İran’da Rejimin Seçim Hesapları

İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin 19 Mayıs’ta yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimine yönelik manipülasyon uyarısı ve kararlılık mesajları, reformcu kanadın seçimlere ilişkin taşıdığı kaygıların işareti.

İran 19 Mayıs 2017’de yapılacak 12. cumhurbaşkanlığı seçimlerine hazırlanıyor. Seçim Kurulu üyelerinin toplantısında 25 Şubat’ta yaptığı konuşmada, Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani dinleyicilere şöyle bir ikazda bulundu: “Şu anki vaziyet itibarıyla, birileri çıkar da Anayasayı Koruyucular Konseyi’nin sorumlu olduğunu veya seçimleri denetleyeceğini ilan ederse bunu kabul etmeyeceğim. Bu nedenle, herhangi bir güvenlik, silahlı kuvvetler veya kolluk kuvveti kurumu kanunları çiğnerse, ayağa kalkmalı ve bunu protesto etmeliyiz.”

İran’ın konumu

Cumhurbaşkanı Ruhani her zaman cesaretli bir duruş sergilemiştir. Ancak yaptığı en son açıklama kaygılı olduğunu gösteriyor. Ruhani’nin başlıca takıntısı ne? Kiminle konuşuyor? Aktarmaya çalıştığı mesaj ne? Ruhani’nin aklını okuyabilmek için, askeri otoritenin dağılım modeli kadar, İran’daki siyasi güçlerin konumlanmasına da bakmak gerekiyor.

Dini lider mutlak otorite

Diğer cumhuriyetlerin aksine, İran’ın siyasi sisteminde ordunun başkomutanı ülkenin cumhurbaşkanı değil dini liderdir. Dini lider sadece polis gücünü İçişleri Bakanlığı’nın emrine verir. Bu cumhurbaşkanının kim olduğuna da bağlıdır. Mesela Haşimi Rafsancani’nin (1989-1997) ve Mahmud Ahmedinejad’ın (2006-2013) cumhurbaşkanlıkları döneminde, dini lider gerçekten de polis gücünün kontrol yetkisini içişleri bakanına devretmişti. Fakat Muhammed Hatemi’nin cumhurbaşkanlığında (1997-2005), bu yetki devrini bir seneden fazla geciktirdi. Bu devri de ancak o zamanki içişleri bakanı ve aynı zamanda Hatemi’nin çok önemli bir müttefiki olan Abdullah Nuri nihayet İran meclisi tarafından bir gensoru neticesinde görevden alınıp yerine daha az tartışmalı bir figür olan Musavi Lari getirildiğinde gerçekleştirdi.

Ayetullah Ali Hamaney (resimdeki, Humeyni)

Ruhani’ye gelecek olursak, dini lider polis gücünün kontrol yetkisini mevcut içişleri bakanına devretmiş bulunuyor. Oysa Devrim Muhafızları, (İran Devrim Muhafızları’na bağlı gönüllü milis teşkilatı) Besic ve sair daha güçlü güvenlik kurumlarına bakacak olursak, polis gücünün İran güvenlik sisteminin küçük bir kısmına tekabül ettiğini görürüz. Bundan dolayı Cumhurbaşkanı Ruhani’nin kolluk kuvvetleri üstündeki yetkisi çok sınırlı.

Muhafazakârların aday belirleme sıkıntısı

Bunları hatırladıktan sonra şimdiki duruma bakarsak, seçimlere üç aydan az bir zaman kaldı ve Muhafazakârlar kampında açık bir kargaşa durumu var. Son toplantılarında muhafazakârlar 21 aday adayı belirledi. İki hafta süren istişarelerden sonra bu rakamı 14’e indirdiler. Böyle uzun bir liste Reformcu-Ilımlıların kampında oluşturulmuş olsa bunun bir anlamı olabilirdi. Koruyucular Konseyi’nin öngörülemezliği göz önüne alındığında, Reformcu-Ilımlılar ihtiyaten en az birkaç aday daha belirlemiş olmalıydı diyebiliriz. Böylece Koruyucular Konseyi’nin gerçekleştirdiği inceleme sürecinde, asli adaylarının diskalifiye edilmesiyle, istenmeyen bir sürprizle karşı karşıya kalmazlardı. Ancak durum Muhafazakârlar için hiç de böyle değil, zira onların tayin ettiği herhangi bir adayın Konsey tarafından onaylanması dünden garanti. Bu yüzden 14 aday adayı tespit edilmiş olmasının sebepleri başka bir yerde, yani güçlerinin kaynağında aranmalıdır.

Muhafazakârların gücünün kaynağı, büyük ölçüde halk arasında ‘buyût’ olarak bilinen kavramdadır (Arapça ev anlamındaki ‘beyt’ kelimesinin çoğulu olmakla birlikte burada ‘kutsallık’ anlamı taşımakta ve sadece en üst düzey Şii din adamlarının evleri için kullanılmaktadır). Bütün bu ‘buyût’un üstünde de dini liderin ‘beyt’i vardır. Dini lider İran’ın dini ve siyasi güç merkezidir. Muhafazakârların kampında, herkesin üstünde nüfuz sahibi ve halkın kabul ettiği bir figür olarak tek başına ortaya çıkabilecek, bulunduğu mevcut konuma kendi gayretleriyle gelmiş bir kişi bile yok. Seçim zamanlarında birçok kişi şansını deneme fikrinin cazibesine kapılır. Fakat bunu, halk tabanındaki muhtelif siyasi güçlere değil de ‘buyût’a yönelik yürütülen kulis faaliyetleriyle yaparlar.

Din adamlığından gelmeyen adaylara hoş bakılmıyor

Mevcut listedeki 14 isme baktığımızda, alfabetik olarak sıralandıklarını görüyoruz. Demek ki tek öncelik kriteri adayların isimlerinin baş harfi oldu. Bu isimlerden birkaçı daha önce de şansını denemişti. Kalibaf ve Muhsin Rızai gibi bazı isimler bunu birden çok kere yaptılar. Daha da önemlisi, bu isimlerin birçoğu din adamlığından gelmiyor. Bu da durumlarını daha sıkıntılı kılıyor. İktidardaki dini yetkililerin, din adamlığından gelmeyen iki cumhurbaşkanıyla geçmişte acı tecrübeleri oldu. Beni Sadr 1980-1981’de Ayetullah Humeyni’ye karşı durmuş ve en sonunda meclis kararıyla azledilmişti. Ahmedinejad da ikinci döneminde (2009-2013) mevcut dini liderle ihtilafa düşmüştü.

Bu yüzden din adamlarının zihninde, kendi ‘lonca’larının dışından gelen bir cumhurbaşkanına ne derece bel bağlanabileceği konusunda derin şüpheler oluşmuş bulunuyor. İşte bu güven yoksunluğu yüzünden, bundan yaklaşık iki hafta önce bir grup muhafazakâr, Meşhed kentindeki Hz. İmam Rıza Küllliyesi Başkanı İbrahim Reisî’yi resmen kendi adayları olmaya davet ettiler. Fakat haberlere göre Reisî bu daveti reddetti. İran siyaseti konusunda uzman olan Aaron Bastani’nin de ifade ettiği gibi, İbrahim Reisî’nin bu daveti reddetmesinin, dini liderin muhtemel halefi olacağına ilişkin söylentilerle ilgisi var; zira yarışa girer de kaybederse, dini lider olma şansını da ebediyen kaybetmiş olur. Bir dini lider adayının sicilinde seçim yenilgisi olması uygun bir durum değil.

İbrahim Reisî

Reformcu-Ilımlı kamp avantajlı

Muhafazakârlar kampının tespit etmekle birlikte itiraf etmeyi reddettiği gerçek, halk tabanında yeteri derecede meşruiyet bulamamış olmalarıdır. Demokrasilerde iktidar devrinin barışçıl yollardan yapılabilmesi sağlayan, demokratik teamüllerin ve mekanizmaların bir parçası olan seçimler, İran özelinde ‘demokrasiyle teokrasi arasındaki bir maraton koşusu’ olarak görünmektedir. İran cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki genel eğilim, İranlı seçmenlerin, dini liderin mutlak otoritesini özellikle hedef aldığını gösteriyor. Bu yüzden de İran cumhurbaşkanlığı seçimlerinde halk desteğinin müesses nizamdan, özellikle de dini liderden uzakta duran ve muhafazakâr olmayan adayların arkasında olduğu kolaylıkla görülebilir.

Buna karşılık Reformcu-Ilımlı kamp daha iyi bir konumda bulunuyor. Halk nezdinde belli bir derecede meşruiyete sahipler. Üstelik bu kampta, bulunduğu yere kendi gayretleriyle gelmiş isimler konusunda kıtlık da yaşanmıyor. Anayasayı Koruyucular Konseyi adaylıklarına müsaade ederse, bu kampta Muhammed Hatemi, Abdullah Nuri, Muhammed Rıza Arif ve pek çok kimse bulunuyor. 1997’de Muhammed Hatemi karşısında feci bir seçim yenilgisi alan bir zamanların muhafazakârı Natık Nuri konusunda dahi bir rahatsızlıkları bulunmuyor. Bunun dışında, Cumhurbaşkanı Ruhani’nin kendisi de sağlam bir konumda bulunuyor ve Reformcu-Ilımlı iktidar odakları, Ruhani’nin arkasında durmak konusunda bir fikir birliğine varmış görünüyor.

Muhammed Hatemi, 1997-2005 arasında görev yapmış olan, İran’ın 5. cumhurbaşkanı.

Muhafazakâr kanadın seçenekleri

Özetle Muhafazakârlar kampı, kendi adayıyla ilgili olarak halkın güvenini kazanmak konusunda ciddi bir dezavantaja sahip olduğu kadar, evvelemirde uygun bir adayın mevcudiyeti konusunda da sıkıntılı. Halbuki Reformcu-Ilımlı kamp her iki açıdan da çok daha iyi bir konumda. Böyle bir senaryoda, muhafazakârların önünde bu dengesizliği düzeltmek için sadece iki seçenek var. Birincisi, kendi kontrolleri altında bulunan Anayasayı Koruyucular Konseyi’ni kullanarak Cumhurbaşkanı Ruhani’yi, Reformcu-Ilımlı odakların desteğini potansiyel olarak arkasına alabilecek diğer herhangi bir adayla birlikte diskalifiye etmek. Bu ise seçimlere katılımı etkileyeceği için, yerleşik nizama çok pahalıya patlar gibi duruyor. Zira seçimlere katılım, İslam Cumhuriyeti’nde çok mühim bir mesele. İktidar elitleri her zaman seçimlere katılım oranını, kendi yönetim usullerine verilen desteğin bir işareti olarak gösterirler. Diğer seçenek ise 2009 seçimlerinde yapıldığı söylendiği gibi, oylamanın neticesini manipülasyon ve hileyle ‘yönetmek’. İşte Ruhani’nin en başta alıntıladığımız ifadeleri, bağlamını burada buluyor.

Ruhani’nin örtük tehdidi

Güvenlik konusunda birinci elden tecrübeye ve bilgiye sahip ‘içeriden’ biri olarak Ruhani, bir takım hareketleri görmüş ve İran güvenlik güçleri içindeki belli unsurların seçimin neticesini manipüle etme niyeti taşıdığının da farkına varmış olabilir. Cumhurbaşkanı Ruhani hilesiz bir seçim olabilmesi için bütün yürütme yetkilerini harekete geçirmeye çalışıyor. Ruhani hilenin olmadığı bir seçim ortamında muhafazakâr adayın öne geçemeyeceğinden oldukça emin. Son yaptığı açıklamayla da, rakipleri oyunun kurallarına uymadığı takdirde, sadece beyanatlarla yetinmenin ötesine geçerek çok daha pratik bir yaklaşım sergileyebileceği mesajını vermeye çalışıyor.

Hasan Ruhani

Daha nokta vuruş bir ifadeyle, Musevi ve Kerrubi’nin 2009 seçimlerinde yaptığı gibi, Ruhani de herhangi bir hile tevessülünü sisteme pahalıya ödetebileceğini ima ediyor. İran’daki yerleşik nizamın, yeni bir seçim sonrası isyanını kaldıracak gücü olup olmadığını bekleyip göreceğiz.

Kaynak: AA

Şark Meselesi ve Türk-Batı İlişkileri

Şark meselesi kelime manası olarak Doğu meselesi olarak adledilebilir. Bu terim daha çok Osmanlı Devleti’ni parçalamayı ifade eden 19. Yüzyılda literatüre girmiş bir tabirdir. 1815 Viyana Kongresi’nden sonra Avusturya ve Rusya’nın sistematik hale getirdiği bu doktrin ilk aşamada Türkler Avrupa’dan sonrada Anadolu’dan atmayı ifade eden bir plandır. Fakat bence bu doktrinin doğuşu 19. Yüzyılda çok önce Atilla’nın Avrupa’ya geçerek burada Avrupa Hun İmparatorluğunu kurması ve fetih hareketlerini gerçekleştirmesiyle başlamıştır. Zira bu fetih hareketlerinden sonra Avrupalı barbar kavimler Türkleri Avrupa’dan atmanın planlarını yapmışlardı.

Papa Atilla’ya Roma’yı almaması için yalvarırken.

Avrupalı kavimler, Asyalı Türkleri asla kabul edip sindiremediler. Türklerin İslamiyet’i kabulü ve Anadolu topraklarını fethetmeleri Avrupalıların kinin artırdı ve Türkleri Anadolu’dan atmak için faaliyete geçirdi. Bu bağlamda Haçlı Seferlerine giriştiler. Haçlı Seferlerinin ardından mücadele Haç-Hilal, Doğu-Batı mücadelesine dönüştü.

Batılı devletler Türkleri Anadolu’dan atamayacaklarını anladılar. Bu süreçte Anadolu’da Osmanlı Devleti kuruldu. Osmanlı Devleti, 1353 yılında Balkanlara diğer bir ifade ile Avrupa topraklarına geçmesi fetih hareketlerini Avrupa’da devam etmesine neden oldu. 18 yüzyıla kadar Avrupa’da geniş bir sahaya hükmeden Osmanlı Devleti, burada İslamiyet’i ve Türk kültürünü yaydı. Bu durum ise Avrupalı güçlerin hoşuna gitmedi. Ayrıca bu süreçte Avrupa’da gelişen coğrafi keşifler, Rönesans, Reform hareketleri ve sanayi devrimi Avrupa’nın güçlenmesine Osmanlı Devleti’nin ise güç kaybetmesine sebep oldu.

Güçlenen Avrupa değişen ve gelişen dünyada Türkleri sistemin dışında bırakıp geldikleri yere göndermek istediler. Bu minvalde ilk aşama olarak Türkleri Avrupa topraklarında sonra da Anadolu’dan göndermek istediler. Balkan Savaşları ile Avrupa’daki topraklarının büyük çoğunluğunu kaybeden Osmanlı Devleti, 1915’te patlak veren I.Dünya Savaşı’nı da kaybetmiştir. Bu savaş neticesinde imzalanan Mondros Mütarekesi ile Anadolu toprakları işgal altına girmiştir. Bu durum karşısında amaçlarına ulaştıklarını düşünen batılı güçler Sevr antlaşmasını imzalatarak hedeflerine son noktayı koymak istemişti. Fakat hesaba katamadıkları tek nokta vardı. Bu da Türk halkının esareti kabul edemeyeceğiydi. Bu doğrultuda Milli Mücadele sonucunda batılı güçler Anadolu topraklarından kovuldu. Şark planı yarım kalmıştı.

Fakat amaçlarına ulaşamayan batılı güçler Şark Planından vazgeçmeyi asla düşünmemişti. Bu süreçten sonra plana farklı bir boyut veren batılı güçler Türklerin Anadolu’dan atılamayacağını düşünerek yöntem değişikliğine gitmiştir. Yeni buldukları yöntem doğrultusunda Türklerle savaşmak yerine halkı yönetecek kendi güdümünde insanlar yetiştirmeyi amaçlamışlardı. Bu insanların iktidarı demokratik yollarla ele geçirememesi halinde ekonomik hamlelerle, suikastler ya da askeri darbelerle kendi güdümündeki kişileri iktidara getirmeyi hedeflemiştir. Bunun en güzel örneği 12 Eylül Darbesi sırasında ABD tarafında söylenen “Bizim Çocuklar Darbe Yapmış” sözü olmuştur.

Batılı güçler her dönemde Türklere karşı bir set oluşturma eğilimine girmiştir. Türkler ise bu setleri başarılı bir şekilde aşmıştır. Kimi zaman Mete Han olup Çin Seddini aşmıştır, kimi zaman Fatih olmuş karadan gemilerini yürütmüştür. Kısacası her dönem batılıların oyununu bozmuştur.

Bu oyunun en sonuncusu 15 Temmuz Darbe kalkışması olmuştur. Bu harekatın İncirlik Üssünden yönetilmesi 21. Yüzyılda da batının Şark planından vazgeçmediğinin bir göstergesidir. Fakat Milli Mücadele döneminde din dil ırk ayrımı olmadan emperyalist batılı güçlere karşı birlik olan Türk halkı bu birliği 2016’da da bozmayarak tam anlamıyla vatan savunması yapmıştır.  Batılı emperyalistler bu birlik ve beraberlik karşısında başarısız olmuş ve daha önceki süreçte gizliden gerçekleştirdikleri hasmane tutumu açığa çıkarmıştı. Gerek Suriye’de PYD’yi kullanarak Türkiye sınırına bir set oluşturarak Kürt Devleti’ni desteklemiş, gerekse ekonomik yaptırımlarla halkı sokağa dökmek istemiştir. Fakat Türkler Cerablus harekatıyla bu seti kırmayı başarmıştır. Son olarak Almanya, Hollanda ve Avusturya’dan oluşan yeni bir Haçlı Seddi kurmuşlardır. Her fırsatta demokrasi ve insan haklarını savunan bu sözde demokratik özde emperyalist devletler, tam manasıyla faşizan bir tavır sergilemiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin Dışişleri Bakanını ve Aile Sosyal Bakanını ülkelerine sokmayarak sınır dışı etmiştir. Bu durum karşısında dahi Avrupa’nın niyeti açığa çıkmıştı.

15 Temmuz Gecesi

Sonuç olarak bu çalışmada Şark planı ve tarihsel gelişimini anlatılmaya çalışılmış, bu planın son şekli de gözlerler önüne serilmeye çalışılmıştır. Görüldüğü üzere Aradan yıllarda geçse dahi batılı emperyalistler bu plandan vazgeçmemiş ve vazgeçmeyecektir. Amaç her daim Türklere diz çöktürüp coğrafyadan atmak olacaktır. Fakat Türklerin diz çökmesi demek İslam Dünyasının diz çökmesi demektir. İslam’ın son kalesi Türkiye’dir. Bu yüzden batılı güçler her dönem Türklerin önüne set çekmeye devam edecektir. Türklerin kaderi böyle zor bir coğrafyada yaşamaktır. Fakat her şeye rağmen asla diz çökmeyecektir.

Doğu Afrika’da Milyonlarca Kişi Açlığın Pençesinde

Gıda krizi nedeniyle 23 milyon kişinin açlıkla yüz yüze geldiği ve kıtlık kaynaklı ölümlerin başladığı Doğu Afrika’da, uluslararası toplumun harekete geçmemesi halinde büyük bir felaket yaşanabilir.

ABD Irak’ı İran’a Kaptırmak İstemiyor

Suriye’deki öncü rolü Rusya’ya kaptıran ABD, Irak’ta kontrolü elinde tutmak istiyor. İran ise oyun bozucu bir dinamizm içerisinde, Irak’ı Amerika’ya bırakmamak için İbadi’ye baskıyı artırıyor.

Uluslararası siyasette gözler Suriye’deki savaşa ve siyasi çözüm arayışlarına odaklanmışken, Irak’ta da bölgesel ve uluslararası siyaseti etkileyecek düzeyde dengeler değişiyor. Ülkede siyasetin kodları yeniden yazılıyor. Bu durum Irak’ın hem iç hem de dış politikasıyla doğrudan alakalı.

IŞİD’e karşı mücadele için ABD öncülüğünde oluşturulan koalisyon güçlerinin desteğiyle 17 Ekim 2016’da başlatılan Musul’u kurtarma operasyonunda önemli aşama kaydedildi. Irak Başbakanı Haydar İbadi, 24 Ocak 2017’de Musul’un doğusunun tamamen IŞİD’den temizlendiğini açıklamıştı. 19 Şubat’ta ise Musul’un batı yakasına yönelik operasyon başlatıldı. Irak güvenlik güçleri burada kısmi bir ilerleme sağlamış olsa da bu operasyon doğudakine nazaran daha uzun sürecek gibi görünüyor. Bunu düşündüren birkaç nokta var.

Öncelikle Musul’un batı yakası, alan olarak doğusundan daha küçük olsa da burada çok daha fazla yerleşim yeri var ve şehirleşme daha sıkı. Bu durum, Irak güvenlik güçlerinin mahallelerin içlerine girmesini zorlaştırıyor.

Şehrin batısında nüfus da daha fazla. Yaklaşık 750 bin ile 1 milyon arasında kişiden söz ediliyor. Sivil ölümlerinin önüne geçilmesi için Irak güvenlik güçlerinin daha dikkatli davranması gerekiyor. Bu durum da operasyonun hızını yavaşlatıyor. Ayrıca Musul’un batı yakasındaki

ABD ve İran’ın konumu

Irak güvenlik güçlerini doğuda oyalayan IŞİD’in Musul’un batı yakasındaki operasyona karşı büyük bir hazırlık yaptığı da iddia ediliyor.

Musul’un batı yakası da tamamen Irak güvenlik güçlerinin eline geçse bile kentte ve genel olarak Irak’ta güvenlik istikrarının sağlanması en önemli konu. Zira Irak’taki güvenlik ve siyaset dengesi çok iç içe geçmiş durumda ve siyasetteki istikrarsızlık da derin bir biçimde devam ediyor.

ABD’nin bölgesel denge arayışı

Bölgesel denklemde Suriye’deki durumun etkisi, İran’ın Irak’taki hamleleri, Rusya, ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan gibi aktörlerin rolleri de Irak’taki siyasetin dengesini değiştiriyor. Suriye’deki öncü rolü Rusya’ya kaptıran ABD, Irak’ta kontrolü elinde tutmak istiyor. Bu nedenle ABD’nin Irak’ta IŞİD’le mücadelede kararlı bir biçimde İbadi hükümetine destek verdiği görülüyor. ABD, Irak’taki asker sayısını arttırdığı gibi, bölgedeki müttefikleri açısından da Irak’ta alan açıyor. Ülkede halen 6 bin civarında ABD askeri var.

Yeni seçilen ABD Başkanı Donald Trump da yaptığı açıklamalarda IŞİD’e karşı mücadeleyi öncelediğini açıkça dile getiriyor. Trump bu mücadelede, “ABD’nin bölgedeki dostlarıyla” birlikte yer alacağını sıklıkla belirtiyor. Nitekim son dönemde Türkiye ve Suudi Arabistan’ın Irak merkezi hükümeti ile gelişen ilişkileri bunun bir göstergesi. Bu noktada, ABD’nin Irak’ı bölgesel denklem içerisinde Türkiye ve Suudi Arabistan gibi ABD ile iyi ilişkilere sahip ülkelerle ilişkilerini yumuşatması yönünde zorladığı görülüyor.

ABD’nin Irak’ta bölgesel bir denge arayışı içerisinde de olduğunu söylemek mümkün. Zira İran’ın Irak’taki etkinliği ABD’yi zorluyor. Washington bu nedenle Türkiye ve Suudi Arabistan’ın Irak’taki etkisini arttırmak istiyor. Bu durum, Türkiye’nin de Irak’la iyi ilişkiler geliştirme yönünde istekli olduğu düşünüldüğünde, Türkiye açısından olumlu.

Türkiye, Irak’taki bütün gruplara eşit bir yaklaşım sergileme arayışında. Bu nedenle bir taraf olmak istemiyor. Dengeli bir Irak merkezi hükümeti ile Türkiye’nin ilişkilerini her geçen gün daha ileri bir seviyeye taşıyacağını söylemek mümkün.

Ancak Suudi Arabistan’ın Irak’la ilişkilerin geliştirilmesi konusunda Türkiye kadar istekli olduğu konusunda şüpheler var. Iraklı radikal Sünnilerin de Suudi Arabistan’ın Irak’taki hükümetle yakınlaşmasını istemediği konuşuluyor. Ancak ABD’nin pozisyonu, Suudi Arabistan’ı Irak’la ilişkileri geliştirmesi yönünde zorluyor. Nitekim 2003’ten sonra ilk kez bir Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı, Adil El-Cubeyr, Şubat 2017’de Irak’a gitti, İbadi ve Irak Dışişleri Bakanı İbrahim El-Caferi ile görüştü. Ziyaret büyük ilgi gördü. Görüşmelerde ana gündem maddesinin “terörle mücadele” olduğu bilgisi kamuoyuna açıklandı ki, bu da Trump’ın açıklamalarıyla örtüşüyor.

İran Irak’ta ne kadar etkin?

Ancak ABD açısından Irak’taki en zorlayıcı durum, İran’ın Irak’taki etkinliği. Siyaseten Irak’taki etkisi yadsınamayacak düzeyde olan İran, IŞİD sonrası süreçte de Haşdi Şaabi ve milis gruplar üzerinden sağladığı etkiyle sahada da önemli bir güç haline gelmiş durumda.

İran, Irak merkezi hükümetini siyaseten zorladığı gibi, sahadaki gücüyle de gövde gösterisi yapıyor. Haydar İbadi, Haşdi Şaabi’yi Irak parlamentosunun çıkardığı bir yasayla Irak güvenlik güçlerinin bir parçası haline getirerek kontrol altına almaya çalışsa da, Haşdi Şaabi dışında farklı milis grupların halen varlığını ve sahadaki etkinliğini sürdürmesi, Irak merkezi hükümeti açısında büyük bir probleme yol açıyor.  Irak’taki en büyük ve etkili gruplardan biri olan Asaib Ehlül Hak’ın lideri Kays El-Hazali, siyaset içerisinde de olacaklarını net bir biçimde söylüyor.

Öte yandan, Haşdi Şaabi grupları arasında dini olarak da ayrışmaların gün yüzüne çıkmaya başladığı konuşuluyor. Haşdi Şaabi içerisindeki gruplardan bazıları İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in, bazıları ise Irak’taki en büyük Şii dini merci Ayetullah Ali El-Sistani’nin taraftarı. Bu durum, Irak’taki Necef ve İran’daki Kum Şii din havzası arasındaki görüş farklılığının bir yansıması. Her iki dini lidere de sahip çıkan gruplar da var. Kapalı kapılar ardında Necef ve Kum arasındaki mücadele derin bir biçimde konuşuluyor. Zira Iraklı Şiilerin büyük bölümü, bütün Şiilere “İran” gözüyle bakılmasından rahatsız.

Haydar İbadi’nin daha önce iki dönem başbakanlık yapmış olan Nuri Maliki kadar İran’a yakın davranmaması İran’da rahatsızlık yaratmış durumda. Bu nedenle, Tahran, Haşdi Şaabi grupları ve Maliki gibi kendisine daha yakın siyasetçiler üzerinden İbadi’yi sürekli bir baskı altına almış görünüyor. Dolayısıyla ABD de 2003’ten sonra yaptığı gibi Irak’ın çoğunluğunu oluşturan Şii grupları konsolide etmekte zorlanıyor.

Kürtler, istikrar ve dengeler

Benzer ayrışma ve mücadele Irak’taki Kürt gruplar üzerinde de devam ediyor. 2003 sonrası ABD’nin inşa ettiği Irak’taki belki de en büyük projesi olan Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) üzerindeki dengeler de bozulmuş görünüyor. IKBY’deki yönetimsel gücü elinde tutan Mesut Barzani, her ne kadar bağımsızlık söylemini zaman zaman dile getirse de, zemin kaybetmeye başlamış durumda. İran, Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ve Gorran üzerinden Mesut Barzani’yi zorluyor. ABD de Türkiye ve Suudi Arabistan’ın yardımıyla IKBY’deki istikrarı ve kontrolü elinde tutma peşinde.

Türkiye de IKBY’deki istikrarın bozulmasından rahatsız. Zira Irak’ta yaşananlar Türkiye’yi doğrudan etkiliyor. Bu nedenle Türkiye, IKYB ya da Irak merkezi hükümetine bağlı olarak istikrarsızlıkların oluşmasını istemiyor. Ancak İran’ın da yaşanan istikrarsızlardan dolayı ortaya çıkan güç boşlukları üzerinden fayda sağlamaya çalıştığı görülüyor. Bu nedenle, ABD bu güç boşluklarını ya kendisi ya da ortakları üzerinden doldurmaya gayret gösteriyor.

ABD’nin Irak için uluslararası bir seferberlik ilan ettiği bile söylenebilir. Son dönemde Birleşmiş Milletler Irak Yardım Misyonu’nun (UNAMI) Irak’taki faaliyetleri bunun bir göstergesi. UNAMI’nin özellikle Irak’taki sosyal uzlaşı ve barışın sağlanması konusunda aktif ve sonuç alıcı adımlar atmaya yönelik bir etkinlik içerisinde olduğu görülüyor. Bu noktada ABD’nin elindeki tüm araçları İbadi yönetimini ayakta tutmak için devreye soktuğunu söylemek mümkün.

ABD, en azından 2018 Şubat’ında yapılması gereken genel seçimler öncesi, Türkiye ve Suudi Arabistan gibi bölge ülkelerinin de desteğini alarak yönlendirebileceği bir siyasi sürecin oluşması yönünde adımlar atmaya çalışıyor. İran ise oyun bozucu bir dinamizm içerisinde. Ancak bu istikrar bozucu durum aynı zamanda İran’a da bir maliyet yüklüyor.

Trump’ın Rusya’ya verdiği yumuşak mesajlar, Türkiye, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri ile uyum sağlayacağına yönelik işaretler, İran’ı Ortadoğu’da zor bir duruma sokabilir. Bu durum İran’ı daha saldırgan bir dış politikaya sürükleyebilir. Bunun ağır faturasını yüklenecek ilk ülkelerden biri de Irak olacaktır. Bu nedenle Irak’ın bölgesel kutuplaşmaların ötesinde dengeli bir siyaset üreterek kamplaşmaların uzağında kalması, ülkedeki istikrarın en önemli faktörlerinden biri olacaktır.

Kaynak: Bilgay Duman, Al Jazeera

Ecevit’in Gözünden “Aydın(!)” Sorunu

    Ülkemizin yaşadığı her tarihi dönemeçte vatandaşlarımız gördüler ki, memleketi kurtarmak istiyorsak evvela kendini kurtarıcı ilan edenlerden kurtulmamız lazım. Zira Osmanlı’dan bu yana bir tarafta milli irade durmuşken diğer tarafta ise milli iradeyi küçümseyen, kendini memleket adına kurtarıcı ilan edenler saf tutmuştur.

     Bu yazıda, aydın kimliği altında milleti hakir gören, tepeden bakan kesimin aslında ne kadar zavallı olduğunu eski Başbakan ve DSP lideri Bülent Ecevit’in gözünden ortaya koymak istiyorum. Ecevit 19 Kasım 1989 günü İzmir Eczacılar Odası’nın düzenlemiş olduğu toplantıda bir konuşma yapmıştır. Bu konuşma metninin tamamını biz gençlerin okumasını gönülden isterim. Zira Ecevit konuşmalarında gençlerin ülke meseleleri üzerine kafa yorması gerektiğini, ülke için politika üretmeleri gerektiğini her zaman vurgulayan bir insandı. Bir ön alma cümlesi olarak belirtmeliyim ki bu yazının konusu kesinlikle Bülent Ecevit’in şahsı yahut temsil ettiği siyasi görüşle alakalı değildir. Siyasi görüşümüz ne olursa olsun belli bir bilince ulaşmak istiyorsak önyargılarımızı kırmamız gerekir. Hak söz kimden gelirse gelsin hak sözdür.

     Öncelikle Ecevit’in şu hatırası ile başlamak istiyorum; “1975 yılında, ana muhalefet lideri olarak ilk kez Finlandiya’ya gitmiştim. O sırada Finlandiya’daki karma hükümetin başında Sosyal Demokrat Parti vardı. Programımızda bu partinin meclisteki grup başkan vekillerini ziyaret de vardı. Rahmetli Hasan Esat Işık ile ve başka arkadaşlarımla birlikte meclis binasına gittik. Bütçe görüşmelerinin son günleriydi ve meclisin çok yüklü bir dönemiydi. Bizi kapıda 22-23 yaşlarında iki delikanlı karşıladı. Son derece kibarlardı. Bizi yukarı çıkarttılar, grup başkan vekillerinin odasına götürdüler, koltuklara oturttular ve kendileri de birer sandalyeye oturdular. Kendilerinin protokol veya özel kalem görevlisi olduklarını düşündük. Grup başkanvekillerini beklemeye başladık. Fakat zaman geçiyor, grup başkan vekilleri bir türlü gelmiyordu. Ben içimden “herhalde bütçe oylaması vardır da ondan gelmiyorlardır” diye düşünüyordum. Beklerken bizi karşılayan gençlerle konuşmaya başladık. Baktım her konuda son derece bilgililerdi; iç politikayla, dış politikayla ilgili çok ilginç şeyler söylüyorlardı. Çok iyi yetişmiş gençlerdi. Bir ara saatime baktım ki başka bir randevumuzun zamanı gelmiş geçiyordu. “herhalde grup başkan vekilleriniz oylamaya katıldıkları için gelemiyorlardır; biz artık ayrılalım, kendilerine selam söyleyiniz” dedim. Gençler şaşırdılar, “grup başkan vekilleri biziz” dediler.  “Nasıl olur, sizler ancak 22-23 yaşlarında görünüyorsunuz”… “Öyleyiz” dediler. “Nasıl bu yaşta milletvekili olabildiniz; üstelik bir de iktidar partisinin grup başkan vekilliğine gelebildiniz?” dedim. Güldüler. “Biz ortaokulda politika yapmaya başlarız” dediler.”

     Ecevit, ülkemizdeki “aydın olma” hastalığının böyle bir gençliğe sahip olmakla düzeleceği inancındaydı. Mesele politize olmadan politik düşünebilme istidadını haiz olmaktı. Ve bu husus bir kesimin tekeline bırakılamazdı. Ecevit’in ağzından aydın(!) kesim ve halk ile alakalı düşüncelerinden birkaçını aktarıyorum;

  • “Karagöz bir çocuk oyunu değildir; önemli bir siyasal kültür kurumudur. Hacivat gibi kendisine tepeden bakan, kendisini hor gören seçkinci aydınlarla, Türk halkı, Türk köylüsü, yüzyıllarca Karagöz’ün ağzından alay etmiştir.”
  • “Osmanlı toplumunda aristokrasi yoktu, meritokrasi vardı. İnsanlar, soylarına veya varlıklarına göre değil, yeteneklerine göre bir yerlere gelebilirlerdi. O anlamda aristokrasi değil, meritokrasi vardı.”
  • “Türk halkının demokrasiye “seçkin” ve “aydın” denen kesimden daha yatkın olduğunun belirgin bir kanıtı da şudur: seçkin veya aydın denen kesimden, bunalım dönemlerinde sık sık askere çağrı geldiği halde, halktan, köylüden hiçbir zaman askere çağrı gelmemiştir.”
  • “Bazı ilerici aydınların(!) dine bağlılığı laikliğe aykırı gibi görmeleri ve göstermeleri yüzündendir ki bir kısım dindarlar da laikliğe kuşkuyla bakar olmuşlardı. Bu açık gerçeği göremeyen kimi ilerici aydınlarımız(!), laikliğin elden gideceği kaygısına kapıldıkça, demokrasiye büsbütün sarılacağı yerde “zinde güçlerden” medet ummaya başlarlar. Zinde güçler ise ne zaman demokrasiye ara verip yönetime el koysalar, laiklik büyük tahribata uğramaktadır.”
  • “Belki bir ölçüde Fransa hariç hiçbir demokratik ülkede, bir kimsenin “ben aydınım” diye ortaya çıktığı ve siyasal etkinlik göstermeye çalıştığı görülmemiştir. Hatta demokratik ülkelerin birçoğunda aydın tavrı takınmak alay konusu olmuştur. Örneğin İngiltere’de aydın tavrı takınanlarla “yüksek alınlı” diye, Amerika’da “yumurta kafalı” diye alay edilir.”

     Aktarması benden analizi sizden… Şahsım adına Ecevit’in bu hatırasına ve yukarıda yazılı görüşlerine bir genç olarak büyük önem veriyorum. 20’li yaşlardaki insanların günümüzdeki “aydın” problemini iyi analiz etmeleri gerekmektedir. Milletin ferasetine güvenen yöneticilerin yönettiği, kendine güvenen gençler olmak zorundayız ki  “yumurta kafalılar” değil, Finlandiya örneğinde olduğu gibi bu ülkeyi biz yönetelim ve ülkemizi gerçek “aydınlık” günlere ulaştıralım. Bunun için ne aydın olmaya gerek vardır ne de makama, mevkiye…Ülke kaderi üzerinde söz sahibi olmak isteyen, vatana hizmet aşkıyla yanıp tutuşan genç arkadaşlarımız için son bir not; “Bu ülkeyi Atatürk gibi, Kazım Karabekir gibi apoletlerini söküp atmış bir nesil kurmuştur.” Saygılarımla…

Kore Yarımadası’nda ‘Kırılma Anı’ Yaklaşıyor

Kuzey Kore Devlet Başkanı Kim Jong-un’un üvey ağabeyi Kim Jong-nam’ın Kuala Lumpur havalimanında öldürülmesinin ardından Malezya ile Kuzey Kore arasında başlayan gerilimin, bölgesel bir krize dönüşmesinden endişe ediliyor

Kuzey Kore devlet başkanının üvey ağabeyi olduğu belirtilen Kim Jong-nam’ın 13 Şubat’ta Kuala Lumpur havalimanında öldürülmesi üzerine, cinayetin nasıl ve kimler tarafından işlendiği konusu yerini Malezya ve Kuzey Kore arasındaki diplomatik sürtüşmeye bıraktı.

Son gelişmeler, sürtüşmenin bu iki ülke ile sınırlı kalmayacağını gösteriyor. 4 Mart’tan bu yana iki ülke yönetimi, karşılıklı olarak büyükelçileri sınırdışı ederken, ilgili ülke vatandaşlarının bulundukları ülkeleri terk etmelerine de izin verilmiyor. Malezya Başbakanı Necip Rezak, Kuzey Kore’deki vatandaşların ‘güvenliğini’ sağlama adına söylem düzeyinde geri adım atmasına rağmen, Kore Yarımadası’ndaki krizin Güneydoğu Asya’ya doğru sıçrama potansiyeli var.

Malezya-Kuzey Kore ilişkileri

Bölgede hızla yükselen gerilim, iki ülke arasında ne türden ilişkiler bulunduğu konusunu da ilgi odağı haline getirdi. Malezya gibi Anglo-Sakson dünyaya mensubiyetiyle öne çıkan bir ülkenin Birleşmiş Milletler yaptırımlarına ve ABD ile ilişkilerine rağmen Kuzey Kore ile ilişkilerini devam ettirmesi, bu ülkenin elçiliğinin Kuala Lumpur’daki operasyonuyla sınırlı değil. Bu bağlamda, yaklaşık bir ay öncesine kadar Malezya ile Kuzey Kore arasında ‘özel’ denilebilecek bir ticari ve siyasi ilişkinin olduğu, hem Malezya hem de dünya kamuoyuna yansımış oldu. İki ülke arasında vize muafiyeti, ticari ilişkiler, Kuzey Kore Havayolları’nın (Koryo) Kuala Lumpur’da faaliyet göstermesi ve sayısı bine ulaşan Kuzey Kore vatandaşının Malezya iş hayatında yer alması bu süreçte dikkat çeken hususlardı.

Bu ilişki biçimi, Birleşmiş Milletler yaptırımlarına ve özellikle ABD’nin Kuzey Kore yönetimine yönelik siyasi baskısına rağmen, Malezya’nın, Kuzey Kore’yle işbirliği yapan az sayıdaki ülke arasında bulunmasını sağlıyor. Malezya cephesinden bakıldığında bu konu, her iki ülkenin ‘bağlantısızlar’ bloğuna mensup oluşu, Kuzey Kore’de sıradan vatandaşların zaten turist olarak ülke dışına çıkmasına izin verilmemesi, Kuzey Kore ile ticari ilişkilerin de daha çok devlet teşekküllerince yapılıyor oluşu gibi gerekçelerle mazur gösterilebilir. Hatta Kuzey Kore’nin ‘uluslararası çevrelere’ yakınlaştırılması çerçevesinde bu ilişkilerin faydasından bile söz etmek mümkün.

Malezya ve Kuzey Kore’nin konumu

Kuzey Kore maktülün kimliğini reddediyor

Malezya’da işlenen cinayetin uluslararası bir boyut arz etmesinde, söz konusu cinayete kurban giden kişinin ‘gerçek’ kimliği ile cinayette kullanıldığı belirlenen öldürücü kimyasal maddeden kaynaklanıyor. Cinayete kurban giden kişinin üzerinden Kim Chol adına düzenlenmiş pasaport çıksa da, Güney Kore makamlarının yardımıyla bu kişinin gerçek kimliğinin Kuzey Kore devlet başkanının üvey kardeşi Kim Jong-nam olduğu ilan edildi.

Ancak Kuzey Kore yönetimi şu ana kadar bunu doğrulamadığı gibi, bu veriyi reddetme yolunu tercih ediyor. Böylece, şu ana kadar cinayeti ‘azmettirenlerle’ ilgili verilere ulaşılamaması bir yana, Pyongyang, ‘kimlik’ üzerinden reddiyesiyle olayla Kuzey Kore yönetimi arasında bir ilişki olmadığını ortaya koymaya çalışıyor.

Kuzey Kore terör listesine alınabilir

Cinayetin yabancı bir ülkede ve Birleşmiş Milletler’in 2005 Kimyasal Silahlar Sözleşmesi ve 1997 Kimyasal Silahlar Sözleşmesi’ne göre yasak kimyasal silah sınıflamasına giren VX türü sinir gazıyla işlendiğinin açıklanması birkaç açıdan önemli. Bunlardan ilki, kimyasal silah kategorisindeki bu maddenin, Malezya başta olmak üzere bölge ülkelerinin kimyasal silah ticareti tehdidi altında olabileceğini ortaya çıkarmış olması.

Bir diğer husus ise cinayetin Kuzey Kore yönetimince işlendiğinin kesinlik kazanması halinde uluslararası kurumların devreye girerek Kuzey Kore’nin ‘uluslararası terörü destekleyen ülkeler listesine’ alınması, aynı zamanda bu ülkeye yönelik yeni yaptırımların gündeme getirilmesi ihtimali. 2008 yılında söz konusu terör listesinden çıkartılan Kuzey Kore’nin yeniden listeye alınması hiç kuşku yok ki Kore Yarımadası’nda zaten gergin olan ilişkileri daha da arttırmanın yanı sıra, uluslararası kamuoyunun baskısına maruz kalan Kuzey Kore’yi biraz daha köşeye sıkıştırma anlamına gelecek. Bununla birlikte Kuzey Kore yönetiminin bu ihtimali hesaba katarak 4 Mart’ta yaptığı açıklamada, ABD’nin, Kuzey Kore’yi yeniden terör listesine alma konusunda bir karara imza atması halinde ağır bedel ödeyeceğine yönelik uyarısı da dikkat çekici bir gelişmeydi.

Kore Yarımadası’nda küresel hesaplaşma

Kim Jong-nam cinayeti, Malezya’da ülkeyi bir kez daha küresel kamuoyu önüne çıkartan ‘talihsiz’ bir hadise olarak algılanırken, aslında olayın perde arkasında Kuzey Kore ve Güney Kore ile Çin-ABD ve Japonya aktörlerinin rollerine de dikkat çekmek gerekiyor. Bu güçler arasında ABD ve Çin’in varlığının belirleyici konumda olduğu da aşikâr. ABD, bir yandan Doğu Asya’da kurduğu güvenlik kuşağında Japonya ve Güney Kore’yle ittifak yaparken, aynı zamanda bu iki ülkeye yönelik -örneğin Kuzey Kore tarafından- herhangi bir saldırı karşısında müdahalede birinci derecede rol alacak.

Kuzey Kore-Güney Kore

 Son birkaç yıldır ısrarla devam ettiği füze denemeleri nedeniyle Kuzey Kore’ye yönelik ABD öncülüğünde Birleşmiş Milletler tarafından alınan yaptırım kararlarının çerçevesi genişletilmiş olsa da bu kararlar şu ana kadar Kuzey Kore yönetimine diz çöktürmeye kafi gelmedi. Aksine, Obama döneminde birbiri ardına gelen füze denemeleri sonrasında Kuzey Kore yönetiminin, yeni başkan Trump’ın ‘tehditvari’ yaklaşımından hemen sonra denemelere yeniden başlaması, Kuzey Kore yönetiminin Amerikan liderlerinin söylemini dikkate almadığını gösteriyor. Bu noktada akla şu sorular geliyor: Hangi ülke/ler ne amaçla Kuzey Kore’ye destek veriyor? Bu ülkeler desteklerini hangi şartlarda geri çekme eğilimi sergileyecek?

Kuzey Kore yönetimi, geçen pazartesi günü dört füzeyle yapılan denemeye gerekçe olarak, bir süre önce başlayan ABD-Güney Kore ortak tatbikatını gösteriyor. Nitekim ABD-Güney Kore tatbikatının Kuzey Kore’ye yönelik olası bir müdahalenin ipuçlarını taşıdığı konusunda görüşler mevcut. Pazartesi günkü füze denemeleri ve peşinden Kuzey Kore yönetiminin tehditvari açıklaması karşısında ABD yönetimi geçen yıl varılan anlaşma gereğince Güney Kore’ye füze savunma sistemleri (THAAD) yerleştirilmesi konusunda harekete geçti.

Çin barışa götürebilir mi?

Gelinen aşamada gözler Çin’e çevrilmiş durumda. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin önceki gün yaptığı açıklamada Kuzey Kore’yi nükleer ve füze denemelerine son vermeye çağırması oldukça önemliydi. Çin Kuzey Kore’ye bu mesajı verirken, aynı zamanda Kore Yarımadası’nda olası bir sıcak gelişmenin önüne geçmek amacıyla ABD ve Güney Kore’ye de ortak tatbikatı sona erdirme çağrısında bulundu. Wang Yi açıklamasında son gelişmeleri, ‘iki trenin hızla birbirine doğru yaklaşması’ ifadesiyle tasvir etmesi, bir anlamda Kore Yarımadası’nı sarabilecek aleve işaret ediyor.

Kuzey Kore’ye yönelik herhangi bir müdahale, Çin-Kuzey Kore arasındaki anlaşmaya binaen Çin tarafına doğrudan müdahele ‘hakkı’ verecek. Çin’in Kuzey Kore’ye ‘askeri’ desteği, sadece bu ülkeye ideolojik yakınlığından kaynaklanmıyor. Aksine, Kuzey Kore toprak parçası Çin için bir tampon bölge olma anlamı taşıyor. Bununla birlikte, iki ülke arasındaki anlaşmaya rağmen, Çin yönetiminin Kuzey Kore’yi savunma adına aktif bir müdahaleye hazır olup olmadığı, buna cesaret edip edemeyeceği ise meçhul. Kaldı ki, Çin son otuz yılda elde ettiği kazanımları böyle bir ortamda kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Tam da bu durumda, Çin dışişleri bakanının yaptığı açıklamayı Kore Yarımadası’nda barış sürecinin başlatılmasına şans tanıyacak bir açılım olarak da ele almak mümkün.

Kore Yarımadası’nda suların bu denli ısındığı ve hatta Malezya’daki cinayet bağlamında bölgesel ölçekte yayılma eğilimi gösterdiği bir ortamda ‘acaba Kore Yarımadası’na barışı getirecek bir yol var mı’ sorusunu da sormak gerekir. Barış gelecekse bunun nasıl ve hangi yollarla geleceği de önemli. Çin dışişleri bakanının açıklaması dikkate alındığında, Kuzey Kore üzerinde baskı kurabilecek yegâne ülkenin Çin olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor. Bu çıkışı, Çin yönetiminin görevini yapmaya başladığı intibaını verdiğini düşünmek de mümkün.

Şayet Çin yönetimi bu baskısını uluslararası kamuoyunda bir ‘şov’ olarak gündeme getirmiyorsa, kapalı kapılar ardında da olsa barışa yönelik girişimi çerçevesinde Kuzey Kore yönetimiyle görüşmelere başlaması, bugün için gerçekleşmesi güç de olsa yeni bir sürece yol açabilir. Böylece, bu sürecin Kuzey Kore yönetiminin, Çin’in iknasıyla uluslararası çevrelerin kararlarına boyun eğmesi, bir başka deyişle uluslararası kamuoyuyla işbirliğine kapılarını aralaması Kore Yarımadası’na barışın gelmesi anlamı taşıyacaktır.

ABD ve Çin jeo-stratejik yaklaşımlarını değiştirmeli

Bununla birlikte, iki Kore’nin birleşmesinin hangi şartlarda gerçekleştirileceği hususu da, Çin ve ABD yönetimlerini jeo-stratejik yaklaşımları noktasında yakından ilgilendiriyor. Birleşme ihtimalinin ufukta belirmesi halinde, Yarımada’nın ABD’nin güvenlik şemsiyesinde kalmaya devam etmesi Çin tarafından kabul edilebilir bir durum olmayacak. Singapur’un kurucu başbakanı Lee Kuan Yew’un ifade ettiği gibi, Güney Kore ve Amerikan birliklerini Yalu Nehri’ne veya 38. paralelin yukarısına taşıyacak bir gelişme Çin’in ulusal güvenlik politikalarıyla doğrudan çelişen bir duruma işaret ediyor.

Öte yandan, birleşmiş bir Kore’nin Çin yanlısı politikalara evrilmesi de ABD açısından benzer bir potansiyele gönderme yapıyor. Sonuç olarak Çin ve ABD’nin, barış için masaya oturduklarında, bugüne kadar benimsedikleri jeo-stratejik yaklaşımlarını değiştirmeleri gerekiyor. ABD ve Çin’i bağlayıcı kılan bu şartlar bugüne kadar bu iki gücü Kore Yarımadası’nda statükoyu korumaya yönelik politikalara hapsetmişti.

Hiç kuşku yok ki Kuzey ve Güney Kore’nin birleşmesinin, sadece bu iki ‘öz’ halk arasında birliği tesis etmekle ve iki ülkeye barış getirilmesiyle sınırlı kalmayan, aksine küresel bir veçhesi bulunuyor. Bu anlamda tıpkı Soğuk Savaş döneminin bitişinde Batı ve Doğu Almanya’nın birleşmesi süreci gibi, Kore Yarımadası’nda da benzer bir bütünleşmenin imkanı üzerinde kafa yorulurken, ABD’nin Almanya’nın birleşmesinde oynadığı rolün benzerini Kore Yarımadası’nda oynayabilmesi tek başına yeterli görünmüyor. İş dönüp dolaşıp ‘Çin faktörüne’ kilitleniyor. Bu günlerde ortaya çıkan bu en zor koşullarda barışa yönelik hesaplar yapılacaksa yine bu iki gücün yani ABD ve Çin’in inisiyatifle gerçekleştirilecek.

Başkan Trump’ın Amerika’sı ve Türkiye

Trump’ın Amerika’nın yeni başkanı olması, hiç şüphe yok ki, tüm dünya da büyük şaşkınlıkla izlenirken, Amerika’da ve başkent Washington’da şiddeti çok yüksek bir ‘siyasi deprem’ yaratmış durumda. Başkan Trump’ın gerek medya, sanatçılar ve kurumlarla olan olumsuz ilişkileri, gerekse de önce 7, şimdi ise 6 Müslüman ülke vatandaşına getirdiği vize yasağı uygulamasına neden olan ‘Başkanlık Yürütme Kararnameleri’, siyasi depremin güçlü artçılarını yaratıyor.

Washington büyük bir siyasi deprem yaşıyor ve bu depreme tümüyle odaklanmış durumda. Yoğun toplantı ve konuşma trafiğinde bir hafta geçirdiğim Washington’da gördüğüm manzara ve hava bu şekilde tasvir edilebilir. Amerika, yaşadığı siyasi depremle bölünüyor, aşırı kutuplaşıyor, ‘iki farklı, hatta zıt Amerika’ gerçeği, yorumu, anlayışı ortaya çıkmış durumda.

ABD ve Türkiye

‘İki Amerika’

Amerika genelinde ve Washington’da, ‘iki Amerika’ söylemi giderek tartışmaları şekillendiriyor. ‘İki Amerika’ söyleminde, bir tarafta Trump’ın başkan olmasıyla başlayan yönetim ve siyaset yapma tarzının Amerikan demokrasisine, Amerikan denge ve denetleme kurumlarına, Amerikan siyasetine, Amerikan birlikte yaşama kültürüne/toplumsal birlikteliğine, Amerikan ekonomisi- küreselleşme ilişkisine ve Amerika’nın dünya hegemonu rolüne ve konumuna çok zarar vereceğini düşünen bir toplumsal kesim var. Bu kesim ‘Amerikan demokrasisini koruma’ adı altında, Trump’ın başkanlığına karşı büyük bir savaş başlatmış durumda.

Diğer tarafta ise Meksika ve Çin’e karşı olan, küreselleşmeyi eleştiren, ekonomik milliyetçiliği savunan, İslam korkusunu güçlendirerek Müslümanları ötekileştiren, göç ve göçmen karşıtı, popülist ama seçimi kazanmış, halkla birlikte olduğunu sürekli vurgulayan ve bu bağlamda da Amerikan seçkinleri/Amerikan halkı ayrımını yapan ve tüm bunları da “Amerika’yı yeniden büyük yapmak” sloganı içinde toplayan Başkan Trump ve adamları var.

‘İki Amerika’, “Amerikan demokrasisini korumak” ve “Amerika’yı yeniden büyük yapmak” karşıtlığına dayalı iki vizyonun, iki anlayışın, iki siyasetin savaşı ya da en iyi tanımla sert mücadelesi. 2017 yılı Amerika’da bu savaşa sahne olacak; Amerika bu savaşa odaklanarak kendisiyle uğraşacak. Biz de merakla bu savaşın nasıl sonuçlanacağını izleyeceğiz. Çünkü sonuçlar sadece Amerika ve Amerikan halkını değil, tüm dünyayı ve dünya halklarını ilgilendirecek.

Biz bu mücadelenin bizi doğrudan ilgilendiren kısmına dönüp, özellikle Suriye, Irak ve diğer bölgesel sorunlardan çok ciddi boyutta etkilenen Türkiye için Trump’ın başkanlığının ne tür sonuçlar doğurabileceğini ele alalım.

Trump ve Washington’da Türkiye

Washington genel olarak Trump depremiyle bütünüyle içine kapanmış durumda. Putin ve Rusya; bu bağlamda daha çok iç politika ve ulusal güvenlik tartışılıyor; Çin ve Meksika dışında dünya siyasetinin çok konuşulmadığı bir dönem yaşanıyor. Ulusal endişeler ve dönüşümler, küresel gelişmelere ilginin önüne geçmiş durumda. Türkiye ilgisi ve konuşması yok gibi.

‘İki Amerika’ mücadelesi temelinde ulusal boyuta odaklanmış Washington’da, her ne kadar Suriye ve Irak sorunları, DAEŞ’e karşı mücadele konuşuluyor olsa da, Türkiye bu noktada da tartışmalarda çok fazla yer almıyor.

Washington’un Trump’a alışması sürecinde, iç politika ve Beyaz Saray- medya ilişkileri ön planda olacak. Bununla birlikte, ‘iki Amerika’ temelinde yapılan tartışmalara daha dikkatli baktığımız zaman, Trump başkanlığındaki yeni Amerikan yönetiminin, Suriye ve Irak özelinde, Ortadoğu’ya bakışı genelinde, vizyon ve stratejisinin şekillendiğini bize gösteren iki önemli noktanın ortaya çıktığını görüyoruz.

Türkiye’nin dikkatle izlemesi gereken birinci nokta şu: Trump’ın başkanlığı süresince Türkiye’nin önemli dış politika tercihleri yapacağı bir döneme girdiğimiz aşikar. Trump’ın Suriye ve Irak odağında Ortadoğu’ya bakışı şekilleniyor. Bu bakış altı alanda netleşmiş gibi.

1. Suriye ve Irak’a bakışta, DAEŞ’e karşı mücadelenin başarıyla tamamlanması ve DAEŞ etkisinin bölgede minimize edilmesi birincil amaç.

2. Suriye’de Esed’li geçiş döneminin yaşanacağı kesin görünüyor. Esed, geçiş döneminde yerini kuvvetlendirmiş durumda.

3. Gerek İran’ın bölgedeki etkisinin sınırlandırılması ve engellenmesi, gerekse de Trump’ın diline referansla “Radikal İslam’ın etkisiz hale getirilmesi” için, Türkiye-Mısır-İsrail-Suudi Arabistan ekseninin güçlendirilmesi ve bölge istikrarı için etkin hale getirilmesi.

4. DAEŞ kadar tehlikeli görülen ve ifadesini “Müslüman Kardeşlerin terör örgütü ilan edilmesi” talebinde bulan Radikal İslam tartışması. Bu konumun, ciddi ve yüksek derecede İslam korkusu ve İslam dünyasının ötekileştirilmesini, dışlanmasını içeren bir söylem ve tavrı içerdiğini hemen söyleyelim.

5. Hem DAEŞ’e karşı mücadele de, hem de bölgenin geleceğinde, seküler aktör olarak görülen Irak ve Suriye “Kürt aktörleriyle” ittifak ve işbirliği.

6. Ortadoğu ve Afrika’dan şimdilik altı ülke vatandaşı için, Müslümanların Amerika’ya girişinde vize sorunları çıkartmak.

Bu altı alanın her birinde ve hepsinde, Trump’ın başkanlığı Türkiye’yi önemli tercihler yapma noktasına getirecektir; hem de hızla. Zor tercihlerin yapılacağı bir 2017 yılı yaşayacağız.

Trump başkanlığının Ortadoğu’ya bakışını şekillendiren ikinci önemli nokta ise kararların alınması ve uygulamaya sokulmasındaki hız ile ilgili. Obama yönetiminin tam aksine, Trump başkanlığındaki Amerikan yönetimi, hızlı karar alıcı ve aldığı kararları hızla uygulamaya sokucu bir hareket tarzına sahip görünüyor. Trump başkanlığı için, hızla ‘uygulayıcı başkanlık’ nitelemesi de yapılıyor.

Bu bağlamda, 2017 yılı Suriye, Irak ve Ortadoğu’da gelişmelerin hızlı olacağı ve kararların hızla uygulamaya sokulacağı bir yıl olacak. Türkiye bu nokta da, kendisini muhakkak bu hızlı uygulama dönemine ve hareket tarzına karşı hazırlamalı ve güçlendirmeli.

Trump’ın hızlı uygulamacılığı, eğer doğru kararlar alınır ve doğru stratejiler uygulanırsa Türkiye’nin yararına olabilir ve Türkiye hem Suriye ve Irak konusunda hem de sınırlarında kantonyal bir devlet oluşumunun engellenmesinde istediği sonuçları alabilir. Bu noktada 2017 yılının ve 2018’in ilk yarısının Türkiye için çok önemli olacağını söylemeliyiz.

Kaynak: Prof. Dr. Fuat Keyman, AA

Hollanda Seçimleri ve Irkçılık

Seçim kampanyalarında ırkçılık ve yabancı düşmanlığı söylemlerinin yoğun kullanıldığı Hollanda’da iktidarın oluşumunu küçük partilerin oy oranları şekillendirecek. Ufukta koalisyonun göründüğü Hollanda’da İşçi Partisi’nden (PVDA) ihraç edilen Tunahan Kuzu ve Selçuk Öztürk’un kurduğu DENK Partisi’nin özellikle Türk ve diğer Müslüman seçmenlerden alacağı oylarla bu konuda kilit rol oynaması bekleniyor.

            Hollanda-Türkiye İlişkileri ve Diplomatik Krizin Perde Arkası

Suriye Satrancında Değişen Dengeler ve İttifaklar

Suriye savaşında sürekli değişen dengeler ve günlük ittifaklar baş döndürücü bir hal almış durumda.

Altıncı yılını dolduran Suriye savaşı giderek ilginç bir hal almakta. Sürekli değişen dengeler ve günlük ittifaklar, Suriye’yi yakından takip eden bizlerin bile başını döndürürken, dünyanın kafası iyice karışmış durumda. Son bir iki haftalık gelişmeler dahi yeterince baş döndürücü.

Türkiye’nin Özgür Suriye Ordusu’yla (ÖSO) birlikte gerçekleştirdiği Fırat Kalkanı harekâtıyla el-Bâb’ı DAEŞ’ten temizlemesi, ABD’nin Türk ordusuyla ÖSO’nun Rakka operasyonuna katılımı konusunda ayak diretmesi ve hâlâ YPG/PYD ile ittifakını sürdürmesi üzerine Türkiye’nin ilk hedefin Münbiç olduğunu açıklamasının ardından, Münbiç’te Suriye savaşının iki büyük rakibi olan ABD ve Rusya’nın bayrakları neredeyse yanyana dalgalanmaya başladı. Rusya destekli Suriye ordusu hem el-Bâb’ın güneyinden, Tâdif üzerinden Münbiç’e doğru yönelerek ÖSO ve Türk ordusunun önünü keserken Münbiç merkezini elinde tutan PYD/YPG ağırlıklı SDG (Suriye Demokratik Güçleri) el-Arîme’yi Esed rejimi güçlerine bırakarak Münbiç’in batısında Türkiye destekli ÖSO’ya karşı bir tampon bölge oluşturdu.

                    Güncel Suriye haritası (Mart 2017)

7 Mart 2017, Suriye Son Durum Haritası

Aynı esnada ABD de ‘caydırıcı ve güvence verici’ tedbirler kapsamanında Münbiç’te konuşlanmaktaydı. Yazının kaleme alındığı günlerde ise Antalya’da Türk, ABD ve Rus genel kurmay başkanları, kendileri ve sahadaki vekilleri (ÖSO, PYD/YPG ile Suriye rejimi) adına, herhangi bir çatışma yaşanmaması için bir koordinasyon toplantısı yapmaktaydı.

Bu son manevralarda herkes birbirine karşı mesaj veriyor aslında. ABD’ye rağmen Rusya ile anlaşarak el-Bab’a kadar inen Türkiye’nin bundan sonraki hedefinin Münbiç olacağının deklere edilmesi üzerine ABD askerleri Münbiç’te konuşlanarak Türkiye’ye mesaj verirken, Rusya da rejim güçlerini el-Bab’ın güneyinden Münbiç sınırlarına gönderip el-Arîme’de bir tampon oluşturarak Türkiye’ye daha fazla ilerlememesi konusunda mesaj veriyordu.

ABD’nin Suriye savaşından yüzüstü bıraktığı Türkiye’nin Rusya ile anlaşarak bir denge politikası izlemesi karşısında, iki büyük güç olan ABD ve Rusya da Kürt politikasını Türkiye’ye karşı bir baskı aracı olarak kullanarak bir med-cezir hareketine yol açıyordu. YPG/PYD ise Türkiye’nin baskısı karşısında hem ABD hem de Rusya ile aynı anda anlaşıp bu med-cezir hareketine katılarak kendisine bir alan açmaya çalışıyor. Bu arada Suriye rejimi, çatışan taraflar arasındaki anlaşmazlıklardan kaynaklanan fırsatlardan istifade ile elinde tuttuğu toprakları artırıyor.

Kısaca özetlemeye çalıştığımız son bir iki haftada gerçekleşen oldukça karmaşık gelişmeler, aslında Suriye savaşının başlangıcından beri denge ve ittifaklarının ne kadar değiştiğinin bir göstergesi.

Hafızamızı tazelemek amacıyla, savaşın başından beri değişen dengelere bir göz atmak yerinde olur: Bundan 6 yıl önce savaş başladığında Rusya ve İran Suriye rejimin yanında saf tutmuş, Türkiye, Suudi Arabistan ve ABD ise muhaliflerin tarafında yer almıştı. Ancak ABD özellikle İsrail için tehlike oluşturabilecek kimyasal silah tehlikesi ortadan kalktıktan sonra ve Esed’den sonra Suriye’de Müslüman Kardeşler benzeri bir yönetimin çıkma tehlikesi karşısında, Türkiye’yi ortada bırakarak sahadan çekildi. Bütün bunlara rağmen, 2015 yılında rejimin zor durumda kalması üzerine Rusya’nın doğrudan savaşa girmesiyle dengeler tamamen değişti.

Savaşın uzamasıyla birlikte sahada radikalleşen gruplara, devlet nizamının bir türlü kurulamadığı Iraklı gruplarla yabancı savaşçıların da katılmasıyla DAEŞ, Irak ve Suriye’de geniş bir coğrafyaya hükmederek devletimsi bir yapı tesis edip hilafetini ilan etmişti. “Düşmanımın düşmanı dostumdur” mottosuyla hareket eden rejim ise sahada bazen DAEŞ bazen de PYD/YPG ile ittifak kurmaktaydı. Nitekim Rusya destekli rejim ile PYD/YPG’nin son işbirliği de aslında bunun açık bir göstergesi.

Son gelişmeler Suriye meselesinde yeni ittifakların oluştuğunu ihsas ettiriyor. Türkiye’nin sunmuş olduğu iki alternatifli Rakka planı yerine, ABD’nin Musul’da uyguladığı bir planın benzerini tatbik etmek istediği anlaşılıyor. Yapılan itirazlar nedeniyle DAEŞ’e karşı operasyon esnasında Haşdü Şa’bi’nin Musul merkezine girmemesi hususunda anlaşıldığı gibi, Türkiye’yi PYD/YPG güçleriyle Rakka üzerine yürümek hususunda ikna etmeye çalışacağı öngörülüyor. Ancak Türkiye en yüksek perdeden bunu reddetmiş durumda.

Suriye’de Türkiye için en tehlikeli senaryo, ABD ile Rusya’nın tıpkı 1916 Sykes-Picot’da İngiltere ile Fransa’nın anlaştıkları gibi Suriye hususunda anlaşmış olabilecekleri. Zira Rusya ve Esed rejimi, Suriye’nin ‘Faydalı Suriye” (La Syrie Utile; Suriyye el-Musağğara) olarak adlandırılan Batı bölgelerinde, İdlib hariç büyük oranda hakimiyet kurmuş durumda. Rusya böylece Akdeniz kıyısındaki üslerini ebedi olarak garantiledi. Buna karşılık ABD’nin de PYD/YPG ile anlaşarak Kuzey-Doğu Suriye’de Kürt bölgesinde tesis edeceği üsler vasıtasıyla İncirlik’e olan ihtiyacını minimize etmeye çalışabileceği akla gelebilir.

ABD’nin 1990’lı yıllardan itibaren bu bölgede bir Kürt kuşağı kurulması hususunda göstermiş olduğu gayret (36. Paralel, Çekiç Güç vs.) düşünülürse Irak’tan sonra Suriye’de de dizinin ikinci bölümü olarak aynı senaryonun uygulamaya konulmuş olduğu düşünülebilir. Son iki haftada hem ABD güçlerinin Münbiç’te bayrak göstermesi hem de Türkiye’nin “hedefimiz Münbiç” açıklaması sonrasında Rusya’nın Münbiç’in batısını rejim vasıtasıyla himaye altına alması ve bayrak dikmesi böyle bir anlaşmanın yapılmış olabileceğini akla getiriyor.

Şayet böyle bir anlaşma yapılmışsa, şimdilik bilmediğimiz noktalar, Rakka’nın ve DAEŞ’ten temizlenecek diğer yerlerin kimin müstakbel nüfuz alanı olacağı ve eğer Türkiye’nin Rakka ve Münbiç’te önü kapanırsa Batıya dönerek Afrin Kantonu’na yönelip yönelmeyeceği?

Kaynak: Cengiz Tomar, AA

Anarşistlerin Gözünde Memurlar: Siyasi Rejimlerin Temel Bekçileri

Hakkımda yanlış düşünmeyin diye baştan söyleyeyim, ben anarşist değilim. Zaten hem babası hemde baba yarısı öğretmen olan birisiyim ama yinede anarşistlerin bazı konularda haklılık paylarının olmadığını söyleyemem.

Memurluk (Arapçada emir altındaki kişi), kuşkusuz diğer tüm sınıflara kıyasen en düzenli ve güvenli geleceğin anahtarını elinde tutan sınıfı temsil ediyor. Hangi ideoloji veya inançtan olursa olsun emir aldığı rejime büyük bir borcu var. Çünkü o siyasi rejimin istikrarı sayesinde hayatını kurtarmıştır veya muhafaza ediyordur. Bazı olağanüstü durumlardan dahi çok etkilenseler bile, yine diğer sınıflara kıyasen en az etkilenen grup onlardır (İstisnalar kaideyi bozmaz).

Eğer memurlar, halkın ezici bir çoğunluğunun zıtlaştığı bir siyasi rejimin altında olsalar bile, kendi eşinin, çocuklarının, iş arkadaşlarının düzenini muhafaza etmek açısından emir aldığı tabakayı savunur veya ideolojisini savunmasa bile kurulu düzeninin bekası için istikrarsızlık istemez ve böylece istikrarın bozulmasıyla düzeni tehlikeye gireceğinden korktuğu için siyasi erkin varlıklarını idame ettirmelerini temelden sağlamış olur. Hele hele bu memurlar üniformalı olarak asayişi sağlayan sınıftan iseler işte o zaman, o siyasi rejimin çökmesi iyice zorlaşır.

Anarşizm, (Antik Yunanca’da an “-sız/-siz, olumsuzluk eki” ve archos “yönetici” sözcüklerinden türetilmiştir, yani yöneticisiz anlamına gelir) toplumsal otoritenin, tahakkümün, erkin ve hiyerarşinin tüm biçimlerini bertaraf etmeyi savunan çeşitli politik felsefeleri ve toplumsal hareketleri tanımlayan sosyal bir terimdir. Anarşizm, her koşulda her türlü otoriteyi reddeder.

Anarşist öğreti insanların devletlerden yoksun olduğu bir dünya düzeninde yaşamasını ister. Kimsenin kimseden üstün olmadığı yani kimsenin kimseye emir veremediği mutlak bağımsızlık fikri ve toplumsal eşitlik düşüncesi üzerine kurulu bir ideolojidir. Devletin yani yöneticinin olduğu bir ortamda anarşistlere göre kişisel bağımsızlığın ve hür iradenin yeri azdır ve bu yüzden yok edilmelidir. Devletler arası sınırların ve insanlar arası sınıfların bertaraf edilmediği bir toplum düzeninde kişisel özgürlüğü ve toplumsal eşitliği sağlamak daha zordur çünkü.

İşte Anarşistler bu yüzden memurları sevmezler. Onlara göre memurlar, çevresi ve kendisinin huzuru, refahı ve güvenliği için yönetici takıma gönüllü kölelik yapan kimselerdir. Memurlar devlet idaresinin sigortasıdır ve bu yüzden hepsi değilse bile geneli devletsiz dünya düzeninin önündeki etten duvarlardır. Ayrıca en sevilmeyen memurlarda Polislerdir. Çünkü anarşistlere göre polisler halkı suçlulardan değil, zenginleri fakirlerden korurlar. Yani Polisler toplumsal eşitsizliğin muhafaza edilmesi için uğraşırlar.

“Özgürlüğün en sinsi düşmanlarıdır memurlar. Onlardır ki, tüm geleceklerini güvenli bir yaşam ile takas etmişlerdir. Sistemi temellerinden ayakta tutan kişilerdir. Sizi onlar eğitir, onlar tedavi eder, onlar sorguya çeker ve onlar öldürür. Üstelik tüm bu caniliklerini sırf elde ettikleri güvenli geleceklerinden yoksun kalmamak için yaparlar.”
Peter Kropotkin / Anarşizm Üzerine Tezler -1901

Anarşizmde Toplumsal eşitlik ve kişisel özgürlüklerin bu kadar önemsenmesinin bilinçaltındaki kaynağında ise kuşkusuz onur ve gurur yatıyor. Çünkü eşitlik vaadi insanlarda “kimsenin komşusuna gıpta etmeyeceği, çocukların birbirlerini eşyaları yüzünden kıskanmayacağı ve aile reislerinin çocuklarına karşı çaresiz ve zayıf gözükmeyeceği” gibi toplumsal sorunların çözümüne atıfta bulunuyor. İşte bu insanlardaki onurlu yaşam açlığını doyuran bir husus. Özgürlük vaadi ise “çalışma hayatında üst mevkilerin alt tabakalara emir vermesi ve ezmesi veya devletlerin yaşam alanını uluslararası sınırlarla kısıtlaması” gibi sınıf ve sınır ayrımlarından yola çıkarak bu konular üzerinden insanların gururunu okşuyor olsa gerek. Anarşizmin biat kültürünün güçlü olduğu doğu toplumlarında değilde, biat kültürünün zayıf olduğu batı toplumlarında daha güçlü olmasını şahsen ben buna bağlıyorum.

Çünkü biat kültürü zaten bir hiyerarşinin oluşmasını ve devam etmesini sağlıyor. Dolayısıyla alt ve üst mevkilerin daim olmasını sağlayıp, buna bağlı olarak emir verenlerle alanların bulunmasını ve üst tabanın diğer alt tabandan daha zengin veya güçlü olmasını sağlayabiliyor. Buda ister istemez insanın belli bir noktada sınırlandırılarak çevresinde sesli veya fiilen zayıflıkla itham edilmesini kaçınılmaz hale getiriyor.

İşte bu yüzden eşitlik ve özgürlük gibi kavramlar, çeşitli ideolojilerin toplumsal değerlere onur ve gurur yoluyla damardan girmesini ve hızla büyümesini sağlayabiliyor.

Anarşistler, Tarihin her döneminde isim olarak olmasa bile fikren varlıklarını hissettirmişlerdir. Anarşizmin en güçlü olduğu dönem içinse 18-19. yüzyıl Avrupa’sı denebilir. Özellikle bu dönemin sorunları olan vurdum duymaz krallıkların, Dini otoritenin azalsa da henüz bitmeyen etkisinin, artan zengin-fakir uçurumunun ve etik olmayan çalışma koşullarının bunda etkisi çok büyüktü. Hatta yine bu dönemin sorunlarının körüklediği Komünist öğretiye de farklı fraksiyonlar kazandırarak büyük bir etkisi oldu. Farklı bir komünist fraksiyonun(Anarşist Komünizm: Sosyalist evreyi atlayarak Komünist evreye geçişi savunan ve Proleterya diktatörlüğüne karşı olan fraksiyon.) ortaya çıkmasına sebep olsa da Marksistler anarşistleri tehlikeli gördüler. Hatta Paris Komününden bir yıl sonra 1872’de gerçekleşen Lahey kongresinde Anarşistlerin lideri Mihail Bakunin, Komünistlerin lideri Karl Marx’ı otoriterlik yanlısı olmakla suçlamış ve çıkan tartışmaların ardından Anarşistler ve Komünistler bir daha hiçbir kongrede bir araya gelmemek süretiyle ayrılmışlardır(bu ayrılık halen devam ediyor) ve böylece anarşistler büyük bir fırsatı tepmiş oldular.

“Anti-otoriterciler, otoriter siyasal devletin, bir çırpıda, hatta onu yaratmış bulunan toplumsal koşullar yok olmazdan önce, ortadan kaldırılmasını istiyorlar. Bunlar, toplumsal devrimin ilk işinin otoritenin ortadan kaldırılması olmasını istiyorlar. Bu baylar hiçbir devrim görmüşler midir? Devrim, elbette ki, en otoriter olan şeydir; bu, nüfusun bir bölümünün kendi iradesini, nüfusun öteki bölümüne tüfeklerle, süngülerle ve toplarla —akla gelebilecek bütün otoriter araçlarla— dayattığı bir eylemdir; ve eğer muzaffer olan taraf yok yere yenik düşmek istemiyorsa, bu egemenliğini, silahlarının gericiler üzerinde yarattığı terör ile sürdürmelidir. Paris Komünü, silahlı halkın otoritesini burjuvaziye karşı kullanmamış olsaydı, bir gün olsun dayanabilir miydi? Tersine, Paris Komününü bundan yeterince serbest bir biçimde yararlanmamış olmakla suçlamamız gerekmiyor mu? O halde, şu iki şeyden birisi: anti-otoriterciler ya neden sözettiklerini bilmiyorlar, ki bu durumda kafa karışıklığından başka bir şey yaratmış olmuyorlar; ya da bunu biliyorlar, ki bu durumda da proletaryanın hareketine ihanet ediyorlar. Her iki durumda da gericiliğe hizmet etmiş oluyorlar.” Friedrich Engels / Otorite Üzerine makalesi

“Alelade bir burjuva parlamenter devletin değil, ama sürekli ordusu olmayan, halk düşmanı bir polisi bulunmayan halkın üzerinde yer alan bürokrasisi olmayan bir devletin gereğini savunuyorum.” Vladimir İlyiç Lenin’in anarşizme karşı sözlerinden.

Ben günümüze baktığımda ise Anarşizmin tekrar yükselişte olduğunu düşünüyorum. Çünkü Kralcı, aristokrat, elitist, oligark ve burjuvacı yönetimlerin alternatifi olarak görülen demokrasi ütopyasının  vaat ettiği gibi aklı selim insanları iş başına getiremiyor olması ve bunun sonucunda az bir süre sonra yeni tür diktatörleri ortaya çıkartması büyük bir toplumsal hayal kırıklığına neden olmuş durumda.

Fransa’da Geçen yılki çalışma yasası düzenlemelerine karşı organize edilen protesto eylemlerinde Anarşistler en ön saflardaydılar. İngiltere’de de Brexit referandumunun ortaya çıkardığı büyük şokun ardından benzer girişimler olmuştu. Şimdi ise anarşistler ABD’de, daha az oy almasına rağmen ilginç seçim sistemi sayesinde koltuğa oturan Donald Trump’a karşı eylemlerde, yine en ön saflarda simsiyah kıyafetleriyle, anarşist sembollerle ve bayraklarla duruyorlar.

Bu karmaşalara baktığımız zamanda, karşımıza yine demokratik sistemlerin ortaya çıkardığı hayal kırıklıkları geliyor.

Fransa’da demokratik sosyalist/sosyal demokrat söylemlerin arkasına sığınarak göreve gelen Sosyalist Partinin getirdiği çalışma yasası, neoliberal partilerin bile cesaret edemediği türdendi ama onlar seçimle iş başına geldiler ve onlara oy veren insanlar bir yalana oy verdiklerini yani hükumetlerinin kendilerini damardan girerek kandırdıklarını gördüler. Avrupa’nın her yerinde görülen “sosyalist söylemlerle iktidara gelen partilerin sosyalizm’den uzak faaliyetlerle uğraşması” sorununu en son Yunanistan’da gördüğümüz gibi Fransa’da yaşamakta. Yunanistan’da da kemer sıkma politikalarına karşı söylemlerle iktidara gelip daha sonra egemenlere boyun eğen syriza hükumetine karşı düzenlenen eylemlerde anarşistler yine ön saflardaydı. Çünkü onlar yaptıkları hiçbir seçimin kendilerine çare olamadığını görüyor ve artık bu düzenin bir sınırının olduğunu düşünüyorlardı.

Bir başka demokrasi faciası ise Brexit ile geldi ve milliyetçilik hastalığına kapılmış yığınlar, “çoğunluk ne derse o doğrudur” saçmalığını bir kez daha yalanlamış oldular. Zaten 1205 yılındaki Manga Carta anlaşmasında da halk değil aristokrat sınıf kralla anlaşıp onun yetkilerini sınırlandırmaya çalışmıştı, çünkü aristokratlara göre cahil çoğunluk bu işe karıştırılmamalıydı.

Yine ABD’de daha az oy almasına rağmen ilginç seçim sistemi sayesinde seçimleri kazanan Donald Trump, cahil çoğunluğun olduğu yerde cehalet dolu insanların egemen olup halkları belirsizliğe sokabileceğinin en net göstergesi oldu. John Fred Kennedy’in de dediği gibi “demokrasilerde bir seçmenin cehaleti bütün halkın güvenliği için tehlikedir”.

Herkesin çare olarak sunduğu ve kimi zaman arkasına sığınılarak ölümün göze alındığı Demokrasi bile insanlara bunları yaşatabiliyor ise insanlar artık neye güvensin, ne yapsın? Böyle bir çaresizlik durumunda tabi ki insanlar artık hiçbir yönetim sisteminin çare olamadığını ve bunun yerine umutsuzca yönetimi değiştirmektense yönetim fikrinin ortadan kaldırılması gerektiğini düşünecektir elbette.

Toplumlar, büyüyerek ve isteyerek devletleri yarattılar, eğer isterlerse tekrar yok edebilirler. Ancak bana göre halkların hep birlikte hemde aynı anda bunu arzulaması ve hep birlikte gerçekleştirmesi imkansıza yakın gibi bir şey olduğu için anarşistler amaçlarına asla ulaşamayacak ve sadece gerektiği zamanlarda kaosun kaynağı olmakla yetineceklerdir.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

AB’nin Geleceği Nasıl Olacak?

AB Komisyonu Başkanı Juncker’in birliğin geleceğine ilişkin hazırladığı ‘Beyaz Kitap’ta 5 senaryo yer aldı.

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker imzalı “Beyaz Kitap” adlı belgenin başında, birliğin karşı karşıya olduğu sınamalara yer verildi. AB’nin değişen şartlara uyum sağlaması gerektiği ifade edilen belgede, “Önümüzde, güvenliğimiz, halkımızın refahı ve Avrupa’nın giderek çok kutuplu bir dünyada oynaması için gereken role ilişkin önemli sınamalar var. 27 üyeli birleşik bir Avrupa’nın kendi kaderini şekillendirmesi ve kendi geleceği için bir vizyon geliştirmesi gerekiyor.” denildi.

AB’nin kuruluşunun 60. yıl dönümü olan 25 Mart’ta, Roma’da yapılacak zirvede liderlerin ele alacağı belge, 5 senaryoyu içeriyor. Bunlar, “aynen devam”, “sadece ortak pazar”, “daha fazlasını yapmak isteyenler”, “daha azını daha verimli yapmak” ve “birlikte daha fazlasını yapmak” başlıkları altında sıralandı.

Aynen devam

İlk senaryoya göre, 27 üye mevcut rotaya sadık bir şekilde yoluna devam edecek ve reform ajandasını uygulama ve güncellemeye yoğunlaşacak. 27 üye devlet ve AB kurumları, faaliyetlerde ortak bir gündemi takip edecek, karar alma hızı da, uzun vadeli çözüme ulaşabilmek için değişik görüşleri dikkate alacak şekilde konuya göre belirlenecek.

Sadece ortak pazar

İkinci senaryoya göre, üye ülkeler birçok konuda, daha fazlasını yapma kararı alamayacak ve artan bir şekilde ortak pazarın belirli alanlarına odaklanacak. Sığınmacı krizi, güvenlik ve savunma gibi alanlarda ortak bir çözüm olmayacak. 27 üye, birçok ülke yeni sorunu çoğunlukla kendi başlarına ele alacak. Bu durumda, ortak pazar, AB’nin asıl “varoluş sebebi” olacak. 

Daha fazlasını yapmak isteyenler

Üçüncü senaryoya göre, bazı ülkeler bir araya gelerek, savunma, iç güvenlik, vergilendirme veya sosyal konular gibi belirli politika alanlarında birlikte çalışmak için koalisyon kurabilecek. “Çok hızlı” bir yapı öngören senaryoda, yeni “üye devlet grupları”, seçilen alanlardaki iş birliğini derinleştirmek için belirli hukuki ve bütçe düzenlemeleri konusunda fikir birliğine varabilecek.

Daha azını daha verimli yapmak

Dördüncü senaryoya göre, üye ülkeler belirli öncelikli konularda daha hızlı ve daha kararlı bir şekilde hareket edebilecek, dikkat ve limitli kaynaklarını sınırlandırılmış alanlarda kullanabilecek.

Böylece birlik ülkeleri, rekabet veya bankacılık konularında sahip olduğu hızlı karar alma mekanizmasını seçilen diğer alanlarda uygulayabilecek, diğer konularda ise daha azını yapma veya katılmama hakkına sahip olacak.

Birlikte daha fazlasını yapmak

Son ve beşinci senaryoda, üye devletler kendi aralarında daha fazla güç, kaynak ve karar alma yetkilerini paylaşacak. Bir nevi “AB federasyonu” öngören senaryoyla, üye devletler arasında her alandaki iş birliği, daha önce hiç olmadığı kadar ileri taşınacak. Kararlar Avrupa düzeyinde daha hızlı bir şekilde alınacak ve daha hızlı bir şekilde uygulanacak.

Kaynak: AA

Hollanda-Türkiye İlişkileri ve Diplomatik Krizin Perde Arkası

Hollanda-Türkiye arasındaki ilişkiler 16. yy’a kadar dayanmaktadır. İkili ilişkiler ilk kez 1612 yılında başlamış ve Hollanda elçisi Cornelis Haga‘yı İstanbul’a atanmış, aynı yıl Padişah I. Ahmet tarafından Hollandalılara  Ahidnâme  verilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk daimi temsilcisi ise 1859 yılında Lahey Elçisi olarak atanan Yahya Karaca Paşa olmuştur.

Günümüz ilişkilerine bakacak olursak; Hollanda ile Türkiye arasındaki ekonomik ilişkiler oldukça güçlüdür. Türkiye’nin dış tıcarette ikinci ortağı konumundaki Hollanda ile 2015 senesinde ticaret hacmi 6.1 milyar dolar olarak gerçekleşti. TÜİK verilerine göre; Türkiye 2015 yılında Hollanda’dan 3.2 milyar dolarlık ithalat yaptı. Hollanda, ülkemizden yurtdışına yapılan yatırım bakımından ilk sırada yer alıyor.

Fakat 2011 yılında başlayan Suriye iç savaşıyla bir takım gerginlikler yaşanmaya başlanmıştır. Savaştan dolayı mültecilerin Türkiye’ye sığınması üzerine Türkiye Hükümeti, Avrupa Birliğinin Türkiye’ye destek vermemesini ve Avrupa’ya Suriyeliler’in alınmamasını eleştirmişti. 2016 yılında Avrupa Birliği ile Türkiye arasında yapılan Vize Serbesti Antlaşması sonrası Avrupa Birliği Türk vatandaşlarına vize serbesti hakkını tanımamış ve daha sonra, Avrupa Parlamentosu yeni bir karar alarak Türkiye ile olan müzakereleri dondurduklarını açıklamıştır. Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan “Daha ileri giderseniz sınır kapıları açılır” diyerek tepki göstermiştir.

Esas karşılıklı tırmanan diplomatik kriz, Türk Hükümet yetkililerinin ve siyasilerin 2017 Türkiye anayasa değişikliği referandurumu öncesi  Avrupa’da yaşayan Türk vatandaşları ile yapmak istediği mitinglerin, Avrupa Birliği’ne  üye Almanya ve Hollanda tarafından iptal edilmesiyle başlamıştır. Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu mitingini, iptal kararları sonrası Almanya’nın Türkiye Büyükelçiliği’nde yapmış, Hollanda uçuşu öncesi Hollanda Hükümeti Mevlüt Çavuşoğlu’nun uçuş iznini iptal etmiştir.Bunun üzerine aynı gün Aile Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya karayoluyla Rotterdam’a gitme kararı almış ancak Kaya’nın açıklamasının ardından polis Türkiye’nin Rotterdam Başkonsolosluğu Rezidansı önündeki yolu trafiğe kapatmıştır. Hollanda hükumetinin antidemokratik tutumlarına karşılık Türk Dışişleri Bakanlığı, Hollanda Büyükelçiliği  Maslahatgüzarının evi ile başkonsolosun konutunun giriş ve çıkışlarını güvenlik gerekçesiyle kapatıldığını duyurmuş, izinli olarak Türkiye dışında bulunan Hollanda Büyükelçisinin bir müddet göreve dönmemesi istenmiştir.

Hollanda hükümetinin bu abartılı,antidemokratik tutumunun nedenleri arasında, 15 Mart 2017 tarihinde gerçekleşecek olan parlamento seçimlerine yönelik bir davranış olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Hollanda Liberal Başbakanı  Mark Rutte’nin VVD partisi hızla oy kaybederken, aşırı sağcı Özgürlük Partisi (PVV) aylardır anketlerde en büyük partilerden biridir ve anketlere göre parlamentoda 21 ila 25 sandalyeye sahip olacağı öngörülmektedir. PVV lideri Geert Wilders‘in,  Mülteci barınma merkezleri ve camilerin kapatılması, Kur’an’ın yasaklanması gibi irrasyonel vaatleri seçim programına dâhil etmesi, ve bu partinin parlamentonun oluşmasında yüzde 15’lik bir oran elde etme ihtimali seçimlerde endişe verici bir gerginlik yarattığı gibi, halkın büyük ölçüde desteğini almıştır. Wilders’in İslam ve yabancı karşıtı vaatleri bununla da bitmiyor. Ülkedeki sığınmacı yurtlarını kapatacağını duyuran Wilders, seçilirse sokakta başörtüsünün takılmasına da yasak getireceğini açıklıyor.

Geert Wilders

Buna göre; Hollanda Başbakanı Mart Rutte’nin, kaybettiği oyları ve desteği geri kazanmak amacıyla, aşırı sağcı Özgürlük Partisi(PVV)’nin  çizgisinde bir politika izleme kararı aldığı, dün gece Türk Hükümet yetkililerine uyguladığı tavırdan anlaşılmaktadır. Müslüman bir ülke yetkililerinin, miting yapmasını engelleyerek, halkına sağcı ve İslam karşıtı stratejiler geliştirdiğinin mesajını vermektedir.Bu tutumla taban yaratmayı, 3 gün sonraki seçimlerde oyunu arttıracağını planlarken, ülkesini anti-demokratik bir konuma düşürmüştür.

Ayrıca Hollanda’nın bu tavrını, iyileşmekte olan Türkiye-Rusya ilişkilerine de bağlayabiliriz.

Siyasilerin çıkar amaçlı faaliyet gösterdiğinin bir örneğini dün Hollanda’da görmüş olduk.  Rutte’nin, seçim sonrası sabit vizyonuna geri döneceğinden pek şüphem yok.