Kore Yarımadası’nda ‘Kırılma Anı’ Yaklaşıyor

Kuzey Kore Devlet Başkanı Kim Jong-un’un üvey ağabeyi Kim Jong-nam’ın Kuala Lumpur havalimanında öldürülmesinin ardından Malezya ile Kuzey Kore arasında başlayan gerilimin, bölgesel bir krize dönüşmesinden endişe ediliyor

Kuzey Kore devlet başkanının üvey ağabeyi olduğu belirtilen Kim Jong-nam’ın 13 Şubat’ta Kuala Lumpur havalimanında öldürülmesi üzerine, cinayetin nasıl ve kimler tarafından işlendiği konusu yerini Malezya ve Kuzey Kore arasındaki diplomatik sürtüşmeye bıraktı.

Son gelişmeler, sürtüşmenin bu iki ülke ile sınırlı kalmayacağını gösteriyor. 4 Mart’tan bu yana iki ülke yönetimi, karşılıklı olarak büyükelçileri sınırdışı ederken, ilgili ülke vatandaşlarının bulundukları ülkeleri terk etmelerine de izin verilmiyor. Malezya Başbakanı Necip Rezak, Kuzey Kore’deki vatandaşların ‘güvenliğini’ sağlama adına söylem düzeyinde geri adım atmasına rağmen, Kore Yarımadası’ndaki krizin Güneydoğu Asya’ya doğru sıçrama potansiyeli var.

Malezya-Kuzey Kore ilişkileri

Bölgede hızla yükselen gerilim, iki ülke arasında ne türden ilişkiler bulunduğu konusunu da ilgi odağı haline getirdi. Malezya gibi Anglo-Sakson dünyaya mensubiyetiyle öne çıkan bir ülkenin Birleşmiş Milletler yaptırımlarına ve ABD ile ilişkilerine rağmen Kuzey Kore ile ilişkilerini devam ettirmesi, bu ülkenin elçiliğinin Kuala Lumpur’daki operasyonuyla sınırlı değil. Bu bağlamda, yaklaşık bir ay öncesine kadar Malezya ile Kuzey Kore arasında ‘özel’ denilebilecek bir ticari ve siyasi ilişkinin olduğu, hem Malezya hem de dünya kamuoyuna yansımış oldu. İki ülke arasında vize muafiyeti, ticari ilişkiler, Kuzey Kore Havayolları’nın (Koryo) Kuala Lumpur’da faaliyet göstermesi ve sayısı bine ulaşan Kuzey Kore vatandaşının Malezya iş hayatında yer alması bu süreçte dikkat çeken hususlardı.

Bu ilişki biçimi, Birleşmiş Milletler yaptırımlarına ve özellikle ABD’nin Kuzey Kore yönetimine yönelik siyasi baskısına rağmen, Malezya’nın, Kuzey Kore’yle işbirliği yapan az sayıdaki ülke arasında bulunmasını sağlıyor. Malezya cephesinden bakıldığında bu konu, her iki ülkenin ‘bağlantısızlar’ bloğuna mensup oluşu, Kuzey Kore’de sıradan vatandaşların zaten turist olarak ülke dışına çıkmasına izin verilmemesi, Kuzey Kore ile ticari ilişkilerin de daha çok devlet teşekküllerince yapılıyor oluşu gibi gerekçelerle mazur gösterilebilir. Hatta Kuzey Kore’nin ‘uluslararası çevrelere’ yakınlaştırılması çerçevesinde bu ilişkilerin faydasından bile söz etmek mümkün.

Malezya ve Kuzey Kore’nin konumu

Kuzey Kore maktülün kimliğini reddediyor

Malezya’da işlenen cinayetin uluslararası bir boyut arz etmesinde, söz konusu cinayete kurban giden kişinin ‘gerçek’ kimliği ile cinayette kullanıldığı belirlenen öldürücü kimyasal maddeden kaynaklanıyor. Cinayete kurban giden kişinin üzerinden Kim Chol adına düzenlenmiş pasaport çıksa da, Güney Kore makamlarının yardımıyla bu kişinin gerçek kimliğinin Kuzey Kore devlet başkanının üvey kardeşi Kim Jong-nam olduğu ilan edildi.

Ancak Kuzey Kore yönetimi şu ana kadar bunu doğrulamadığı gibi, bu veriyi reddetme yolunu tercih ediyor. Böylece, şu ana kadar cinayeti ‘azmettirenlerle’ ilgili verilere ulaşılamaması bir yana, Pyongyang, ‘kimlik’ üzerinden reddiyesiyle olayla Kuzey Kore yönetimi arasında bir ilişki olmadığını ortaya koymaya çalışıyor.

Kuzey Kore terör listesine alınabilir

Cinayetin yabancı bir ülkede ve Birleşmiş Milletler’in 2005 Kimyasal Silahlar Sözleşmesi ve 1997 Kimyasal Silahlar Sözleşmesi’ne göre yasak kimyasal silah sınıflamasına giren VX türü sinir gazıyla işlendiğinin açıklanması birkaç açıdan önemli. Bunlardan ilki, kimyasal silah kategorisindeki bu maddenin, Malezya başta olmak üzere bölge ülkelerinin kimyasal silah ticareti tehdidi altında olabileceğini ortaya çıkarmış olması.

Bir diğer husus ise cinayetin Kuzey Kore yönetimince işlendiğinin kesinlik kazanması halinde uluslararası kurumların devreye girerek Kuzey Kore’nin ‘uluslararası terörü destekleyen ülkeler listesine’ alınması, aynı zamanda bu ülkeye yönelik yeni yaptırımların gündeme getirilmesi ihtimali. 2008 yılında söz konusu terör listesinden çıkartılan Kuzey Kore’nin yeniden listeye alınması hiç kuşku yok ki Kore Yarımadası’nda zaten gergin olan ilişkileri daha da arttırmanın yanı sıra, uluslararası kamuoyunun baskısına maruz kalan Kuzey Kore’yi biraz daha köşeye sıkıştırma anlamına gelecek. Bununla birlikte Kuzey Kore yönetiminin bu ihtimali hesaba katarak 4 Mart’ta yaptığı açıklamada, ABD’nin, Kuzey Kore’yi yeniden terör listesine alma konusunda bir karara imza atması halinde ağır bedel ödeyeceğine yönelik uyarısı da dikkat çekici bir gelişmeydi.

Kore Yarımadası’nda küresel hesaplaşma

Kim Jong-nam cinayeti, Malezya’da ülkeyi bir kez daha küresel kamuoyu önüne çıkartan ‘talihsiz’ bir hadise olarak algılanırken, aslında olayın perde arkasında Kuzey Kore ve Güney Kore ile Çin-ABD ve Japonya aktörlerinin rollerine de dikkat çekmek gerekiyor. Bu güçler arasında ABD ve Çin’in varlığının belirleyici konumda olduğu da aşikâr. ABD, bir yandan Doğu Asya’da kurduğu güvenlik kuşağında Japonya ve Güney Kore’yle ittifak yaparken, aynı zamanda bu iki ülkeye yönelik -örneğin Kuzey Kore tarafından- herhangi bir saldırı karşısında müdahalede birinci derecede rol alacak.

Kuzey Kore-Güney Kore

 Son birkaç yıldır ısrarla devam ettiği füze denemeleri nedeniyle Kuzey Kore’ye yönelik ABD öncülüğünde Birleşmiş Milletler tarafından alınan yaptırım kararlarının çerçevesi genişletilmiş olsa da bu kararlar şu ana kadar Kuzey Kore yönetimine diz çöktürmeye kafi gelmedi. Aksine, Obama döneminde birbiri ardına gelen füze denemeleri sonrasında Kuzey Kore yönetiminin, yeni başkan Trump’ın ‘tehditvari’ yaklaşımından hemen sonra denemelere yeniden başlaması, Kuzey Kore yönetiminin Amerikan liderlerinin söylemini dikkate almadığını gösteriyor. Bu noktada akla şu sorular geliyor: Hangi ülke/ler ne amaçla Kuzey Kore’ye destek veriyor? Bu ülkeler desteklerini hangi şartlarda geri çekme eğilimi sergileyecek?

Kuzey Kore yönetimi, geçen pazartesi günü dört füzeyle yapılan denemeye gerekçe olarak, bir süre önce başlayan ABD-Güney Kore ortak tatbikatını gösteriyor. Nitekim ABD-Güney Kore tatbikatının Kuzey Kore’ye yönelik olası bir müdahalenin ipuçlarını taşıdığı konusunda görüşler mevcut. Pazartesi günkü füze denemeleri ve peşinden Kuzey Kore yönetiminin tehditvari açıklaması karşısında ABD yönetimi geçen yıl varılan anlaşma gereğince Güney Kore’ye füze savunma sistemleri (THAAD) yerleştirilmesi konusunda harekete geçti.

Çin barışa götürebilir mi?

Gelinen aşamada gözler Çin’e çevrilmiş durumda. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin önceki gün yaptığı açıklamada Kuzey Kore’yi nükleer ve füze denemelerine son vermeye çağırması oldukça önemliydi. Çin Kuzey Kore’ye bu mesajı verirken, aynı zamanda Kore Yarımadası’nda olası bir sıcak gelişmenin önüne geçmek amacıyla ABD ve Güney Kore’ye de ortak tatbikatı sona erdirme çağrısında bulundu. Wang Yi açıklamasında son gelişmeleri, ‘iki trenin hızla birbirine doğru yaklaşması’ ifadesiyle tasvir etmesi, bir anlamda Kore Yarımadası’nı sarabilecek aleve işaret ediyor.

Kuzey Kore’ye yönelik herhangi bir müdahale, Çin-Kuzey Kore arasındaki anlaşmaya binaen Çin tarafına doğrudan müdahele ‘hakkı’ verecek. Çin’in Kuzey Kore’ye ‘askeri’ desteği, sadece bu ülkeye ideolojik yakınlığından kaynaklanmıyor. Aksine, Kuzey Kore toprak parçası Çin için bir tampon bölge olma anlamı taşıyor. Bununla birlikte, iki ülke arasındaki anlaşmaya rağmen, Çin yönetiminin Kuzey Kore’yi savunma adına aktif bir müdahaleye hazır olup olmadığı, buna cesaret edip edemeyeceği ise meçhul. Kaldı ki, Çin son otuz yılda elde ettiği kazanımları böyle bir ortamda kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Tam da bu durumda, Çin dışişleri bakanının yaptığı açıklamayı Kore Yarımadası’nda barış sürecinin başlatılmasına şans tanıyacak bir açılım olarak da ele almak mümkün.

Kore Yarımadası’nda suların bu denli ısındığı ve hatta Malezya’daki cinayet bağlamında bölgesel ölçekte yayılma eğilimi gösterdiği bir ortamda ‘acaba Kore Yarımadası’na barışı getirecek bir yol var mı’ sorusunu da sormak gerekir. Barış gelecekse bunun nasıl ve hangi yollarla geleceği de önemli. Çin dışişleri bakanının açıklaması dikkate alındığında, Kuzey Kore üzerinde baskı kurabilecek yegâne ülkenin Çin olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor. Bu çıkışı, Çin yönetiminin görevini yapmaya başladığı intibaını verdiğini düşünmek de mümkün.

Şayet Çin yönetimi bu baskısını uluslararası kamuoyunda bir ‘şov’ olarak gündeme getirmiyorsa, kapalı kapılar ardında da olsa barışa yönelik girişimi çerçevesinde Kuzey Kore yönetimiyle görüşmelere başlaması, bugün için gerçekleşmesi güç de olsa yeni bir sürece yol açabilir. Böylece, bu sürecin Kuzey Kore yönetiminin, Çin’in iknasıyla uluslararası çevrelerin kararlarına boyun eğmesi, bir başka deyişle uluslararası kamuoyuyla işbirliğine kapılarını aralaması Kore Yarımadası’na barışın gelmesi anlamı taşıyacaktır.

ABD ve Çin jeo-stratejik yaklaşımlarını değiştirmeli

Bununla birlikte, iki Kore’nin birleşmesinin hangi şartlarda gerçekleştirileceği hususu da, Çin ve ABD yönetimlerini jeo-stratejik yaklaşımları noktasında yakından ilgilendiriyor. Birleşme ihtimalinin ufukta belirmesi halinde, Yarımada’nın ABD’nin güvenlik şemsiyesinde kalmaya devam etmesi Çin tarafından kabul edilebilir bir durum olmayacak. Singapur’un kurucu başbakanı Lee Kuan Yew’un ifade ettiği gibi, Güney Kore ve Amerikan birliklerini Yalu Nehri’ne veya 38. paralelin yukarısına taşıyacak bir gelişme Çin’in ulusal güvenlik politikalarıyla doğrudan çelişen bir duruma işaret ediyor.

Öte yandan, birleşmiş bir Kore’nin Çin yanlısı politikalara evrilmesi de ABD açısından benzer bir potansiyele gönderme yapıyor. Sonuç olarak Çin ve ABD’nin, barış için masaya oturduklarında, bugüne kadar benimsedikleri jeo-stratejik yaklaşımlarını değiştirmeleri gerekiyor. ABD ve Çin’i bağlayıcı kılan bu şartlar bugüne kadar bu iki gücü Kore Yarımadası’nda statükoyu korumaya yönelik politikalara hapsetmişti.

Hiç kuşku yok ki Kuzey ve Güney Kore’nin birleşmesinin, sadece bu iki ‘öz’ halk arasında birliği tesis etmekle ve iki ülkeye barış getirilmesiyle sınırlı kalmayan, aksine küresel bir veçhesi bulunuyor. Bu anlamda tıpkı Soğuk Savaş döneminin bitişinde Batı ve Doğu Almanya’nın birleşmesi süreci gibi, Kore Yarımadası’nda da benzer bir bütünleşmenin imkanı üzerinde kafa yorulurken, ABD’nin Almanya’nın birleşmesinde oynadığı rolün benzerini Kore Yarımadası’nda oynayabilmesi tek başına yeterli görünmüyor. İş dönüp dolaşıp ‘Çin faktörüne’ kilitleniyor. Bu günlerde ortaya çıkan bu en zor koşullarda barışa yönelik hesaplar yapılacaksa yine bu iki gücün yani ABD ve Çin’in inisiyatifle gerçekleştirilecek.

Başkan Trump’ın Amerika’sı ve Türkiye

Trump’ın Amerika’nın yeni başkanı olması, hiç şüphe yok ki, tüm dünya da büyük şaşkınlıkla izlenirken, Amerika’da ve başkent Washington’da şiddeti çok yüksek bir ‘siyasi deprem’ yaratmış durumda. Başkan Trump’ın gerek medya, sanatçılar ve kurumlarla olan olumsuz ilişkileri, gerekse de önce 7, şimdi ise 6 Müslüman ülke vatandaşına getirdiği vize yasağı uygulamasına neden olan ‘Başkanlık Yürütme Kararnameleri’, siyasi depremin güçlü artçılarını yaratıyor.

Washington büyük bir siyasi deprem yaşıyor ve bu depreme tümüyle odaklanmış durumda. Yoğun toplantı ve konuşma trafiğinde bir hafta geçirdiğim Washington’da gördüğüm manzara ve hava bu şekilde tasvir edilebilir. Amerika, yaşadığı siyasi depremle bölünüyor, aşırı kutuplaşıyor, ‘iki farklı, hatta zıt Amerika’ gerçeği, yorumu, anlayışı ortaya çıkmış durumda.

ABD ve Türkiye

‘İki Amerika’

Amerika genelinde ve Washington’da, ‘iki Amerika’ söylemi giderek tartışmaları şekillendiriyor. ‘İki Amerika’ söyleminde, bir tarafta Trump’ın başkan olmasıyla başlayan yönetim ve siyaset yapma tarzının Amerikan demokrasisine, Amerikan denge ve denetleme kurumlarına, Amerikan siyasetine, Amerikan birlikte yaşama kültürüne/toplumsal birlikteliğine, Amerikan ekonomisi- küreselleşme ilişkisine ve Amerika’nın dünya hegemonu rolüne ve konumuna çok zarar vereceğini düşünen bir toplumsal kesim var. Bu kesim ‘Amerikan demokrasisini koruma’ adı altında, Trump’ın başkanlığına karşı büyük bir savaş başlatmış durumda.

Diğer tarafta ise Meksika ve Çin’e karşı olan, küreselleşmeyi eleştiren, ekonomik milliyetçiliği savunan, İslam korkusunu güçlendirerek Müslümanları ötekileştiren, göç ve göçmen karşıtı, popülist ama seçimi kazanmış, halkla birlikte olduğunu sürekli vurgulayan ve bu bağlamda da Amerikan seçkinleri/Amerikan halkı ayrımını yapan ve tüm bunları da “Amerika’yı yeniden büyük yapmak” sloganı içinde toplayan Başkan Trump ve adamları var.

‘İki Amerika’, “Amerikan demokrasisini korumak” ve “Amerika’yı yeniden büyük yapmak” karşıtlığına dayalı iki vizyonun, iki anlayışın, iki siyasetin savaşı ya da en iyi tanımla sert mücadelesi. 2017 yılı Amerika’da bu savaşa sahne olacak; Amerika bu savaşa odaklanarak kendisiyle uğraşacak. Biz de merakla bu savaşın nasıl sonuçlanacağını izleyeceğiz. Çünkü sonuçlar sadece Amerika ve Amerikan halkını değil, tüm dünyayı ve dünya halklarını ilgilendirecek.

Biz bu mücadelenin bizi doğrudan ilgilendiren kısmına dönüp, özellikle Suriye, Irak ve diğer bölgesel sorunlardan çok ciddi boyutta etkilenen Türkiye için Trump’ın başkanlığının ne tür sonuçlar doğurabileceğini ele alalım.

Trump ve Washington’da Türkiye

Washington genel olarak Trump depremiyle bütünüyle içine kapanmış durumda. Putin ve Rusya; bu bağlamda daha çok iç politika ve ulusal güvenlik tartışılıyor; Çin ve Meksika dışında dünya siyasetinin çok konuşulmadığı bir dönem yaşanıyor. Ulusal endişeler ve dönüşümler, küresel gelişmelere ilginin önüne geçmiş durumda. Türkiye ilgisi ve konuşması yok gibi.

‘İki Amerika’ mücadelesi temelinde ulusal boyuta odaklanmış Washington’da, her ne kadar Suriye ve Irak sorunları, DAEŞ’e karşı mücadele konuşuluyor olsa da, Türkiye bu noktada da tartışmalarda çok fazla yer almıyor.

Washington’un Trump’a alışması sürecinde, iç politika ve Beyaz Saray- medya ilişkileri ön planda olacak. Bununla birlikte, ‘iki Amerika’ temelinde yapılan tartışmalara daha dikkatli baktığımız zaman, Trump başkanlığındaki yeni Amerikan yönetiminin, Suriye ve Irak özelinde, Ortadoğu’ya bakışı genelinde, vizyon ve stratejisinin şekillendiğini bize gösteren iki önemli noktanın ortaya çıktığını görüyoruz.

Türkiye’nin dikkatle izlemesi gereken birinci nokta şu: Trump’ın başkanlığı süresince Türkiye’nin önemli dış politika tercihleri yapacağı bir döneme girdiğimiz aşikar. Trump’ın Suriye ve Irak odağında Ortadoğu’ya bakışı şekilleniyor. Bu bakış altı alanda netleşmiş gibi.

1. Suriye ve Irak’a bakışta, DAEŞ’e karşı mücadelenin başarıyla tamamlanması ve DAEŞ etkisinin bölgede minimize edilmesi birincil amaç.

2. Suriye’de Esed’li geçiş döneminin yaşanacağı kesin görünüyor. Esed, geçiş döneminde yerini kuvvetlendirmiş durumda.

3. Gerek İran’ın bölgedeki etkisinin sınırlandırılması ve engellenmesi, gerekse de Trump’ın diline referansla “Radikal İslam’ın etkisiz hale getirilmesi” için, Türkiye-Mısır-İsrail-Suudi Arabistan ekseninin güçlendirilmesi ve bölge istikrarı için etkin hale getirilmesi.

4. DAEŞ kadar tehlikeli görülen ve ifadesini “Müslüman Kardeşlerin terör örgütü ilan edilmesi” talebinde bulan Radikal İslam tartışması. Bu konumun, ciddi ve yüksek derecede İslam korkusu ve İslam dünyasının ötekileştirilmesini, dışlanmasını içeren bir söylem ve tavrı içerdiğini hemen söyleyelim.

5. Hem DAEŞ’e karşı mücadele de, hem de bölgenin geleceğinde, seküler aktör olarak görülen Irak ve Suriye “Kürt aktörleriyle” ittifak ve işbirliği.

6. Ortadoğu ve Afrika’dan şimdilik altı ülke vatandaşı için, Müslümanların Amerika’ya girişinde vize sorunları çıkartmak.

Bu altı alanın her birinde ve hepsinde, Trump’ın başkanlığı Türkiye’yi önemli tercihler yapma noktasına getirecektir; hem de hızla. Zor tercihlerin yapılacağı bir 2017 yılı yaşayacağız.

Trump başkanlığının Ortadoğu’ya bakışını şekillendiren ikinci önemli nokta ise kararların alınması ve uygulamaya sokulmasındaki hız ile ilgili. Obama yönetiminin tam aksine, Trump başkanlığındaki Amerikan yönetimi, hızlı karar alıcı ve aldığı kararları hızla uygulamaya sokucu bir hareket tarzına sahip görünüyor. Trump başkanlığı için, hızla ‘uygulayıcı başkanlık’ nitelemesi de yapılıyor.

Bu bağlamda, 2017 yılı Suriye, Irak ve Ortadoğu’da gelişmelerin hızlı olacağı ve kararların hızla uygulamaya sokulacağı bir yıl olacak. Türkiye bu nokta da, kendisini muhakkak bu hızlı uygulama dönemine ve hareket tarzına karşı hazırlamalı ve güçlendirmeli.

Trump’ın hızlı uygulamacılığı, eğer doğru kararlar alınır ve doğru stratejiler uygulanırsa Türkiye’nin yararına olabilir ve Türkiye hem Suriye ve Irak konusunda hem de sınırlarında kantonyal bir devlet oluşumunun engellenmesinde istediği sonuçları alabilir. Bu noktada 2017 yılının ve 2018’in ilk yarısının Türkiye için çok önemli olacağını söylemeliyiz.

Kaynak: Prof. Dr. Fuat Keyman, AA

Hollanda Seçimleri ve Irkçılık

Seçim kampanyalarında ırkçılık ve yabancı düşmanlığı söylemlerinin yoğun kullanıldığı Hollanda’da iktidarın oluşumunu küçük partilerin oy oranları şekillendirecek. Ufukta koalisyonun göründüğü Hollanda’da İşçi Partisi’nden (PVDA) ihraç edilen Tunahan Kuzu ve Selçuk Öztürk’un kurduğu DENK Partisi’nin özellikle Türk ve diğer Müslüman seçmenlerden alacağı oylarla bu konuda kilit rol oynaması bekleniyor.

            Hollanda-Türkiye İlişkileri ve Diplomatik Krizin Perde Arkası

Suriye Satrancında Değişen Dengeler ve İttifaklar

Suriye savaşında sürekli değişen dengeler ve günlük ittifaklar baş döndürücü bir hal almış durumda.

Altıncı yılını dolduran Suriye savaşı giderek ilginç bir hal almakta. Sürekli değişen dengeler ve günlük ittifaklar, Suriye’yi yakından takip eden bizlerin bile başını döndürürken, dünyanın kafası iyice karışmış durumda. Son bir iki haftalık gelişmeler dahi yeterince baş döndürücü.

Türkiye’nin Özgür Suriye Ordusu’yla (ÖSO) birlikte gerçekleştirdiği Fırat Kalkanı harekâtıyla el-Bâb’ı DAEŞ’ten temizlemesi, ABD’nin Türk ordusuyla ÖSO’nun Rakka operasyonuna katılımı konusunda ayak diretmesi ve hâlâ YPG/PYD ile ittifakını sürdürmesi üzerine Türkiye’nin ilk hedefin Münbiç olduğunu açıklamasının ardından, Münbiç’te Suriye savaşının iki büyük rakibi olan ABD ve Rusya’nın bayrakları neredeyse yanyana dalgalanmaya başladı. Rusya destekli Suriye ordusu hem el-Bâb’ın güneyinden, Tâdif üzerinden Münbiç’e doğru yönelerek ÖSO ve Türk ordusunun önünü keserken Münbiç merkezini elinde tutan PYD/YPG ağırlıklı SDG (Suriye Demokratik Güçleri) el-Arîme’yi Esed rejimi güçlerine bırakarak Münbiç’in batısında Türkiye destekli ÖSO’ya karşı bir tampon bölge oluşturdu.

                    Güncel Suriye haritası (Mart 2017)

7 Mart 2017, Suriye Son Durum Haritası

Aynı esnada ABD de ‘caydırıcı ve güvence verici’ tedbirler kapsamanında Münbiç’te konuşlanmaktaydı. Yazının kaleme alındığı günlerde ise Antalya’da Türk, ABD ve Rus genel kurmay başkanları, kendileri ve sahadaki vekilleri (ÖSO, PYD/YPG ile Suriye rejimi) adına, herhangi bir çatışma yaşanmaması için bir koordinasyon toplantısı yapmaktaydı.

Bu son manevralarda herkes birbirine karşı mesaj veriyor aslında. ABD’ye rağmen Rusya ile anlaşarak el-Bab’a kadar inen Türkiye’nin bundan sonraki hedefinin Münbiç olacağının deklere edilmesi üzerine ABD askerleri Münbiç’te konuşlanarak Türkiye’ye mesaj verirken, Rusya da rejim güçlerini el-Bab’ın güneyinden Münbiç sınırlarına gönderip el-Arîme’de bir tampon oluşturarak Türkiye’ye daha fazla ilerlememesi konusunda mesaj veriyordu.

ABD’nin Suriye savaşından yüzüstü bıraktığı Türkiye’nin Rusya ile anlaşarak bir denge politikası izlemesi karşısında, iki büyük güç olan ABD ve Rusya da Kürt politikasını Türkiye’ye karşı bir baskı aracı olarak kullanarak bir med-cezir hareketine yol açıyordu. YPG/PYD ise Türkiye’nin baskısı karşısında hem ABD hem de Rusya ile aynı anda anlaşıp bu med-cezir hareketine katılarak kendisine bir alan açmaya çalışıyor. Bu arada Suriye rejimi, çatışan taraflar arasındaki anlaşmazlıklardan kaynaklanan fırsatlardan istifade ile elinde tuttuğu toprakları artırıyor.

Kısaca özetlemeye çalıştığımız son bir iki haftada gerçekleşen oldukça karmaşık gelişmeler, aslında Suriye savaşının başlangıcından beri denge ve ittifaklarının ne kadar değiştiğinin bir göstergesi.

Hafızamızı tazelemek amacıyla, savaşın başından beri değişen dengelere bir göz atmak yerinde olur: Bundan 6 yıl önce savaş başladığında Rusya ve İran Suriye rejimin yanında saf tutmuş, Türkiye, Suudi Arabistan ve ABD ise muhaliflerin tarafında yer almıştı. Ancak ABD özellikle İsrail için tehlike oluşturabilecek kimyasal silah tehlikesi ortadan kalktıktan sonra ve Esed’den sonra Suriye’de Müslüman Kardeşler benzeri bir yönetimin çıkma tehlikesi karşısında, Türkiye’yi ortada bırakarak sahadan çekildi. Bütün bunlara rağmen, 2015 yılında rejimin zor durumda kalması üzerine Rusya’nın doğrudan savaşa girmesiyle dengeler tamamen değişti.

Savaşın uzamasıyla birlikte sahada radikalleşen gruplara, devlet nizamının bir türlü kurulamadığı Iraklı gruplarla yabancı savaşçıların da katılmasıyla DAEŞ, Irak ve Suriye’de geniş bir coğrafyaya hükmederek devletimsi bir yapı tesis edip hilafetini ilan etmişti. “Düşmanımın düşmanı dostumdur” mottosuyla hareket eden rejim ise sahada bazen DAEŞ bazen de PYD/YPG ile ittifak kurmaktaydı. Nitekim Rusya destekli rejim ile PYD/YPG’nin son işbirliği de aslında bunun açık bir göstergesi.

Son gelişmeler Suriye meselesinde yeni ittifakların oluştuğunu ihsas ettiriyor. Türkiye’nin sunmuş olduğu iki alternatifli Rakka planı yerine, ABD’nin Musul’da uyguladığı bir planın benzerini tatbik etmek istediği anlaşılıyor. Yapılan itirazlar nedeniyle DAEŞ’e karşı operasyon esnasında Haşdü Şa’bi’nin Musul merkezine girmemesi hususunda anlaşıldığı gibi, Türkiye’yi PYD/YPG güçleriyle Rakka üzerine yürümek hususunda ikna etmeye çalışacağı öngörülüyor. Ancak Türkiye en yüksek perdeden bunu reddetmiş durumda.

Suriye’de Türkiye için en tehlikeli senaryo, ABD ile Rusya’nın tıpkı 1916 Sykes-Picot’da İngiltere ile Fransa’nın anlaştıkları gibi Suriye hususunda anlaşmış olabilecekleri. Zira Rusya ve Esed rejimi, Suriye’nin ‘Faydalı Suriye” (La Syrie Utile; Suriyye el-Musağğara) olarak adlandırılan Batı bölgelerinde, İdlib hariç büyük oranda hakimiyet kurmuş durumda. Rusya böylece Akdeniz kıyısındaki üslerini ebedi olarak garantiledi. Buna karşılık ABD’nin de PYD/YPG ile anlaşarak Kuzey-Doğu Suriye’de Kürt bölgesinde tesis edeceği üsler vasıtasıyla İncirlik’e olan ihtiyacını minimize etmeye çalışabileceği akla gelebilir.

ABD’nin 1990’lı yıllardan itibaren bu bölgede bir Kürt kuşağı kurulması hususunda göstermiş olduğu gayret (36. Paralel, Çekiç Güç vs.) düşünülürse Irak’tan sonra Suriye’de de dizinin ikinci bölümü olarak aynı senaryonun uygulamaya konulmuş olduğu düşünülebilir. Son iki haftada hem ABD güçlerinin Münbiç’te bayrak göstermesi hem de Türkiye’nin “hedefimiz Münbiç” açıklaması sonrasında Rusya’nın Münbiç’in batısını rejim vasıtasıyla himaye altına alması ve bayrak dikmesi böyle bir anlaşmanın yapılmış olabileceğini akla getiriyor.

Şayet böyle bir anlaşma yapılmışsa, şimdilik bilmediğimiz noktalar, Rakka’nın ve DAEŞ’ten temizlenecek diğer yerlerin kimin müstakbel nüfuz alanı olacağı ve eğer Türkiye’nin Rakka ve Münbiç’te önü kapanırsa Batıya dönerek Afrin Kantonu’na yönelip yönelmeyeceği?

Kaynak: Cengiz Tomar, AA

Anarşistlerin Gözünde Memurlar: Siyasi Rejimlerin Temel Bekçileri

Hakkımda yanlış düşünmeyin diye baştan söyleyeyim, ben anarşist değilim. Zaten hem babası hemde baba yarısı öğretmen olan birisiyim ama yinede anarşistlerin bazı konularda haklılık paylarının olmadığını söyleyemem.

Memurluk (Arapçada emir altındaki kişi), kuşkusuz diğer tüm sınıflara kıyasen en düzenli ve güvenli geleceğin anahtarını elinde tutan sınıfı temsil ediyor. Hangi ideoloji veya inançtan olursa olsun emir aldığı rejime büyük bir borcu var. Çünkü o siyasi rejimin istikrarı sayesinde hayatını kurtarmıştır veya muhafaza ediyordur. Bazı olağanüstü durumlardan dahi çok etkilenseler bile, yine diğer sınıflara kıyasen en az etkilenen grup onlardır (İstisnalar kaideyi bozmaz).

Eğer memurlar, halkın ezici bir çoğunluğunun zıtlaştığı bir siyasi rejimin altında olsalar bile, kendi eşinin, çocuklarının, iş arkadaşlarının düzenini muhafaza etmek açısından emir aldığı tabakayı savunur veya ideolojisini savunmasa bile kurulu düzeninin bekası için istikrarsızlık istemez ve böylece istikrarın bozulmasıyla düzeni tehlikeye gireceğinden korktuğu için siyasi erkin varlıklarını idame ettirmelerini temelden sağlamış olur. Hele hele bu memurlar üniformalı olarak asayişi sağlayan sınıftan iseler işte o zaman, o siyasi rejimin çökmesi iyice zorlaşır.

Anarşizm, (Antik Yunanca’da an “-sız/-siz, olumsuzluk eki” ve archos “yönetici” sözcüklerinden türetilmiştir, yani yöneticisiz anlamına gelir) toplumsal otoritenin, tahakkümün, erkin ve hiyerarşinin tüm biçimlerini bertaraf etmeyi savunan çeşitli politik felsefeleri ve toplumsal hareketleri tanımlayan sosyal bir terimdir. Anarşizm, her koşulda her türlü otoriteyi reddeder.

Anarşist öğreti insanların devletlerden yoksun olduğu bir dünya düzeninde yaşamasını ister. Kimsenin kimseden üstün olmadığı yani kimsenin kimseye emir veremediği mutlak bağımsızlık fikri ve toplumsal eşitlik düşüncesi üzerine kurulu bir ideolojidir. Devletin yani yöneticinin olduğu bir ortamda anarşistlere göre kişisel bağımsızlığın ve hür iradenin yeri azdır ve bu yüzden yok edilmelidir. Devletler arası sınırların ve insanlar arası sınıfların bertaraf edilmediği bir toplum düzeninde kişisel özgürlüğü ve toplumsal eşitliği sağlamak daha zordur çünkü.

İşte Anarşistler bu yüzden memurları sevmezler. Onlara göre memurlar, çevresi ve kendisinin huzuru, refahı ve güvenliği için yönetici takıma gönüllü kölelik yapan kimselerdir. Memurlar devlet idaresinin sigortasıdır ve bu yüzden hepsi değilse bile geneli devletsiz dünya düzeninin önündeki etten duvarlardır. Ayrıca en sevilmeyen memurlarda Polislerdir. Çünkü anarşistlere göre polisler halkı suçlulardan değil, zenginleri fakirlerden korurlar. Yani Polisler toplumsal eşitsizliğin muhafaza edilmesi için uğraşırlar.

“Özgürlüğün en sinsi düşmanlarıdır memurlar. Onlardır ki, tüm geleceklerini güvenli bir yaşam ile takas etmişlerdir. Sistemi temellerinden ayakta tutan kişilerdir. Sizi onlar eğitir, onlar tedavi eder, onlar sorguya çeker ve onlar öldürür. Üstelik tüm bu caniliklerini sırf elde ettikleri güvenli geleceklerinden yoksun kalmamak için yaparlar.”
Peter Kropotkin / Anarşizm Üzerine Tezler -1901

Anarşizmde Toplumsal eşitlik ve kişisel özgürlüklerin bu kadar önemsenmesinin bilinçaltındaki kaynağında ise kuşkusuz onur ve gurur yatıyor. Çünkü eşitlik vaadi insanlarda “kimsenin komşusuna gıpta etmeyeceği, çocukların birbirlerini eşyaları yüzünden kıskanmayacağı ve aile reislerinin çocuklarına karşı çaresiz ve zayıf gözükmeyeceği” gibi toplumsal sorunların çözümüne atıfta bulunuyor. İşte bu insanlardaki onurlu yaşam açlığını doyuran bir husus. Özgürlük vaadi ise “çalışma hayatında üst mevkilerin alt tabakalara emir vermesi ve ezmesi veya devletlerin yaşam alanını uluslararası sınırlarla kısıtlaması” gibi sınıf ve sınır ayrımlarından yola çıkarak bu konular üzerinden insanların gururunu okşuyor olsa gerek. Anarşizmin biat kültürünün güçlü olduğu doğu toplumlarında değilde, biat kültürünün zayıf olduğu batı toplumlarında daha güçlü olmasını şahsen ben buna bağlıyorum.

Çünkü biat kültürü zaten bir hiyerarşinin oluşmasını ve devam etmesini sağlıyor. Dolayısıyla alt ve üst mevkilerin daim olmasını sağlayıp, buna bağlı olarak emir verenlerle alanların bulunmasını ve üst tabanın diğer alt tabandan daha zengin veya güçlü olmasını sağlayabiliyor. Buda ister istemez insanın belli bir noktada sınırlandırılarak çevresinde sesli veya fiilen zayıflıkla itham edilmesini kaçınılmaz hale getiriyor.

İşte bu yüzden eşitlik ve özgürlük gibi kavramlar, çeşitli ideolojilerin toplumsal değerlere onur ve gurur yoluyla damardan girmesini ve hızla büyümesini sağlayabiliyor.

Anarşistler, Tarihin her döneminde isim olarak olmasa bile fikren varlıklarını hissettirmişlerdir. Anarşizmin en güçlü olduğu dönem içinse 18-19. yüzyıl Avrupa’sı denebilir. Özellikle bu dönemin sorunları olan vurdum duymaz krallıkların, Dini otoritenin azalsa da henüz bitmeyen etkisinin, artan zengin-fakir uçurumunun ve etik olmayan çalışma koşullarının bunda etkisi çok büyüktü. Hatta yine bu dönemin sorunlarının körüklediği Komünist öğretiye de farklı fraksiyonlar kazandırarak büyük bir etkisi oldu. Farklı bir komünist fraksiyonun(Anarşist Komünizm: Sosyalist evreyi atlayarak Komünist evreye geçişi savunan ve Proleterya diktatörlüğüne karşı olan fraksiyon.) ortaya çıkmasına sebep olsa da Marksistler anarşistleri tehlikeli gördüler. Hatta Paris Komününden bir yıl sonra 1872’de gerçekleşen Lahey kongresinde Anarşistlerin lideri Mihail Bakunin, Komünistlerin lideri Karl Marx’ı otoriterlik yanlısı olmakla suçlamış ve çıkan tartışmaların ardından Anarşistler ve Komünistler bir daha hiçbir kongrede bir araya gelmemek süretiyle ayrılmışlardır(bu ayrılık halen devam ediyor) ve böylece anarşistler büyük bir fırsatı tepmiş oldular.

“Anti-otoriterciler, otoriter siyasal devletin, bir çırpıda, hatta onu yaratmış bulunan toplumsal koşullar yok olmazdan önce, ortadan kaldırılmasını istiyorlar. Bunlar, toplumsal devrimin ilk işinin otoritenin ortadan kaldırılması olmasını istiyorlar. Bu baylar hiçbir devrim görmüşler midir? Devrim, elbette ki, en otoriter olan şeydir; bu, nüfusun bir bölümünün kendi iradesini, nüfusun öteki bölümüne tüfeklerle, süngülerle ve toplarla —akla gelebilecek bütün otoriter araçlarla— dayattığı bir eylemdir; ve eğer muzaffer olan taraf yok yere yenik düşmek istemiyorsa, bu egemenliğini, silahlarının gericiler üzerinde yarattığı terör ile sürdürmelidir. Paris Komünü, silahlı halkın otoritesini burjuvaziye karşı kullanmamış olsaydı, bir gün olsun dayanabilir miydi? Tersine, Paris Komününü bundan yeterince serbest bir biçimde yararlanmamış olmakla suçlamamız gerekmiyor mu? O halde, şu iki şeyden birisi: anti-otoriterciler ya neden sözettiklerini bilmiyorlar, ki bu durumda kafa karışıklığından başka bir şey yaratmış olmuyorlar; ya da bunu biliyorlar, ki bu durumda da proletaryanın hareketine ihanet ediyorlar. Her iki durumda da gericiliğe hizmet etmiş oluyorlar.” Friedrich Engels / Otorite Üzerine makalesi

“Alelade bir burjuva parlamenter devletin değil, ama sürekli ordusu olmayan, halk düşmanı bir polisi bulunmayan halkın üzerinde yer alan bürokrasisi olmayan bir devletin gereğini savunuyorum.” Vladimir İlyiç Lenin’in anarşizme karşı sözlerinden.

Ben günümüze baktığımda ise Anarşizmin tekrar yükselişte olduğunu düşünüyorum. Çünkü Kralcı, aristokrat, elitist, oligark ve burjuvacı yönetimlerin alternatifi olarak görülen demokrasi ütopyasının  vaat ettiği gibi aklı selim insanları iş başına getiremiyor olması ve bunun sonucunda az bir süre sonra yeni tür diktatörleri ortaya çıkartması büyük bir toplumsal hayal kırıklığına neden olmuş durumda.

Fransa’da Geçen yılki çalışma yasası düzenlemelerine karşı organize edilen protesto eylemlerinde Anarşistler en ön saflardaydılar. İngiltere’de de Brexit referandumunun ortaya çıkardığı büyük şokun ardından benzer girişimler olmuştu. Şimdi ise anarşistler ABD’de, daha az oy almasına rağmen ilginç seçim sistemi sayesinde koltuğa oturan Donald Trump’a karşı eylemlerde, yine en ön saflarda simsiyah kıyafetleriyle, anarşist sembollerle ve bayraklarla duruyorlar.

Bu karmaşalara baktığımız zamanda, karşımıza yine demokratik sistemlerin ortaya çıkardığı hayal kırıklıkları geliyor.

Fransa’da demokratik sosyalist/sosyal demokrat söylemlerin arkasına sığınarak göreve gelen Sosyalist Partinin getirdiği çalışma yasası, neoliberal partilerin bile cesaret edemediği türdendi ama onlar seçimle iş başına geldiler ve onlara oy veren insanlar bir yalana oy verdiklerini yani hükumetlerinin kendilerini damardan girerek kandırdıklarını gördüler. Avrupa’nın her yerinde görülen “sosyalist söylemlerle iktidara gelen partilerin sosyalizm’den uzak faaliyetlerle uğraşması” sorununu en son Yunanistan’da gördüğümüz gibi Fransa’da yaşamakta. Yunanistan’da da kemer sıkma politikalarına karşı söylemlerle iktidara gelip daha sonra egemenlere boyun eğen syriza hükumetine karşı düzenlenen eylemlerde anarşistler yine ön saflardaydı. Çünkü onlar yaptıkları hiçbir seçimin kendilerine çare olamadığını görüyor ve artık bu düzenin bir sınırının olduğunu düşünüyorlardı.

Bir başka demokrasi faciası ise Brexit ile geldi ve milliyetçilik hastalığına kapılmış yığınlar, “çoğunluk ne derse o doğrudur” saçmalığını bir kez daha yalanlamış oldular. Zaten 1205 yılındaki Manga Carta anlaşmasında da halk değil aristokrat sınıf kralla anlaşıp onun yetkilerini sınırlandırmaya çalışmıştı, çünkü aristokratlara göre cahil çoğunluk bu işe karıştırılmamalıydı.

Yine ABD’de daha az oy almasına rağmen ilginç seçim sistemi sayesinde seçimleri kazanan Donald Trump, cahil çoğunluğun olduğu yerde cehalet dolu insanların egemen olup halkları belirsizliğe sokabileceğinin en net göstergesi oldu. John Fred Kennedy’in de dediği gibi “demokrasilerde bir seçmenin cehaleti bütün halkın güvenliği için tehlikedir”.

Herkesin çare olarak sunduğu ve kimi zaman arkasına sığınılarak ölümün göze alındığı Demokrasi bile insanlara bunları yaşatabiliyor ise insanlar artık neye güvensin, ne yapsın? Böyle bir çaresizlik durumunda tabi ki insanlar artık hiçbir yönetim sisteminin çare olamadığını ve bunun yerine umutsuzca yönetimi değiştirmektense yönetim fikrinin ortadan kaldırılması gerektiğini düşünecektir elbette.

Toplumlar, büyüyerek ve isteyerek devletleri yarattılar, eğer isterlerse tekrar yok edebilirler. Ancak bana göre halkların hep birlikte hemde aynı anda bunu arzulaması ve hep birlikte gerçekleştirmesi imkansıza yakın gibi bir şey olduğu için anarşistler amaçlarına asla ulaşamayacak ve sadece gerektiği zamanlarda kaosun kaynağı olmakla yetineceklerdir.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

AB’nin Geleceği Nasıl Olacak?

AB Komisyonu Başkanı Juncker’in birliğin geleceğine ilişkin hazırladığı ‘Beyaz Kitap’ta 5 senaryo yer aldı.

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker imzalı “Beyaz Kitap” adlı belgenin başında, birliğin karşı karşıya olduğu sınamalara yer verildi. AB’nin değişen şartlara uyum sağlaması gerektiği ifade edilen belgede, “Önümüzde, güvenliğimiz, halkımızın refahı ve Avrupa’nın giderek çok kutuplu bir dünyada oynaması için gereken role ilişkin önemli sınamalar var. 27 üyeli birleşik bir Avrupa’nın kendi kaderini şekillendirmesi ve kendi geleceği için bir vizyon geliştirmesi gerekiyor.” denildi.

AB’nin kuruluşunun 60. yıl dönümü olan 25 Mart’ta, Roma’da yapılacak zirvede liderlerin ele alacağı belge, 5 senaryoyu içeriyor. Bunlar, “aynen devam”, “sadece ortak pazar”, “daha fazlasını yapmak isteyenler”, “daha azını daha verimli yapmak” ve “birlikte daha fazlasını yapmak” başlıkları altında sıralandı.

Aynen devam

İlk senaryoya göre, 27 üye mevcut rotaya sadık bir şekilde yoluna devam edecek ve reform ajandasını uygulama ve güncellemeye yoğunlaşacak. 27 üye devlet ve AB kurumları, faaliyetlerde ortak bir gündemi takip edecek, karar alma hızı da, uzun vadeli çözüme ulaşabilmek için değişik görüşleri dikkate alacak şekilde konuya göre belirlenecek.

Sadece ortak pazar

İkinci senaryoya göre, üye ülkeler birçok konuda, daha fazlasını yapma kararı alamayacak ve artan bir şekilde ortak pazarın belirli alanlarına odaklanacak. Sığınmacı krizi, güvenlik ve savunma gibi alanlarda ortak bir çözüm olmayacak. 27 üye, birçok ülke yeni sorunu çoğunlukla kendi başlarına ele alacak. Bu durumda, ortak pazar, AB’nin asıl “varoluş sebebi” olacak. 

Daha fazlasını yapmak isteyenler

Üçüncü senaryoya göre, bazı ülkeler bir araya gelerek, savunma, iç güvenlik, vergilendirme veya sosyal konular gibi belirli politika alanlarında birlikte çalışmak için koalisyon kurabilecek. “Çok hızlı” bir yapı öngören senaryoda, yeni “üye devlet grupları”, seçilen alanlardaki iş birliğini derinleştirmek için belirli hukuki ve bütçe düzenlemeleri konusunda fikir birliğine varabilecek.

Daha azını daha verimli yapmak

Dördüncü senaryoya göre, üye ülkeler belirli öncelikli konularda daha hızlı ve daha kararlı bir şekilde hareket edebilecek, dikkat ve limitli kaynaklarını sınırlandırılmış alanlarda kullanabilecek.

Böylece birlik ülkeleri, rekabet veya bankacılık konularında sahip olduğu hızlı karar alma mekanizmasını seçilen diğer alanlarda uygulayabilecek, diğer konularda ise daha azını yapma veya katılmama hakkına sahip olacak.

Birlikte daha fazlasını yapmak

Son ve beşinci senaryoda, üye devletler kendi aralarında daha fazla güç, kaynak ve karar alma yetkilerini paylaşacak. Bir nevi “AB federasyonu” öngören senaryoyla, üye devletler arasında her alandaki iş birliği, daha önce hiç olmadığı kadar ileri taşınacak. Kararlar Avrupa düzeyinde daha hızlı bir şekilde alınacak ve daha hızlı bir şekilde uygulanacak.

Kaynak: AA

Hollanda-Türkiye İlişkileri ve Diplomatik Krizin Perde Arkası

Hollanda-Türkiye arasındaki ilişkiler 16. yy’a kadar dayanmaktadır. İkili ilişkiler ilk kez 1612 yılında başlamış ve Hollanda elçisi Cornelis Haga‘yı İstanbul’a atanmış, aynı yıl Padişah I. Ahmet tarafından Hollandalılara  Ahidnâme  verilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk daimi temsilcisi ise 1859 yılında Lahey Elçisi olarak atanan Yahya Karaca Paşa olmuştur.

Günümüz ilişkilerine bakacak olursak; Hollanda ile Türkiye arasındaki ekonomik ilişkiler oldukça güçlüdür. Türkiye’nin dış tıcarette ikinci ortağı konumundaki Hollanda ile 2015 senesinde ticaret hacmi 6.1 milyar dolar olarak gerçekleşti. TÜİK verilerine göre; Türkiye 2015 yılında Hollanda’dan 3.2 milyar dolarlık ithalat yaptı. Hollanda, ülkemizden yurtdışına yapılan yatırım bakımından ilk sırada yer alıyor.

Fakat 2011 yılında başlayan Suriye iç savaşıyla bir takım gerginlikler yaşanmaya başlanmıştır. Savaştan dolayı mültecilerin Türkiye’ye sığınması üzerine Türkiye Hükümeti, Avrupa Birliğinin Türkiye’ye destek vermemesini ve Avrupa’ya Suriyeliler’in alınmamasını eleştirmişti. 2016 yılında Avrupa Birliği ile Türkiye arasında yapılan Vize Serbesti Antlaşması sonrası Avrupa Birliği Türk vatandaşlarına vize serbesti hakkını tanımamış ve daha sonra, Avrupa Parlamentosu yeni bir karar alarak Türkiye ile olan müzakereleri dondurduklarını açıklamıştır. Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan “Daha ileri giderseniz sınır kapıları açılır” diyerek tepki göstermiştir.

Esas karşılıklı tırmanan diplomatik kriz, Türk Hükümet yetkililerinin ve siyasilerin 2017 Türkiye anayasa değişikliği referandurumu öncesi  Avrupa’da yaşayan Türk vatandaşları ile yapmak istediği mitinglerin, Avrupa Birliği’ne  üye Almanya ve Hollanda tarafından iptal edilmesiyle başlamıştır. Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu mitingini, iptal kararları sonrası Almanya’nın Türkiye Büyükelçiliği’nde yapmış, Hollanda uçuşu öncesi Hollanda Hükümeti Mevlüt Çavuşoğlu’nun uçuş iznini iptal etmiştir.Bunun üzerine aynı gün Aile Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya karayoluyla Rotterdam’a gitme kararı almış ancak Kaya’nın açıklamasının ardından polis Türkiye’nin Rotterdam Başkonsolosluğu Rezidansı önündeki yolu trafiğe kapatmıştır. Hollanda hükumetinin antidemokratik tutumlarına karşılık Türk Dışişleri Bakanlığı, Hollanda Büyükelçiliği  Maslahatgüzarının evi ile başkonsolosun konutunun giriş ve çıkışlarını güvenlik gerekçesiyle kapatıldığını duyurmuş, izinli olarak Türkiye dışında bulunan Hollanda Büyükelçisinin bir müddet göreve dönmemesi istenmiştir.

Hollanda hükümetinin bu abartılı,antidemokratik tutumunun nedenleri arasında, 15 Mart 2017 tarihinde gerçekleşecek olan parlamento seçimlerine yönelik bir davranış olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Hollanda Liberal Başbakanı  Mark Rutte’nin VVD partisi hızla oy kaybederken, aşırı sağcı Özgürlük Partisi (PVV) aylardır anketlerde en büyük partilerden biridir ve anketlere göre parlamentoda 21 ila 25 sandalyeye sahip olacağı öngörülmektedir. PVV lideri Geert Wilders‘in,  Mülteci barınma merkezleri ve camilerin kapatılması, Kur’an’ın yasaklanması gibi irrasyonel vaatleri seçim programına dâhil etmesi, ve bu partinin parlamentonun oluşmasında yüzde 15’lik bir oran elde etme ihtimali seçimlerde endişe verici bir gerginlik yarattığı gibi, halkın büyük ölçüde desteğini almıştır. Wilders’in İslam ve yabancı karşıtı vaatleri bununla da bitmiyor. Ülkedeki sığınmacı yurtlarını kapatacağını duyuran Wilders, seçilirse sokakta başörtüsünün takılmasına da yasak getireceğini açıklıyor.

Geert Wilders

Buna göre; Hollanda Başbakanı Mart Rutte’nin, kaybettiği oyları ve desteği geri kazanmak amacıyla, aşırı sağcı Özgürlük Partisi(PVV)’nin  çizgisinde bir politika izleme kararı aldığı, dün gece Türk Hükümet yetkililerine uyguladığı tavırdan anlaşılmaktadır. Müslüman bir ülke yetkililerinin, miting yapmasını engelleyerek, halkına sağcı ve İslam karşıtı stratejiler geliştirdiğinin mesajını vermektedir.Bu tutumla taban yaratmayı, 3 gün sonraki seçimlerde oyunu arttıracağını planlarken, ülkesini anti-demokratik bir konuma düşürmüştür.

Ayrıca Hollanda’nın bu tavrını, iyileşmekte olan Türkiye-Rusya ilişkilerine de bağlayabiliriz.

Siyasilerin çıkar amaçlı faaliyet gösterdiğinin bir örneğini dün Hollanda’da görmüş olduk.  Rutte’nin, seçim sonrası sabit vizyonuna geri döneceğinden pek şüphem yok.

Myanmar’da Arakan Müslümanlarına Korkunç İşkenceler Yapılıyor

Birleşmiş Milletler’in Myanmar’daki insan hakları için özel raportörü Yanghee Lee, ülkedeki Arakan Müslümanlarına karşı ordu ve polis tarafından yapılanların “insanlığa karşı suç” olduğunu söyledi.

BBC’ye konuşan Lee, Myanmar’da çatışmaların yaşandığı bölgeye girmesine izin verilmediğini, fakat komşu ülke Bangladeş’e sığınan Arakanlılarla konuştuktan sonra durumun beklediğinden daha kötü olduğunu fark ettiğini söyledi.

Yaklaşık bir yıldır Myanmar’ı yöneten Aung San Suu Kyi ise görüşme talebimizi reddetti.

Myanmar’ın konumu

Suu Kyi’nin partisinden bir sözcü de, suçlamaların abartıldığını, konunun uluslararası değil yerel bir konu olduğunu söyledi.

BM raportörü Lee, sorunun ülkedeki güvenlik güçleri içinde sistematik bir halde olduğunu, fakat hükümetin de bu durumdan sorumlu olduğunu belirtti:

“Günün sonunda kendi halkına karşı korkunç işkence ve insanlık dışı suçlarla ilgili hesap vermesi gereken sivil hükümettir.”

Aung San Suu Kyi 15 yıllık ev hapsinin ardından 2015’teki seçimi kazanmıştı

Ekim’den beri 70 bin Arakanlı kaçtı

Eskiden ülkesinde demokrasi sembolü olarak görülen Aung San Suu Kyi, Kasım 2015’te ülkede 25 yıldır yapılan ilk serbest seçimde partisinin çoğunluğun oyunu almasını sağlamıştı.

Ekim ayında militanların gerçekleştirdiği bir saldırı üzerine başlayan askeri operasyonlar nedeniyle 70 binden fazla Arakan Müslümanı, Bangladeş’e kaçmak zorunda kaldı.

Arakanlıların Bangladeş’te barındığı kamplara giren BBC, burada Myanmarlı güvenlik güçlerinin sivillere ateş açtığı ve genç kızları alıkoyup tecavüz ettiği gibi suçlamalar duydu.

Arakanlıların anlatımlarının çoğu uydu görüntüleri ve video kanıtlarla da destekleniyor.

Bangladeş’e sığınan bir Arakanlı

BBC bugüne kadar Arakan hakkında konuşmak için Aung San Suu Kyi’den defalarca söyleşi talep etse de olumlu bir yanıt alamadı.

Suu Kyi, bugüne kadar Myanmar’da hiçbir yabancı gazeteciyle söyleşi yapmadı veya ciddi bir basın toplantısı da düzenlemedi.

Suu Kyi’nin partisinin sözcülerinden Win Htein ise BBC’ye mevcut anayasanın Suu Kyi’ye ordunun yaptıklarını durdurma gücü vermediğini söyledi.

Arakan’ın Myanmar içindeki konumu (sarı)

Ülkede Arakan Müslümanlarına karşı işlenen suçları incelemek için bir komisyon kurulsa da bu komisyonun başında eski bir general.

BM raportörü Lee, Pazartesi günü Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’ne bulgularını sunarak bir soruşturma komisyonu kurulmasını talep edecek.

BBC’nin iletişime geçtiği İngiltere ve AB yetkilileri, bir komisyon kurulmasını destekleyeceklerini söyledi.

Kaynak: BBC

Doğu Çin Denizi’ne Kim Egemen Olmak İstiyor?

Doğu Çin Denizi’nde tartışmalı adalar, kıta sahanlığı ve hava savunma bölgeleri, Çin, Japonya ve Güney Kore’yi karşı karşıya getiriyor.

Hollanda Krizi Büyüyor: Konsolosluklar Kapatıldı

0

Türkiye ile Hollanda arasında kriz git gide büyüyor. Türk bakanların ülkeye girişine izin vermeyen Hollanda yönetimi, ülkeye kara yoluyla giriş yapan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Kaya’nın aracını Rotterdam’daki Türk konsolosluğunun yakınlarında durdurdu. Kaya ve yanındaki heyetin konsolosluğa girişi engellendi.

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Hollanda’nın kararı hakkında, “Her bakımdan skandaldır ve kabul edilemez. Diplomatik teamüllere sığmaz. Hollanda’nın attığı bu adımın elbette bir karşılığı olacak.” dedi.

MHP lideri Devlet Bahçeli, Hollanda’daki ülkücülerin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun inmeyi planladığı havaalanında eylem yapacaklarını açıkladı.

Türkiye’de de Hollanda konsolosluklarında güvenlik önlemleri alındı. Hollanda’nın Ankara Büyükelçiliği ve İstanbul Başkonsolosluğu’nun giriş ve çıkışları güvenlik gerekçesiyle kapatıldı.

Kuzey Kore’yi Durdurmanın Yolu Ne?

“Haydut devlet” ve “en büyük yakın tehdit”. Kuzey Kore için birçok tanım kullanıldı ve çok azı övücüydü.

Kuzey Kore yönetimi, vatandaşları üzerinde zalim bir baskı kurmak ve nükleer silah geliştirmeye çalışmakla suçlanıyor.

Son aylarda ülke beşinci nükleer denemesini yaptı, birkaç füze fırlattı ve çoğu kişinin inanışına göre, Kuzey Kore lideri üvey erkek kardeşini kimyasal silah kullanarak öldürttü.

Peki, neden Kuzey Kore böylesine büyük bir sorun ve neden hiç kimse bir çözüm bulamıyor?

Kısa bir özet

Kuzey Kore, Kore Yarımadası’nın 1950-53 Kore Savaşı‘ndan sonra ikiye bölünmesiyle ortaya çıktı. İlk lideri, tek partili yönetimin başındaki komünist Kim Il- sung.

Dünyanın en yoksul uluslarından biri. Ekonomisi merkezi kontrolde, vatandaşlarının dış medyaya erişimleri yok ve birkaç ayrıcalıklı kişi dışında ülkeden ayrılma özgürlükleri de yok.

Daha da kaygı verici olanı beş nükleer deneme ve birden çok füze testi yaptılar ve bunlar nihai amaçları olan nükleer füze geliştirmekte ilerleme kaydettikleri anlamına geliyor.

Kim Jong-un daha güçlü bir pozisyonda müzakere etmeyi mi bekliyor?

Müzakerelere ne oldu?

Birkaç tur müzakere yapıldı. Sonuncusuna Çin, Güney Kore, Japonya, Rusya ve ABD katıldı ve başta umut vaat ediyordu.

Kuzey Kore’nin konumu

Pyongyang yönetimi, yardım ve siyasi ödünler karşılığında nükleer programından vazgeçmeyi kabul etti. Hatta Yongbyon’daki plütonyum üretim tesisindeki soğutma kulesini havaya bile uçurdular. Ama sonra işler kötüleşmeye başladı.

ABD, Kuzey Kore’nin nükleer faaliyetlerini tamamen açıklamadığını söyledi. Pyongyang bunu reddetti, ama sonra bir nükleer deneme yaptı. Yani, 2009’dan bu yana anlamlı bir müzakere yok.

Düşünce kuruluşu Chatham House’dan Kuzeydoğu Asya uzmanı John Nilsson-Wright, Kuzey Kore’nin son provokasyonlarına bakılırsa, şu anda müzakerelere dönmekle ilgilenmediğini düşündüğünü söylüyor.

Nilsson-Wright “Bunun nedeni, Kim’in askeri modernleşme programını yürütmek istemesi, yani mantık olarak müzakereleri geciktirmek çıkarına” diyor.

Ekonomik baskı işe yarıyor mu?

BM ve çeşitli ülkelerin Kuzey Kore’ye karşı ambargoları var.

Ambargolar Kuzey Kore’nin silah programını ve ülke dışında faaliyet gösterme kabiliyetlerini hedef alıyor. Son önlemler Pyongyang’ın kömür ihracatına karşı alındı.

Bu arada, son yıllarda gerilim arttıkça halkını doyurmak için bağışa ihtiyacı olan Kuzey Kore’ye gıda yardımları da azaldı.

Ancak Dr Nilsson-Wright, bu önlemlerin Kuzey Kore’nin askeri cephede ilerleme kaydetme kapasitesini yavaşlatıyor gibi görünmediğini söylüyor.

Nilsson-Wright, Çin bankaları gibi Kuzey Kore’de işlerin yürümesini sağlayan aracıları hedef alan ambargoların gerçek bir etkisi olacağını belirtiyor.

Pyongyang’ın Çin’den ithal ettiği petrolü hedef almanın derhal etkisi olacağı belirtiliyor.

Ancak Pekin, kuzey komşusundaki yönetimi istikrarsızlaştırıp, kaosa neden olacak adımlar atmak istemiyor.

Kuzey Kore’nin kömür ihracatı hedef alındı, ancak Kuzey Kore hükümetinin çöktüğüne dair herhangi bir işaret yok.

Nilsson-Wright Çin’in bunun yerine, dürüst arabulucu rolünü oynamaya çalıştığını ve ABD’nin Pyongyang’la görüşmesi için lobi yaptığını anlatıyor.

Ancak ABD Başkanı Donald Trump, kampanya döneminde Kim Jong-un ile hamburger eşliğinde görüşmeyi istediğini söylese de, ABD, Japonya ve Güney Kore, görüşmelerin bir seçenek olmasından önce Kuzey Kore’nin ödün vereceğine dair gerçek bir istek göstermesi gerektiğini açıkça söylediler.

Askeri bir seçenek var mı?

İyi bir askeri seçenek yok. Kuzey Kore’ye yönelik askeri müdahalenin çok büyük asker ve sivil ölümüne yol açacağı düşünülüyor.

Kuzey Kore’nin nükleer silah stokunu bulmak ve yok etmek zor. Uzmanlar derin noktalara gömüldüğünden şüpheleniyor.

Dahası, Kuzey ağır silahlara sahip. Güney’in başkenti Seul’u vurabilecek bir füze envanteri, kimyasal ve biyolojik silahları ve bir milyondan fazla askerleri var.

Peki ya suikast?

Son aylarda Güney Kore’de yoğun bir şekilde “baş kesme” stratejisinden, Kim Jong-un ve lider kadrosunu hedef alan bir saldırıdan bahsedilir oldu.

Dr Nilsson-Wright bunun, Kuzey Kore’nin başka provokasyonlara girişmesini önlemek ve müzakere masasına oturmaya zorlamak için bir taktik olabileceğini söylüyor. Seul’deki anlayışın, Kuzey Kore hükümetini çok güvensiz hissettirerek, başka seçeneği kalmadığını düşündürmek olduğu vurgulanıyor.

Ayrıca, “baş kesme” stratejisi uygulanırsa, oluşacak iktidar boşluğunu kimi doldurabileceği konusunda büyük soru işaretleri var. Kim yönetiminin yaşaması, ülkenin seçkinlerinin çıkarına ve siyasi muhalefet de yok.

Her iki Kore’nin de yüksek ateş gücü ve çatışmaya hazır orduları var.

Aşamalı yakınlaşma olamaz mı?

Bir dönem, küçük ekonomik reformlarla, Çin’de Mao Zedong’un ölümünden sonra kullanılan modelle, Kuzey Kore’yi aşamalı bir şekilde dünyaya açarak uluslararası toplumun bir üyesi yapılabileceğini düşünenler de vardı.

Çin’deki sanayi bölgelerine çeşitli ziyaretlerde bulunan Kim Jong-un’un babası Kim Jong Il’in bu yaklaşımla ilgileniyor olabileceği düşünülüyordu.

Ancak bu yaklaşımın başlıca destekçisinin liderin amcası Chang Song-thaek olduğu sanalıyordu. Ancak Kim Jong-un Aralık 2013’de vatana ihanet ve devleti yıkmakla suçladığı Chang Song-thaek’i öldürttü.

Kim Jong-un henüz Çin’i ziyaret etmedi, aslında hiç ülke dışına çıkmadı. Ayrıca, ekonomik büyümeden bahsederken, önceliği askeri programmış gibi görünüyor.

Güvenilir bir muhalefet ortaya çıkabilir mi?

Bu çok düşük bir ihtimal. Kuzey Kore’de mutlak bir tek parti iktidarı var. Halk, dış saldırılardan kendilerini koruyan tek kurummuş gibi gösterilen Kim hanedanına tapınmaya zorlanıyor.

Bağımsız medya yok. Tüm televizyon, radyo ve gazeteler devlet kontrolünde. Kuzey Kore, vatandaşlarının dış dünyaya elektronik erişimi olmasın diye kendi internetini yarattı.

Kaçak sokulan DVD’ler de dahil, Çin sınırından kısıtlı bir bilgi akışı var. Ancak Kuzey Kore, vatandaşlarını çok sıkı bir şekilde denetliyor. Hükümetin her yerde muhalefet işaretleri arayan muhbirleri var ve cezalar da ağır. Şüpheliler ve bazen tüm aileleri, çoğunun öldüğü çalışma kamplarına gönderiliyor.

Kuzey Korelilerin ne izleyeceğini, duyacağını ya da okuyacağını devlet kontrol ediyor.

Peki en iyi seçenek ne?

Dr Nilsson-Wright baskı ve diyaloğun bir karışımı olması gerektiğini belirtiyor. Baskının, ağırlaştırılmış ambargolar, Kuzey Kore’nin 2008’de çıkartıldığı teröre destek veren ülkeler listesine yeniden eklenmesi ve gerçekten rahatsız etmek için Çin’le yakın çalışmanın bir karışımı olabileceğini söylüyor.

Olası teşviklerin ise ABD tarafından diplomatik tanınma veya barış anlaşması (İki Kore teknik olarak hala savaşta) olabilir.

Bu yaklaşım için anahtar önemde olansa ABD, Çin, Güney Kore ve Japorya arasında koordinasyon.

Ancak ABD’de yeni bir yönetim ve Güney Kore’de siyasi bir felç var. Japonya, Güney Kore ve Çin arasındaki ilişkiler tarihi sorunlar nedeniyle gerilimli.

Pekin ayrıca Güney Kore’ye Amerikan Thaad füze savunma sisteminin konuşlandırılmasına şiddetle karşı. Yani, Kuzey Kore’nin faydalanabileceği gerilimler var.

Dr Nilsson Wright da “Kuzey Kore bu yüzden şu anda zorluyor. Çünkü faydalanabileceği bir fırsat penceresi olduğunu biliyor” diyor.

Kaynak: BBC

Türkiye’nin Antartika Yolculuğu

Güney Kutbu’na yolculuğumuz başladı. 9 kişiden oluşan ekibimiz sağ salim kutuplara ayak bastı. Afrika ve Okyanusya bölgelerinin güneyinde kalan, Güney Yarımküre’ nin uç güneyinde bulunan ve hiçbir ülkenin toprağı olmayan, buzlarla kaplı -sadece %1’inde yoktur-, 14 milyon kilometrekareden fazla yüzölçümü olan, erime yaşanmasından mütevellit dünyanın ısınmasına dahi etki eden önemli bir yerdir. Kış nüfusu 1.000, yaz nüfusu da 5.000 kadardır.

Bölgede askeri üslerin kurulması yasaktır. Bilimsel faaliyetler ise serbesttir. Bizim istasyonumuz dahil 102 istasyon bölgede bulunmaktadır. ABD, Çin, Rusya, İngiltere, Almanya, Avustralya, hatta Romanya gibi ülkeler dahil 30 ülke istasyon kurmuştur. ABD, Antarktika’ daki üsleri için 300 milyon dolar harcıyor. Dünyanın en büyük ve en soğuk çölü olan Antarktika’da 7 tane Hristiyan kilisesi vardır.

Antartika’daki askeri üsler, ayrıntılı harita için: https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/7/77/Antarctica_Station_Map.png

Küresel ısınmanın etkisini burada da görüyoruz. Eriyen buzullar dünyadaki sıcaklığın artmasına neden olmakta. Yapılan bir ölçüme göre, bir keresinde Jamaika’dan bile büyük buz parçasının koptuğu tespit edilmiş. Birleşmiş Milletler’ e bağlı olan Dünya Meteoroloji Örgütü, Antarktika’da farklı dönemlerde sıcaklığın 19,8 dereceye yükseldiğini açıkladı. Tamamen erime yaşanırsa da, dünya deniz seviyesinin 60 metreye kadar yükselebileceği uyarısını yaptı.

Antarktika, önemli derecede tatlı su ve madenlere sahip bir bölgedir. Tuz oldukça mühimdir. Havası kuru olan Antarktika’da, mineral-su kaybedenlerin imdadına yetişmek için tuz kullanılır. Fazla bulunan demiroksitin su ile buluşması ile kan renginde olan Kanlı Şelale’si oluşmuştur. Tatlı su kaynaklarının da %70’i buradadır. Dünyadaki tatlı su kaynağının yüzdesi ise %3’tür. Küresel aktörlerin olduğu ve gövde gösterisi yaptığı bu coğrafyada olmalıyız. Küresel aktörlerin olduğu masada olmamız isteniyorsa bu bölgeye açılım gereklidir ve devamını getirmeliyiz. Küresel ısınmanın sebep olduğu kutupların erimesiyle yeni ticaret ve ulaşım yollarının ortaya çıkacaktır. Ki bizim tarihimizde adını altın harflerle yazdırmış Piri Reisimiz, Barbaros Hayrettin Paşamız gibi Kaptan-ı Deryalarımızdan ilham almalıyız.

Piri Reis’in haritasında Antarktika Dağları’nın da yer aldığı unutmamalıyız. İlerleyen yıllarda, devletlerin süper güç olması için gıda ve su teminini sağlayabilmesi önemli bir kriter olacaktır. Su kaynaklarının azalma gösterdiği dünyada, burada tatlı su kaynağını ele geçirmek, gelecekte bölgede hareketlenmelere neden olacaktır. Ülkemizin Fırat-Dicle gibi su kaynaklarına sahip olduğunu hatırlatıyor ve Türkiye’nin ilerleyen yıllarda tatlı su kaynağına erişme ve kullanma hususunda dünyayı etkileyecek bir güç olacağını düşüyorum. 24 Şubat 2017 tarihinde, Papa gelecek yıllarda su savaşlarının da yaşanacağını açıklamıştır.

16. yy yapımı Piri Reis’in Dünya Hairtası’nın bir paftası

Ünal G. Akman

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR