanılmasıyla başladı. Bu esnada hızlı bir şekilde kol gücüne olan talepte düşüyordu. Zaten bu devrimle beraber dünya genelinde işsizlik patlaması başlayacak ve bugün dahi devam eden bir bunalımla işsizlik bir türlü tek haneli oranlara gerilemeyecektir.

Üçüncü sanayi devriminin her ne kadar işsizliği sıçratan bir yönü olsa da, kaynakları yetersiz ve bu konuda dışa bağımlı pek çok ülkenin derdine deva olmuştur. Çünkü bu ülkeler dijitalleşmeyle beraber artık kaynaklara bağımlılıktan kurtulacak ve böylece hem kendi cari açıklarını dengelemenin hem de dünya genelinde doğanın daha az tahrip edilmesi için bir yöntem geliştirmiş olacaklardır. Bunun en büyük getirisini petrol krizinin (1973) etkilerinin çabuk atlatılmasıyla da görmek mümkün.

Bu devrimleri devrim yapan şey, üretim artışında oransal olarak inanılmaz bir sıçrama meydana getirmesi. Bütün sanayi devrimlerinde bu sıçramayı sağlayanda devrimin başlangıcında gerçekleşen icat ve buluşlardı.

Günümüz dünyası ise başlamak üzere olan dördüncü sanayi devrimini konuşuyor. Amacı Bilişim Teknolojileri ile Endüstriyi bir araya getirmek. Bunun iki temel bileşeni var.

Biri Yeni Nesil Yazılım ve Donanım, yani bugünün klâsik donanımlarından farklı olarak düşük maliyetli, az yer kaplayan, az enerji harcayan, az ısı üreten, ancak bir o kadar da yüksek güvenilirlikte çalışan donanımlar ve bu donanımları çalıştıracak işletim ve yazılım sistemlerinin kaynak ve bellek kullanımı açısından tutumlu olması hedefidir.

İkinci ve bana göre en can alıcı bileşeni ise Cihaz Tabanlı İnternet, yeryüzündeki tüm cihazların birbiriyle bilgi ve veri alışverişi için kullanıldığı, her türlü araç gerece entegre edilmiş, sensör ve işleticilerle donatılmış, İnternet bağlantılı akıllı elektronik sistem. Yani Siber-Fiziksel Sistemler. Üretim sürecinde fabrikalardaki makinelerde siber-fiziksel sistemlerin kullanılması demek insanlardan neredeyse bağımsız olarak kendi kendilerini koordine ve optimize ederek üretim yapabilecek ‘akıllı fabrikalar’ demektir. Bu devrimle beraber üretim süresi, maliyetler, üretim için ihtiyaç duyulan enerji miktarı ve insan gücü azalacak, üretim miktarı ve kalitesi artacak.

Benim siber-fiziksel sistemler için can alıcı dememin sebebi şu ki; internet hayatımıza ne kadar girerse o kadar yaşamımız kolaylaşıyor. Fakat bir şey kolaylaştıkça daha az insana ihtiyaç duyuyor ve bu durum işsizliğin artışına sebep oluyor. En basitinden bir örnek verirsek, dünya genelinde gazete tirajları hep düşüşte ve halen pek çok kurum iflas ediyor, kapanıyor. İnsanlar internetten kolayca habere ulaşabiliyorken neden markete kadar gidipte gazeteye para versin ki zaten. Veyahut internetten alışveriş yapıp sipariş verirken, büyük mağazalardaki patronlar neden satış elemanlarına maaş ödesin ki? Veyahut ATM’lerden banka işlemlerimizi yapıyorken, bankalar neden çalışanlarına para versin? Zaten şuan bütün bankalar müşterilerini ATM’lerden işlem yapmaya teşvik etmiyor mu?

Şuan ki 3 boyutlu yazıcıların daha da geliştirildiğini ve bu teknolojinin binalar yapmak için kullanıldığını bir düşünsenize. Bu yöntemi ilk kullanacak inşaat şirketleri diğer rakiplerini yıkıp geçmez mi? Üstelik inşaat işçiliği literatürden kalkmaz mı? Bence kalkar ve insanlar en büyük iş kaynaklarından birini daha kaybetmiş olur.

Siber dünyanın hizmet sektöründen sanayi ve tarım sektörüne sıçrama yaptığı zaman dünyanın hali ne olur? Hele birde bu gelişmeler yaşanırken dünya nüfusunun git gide artıyor oluşu tam bir facia. Bu sıçrama bence büyük buhran sırasında dünya genelindeki işsizlik oranlarını(%25) bile özletir hale getirir günümüz ülkelerini.

Her sanayi devrimi, ülkeler arasında muazzam farklılıkların oluşmasına sebep oldu. Bu değişimlere ayak uyduramayan pek çok ülke tarih sahnesinden silindi. Örneğin, Doğu Avrupa ülkeleri dijitalleşmeyi gerçekleştiremediklerinden batı Avrupa ülkelerine karşı üretim ve refah olarak zayıf kaldılar ve halklarına komünizmin daha iyi olduğunu anlatmakta zorlandılar. Sonrada pek çoğu düştü ve parçalandı. Herkes sorunun kaynağını komünizmde gördü ama sorun aslında teknik geri kalmışlıktaydı. Aynı şekilde 19. ve 20. yüzyıllarda sanayi devrimini tamamlamış ülkeler tamamlamamış ülkeleri çok daha kolay bastırıp sömürebildiler. İkinci devrim sırasında devrim ülkelerinin dünya genelindeki talanına kim karşı koyabildi ki?

Ufacık Hollanda’nın binlerce mil uzaklıktaki koskoca Endonezya’yı neredeyse 300’dan fazla yönetmesini, ufacık Belçika’nın Afrika’nın derinliklerindeki koskoca Kongo havzasında terör estirebilmesini, Almanya’nın 40 yılda İngiltere’ye kafa tutar hale gelmesini, Japonya’nın tüm uzakdoğu’nun en güçlü ülkesi haline gelmesini ve bütün Amerika kıtası ülkeleri arasında sadece ABD’nin dünya üzerinde söz sahibi olmasını sağlayan gücün kaynağı işte bu sanayi devrimleridir.

Biz Türkiye olarak bütün bu sıçramaları hep geriden takip ettik ve sonuçları çok acı oldu. Maalesef ülke olarak üçüncü sanayi devriminin temel bileşeni olan dijitalleşme endeksimizi bile şuan tamamlamış durumda değiliz. İşin daha da kötüsü ülkece ekonomik açıdan övündüğümüz şeyler inşaatla ilgili mevzular. İnşa etmek, monte etmek veya paketlemek üzerine kurulu bir iş yaratma modeli teknoloji karşısında bizi nereye kadar götürebilir ki? Bunlar günü kurtaracak adımlar, yarınlara yönelik değil.

Bizimkisi şuna benziyor, bir sürü okul inşa ediyorsun ama eğitim sistemin kötü veya bir sürü hastane inşa ediyorsun ama sağlık personeli yetersiz veya bir sürü iş merkezi kuruyorsun ama çoğu ofis boş kalıyor veya bir sürü otel inşa ediyorsun ama turistler gelmiyor. Bizimkisi de işte buna benziyor. Nasıl bir yerden tanıdık geldi mi?

Büyük ihtimal dördüncü devrimi gerçekleştiren ülkelerin şirketleri kendi ülkesi dışındaki coğrafyalara daha az veya sıfır bağımlı olacak ve böylece şirketler kurulduğu ülkenin dışına gitmeye ihtiyaç hissetmeyecek. Bu durum marka üretememiş ve büyük oranda dışarıdan gelen firmaların yatırımları sayesinde vatandaşları iş bulan ülkeleri bunalıma sürükleyebilir. Çin, Vietnam, Filipinler, Endonezya, Pakistan, Hindistan ve Bangladeş gibi kalabalık ve yoğun nüfuslu ülkeler şuan bu durumdalar. Bu ülkelerden Çin ve Hindistan gibileri ise bu bağımlılığa alternatif olarak kendi sistem ve altyapılarını “ne olur ne olmaz” diyerek oluşturmaya çalışıyorlar.

Durum çok ciddi ve çok az zamanımız kalmış olabilir. Acilen ülke olarak üçüncü sanayi devrimini tamamlamalı ve dördüncü devrimin öncülerinden olmalıyız. Aksi takdirde her devrimden sonra olduğu gibi ülkeler arasındaki fark açılırken, biz fark atan değil geride kalan taraf oluruz. Açıkçası bu durumu ben çok dert ettim ve bu konuda derin bir endişe içerisindeyim.

“Ne en güçlü olan tür hayatta kalır, ne de en zeki olan… Değişime en çok adapte olabilendir hayatta kalan.” Charles Robert Darwin

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Bin Ladin’i Öldüren Özel Kuvvetler Kuzey Kore Lideri İçin Devrede

Güney Koreli kaynaklar El Kaide lideri Usame Bin Ladin‘i 2011’de Pakistan’da öldüren ABD Donanması Özel Kuvvetleri DEVGRU’nun ya da eski adıyla ‘SEAL Team 6’in Güney Kore’de yapılacak ortak tatbikata katılması için ülkeye geldiğini iddia etti. İddiaya göre grup Kuzey Kore liderini ortadan kaldırmanın provasını yapacak.

Kuzey Kore’nin konumu

Kuzey Kore’nin son balistik füze denemeleri ve nükleer programındaki gelişmeler ile ABD’nin bölgeye donanma gücünü göndermesi sonrası iki ülke arasında yaşanan tehlikeli gerilimi daha da yükseltebilecek bir iddia ortaya atıldı.

 ABD Donanması Özel Operasyonlar Geliştirme Grubu (DEVGRU) ya da eski ve daha çok bilinen adıyla ‘SEAL Team 6’in Güney Kore ve ABD arasında yapılacak askeri tatbikata katılmak için bu ülkeye konuşlandırıldığı öne sürüldü.

Güney Kore’nin Yonhap haber ajansına konuşan Güney Kore Savunma Bakanlığı’ndan adını açıklamayan bir kaynak, “Daha fazla sayıda ve daha çeşitli olarak ABD Özel Operayon güçleri bu sene yapılan ‘Foal Eagle’ ve ‘Key Resolve’ tatbikatlarında yer alacak. Ve Kuzey Kore’ye sızma, Kuzey Kore ordusunun başını ve ülkenin kritik askeri tesislerini yok etme görevlerinin alıştırmalarını yapacaklar” dedi.

Bu açıklama Kuzey Kore ordusunun başı ve ülkenin lideri Kim Jong-un’u ‘ortadan kaldırmanın provası’ olarak yorumlandı.

SEAL Team 6, 2011’de El Kaide lideri Usame Bin Ladin’i Pakistan’da öldüren grup olarak biliniyor.

Japan Times’a göre bugün Güney Kore’ye varan ABD’nin uçak gemisi USS Carl Vinson’da ABD’nin terörizmle mücadeledeki elit askerlerden olaşan gücü Delta Force da (Delta Gücü) bulunuyor.

Seal Team 6’in ilk kez ABD-Güney Kore arasında yapılan yıllık askeri tatbikatlarına katıldığı da iddialar arasında.

GELİŞME, TRUMP’IN ‘KUZEY KORE BELASINI ARIYOR’ AÇIKLAMASININ ARDINDAN GELDİ

Trump dün Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile yaptığı görüşmenin ardından Twitter hesabından yaptığı açıklamada “Kuzey Kore belasını arıyor. Çin yardım etmeye karar verirse harika olur. Yardım etmezse biz bu sorunu onlarsız çözeriz. A.B.D.” ifadelerini kullanmıştı.

Fransa’nın En Uzun Seçimi

Avrupa ve dünyadaki seçim atmosferi sürmeye devam ediyor. Birleşik Krallık’ın geçtiğimiz haziran ayında BREIX Referandumu ile AB’den çıkmasıyla başlayan süreç, ABD’de Trump’ın başkan seçilmesiyle devam etmişti. 2017’de ise Hollanda, Fransa, Almanya ve Türkiye’deki seçimler merakla beklenenler arasında. Hollanda’daki seçimler tamamlandı ve AB kısmı zafere ulaştı. Aşırı sağcı Özgürlük Partisi ikinci sırada kaldı. Bu ay ise, Türkiye’de çok önemli bir referandum, Fransa’da da ay sonunda Cumhurbaşkanlığı seçimi var.

Fransa ve Toprakları

Fransa’daki seçimlerin Avrupa için anlamı büyük. Birleşik Krallık’ın birlikten ayrılmasından sonra sorunları çözmekte daha da zorlanan AB, İtalya’daki referandum ve Hollanda’daki seçim sonuçlarıyla geçici bir rahatlama yaşamıştı. Ancak birliğin en önemli üyelerinden biri olan Fransa’daki seçimlerin AB için önemi çok daha büyük.

Marine Le Pen

Her şeyden önemlisi, Fransa’da bir Le Pen ya da kendi deyimiyle ”Marine” rüzgarı hakim. Özellikle 2014’te Avrupa Parlamentosu için yapılan seçimlerde, %24.9 ile birinci çıkan Ulusal Cephe, Fransa’nın 74 koltuk ile temsil edildiği parlamentoya 24 vekil göndermeyi başarmıştı. Ertesi yıl yapılan seçimlerde ise, totalde en fazla oyu alan parti olmalarına karşın, sadece 35 bin oyu olan küçük bir parti ile ittifak kurabildikleri için, hiçbir bölgede çoğunluğu elde edemediler.

Gözünü 2017’deki seçimlere diken Le Pen, partisinin oylarını %30’lara kadar yaklaştırmış olmasına karşın, siyasi arenadaki yalnızlığı sebebiyle, arzuladığı başarıya ulaşamıyor. Partinin kurucusu olan babasının da partiden uzaklaştırılması ve babasıyla yaşadığı görüş ayrılıkları sonrası partinin yönetimini devrelan Le Pen, soyadıyla değil Marine ismi ile anılmayı tercih ediyor.

Marine Le Pen’in Avrupa’yı ve dünyayı endişeye sürükleyen politikaları bulunuyor. Le Pen’in yapmayı taahhüt ettiği en büyük icraatı, ülkesini AB’den çıkarmak. Ancak Fransa’daki AB karşıtlığının %60’ın biraz üzerinde seyrettiğini göz önüne alırsak, bu da mümkün değil gibi durmuyor. Le Pen’in, ülkesini dışarıya kapalı bir ekonomi sistemiyle yönetme fikri de en çok tartışılan konulardan. Ayrıca Le Pen’in Trump’a bakış açısı kötü değil ve de Rusya lideri Putin ile geçtiğimiz günlerde yaptıkları görüşme, ikilinin pek çok konuda görüş birliği sağladığını gösteriyor. BBC’nin geçtiğimiz günlerde gündeme getirdiği Le Pen’in finansmanının da Rusya olduğu iddiaları, şu sıralar gündemdeki yerini koruyor. Fransız bankalarının, ırkçı ve anti-semitik politikalarından dolayı borç vermeyi reddettiği Le Pen’e, gereken desteği Rusya sağlıyor. Aynı iddiaya göre, geçen hafta Ulusal Cephe’nin Rus borcu için başvurduğunun ortaya çıktığı söyleniyor.

Marine Le Pen’in anketlerdeki durumu ise, ikinci tura birinci çıkma ihtimalinin yüksek olduğunu gösteriyor. Ancak Le Pen’in, televizyondaki tartışmalarda oy oranını artıracak bir performans sergilemediği anlaşılıyor. Öyle ki, Boyun Eğmeyen Fransa’nın adayı Jean Luc Mélenchon, Le Pen’le yaşadığı tartışmadan sonra, oylarını %3 artırmayı başardı.

Jean Luc Mélenchon

Fransa’da parçalanan solun adaylarından biri olan Mélenchon, son günlerde oy oranını artırmayı başaran adaylardan. Ciddi sıkıntılar yaşan Fransa soluna bir umut olan Mélenchon, ABD karşıtı olmasıyla biliniyor. Mélenchon’un Fransa’da yaşayan milyonlarca göçmenin halinden anlayacak biri olduğu da sıkça söyleniyor. Bu söylemde, Mélenchon’un Fas’ın Tanca şehrinden göçmüş bir Fransız ailenin çocuğu olması oldukça etkili.

Mélenchon’un büyük değişimler vadettiği Fransa’ya, pek çok sorununda çözüm üretmeyi hedefliyor. Altıncı Cumhuriyet’i kurma isteğini açıklayan, Fransa Anayasası’nın değişmesi gerektiğini söyleyen ve parlamenter sistemi savunan Mélenchon, bu konuda umutlu. Öte yandan dünyanın en büyük nükleer enerji kullanıcısı olarak bilinen Fransa’yı çevre dostu yapmak istiyor. Yenilenebilir enerji ve bilhassa denizlerin kullanımına önem verilmesini istiyor.

Mélenchon’un önemli bir hedefi de, AB’yi Almanya’nın etkisinden kurtarmak. Gerekirse Almanya’ya karşı bir blok oluşturmayı bile düşünüyor. Mélenchon ayrıca, NATO’dan da çıkmayı hedefliyor.

Mélenchon’un en büyük eksiği, solun istediklerini vaat edememe sorunu olarak gösteriliyor. Ortak Gelecek adlı 127 sayfalık seçim bildirgesinde, zenginliğin paylaşılmasına vurgu yapan aday, zenginliğin tanımını yapmakta zorlanıyor. Gelir eşitsizliğine yönelik çözümleri yeterli bulunmuyor sol kesim tarafından. Mélenchon’un en büyük artısı, laiklik duruşu gibi duruyor.

Mélenchon’un oyları ise, son anketlerde %18 oy oranına ulaşmış durumda. İkinci tura kalması şu an için zor olsa da, her gün yeni bir iddianın ortaya atıldığı Fransa’da, Mélenchon’un ikinci tura kalması sürpriz değil.

Emmanuel Macron

Cumhurbaşkanlığı yarışının partisi tek adayı konumunda bulunan Macron, genç ve popüler bir isim. 2014-2016 yılları arasında Ekonomi Bakanı olarak görev yaptı. Sosyalist Parti geleneğinden gelmesine karşın, sağ kesmin de oylarını alabilecek bir potansiyele sahip olan Macron, yarışın en iddialı adaylarından biri.

Geçtiğimiz yıl görevinden istifa ettikten sonra En Marche ! (Yürüyoruz) Hareketi’ni kurdu. Sol görüşe yakın olmasına karşın liberal ekonomiye sıcak bakıyor ve Avrupa Birliği yanlısı olarak dikkat çekiyor. Televizyondaki tartışmalarda gösterdiği performansıyla da oylarını artırmayı başarıyor.

Macron, seçim sürecindeki skandallardan birine muhattap olmak zorunda kaldı. O da, Macron’un Mathieu Gallet isimli bir şahısla eşcinsel ilişki yaşadığı iddiasıydı. Macron, iddiaları reddetse de oylarında geçtiğimiz haftalarda bir düşüş meydana geldi.

Macron’un Ekonomi Bakanı olarak görev yaptığı iki yıl boyunca Fransa’da genç işsizlik artış gösterdi. 2014’te %23 olan genç işsizlik, 2016’da %24’ün üzerine çıktı. Genel işsizlikte ise %10’un biraz altına inildi.

Seçimlerde solun birleşemediği bu ortamda Macron’un oy potansiyeli her daim yüksek kalmaya devam edecek. Hatta bazı çevrelere göre, Macron, Le Pen ile ikinci tura kalırsa çok yüksek bir ihtimalle Cumhurbaşkanı seçilecek. Macron için Yeni Tony Blair benzetmesi de oldukça talihsiz bir söylem.

François Fillon

Bundan iki üç ay önce herkesin dilindeki isim Fillon’du. Bugün ise, günden güne eriyen oylarını bile koruyamayacak durumda. Peki Fillon’a ne oldu?

Bu soruya cevap vermeden önce Fillon’un avantajlarına bakmak lazım. Fillon, Fransa siyasetinin en büyük dinamiklerinden biri olan, Halk Hareketi’nin ya da 30 Mayıs 2015’te adını Cumhuriyetçiler olarak değiştiren partinin adayı. Fransa’da oldukça büyük bir kitleye sahip olan Cumhuriyetçiler, Hollande’ın oldukça kötü geçen yönetimini sonrası, iktidara en yakın parti konumuna gelmişti. Ayrıca aşırı sağı dengeleyebilecek pozisyonda olması da Cumhuriyetçiler’in oyunu artıran bir başka etmen.

Fillon’un Cumhuriyetçiler’in adayı olması da epey sürpriz olmuştu. Bir önceki Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin de aday olduğu ön seçimlerde, kendisi gibi eski başbakanlardan olan Alain Juppe ile yarıştı. İlk turda şok bir sonuç alarak elenen Sarkozy, desteğini Fillon’a açıklayınca, zaferi kesinleşmiş oldu.

Adaylığının kesinleşmesi üzerine, büyük bir rüzgarı da arkasına almış olan Fillon’un zaferi uzun sürmedi. 2007-2012 yılları arasında Sarkozy’nin Başbakan olarak atadığı Fillon’un, yolsuzluk iddiaları, işte tam da bu rüzgarın estiği zamanda gündeme bomba gibi düştü. İddiaya göre Fillon, eşi Penelope Fillon’a, ”danışman” sıfatıyla maaş bağlatmış, bu maaşın tutarı 900 bin avroyu bulmuş. Fillon, iki çocuğuna da senatoda iki yıl süreyle, hiç çalışmamalarına rağmen ”danışman” sıfatıyla maaş bağlatmış. Bunun üzerine, eşi Penelope Fillon hakkında ”kamu kaynaklarının kötüy kullanılmasında işbirliği davası; kendisi hakkında da ”nitelikli dolandırıcılık” ve ”evrakta sahtecilik” suçlamaları ile dava açılmıştı.

Fillon için tersine dönen rüzgar, Cumhuriyetçiler’i de derinden yaralamıştı. İkinci tura kalması oldukça zor görünen Fillon’un proje ve fikirlerine de göz atmakta yarar var.

Serbest piyasa ekonomisinin yılmaz savunucularından Margareth Thatcher’ı örnek alan Fillon, Fransa’nın kamburu haline gelen kamu harcamalarında azalış ve vergi kolaylığı vadediyor. Haftalık çalışma saatini de kamuda 35 saatten 39 saate çıkarma vaadi ise, tepki gören vaatleri arasında.

Avrupa Birliği’ne düşman bir tavır sergilemeyen Fillon, Türkiye’nin adaylığına şiddetle karşı duruyor. Müslümanlara ve genel olarak göçmenlere olan karşıtlığı ise partisinin görüşleriyle birebir uyuşuyor.

Ülkede yaşayan Müslümanların haşema ile denize girmesinin yasaklanacağını dile getiren Fillon, eşcinsel çiftlerin evlat edinmesinin de yasaklanmasını istiyor.

Dış politikada ise, ABD ve NATO yanlısı tutumun yanında, Rusya ve İran ile işbirliğinin geliştirilmesinden yana olduğunu dile getiriyor. Avrupa Birliği’nde ise Euro Bölgesi Hükümeti kurulmasını savunuyor.

Benoit Hamon

Fransa’daki Cumhurbaşkanlığı seçimleri için, iki büyük partiden biri olarak aday çıkarma durumunda olan Sosyalist Parti, mevcut Cumhurbaşkanı Hollande’ın da mensubu olduğu parti olarak öne çıkıyor. Ancak genel kabule göre, Cumhurbaşkanı Hollande, Fransa tarihinin, halk desteği en hızlı azalan lideri olarak öne çıkıyor. Son iki yılda ülkede yaşanan terör olaylarının engellenememesi ve 15 aydır devam eden OHAL süreci, Fransızlara bıkkınlık vermiş durumunda.

Sosyalist Parti, tabanı her ne kadar büyük de olsa, bu büyük handikapı aşmak durumunda. Mevcut anketler ise, aşamadığı yönünde. Hollande’ın yeniden aday olmayacağını açıklamasının ardından eski Başbakan Manuel Valls ile yarışan Hamon, sürpriz bir şekilde ön seçimlerden açık ara zaferle ayrılmıştı. Hemen ardından da, bölünen Fransız solu için birleşme çağrıları yapmıştı.

Hamon, özellikle aşırı solun adayı Jean-Luc Melenchon ve Yeşillerle bir ittifak yapmak istiyordu ancak anketlere göre Melenchon’un dahi gerisinde kaldı. Fransız soluna gerçek bir sosyalist kimlik kazandırma peşinde olan Hamon, Hollande’ın politikalarını sosyalizmden uzaklaştığı gerekçesiyle, her fırsatta eleştiriyordu.

Anketlerde beşinci sırada kalan Hamon’un en ilginç vaadi ise, esrarın yasal hale getirilmesi.
Tüm partileri ”Para Partisi” olarak tanımlayan Hamon, bu söylemlerini ne derece kabul ettiriyor, orası muamma. Ancak Hamon’un mevcut durumdan memnun olmadığı ve önemli değişiklikler yapmak istediği ortada.

…

23 Nisan’da ilk turu yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı Seçimleri’nde hemen her gün son anket verileri açıklanıyor. 10 Nisan’da açıklanan ankete göre Le Pen %24 ile ilk sırada bulunuyor. Emmanuel Macron %23 ile ikinci sırada, Fillon %18.5 ile üçüncü, Jean-Luc Melenchon %18 ile dördüncü ve Hamon ise %9 ile beşinci sırada gösteriliyor. Oy bazında son iki ayda en büyük çıkışı Jean-Luc Melenchon’un yaptığı gözlemleniyor. Fillon ve Hamon’un ise büyük düşüşler yaşadığı, Macron ve Le Pen’in ise birbirine yakın oy oranlarını sürdürdüğü görülüyor.

Bir sürpriz yaşanmadığı takdirde ise, ikinci tura Macron ve Le Pen’in kalması bekleniyor. İkinci turda ise, merkeze daha yakın duran Macron’un, aşırı sağcı Le Pen’e karşı ezici bir üstünlükle zafer kazanması bekleniyor. Kalan son iki haftada Melenchon’un yükselişi devam ederse bir sürprizle karşılaşma ihtimalimiz olası. Ancak Macron ve Le Pen’in ikinci tura kalması, sürpriz olasıklarını da bitiriyor diyebiliriz.

Putin’den NATO’ya: Hepsi, Analiz Etmeden ‘Çin Oyuncakları’ Gibi Başlarını Salladı

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, NATO ülkelerini, ABD’nin kimyasal saldırı iddiaları üzerine Suriye’yi vurmasını düşünmeden onaylamakla suçladı. Putin, NATO müttefiklerini ‘olanları analiz etmeden başlarını sallayan Çin oyuncaklarına’ benzetti.

Putin, Rusya’da yayın yapan Mir 24 televizyonuna verdiği mülakatta, NATO ülkelerinin ABD’nin Suriye’yi vurmasına verdikleri olumlu tepkileri eleştirdi.

‘SURİYE ORDUSUNUN KİMYASAL SİLAH KULLANDIĞININ KANITI NEREDE?’

“NATO müttefikleri nasıl davrandı? Hepsi, olanları analiz etmeden Çin oyuncakları gibi başlarını salladı” diyen Putin şöyle devam etti: “Suriye ordusunun kimyasal silah kullandığının kanıtı nerede? Kanıt yok. Fakat uluslararası hukukun ihlali var. Bu, açık bir gerçek. Zira Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) onayı olmadan egemen bir devlet vuruldu.”

Putin önceki gün İtalya Cumhurbaşkanı Sergio Mattarella ile görüşmesi sonrasında yaptığı açıklamada, Suriye ordusunun İdlib’in Han Şeyhun kasabasında kimyasal saldırı düzenlediği iddialarını ‘provokasyon’ olarak nitelemişti.

Putin şu ifadeleri kullanmıştı: “Çeşitli kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre, benzer provokasyonlar —bunu başka şekilde tanımlamam mümkün değil- Şam kırsalı da dahil olmak üzere Suriye’nin başka bölgelerinde de hazırlanıyor. Bazı (kimyasal) maddeler atıp suçu Suriye hükümetine yıkmayı planlıyorlar.”

Kaynak: Sputnik