Geçen Hafta Dünyada Neler Oldu?

13 Mart ile 20 Mart arasında gerçekleşen askeri ve diplomatik gelişmeleri, “Dünyada neler oldu?” başlığı altında sizler için derledik.

– Somali’de bulunan ve Nisan ayında açılacak olan, Türkiye’nin dünyadaki en büyük askeri üssünde, bin Somali askerinin eğitileceği bildirildi.

– Iraklı Türkmenler, Kerkük’te ‘Kürdistan’ (IKBY) bayrağına karşı çıkarak sokaklara Türkmen bayrağı asıyor.

– İngiltere, AB’den ayrılma sürecini resmen başlatacak Lizbon Anlaşmasının 50. maddesini, 29 Mart’ta yürürlüğe sokacağını duyurdu.

YPG sözcüsü Redur Helil, Rusya ile anlaştıklarını ve Suriye’nin kuzeyinde YPG kontrolündeki topraklarda Rusya’nın büro açacağını açıkladı.

– Hollanda’da Türk Denk Partisi; Lahey ve Rotterdam’da faşist partiden, Amsterdam’da ise Başbakan Rutte’nin partisinden fazla oy aldı.

DENK partisindeki iki Türk vekil Tunahan Kuzu ve Selçuk Öztürk

– Çin ile Suudi Arabistan liderleri, 65 milyar dolarlık 14 anlaşmayla stratejik ortaklığın ilerlemesi için çalışma kararı aldı.

– İsrail’in Suriye’deki hava saldırısında üst düzey yetkiliyi öldürdüğü için, İsrail’in Moskova Büyükelçisi Rus Dışişleri’ne çağrıldı.

– Muhaliflerin Şam’ın kuzeydoğusuna düzenlediği sürpriz saldırı sonucu, Kabun beldesindeki rejim kuşatması kırıldı.

– İspanya’daki Bask bölgesinin bağımsızlığı için savaşan ve 2011’de tek taraflı ateşkes ilan eden ETA, tamamen silahsızlanma kararı aldı.

– Rus Senatör Klintseviç, “ABD, Rakka operasyonunda Rusya ve Türkiye ile işbirliğini dışarıda tutmak istiyor.” dedi.

– Yemen Ordusu, başkent Sana’nın doğusunda Husilerin son kalesi olarak gösterilen Nehm ilçesinde tamamen kontrolü sağladı.

– Putin, Türkiye’yle ilişkilerin hızlıca düzeldiği söyledi ve “Türkiye’yle Suriye’de terörle mücadele için başka planlarımız var.” dedi.

– 2011’den beri Suriye’yi vuran İsrail’e ilk kez Suriye Ordusu, füze savunma sistemiyle cevap verdi.

– ABD Dışişleri Bakanı Tillerson, “Kuzey Kore nükleer silah geliştirmeye devam ederse, askeri müdahale seçeneğini konuşacağız.” dedi.

– ABD’nin Suriye’de “El Kaideci” deyip namaz sırasında vurduğu grubun radikalizme karşı çıkan Tebliğ Cemaati’nden oluştuğu ortaya çıktı.

– Irak Başbakanı İbadi, ülkede sayıları 5 bine yaklaşan ABD askerleri için, “Irak’ı IŞİD’den kurtardığımızda bu sayı azaltılacak.” dedi.

– Irak Türkmen Cephesi Başkanı Salihi, Kerkük Valisinin kamu binalarına IKBY bayrağı asılması talimatının “ateşle oynamak” olduğunu belirtti.

– Hawaii Mahkemesi, Trump’ın Irak’ı listeden çıkardığı 6 Müslüman ülke vatandaşlarına uygulanacak ikinci vize yasağını askıya aldı.

– Hollanda’da seçimlerin bitmesinin ardından Hollanda Savunma Bakanı, ‘Türkiye ile gerilimin azaltılması gerektiğini’ söyledi.

– IŞİD karşıtı operasyonun Sözcüsü Albay Dorrian, “Rakka operasyonuna YPG’liler kesin katılacak, Türkiye’nin olası rolü görüşülüyor.” dedi.

Hollanda’da seçime ilk kez katılan (Türk) Denk Partisi, 3 milletvekili çıkararak büyük bir başarıya imza attı.

– Suriye’de PYD ve IŞİD tarafından toprakları işgal edilen 50 Arap aşireti, “El Cezire ve Fırat aşiretleri ordusu” adı altında birlik kurulacağı açıklandı.

– Türkiye ile Rusya’nın hava savunma sistemi S-400‘ün de aralarında bulunduğu silahların sevkiyatı için görüşmelerin sürdüğü ve konu netleştiğinde anlaşmanın imzalanacağı açıklandı.

– Rusya’nın kırmızı çizgisi Karadağ’da Dışişleri Bakanı Darmanovic, “Mayıstaki Brüksel Zirvesi’nde Karadağ NATO’nun 29. üyesi olabilir” dedi.

– Trump ile görüşen Suudi prens Muhammed Bin Selman, “ABD’nin Müslüman ülke yasağı İslam’a karşı değil.” dedi.

– Rejim güçleri, YPG ile anlaşma çerçevesinde Menbiç’in batısına yerleştiklerini ve ateşkese sadık kalacaklarını açıkladı

– İtalya Dışişleri Bakanı Alfano, “Gerilimin düşürülmesi şart. Türkiye ile ilişkilerde ciddi sıkıntı yaratmak kimsenin çıkarına olmaz.” dedi.

Filipinler, Malezya ve Endonezya birkaç ay içinde IŞİD’e biatlı Ebu Seyyaf’a karşı ortak deniz gücü oluşturma kararı aldı.

– Kırgızistan Başbakanı Sooronbay Ceenbekov, devletin bütçesine yük getiren 114 devlet ve kamu kuruluşunun tasfiye edileceğini açıkladı.

– İngiltere’de Lordlar Kamarası, İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkış sürecini (BREXIT) başlatan tasarıyı resmen onayladı.

– Avrupa Birliği, işverenlerin mağazalarında çalışanlarına başörtüsü yasağı getirebileceğine hükmeden bir karar yayınladı.

– Suriye muhalefeti, ateşkes ihlallerinden ötürü Kazakistan’ın başkenti Astana’da yapılacak yeni görüşmelere katılmayacaklarını açıkladı.

– Avrupa Birliği, Rusya’ya uyguladığı yaptırımları 6 ay daha uzatma kararı aldı.

Kaynak: StratejikOrtak.com

 

Suriye’de Şehir Savaşları: Bölgesel Tiranlıktan Ülkesel Tiranlığa

Milattan önce 7000’li yıllarda uygarlıkların gördüğü en büyük şehirlerden birisidir Eriha. Filistin’in Batı Şeria bölümünde yer alan ve 2000 kişilik nüfusa sahip olan bu şehir tarihin en çok işgal edilen topraklarıdır. Günümüze kadar sirayet etmiş olan bu talihsiz özellik ne yazık ki bugün bütün Ortadoğu ülkeleri tarafından paylaşılmakta.

Değişen tarih ve değişmeyen topraklarla birlikte bölgede farklılaşan başka bir hadise var bu hadisenin adı “dördüncü nesil savaş konsepti”. Uzunca bir savaş dönemine sahip olmakla birlikte terörizmi kullanan, ekonomik güce, politik etkiye, gelişmiş askeri teknolojilere sahip olan zaman zaman konvansiyonel olup tam bir asimetrik yapı özelliği ile “vekalet savaşlarının vekaletçisi” olarak hemen yanımızda sirayet eden içerisinde bulunduğumuz bu karmaşık dönem adeta franchising bir örgütlenme yapısına sahiptir.

Mart 2017, Suriye Son Durum Haritası

Bulunduğumuz yüzyıl içerisinde bugünümüze yansıyan bölgesel sorunları bu karmaşık argümanlar içerisinde anlamak ve algılayabilmek, Türkiye’nin jeopolitik önemini anlamak ve bölgedeki önemini iyi analiz etmekten geçmektedir. ‘‘Vekalet’’ savaş taktikleri ile küresel odaklı yaklaşımların derin etkilerinin hissedildiği bölgede yaşamak, sürekli değişikliğe uğrayan konjonktürlere ve planlara uygun politikalar üretmek ayrıca da bir jeopolitik yaklaşımlarda bulunulmasını gerektirir.

Özellikle bölgede yaşanan şehir savaşlarının ‘‘Tiranlığa’’ evrilmesi ile birlikte her geçen gün daha karmaşık ve kanlı hale gelmesi yeni güvenlik arayışlarını politik ve stratejik planlama alanlarında risklerin göz önüne alınarak değerlendirilmelerine ihtiyaç duymuştur.

Güvenlik bağlamında yapılan stratejiler özellikle sınır ötesi operasyonlarla birlikte Türkiye’nin bu konuda ne kadar kararlı olduğunu göstermektedir. Özellikle Fırat Kalkanı güvenlik bağlamında sınır korumasının ne kadar önemli  olduğuna dikkat çekmiştir. El-Bab ile birlikte Kilis-Gaziantep sınırında DAEŞ’e karşı alınan güvenlik hattı sağlanmıştır. Bu bağlamda baktığımızda terör ile mücadele kapsamında yeni bir strateji uygulayarak Re-aktif durumdan Pro-aktif hale geçilmiş  ve terör odakları sınır dışında imha edilmeye başlanmıştır.

Türkiye El-Bab’da ki başarısı ile bölgede güç kazanımı sağlamış sahada yer alan diğer unsurlara etkili şekilde ben buradayım demiştir. Ayrıca bölgenin kapısı olarak önemli bir konuma sahip olan El-Bab’ın alınması ile  DAEŞ’e Rakka’dan gelen mühimmatların önü de kesilmiş oldu. DAEŞ’in bölgeye hakim olmak istemesi, yoğun çatışmaları ve direnişleri de bölgenin ne kadar öneme sahip olduğunu göstermektedir.

Başka bir bağlamda bakıldığında El-Bab puzzle parçalarından sadece bir tanesi. Afrin, El-Bab, Menbiç ve Cerablusa  kadar uzanan koridor ilk bölge. Kobani, Tel Abyad ve Kamışlıya kadar olan kısım Kobani kantonu dediğimiz yer ikinci bölge ve Kamışlı sonrası Haseke ile birlikte Cizre Kantonu ise son bölge. Bu hattın genel tarifine bakarsak Türkiye sınırları ve Irak Kürdistan’ından başlayan, Rojova yani Suriye Kürdistan’ından geçen Afrin tarafından Lazkiye’ye ulaşan bir hat ve sonrasında Akdeniz’e sadece 30 km kaldığını görüyoruz.

İran’dan başlayıp Rojova üzerinden Kobani ve Afrin kantonlarının içinden Lazkiye’ye gelen bir enerji hattının üzerinde verilen şehir savaşlarını enerji ve terör bağlamında incelediğimizde daha da manidar olduğunu anlıyoruz. Ve Türkiye El-Bab’a girerek emperyalizmin bu topraklara ısmarlama giydirdiği elbiseyi bir ucundan yırtmaya başladığını söylesek çok doğru bir tespitte bulunmuş oluruz.

Enerji hatları ve kantonların ortak bir alanda birleşmesi ile değişen savaş stratejileri bir başka olgu olan ‘‘şehir devletleri’’ kavramını ortaya çıkarmaktadır. Enerji sahası üzerinde savaşan terör unsurları merkez konumunda bulunan şehirlerde yaptığı çatışmalar sonucu o noktaları şehir devletine çevirme gayreti içerisine girmekte ele geçirdikleri şehir merkezlerini ve etrafında oluşturdukları küçük alanları denetim altına alarak şehir devlet haline getirmektedir.

Çok yönlü şekilde finanse edilen DAEŞ terör organizasyonu örneğin Musul kentinde buğday üretimi yapma, balık çiftliklerini kullanarak balık üretmekte, vergi toplama ve petrol gelirleri de dahil olmak üzere yıllık 1 milyar dolardan fazla gelir elde etmekte. Bölgelerin kritik şehirlerinde yapılanma ve devlet olma yoluna giden terör örgütleri şehirleri daha nizami ve profesyonelce yöneterek askeri ve ekonomik durumlarını güçlendirmekte kaynaklarını daha da artırmaktadır.

Suriye’de ortak düşman olarak ilan edilen DAEŞ vesilesi ile Ortadoğu da bulunan ülkelerin politikaları ve stratejileri terörizmi bitirip sükuneti sağlamak olması gerekirken birbirlerine olan tutumu, yaklaşımları ve vekaletlerle sürdürdükleri savaş tamamen başka bir alana kaymış enerji ve ekonomi üzerine kurulu hale gelmiş durumda.  Öyle ki, çıkar amacıyla sahada yer alan ülkelere ve destekledikleri gruplara baktığımızda bunu net bir şekilde görebiliyoruz.

Rusya politikası ve uygulamalarına baktığımızda; Suriye’de PYD’ye olan yaklaşımları ve politikası, Esed rejiminin ayakta kalması doğrultusundaki stratejisi kapsamında değerlendirilebilir. Rusya Kuzey bölgesinde muhalefete karşı PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD’yi Esed rejiminin iktidarda kalması yönünde strateji oluşturup bu istikamette desteklemeyi tercih etmiş ve desteklemiştir.

Suriye Kürtlerinin muhalefete katılmasını engelleyen PYD, Esed rejiminin ve aşırılık yanlısı unsurlar karşısındaki konumunun etkisi ile bölgede öne çıkmış, iç savaşı yönlendiren küresel ve bölgesel güçlerin kullanabileceği bir aktöre dönüşmüştür. Rusya da yıllardır süregelen Akdeniz’e inme hayalini Suriye’de askeri üslerini koruma hedefiyle Suriye iç savaşında IŞİD, ve el-Kaide bağlantılı diğer radikal unsurların öne çıkmasıyla PYD’ye destek vermeye başlamıştır.

İran politikası ve uygulamalarına baktığımızda; Suriye üzerinde önemli yatırımlarının bulunması ve Akdeniz’e açılan bir kapı olarak Suriye’yi kullanması ve  İran’ın Şii Hilalinin bir parçası olan Suriye’de etkinliğini yitirmesi büyük bir stratejik kayıp olacaktır. İran’ın Stratejisi gereklerinden bir tanesi de Esed rejimini herkese karşı desteklemesi ve  İran’ın generalleri ile askeri gücünü Suriye’de sahaya sürmesidir.

İran’ın bir diğer stratejisi iseTürkiye-İran ilişkilerinde PKK’nın İran’daki uzantısı olan PJAK’ la ateşkes sürecine girip PKK’yı Türkiye’ye karşı bir koz olarak elinde bulundurmak istemesi. İran böylece PKK’nın eylem kapasitesini artırmakta, bir yandan da PYD’nin Suriye’deki operasyonlarında daha başarılı olmasını sağlamaktadır.

Amerika’nın ise vekalet savaşı sürdürdüğü saha gücü PYD ile bölgede varlığını sürdürerek hem Ortadoğu da söz sahibi olarak kalmayı hem de Asya-Pacific odaklı politikaları gereği bölgeye yakın yerlerde konuşlanmayı hedefliyor.  Amerika bölgede geçmişte kaybettiği savaşların intikamını vekaleten sürdürdüğü savaşlarla alma noktasında da ayrıca yol alıyor.

Türkiye’nin kendi ordusu ile sahada bulunmasının amacı ise ülke güvenliğini ve bölünmez bütünlüğünü sağlamak. Bölgede ki vekalet savaşları ile rakiplerin iç içe geçtiği alanda terör örgütlerinin asimetrik tehdit unsurunu göz ardı ederek sahada kullananlar ve bu asimetrik unsurları askeri teçhizatlar ile donatanlar ise terör örgütlerinden devasa ordular ortaya çıkararak güvenliğin sağlanmasını tamamen zorlaştırıyor.

DAEŞ Üzerine Muhtemel Tezler

İlk Tez; DAEŞ ilk ortaya çıktığı günden bugüne toprak kaybetse de bölgede varlığını korumaya devam edecek. DAEŞ’e karşı yapılan operasyonlar başka terör örgütlerinde yapıldığı sürece başarısız olacağı tarafımızca öngörülmektedir. Bu Tezimizi Afganistan’da ki gelişmelerle örneklendirmek düşüncelerimizi ciddi şekilde destekleyecektir. Afganistan’da 2001 yılında başlayan Taliban ve El-Kaide’ye yönelik harekatların sonucunda örgütler halen ülkede etkilerini göstermektedir. Burada NATO’ya bağlı destek güçlerinin ve çeşitli ülkelerin profesyonel askeri kanatlarla operasyonlara katılımıyla girişilen bu durumdan başarısız çıkanların, Musul’u savaşmadan veren, emir komuta da sorun yaşayan ve başka ülkelerde terör hareketi yaratan örgütlerle başarının sağlanması yok denecek kadar az ihtimaldir.

İkinci Tez; DAEŞ yok edilse de küllerinden doğan irili ufaklı  terörist gruplar olacaktır. Şöyle ki; DAEŞ Suriye ve ırak’ta tamamen ortadan kaldırıldı ve ülkeler terörle aralarına bu konuda mesafe koyup tüm ekonomik destekleri de kestiler ardından ortak birlikler kurarak hava ve karadan operasyonlarla DAEŞ unsurlarını tamamen ortadan kaldırdılar diyelim fakat DAEŞ’ ten kopan gruplar geride kalan PYD gibi terörist unsurlar ya da karşılarında kurulacak olan irili ufaklı organizmalarda yeniden hayat bularak başka isimlerle yakın tarihlerde karşımıza çıkacaktır.

Sonuç olarak Ortadoğu’nun Suriye’sinde meşruiyetini kaybetmiş rejim ile birlikte sahada kendisini gösteren asimetrik örgütler ve destekçileri büyük devletler karmaşık bir yapılanma ile güç mücadelesi vermektedir. Savaşın sınır komşusu olan Türkiye doğal olarak bölgede kendi güvenliğini sağlama amacıyla etkisini sahada göstermek durumundadır. Güvenliğin küresel bir hal olmaktan çıkıp bölgesel hatta bireysel olacak kadar yakınımızda cereyan eden olaylarda Türkiye söz sahibi olması gereken bir konumdadır ve Suriye iç savaşı ile etkileşim içerisindedir. Son olarak söylemek gerekir ki küresel dinamiğin baş aktörlerinin rol aldığı sınır topraklarımızda Türkiye Üniter devlet yapısını korumak için her türlü mücadelesini verecektir.

Ferdi Güçyetmez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

’14. Yıldönümünde’ ABD’nin Irak’ı İşgali ve Sonuçları

Bağdat saati ile 20 Mart 2003 05:34’te Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık önderliğinde oluşturulmuş Çok uluslu Koalisyon Kuvvetlerinin Irak’a askeri harekât başlatmasıyla Ortadoğu‘yu bataklığa sürükleyen ve istikrarsızlığa götüren ilk olay olarak kayıtlara geçen bu savaş, ayrıca İkinci Körfez Savaşı, Irak’ın İşgali ve koalisyon ülkelerince Irak’ı Özgürleştirme Operasyonu olarak da adlandırılmaktadır.

O gece tüm dünya televizyonları  Bağdat’ın Amerikan Savaş Uçakları tarafından bombalandığı anları canlı yayınlıyordu. Irak’lı bir general ”Uçaklar çok yüksekten uçuyorlar, elimizdeki uçaksavarlarla onları durduramıyoruz” dediğinde, bu başlangıcın bir savaş değil, tek taraflı kıyım olacağı anlaşılmıştı.

ABD, İşgalin Amaçlarını;  Saddam Hüseyin rejimini devirmek, Kitle imha silahlarına ulaşmak, Bölgedeki terörist grupları tasfiye etmek, Irak Petrollerini ve enerji yollarını kontrol etmek, Irak’ı Ortadoğu ülkelerine model yapmak gibi bir dizi gerekçe sunarak açıkladı.

Karadan Kuveyt üzerinden giren ABD birliklerinin ilk istikameti başkent Bağdat’tı. Gece boyunca süren bombardımandanla birlikte yaklaşık 6 km. uzunluğundaki askeri konvoylarıyla giriş yaptılar.Hemen hiç bir asker tam olarak neden orada olduğunu bilmiyor, kimi Bush’un açıklamarını savunuyor, kimileri ise görev ve iş olarak nitelendiriyordu. Subaylar ise kariyerlerinin bir parçası olarak görüyordu bu savaşı.

Sabah 06:00 sularında, Bağdat’ın kuzeyideki Al-Taci havaalanı ele geçirdiler. Bu 4.cü piyade tümeninin Irak topraklarındaki ilk resmi göreviydi.

İşgal hemen hemen ilk ayını doldurmuşken, Firdevs meydanı olayı patlak vermiştir. 9 Nisan 2003 tarihinde başkent Bağdat’ın Firdevs meydanında dikili Saddam Hüseyin heykeli, ABD ordusuna ait ağır ekipmanlarla devrilmiştir. Az sayıdaki Iraklı’nın sevinç gösterileri arasında tahrip edilmiş, heykelin baş kısmı kesilerek yerlerde yuvarlanmaştır. Bu olaylar Saddam Rejiminin düştüğünü simgelemektedir.

Savaş, yaşanan bu süreçte, 2003 Aralık ayında sekiz ay kaçtıktan sonra Tikrit’te bir sığınakta yakalanan Saddam Huseyin’in 30 Aralık 2006 tarihinde idam edilmesiyle devam etti. 1 milyondan fazla kişi hayatını kaybetti. İnsanlar en ağır işkenceden geçirilip kötü muameleye maruz bırakıldı. ABD her sivili potansiyel bir suçlu gibi görüp, keyfi bombardımanlarla onları katletti. ABD aynı zamanda, Bağdat yakınlarındaki, mazlum Iraklılar’a yapılan sistematik işkenceler ve insan onurunun katiyen kabul edemeyeceği muamelelerle adını duyurmuş, Ebu Gureyb cezaevinde, tarihin sayfalarına alçaklık olarak geçen bir çok savaş suçu işlemiştir.

Bu savaş tüm bu yaşanan ihlallerin, ülkeyi istikrarsızlığa sürükleyen kaos ve işgalin yanı sıra, aynı zamanda Irak’ta yeni bir süreç başlatmıştır; Mezhep çatışması..

Irak işgalinin ardından ülkenin siyasi yapısını şekillendiren temel unsurlardan biri ‘mezhepçilik’ oldu. Baas rejiminin hakim gücü olan Sünni Araplar, ABD işgali ve sonrasındaki süreçte Irak siyasetinden büyük ölçüde dışlandı.

Saddam döneminde etkileri çok az olan Şii Araplar ise, ABD ve İran’ın yoğun desteği ile başat politik güç haline geldi. Sünniler ve Şiiler, ülkede istikrar sağlayacak herhangi bir gücün ortaya çıkmaması nedeniyle laik ve liberal siyasi yapılanmalar altında bir araya gelmeye çalışsalar da gerginliği ortadan kaldıramadılar.

Şii Başbakan Nuri al-Maliki‘nin görevde bulunduğu dönemde gerginlik had safhaya tırmanmıştır. Sünniler’e göre, Maliki hükümeti kendilerini siyasetten dışlıyor ve haklarını görmezden geliyordu.

8 Eylül 2014’te başbakanlık görevine seçilen Haydar el-Ibadi dönemi de pek farksız geçmemekte. Ülkede Sünni-Şii çatışmasının yanı sıra, Şii-Şii çatışması da körüklenmekte.

Tüm bu yaşanan mezhep çatışmalarının yanı sıra, radikal terör örgütü DAEŞ/IŞİD gibi, Irak ve Ortadoğu genelinde faaliyet göstermekte olan örgütler de bölgede istikrarı, basireti ve siyasi dengeleri etkileyen faktörlerden biri olmuştur. İstikrar hala sağlanamamakla birlikte, her gün onlarca terör ve intihar saldırısı olmaktadır.

Özetle

ABD, 9 yıl süren işgal süresince hiçbir şekilde  kitle imha silahına rastlayamamıştır. Bölgede yerel silahlı güçler ile yaşadığı çatışmalarda aldığı ağır darbeler sonrası hızla güç kaybederken, Irak’ta konuşlu tüm  güçlerini geri çekmiştir. Yaşanan kaosla beraber bölgede birçok Irak’lı yaşadığı savaş travması nedeniyle zor günler geçirmiş, bunların bir çoğu intihar etmiştir. 1 milyondan fazla kişi katledilmiş, bölgede tecavüz ve işkencelerin olağan bir şekilde yaşanmasına zemin hazırlanmıştır. ABD, hem başarısız bir devlet hem de işlediği katliam ve tecavüzler nedeniyle tarihin sayfalarına kara bir leke olarak adını yazdırmıştır.

Amerika’nın Irak’a getirdiği sözde demokrasinin sonuçları;

İntihar Saldırısı: 2003’ten sonra 2152

Katledilen İnsan Sayısı: 650 bini sivil 1 milyondan fazla

Yetim çocuk: 5 milyon

Dul kalan kadın: 1 milyondan fazla

Mülteci: 6 milyon

Kıbrıs ve Doğalgaz

Kıbrıs… Son günlerde oldukça gündemimizi işgal etmekte. Kıbrıs, tarihi, jeopolitik konumu ve sahibi oldukları yeraltı kaynakları ile albenisi olan bir ada. Bu ada için nice savaşlar yaşandı, nice medeniyetler yaşadı. Akdeniz’in Sicilya ve Sardinya adalarından sonra üçüncü büyük adasıdır. Türkiye’ye 65 km, Suriye’ye 112 km, Lübnan’a 162 km, Mısır’a da 418 km mesafesi vardır.

1571 yılında Osmanlı, Venedikliler’den Kıbrıs’ı aldı. Alınan Kıbrıs, deniz savaşlarında ve Akdeniz’de Osmanlı’nın üstünlük kurmasındakilit rol oynadı. 1878 yılında Birleşik Krallık’a kiralanan ada, 1914’te Birleşik Krallık tarafından ilhak edildi. Rumların katliamlarına karşılık veren kahraman Türk ordusu, 1974 yılında harekat düzenledi. Bu harekat neticesinde adada Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile varlığımızı kazıdık.

Kıbrıs’ın konumu

24 Nisan 2004 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın hazırladığı birleşme planı, adada referandumla oylama yapıldı. Referandum, Türk tarafının %65 evetine karşılık, Rum tarafının %75 hayırı ile tecelli etti. Bu netice, Türklerin uzlaşılabilir, Rumların ise uzlaşılamaz olduğunu göstermiştir. 1 Mayıs 2004 tarihinde güney kesim, adanın tümünü kapsayarak, Kıbrıs Cumhuriyeti ismiyle Avrupa Birliği’ne alındı. Şüphesiz ki burada amaç, Türkiye’nin sahip olduğu garantör ülke statüsünü ortadan kaldırmaktır. Çünkü AB üyesi bir ülkeye farklı davranmanız gerekmektedir. Adanın toplam nüfusunun %70’İni Rumlar, %30’unu da Türkler oluşturmaktadır. 

Tarihini çok kısa anlattıktan sonra, gelelim doğalgazlarına… Doğalgaz,son yıllarda Kıbrıs ve çevresinde keşfeldi. Bu keşfi kaçırmak istemeyen küresel ve bölgesel aktörler, kendilerini burada da gösterdi. Afrika’ya, Akdeniz’e, Ege’ye, Kızıldeniz’e ve petrol sahası olan Ortadoğu’ya yakın olması Kıbrıs’ın jeopolitik önemini arttırmaktadır. Türkiye’nin güney sınırının güvenliği işte buradan başlar. Jeopolitik önemin farkında olan AB ülkeleri, ABD, İngiltere, Çin burada etkilerini hissettirmektedir.

Leviathan sahasında 450 milyar metreküp doğalgaz bulunduğu tahmin ediliyor.

 Dünyada enerji tüketim şekli değişim göstermektedir. Petrol ve fosil kaynaklarının yerini, doğalgaz ve yenilebilir enerji kaynakları almaktadır. Günümüzde, dünya enerji tüketiminde doğalgazın payı %24’tür. Türkiye ise, doğalgaz ihtiyacının %53’ünü Rusya’dan, %17’ni de İran’dan karşılamaktadır. E tabi ki, bu ülkelerle olan ilişkilerimizde bir yerde ipler bu ülkelerin elinde oluyor.

İsrail ve Mısır, Doğu Akdeniz’deki bu varlığın peşinden gidiyor. İsrail sahip olduğu doğalgazın bir kısmını Türkiye üzerinden Avrupa’ya pazarlamak istiyor. Son dönemde düzelen ilişkimiz yeni bir projenin doğacağına bir işaret. Rum kesimi de Kıbırıs’ın güneyinde doğalgazı keşfetti. Bu kaynağa sahip olma hakkımızın eşit olmasına rağmen Rum tarafı, bunu avantaj olarak kullanmak istiyor. Özellikle de müzakerelerde.

Türkiye’nin  2015 yılında Kuzey Kıbrıs karasularında gaz aradığı Piri Reis gemisi

Bizim bu bölge ve kaynakları üzerine yeterince etkin olmamamız bir eksidir. Sonuçta burası güney güvenliğimizin başladığı yerdir. Burada daha fazla etkin olmamız ve ortaklıklar kurarak büyüyebileceğimiz aşikardır. Müzakerelerde toprak ve asker tavizleri gibi abuk isteklerle karşımıza çıkanlar bizim bu coğrafyada hakim güç olmamızı istemeyenlerdir. Yazımı, Atatürk’ün sözüyle noktalıyorum: ‘Kıbrıs’a dikkat ediniz. Bu ada bizim için çok önemlidir.’

Ünal G. Akman

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Liberal Demokrasi ve “Son İnsan”ın Ölümü

Francis Fukuyama’nın Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından 1992 yılında yayımlanan “Tarihin Sonu ve Son İnsan” adlı meşhur kitabındaki tezi, bugünkünden çok farklı bir dünya öngörüyordu. Ancak son zamanlardaki gelişmeler Fukuyama’nın yanıldığını gösteriyor.

Ünlü Amerikan siyaset bilimci Fukuyama’nın 1990’larda meşhur olan tezi, Sovyetler Birliği’nin ve dolayısıyla komünizmin çöküşünün ardından liberal demokrasi ve serbest piyasa ekonomisinin artık dünyadaki yönetim tarzlarının nihai şekli olacağına dayanıyordu. Ortaya atıldığı doksanlı yıllarda Samuel Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” teziyle birlikte bütün dünyada en çok gürültü koparan tezlerden biri olmuştu.

Francis Fukuyama

Doğrusal bir tarih teorisi ortaya koyan Fukuyama, tarihin liberal demokrasi ve serbest piyasa ekonomisi ile gayesine ulaştığını düşünerek bunun ulaşılabilecek son nokta olduğunu ve bundan geriye gidilemeyeceğini savunmuştu. Fukuyama kendince modern dönemin zeitgeist’ini (zamanın ruhu, sünnetullah) bulmuştu. Artık küreselleşme ile birlikte liberal demokrasi, serbest piyasa ekonomisi ile hukukun üstünlüğü ve bunların yarattığı müesseseler “küresel bir köy”e dönüşen bütün dünyaya yayılacaktı. Bu yapı güç diplomasisini ve aşiret-kabilevi ayrımları ortadan kaldıracak nihayet Avrupa Birliği gibi ulus-üstü yapılar yaygınlaşacaktı.

Fukuyama olayların bu şekilde gelişeceğini düşünmemişti herhalde. Özellikle 2008-2012 Küresel İktisadi Krizi’nin ardından Batı dünyasında meydana gelen gelişmeler, 1929-1930 yıllarındaki Büyük Buhran’ın ardından meydana gelen hadiseleri hatırlatıyor. Büyük Buhran’ın sonrasında Avrupa’da faşist akımlar güçlenmiş ve siyasi faylarda biriken gerilim II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesine yol açmıştı. Küreselleşen dünyada da son yıllarda meydana gelen gelişmeler, Fukuyama’nın tezinin tam tersine liberal demokrasi ile sonlanan bir tarih yerine tekrar eskiye, gerilere, hatta Ortaçağ’a dönen döngüsel bir tarihi hatırlatıyor.etin iktisadi açıdan da güçlenmelerine ve ABD ile AB için küresel tehdit haline gelmelerine yol açtı.

Beyaz orta sınıfın öfkesini ve endişelerini şahsında konsolide eden müteahhit-iş adamı Trump, büyük kısmı göçmenlerden oluşan aslında ulus-üstü bir federasyon olan ABD’de, kimsenin beklemediği bir şekilde başkan oldu. Başkan olur olmaz da ABD ekonomisinin itici gücünü oluşturan göçmen ve mültecilere karşı liberal demokrasi ve serbest piyasa ekonomisinin ilkeleriyle taban tabana zıt tedbirler almaya başladı. Trump’un Müslümanlar, Hispanikler ve göçmenler hakkında söyledikleri nefret suçu kapsamında değerlendirilebilir.

Avrupa ve yükselen aşırı sağ

Atlantik ötesinde vaziyet böyle iken Avrupa’da da durum Fukuyama’nın tezi açısından pek iç açıcı görünmüyor. “Tarihin sonunda” AB gibi uluslarüstü yapıların yaygınlaşacağını öngören Fukuyama’nın aksine AB’nin önemli sac ayaklarından olan Büyük Britanya bir referandum neticesinde (Brexit) Avrupa Birliği’nden çıkmaya karar verdi. Daha da vahimi, ulus-üstü bir yapı olan AB’den çıkmak isteyen Büyük Britanya, İskoçya’nın kendisinden ayrılma tehdidi nedeniyle bölünme tehlikesiyle karşı karşıya.

Kıta Avrupası’nda da durum da maalesef çok farklı değil. Özellikle 2008’deki ekonomik krizin ardından aşırı sağcı ve ırkçı akımlar yükseliyor ve ABD’de Trump’ın sürpriz başkanlığı gibi, yakın bir gelecekte iktidar olacak gibi görünüyor. Demokrasi, liberalizm, hukukun üstünlüğü ve insan hakları gibi konularda mangalda kül bırakmayıp bütün dünyaya ders veren Avrupa’da, iktisadi krizin ardından yabancı ve İslam karşıtlığı zirve yapmış durumda.

Suriye krizinde insan hakları ve demokrasinin beşiği Avrupa’nın sınırlarına çit ve duvar çekmesi ve Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in Suriyeli mülteci dalgasının Avrupa’ya yönelmesi karşısında, Türkiye ile yürüttüğü çat-kapı mekik diplomasisi hâlâ masada.

Çarpıcı bir mukayese unsuru olarak sadece İstanbul’da Sultanbeyli ilçesi sınırları içerisinde 25 bin Suriyeli mültecinin yaşadığı gerçeği göz önüne alındığında, zengin İskandinav ülkelerinin kurayla 300-500 Suriyeli mülteciyi kabul için neredeyse Nobel Barış ödülü istemeleri manidar. Şüphesiz AB’nin Suriyeli mülteciler konusundaki tutumu, Macar kadın kameramanın kucağında çocuğuyla kaçmaya çalışan Suriyeli bir mülteciye çelme takmasında sembolleşmiş görünüyor.

Fransa’da yaklaşan başkanlık seçimlerinde aşırı sağcı Ulusal Cephe’nin lideri Marine Le Pen’e şans veriliyor. Babası Jean-Marie Le Pen, Fransa’da “Le Pen” soyadını ırkçılığın alamet-i farikası haline getirmişti. Marine Le Pen de tam manasıyla babasının kızı. 15 Mart 2017’de yapılacak Hollanda seçimlerinde İslam ve Türkiye karşıtı söylemleriyle bilinen aşırı sağcı Geert Wilders favoriler arasında. Almanya’da da aşırı sağcı Almanya için Alternatif (Alternative für Deutschland) yükselişte. Avusturya’da geçen yıl seçimlerde aşırı sağcı lider az farkla cumhurbaşkanlığını kaybetmişti. Hem Le Pen hem de Wilders ülkelerini AB’den çıkarmayı planlıyorlar Fukuyama’nın paradigmasını yıkarcasına. Son olarak Türk bakanların demokrasi, hukuk, insan hakları ve ifade özgürlüğünün beşiği Avrupa’da karşılaştığı insanlık dışı tutum da tamamen bununla alakalı. Sanki Avrupa 1930’lu yıllara veya Haçlı Seferleri’nin yapıldığı kendi Ortaçağ Karanlığı’na dönüyor.

Marine Le Pen

İslam dünyası ne durumda?

Buna karşılık İslam Dünyası ve Ortadoğu’da da Fukuyama’nın tezi çok karşılık bulmuş görünmüyor. Fukuyama’dan aldığım ilhamla, Soğuk Savaş ve komünizmin çökmesinin ardından şahsen Arap dünyasında 1990’larda gerçekleşmesini beklediğim “Arap Baharı” ancak 21. yüzyılın ikinci on yılında meydana geldi. Küreselleşmenin ve bilişimin bu devrimlerde önemli rolü vardı. Ancak İslam dünyasındaki gelişmeler de Fukuyama’nın öngördüğü biçimde gelişmedi. Ortadoğu’da kabile ve aşiretlerin yerini alan ulus devletlerden boşalan alanı, ulus-üstü devletlerden ziyade aşiret, mezhep ve mikro-etnik ayrımlara göre bölünmüş devletimsi yapılar dolduruyor.

Avrupa’nın aksine “Altın Çağı”nı Ortaçağ ve Yeniçağ’larda yaşayan İslam dünyası da kökenlerinin aksine Batı’nın Karanlık Ortaçağı’na doğru gidiyor. Bugün etnik-mezhebi farklar nedeniyle, emperyal güçlerin de katkısıyla, Ortadoğu’da birbirini boğazlayan Müslümanlar, oldukça aydınlık olan Ortaçağ’larındaki birlikte yaşama tecrübesinden ilham almaları gerekirken, tam tersine Batı Ortaçağı’nı (Fransız Din Savaşları, Otuz Yıl Savaşları vs.) örnek alıyorlar. Zira Müslümanlar o dönemde zımmi hukuku çerçevesinde gayrı müslimlere İslam ülkelerinde yaşama, din ve ticaret özgürlüğü hakkı tanıyor, İspanya’daki Katolik kıyımından kaçan Yahudilere kapılarını açıyordu.

Fukuyama için üzgününüm. Zira o vakit Amerikan derin devletinin pazarlama ve parlatmasıyla büyük ses getiren teorisi henüz kendisi berhayat iken çökmüş oldu. Bu manada Samuel Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” ile Bernard Lewis’in İslam dünyası için öngördüğü “Medeniyet-içi Çatışma” tezlerini de gelişen olaylar muvacehesinde tartışmakta fayda olabilir.

Kaynak: Prof. Dr. Cengiz Tomar, AJ

Zalimin Talim Ettiği Yola Minnet Eylemem!

8 Kasım 1912 uğursuz bir gün olarak tarih sayfalarında yerini aldı. Balkan Savaşı’nda Selanik’i savunan Kel Hasan Tahsin Paşa, 25 bin kişilik ordusuyla tek kurşun atmadan teslim oluyordu. Birkaç kese altına Selanik’i düşmana terk ediyordu.

Çok değil 105 yıl önce…

Selanik bir Türk şehriydi. Osmanlı’nın İstanbul’dan sonra ikinci en büyük şehriydi ve o zamanlar Yunanın iki katı Türk yaşıyordu. Büyük kurtarıcı Mustafa Kemal Atatürk’ün memleketiydi Selanik. Sadece o “sarışın kurdun” mu? On binlerce Türk için Selanik vatandı… Doğdukları, büyüdükleri, atalarını gömdükleri, yavrularını dünyaya getirdikleri memleketti…

Balkan Savaşları 2 yıl sürdü. Bugünkü Karadağ, Makedonya, Bosna Hersek, Kosova, Bulgaristan, Yunanistan, hepsi yitirildi.

Sanılır ki, Balkan topraklarında Türkler işgalciydi. Sevilmezdi. Hayır!

Balkanlar, 1300’lerde Osmanlı’nın eline geçmişti. 600 yıllık Türk yönetiminde Balkanlar tarihlerinin en zengin, en müreffeh, en barışçı, en özgür dönemini yaşadı. Türk olmayanların ne diline ne dinine karışıldı. Bulgarı, Sırbı, Yunanı, Macarı, Hırvatı mezhep savaşlarıyla birbirini yerken, Osmanlı yönetiminde hiç görmedikleri kadar hür yaşadılar. Zaten Balkanlar’daki Türk hâkimiyeti bittikten sonra savaş, açlık, yoksulluk, o coğrafyayı hiç terk etmedi.

Sanılır ki, Balkanlar’a 1300’lerde geçtik. Hayır!

Osmanlı’dan çok çok önce, Attila döneminden başlayarak Hunlar, Avarlar, Peçenekler, Kıpçaklar, Kumanlar, Selçuklular gibi başka Türk boyları da Balkan topraklarında büyük medeniyetler kurdu. Hatta çok daha öncesinde, M.Ö. 800’lerde, İskitler döneminde de Balkanlar’da hep Türkler vardı.

Türk insanı, Balkanlar’ı yitirince büyük acılar çekti. Emperyalistlerin, Avusturya-Macaristan’ın, Rusya’nın, İngiltere’nin, Fransa’nın, İtalya’nın, ABD’nin de kışkırtmalarıyla Sırbı, Bulgarı, Yunanı, Macarı, Romeni, Arnavutu, hepsi Türk’e düşman oldu. Köylerimizi yaktılar, kadınımıza tecavüz ettiler, 80 yaşındaki dedelerimizi idam ettiler, ninelerimizden kundaktaki bebelerimize kadar Türk gördükleri herkesi katlettiler.

Balkanlar’daki büyük katliamda 2,5 milyondan fazla Türk öldürüldü. 8 milyondan fazlası da yerlerini yurtlarını terk etmek zorunda kaldı.

Acıyı sadece köyünde, şehrinde öldürülenler yaşamadı. Ata yurduna dönenler, göç yollarında büyük eziyetler çekti. Düşman zulmünden kurtulan göç yollarında koleraya yakalandı. Küçücük bebeler, çocuklar, dedeler, nineler, yüzlerce kilometrelik yolu yürüyerek nasıl gelebilecekti ki zaten?

Balkanlar’da yaşanan katliam açık bir soykırımdı.

Bugün bizi Ermenilere sözde soykırım uygulamakla suçlayan Batılılar, o dönemde katledilen Türk’ü görmezden geldi. Hatta katillere, eşkıyalara destek verdiler. Silah sağladılar, para yardımı yaptılar. Çete reisleri hep Batılıların okullarında eğitildi.

Balkanlar’da yaşananlar 105 yıl sonra Anadolu Türklüğü için ders olmalıdır. Balkan Türklüğünü katledenler, yerinden yurdundan sürenler, ellerine fırsat geçtiğinde aynısını Anadolu Türklüğü için yapmaktan da geri durmayacaktır.

Verisel olarak bakıldığı vakit;

Dedelerimizi Balkanlar’da yitirdik, bugün hem yitirilen vatan toprağına hem de şehit düşen atalarımıza ağlıyoruz. Biz de üstümüze düşeni yapmazsak, yarın aynı gözyaşını torunlarımız dökecek.

 Teslim ederken Kel Hasan Tahsin Paşa,

Birkaç kilo altın karşılığı Selanik’i,

Yine aynı Selanik,

Doğurdu Mustafa Kemal adında

Şarışın bir Yiğidi..

Muratcan Işıldak

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Evrende Yalnız Olup Olmadığımızı Öğrendik Mi?

Yedi yıl öncesine kadar gökbilimciler dahil hiç kimse Dünya benzeri bir gezegenin var olup olamayacağını bilmiyordu.

Galaksinin yaklaşık 40 ışık yılı ötesinden yedi uzun gölge gezegenimizin üzerinden geçiyor. Bu gölgeler, TRAPPIST-1 sisteminin gezegenlerine ait. Keşif haberi büyük yankı uyandıran, Dünya boyutlarında yedi gezegen…

Liege Üniversitesi’nden Michael Gillon‘un liderliğindeki gökbilimcilerden oluşan uluslararası bir ekip, bu olağanüstü keşif için hem uzay hem de yer teleskoplarından faydalandı. TRAPPIST-1 sistemindeki gezegenlerin üçünün varlığı geçen yıl duyurulurken, son açıklama ile sistemde dört gezegen daha olduğu ortaya çıktı.

TRAPPIST-1 Sistemi. Yaşam izi bulunması en muhtemel yerlere baktığımızda, bulmacanın en önemli parçalarından biri, söz konusu gezegenin atmosferi

Gezegenlerin her biri, bizim görüş açımıza göre, sistemin ana yıldızının önünden geçerek “transit” adı verilen ve geçiş esnasında yıldızın ışığını sönükleştiren gölgeleri oluşturuyor.

Transitler, gezegenlerin kendi güneşleri etrafında yaptıkları birer tur neticesinde oluşuyor ve iki tur arasında geçen süreyi hesaplayarak her bir gezegenin bir yılının uzunluğunu ölçebiliriz. Buradan hareketle, gezegenlerin, onları enerjisiyle ısıtan ana yıldıza olan mesafesini bulmak birkaç hesap yapmaya bakıyor.

Keşfin önemi

Bugünlerde gezegen keşiflerinin bini bir paraymış gibi görünebilir. Başka yıldızların etrafında bilinen üç binden fazla gezegen var ve bunların varlığı, sadece bizim galaksimizde bile yüz milyarlarca gezegen olduğu anlamına geliyor.

Yedi yıl öncesine kadar hiç kimse – sokaktan geçen herhangi biri de, en bilgili gökbilimci de – Dünya benzeri bir gezegenin var olup olamayacağını bilmiyordu.

Bugün ise her şey farklı. Artık NASA’nın Kepler Teleskopu, TRAPPIST ve diğer birçok gezegen avı görevleri sırasında yapılan keşifler sayesinde galakside çok sayıda kayalık gezegen olduğunu biliyoruz.

Gezegen avı alanındaki bu devrim elbette inanılmaz, ama aynı zamanda şu soruyu da akla getiriyor: Yıldızdan çok gezegenle dolu bir galakside yedi gezegen daha bulmuş olmanın neresi önemli?

Anlaşılan o ki, TRAPPIST-1 gezegen sistemini dikkate değer yapan birçok neden var. Bir kere sistemin merkezindeki yıldız oldukça soğuk. Güneşimizin bir saniyede yaydığı enerjinin ancak beş yüzde biri kadar enerji yayıyor ve bu ışığın da çoğu kızılötesi enerji biçiminde – yani insan gözünün görüş sınırlarının dışında kalıyor.

TRAPPIST-1 Sistem ve Güneş Sistemi

Merkezdeki yıldızın ışığı çok zayıf olduğundan, çevresindeki gezegenlerin üzerinde sıvı halde su bulunabilecek kadar ısınabilmeleri için çok yakın yörüngeler üzerinde olmaları gerekiyor ki yeni keşfedilen sistemde durum tam da böyle: TRAPPIST-1 gezegenlerinin yedisi de kendi yıldızlarına, Merkür ile Güneş arasındaki mesafeden daha kısa bir yörüngede dönüyor.

Aslına bakılırsa, TRAPPIST-1 gezegenleri merkezdeki yıldıza o kadar yakın ki en içerideki gezegenin yıldızın etrafında bir tur dönmesi (yani bir “yıl”) sadece bir buçuk gün sürüyor. Bilinen en dışarıdaki gezegen bile yörüngedeki turunu 20 gün civarında tamamlıyor.

İnanılmaz bir şekilde, bu gezegenlerin üçünün yörünge mesafesi, tam da yüzeylerinde sıvı halde su bulunması için doğru sıcaklığa ulaşmalarına izin verecek uzaklıkta.

TRAPPIST-1 gezegenleri sadece ana yıldızların değil, birbirlerine de yakın. O kadar ki, bu gezegenlerden birinin yüzeyinde durduğunuzda, gökyüzünde diğer gezegenleri görebilirsiniz. Hatta kimi zaman Ay kadar büyük göründükleri bile oluyor.

Yörünge sürelerinden aldığımız ipuçları, bize bu gezegenlerin muhtemelen birbirine her zaman bu kadar yakın olmadığını da söylüyor. Büyük ihtimalle, yıldızlarından uzak bir noktada oluştular ve zamanla merkeze yaklaşarak bugünkü kompakt düzenlerini aldılar.

Bugün, gezegenlerin birbirine uyguladığı ufak çaplı yerçekiminin etkileri, her bir gezegenin kendi yörünge turunu tamamlama süresindeki çok küçük farklardan anlaşılabilir. Bu “transit süresi farklılıkları” nedeniyle gezegenlerin gölgeleri teleskoplarımızdan planlanandan biraz daha geç ya da erken geçiyor.

Büyük haber 2018’de gelebilir

Bu minyatür gezegen sistemi tek başına bile yeterince heyecan verici bir şey ama aklınızdan ne geçtiğini biliyorum. Acaba üzerlerinde hayat var mı, diye düşünüyorsunuz. Merak etmeyin, gökbilimciler de aynı şeyi düşünüyor. Aslında, bu soruya yanıt bulma ihtimali belki de TRAPPIST-1 gezegenleriyle ilgili en heyecan verici nokta.

Gökbilimciler dünyanın en gelişmiş araçlarını da kullansalar, diğer yıldızların etrafındaki gezegenlerle ilgili olarak elde edebildikleri bilgiler şimdilik sınırlı kalıyor. Ana yıldızlarının ışığının ne kadarını bloke ettiklerine bakarak bu gezegenlerin boyutlarını hesaplayabiliyoruz ve buradan yola çıkarak yıldızlarından aldıkları ışıkla ne kadar ısındıklarını bulabiliyoruz, ama bunların ötesideki ayrıntılar halen bilinmiyor.

Yaşam izi bulunması en muhtemel yerlere baktığımızda, bulmacanın en önemli parçalarından biri, söz konusu gezegenin atmosferi. Gezegenin atmosferi olup olmadığı sorusunun yanında, bu atmosferin ana yıldızdan gelen enerjiyi gezegeni yeterince ısıtacak kadar tutup tutamadığı ve gezegeni ana yıldızdan yayılan yüksek enerjili radyasyondan koruyup koruyamadığı soruları önem taşıyor. Ve tabii asıl büyük soru şu: Gezegenin atmosferi yaşam belirtisi gösteriyor mu?

Dünyamızın atmosferi, gezegenimizdeki yaşamın bir sonucu. Bir zamanlar oksijenden yoksunken, üç milyar yıldan uzun bir süre önce mavi yeşil alglerin artmasıyla birlikte atmosferimiz, insanoğlu için hayati önem taşıyan oksijenle doldu.

Volkanlar, hava etkisi gibi gezegenimizin kendi süreçleri de çevremizi etkiliyor ve büyük küçük tüm canlılarla uyum içinde çalışarak havamızın kimyasını değiştiriyor.

Henüz en hızlı uzay gemilerimizle bile ulaşamayacağımız mesafelerde parıldayan başka yıldızların etrafındaki gezegenlerde yaşam aramak, aslında “biyolojik imzaları” yani yaşam belirtilerini ortaya çıkarmak için o gezegenlerin atmosferlerinin yapısını çözmeye çalışmak demek.

TRAPPIST-1 gezegenleri esas olarak yeni bir teknoloji çağının şafağı için cazip bir keşif. TRAPPIST-1 sistemi, halihazırda Hubble Uzay Teleskopu tarafından gözlemlendi. Morötesi ışığı görebilme kapasitesine sahip Hubble’dan elde edilen veriler, TRAPPIST-1’in en içteki gezegenlerinin kabarık, şişkin birer atmosferi olmadığını, bunların kayalık ve muhtemelen Dünya benzeri gezegenler olduklarını gösteriyor.

Bu konuda asıl fırsat, önümüzdeki yıl NASA’nın James Webb Uzay Teleskopunu (JWST) devreye sokmasıyla elde edilecek. Evreni kızılötesi ışıkta izleyecek olan uzaydaki bu yeni göz sayesinde TRAPPIST-1’in en parlak yerleri gözlemlenebilecek.

TRAPPIST-1 gezegenleri ana yıldızlarının önünden geçerken, ışık geçirmeyen taraflarının uzun gölgesi Dünyamızın üzerine düşer. Fakat bu gezegenlerin bir atmosferi varsa, bir ihtimal, yıldız ışığı Dünyamıza doğru gelirken o atmosferden içeri giriyor olabilir. JWST’nin yeni aygıtlarını kullanarak TRAPPIST-1 gezegenlerinin atmosferlerinin yapısına ilişkin kimyasal parmak izlerini ölçebilmemiz gerekiyor.

Işıktaki bu parmak izleri aracılığıyla gökbilimciler, başka güneşlerin etrafındaki gezegenlerde yaşam izi olup olmadığını görebilir. En gelişmiş teknolojileri, en dikkatli analizleri ve en parlak beyinleri gerektiren bu ölçümler, insanlığın en eski sorularından birine yanıt bulabilir: Evrende yalnız mıyız, değil miyiz?

Fakat Dünya dışında yaşam olduğunun keşfedilmesi bile bazı açılardan önemsiz kalıyor. Nasıl ki yabancı toprakların üzerindeki gökyüzünü görmek bize kendimizi dünya vatandaşı gibi hissettirebiliyorsa, bu uzak gezegenleri tanımak da bizleri kainatın vatandaşları haline getirecek.

Lucianne Walkowicz, Chicago’daki Adler Planetaryumu’nda görevli gökbilimci. (AJ)

İran’da Rejimin Seçim Hesapları

İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin 19 Mayıs’ta yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimine yönelik manipülasyon uyarısı ve kararlılık mesajları, reformcu kanadın seçimlere ilişkin taşıdığı kaygıların işareti.

İran 19 Mayıs 2017’de yapılacak 12. cumhurbaşkanlığı seçimlerine hazırlanıyor. Seçim Kurulu üyelerinin toplantısında 25 Şubat’ta yaptığı konuşmada, Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani dinleyicilere şöyle bir ikazda bulundu: “Şu anki vaziyet itibarıyla, birileri çıkar da Anayasayı Koruyucular Konseyi’nin sorumlu olduğunu veya seçimleri denetleyeceğini ilan ederse bunu kabul etmeyeceğim. Bu nedenle, herhangi bir güvenlik, silahlı kuvvetler veya kolluk kuvveti kurumu kanunları çiğnerse, ayağa kalkmalı ve bunu protesto etmeliyiz.”

İran’ın konumu

Cumhurbaşkanı Ruhani her zaman cesaretli bir duruş sergilemiştir. Ancak yaptığı en son açıklama kaygılı olduğunu gösteriyor. Ruhani’nin başlıca takıntısı ne? Kiminle konuşuyor? Aktarmaya çalıştığı mesaj ne? Ruhani’nin aklını okuyabilmek için, askeri otoritenin dağılım modeli kadar, İran’daki siyasi güçlerin konumlanmasına da bakmak gerekiyor.

Dini lider mutlak otorite

Diğer cumhuriyetlerin aksine, İran’ın siyasi sisteminde ordunun başkomutanı ülkenin cumhurbaşkanı değil dini liderdir. Dini lider sadece polis gücünü İçişleri Bakanlığı’nın emrine verir. Bu cumhurbaşkanının kim olduğuna da bağlıdır. Mesela Haşimi Rafsancani’nin (1989-1997) ve Mahmud Ahmedinejad’ın (2006-2013) cumhurbaşkanlıkları döneminde, dini lider gerçekten de polis gücünün kontrol yetkisini içişleri bakanına devretmişti. Fakat Muhammed Hatemi’nin cumhurbaşkanlığında (1997-2005), bu yetki devrini bir seneden fazla geciktirdi. Bu devri de ancak o zamanki içişleri bakanı ve aynı zamanda Hatemi’nin çok önemli bir müttefiki olan Abdullah Nuri nihayet İran meclisi tarafından bir gensoru neticesinde görevden alınıp yerine daha az tartışmalı bir figür olan Musavi Lari getirildiğinde gerçekleştirdi.

Ayetullah Ali Hamaney (resimdeki, Humeyni)

Ruhani’ye gelecek olursak, dini lider polis gücünün kontrol yetkisini mevcut içişleri bakanına devretmiş bulunuyor. Oysa Devrim Muhafızları, (İran Devrim Muhafızları’na bağlı gönüllü milis teşkilatı) Besic ve sair daha güçlü güvenlik kurumlarına bakacak olursak, polis gücünün İran güvenlik sisteminin küçük bir kısmına tekabül ettiğini görürüz. Bundan dolayı Cumhurbaşkanı Ruhani’nin kolluk kuvvetleri üstündeki yetkisi çok sınırlı.

Muhafazakârların aday belirleme sıkıntısı

Bunları hatırladıktan sonra şimdiki duruma bakarsak, seçimlere üç aydan az bir zaman kaldı ve Muhafazakârlar kampında açık bir kargaşa durumu var. Son toplantılarında muhafazakârlar 21 aday adayı belirledi. İki hafta süren istişarelerden sonra bu rakamı 14’e indirdiler. Böyle uzun bir liste Reformcu-Ilımlıların kampında oluşturulmuş olsa bunun bir anlamı olabilirdi. Koruyucular Konseyi’nin öngörülemezliği göz önüne alındığında, Reformcu-Ilımlılar ihtiyaten en az birkaç aday daha belirlemiş olmalıydı diyebiliriz. Böylece Koruyucular Konseyi’nin gerçekleştirdiği inceleme sürecinde, asli adaylarının diskalifiye edilmesiyle, istenmeyen bir sürprizle karşı karşıya kalmazlardı. Ancak durum Muhafazakârlar için hiç de böyle değil, zira onların tayin ettiği herhangi bir adayın Konsey tarafından onaylanması dünden garanti. Bu yüzden 14 aday adayı tespit edilmiş olmasının sebepleri başka bir yerde, yani güçlerinin kaynağında aranmalıdır.

Muhafazakârların gücünün kaynağı, büyük ölçüde halk arasında ‘buyût’ olarak bilinen kavramdadır (Arapça ev anlamındaki ‘beyt’ kelimesinin çoğulu olmakla birlikte burada ‘kutsallık’ anlamı taşımakta ve sadece en üst düzey Şii din adamlarının evleri için kullanılmaktadır). Bütün bu ‘buyût’un üstünde de dini liderin ‘beyt’i vardır. Dini lider İran’ın dini ve siyasi güç merkezidir. Muhafazakârların kampında, herkesin üstünde nüfuz sahibi ve halkın kabul ettiği bir figür olarak tek başına ortaya çıkabilecek, bulunduğu mevcut konuma kendi gayretleriyle gelmiş bir kişi bile yok. Seçim zamanlarında birçok kişi şansını deneme fikrinin cazibesine kapılır. Fakat bunu, halk tabanındaki muhtelif siyasi güçlere değil de ‘buyût’a yönelik yürütülen kulis faaliyetleriyle yaparlar.

Din adamlığından gelmeyen adaylara hoş bakılmıyor

Mevcut listedeki 14 isme baktığımızda, alfabetik olarak sıralandıklarını görüyoruz. Demek ki tek öncelik kriteri adayların isimlerinin baş harfi oldu. Bu isimlerden birkaçı daha önce de şansını denemişti. Kalibaf ve Muhsin Rızai gibi bazı isimler bunu birden çok kere yaptılar. Daha da önemlisi, bu isimlerin birçoğu din adamlığından gelmiyor. Bu da durumlarını daha sıkıntılı kılıyor. İktidardaki dini yetkililerin, din adamlığından gelmeyen iki cumhurbaşkanıyla geçmişte acı tecrübeleri oldu. Beni Sadr 1980-1981’de Ayetullah Humeyni’ye karşı durmuş ve en sonunda meclis kararıyla azledilmişti. Ahmedinejad da ikinci döneminde (2009-2013) mevcut dini liderle ihtilafa düşmüştü.

Bu yüzden din adamlarının zihninde, kendi ‘lonca’larının dışından gelen bir cumhurbaşkanına ne derece bel bağlanabileceği konusunda derin şüpheler oluşmuş bulunuyor. İşte bu güven yoksunluğu yüzünden, bundan yaklaşık iki hafta önce bir grup muhafazakâr, Meşhed kentindeki Hz. İmam Rıza Küllliyesi Başkanı İbrahim Reisî’yi resmen kendi adayları olmaya davet ettiler. Fakat haberlere göre Reisî bu daveti reddetti. İran siyaseti konusunda uzman olan Aaron Bastani’nin de ifade ettiği gibi, İbrahim Reisî’nin bu daveti reddetmesinin, dini liderin muhtemel halefi olacağına ilişkin söylentilerle ilgisi var; zira yarışa girer de kaybederse, dini lider olma şansını da ebediyen kaybetmiş olur. Bir dini lider adayının sicilinde seçim yenilgisi olması uygun bir durum değil.

İbrahim Reisî

Reformcu-Ilımlı kamp avantajlı

Muhafazakârlar kampının tespit etmekle birlikte itiraf etmeyi reddettiği gerçek, halk tabanında yeteri derecede meşruiyet bulamamış olmalarıdır. Demokrasilerde iktidar devrinin barışçıl yollardan yapılabilmesi sağlayan, demokratik teamüllerin ve mekanizmaların bir parçası olan seçimler, İran özelinde ‘demokrasiyle teokrasi arasındaki bir maraton koşusu’ olarak görünmektedir. İran cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki genel eğilim, İranlı seçmenlerin, dini liderin mutlak otoritesini özellikle hedef aldığını gösteriyor. Bu yüzden de İran cumhurbaşkanlığı seçimlerinde halk desteğinin müesses nizamdan, özellikle de dini liderden uzakta duran ve muhafazakâr olmayan adayların arkasında olduğu kolaylıkla görülebilir.

Buna karşılık Reformcu-Ilımlı kamp daha iyi bir konumda bulunuyor. Halk nezdinde belli bir derecede meşruiyete sahipler. Üstelik bu kampta, bulunduğu yere kendi gayretleriyle gelmiş isimler konusunda kıtlık da yaşanmıyor. Anayasayı Koruyucular Konseyi adaylıklarına müsaade ederse, bu kampta Muhammed Hatemi, Abdullah Nuri, Muhammed Rıza Arif ve pek çok kimse bulunuyor. 1997’de Muhammed Hatemi karşısında feci bir seçim yenilgisi alan bir zamanların muhafazakârı Natık Nuri konusunda dahi bir rahatsızlıkları bulunmuyor. Bunun dışında, Cumhurbaşkanı Ruhani’nin kendisi de sağlam bir konumda bulunuyor ve Reformcu-Ilımlı iktidar odakları, Ruhani’nin arkasında durmak konusunda bir fikir birliğine varmış görünüyor.

Muhammed Hatemi, 1997-2005 arasında görev yapmış olan, İran’ın 5. cumhurbaşkanı.

Muhafazakâr kanadın seçenekleri

Özetle Muhafazakârlar kampı, kendi adayıyla ilgili olarak halkın güvenini kazanmak konusunda ciddi bir dezavantaja sahip olduğu kadar, evvelemirde uygun bir adayın mevcudiyeti konusunda da sıkıntılı. Halbuki Reformcu-Ilımlı kamp her iki açıdan da çok daha iyi bir konumda. Böyle bir senaryoda, muhafazakârların önünde bu dengesizliği düzeltmek için sadece iki seçenek var. Birincisi, kendi kontrolleri altında bulunan Anayasayı Koruyucular Konseyi’ni kullanarak Cumhurbaşkanı Ruhani’yi, Reformcu-Ilımlı odakların desteğini potansiyel olarak arkasına alabilecek diğer herhangi bir adayla birlikte diskalifiye etmek. Bu ise seçimlere katılımı etkileyeceği için, yerleşik nizama çok pahalıya patlar gibi duruyor. Zira seçimlere katılım, İslam Cumhuriyeti’nde çok mühim bir mesele. İktidar elitleri her zaman seçimlere katılım oranını, kendi yönetim usullerine verilen desteğin bir işareti olarak gösterirler. Diğer seçenek ise 2009 seçimlerinde yapıldığı söylendiği gibi, oylamanın neticesini manipülasyon ve hileyle ‘yönetmek’. İşte Ruhani’nin en başta alıntıladığımız ifadeleri, bağlamını burada buluyor.

Ruhani’nin örtük tehdidi

Güvenlik konusunda birinci elden tecrübeye ve bilgiye sahip ‘içeriden’ biri olarak Ruhani, bir takım hareketleri görmüş ve İran güvenlik güçleri içindeki belli unsurların seçimin neticesini manipüle etme niyeti taşıdığının da farkına varmış olabilir. Cumhurbaşkanı Ruhani hilesiz bir seçim olabilmesi için bütün yürütme yetkilerini harekete geçirmeye çalışıyor. Ruhani hilenin olmadığı bir seçim ortamında muhafazakâr adayın öne geçemeyeceğinden oldukça emin. Son yaptığı açıklamayla da, rakipleri oyunun kurallarına uymadığı takdirde, sadece beyanatlarla yetinmenin ötesine geçerek çok daha pratik bir yaklaşım sergileyebileceği mesajını vermeye çalışıyor.

Hasan Ruhani

Daha nokta vuruş bir ifadeyle, Musevi ve Kerrubi’nin 2009 seçimlerinde yaptığı gibi, Ruhani de herhangi bir hile tevessülünü sisteme pahalıya ödetebileceğini ima ediyor. İran’daki yerleşik nizamın, yeni bir seçim sonrası isyanını kaldıracak gücü olup olmadığını bekleyip göreceğiz.

Kaynak: AA

Şark Meselesi ve Türk-Batı İlişkileri

Şark meselesi kelime manası olarak Doğu meselesi olarak adledilebilir. Bu terim daha çok Osmanlı Devleti’ni parçalamayı ifade eden 19. Yüzyılda literatüre girmiş bir tabirdir. 1815 Viyana Kongresi’nden sonra Avusturya ve Rusya’nın sistematik hale getirdiği bu doktrin ilk aşamada Türkler Avrupa’dan sonrada Anadolu’dan atmayı ifade eden bir plandır. Fakat bence bu doktrinin doğuşu 19. Yüzyılda çok önce Atilla’nın Avrupa’ya geçerek burada Avrupa Hun İmparatorluğunu kurması ve fetih hareketlerini gerçekleştirmesiyle başlamıştır. Zira bu fetih hareketlerinden sonra Avrupalı barbar kavimler Türkleri Avrupa’dan atmanın planlarını yapmışlardı.

Papa Atilla’ya Roma’yı almaması için yalvarırken.

Avrupalı kavimler, Asyalı Türkleri asla kabul edip sindiremediler. Türklerin İslamiyet’i kabulü ve Anadolu topraklarını fethetmeleri Avrupalıların kinin artırdı ve Türkleri Anadolu’dan atmak için faaliyete geçirdi. Bu bağlamda Haçlı Seferlerine giriştiler. Haçlı Seferlerinin ardından mücadele Haç-Hilal, Doğu-Batı mücadelesine dönüştü.

Batılı devletler Türkleri Anadolu’dan atamayacaklarını anladılar. Bu süreçte Anadolu’da Osmanlı Devleti kuruldu. Osmanlı Devleti, 1353 yılında Balkanlara diğer bir ifade ile Avrupa topraklarına geçmesi fetih hareketlerini Avrupa’da devam etmesine neden oldu. 18 yüzyıla kadar Avrupa’da geniş bir sahaya hükmeden Osmanlı Devleti, burada İslamiyet’i ve Türk kültürünü yaydı. Bu durum ise Avrupalı güçlerin hoşuna gitmedi. Ayrıca bu süreçte Avrupa’da gelişen coğrafi keşifler, Rönesans, Reform hareketleri ve sanayi devrimi Avrupa’nın güçlenmesine Osmanlı Devleti’nin ise güç kaybetmesine sebep oldu.

Güçlenen Avrupa değişen ve gelişen dünyada Türkleri sistemin dışında bırakıp geldikleri yere göndermek istediler. Bu minvalde ilk aşama olarak Türkleri Avrupa topraklarında sonra da Anadolu’dan göndermek istediler. Balkan Savaşları ile Avrupa’daki topraklarının büyük çoğunluğunu kaybeden Osmanlı Devleti, 1915’te patlak veren I.Dünya Savaşı’nı da kaybetmiştir. Bu savaş neticesinde imzalanan Mondros Mütarekesi ile Anadolu toprakları işgal altına girmiştir. Bu durum karşısında amaçlarına ulaştıklarını düşünen batılı güçler Sevr antlaşmasını imzalatarak hedeflerine son noktayı koymak istemişti. Fakat hesaba katamadıkları tek nokta vardı. Bu da Türk halkının esareti kabul edemeyeceğiydi. Bu doğrultuda Milli Mücadele sonucunda batılı güçler Anadolu topraklarından kovuldu. Şark planı yarım kalmıştı.

Fakat amaçlarına ulaşamayan batılı güçler Şark Planından vazgeçmeyi asla düşünmemişti. Bu süreçten sonra plana farklı bir boyut veren batılı güçler Türklerin Anadolu’dan atılamayacağını düşünerek yöntem değişikliğine gitmiştir. Yeni buldukları yöntem doğrultusunda Türklerle savaşmak yerine halkı yönetecek kendi güdümünde insanlar yetiştirmeyi amaçlamışlardı. Bu insanların iktidarı demokratik yollarla ele geçirememesi halinde ekonomik hamlelerle, suikastler ya da askeri darbelerle kendi güdümündeki kişileri iktidara getirmeyi hedeflemiştir. Bunun en güzel örneği 12 Eylül Darbesi sırasında ABD tarafında söylenen “Bizim Çocuklar Darbe Yapmış” sözü olmuştur.

Batılı güçler her dönemde Türklere karşı bir set oluşturma eğilimine girmiştir. Türkler ise bu setleri başarılı bir şekilde aşmıştır. Kimi zaman Mete Han olup Çin Seddini aşmıştır, kimi zaman Fatih olmuş karadan gemilerini yürütmüştür. Kısacası her dönem batılıların oyununu bozmuştur.

Bu oyunun en sonuncusu 15 Temmuz Darbe kalkışması olmuştur. Bu harekatın İncirlik Üssünden yönetilmesi 21. Yüzyılda da batının Şark planından vazgeçmediğinin bir göstergesidir. Fakat Milli Mücadele döneminde din dil ırk ayrımı olmadan emperyalist batılı güçlere karşı birlik olan Türk halkı bu birliği 2016’da da bozmayarak tam anlamıyla vatan savunması yapmıştır.  Batılı emperyalistler bu birlik ve beraberlik karşısında başarısız olmuş ve daha önceki süreçte gizliden gerçekleştirdikleri hasmane tutumu açığa çıkarmıştı. Gerek Suriye’de PYD’yi kullanarak Türkiye sınırına bir set oluşturarak Kürt Devleti’ni desteklemiş, gerekse ekonomik yaptırımlarla halkı sokağa dökmek istemiştir. Fakat Türkler Cerablus harekatıyla bu seti kırmayı başarmıştır. Son olarak Almanya, Hollanda ve Avusturya’dan oluşan yeni bir Haçlı Seddi kurmuşlardır. Her fırsatta demokrasi ve insan haklarını savunan bu sözde demokratik özde emperyalist devletler, tam manasıyla faşizan bir tavır sergilemiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin Dışişleri Bakanını ve Aile Sosyal Bakanını ülkelerine sokmayarak sınır dışı etmiştir. Bu durum karşısında dahi Avrupa’nın niyeti açığa çıkmıştı.

15 Temmuz Gecesi

Sonuç olarak bu çalışmada Şark planı ve tarihsel gelişimini anlatılmaya çalışılmış, bu planın son şekli de gözlerler önüne serilmeye çalışılmıştır. Görüldüğü üzere Aradan yıllarda geçse dahi batılı emperyalistler bu plandan vazgeçmemiş ve vazgeçmeyecektir. Amaç her daim Türklere diz çöktürüp coğrafyadan atmak olacaktır. Fakat Türklerin diz çökmesi demek İslam Dünyasının diz çökmesi demektir. İslam’ın son kalesi Türkiye’dir. Bu yüzden batılı güçler her dönem Türklerin önüne set çekmeye devam edecektir. Türklerin kaderi böyle zor bir coğrafyada yaşamaktır. Fakat her şeye rağmen asla diz çökmeyecektir.

Doğu Afrika’da Milyonlarca Kişi Açlığın Pençesinde

Gıda krizi nedeniyle 23 milyon kişinin açlıkla yüz yüze geldiği ve kıtlık kaynaklı ölümlerin başladığı Doğu Afrika’da, uluslararası toplumun harekete geçmemesi halinde büyük bir felaket yaşanabilir.

ABD Irak’ı İran’a Kaptırmak İstemiyor

Suriye’deki öncü rolü Rusya’ya kaptıran ABD, Irak’ta kontrolü elinde tutmak istiyor. İran ise oyun bozucu bir dinamizm içerisinde, Irak’ı Amerika’ya bırakmamak için İbadi’ye baskıyı artırıyor.

Uluslararası siyasette gözler Suriye’deki savaşa ve siyasi çözüm arayışlarına odaklanmışken, Irak’ta da bölgesel ve uluslararası siyaseti etkileyecek düzeyde dengeler değişiyor. Ülkede siyasetin kodları yeniden yazılıyor. Bu durum Irak’ın hem iç hem de dış politikasıyla doğrudan alakalı.

IŞİD’e karşı mücadele için ABD öncülüğünde oluşturulan koalisyon güçlerinin desteğiyle 17 Ekim 2016’da başlatılan Musul’u kurtarma operasyonunda önemli aşama kaydedildi. Irak Başbakanı Haydar İbadi, 24 Ocak 2017’de Musul’un doğusunun tamamen IŞİD’den temizlendiğini açıklamıştı. 19 Şubat’ta ise Musul’un batı yakasına yönelik operasyon başlatıldı. Irak güvenlik güçleri burada kısmi bir ilerleme sağlamış olsa da bu operasyon doğudakine nazaran daha uzun sürecek gibi görünüyor. Bunu düşündüren birkaç nokta var.

Öncelikle Musul’un batı yakası, alan olarak doğusundan daha küçük olsa da burada çok daha fazla yerleşim yeri var ve şehirleşme daha sıkı. Bu durum, Irak güvenlik güçlerinin mahallelerin içlerine girmesini zorlaştırıyor.

Şehrin batısında nüfus da daha fazla. Yaklaşık 750 bin ile 1 milyon arasında kişiden söz ediliyor. Sivil ölümlerinin önüne geçilmesi için Irak güvenlik güçlerinin daha dikkatli davranması gerekiyor. Bu durum da operasyonun hızını yavaşlatıyor. Ayrıca Musul’un batı yakasındaki

ABD ve İran’ın konumu

Irak güvenlik güçlerini doğuda oyalayan IŞİD’in Musul’un batı yakasındaki operasyona karşı büyük bir hazırlık yaptığı da iddia ediliyor.

Musul’un batı yakası da tamamen Irak güvenlik güçlerinin eline geçse bile kentte ve genel olarak Irak’ta güvenlik istikrarının sağlanması en önemli konu. Zira Irak’taki güvenlik ve siyaset dengesi çok iç içe geçmiş durumda ve siyasetteki istikrarsızlık da derin bir biçimde devam ediyor.

ABD’nin bölgesel denge arayışı

Bölgesel denklemde Suriye’deki durumun etkisi, İran’ın Irak’taki hamleleri, Rusya, ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan gibi aktörlerin rolleri de Irak’taki siyasetin dengesini değiştiriyor. Suriye’deki öncü rolü Rusya’ya kaptıran ABD, Irak’ta kontrolü elinde tutmak istiyor. Bu nedenle ABD’nin Irak’ta IŞİD’le mücadelede kararlı bir biçimde İbadi hükümetine destek verdiği görülüyor. ABD, Irak’taki asker sayısını arttırdığı gibi, bölgedeki müttefikleri açısından da Irak’ta alan açıyor. Ülkede halen 6 bin civarında ABD askeri var.

Yeni seçilen ABD Başkanı Donald Trump da yaptığı açıklamalarda IŞİD’e karşı mücadeleyi öncelediğini açıkça dile getiriyor. Trump bu mücadelede, “ABD’nin bölgedeki dostlarıyla” birlikte yer alacağını sıklıkla belirtiyor. Nitekim son dönemde Türkiye ve Suudi Arabistan’ın Irak merkezi hükümeti ile gelişen ilişkileri bunun bir göstergesi. Bu noktada, ABD’nin Irak’ı bölgesel denklem içerisinde Türkiye ve Suudi Arabistan gibi ABD ile iyi ilişkilere sahip ülkelerle ilişkilerini yumuşatması yönünde zorladığı görülüyor.

ABD’nin Irak’ta bölgesel bir denge arayışı içerisinde de olduğunu söylemek mümkün. Zira İran’ın Irak’taki etkinliği ABD’yi zorluyor. Washington bu nedenle Türkiye ve Suudi Arabistan’ın Irak’taki etkisini arttırmak istiyor. Bu durum, Türkiye’nin de Irak’la iyi ilişkiler geliştirme yönünde istekli olduğu düşünüldüğünde, Türkiye açısından olumlu.

Türkiye, Irak’taki bütün gruplara eşit bir yaklaşım sergileme arayışında. Bu nedenle bir taraf olmak istemiyor. Dengeli bir Irak merkezi hükümeti ile Türkiye’nin ilişkilerini her geçen gün daha ileri bir seviyeye taşıyacağını söylemek mümkün.

Ancak Suudi Arabistan’ın Irak’la ilişkilerin geliştirilmesi konusunda Türkiye kadar istekli olduğu konusunda şüpheler var. Iraklı radikal Sünnilerin de Suudi Arabistan’ın Irak’taki hükümetle yakınlaşmasını istemediği konuşuluyor. Ancak ABD’nin pozisyonu, Suudi Arabistan’ı Irak’la ilişkileri geliştirmesi yönünde zorluyor. Nitekim 2003’ten sonra ilk kez bir Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı, Adil El-Cubeyr, Şubat 2017’de Irak’a gitti, İbadi ve Irak Dışişleri Bakanı İbrahim El-Caferi ile görüştü. Ziyaret büyük ilgi gördü. Görüşmelerde ana gündem maddesinin “terörle mücadele” olduğu bilgisi kamuoyuna açıklandı ki, bu da Trump’ın açıklamalarıyla örtüşüyor.

İran Irak’ta ne kadar etkin?

Ancak ABD açısından Irak’taki en zorlayıcı durum, İran’ın Irak’taki etkinliği. Siyaseten Irak’taki etkisi yadsınamayacak düzeyde olan İran, IŞİD sonrası süreçte de Haşdi Şaabi ve milis gruplar üzerinden sağladığı etkiyle sahada da önemli bir güç haline gelmiş durumda.

İran, Irak merkezi hükümetini siyaseten zorladığı gibi, sahadaki gücüyle de gövde gösterisi yapıyor. Haydar İbadi, Haşdi Şaabi’yi Irak parlamentosunun çıkardığı bir yasayla Irak güvenlik güçlerinin bir parçası haline getirerek kontrol altına almaya çalışsa da, Haşdi Şaabi dışında farklı milis grupların halen varlığını ve sahadaki etkinliğini sürdürmesi, Irak merkezi hükümeti açısında büyük bir probleme yol açıyor.  Irak’taki en büyük ve etkili gruplardan biri olan Asaib Ehlül Hak’ın lideri Kays El-Hazali, siyaset içerisinde de olacaklarını net bir biçimde söylüyor.

Öte yandan, Haşdi Şaabi grupları arasında dini olarak da ayrışmaların gün yüzüne çıkmaya başladığı konuşuluyor. Haşdi Şaabi içerisindeki gruplardan bazıları İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in, bazıları ise Irak’taki en büyük Şii dini merci Ayetullah Ali El-Sistani’nin taraftarı. Bu durum, Irak’taki Necef ve İran’daki Kum Şii din havzası arasındaki görüş farklılığının bir yansıması. Her iki dini lidere de sahip çıkan gruplar da var. Kapalı kapılar ardında Necef ve Kum arasındaki mücadele derin bir biçimde konuşuluyor. Zira Iraklı Şiilerin büyük bölümü, bütün Şiilere “İran” gözüyle bakılmasından rahatsız.

Haydar İbadi’nin daha önce iki dönem başbakanlık yapmış olan Nuri Maliki kadar İran’a yakın davranmaması İran’da rahatsızlık yaratmış durumda. Bu nedenle, Tahran, Haşdi Şaabi grupları ve Maliki gibi kendisine daha yakın siyasetçiler üzerinden İbadi’yi sürekli bir baskı altına almış görünüyor. Dolayısıyla ABD de 2003’ten sonra yaptığı gibi Irak’ın çoğunluğunu oluşturan Şii grupları konsolide etmekte zorlanıyor.

Kürtler, istikrar ve dengeler

Benzer ayrışma ve mücadele Irak’taki Kürt gruplar üzerinde de devam ediyor. 2003 sonrası ABD’nin inşa ettiği Irak’taki belki de en büyük projesi olan Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) üzerindeki dengeler de bozulmuş görünüyor. IKBY’deki yönetimsel gücü elinde tutan Mesut Barzani, her ne kadar bağımsızlık söylemini zaman zaman dile getirse de, zemin kaybetmeye başlamış durumda. İran, Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ve Gorran üzerinden Mesut Barzani’yi zorluyor. ABD de Türkiye ve Suudi Arabistan’ın yardımıyla IKBY’deki istikrarı ve kontrolü elinde tutma peşinde.

Türkiye de IKBY’deki istikrarın bozulmasından rahatsız. Zira Irak’ta yaşananlar Türkiye’yi doğrudan etkiliyor. Bu nedenle Türkiye, IKYB ya da Irak merkezi hükümetine bağlı olarak istikrarsızlıkların oluşmasını istemiyor. Ancak İran’ın da yaşanan istikrarsızlardan dolayı ortaya çıkan güç boşlukları üzerinden fayda sağlamaya çalıştığı görülüyor. Bu nedenle, ABD bu güç boşluklarını ya kendisi ya da ortakları üzerinden doldurmaya gayret gösteriyor.

ABD’nin Irak için uluslararası bir seferberlik ilan ettiği bile söylenebilir. Son dönemde Birleşmiş Milletler Irak Yardım Misyonu’nun (UNAMI) Irak’taki faaliyetleri bunun bir göstergesi. UNAMI’nin özellikle Irak’taki sosyal uzlaşı ve barışın sağlanması konusunda aktif ve sonuç alıcı adımlar atmaya yönelik bir etkinlik içerisinde olduğu görülüyor. Bu noktada ABD’nin elindeki tüm araçları İbadi yönetimini ayakta tutmak için devreye soktuğunu söylemek mümkün.

ABD, en azından 2018 Şubat’ında yapılması gereken genel seçimler öncesi, Türkiye ve Suudi Arabistan gibi bölge ülkelerinin de desteğini alarak yönlendirebileceği bir siyasi sürecin oluşması yönünde adımlar atmaya çalışıyor. İran ise oyun bozucu bir dinamizm içerisinde. Ancak bu istikrar bozucu durum aynı zamanda İran’a da bir maliyet yüklüyor.

Trump’ın Rusya’ya verdiği yumuşak mesajlar, Türkiye, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri ile uyum sağlayacağına yönelik işaretler, İran’ı Ortadoğu’da zor bir duruma sokabilir. Bu durum İran’ı daha saldırgan bir dış politikaya sürükleyebilir. Bunun ağır faturasını yüklenecek ilk ülkelerden biri de Irak olacaktır. Bu nedenle Irak’ın bölgesel kutuplaşmaların ötesinde dengeli bir siyaset üreterek kamplaşmaların uzağında kalması, ülkedeki istikrarın en önemli faktörlerinden biri olacaktır.

Kaynak: Bilgay Duman, Al Jazeera

Ecevit’in Gözünden “Aydın(!)” Sorunu

    Ülkemizin yaşadığı her tarihi dönemeçte vatandaşlarımız gördüler ki, memleketi kurtarmak istiyorsak evvela kendini kurtarıcı ilan edenlerden kurtulmamız lazım. Zira Osmanlı’dan bu yana bir tarafta milli irade durmuşken diğer tarafta ise milli iradeyi küçümseyen, kendini memleket adına kurtarıcı ilan edenler saf tutmuştur.

     Bu yazıda, aydın kimliği altında milleti hakir gören, tepeden bakan kesimin aslında ne kadar zavallı olduğunu eski Başbakan ve DSP lideri Bülent Ecevit’in gözünden ortaya koymak istiyorum. Ecevit 19 Kasım 1989 günü İzmir Eczacılar Odası’nın düzenlemiş olduğu toplantıda bir konuşma yapmıştır. Bu konuşma metninin tamamını biz gençlerin okumasını gönülden isterim. Zira Ecevit konuşmalarında gençlerin ülke meseleleri üzerine kafa yorması gerektiğini, ülke için politika üretmeleri gerektiğini her zaman vurgulayan bir insandı. Bir ön alma cümlesi olarak belirtmeliyim ki bu yazının konusu kesinlikle Bülent Ecevit’in şahsı yahut temsil ettiği siyasi görüşle alakalı değildir. Siyasi görüşümüz ne olursa olsun belli bir bilince ulaşmak istiyorsak önyargılarımızı kırmamız gerekir. Hak söz kimden gelirse gelsin hak sözdür.

     Öncelikle Ecevit’in şu hatırası ile başlamak istiyorum; “1975 yılında, ana muhalefet lideri olarak ilk kez Finlandiya’ya gitmiştim. O sırada Finlandiya’daki karma hükümetin başında Sosyal Demokrat Parti vardı. Programımızda bu partinin meclisteki grup başkan vekillerini ziyaret de vardı. Rahmetli Hasan Esat Işık ile ve başka arkadaşlarımla birlikte meclis binasına gittik. Bütçe görüşmelerinin son günleriydi ve meclisin çok yüklü bir dönemiydi. Bizi kapıda 22-23 yaşlarında iki delikanlı karşıladı. Son derece kibarlardı. Bizi yukarı çıkarttılar, grup başkan vekillerinin odasına götürdüler, koltuklara oturttular ve kendileri de birer sandalyeye oturdular. Kendilerinin protokol veya özel kalem görevlisi olduklarını düşündük. Grup başkanvekillerini beklemeye başladık. Fakat zaman geçiyor, grup başkan vekilleri bir türlü gelmiyordu. Ben içimden “herhalde bütçe oylaması vardır da ondan gelmiyorlardır” diye düşünüyordum. Beklerken bizi karşılayan gençlerle konuşmaya başladık. Baktım her konuda son derece bilgililerdi; iç politikayla, dış politikayla ilgili çok ilginç şeyler söylüyorlardı. Çok iyi yetişmiş gençlerdi. Bir ara saatime baktım ki başka bir randevumuzun zamanı gelmiş geçiyordu. “herhalde grup başkan vekilleriniz oylamaya katıldıkları için gelemiyorlardır; biz artık ayrılalım, kendilerine selam söyleyiniz” dedim. Gençler şaşırdılar, “grup başkan vekilleri biziz” dediler.  “Nasıl olur, sizler ancak 22-23 yaşlarında görünüyorsunuz”… “Öyleyiz” dediler. “Nasıl bu yaşta milletvekili olabildiniz; üstelik bir de iktidar partisinin grup başkan vekilliğine gelebildiniz?” dedim. Güldüler. “Biz ortaokulda politika yapmaya başlarız” dediler.”

     Ecevit, ülkemizdeki “aydın olma” hastalığının böyle bir gençliğe sahip olmakla düzeleceği inancındaydı. Mesele politize olmadan politik düşünebilme istidadını haiz olmaktı. Ve bu husus bir kesimin tekeline bırakılamazdı. Ecevit’in ağzından aydın(!) kesim ve halk ile alakalı düşüncelerinden birkaçını aktarıyorum;

  • “Karagöz bir çocuk oyunu değildir; önemli bir siyasal kültür kurumudur. Hacivat gibi kendisine tepeden bakan, kendisini hor gören seçkinci aydınlarla, Türk halkı, Türk köylüsü, yüzyıllarca Karagöz’ün ağzından alay etmiştir.”
  • “Osmanlı toplumunda aristokrasi yoktu, meritokrasi vardı. İnsanlar, soylarına veya varlıklarına göre değil, yeteneklerine göre bir yerlere gelebilirlerdi. O anlamda aristokrasi değil, meritokrasi vardı.”
  • “Türk halkının demokrasiye “seçkin” ve “aydın” denen kesimden daha yatkın olduğunun belirgin bir kanıtı da şudur: seçkin veya aydın denen kesimden, bunalım dönemlerinde sık sık askere çağrı geldiği halde, halktan, köylüden hiçbir zaman askere çağrı gelmemiştir.”
  • “Bazı ilerici aydınların(!) dine bağlılığı laikliğe aykırı gibi görmeleri ve göstermeleri yüzündendir ki bir kısım dindarlar da laikliğe kuşkuyla bakar olmuşlardı. Bu açık gerçeği göremeyen kimi ilerici aydınlarımız(!), laikliğin elden gideceği kaygısına kapıldıkça, demokrasiye büsbütün sarılacağı yerde “zinde güçlerden” medet ummaya başlarlar. Zinde güçler ise ne zaman demokrasiye ara verip yönetime el koysalar, laiklik büyük tahribata uğramaktadır.”
  • “Belki bir ölçüde Fransa hariç hiçbir demokratik ülkede, bir kimsenin “ben aydınım” diye ortaya çıktığı ve siyasal etkinlik göstermeye çalıştığı görülmemiştir. Hatta demokratik ülkelerin birçoğunda aydın tavrı takınmak alay konusu olmuştur. Örneğin İngiltere’de aydın tavrı takınanlarla “yüksek alınlı” diye, Amerika’da “yumurta kafalı” diye alay edilir.”

     Aktarması benden analizi sizden… Şahsım adına Ecevit’in bu hatırasına ve yukarıda yazılı görüşlerine bir genç olarak büyük önem veriyorum. 20’li yaşlardaki insanların günümüzdeki “aydın” problemini iyi analiz etmeleri gerekmektedir. Milletin ferasetine güvenen yöneticilerin yönettiği, kendine güvenen gençler olmak zorundayız ki  “yumurta kafalılar” değil, Finlandiya örneğinde olduğu gibi bu ülkeyi biz yönetelim ve ülkemizi gerçek “aydınlık” günlere ulaştıralım. Bunun için ne aydın olmaya gerek vardır ne de makama, mevkiye…Ülke kaderi üzerinde söz sahibi olmak isteyen, vatana hizmet aşkıyla yanıp tutuşan genç arkadaşlarımız için son bir not; “Bu ülkeyi Atatürk gibi, Kazım Karabekir gibi apoletlerini söküp atmış bir nesil kurmuştur.” Saygılarımla…