Pakistan’da 23 Mart Milli Günü dolayısıyla Başkent İslamabad’ın Şekarparyan bölgesindeki alanda resmi tören düzenlendi. Geniş güvenlik önlemlerinin alındığı alanda cep telefonu şebekeleri kesildi.
Üst düzey askeri yetkililerle birlikte Pakistan Cumhurbaşkanı Memnun Hüseyin ile Başbakan Navaz Şerif’in de katıldığı askeri geçitte; yerli üretim Şahin, Hatf ve Raad adlı nükleer ve konvansiyonel savaş başlığı taşıma kapasitesine sahip füzelerle Khalid ve Zarrar adlı modern tanklar gösterildi.
16. yüzyılda Papalığın egemenliği çatırdarken, Avrupa içindeki pek çok hesabı adeta kullanışlı bir düşman imgesi olan Türk/İslam kimliği üzerinden görmüştü. Bugün bambaşka bir dünya var. AB’nin geleceği tehlikedeyken, Avrupa’da bu varoluşsal soruna karşı popülist politikalar Türk/İslam korkusu üzerinden güç devşirme peşinde.
ABD’nin yeni başkanı Donald Trump’ın İslam karşıtı söylemi tartışılırken, Almanya ve Hollanda’da Türk karşıtlığı diplomatik bir krize neden oldu. DAEŞ vahşeti, Avrupa’ya mülteci akını, Avrupa’da aşırı sağın yükselişi… Tüm bu gelişmeler kimi soruları akla getiriyor: Batı’nın liberal devletinin sınırlarına mı geldik? Özgürlükler çağı sona mı eriyor? Apokaliptik bir çağa mı giriyoruz? Din savaşları yeniden mi başlayacak? İslam karşıtlığı yükselirken, Batı dünyasındaki İslam-Türk korkusunun tarihsel geçmişine bir göz atmak faydalı olabilir. Kim bilir belki de tarih bugünü anlamamıza yardım edebilir.
Kolektif bilinç üretilen ortak değerler, ritüeller, semboller üzerinden kendini ikame eder. Bu açıdan bakıldığında İslamofobinin Batı düşüncesinde tarihsel izleri ve sembollerini anlamak daha da önem kazanır. Çünkü bu semboller aracılığıyla Batı İslam/Türk korkusunu sürekli sıcak tutmuş olur.
Türk adının İslam medeniyetinin tarihi mirasını Batı karşısında sırtında taşıyan bir temsile dönüşmesi aslında oldukça eskiye dayanır. Zira 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’nın ortalarına kadar gelmesi, Avrupa topraklarının azımsanmayacak kısmını yönetiyor olması, Batı’ya yönelik ciddi akınları Batı nezdinde bir tehdit olarak algılanması açısından yeterli nedenlerdi.
Bununla birlikte 16. yüzyıl Avrupası oldukça ilginç bir kriz yaşıyordu. Almanya’da ortaya çıkan Protestanlık Vatikan’ın otoritesini sarsmaya başlamıştı. Vatikan uzun süredir yaşadığı krizler sonucunda artık Avrupa’yı bir arada tutan bir otorite olmaktan uzaklaşıyordu. 16. yüzyılda Eski Kıta, mukaddes Roma Cermen İmparatorluğu’nun dağılması ve Alman topraklarında mahalli prensliklerin doğuşu arasında derin bir krizle karşı karşıyaydı. Protestanlık, Avrupa’da Vatikan’ın dini otoritesini sarsmıyordu; sarstığı, aslında Vatikan’ın temsil ettiği, birleşik Avrupa ruhuydu.
İşte böyle bir kriz anında dışarıdan gelen Türk baskısı 16. yüzyıl Avrupasını İslam, hatta Türk korkusu karşısında adeta birleştirmiş, Batı hem bu tehdide karşı durabilmek hem de kendi içindeki krizi atlatabilmek için bunu sürdürmüştü.
Türkofobinin kökenleri
Batı’da iç krizi Türk/İslam korkusu üzerinden okumamıza imkân veren iki düşünür bulunur. Bunlardan birisi, Türk üniversitelerinin çok yakından tanıdığı Erasmus programına adını veren Desiderius Erasmus, diğeri de Martin Luther’dir.
Erasmus ve Luther, İslamofobi’nin, dolayısıyla da Türk korkusunun en önemli isimlerindendir. İslamofobi’yi Türk korkusu olarak yorumlamam, bugün bizde tam karşılığı olmayan bir algı sorunu yaratabilir. Oysa bu kavramı ilk kullanan, Türk okurunun çok fazla tanımadığı Halil Halid Efendi’dir. Kendisi Abdülhamid’e muhalefetle başlayıp onun emrine giren, sıra dışı bir hayat serüvenine sahip bir Osmanlı aydınıdır. 1904’te Londra’da basılan kitabının adı ‘A Study in English Turcophobia’dır. Oldukça renkli ve bir o kadar da çileli bir hayat yaşamış Osmanlı mütefekkiri Halil Halid’in bu eseri, Londra’da Batı medyasının Osmanlı ve İslam dünyasındaki oryantalist bakışına bir eleştiri üzerine kaleme alınmıştır. Eser 1919’da tekrar “The Turcophobia of the English Imperialists” adıyla basılır.
Martin Luther
Tarihte, Batı kültür dünyasında oldukça meşhur olan Erasmus ve Luther de İslam ile hesaplaşmasını Türk adı üzerinden yürütür. Hollandalı hümanist bir düşünür olan Desiderus Erasmus’u Türk okuru “Deliliğe Övgü” adlı meşhur eseriyle tanır. Oysa Avrupa Birliği’nde bir Avrupa kimliği yaratmak amacını güden bir programa adının verilmesinin gerekçesi, onun hümanist tarafı olmasa gerektir.
Papalığın egemenliği çatırdarken
Papa VIII. Boniface’in (1294-1303) Unam Sanctam adlı resmi belgesinde, hem dünyevi hem de ruhani kudretin kilise aracılığıyla Papa’nın elinde ve kudretinde olduğu resmen ilan edilmişti. Bu belgeye göre dünyevi güç, ruhani olanına tabi olacaktır. Her beşeri yaratığın kurtuluşu Papalık Makamı’na boyun eğmesine bağlıdır.
16. yüzyıla girildiğinde Ortaçağ Roma Katolik Kilisesi, hem dinsel hem de dünyevi otoritesinin tartışmaya açıldığı günlerini yaşamaktadır. Katolik Kilisesi’nin dinsel otoritesinin Hıristiyanlar içinde tartışılmaya başlaması, kilisenin uyguladığı günah bağışlama süreci, yani endüljans ile yakından ilgilidir. Papalığın içinde bulunduğu mali sıkıntıdan kurtulması ve Papalık hazinesini artırması için en uygun aracın endüljanslar olduğu düşünülmüştür. Günahların dünyevi karşılıklarının para ile ödenmesi uygulamasına dönüşen bu Katolik sömürüsüne en güçlü tepki, Martin Luther’den gelmişti.
Luther’in öğretisi yalnızca Papalığın ruhani otoritesine değil, aynı zamanda onun dünyevi otoritesine yönelik de bir saldırıdır. Zira ulusçuluğun önemli temalarının yer aldığı Lutheran öğreti, Katoliklerin nefesini sürekli enselerinde hisseden Alman prenslerinin işine yaramıştır.
Dinsel başkaldırıyla Katolik Kilisesi’ne karşı zafer kazanamayacağını ve hedeflerini gerçekleştiremeyeceğini düşünen Luther, sivil otoriteye yakınlaşmaya ve reformları onun gücüyle yapmaya kalkışmıştır. Prenslerin desteğiyle seküler otoriteyi arkasına alan Luther, bunun bedeli olarak kiliseyi seküler erkin idaresi altına sokmuş ve Pavlusçu iktidar anlayışı doğrultusunda, zorbalık da yapsa her şartta krala mutlak itaati şart koşmuştur. Dolayısıyla Luther’in hareketi, kilisenin devlet hegemonyasına sokulduğu siyasal ve ulusal yoğunlukta bir hareket olarak anlaşılmalıdır.
Erasmus ise ne kadar skolastik düşünceye yönelik eleştiriler getirse de, Papalık ortak Avrupa idealini koruyan en önemli kurum olarak hâlâ ayakta duruyordu. Erasmus da Avrupa devletleri arasındaki ulus kavgalarını İsa’nın ortak ruhu etrafında birleştirmeye çalışan bir Katolik’ti. “The Handbook of a Christian Soldier” adlı eserinde Hıristiyanların ruhani bir birlik olduklarını savunuyordu; bu, onun temel ideallerinden biriydi.
İşte Türkler tam da bu kavganın ortasına düştüler. Avrupa’yı zorlayan Türklere karşı Papalığın muhtemelen yaşadığı krizi atlatmak için seslendirdiği Haçlı Seferleri çağrısına Luther itiraz etti.
Luther “Of The Turks” adlı risalesinde, Türklerle neden savaşılmaması gerektiğini savundu. Elbette Luther Türkler’i çok sevdiği için savaşa karşı çıkmıyordu; amacı, Papalığı Türkler üzerinden köşeye sıkıştırmaktı. Luther’e göre “Türk, Tanrımızın öfkesinin sopası ve öfkelenmiş şeytanın hizmetçisidir.” Türklerle savaşmadan önce Hıristiyanların sahih bir inanca gelmesi, yani Papalıktan kurtulması gerekirdi.
Erasmus ise Luther’e karşı yine Türkler üzerinden cevap veriyordu. “On War against the Turks” adlı eserinde, iyi bir Hıristiyan olmadıkça Türklere karşı zafer kazanamayacakları konusunda Luther’in görüşlerini onaylıyordu. Ama bunun için Papalığı yıkmaya değil, aksine İsa’nın sancağı altında ve salt onun desteğinden güç alarak savaşmaya ihtiyacımız var, diyordu. Luther’in aksine Türklere karşı birlik içinde savaşılması gerektiğini, bunun bizi bir araya getireceğini söylüyordu.
Papalık ve Avrupa 16. yüzyılda iç krizini Türkler üzerinden aşmaya çalıştı. Türk korkusu ve onun etrafında örülen teolojik dil aslında Avrupa’da aranan güçlü liderlik için sadece bir araçtı. Luther “Haçlı Seferleri” politikalarının eskisi kadar başarılı olmadığını, halkın para ve asker yardımı toplayan papazlara, yani kiliseye inanmak istemediğini gördü ve bu memnuniyetsizliği Katolik Kilisesi’ne karşı kullanarak, Türkler’e karşı değil, Papa’ya karşı savaş açmak için bahane yaratmaya çalıştı. Erasmus da kokuşan kilise yapısının, sürekli iç savaşlarla yıpranan Avrupa’nın farkındaydı. O da Türk korkusunu Hıristiyan bir Avrupa ideali için kullanmak istedi.
İster Avrupa içindeki hesabın görülmesi için olsun, ister birleşik bir Avrupa ideali için olsun, sonuçta Türk/İslam kimliği tüm hesapların üzerinden görülebileceği kullanışlı bir düşman imgesi yaratıyordu. İşe yaradı mı? Elbette hayır, sonuçta Avrupa’da din savaşları başladı.
Avrupa çökerken kim kazanır?
Bugün de aslında Avrupa kültürel belleğinde, çok derinlerde gizlediği bu korkuyu yeniden gün yüzüne çıkararak kendi iç krizlerini ve hesaplaşmasını görmek istiyor. Fakat bugün oldukça farklı bir dünyayla karşı karşıyayız. Siyasal yönden Avrupa’yı tehdit eden bir Osmanlı yok. Dünya 16. yüzyılın dar sınırlarına sığmayacak kadar küreselleşti ve Avrupa’da 50 milyona yakın Müslüman var. Batı her gün artan göç dalgasıyla karşı karşıya.
Avrupa ruhu İngiltere’nin ayrılma kararıyla ciddi yara aldı. Avrupa Birliği’ni 16. yüzyılın Vatikanı gibi birleşik Avrupa’yı temsil eden bir kurum olarak düşünürseniz, Protestan İngiltere bu birliğe başkaldırdı. Avrupa Birliği refahın ve ortak değerlerin paylaşıldığı bir hayaldi ve bu hayal yok olmak üzere. Fransa’da Marine Le Pen git gide desteğini artırıyor. Almanya’da Angela Merkel mülteci politikası nedeniyle zorlanırken, ırkçı AfD Partisi meclise girecek gözüküyor. Merkez seçmen aşırı sağa kaymaya başladı. Avrupa devletleri varoluşsal bir sorunla karşı karşıya: Avrupa Birliği dağılmalı mı, korunmalı mı? Dağılırsa ne yapmalıyız? Ve ne kadar ilginç ki, Avrupa’da bu varoluşsal soruna karşı popülist politikalar Türk/İslam korkusu üzerinden güç devşirme peşindeler.
Berlin Duvarı’nın yıkılması ile sınırların kalktığı daha özgür bir dünya hayali yerini daha güvensiz bir dünyaya bırakıyor. Yeni Ortaçağ’da teoloji yeniden düşmanlıkları kışkırtan bir dile evriliyor. Şiddetin bu dili, yeni bir dünya düzeni kurmak için ne Avrupa’ya ne de İslam dünyasına bir fayda sağlayacaktır. Türk/İslam korkusunu kabartmak Avrupa’ya hiçbir şey kazandırmadığı gibi, bir şiddet sarmalına yol açıyor, yabancı savaşçıların sayısını daha fazla artırmanın dışında bir işe de yaramıyor.
Yükselen Batı karşıtlığı ise İslam dünyasında güçlenen radikal hareketlerin merkezde tutunmasını sağlıyor. İslam dünyasında radikal hareketler hızla artarken, siyaset bir alternatif olmaktan çıkıyor. Siyasi krizleri aşmak için kullanılan şiddet teolojisi tüm dünya için kültürel bir intihara yol açıyor. Bu kavganın sonucunda bir kazanan olmayabilir. Birlikte yaşadığımız evin çatısı çökerken, yanımızdakine dönüp üstün açıkta kalmış demenin hiçbir anlamı yok.
Geçtiğimiz günlerde Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev temaslarda bulunmak üzere Tahran’a giderek, Hasan Ruhani ile görüştü. Görüşmeler sırasında Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev dini, kültürel ve tarihsel ortaklıktan bahsederek, İran’ın her daim yanında olduğunu dile getirdi. Bunun yanında İlham Aliyev dini lider Hamaneyle de görüşmüştür. Hamaney Aliyev’e, siyonist rejimin iki devlet arasında olan iyi ilişkileri kıskandığını dile getirmiştir.
Aliyev ile Ruhani arasında yapılan görüşmelerde bölgesel meseleler ve ekonomik meseleler üzerinde duruldu. Özellikle transit geçidin geliştirilmesi, kara para aklanması, bölgesel terör örgütlerine karşı ortak hareket edilmesi konusunda özellikle duruldu.
3 yıl içinde üçüncü kez ziyarette bulunan İlham Aliyev, iki devlet arasında gelişen ticari ekonomik işbirliğine dikkat çekti. Reşt-Astrahan arasındaki demiryolu ağını İran sınırına kadar taşımayı gündeme getiren iki devleti, kuzey güney koridorunu tarihi bir fırsat olarak değerlendirdi.
Bu süreçte Ruhani Karabağ meselesine de değinerek kendilerinin Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünden yana olduklarını dile getirerek Karabağ meselesinin müzakerelerle çözülmesini temenni etmişlerdir
Amerika’daki seçimler dünyayı etkilediği gibi Kafkasya’yı da etkileşmiştir. Trump’ın iktidara gelmesiyle birlikte İran’a karşı açık tehditleri, İran tarafını endişelendirmiş ve tedbirler almaya sevk etmiştir. 5+1 Nükleer anlaşmasından sonra uzun süren ambargonun kalkmasıyla rahat bir nefes alan İran, Trump’tan sonra yeniden ambargo ile karşı karşıya kalma ihtimalini göz önünde bulundurmuştur. Bu süreçte İran tarafı petrollerini yeni bir hat olan kuzey güney hattından dünya pazarına sürerek olası bir ambargoyu kırmayı hedeflemiştir. Bu petrolü az maliyet ve ucuz miktarda sevk edebilmek için demiryolu ağını kullanmayı planlamıştır. Ayrıca ABD tarafında kendisine karşı oluşturulan seti Azerbaycan üzerinden kırmış olup, Azerbaycan’ı kendisine müttefik hale getirmiş olacaktır.
Bununla birlikte son dönemde gelişen Azerbaycan-İsrail yakınlaşmasında önüne set çekmiş olacaktır. Öte yandan İran’da son dönemde gündemden düşmeyen Babek Zencani meselesi gibi yeni bir yolsuzluk ve kara para aklamanın önüne geçmek için iki devlet arasında ortak mücadeleye girilmiştir.
Azerbaycan tarafı ise son dönemde Ermenistan’a destek veren İran’ı kendi yanına çekerek Karabağ meselesinde elini güçlendirmek istemiştir. Aynı zamanda küresel ekonomik krizi kırarak İran üzerinden Azerbaycan’a sermaye akışı sağlamak istemiştir.
Öte yandan daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi Kafkasya üzerinde ABD’ye karşı yeni bir ittifak kurulmaktadır. Özellikle 15 Temmuz sonrasında ABD’nin bölgede uyguladığı kirli oyunları gören bölge ülkeleri ABD’ye karşı yeni bir ortaklık içine girebilir. Bunun için en büyük sorun Karabağ meselesidir. Bu süreçte iki devleti de sürekli itidale ve çözüm odaklı müzakereye çağıran İran’ın bu meselede de arabulucu rol üstleneceği düşünülebilir. Zira İran’ın Ermenistan ile milliyetçilik, Azerbaycan ile mezhepçilik üzerinden politika güttüğü göz önünde tutulursa kulağa hoş gelmektedir.
Öte yandan Karabağ meselesini kullanan İran her ne kadar Güney Azerbaycan bölgesindeki Türklere karşı Ermenileri tampon olarak kullansa da Azerbaycan’dan vazgeçemeyeceği aşikardır. Zira Azerbaycan üzerinden güttüğü ekonomik faaliyetler bölgede İran’ı Azerbaycan’a mecbur etmektedir.
Kuzey Kore, ABD ile savaşa hazır olduğunu ve silahlanmalarını engellemek için gerçekleştirilebilecek müdahalelerden korkmadığını açıkladı.
Kuzey Kore Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’un daha sert yaptırımlar ve olası bir askeri müdahaleden bahseden sözleri eleştirildi.
Açıklamada, Kuzey Kore’nin nükleer silahlar ve roketlerinden vazgeçmeyeceği vurgulandı.
Kuzey Kore Merkezi Haber Ajansı’ndan yayınlanan açıklamada, “Nükleer güç adaletin kılıcıdır ve sosyalist anavatan ile üzerinde yaşayan insanların hayatlarını savunman için en güvenilir caydırıcı araçtır” ifadeleri kullanıldı.
Rex Tillerson
Açıklamada şu ifadeler yer aldı:
“ABD’nin istediği her savaşa yanıt verecek kapasitemiz ve irademiz vardır. İşadamından dönme ABD yetkilileri bizi korkutabileceklerini sansa da yakında bu yöntemin işe yaramadığını görecekler.”
Kuzey Kore’nin geçen hafta yaptığı füze denemesinin ardından Donald Trump, ülkenin lideri Kim Jong-un’un “çok kötü davrandığını” söylemişti.
Rex Tillerson ise “Açık olacağım: Stratejik olarak sabırlı olma politikamız sona erdi. Yeni diplomatik, güvenlik ve ekonomik adımları değerlendiriyoruz ve tüm seçenekler masada” demişti.
Rusya ile Batı ülkeleri arasında 2014’teki Ukrayna Krizi’yle gerilen ilişkiler hem Avrupa Birliği’ni (AB) hem de NATO’yu alarma geçirdi.
AB istatistik kurumu Eurostat’a göre, üye ülkelerin savunma harcamalarında 2002 ve 2015 yılları arasındaki düşüşün ardından NATO’nun sürekli savunma harcamalarında artışa gidilmesi çağrısı geçen sene etkili oldu.
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, savunma harcamalarında kesintilerinin yaşandığı uzun yılların ardından geçen şubat ayında yeni bir aşamaya geçildiğini açıkladı. Stoltenberg, NATO’nun Avrupalı üyelerinin bir kısmı ile Kanada’nın savunma harcamalarını geçen yıl yüzde 3,8 artırdığını belirtti.
Rusya’da savunma harcamalarını arttırıyor
Moskova hükümetinin 2014’te Ukrayna krizine müdahalesi ve Kırım’ın yasa dışı ilhakının yanı sıra Baltık ülkelerinin hava, kara ve deniz sahalarına yönelik ihlalleri bölge ülkelerinde, NATO’da ve Batılı ülkelerde tedirginliği arttırıyor.
Öte yandan Rusya’nın, 1990’lı yıllardan bu yana en fazla savunma harcaması yapan ülkeler listesinin ilk 5’inde yer alması tehdit algısını arttırıyor. İngiliz analiz şirketi “Jane’s Defence Budget” verilerine göre, Rusya, 2016’da da en fazla savunma harcaması yapan ülkeler listesinde 6. sırada yer alıyor.
Dikkat çeken istatistikler:
– NATO harcamaları 2010 yılından beri ilk kez arttı.
– ABD’de Barack Obama’nın ardından başkanlığa gelen Donald Trump, savunma harcamasına ek olarak 54 milyar dolar istedi.
– Almanya savunma harcamasını yüzde 6,8 oranında arttırma kararı aldı.
– Dünyanın en fazla silahlanan 6. ülkesi olan Rusya, savunma harcamalarını yüzde 14 arttırdı.
– YPG sözcüsü Redur Helil, Rusya ile anlaştıklarını ve Suriye’nin kuzeyinde YPG kontrolündeki topraklarda Rusya’nın büro açacağını açıkladı.
– Hollanda’da Türk Denk Partisi; Lahey ve Rotterdam’da faşist partiden, Amsterdam’da ise Başbakan Rutte’nin partisinden fazla oy aldı.
DENK partisindeki iki Türk vekil Tunahan Kuzu ve Selçuk Öztürk
– Çin ile Suudi Arabistan liderleri, 65 milyar dolarlık 14 anlaşmayla stratejik ortaklığın ilerlemesi için çalışma kararı aldı.
– İsrail’in Suriye’deki hava saldırısında üst düzey yetkiliyi öldürdüğü için, İsrail’in Moskova Büyükelçisi Rus Dışişleri’ne çağrıldı.
– Muhaliflerin Şam’ın kuzeydoğusuna düzenlediği sürpriz saldırı sonucu, Kabun beldesindeki rejim kuşatması kırıldı.
– İspanya’daki Bask bölgesinin bağımsızlığı için savaşan ve 2011’de tek taraflı ateşkes ilan eden ETA, tamamen silahsızlanma kararı aldı.
– Rus Senatör Klintseviç, “ABD, Rakka operasyonunda Rusya ve Türkiye ile işbirliğini dışarıda tutmak istiyor.” dedi.
– Yemen Ordusu, başkent Sana’nın doğusunda Husilerin son kalesi olarak gösterilen Nehm ilçesinde tamamen kontrolü sağladı.
– Putin, Türkiye’yle ilişkilerin hızlıca düzeldiği söyledi ve “Türkiye’yle Suriye’de terörle mücadele için başka planlarımız var.” dedi.
– 2011’den beri Suriye’yi vuran İsrail’e ilk kez Suriye Ordusu, füze savunma sistemiyle cevap verdi.
– ABD Dışişleri Bakanı Tillerson, “Kuzey Kore nükleer silah geliştirmeye devam ederse, askeri müdahale seçeneğini konuşacağız.” dedi.
– ABD’nin Suriye’de “El Kaideci” deyip namaz sırasında vurduğu grubun radikalizme karşı çıkan Tebliğ Cemaati’nden oluştuğu ortaya çıktı.
– Irak Başbakanı İbadi, ülkede sayıları 5 bine yaklaşan ABD askerleri için, “Irak’ı IŞİD’den kurtardığımızda bu sayı azaltılacak.” dedi.
– Irak Türkmen Cephesi Başkanı Salihi, Kerkük Valisinin kamu binalarına IKBY bayrağı asılması talimatının “ateşle oynamak” olduğunu belirtti.
– Hawaii Mahkemesi, Trump’ın Irak’ı listeden çıkardığı 6 Müslüman ülke vatandaşlarına uygulanacak ikinci vize yasağını askıya aldı.
– Hollanda’da seçimlerin bitmesinin ardından Hollanda Savunma Bakanı, ‘Türkiye ile gerilimin azaltılması gerektiğini’ söyledi.
– IŞİD karşıtı operasyonun Sözcüsü Albay Dorrian, “Rakka operasyonuna YPG’liler kesin katılacak, Türkiye’nin olası rolü görüşülüyor.” dedi.
– Hollanda’da seçime ilk kez katılan (Türk) Denk Partisi, 3 milletvekili çıkararak büyük bir başarıya imza attı.
– Suriye’de PYD ve IŞİD tarafından toprakları işgal edilen 50 Arap aşireti, “El Cezire ve Fırat aşiretleri ordusu” adı altında birlik kurulacağı açıklandı.
– Türkiye ile Rusya’nın hava savunma sistemi S-400‘ün de aralarında bulunduğu silahların sevkiyatı için görüşmelerin sürdüğü ve konu netleştiğinde anlaşmanın imzalanacağı açıklandı.
– Rusya’nın kırmızı çizgisi Karadağ’da Dışişleri Bakanı Darmanovic, “Mayıstaki Brüksel Zirvesi’nde Karadağ NATO’nun 29. üyesi olabilir” dedi.
– Trump ile görüşen Suudi prens Muhammed Bin Selman, “ABD’nin Müslüman ülke yasağı İslam’a karşı değil.” dedi.
– Rejim güçleri, YPG ile anlaşma çerçevesinde Menbiç’in batısına yerleştiklerini ve ateşkese sadık kalacaklarını açıkladı
– İtalya Dışişleri Bakanı Alfano, “Gerilimin düşürülmesi şart. Türkiye ile ilişkilerde ciddi sıkıntı yaratmak kimsenin çıkarına olmaz.” dedi.
– Filipinler, Malezya ve Endonezya birkaç ay içinde IŞİD’e biatlı Ebu Seyyaf’a karşı ortak deniz gücü oluşturma kararı aldı.
– Kırgızistan Başbakanı Sooronbay Ceenbekov, devletin bütçesine yük getiren 114 devlet ve kamu kuruluşunun tasfiye edileceğini açıkladı.
– İngiltere’de Lordlar Kamarası, İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkış sürecini (BREXIT) başlatan tasarıyı resmen onayladı.
– Avrupa Birliği, işverenlerin mağazalarında çalışanlarına başörtüsü yasağı getirebileceğine hükmeden bir karar yayınladı.
– Suriye muhalefeti, ateşkes ihlallerinden ötürü Kazakistan’ın başkenti Astana’da yapılacak yeni görüşmelere katılmayacaklarını açıkladı.
– Avrupa Birliği, Rusya’ya uyguladığı yaptırımları 6 ay daha uzatma kararı aldı.
Milattan önce 7000’li yıllarda uygarlıkların gördüğü en büyük şehirlerden birisidir Eriha.Filistin’in Batı Şeria bölümünde yer alan ve 2000 kişilik nüfusa sahip olan bu şehir tarihin en çok işgal edilen topraklarıdır. Günümüze kadar sirayet etmiş olan bu talihsiz özellik ne yazık ki bugün bütün Ortadoğu ülkeleri tarafından paylaşılmakta.
Değişen tarih ve değişmeyen topraklarla birlikte bölgede farklılaşan başka bir hadise var bu hadisenin adı “dördüncü nesil savaş konsepti”. Uzunca bir savaş dönemine sahip olmakla birlikte terörizmi kullanan, ekonomik güce, politik etkiye, gelişmiş askeri teknolojilere sahip olan zaman zaman konvansiyonel olup tam bir asimetrik yapı özelliği ile “vekalet savaşlarının vekaletçisi” olarak hemen yanımızda sirayet eden içerisinde bulunduğumuz bu karmaşık dönem adeta franchising bir örgütlenme yapısına sahiptir.
Mart 2017, Suriye Son Durum Haritası
Bulunduğumuz yüzyıl içerisinde bugünümüze yansıyan bölgesel sorunları bu karmaşık argümanlar içerisinde anlamak ve algılayabilmek, Türkiye’nin jeopolitik önemini anlamak ve bölgedeki önemini iyi analiz etmekten geçmektedir. ‘‘Vekalet’’ savaş taktikleri ile küresel odaklı yaklaşımların derin etkilerinin hissedildiği bölgede yaşamak, sürekli değişikliğe uğrayan konjonktürlere ve planlara uygun politikalar üretmek ayrıca da bir jeopolitik yaklaşımlarda bulunulmasını gerektirir.
Özellikle bölgede yaşanan şehir savaşlarının ‘‘Tiranlığa’’ evrilmesi ile birlikte her geçen gün daha karmaşık ve kanlı hale gelmesi yeni güvenlik arayışlarını politik ve stratejik planlama alanlarında risklerin göz önüne alınarak değerlendirilmelerine ihtiyaç duymuştur.
Güvenlik bağlamında yapılan stratejiler özellikle sınır ötesi operasyonlarla birlikte Türkiye’nin bu konuda ne kadar kararlı olduğunu göstermektedir. Özellikle Fırat Kalkanıgüvenlik bağlamında sınır korumasının ne kadar önemli olduğuna dikkat çekmiştir. El-Bab ile birlikte Kilis-Gaziantep sınırında DAEŞ’e karşı alınan güvenlik hattı sağlanmıştır. Bu bağlamda baktığımızda terör ile mücadele kapsamında yeni bir strateji uygulayarak Re-aktif durumdan Pro-aktif hale geçilmiş ve terör odakları sınır dışında imha edilmeye başlanmıştır.
Türkiye El-Bab’da ki başarısı ile bölgede güç kazanımı sağlamış sahada yer alan diğer unsurlara etkili şekilde ben buradayım demiştir. Ayrıca bölgenin kapısı olarak önemli bir konuma sahip olan El-Bab’ın alınması ile DAEŞ’e Rakka’dan gelen mühimmatların önü de kesilmiş oldu. DAEŞ’in bölgeye hakim olmak istemesi, yoğun çatışmaları ve direnişleri de bölgenin ne kadar öneme sahip olduğunu göstermektedir.
Başka bir bağlamda bakıldığında El-Bab puzzle parçalarından sadece bir tanesi. Afrin, El-Bab, Menbiç ve Cerablusa kadar uzanan koridor ilk bölge. Kobani, Tel Abyad ve Kamışlıya kadar olan kısım Kobani kantonu dediğimiz yer ikinci bölge ve Kamışlı sonrası Haseke ile birlikte Cizre Kantonu ise son bölge. Bu hattın genel tarifine bakarsak Türkiye sınırları ve Irak Kürdistan’ından başlayan, Rojova yani Suriye Kürdistan’ından geçen Afrin tarafından Lazkiye’ye ulaşan bir hat ve sonrasında Akdeniz’e sadece 30 km kaldığını görüyoruz.
İran’dan başlayıp Rojova üzerinden Kobani ve Afrin kantonlarının içinden Lazkiye’ye gelen bir enerji hattının üzerinde verilen şehir savaşlarını enerji ve terör bağlamında incelediğimizde daha da manidar olduğunu anlıyoruz. Ve Türkiye El-Bab’a girerek emperyalizmin bu topraklara ısmarlama giydirdiği elbiseyi bir ucundan yırtmaya başladığını söylesek çok doğru bir tespitte bulunmuş oluruz.
Enerji hatları ve kantonların ortak bir alanda birleşmesi ile değişen savaş stratejileri bir başka olgu olan ‘‘şehir devletleri’’ kavramını ortaya çıkarmaktadır. Enerji sahası üzerinde savaşan terör unsurları merkez konumunda bulunan şehirlerde yaptığı çatışmalar sonucu o noktaları şehir devletine çevirme gayreti içerisine girmekte ele geçirdikleri şehir merkezlerini ve etrafında oluşturdukları küçük alanları denetim altına alarak şehir devlet haline getirmektedir.
Çok yönlü şekilde finanse edilen DAEŞ terör organizasyonu örneğin Musul kentinde buğday üretimi yapma, balık çiftliklerini kullanarak balık üretmekte, vergi toplama ve petrol gelirleri de dahil olmak üzere yıllık 1 milyar dolardan fazla gelir elde etmekte. Bölgelerin kritik şehirlerinde yapılanma ve devlet olma yoluna giden terör örgütleri şehirleri daha nizami ve profesyonelce yöneterek askeri ve ekonomik durumlarını güçlendirmekte kaynaklarını daha da artırmaktadır.
Suriye’de ortak düşman olarak ilan edilen DAEŞ vesilesi ile Ortadoğu da bulunan ülkelerin politikaları ve stratejileri terörizmi bitirip sükuneti sağlamak olması gerekirken birbirlerine olan tutumu, yaklaşımları ve vekaletlerle sürdürdükleri savaş tamamen başka bir alana kaymış enerji ve ekonomi üzerine kurulu hale gelmiş durumda. Öyle ki, çıkar amacıyla sahada yer alan ülkelere ve destekledikleri gruplara baktığımızda bunu net bir şekilde görebiliyoruz.
Rusya politikası ve uygulamalarına baktığımızda; Suriye’de PYD’ye olan yaklaşımları ve politikası, Esed rejiminin ayakta kalması doğrultusundaki stratejisi kapsamında değerlendirilebilir. Rusya Kuzey bölgesinde muhalefete karşı PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD’yi Esed rejiminin iktidarda kalması yönünde strateji oluşturup bu istikamette desteklemeyi tercih etmiş ve desteklemiştir.
Suriye Kürtlerinin muhalefete katılmasını engelleyen PYD, Esed rejiminin ve aşırılık yanlısı unsurlar karşısındaki konumunun etkisi ile bölgede öne çıkmış, iç savaşı yönlendiren küresel ve bölgesel güçlerin kullanabileceği bir aktöre dönüşmüştür. Rusya da yıllardır süregelen Akdeniz’e inme hayalini Suriye’de askeri üslerini koruma hedefiyle Suriye iç savaşında IŞİD, ve el-Kaide bağlantılı diğer radikal unsurların öne çıkmasıyla PYD’ye destek vermeye başlamıştır.
İran politikası ve uygulamalarına baktığımızda; Suriye üzerinde önemli yatırımlarının bulunması ve Akdeniz’e açılan bir kapı olarak Suriye’yi kullanması ve İran’ın Şii Hilalinin bir parçası olan Suriye’de etkinliğini yitirmesi büyük bir stratejik kayıp olacaktır. İran’ın Stratejisi gereklerinden bir tanesi de Esed rejimini herkese karşı desteklemesi ve İran’ın generalleri ile askeri gücünü Suriye’de sahaya sürmesidir.
İran’ın bir diğer stratejisi iseTürkiye-İran ilişkilerinde PKK’nın İran’daki uzantısı olan PJAK’ la ateşkes sürecine girip PKK’yı Türkiye’ye karşı bir koz olarak elinde bulundurmak istemesi. İran böylece PKK’nın eylem kapasitesini artırmakta, bir yandan da PYD’nin Suriye’deki operasyonlarında daha başarılı olmasını sağlamaktadır.
Amerika’nın ise vekalet savaşı sürdürdüğü saha gücü PYD ile bölgede varlığını sürdürerek hem Ortadoğu da söz sahibi olarak kalmayı hem de Asya-Pacific odaklı politikaları gereği bölgeye yakın yerlerde konuşlanmayı hedefliyor. Amerika bölgede geçmişte kaybettiği savaşların intikamını vekaleten sürdürdüğü savaşlarla alma noktasında da ayrıca yol alıyor.
Türkiye’nin kendi ordusu ile sahada bulunmasının amacı ise ülke güvenliğini ve bölünmez bütünlüğünü sağlamak. Bölgede ki vekalet savaşları ile rakiplerin iç içe geçtiği alanda terör örgütlerinin asimetrik tehdit unsurunu göz ardı ederek sahada kullananlar ve bu asimetrik unsurları askeri teçhizatlar ile donatanlar ise terör örgütlerinden devasa ordular ortaya çıkararak güvenliğin sağlanmasını tamamen zorlaştırıyor.
DAEŞ Üzerine Muhtemel Tezler
İlk Tez; DAEŞ ilk ortaya çıktığı günden bugüne toprak kaybetse de bölgede varlığını korumaya devam edecek. DAEŞ’e karşı yapılan operasyonlar başka terör örgütlerinde yapıldığı sürece başarısız olacağı tarafımızca öngörülmektedir. Bu Tezimizi Afganistan’da ki gelişmelerle örneklendirmek düşüncelerimizi ciddi şekilde destekleyecektir. Afganistan’da 2001 yılında başlayan Taliban ve El-Kaide’ye yönelik harekatların sonucunda örgütler halen ülkede etkilerini göstermektedir. Burada NATO’ya bağlı destek güçlerinin ve çeşitli ülkelerin profesyonel askeri kanatlarla operasyonlara katılımıyla girişilen bu durumdan başarısız çıkanların, Musul’u savaşmadan veren, emir komuta da sorun yaşayan ve başka ülkelerde terör hareketi yaratan örgütlerle başarının sağlanması yok denecek kadar az ihtimaldir.
İkinci Tez; DAEŞ yok edilse de küllerinden doğan irili ufaklı terörist gruplar olacaktır. Şöyle ki; DAEŞ Suriye ve ırak’ta tamamen ortadan kaldırıldı ve ülkeler terörle aralarına bu konuda mesafe koyup tüm ekonomik destekleri de kestiler ardından ortak birlikler kurarak hava ve karadan operasyonlarla DAEŞ unsurlarını tamamen ortadan kaldırdılar diyelim fakat DAEŞ’ ten kopan gruplar geride kalan PYD gibi terörist unsurlar ya da karşılarında kurulacak olan irili ufaklı organizmalarda yeniden hayat bularak başka isimlerle yakın tarihlerde karşımıza çıkacaktır.
Sonuç olarak Ortadoğu’nun Suriye’sinde meşruiyetini kaybetmiş rejim ile birlikte sahada kendisini gösteren asimetrik örgütler ve destekçileri büyük devletler karmaşık bir yapılanma ile güç mücadelesi vermektedir. Savaşın sınır komşusu olan Türkiye doğal olarak bölgede kendi güvenliğini sağlama amacıyla etkisini sahada göstermek durumundadır. Güvenliğin küresel bir hal olmaktan çıkıp bölgesel hatta bireysel olacak kadar yakınımızda cereyan eden olaylarda Türkiye söz sahibi olması gereken bir konumdadır ve Suriye iç savaşı ile etkileşim içerisindedir. Son olarak söylemek gerekir ki küresel dinamiğin baş aktörlerinin rol aldığı sınır topraklarımızda Türkiye Üniter devlet yapısını korumak için her türlü mücadelesini verecektir.
Bağdat saati ile 20 Mart 2003 05:34’te Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık önderliğinde oluşturulmuş Çok uluslu Koalisyon Kuvvetlerinin Irak’a askeri harekât başlatmasıyla Ortadoğu‘yu bataklığa sürükleyen ve istikrarsızlığa götüren ilk olay olarak kayıtlara geçen bu savaş, ayrıca İkinci Körfez Savaşı, Irak’ın İşgali ve koalisyon ülkelerince Irak’ı Özgürleştirme Operasyonu olarak da adlandırılmaktadır.
O gece tüm dünya televizyonları Bağdat’ın Amerikan Savaş Uçakları tarafından bombalandığı anları canlı yayınlıyordu. Irak’lı bir general ”Uçaklar çok yüksekten uçuyorlar, elimizdeki uçaksavarlarla onları durduramıyoruz” dediğinde, bu başlangıcın bir savaş değil, tek taraflı kıyım olacağı anlaşılmıştı.
ABD, İşgalin Amaçlarını; Saddam Hüseyin rejimini devirmek, Kitle imha silahlarına ulaşmak, Bölgedeki terörist grupları tasfiye etmek, Irak Petrollerini ve enerji yollarını kontrol etmek, Irak’ı Ortadoğu ülkelerine model yapmak gibi bir dizi gerekçe sunarak açıkladı.
Karadan Kuveyt üzerinden giren ABD birliklerinin ilk istikameti başkent Bağdat’tı. Gece boyunca süren bombardımandanla birlikte yaklaşık 6 km. uzunluğundaki askeri konvoylarıyla giriş yaptılar.Hemen hiç bir asker tam olarak neden orada olduğunu bilmiyor, kimi Bush’un açıklamarını savunuyor, kimileri ise görev ve iş olarak nitelendiriyordu. Subaylar ise kariyerlerinin bir parçası olarak görüyordu bu savaşı.
Sabah 06:00 sularında, Bağdat’ın kuzeyideki Al-Taci havaalanı ele geçirdiler. Bu 4.cü piyade tümeninin Irak topraklarındaki ilk resmi göreviydi.
İşgal hemen hemen ilk ayını doldurmuşken, Firdevs meydanı olayı patlak vermiştir. 9 Nisan 2003 tarihinde başkent Bağdat’ın Firdevs meydanında dikili Saddam Hüseyin heykeli, ABD ordusuna ait ağır ekipmanlarla devrilmiştir. Az sayıdaki Iraklı’nın sevinç gösterileri arasında tahrip edilmiş, heykelin baş kısmı kesilerek yerlerde yuvarlanmaştır. Bu olaylar Saddam Rejiminin düştüğünü simgelemektedir.
Savaş, yaşanan bu süreçte, 2003 Aralık ayında sekiz ay kaçtıktan sonra Tikrit’te bir sığınakta yakalanan Saddam Huseyin’in 30 Aralık 2006 tarihinde idam edilmesiyle devam etti. 1 milyondan fazla kişi hayatını kaybetti. İnsanlar en ağır işkenceden geçirilip kötü muameleye maruz bırakıldı. ABD her sivili potansiyel bir suçlu gibi görüp, keyfi bombardımanlarla onları katletti. ABD aynı zamanda, Bağdat yakınlarındaki, mazlum Iraklılar’a yapılan sistematik işkenceler ve insan onurunun katiyen kabul edemeyeceği muamelelerle adını duyurmuş, Ebu Gureyb cezaevinde, tarihin sayfalarına alçaklık olarak geçen bir çok savaş suçu işlemiştir.
Bu savaş tüm bu yaşanan ihlallerin, ülkeyi istikrarsızlığa sürükleyen kaos ve işgalin yanı sıra, aynı zamanda Irak’ta yeni bir süreç başlatmıştır; Mezhep çatışması..
Irak işgalinin ardından ülkenin siyasi yapısını şekillendiren temel unsurlardan biri ‘mezhepçilik’ oldu. Baas rejiminin hakim gücü olan Sünni Araplar, ABD işgali ve sonrasındaki süreçte Irak siyasetinden büyük ölçüde dışlandı.
Saddam döneminde etkileri çok az olan Şii Araplar ise, ABD ve İran’ın yoğun desteği ile başat politik güç haline geldi. Sünniler ve Şiiler, ülkede istikrar sağlayacak herhangi bir gücün ortaya çıkmaması nedeniyle laik ve liberal siyasi yapılanmalar altında bir araya gelmeye çalışsalar da gerginliği ortadan kaldıramadılar.
Şii Başbakan Nuri al-Maliki‘nin görevde bulunduğu dönemde gerginlik had safhaya tırmanmıştır. Sünniler’e göre, Maliki hükümeti kendilerini siyasetten dışlıyor ve haklarını görmezden geliyordu.
8 Eylül 2014’te başbakanlık görevine seçilen Haydar el-Ibadi dönemi de pek farksız geçmemekte. Ülkede Sünni-Şii çatışmasının yanı sıra, Şii-Şii çatışması da körüklenmekte.
Tüm bu yaşanan mezhep çatışmalarının yanı sıra, radikal terör örgütü DAEŞ/IŞİD gibi, Irak ve Ortadoğu genelinde faaliyet göstermekte olan örgütler de bölgede istikrarı, basireti ve siyasi dengeleri etkileyen faktörlerden biri olmuştur. İstikrar hala sağlanamamakla birlikte, her gün onlarca terör ve intihar saldırısı olmaktadır.
Özetle
ABD, 9 yıl süren işgal süresince hiçbir şekilde kitle imha silahına rastlayamamıştır. Bölgede yerel silahlı güçler ile yaşadığı çatışmalarda aldığı ağır darbeler sonrası hızla güç kaybederken, Irak’ta konuşlu tüm güçlerini geri çekmiştir. Yaşanan kaosla beraber bölgede birçok Irak’lı yaşadığı savaş travması nedeniyle zor günler geçirmiş, bunların bir çoğu intihar etmiştir. 1 milyondan fazla kişi katledilmiş, bölgede tecavüz ve işkencelerin olağan bir şekilde yaşanmasına zemin hazırlanmıştır. ABD, hem başarısız bir devlet hem de işlediği katliam ve tecavüzler nedeniyle tarihin sayfalarına kara bir leke olarak adını yazdırmıştır.
Amerika’nın Irak’a getirdiği sözde demokrasinin sonuçları;
İntihar Saldırısı: 2003’ten sonra 2152
Katledilen İnsan Sayısı: 650 bini sivil 1 milyondan fazla
Kıbrıs… Son günlerde oldukça gündemimizi işgal etmekte. Kıbrıs, tarihi, jeopolitik konumu ve sahibi oldukları yeraltı kaynakları ile albenisi olan bir ada. Bu ada için nice savaşlar yaşandı, nice medeniyetler yaşadı. Akdeniz’in Sicilya ve Sardinya adalarından sonra üçüncü büyük adasıdır. Türkiye’ye 65 km, Suriye’ye 112 km, Lübnan’a 162 km, Mısır’a da 418 km mesafesi vardır.
1571 yılında Osmanlı, Venedikliler’den Kıbrıs’ı aldı. Alınan Kıbrıs, deniz savaşlarında ve Akdeniz’de Osmanlı’nın üstünlük kurmasındakilit rol oynadı. 1878 yılında Birleşik Krallık’a kiralanan ada, 1914’te Birleşik Krallık tarafından ilhak edildi. Rumların katliamlarına karşılık veren kahraman Türk ordusu, 1974 yılında harekat düzenledi. Bu harekat neticesinde adada Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile varlığımızı kazıdık.
Kıbrıs’ın konumu
24 Nisan 2004 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın hazırladığı birleşme planı, adada referandumla oylama yapıldı. Referandum, Türk tarafının %65 evetine karşılık, Rum tarafının %75 hayırı ile tecelli etti. Bu netice, Türklerin uzlaşılabilir, Rumların ise uzlaşılamaz olduğunu göstermiştir. 1 Mayıs 2004 tarihinde güney kesim, adanın tümünü kapsayarak, Kıbrıs Cumhuriyeti ismiyle Avrupa Birliği’ne alındı. Şüphesiz ki burada amaç, Türkiye’nin sahip olduğu garantör ülke statüsünü ortadan kaldırmaktır. Çünkü AB üyesi bir ülkeye farklı davranmanız gerekmektedir. Adanın toplam nüfusunun %70’İni Rumlar, %30’unu da Türkler oluşturmaktadır.
Tarihini çok kısa anlattıktan sonra, gelelim doğalgazlarına… Doğalgaz,son yıllarda Kıbrıs ve çevresinde keşfeldi. Bu keşfi kaçırmak istemeyen küresel ve bölgesel aktörler, kendilerini burada da gösterdi. Afrika’ya, Akdeniz’e, Ege’ye, Kızıldeniz’e ve petrol sahası olan Ortadoğu’ya yakın olması Kıbrıs’ın jeopolitik önemini arttırmaktadır. Türkiye’nin güney sınırının güvenliği işte buradan başlar. Jeopolitik önemin farkında olan AB ülkeleri, ABD, İngiltere, Çin burada etkilerini hissettirmektedir.
Leviathan sahasında 450 milyar metreküp doğalgaz bulunduğu tahmin ediliyor.
Dünyada enerji tüketim şekli değişim göstermektedir. Petrol ve fosil kaynaklarının yerini, doğalgaz ve yenilebilir enerji kaynakları almaktadır. Günümüzde, dünya enerji tüketiminde doğalgazın payı %24’tür. Türkiye ise, doğalgaz ihtiyacının %53’ünü Rusya’dan, %17’ni de İran’dan karşılamaktadır. E tabi ki, bu ülkelerle olan ilişkilerimizde bir yerde ipler bu ülkelerin elinde oluyor.
İsrail ve Mısır, Doğu Akdeniz’deki bu varlığın peşinden gidiyor. İsrail sahip olduğu doğalgazın bir kısmını Türkiye üzerinden Avrupa’ya pazarlamak istiyor. Son dönemde düzelen ilişkimiz yeni bir projenin doğacağına bir işaret. Rum kesimi de Kıbırıs’ın güneyinde doğalgazı keşfetti. Bu kaynağa sahip olma hakkımızın eşit olmasına rağmen Rum tarafı, bunu avantaj olarak kullanmak istiyor. Özellikle de müzakerelerde.
Türkiye’nin 2015 yılında Kuzey Kıbrıs karasularında gaz aradığı Piri Reis gemisi
Bizim bu bölge ve kaynakları üzerine yeterince etkin olmamamız bir eksidir. Sonuçta burası güney güvenliğimizin başladığı yerdir. Burada daha fazla etkin olmamız ve ortaklıklar kurarak büyüyebileceğimiz aşikardır. Müzakerelerde toprak ve asker tavizleri gibi abuk isteklerle karşımıza çıkanlar bizim bu coğrafyada hakim güç olmamızı istemeyenlerdir. Yazımı, Atatürk’ün sözüyle noktalıyorum: ‘Kıbrıs’a dikkat ediniz. Bu ada bizim için çok önemlidir.’
Francis Fukuyama’nın Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından 1992 yılında yayımlanan “Tarihin Sonu ve Son İnsan” adlı meşhur kitabındaki tezi, bugünkünden çok farklı bir dünya öngörüyordu. Ancak son zamanlardaki gelişmeler Fukuyama’nın yanıldığını gösteriyor.
Ünlü Amerikan siyaset bilimci Fukuyama’nın 1990’larda meşhur olan tezi, Sovyetler Birliği’nin ve dolayısıyla komünizmin çöküşünün ardından liberal demokrasi ve serbest piyasa ekonomisinin artık dünyadaki yönetim tarzlarının nihai şekli olacağına dayanıyordu. Ortaya atıldığı doksanlı yıllarda Samuel Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” teziyle birlikte bütün dünyada en çok gürültü koparan tezlerden biri olmuştu.
Francis Fukuyama
Doğrusal bir tarih teorisi ortaya koyan Fukuyama, tarihin liberal demokrasi ve serbest piyasa ekonomisi ile gayesine ulaştığını düşünerek bunun ulaşılabilecek son nokta olduğunu ve bundan geriye gidilemeyeceğini savunmuştu. Fukuyama kendince modern dönemin zeitgeist’ini (zamanın ruhu, sünnetullah) bulmuştu. Artık küreselleşme ile birlikte liberal demokrasi, serbest piyasa ekonomisi ile hukukun üstünlüğü ve bunların yarattığı müesseseler “küresel bir köy”e dönüşen bütün dünyaya yayılacaktı. Bu yapı güç diplomasisini ve aşiret-kabilevi ayrımları ortadan kaldıracak nihayet Avrupa Birliği gibi ulus-üstü yapılar yaygınlaşacaktı.
Fukuyama olayların bu şekilde gelişeceğini düşünmemişti herhalde. Özellikle 2008-2012 Küresel İktisadi Krizi’nin ardından Batı dünyasında meydana gelen gelişmeler, 1929-1930 yıllarındaki Büyük Buhran’ın ardından meydana gelen hadiseleri hatırlatıyor. Büyük Buhran’ın sonrasında Avrupa’da faşist akımlar güçlenmiş ve siyasi faylarda biriken gerilim II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesine yol açmıştı. Küreselleşen dünyada da son yıllarda meydana gelen gelişmeler, Fukuyama’nın tezinin tam tersine liberal demokrasi ile sonlanan bir tarih yerine tekrar eskiye, gerilere, hatta Ortaçağ’a dönen döngüsel bir tarihi hatırlatıyor.etin iktisadi açıdan da güçlenmelerine ve ABD ile AB için küresel tehdit haline gelmelerine yol açtı.
Beyaz orta sınıfın öfkesini ve endişelerini şahsında konsolide eden müteahhit-iş adamı Trump, büyük kısmı göçmenlerden oluşan aslında ulus-üstü bir federasyon olan ABD’de, kimsenin beklemediği bir şekilde başkan oldu. Başkan olur olmaz da ABD ekonomisinin itici gücünü oluşturan göçmen ve mültecilere karşı liberal demokrasi ve serbest piyasa ekonomisinin ilkeleriyle taban tabana zıt tedbirler almaya başladı. Trump’un Müslümanlar, Hispanikler ve göçmenler hakkında söyledikleri nefret suçu kapsamında değerlendirilebilir.
Avrupa ve yükselen aşırı sağ
Atlantik ötesinde vaziyet böyle iken Avrupa’da da durum Fukuyama’nın tezi açısından pek iç açıcı görünmüyor. “Tarihin sonunda” AB gibi uluslarüstü yapıların yaygınlaşacağını öngören Fukuyama’nın aksine AB’nin önemli sac ayaklarından olan Büyük Britanya bir referandum neticesinde (Brexit) Avrupa Birliği’nden çıkmaya karar verdi. Daha da vahimi, ulus-üstü bir yapı olan AB’den çıkmak isteyen Büyük Britanya, İskoçya’nın kendisinden ayrılma tehdidi nedeniyle bölünme tehlikesiyle karşı karşıya.
Kıta Avrupası’nda da durum da maalesef çok farklı değil. Özellikle 2008’deki ekonomik krizin ardından aşırı sağcı ve ırkçı akımlar yükseliyor ve ABD’de Trump’ın sürpriz başkanlığı gibi, yakın bir gelecekte iktidar olacak gibi görünüyor. Demokrasi, liberalizm, hukukun üstünlüğü ve insan hakları gibi konularda mangalda kül bırakmayıp bütün dünyaya ders veren Avrupa’da, iktisadi krizin ardından yabancı ve İslam karşıtlığı zirve yapmış durumda.
Suriye krizinde insan hakları ve demokrasinin beşiği Avrupa’nın sınırlarına çit ve duvar çekmesi ve Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in Suriyeli mülteci dalgasının Avrupa’ya yönelmesi karşısında, Türkiye ile yürüttüğü çat-kapı mekik diplomasisi hâlâ masada.
Çarpıcı bir mukayese unsuru olarak sadece İstanbul’da Sultanbeyli ilçesi sınırları içerisinde 25 bin Suriyeli mültecinin yaşadığı gerçeği göz önüne alındığında, zengin İskandinav ülkelerinin kurayla 300-500 Suriyeli mülteciyi kabul için neredeyse Nobel Barış ödülü istemeleri manidar. Şüphesiz AB’nin Suriyeli mülteciler konusundaki tutumu, Macar kadın kameramanın kucağında çocuğuyla kaçmaya çalışan Suriyeli bir mülteciye çelme takmasında sembolleşmiş görünüyor.
Fransa’da yaklaşan başkanlık seçimlerinde aşırı sağcı Ulusal Cephe’nin lideri Marine Le Pen’e şans veriliyor. Babası Jean-Marie Le Pen, Fransa’da “Le Pen” soyadını ırkçılığın alamet-i farikası haline getirmişti. Marine Le Pen de tam manasıyla babasının kızı. 15 Mart 2017’de yapılacak Hollanda seçimlerinde İslam ve Türkiye karşıtı söylemleriyle bilinen aşırı sağcı Geert Wilders favoriler arasında. Almanya’da da aşırı sağcı Almanya için Alternatif (Alternative für Deutschland) yükselişte. Avusturya’da geçen yıl seçimlerde aşırı sağcı lider az farkla cumhurbaşkanlığını kaybetmişti. Hem Le Pen hem de Wilders ülkelerini AB’den çıkarmayı planlıyorlar Fukuyama’nın paradigmasını yıkarcasına. Son olarak Türk bakanların demokrasi, hukuk, insan hakları ve ifade özgürlüğünün beşiği Avrupa’da karşılaştığı insanlık dışı tutum da tamamen bununla alakalı. Sanki Avrupa 1930’lu yıllara veya Haçlı Seferleri’nin yapıldığı kendi Ortaçağ Karanlığı’na dönüyor.
Marine Le Pen
İslam dünyası ne durumda?
Buna karşılık İslam Dünyası ve Ortadoğu’da da Fukuyama’nın tezi çok karşılık bulmuş görünmüyor. Fukuyama’dan aldığım ilhamla, Soğuk Savaş ve komünizmin çökmesinin ardından şahsen Arap dünyasında 1990’larda gerçekleşmesini beklediğim “Arap Baharı” ancak 21. yüzyılın ikinci on yılında meydana geldi. Küreselleşmenin ve bilişimin bu devrimlerde önemli rolü vardı. Ancak İslam dünyasındaki gelişmeler de Fukuyama’nın öngördüğü biçimde gelişmedi. Ortadoğu’da kabile ve aşiretlerin yerini alan ulus devletlerden boşalan alanı, ulus-üstü devletlerden ziyade aşiret, mezhep ve mikro-etnik ayrımlara göre bölünmüş devletimsi yapılar dolduruyor.
Avrupa’nın aksine “Altın Çağı”nı Ortaçağ ve Yeniçağ’larda yaşayan İslam dünyası da kökenlerinin aksine Batı’nın Karanlık Ortaçağı’na doğru gidiyor. Bugün etnik-mezhebi farklar nedeniyle, emperyal güçlerin de katkısıyla, Ortadoğu’da birbirini boğazlayan Müslümanlar, oldukça aydınlık olan Ortaçağ’larındaki birlikte yaşama tecrübesinden ilham almaları gerekirken, tam tersine Batı Ortaçağı’nı (Fransız Din Savaşları, Otuz Yıl Savaşları vs.) örnek alıyorlar. Zira Müslümanlar o dönemde zımmi hukuku çerçevesinde gayrı müslimlere İslam ülkelerinde yaşama, din ve ticaret özgürlüğü hakkı tanıyor, İspanya’daki Katolik kıyımından kaçan Yahudilere kapılarını açıyordu.
Fukuyama için üzgününüm. Zira o vakit Amerikan derin devletinin pazarlama ve parlatmasıyla büyük ses getiren teorisi henüz kendisi berhayat iken çökmüş oldu. Bu manada Samuel Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” ile Bernard Lewis’in İslam dünyası için öngördüğü “Medeniyet-içi Çatışma” tezlerini de gelişen olaylar muvacehesinde tartışmakta fayda olabilir.
8 Kasım 1912 uğursuz bir gün olarak tarih sayfalarında yerini aldı. Balkan Savaşı’nda Selanik’i savunan Kel Hasan Tahsin Paşa, 25 bin kişilik ordusuyla tek kurşun atmadan teslim oluyordu. Birkaç kese altına Selanik’i düşmana terk ediyordu.
Çok değil 105 yıl önce…
Selanik bir Türk şehriydi. Osmanlı’nın İstanbul’dan sonra ikinci en büyük şehriydi ve o zamanlar Yunanın iki katı Türk yaşıyordu. Büyük kurtarıcı Mustafa Kemal Atatürk’ün memleketiydi Selanik. Sadece o “sarışın kurdun” mu? On binlerce Türk için Selanik vatandı… Doğdukları, büyüdükleri, atalarını gömdükleri, yavrularını dünyaya getirdikleri memleketti…
Balkan Savaşları 2 yıl sürdü. Bugünkü Karadağ, Makedonya, Bosna Hersek, Kosova, Bulgaristan, Yunanistan, hepsi yitirildi.
Sanılır ki, Balkan topraklarında Türkler işgalciydi. Sevilmezdi. Hayır!
Balkanlar, 1300’lerde Osmanlı’nın eline geçmişti. 600 yıllık Türk yönetiminde Balkanlar tarihlerinin en zengin, en müreffeh, en barışçı, en özgür dönemini yaşadı. Türk olmayanların ne diline ne dinine karışıldı. Bulgarı, Sırbı, Yunanı, Macarı, Hırvatı mezhep savaşlarıyla birbirini yerken, Osmanlı yönetiminde hiç görmedikleri kadar hür yaşadılar. Zaten Balkanlar’daki Türk hâkimiyeti bittikten sonra savaş, açlık, yoksulluk, o coğrafyayı hiç terk etmedi.
Sanılır ki, Balkanlar’a 1300’lerde geçtik. Hayır!
Osmanlı’dan çok çok önce, Attila döneminden başlayarak Hunlar, Avarlar, Peçenekler, Kıpçaklar, Kumanlar, Selçuklular gibi başka Türk boyları da Balkan topraklarında büyük medeniyetler kurdu. Hatta çok daha öncesinde, M.Ö. 800’lerde, İskitler döneminde de Balkanlar’da hep Türkler vardı.
Türk insanı, Balkanlar’ı yitirince büyük acılar çekti. Emperyalistlerin, Avusturya-Macaristan’ın, Rusya’nın, İngiltere’nin, Fransa’nın, İtalya’nın, ABD’nin de kışkırtmalarıyla Sırbı, Bulgarı, Yunanı, Macarı, Romeni, Arnavutu, hepsi Türk’e düşman oldu. Köylerimizi yaktılar, kadınımıza tecavüz ettiler, 80 yaşındaki dedelerimizi idam ettiler, ninelerimizden kundaktaki bebelerimize kadar Türk gördükleri herkesi katlettiler.
Balkanlar’daki büyük katliamda 2,5 milyondan fazla Türk öldürüldü. 8 milyondan fazlası da yerlerini yurtlarını terk etmek zorunda kaldı.
Acıyı sadece köyünde, şehrinde öldürülenler yaşamadı. Ata yurduna dönenler, göç yollarında büyük eziyetler çekti. Düşman zulmünden kurtulan göç yollarında koleraya yakalandı. Küçücük bebeler, çocuklar, dedeler, nineler, yüzlerce kilometrelik yolu yürüyerek nasıl gelebilecekti ki zaten?
Balkanlar’da yaşanan katliam açık bir soykırımdı.
Bugün bizi Ermenilere sözde soykırım uygulamakla suçlayan Batılılar, o dönemde katledilen Türk’ü görmezden geldi. Hatta katillere, eşkıyalara destek verdiler. Silah sağladılar, para yardımı yaptılar. Çete reisleri hep Batılıların okullarında eğitildi.
Balkanlar’da yaşananlar 105 yıl sonra Anadolu Türklüğü için ders olmalıdır. Balkan Türklüğünü katledenler, yerinden yurdundan sürenler, ellerine fırsat geçtiğinde aynısını Anadolu Türklüğü için yapmaktan da geri durmayacaktır.
Verisel olarak bakıldığı vakit;
Dedelerimizi Balkanlar’da yitirdik, bugün hem yitirilen vatan toprağına hem de şehit düşen atalarımıza ağlıyoruz. Biz de üstümüze düşeni yapmazsak, yarın aynı gözyaşını torunlarımız dökecek.
Yedi yıl öncesine kadar gökbilimciler dahil hiç kimse Dünya benzeri bir gezegenin var olup olamayacağını bilmiyordu.
Galaksinin yaklaşık 40 ışık yılı ötesinden yedi uzun gölge gezegenimizin üzerinden geçiyor. Bu gölgeler, TRAPPIST-1 sisteminin gezegenlerine ait. Keşif haberi büyük yankı uyandıran, Dünya boyutlarında yedi gezegen…
Liege Üniversitesi’nden Michael Gillon‘un liderliğindeki gökbilimcilerden oluşan uluslararası bir ekip, bu olağanüstü keşif için hem uzay hem de yer teleskoplarından faydalandı. TRAPPIST-1 sistemindeki gezegenlerin üçünün varlığı geçen yıl duyurulurken, son açıklama ile sistemde dört gezegen daha olduğu ortaya çıktı.
TRAPPIST-1 Sistemi. Yaşam izi bulunması en muhtemel yerlere baktığımızda, bulmacanın en önemli parçalarından biri, söz konusu gezegenin atmosferi
Gezegenlerin her biri, bizim görüş açımıza göre, sistemin ana yıldızının önünden geçerek “transit” adı verilen ve geçiş esnasında yıldızın ışığını sönükleştiren gölgeleri oluşturuyor.
Transitler, gezegenlerin kendi güneşleri etrafında yaptıkları birer tur neticesinde oluşuyor ve iki tur arasında geçen süreyi hesaplayarak her bir gezegenin bir yılının uzunluğunu ölçebiliriz. Buradan hareketle, gezegenlerin, onları enerjisiyle ısıtan ana yıldıza olan mesafesini bulmak birkaç hesap yapmaya bakıyor.
Keşfin önemi
Bugünlerde gezegen keşiflerinin bini bir paraymış gibi görünebilir. Başka yıldızların etrafında bilinen üç binden fazla gezegen var ve bunların varlığı, sadece bizim galaksimizde bile yüz milyarlarca gezegen olduğu anlamına geliyor.
Yedi yıl öncesine kadar hiç kimse – sokaktan geçen herhangi biri de, en bilgili gökbilimci de – Dünya benzeri bir gezegenin var olup olamayacağını bilmiyordu.
Bugün ise her şey farklı. Artık NASA’nın Kepler Teleskopu, TRAPPIST ve diğer birçok gezegen avı görevleri sırasında yapılan keşifler sayesinde galakside çok sayıda kayalık gezegen olduğunu biliyoruz.
Gezegen avı alanındaki bu devrim elbette inanılmaz, ama aynı zamanda şu soruyu da akla getiriyor: Yıldızdan çok gezegenle dolu bir galakside yedi gezegen daha bulmuş olmanın neresi önemli?
Anlaşılan o ki, TRAPPIST-1 gezegen sistemini dikkate değer yapan birçok neden var. Bir kere sistemin merkezindeki yıldız oldukça soğuk. Güneşimizin bir saniyede yaydığı enerjinin ancak beş yüzde biri kadar enerji yayıyor ve bu ışığın da çoğu kızılötesi enerji biçiminde – yani insan gözünün görüş sınırlarının dışında kalıyor.
TRAPPIST-1 Sistem ve Güneş Sistemi
Merkezdeki yıldızın ışığı çok zayıf olduğundan, çevresindeki gezegenlerin üzerinde sıvı halde su bulunabilecek kadar ısınabilmeleri için çok yakın yörüngeler üzerinde olmaları gerekiyor ki yeni keşfedilen sistemde durum tam da böyle: TRAPPIST-1 gezegenlerinin yedisi de kendi yıldızlarına, Merkür ile Güneş arasındaki mesafeden daha kısa bir yörüngede dönüyor.
Aslına bakılırsa, TRAPPIST-1 gezegenleri merkezdeki yıldıza o kadar yakın ki en içerideki gezegenin yıldızın etrafında bir tur dönmesi (yani bir “yıl”) sadece bir buçuk gün sürüyor. Bilinen en dışarıdaki gezegen bile yörüngedeki turunu 20 gün civarında tamamlıyor.
İnanılmaz bir şekilde, bu gezegenlerin üçünün yörünge mesafesi, tam da yüzeylerinde sıvı halde su bulunması için doğru sıcaklığa ulaşmalarına izin verecek uzaklıkta.
TRAPPIST-1 gezegenleri sadece ana yıldızların değil, birbirlerine de yakın. O kadar ki, bu gezegenlerden birinin yüzeyinde durduğunuzda, gökyüzünde diğer gezegenleri görebilirsiniz. Hatta kimi zaman Ay kadar büyük göründükleri bile oluyor.
Yörünge sürelerinden aldığımız ipuçları, bize bu gezegenlerin muhtemelen birbirine her zaman bu kadar yakın olmadığını da söylüyor. Büyük ihtimalle, yıldızlarından uzak bir noktada oluştular ve zamanla merkeze yaklaşarak bugünkü kompakt düzenlerini aldılar.
Bugün, gezegenlerin birbirine uyguladığı ufak çaplı yerçekiminin etkileri, her bir gezegenin kendi yörünge turunu tamamlama süresindeki çok küçük farklardan anlaşılabilir. Bu “transit süresi farklılıkları” nedeniyle gezegenlerin gölgeleri teleskoplarımızdan planlanandan biraz daha geç ya da erken geçiyor.
Büyük haber 2018’de gelebilir
Bu minyatür gezegen sistemi tek başına bile yeterince heyecan verici bir şey ama aklınızdan ne geçtiğini biliyorum. Acaba üzerlerinde hayat var mı, diye düşünüyorsunuz. Merak etmeyin, gökbilimciler de aynı şeyi düşünüyor. Aslında, bu soruya yanıt bulma ihtimali belki de TRAPPIST-1 gezegenleriyle ilgili en heyecan verici nokta.
Gökbilimciler dünyanın en gelişmiş araçlarını da kullansalar, diğer yıldızların etrafındaki gezegenlerle ilgili olarak elde edebildikleri bilgiler şimdilik sınırlı kalıyor. Ana yıldızlarının ışığının ne kadarını bloke ettiklerine bakarak bu gezegenlerin boyutlarını hesaplayabiliyoruz ve buradan yola çıkarak yıldızlarından aldıkları ışıkla ne kadar ısındıklarını bulabiliyoruz, ama bunların ötesideki ayrıntılar halen bilinmiyor.
Yaşam izi bulunması en muhtemel yerlere baktığımızda, bulmacanın en önemli parçalarından biri, söz konusu gezegenin atmosferi. Gezegenin atmosferi olup olmadığı sorusunun yanında, bu atmosferin ana yıldızdan gelen enerjiyi gezegeni yeterince ısıtacak kadar tutup tutamadığı ve gezegeni ana yıldızdan yayılan yüksek enerjili radyasyondan koruyup koruyamadığı soruları önem taşıyor. Ve tabii asıl büyük soru şu: Gezegenin atmosferi yaşam belirtisi gösteriyor mu?
Dünyamızın atmosferi, gezegenimizdeki yaşamın bir sonucu. Bir zamanlar oksijenden yoksunken, üç milyar yıldan uzun bir süre önce mavi yeşil alglerin artmasıyla birlikte atmosferimiz, insanoğlu için hayati önem taşıyan oksijenle doldu.
Volkanlar, hava etkisi gibi gezegenimizin kendi süreçleri de çevremizi etkiliyor ve büyük küçük tüm canlılarla uyum içinde çalışarak havamızın kimyasını değiştiriyor.
Henüz en hızlı uzay gemilerimizle bile ulaşamayacağımız mesafelerde parıldayan başka yıldızların etrafındaki gezegenlerde yaşam aramak, aslında “biyolojik imzaları” yani yaşam belirtilerini ortaya çıkarmak için o gezegenlerin atmosferlerinin yapısını çözmeye çalışmak demek.
TRAPPIST-1 gezegenleri esas olarak yeni bir teknoloji çağının şafağı için cazip bir keşif. TRAPPIST-1 sistemi, halihazırda Hubble Uzay Teleskopu tarafından gözlemlendi. Morötesi ışığı görebilme kapasitesine sahip Hubble’dan elde edilen veriler, TRAPPIST-1’in en içteki gezegenlerinin kabarık, şişkin birer atmosferi olmadığını, bunların kayalık ve muhtemelen Dünya benzeri gezegenler olduklarını gösteriyor.
Bu konuda asıl fırsat, önümüzdeki yıl NASA’nın James Webb Uzay Teleskopunu (JWST) devreye sokmasıyla elde edilecek. Evreni kızılötesi ışıkta izleyecek olan uzaydaki bu yeni göz sayesinde TRAPPIST-1’in en parlak yerleri gözlemlenebilecek.
TRAPPIST-1 gezegenleri ana yıldızlarının önünden geçerken, ışık geçirmeyen taraflarının uzun gölgesi Dünyamızın üzerine düşer. Fakat bu gezegenlerin bir atmosferi varsa, bir ihtimal, yıldız ışığı Dünyamıza doğru gelirken o atmosferden içeri giriyor olabilir. JWST’nin yeni aygıtlarını kullanarak TRAPPIST-1 gezegenlerinin atmosferlerinin yapısına ilişkin kimyasal parmak izlerini ölçebilmemiz gerekiyor.
Işıktaki bu parmak izleri aracılığıyla gökbilimciler, başka güneşlerin etrafındaki gezegenlerde yaşam izi olup olmadığını görebilir. En gelişmiş teknolojileri, en dikkatli analizleri ve en parlak beyinleri gerektiren bu ölçümler, insanlığın en eski sorularından birine yanıt bulabilir: Evrende yalnız mıyız, değil miyiz?
Fakat Dünya dışında yaşam olduğunun keşfedilmesi bile bazı açılardan önemsiz kalıyor. Nasıl ki yabancı toprakların üzerindeki gökyüzünü görmek bize kendimizi dünya vatandaşı gibi hissettirebiliyorsa, bu uzak gezegenleri tanımak da bizleri kainatın vatandaşları haline getirecek.
Lucianne Walkowicz, Chicago’daki Adler Planetaryumu’nda görevli gökbilimci. (AJ)