Suriye: Yerküre Laboratuvarında Bir Denek

Suriye… Ortadoğu’nun ilkyazı gelmeyen ülkesi… Yaşadığımız Yerküre’nin “Kırmızı” noktası… Ortadoğu’dan olduğu gibi 6 yıldır Suriye’den de “kırmızı” eksik olmuyor. Suriye’de isyandan iç savaşa dönüşen, sonra dış müdahalelerle iyice karışan ve altıncı yılını geçtiğimiz hafta geride bıraktığımız süreç hala karmakarışık durumda.

Suriye Son Durum Haritası 

Suriye’ye Gelmeden

Her şeyin başlangıcı sayılan olay 17 Aralık 2010’da Tarık el Muhammed Buazizi adlı Tunuslu seyyar satıcı gencin kendisini yakmasıdır. Bir fitil niteliğindeki olay tüm Tunus’a ve Ocak 2011’de domino etkisiyle Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerine yayıldı. İrili ufaklı protestolar yaşanan 23 ülkeden bazıları için planlayıcılar ve destekçiler hemen işe koyuldu. Ufak protestolar yaşanan ve ardından ya muhaliflerin tutuklanmasıyla ya da yönetimin ekonomik imtiyazlar vermesiyle durgunlaşan ülkeler dışında büyük sonuçlarla karşılaşan ülkeler de oldu. Kuveyt’te kabine istifa etti. Irak’ta Başbakan Maliki gelecek seçimlere katılmayacağını söyledi ve yerel yöneticiler ve valiler istifa etti. Sudan’da Başkan Ömer Hasan Ahmed el-Beşir 2015 seçimlerinde aday olmayacağını açıkladı. Tunus’ta Cumhurbaşkanı Zeynel Abidin bin Ali ve Başbakan Muhammed Gannuşi ülkeyi terk etti. Ürdün’de Kral Abdullah bin Abdül Aziz Başbakan Rifai’yi ve Rifai’nin kabinesini görevden aldı. 7000 civarında ölümün yaşandığı Yemen’de Başkan Ali Abdullah Salih istifa etti. Mısır’da 26 Ocak 2011’de protestoların başlamasının ardından Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek, 29 Ocak’ta Başbakan Ahmed Nazif ve kabinesini görevden aldı. 31 Ocak’ta göreve Ahmet Şefik geldi. Hüsnü Mübarek ise 10 Şubat’ta yetkilerini yardımcısına devretti ve 11 Şubat’ta görevinden istifa etti. Ahmet Şefik de 1 ay kadar süren görevinden 3 Mart’ta istifa etti.

Başlarken

Suriye’de de 2011 Mart ayı ortalarında protestolar baş göstermeye başladı. Siyasi suçluların serbest bırakılması ve bölgesel valilerin kovulması gibi imtiyazlar verilse de olaylar giderek büyüdü. Ordu, isyan bölgelerine müdahale etti. Muhalifler ve Esad askerleri arasında çatışmalar başladı. Muhalifler ve ordu kaçkını askerler 29 Temmuz’da Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) adı altında birleşti. Kasım 2012’de ABD Dış İşleri Bakanı Hillary Clinton ve Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande muhaliflere silah yardımını gündeme getirdi. Yine Kasım 2012’de muhaliflerin Şam’ın güneyindeki Marj el Sultan Hava Üssü’nü ele geçirmesiyle Suriye, hava saldırılarına karşı savunmasız kaldı.

Kim Kiminle, Nerede, Ne Zaman, Nasıl?

İran, Esad’a ilk günden beri hem diplomatik ham de fiili destek veriyor. İran, Suriye’ye binlerce askerini ve devrim muhafızını gönderdi. Hizbullah da Esad’ın yanında yer alıyor ve Şii milisler, muhalifler ile çatışma halinde.

Çin ise Rusya ile birlikte BM Güvenlik Konseyi’nde Esad’a diplomatik desteğini hiç esirgemedi.

Suriye’ye ilk hava müdahalesi 1 Şubat 2013’te İsrail’in bir hava saldırısıyla gerçekleşmiş, Suriye hükümeti saldırıyı onaylamıştır.

2013 yılında ABD olası operasyon için Akdeniz’e 5 gemi gönderirken; İngiltere, Kıbrıs Rum Kesimi’ndeki Akrotiri Üssü’ne 6 tane RAF Typhoon tipi uçak yolladı.  Rusya bölgeye denizaltı savar ve 2 füze kruvazörü gönderdi.

2013 Ağustos’unda Şam’ın Doğu Guta bölgesindeki kimyasal silah saldırısından Esad sorumlu tutuldu ve ABD, Suriye’nin kimyasal silah olan bölgelerini vuracağını açıkladı ancak Rusya’nın devreye girmesiyle kimyasal silahların Suriye dışarısına çıkarılması kararına varıldı.

ABD ve koalisyon ülkeleri muhalefete silah desteğini her geçen gün artırırken daha önce silah desteği sağladığı IŞİD; ÖSO, PYD gibi unsurlarla da çatışmaya başlayınca ve Suriye ve Irak içinde birçok bölgeyi kolayca ele geçirince ABD ve koalisyon IŞİD’e müdahale kararı aldı. İlk müdahale 20 Ağustos 2014’te Irak’ta ABD tarafından başladı. İlk askeri desteği Fransa verdi. Daha sonra diğer ülkeler koalisyona asker ve uçak yardımında bulundular.

ABD ve koalisyon ülkelerinin Suriye ve Irak’ta IŞİD’e karşı hava saldırıları devam ederken IŞİD güçlenmeye devam etti. Ele geçirdiği bölgeleri genişletti ve militan sayısını artırdı. 14 ay boyunca koalisyon saldırıları etkisiz kalınca 30 Eylül 2015’te Rusya da IŞİD’e müdahaleye başladı.

ABD ve koalisyonun 14 ay müdahalesi sırasında bazı ilginç olaylar da yaşanmıştır. Şam Araştırma Merkezi’nden Stratejist Türki El Hasan’a göre ABD, IŞİD’i vurmak istemiyordu. Yine Hasan’ın iddiasına göre ABD Rakka’dan çölü geçerek Palmira’ya giden IŞİD konvoylarını vurmadığı gibi Suriye uçaklarının vurmasını da engelledi. Hasan aynı durumun Deyrizor Meyyadin bölgesinden hareket eden IŞİD konvoyları için de yaşandığını söyledi.

PYD Suriye’de hep ikili oynamayı tercih eden bir örgüt. Kimi zaman Suriye rejimiyle kimi zaman muhaliflerle birlikte çalıştı. Ancak IŞİD’le girdiği çatışmalarda ağır kayıplar vermeye başlayınca yardım istedi. IŞİD’le mücadelede PKK’nın Suriye kolu PYD, ABD için büyük önem arz ediyor. ABD ve koalisyon güçleri Türkiye’nin tüm karşı çıkışlarına karşın PYD/YPG’ye silah ve mühimmat sevkiyatına devam ediyor. Rusya da PYD’yi desteklemeyi hiç bırakmadı.

Türkiye’nin Fırat Kalkanı Harekatı’nı başarıyla sürdürmesi ve El- Bab’ı almasının ardından daha önce belirttiği hedef olan Menbiç’e yönelmesiyle YPG, hamilerinin yardımıyla rejimle anlaşarak Türk askeriyle Menbiç arasındaki çizgiyi güneyden kuzeye doğru Suriye rejimine bıraktı ve arada tampon bölge oluşmasını sağladı. Geriye kalan sınır kısımlarını da hem ABD hem de Rusya askerleri çevreleyerek Türkiye’nin olası saldırısına karşı önlem aldılar ve terör örgütü PYD/YPG etrafında bir koruma kalkanı oldular.

Mart 2017, Suriye Son Durum Haritası

6 Yılın Sonunda

22 milyon nüfuslu Suriye’de halkın yarısı evlerini terk etmek zorunda kaldı. 14 milyona yakın insanın, insani yardıma ihtiyacı var. Yaklaşık 1 milyon kişi Avrupa’ya sığınma talebinde bulundu. Ürdün 650 bin kadar Suriyeliyi ağırlıyor. Lübnan’da 1 milyonda fazlası var. Türkiye’de ise sadece resmi rakamlara göre yaklaşık 3 milyon Suriyeli var.

Esad ve müttefikleri 114 binden fazla kayıp verirken muhalifler de 111 bin kişi kaybetti. 97 bin kadar da sivil kayıp var.

Yerkürenin Laboratuvarı: Suriye

Suriye yerle bir olurken ve her geçen gün çözümden biraz daha uzaklaşılırken birçok ülke Suriye’ye dolaylı veya doğrudan müdahalede bulundu. Şüphesiz bundaki en büyük etken Batı ve Doğu bloğu arasındaki çıkar mücadelesiydi. Bu mücadelenin dışında bir amaçla müdahale eden tek ülke olan Türkiye ise uluslararası bir hakkını kullanarak sınır güvenliğini sağlamak amacıyla bir operasyon başlattı.

Suriye’ye müdahalede bulunan ülkeler 3 yıldır birçok silah kullandı. Bunlardan bazıları hiç kullanılmamış silahlardı bazılarıysa tabiri caizse kullanım tarihi geçmiş silahlardı.

Koalisyon ülkelerinin hava harekâtında kullandığı silahların bazıları stok eritme amaçlı kullanıldı. Ancak ABD ve İngiltere’nin yeni teknolojileri de Suriye’de denendi.

ABD, Irak’ı işgalinin ilk 3 haftasında 2 bin tondan fazla radyoaktif ve kimyasal zehirli atık kullanmıştı. DNA bozukluklarına ve kansere neden olan atıklar nedeniyle Irak’ta kanser oranları arttı ve çocuklar Japonya’daki atom bombasının etkilerine benzer bir şekilde genetik bozukluklarla dünyaya gelmeye başladı. ABD, Irak’ın ardından Suriye’de de aynı şeyi yaptı. Özgür Düşünce Projesi’nin ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) sözcüsüne dayandırdığı habere göre sözcü, Kasım 2015’te Deyrizor ve Haseki’de IŞİD’e yapılan hava saldırısında 5 bin 265 atık uranyum içeren zırh delici top mermisinin kullanıldığını açıkladı.

ABD 21 Mart 2017’de İdlib yakınlarında Tahrir El Şam örgütünün üst düzey yetkilisi Ebu İslam el Masri’nin otomobilini hareket halindeyken drone’dan fırlattığı füze ile vurdu. Masri öldü. ABD’nin azaltılmış uranyum barındıran kinetik enerjili bir füze kullandığı ortaya çıktı.

ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM)’ndan yapılan açıklamaya göre ABD’nin Ortadoğu operasyonlarında misket bombalarının yerini alacak ve parça tesiri daha yüksek top mermileri Suriye ve Irak’ta kullanılacak. Top mermileri, New Hampshire eyaletinin Manchester kentinde bulunan 197’nci Saha Topçu Tugayı’nda yapıldı. M30A1 Çok Namlulu Güdümlü Roket Sistemi Değiştirilebilir Savaş Başlığı adı verilen top mermilerinin geçen günlerde Kuveyt’te gerçekleştirilen bir atış testinde de kullanıldığı belirtildi. ABD bu top mermilerini Suriye ve Irak’ta IŞİD operasyonlarında kullanmayı hedefliyor.

İngiltere Savunma Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre ise İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne ait uçaklar 10 Ocak 2016 günü IŞİD hedeflerine karşı Kükürt füzelerinin kullanıldığı 4 saldırı gerçekleştirdi.

Rusya ise Suriye’de hava operasyonu imkanına sahipken Akdeniz’deki denizaltısından IŞİD’in başkent ilan ettiği Rakka’yı cruise füzesiyle vurarak füzelerini test etti.

Rusya, Suriye’de 5 modern silahını da ilk kez savaş ortamında deneme imkânı buldu. Bunlardan ilki SU-35 savaş uçaklarıydı. İkincisi, Ekim 2015’te IŞİD hedeflerini vurmak için Hazar Denizi’nin güneybatısındaki savaş gemilerinden attığı modern uzun menzilli Kalibr-NK füzeleriydi. Üçüncüsü, nükleer füze de taşıyabilen süpersonik uçak olan Tu-160. 2 bin 200 kilometre hız yapabilen Tu-160, 18 bin metreye kadar yükselebiliyor ve 45 ton yük alabiliyor.

Rusya’nın test ettiği bir diğer silah ise Termobarik roketler. İlk kez Afganistan’da kullanılan sonra modernize edilen roketler, hedeflerini 6 kilometreye kadar etkili bir şekilde vurabiliyor. 24 ya da 30 roket aynı zamanda ateşleyebilen savaş makineleri tank ya da zırhlı araçlara monte edilebiliyor. Beşinci silah ise Rusya’nın kara harekatlarındaki vazgeçilmezi BTR-82A zırhlı araçları. 30 milimetrelik otomatik top sistemine ve 7,62 milimetrelik makineli tüfeğe sahip. Son model teknolojiyle donatılan BTR-82A’lar gece görüşüne de sahip.

Rus Savunma Bakanı Sergey Şoygu Şubat 2017’de Rus Meclisi’nde yaptığı konuşmada Suriye’de 162 çeşit silah denediklerini ve sadece 10 tanesinden istenilen verimin alınamadığı söyledi.

Son

Yerküremizdeki “Kırmızı” nokta Suriye, herkesin gözü önünde yerle bir olmaya devam ediyor. Yüzbinlerce ölüye, milyonlarca sığınmacıya ve 14 milyon yardıma muhtaç insanın sayısına her gün yenileri ekleniyor. ABD ve Rusya eksenli çekişme Suriye’yi bir çıkmaza götürürken her iki taraf da Suriye’de hem silahlarını deniyor hem de gövde gösterisi yapıyor. Bölge ülkelerinin huzursuzluğu ve tedirginliği yeni silah alımlarıyla yine bu iki ülkenin ve silah tüccarlarının cebini dolduruyor. Yerküre laboratuvarındaki denek Suriye, denenmeye devam ediyor.

Alihan Özsoy

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

NATO’nun Toplam Bütçesi: Para Krizi ve Ülkelerin Katkıları

ABD Başkanı Donald Trump’ın NATO’nun savunma harcamalarına Almanya Başbakanı Angela Merkel’den daha fazla katkı istemesi “üye ülkelerin NATO için gerçekleştirdiği harcamaları tekrar gündeme getirdi.

Atavatan Birliği Yolunda Azerbaycan ve Türkler

Gerçek dostumuz Azerbaycan, kader ortağımız ve soydaş dayanağımızdır. Her bir Azerbaycan Türk’ü kapitalist sisteme kendini en çok kaptırmış olanlar bile gerçeklerin bilincindedirler. Ne Çin ne Rusya, ne ABD ne AB hepsi kurtlar sofrasında binlerce yıllık mirasımızı yemek için toplanmışlar, biz onlara göre kullanılacak zamanı geçmiş bir soyuz, yanıldıklarını göstermek de bize kalıyor. Kimin kurt kimin sofrada meze olduğu, olacağı, bütün kozlar ortaya koyulunca belli olacak.

Şu dünyada eğer gerçekten bir dostumuz var diyebileceksek o da Azerbaycan Türkleri’dir, Azerbaycan’dır. Diğer soydaşlarımız da en az biz ve Azerbaycan Türkleri kadar acılar çekmiştir kesinlikle, Atavatan’ın (Orta-Asya’nın) işgal edilmesiyle birlikte hürriyetlerini kaybedip vatansız, başsız, esaret altında olmanın ne demek olduğunu yüzyıllarca en acı tecrübelerle öğrenmişlerdir. Ve bu acı tecrübelerin izleri nesiller boyunca kültürlerinde, düşünce şekillerinde ne yazık ki yaşayacaktır. Bu yazıda ele almak istediğim mesele, tarihimizde Çin esaretinden yüzyıllar sonra soyumuzun yaşadığı Rus esaretinin acıklı hikâyeleri değildir. Çünkü acıklı hikâyeler bize bir şey kazandırmaz, bizim artık esaret sonrası bu karmaşık günlerde gelecek nesillerimize, önlerini daha net görebilecekleri, tarihimizden ilham almış yepyeni seçenekler, planlar, stratejiler bırakmamız gerekir.

Bütün Türk ulusları olarak yeni bir dönemecin eşiğindeyiz, İnsanlık tarihine ölçeklediğimizde, 20-25 yıl geçmiş olmasına rağmen, bağımsızlıklarını daha yeni kazanmış sayılabilecek soydaşlarımızın devletleri, tam bağımsızlık kazanamamış olanlarımız ve hatta biz Türkiye Cumhuriyetinde özgür yaşama imkânına sahip olanlar bile, hepimiz yeniden özgürlüklerimizi kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyayız. Elbette korkmamalıyız ve fakat gerekli önlemlerimizi de almak mecburiyetindeyiz. Bir yandan Batı (AB ve ABD öncülüğündeki koalisyon) içimizde hainlerle iş tutmuş, onları kullanıyorken bir diğer yandan da çevremizi sözde deaş (bilerek adı küçük yazdım deaş büyük harflerle yazılmayı hak etmiyor) tehdidi -ki tamamen kendi kontrollerindedir, yani ABD’nin kontrolündedir- bahanesiyle çevremizi sarmakta ve bizi adım adım, içten içe işgal etmektedirler; öncelikle bu mühim meseleyi her bir ferdimize doğru şekilde anlatabilmeli, idrak ettirebilmeliyiz. Elbette korkmamalıyız, korkalım diye değil önlemlerimizi alalım diye böyle meseleler üzerinde durmalıyız. Kendimizi gelen tehlikeyi atlatacak şekilde hazırlamalıyız.

Nasıl hazır olacağız peki? Öncelikle bütün soydaşlarımızla ilişkilerimizi bugün olduğundan çok daha ileri seviyelere taşımalıyız, bunu söylemek kolay ama yapmak zordur, sabırla sonuca yavaş ama emin adımlarla ilerlemeliyiz. Herşey aynı anda yapılmaz, bir stratejimiz olmalı. Soydaşlarımızla dostluğumuzu, dayanışmamızı, güven ve saygı çerçevesinde ilerleteceğimiz ortaklık ilişkilerimizi samimi olarak kurup geliştirip yönetmemizin yegâne anahtarı da Azarbaycan’dır, Azarbaycan Türkleri’dir.

Azerbaycan’lı Türk kardeşlerimizin, hepinizin mâlumu olan asıl problemlerini sıralayıp bakalım ve farklı çözüm seçeneklerimizi değerlendirelim.

Zorlukları ancak birbirimizin eksikliklerini gidererek aşabiliriz.

 

Ermenistan’ın işgalciliği ve Rusya’nın Desteği

Bu herkesin bildiği konu Azerbaycan’ın görünen en büyük problemidir. Rusya Ermenistan’ın her yerini kocaman bir askeri üsse dönüştürmüştür. Ermenistan’ın haksız saldırılarında daima Ermenistan’a arka çıkmış, âdeta (Gürcistan’a Osetya krizinde olduğu gibi) Azerbaycan’a saldırmak için fırsat kollamakta hatta bu bahanenin şartlarının oluşması için neredeyse açıkça Ermenistan’ı kışkırtarak hareket etmektedir. Bu oyunlarında Ortodoks bile olsa diğer Hristiyan dünyasının da tam desteğini almıştır aslında. “Hadi canım sen de … atma Recep” dediğinizi duyar gibiyim, açıklayayım:

Osmanlı’nın ilk kuruluş yıllarını düşünün, Bizans’a karşı savaşıp toprak alıyor, diğer beylikler de Osmanlı, Gazâ yaptığı için ona ilişmiyor, böylece Osmanlı gelişiyordu. Rusya’nın durumu da benzerdir. Bizans’ı yıkanları yıkmak için uğraşıyor, bundan dolayı da batı tarafından korunuyor, her ne kadar sert açıklamalar ve sözde yaptırımlar olsa da… Rusya aslen, Bizans’ı yıkan Osmanlı’nın devamı sayılan Türkiye Cumhuriyeti’nin altını oyma ve çevresinin sarılması planında, kendine düşen görevi yerine getiriyor. Bu nedenle Ermenistan eli ve bahanesiyle Azerbaycan’a saldırmak, onu tehdit etmek, kuşatmak … Bunların hepsi aynı anda Türkiye Cumhuriyeti’ne de yapılmış oluyor. Halen “nasıl yani” mi diyorsunuz? Biraz daha açıklayayım:

Günümüz Türk dünyasını gösteren haritalara bakarsanız Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarını işgal etmesi sonucu Türkiye ile Azerbaycan’ın kara yoluyla doğrudan bağlantıları kesildi. Kime yaradı bu ve kime zararı oldu bunun? Zararı bize oldu, sadece Azerbaycanla değil, Azerbaycan toprakları üzerinden ulaşacağımız diğer bütün soydaşlarımızla da doğrudan kara bağlantımız kesildi. İster kara, ister hava isterse deniz yoluyla olsun, soydaşlarımıza, başka ülkelerin topraklarından geçmeden ulaşamıyoruz. İran, Gürcistan, Ermenistan … Bu üçünden en az biriyle aramız iyi olmadan Azerbaycan’a ve diğer soydaşlarımızla bir araya gelemiyoruz.

Aramızda sıradağlar, aramızda denizler … yabancı sınırlar …

Rusya’nın İran’ı desteklemesinin ABD’nin ve İsrail’in de gizli kapaklı İran’ı desteklemesinin ardındaki sebeplerden biri de budur: “Türkiye soydaşlarıyla mümkün olduğunca uzak olsun” Çünkü böyle olursa hem Türkiye’ye hem de soydaşlarına daha kolay oyunlar oynayabilirler. Türkiye soydaşlarıyla birlikte ekonomik, kültürel ve askeri olarak Avrupa Birliği benzeri bir modeli etkin ve verimli şekilde hayata geçirebilirse bu Rusya’nın da ABD’nin de, AB’nin de Çin’in de tamamen ve her yönden zararınadır buna karşılık bir Türk birliği bütün Türk milletlerinin her yönden yararınadır. Biz soydaşlarımızla şu anda çok kırılgan bir yapıda bulunuyoruz, ayrıyız, ama bir araya gelirken bizi kırmaları, alt etmeleri üzerimize oyun oynamaları imkânsızlaşır. İncecik, kırılgan zayıf ahşap çubuklar nasıl tek iken kolay kırılıyor ama bir kaçı bir araya gelince kırılamıyorsa biz de öyleyiz, bizi ayrı tuttukları ölçüde ellerinde birer oyuncağız.

Bu nedenlerle ne olursa olsun bütün soydaşlarımızla doğrudan olmasa da en azından istikrarlı yollardan bağlarımızı geliştirmeliyiz. Azerbaycan sadece toprakları bakımından diğer soydaşlarımızla bağımızı güçlendirme aracı değildir, onlar her şeyden önce kader ortaklarımızdır, diğer bütün soydaşlarımızla olan gönül bağımızı sağlamlaştıracak sürdürülebilir ekonomik, kültürel, askeri ortaklığımızın, Türk Birliği’nin sarsılmaz kurucu ortaklarıdır, Azerbaycan ile olan ilişkilerimize bakıp bizi değerlendirecek olan diğer soydaşlarımız için Türkiye’nin ve Türkiye’deki soydaşlarının aynasıdır.

Azarbaycan için ikinci büyük sorun: “Yalnızlık” ve Muhtemel Rus işgali

Rusya Azerbaycan’a silah ambargosu uyguluyor. Hava savunma sistemleri, uçak, helikopter, iha vs kritik askeri araçlar satmıyor, mevcut araçlarının yedek parça ve bakım konularında zorluklar çıkarıyor, mühimmat konusunda da yalnız bırakıyor, ambargolar uyguluyor. Ama Ermenistan söz konusu olunca Rusya açıyor kesenin ağzını, Azerbaycan’a parayla satmadıklarını, Ermenistan’a bedava veriyor. Amaç: Azerbaycan’ı zayıf tutmak ve ilk fırsatta işgal etmek.

Aranızda “Hadi oradan, Rusya Azerbaycan’ı işgal edemez, orada Rus da çok yok, sıkar biraz” diyenler var mı bilmiyorum. Ama hepimizin bilmesi gerekiyor ki Rusya er ya da geç Azerbaycan’a da dalacak tıpkı Ukrayna’ya kendi soydaşlarına daldığı gibi … O günleri görmemiz yakındır. Zirâ Rusya Azerbaycan Türklerine Rus pasaportu dağıtıyor. Gün gelecek Azerbaycan’da karışıklıklar çıkaracak, “orada benim milyonlarca vatandaşım var, onların güvenliği için …” diyerek Azerbaycan topraklarına dalacak, lâkin o Rus vatandaşları Rus değil Azerbaycan Türkü olacak. Yani Rusya Türk’ü Türkten koruma bahanesiyle Türk topraklarına girecek. İstediği fırsatı elde etmek için Ermenistan’ı kullanıyor, Ermenistan bahanesi ile ihtiyacı olan karışığı çıkaracak. Rusya bunun hazırlığını yapıyor, bütün istediği Azerbaycan petrolleri ve Sıcak denizlere biraz daha yaklaşmak.

“Rusya sıcak denizlere indi, Suriye’de askeri üsleri, deniz üssü var zaten, neyin kafasını yaşıyorsun, ne içtin, uçuyor musun?” diyenleriniz için söyleyeyim: O üsler bir aşama sadece. Rusya o üslerle yetinmeyecek fırsatını bulunca İran-Irak-Suriye üzerinden doğrudan oraları kendi topraklarına katmak istiyordu. Rusya için başka bir seçenek ise: Gürcistan ve Türkiye’nin Doğu bölgesi üzerinden Akdeniz’e doğrudan inmek. Bu ikinci seçenek Rusya’nın daha kolayına geliyor zirâ: İran ve ırak üzerinden daha önce Akdeniz’e inmeyi denediğinde çuvalladı. Üstelik şimdi Irak’ta ve Suriye’nin doğusunda koalisyon güçleri var onlarla çatışmak istemez; Azerbaycan’a Ermenistan üzerinden saldırarak önce Azerbaycan’ı yok etmek, böylece Türk dünyası ile de Türkiye’nin arasına epeyce bir mesafe koymak, sonra yönünü Türkiye’ye çevirerek Batı (AB, ABD vs) desteğiyle hem Ermenistan hem Gürcistan hem İran hem de ırak ve Suriye üzerinden Doğu topraklarımızın dört bir yanından saldırarak Türkiye’nin doğu topraklarını ele geçirmek arzusundadır. Bu saldırı sadece Rus askerleriyle yapılmayacak, Ermenistan, İran, Irak, Suriye, PKK/PYD gibi pek çok unsurun içeride ve dışarıda desteğiyle olacaktır.

Bunun için Türkiye’nin Araplarla da arasının açık olması şart. Azerbaycan gibi Türkiye’de yalnız olmalı ki kolaylıkla işgal edilebilsin Rusya tarafından. Türkiye’nin Araplarla arası iyi olmasın, Türkiye Arap yarımadasını “Bataklık” bilsin girmesin; ABD, AB, Rusya, İngiltere dilediği gibi at koştursun Arap yarımadasında. Aynı şekilde Araplar da Türkiye’yi “işgalci, düşman, ilk fırsatta Arapların bağımsızlıklarını ellerinden alacak, topraklarında gözü olan sömürgeci” olarak görsün ki Türkiye’de de istedikleri gibi oyunlar oynasınlar. Araplar Türksüz, Türkler de Arapsız çok çok daha zayıf ve çok çok daha savunmasızdır. Bunu iyi bildiklerinden yüz yıldır kullanıyorlar.

Elbette böyle bir ihtimalin gerçekleşmesi durumunda Batı (AB, ABD, Koalisyon) ile Doğu (Rusya-Çin) Türkiye’ye karşı ittifak yapıp Türkiye’yi paylaşma planları yapmış olurlar. Böyle bir paylaşım anlaşması henüz yok, Çünkü İstanbul ve boğazlar paylaşılamıyor ama bir konuda hemfikirler: PKK/PYD eliyle Türkiye Güneyden kuşatılacak, zayıflatılacak.

Bizim yapmamız gereken ise: Azerbaycan’ı ne pahasına olursa olsun yalnız bırakmamak ve bütün gücümüzle desteklemek. Azerbaycan’ın işgali demek Türkiye’nin işgali demektir. Bu yüzden Azerbaycan ile kader ortağıyız. Ve Azerbaycan ile Türkiye’nin alt edilmesi demek: diğer soydaşlarımızın da tam olarak ve hiçbir kurtuluş ümidi olmadan yeniden bağımsızlıklarını kaybetmeleri anlamına gelir. İşte bu durumu bizzat yaşayan ve bilen Azerbaycan Türkü soydaşlarımız, Rusya’nın kontr-espiyonaj (karşı istihbarat) taktikleriyle bize düşman etmeye çalıştığı diğer soydaşlarımızla aramızda köprü olabilir ve durumun vehametini onlarla olan ortak paydalarından hareketle paylaşabilir, anlatabilir. Azerbaycan, soydaşlarımızla bize aracı olarak Özbekistan’la, Kazakistan’la, Kırgızistan’la aramızda örülen buzdan duvarı eritebilir, Rusların “Türk’ü Türk’e düşman etme planı”nı bozabilir. Yeniden tam bir Türk Birliği’ni sağlayacak adımları birlikte atabilmemize, diğer Türk soydaşlarımızla beraber eşit, denk, ve özgürce katkılar sağlayabilir.

Belki o gün hep birlikte “Ne mutlu Türküm diyene” demek Rusların istediğinin ve yapmaya çalıştığının aksine Türkleri, soydaşları birbirine düşman etmek için kullanılan bir araç olmaktan çıkar ve özlenen Türk Birliği’nin sözü, özü olur.

Özümüze döndüğümüz günlerde buluşmak dileğiyle …

 

ABD PYD’ye Devlet Sözü Mü Verdi?

Suriye kaynaklı bir haber sitesinde, ABD’nin Irak ve Suriye’de büyük bir Kürt devleti kurulması yönünde çeşitli Kürt gruplarla anlaştığı iddia edildi.

Inside Syria Media Center adlı haber portalinde yayımlanan yazıda, ABD’nin Suriye topraklarında özerk bir Kürdistan kurulması konusunda Kürtlerle anlaştığı iddia edildi. Söz konusu anlaşmanın Rakka ve Tabka‘nın geri alınmasının hemen ardından yürürlüğe gireceği öne sürüldü.

Rakka Savaşı Son Durum

İddiaya göre, Suriye’nin yanı sıra Amerikalılar, IŞİD’in yenilgiye uğratılması ve Suriye’nin yıkılmasının ardından Suriye ve Irak topraklarında kurulacak yeni büyük Kürdistan devletinin sınırlarını da çizdi. Yazıda, Washington’un Kürtleri, IŞİD’i yenebilecek tek güç olarak gördüğü de belirtildi.

KÜRT PARTİLERİ NE DÜŞÜNÜYOR?

Sputnik’e konuşan Demokratik Birlik Partisi (PYD) lideri Salih Müslim, ABD’nin Kürtlerin Rakka operasyonuna katılması karşılığında özerklik vadettiği şeklindeki iddiaları net bir dille yalanladı. Suriye Kürt İlerici Demokratik Partisi Yöneticisi Mustafa Hanifi de iddianın gerçeği yansıtmadığını savundu. Hanifi, ABD’nin önceliğinin IŞİD’le mücadele olduğunu, Kürtlerle de bu kapsamda ortak hareket ettiğini söyledi.

PYD VE ABD ARASINDA İTTİFAK VAR MI?

Suriye Kürt İlerici Demokratik Partisi Yöneticisi Mustefa Hanifi, şunları kaydetti: “Bu konuda resmi bir şey yok. Şimdiye kadar böyle bir şey de duymadık. ABD, her şeyden önce Rakka operasyonuna ağırlık veriyor. Tabka barajı çevresinde çatışmalar yaşanıyor. ABD ile PYD’nin Demokratik Özerklik Yönetimi arasında IŞİD’e karşı bir ittifak var. Eğer diğer konuda da ittifakları varsa bilmiyorum. ABD’nin Suriye’deki varlığı, IŞİD’le mücadeleye odaklı. Kürtlere devlet kurma gibi bir niyetleri konusunda şimdiye kadar herhangi bir şey duymadık. Siyasi bir adım yok.”

PYD EŞBAŞKANI MÜSLİM: KİMSE BİZE SÖZ VERMEDİ

PYD Eşbaşkanı Salih Müslim, ABD’nin Kürtlerin Rakka operasyonuna katılması karşılığında özerklik vadettiği şeklindeki iddiaları net bir dille yalanladı. Müslim, şu açıklamayı yaptı: “Böyle bir şey duymadık. Kimse bize Rakka karşılığında herhangi bir söz vermedi. Bu iddiayı ortaya atanlar, kafalarına göre konuşuyorlar. Bizim bu meseleden haberimiz yoktur. Kimse bize böyle bir şeyi ne söyledi ne de biz böyle bir şeyi duyduk. Yalandır.”

PYD: SİSTEMİMİZDE KÜRDİSTAN ADI BİLE GEÇMİYOR

Türkiye’nin terör örgütü olarak gördüğü Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) Kobani Dışı lişkiler Sorumlusu Ewwas Eli, Sputnik’e verdiği demecinde, söz konusu haberlerin gerçeği yansıtmadığını ifade etti. “Böyle bir şey yok. Doğru değil. Biz Suriye’nin kuzeyinde federalizmi kurduk. Bu federal sistemde Kürdistan adı bile geçmiyor. Kurduğumuz sisteme Kuzey Suriye Demokratik Federalizm adını verdik.”

ENKS: ABD PROJESİNDE KÜRDİSTAN VAR

Suriye Kürdistan Demokrat Partisi (PDK-S) Politbüro üyesi ve ENKS yöneticisi Müslim Mıhemed ise, ABD’nin bu konuda bir projesi olduğunu savundu: “Biz ENKS ve PDK-S olarak şöyle düşünüyoruz; ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi, ‘Kürdistan devleti’ni de kapsıyor. ABD’nin Suriye ve Irak’ta Kürt devleti kurması ihtimali vardır. Bunun olması, projenin sahibi olan ABD’ye bağlıdır. Bize göre ülkede bir proje uygulanacaksa, tüm Kürtlerin hakkı olmalı. Tüm Kürtleri kapsamıyorsa, Kürt devleti olamaz.”

ENKS: KÜRTLER, TOPRAKLARINDA ÖZGÜRLÜĞE KAVUŞMALI

“Biz, Kürtlerin haklarına kavuşmasından yanayız. Kürtlerin kendi topraklarında özgürlüğe kavuşması lazım. Hem Suriye’de hem de Irak Kürdistan Özerk Bölgesi’nde (Irak Kürt Bölgesel Yönetimi — IKBY). ABD’nin projesinde Kürtlerin hakkı vardır. ABD’nin Kürtleri sevip sevmemesi meselesi değil, bu onların projesinde bulunan bir konu. Irak Kürdistan Özerk Bölgesi’nde bu yıl içinde referandum olacak ve bağımsızlık ilan edilecektir.”

IKBY, KÜRT BÖLGELERİNE DESTEK OLACAK

“Irak Kürdistanı, diğer bölgelerin merkezi olacak, Kürt bölgelerine destek olacaklar. Fakat bugün Suriye’nin kuzeyinde de Kürtlerin haklarına kavuşmasına yönelik zemin mevcut. Bizden istenen şeyse, Kürtler olarak bu projeyi desteklememizdir.”

Mesud Barzani

ABD, KÜRTLERE ‘RAKKA’NIN KARŞILIĞINDA FEDERALİZM Mİ VAAT EDİYOR?

PYD’nin de bağlı bulunduğu Demokratik Suriye Meclisi’nin (DSM) yöneticisi Rezan Hiddo ise Sputnik’e yaptığı açıklamada, ABD’nin Kürtlerin Rakka operasyonuna katılması karşılığında Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt federe devleti kurulmasına destek olacağı yönündeki iddianın doğru olmadığını savundu. Hiddo, Rakka operasyonunun tek amacının IŞİD’i yok etmek olduğunu söyledi:

“Rakka’nın alınması federalizm ile alakası yok. Biz Rakka’yı IŞİD’in elinden alacağız, operasyonu oradaki insanları terörden ve IŞİD zulmünden kurtarmak için düzenleyeceğiz.Suriyeli Arap kardeşlerimizi IŞİD zulmünden kurtarmak istiyoruz. Hangi kentte terör varsa oradaki insanları kurtarmak bizim görevimizdir. Rakka’dan sonra bizden istenirse Deyr-i Zor’a operasyon yapacağız. IŞİD nerede varsa oraya operasyon yapacağız. Biz federalizm projesini, savaşla ya da zorla değil, müzakereyle hayata geçirmek istiyoruz. Suriye bizim ülkemizdir. Süryani, Arap, Çerkes ve diğer halklarla birlikte, federalizmi müzakere edeceğiz. Federalizmi Suriye sorununa bir çözüm olarak görüyoruz. Suriye krizi federalizmle çözülür.”

DEMOKRATİK SURİYE GÜÇLERİ: ABD’YE SORUN

Sputnik’e iddiayla ilgili değerlendirmede bulunan bir diğer isim, omurgasını Türkiye’nin ‘terörist’ saydığı YPG’nin oluşturduğu Demokratik Suriye Güçleri (DSG) Komutanı Nasır Hec Mansur da, iddiayı kesin bir dille yalanladı. Mansur, şu açıklamayı yaptı:

“Biz ABD ile bu konuyu hiç konuşmadık. İddiayı ortaya atanlar ABD’ye sorsun. Siz de ABD’ye sorun. Bizim ABD ile böyle bir görüşmemiz olmamıştır. Bu iddiayı ortaya atanlar, bir şeylerin önünü almak istiyor. Eminim bu iddiayı ortaya atanların da konuyla ilgili hiçbir bilgisi yoktur. Federalizm meselesine gelince biz Tabka ve Rakka’dan önce de ‘sadece Kürtler için değil, bütün Suriye için mücadele ediyoruz’ demiştik. Ve tüm Suriye için federalizmi çare olarak görüyoruz. Kim çare değil diyorsa gelsin bizimle tartışsın biz de çaredir diyelim.”

Kaynak: Sputnik

Kim Suikasti ve Kuzey Kore Karşıtı Propaganda

Daha önce Kuzey Kore Yalanları ve Gerçekleri isimli yazımda, bu ülkeye yönelik negatif algının kaynağına ve bunun dışında bazı tarihsel ve ideolojik süreçlere bakmıştık. Bu olumsuz algı genelde ülkedeki fakirlik ve savaş söylemleri üzerine yoğunlaştırılıyor.

Kısaca özet geçmek gerekirse, Kuzey Kore daha önce 3 milyon insanın öldüğü bir savaşın (1950-1953) merkezindeydi ve böyle bir savaşı yeniden yaşamak ve yok olmak tehlikesiyle yüz yüze kalmak istemiyorlar.

Kuzey Kore’nin konumu

O savaşta Kuzey Kore’yi Mao Zedong’un kara gücü ve SSCB’nin hava gücü kurtarmıştı ama şimdi onlarda yok. Fakat karşılarında devamlı ortak tatbikatlar düzenleyen ve sürekli ağır askeri sevkiyatlarını sürdüren bir ABD-Güney Kore cephesi bulunuyor. Üstelik bu sefer önceki savaşa dahil olmayan Japonya’da yeni savaş tehdidinin içinde. Bu durumda Kuzey Kore gibi az nüfuslu ve yalnızlaştırılmış bir ülkenin nükleer silahlarını, olası bir saldırıya karşı güvenliğini teminat altına almak için kullanması gayet doğal bir şey. Yani konvansiyonel olmayan silahları, bu küçük ülkenin büyük ülkelere karşı güvenlik sigortası.

Kuzey Kore’ye uygulanan ambargoyu ben bu yüzden haksızlık olarak niteliyorum. Hem savaş tehditleriyle Kuzey Kore’yi silahlanmak zorunda bırakıp hemde küresel ekonomik ambargolarla ülkeyi mali bunalıma sokup, bunlara rağmen üstüne birde Kuzey Kore’yi halkına bakamamakla suçlamak çok adi bir riyakarlık örneğidir. Bu ambargolar nükleer silahlanma ve füze denemeleri için uygulanıyor. Peki bölgeye askeri yığınak yaparak Kuzey Kore’yi bu nükleer silahlanmaya iten ABD’ye kim neden bir şey söylemiyor.

Kuzey Kore zaten ABD’nin bölgeden üslerini çekmesi halinde silahlanmayacağını belirtiyor. Bu açıklamalar Kuzey Kore’nin keyfinden silahlanmadığını aksine ABD’nin eskiden olduğu gibi ülkeye saldırmasından endişe ettikleri için bu yöntemi benimsediklerinin bir göstergesi.

Eğer ABD bölgeden çekilirse, Kuzey Kore nükleer silahlanmaya gitmeyecek ve nükleer silahlanmaya gitmediği içinde BM tarafından ambargoya maruz kalmayacaktır. Böylece 70’li yıllarda olduğu gibi tekrar bölgenin en refah ülkesi haline gelebilecektir. Tabi yine birileri engel koymaya çalışmazsa!

Özeti geçtiğimize göre şimdi asıl konumuza gelelim. Malum Kuzey Kore lideri Kim Jong-Un’un üvey kardeşi Kim Jong-Nam, 13 Şubat 2017 tarihinde Malezya’nın Kuala Lumpur şehrinde Uluslararası Havaalanı’nda öldürüldü. İddiaya göre Kuzey Kore ajanları tarafından parayla tutulan kadınlar, havaalanında Nam’ın yüzüne yasaklı bir kimyasal olan “VX”ten sıkmıştı. Batılı medya hemen bu hikâyeyi hiç şüpheye yer bırakmayacak şekilde tekrarladılar ve suikastten Kuzey Kore’yi sorumlu tuttular. Ancak Nam’ın öldürülmesinde, Kuzey Kore’nin açıklamalarına hiç yer verilmezken, soru işaretleri de giderilmiş değil.

Kuzey Kore’ye göre, Kim Jong-Nam bir suikaste kurban gitmedi. Tabi ki onlar şüpheli olduğu için bunlara pek ciddiyet gösterilmiyor ama gayet önemli hususlarda var. Malezya’daki Kuzey Kore’li diplomat Ri Tong-il, Malezya polisinin soruşturmasında, Nam’ın VX nedeniyle ölmediğinin ortaya çıktığını iddia ediyordu.

Ri’nin aktardığına göre Nam, ölümünden sonra yapılan otopsinin tespit ettiği kadarıyla, geçirdiği kalp krizi nedeniyle yaşamını yitirmişti. Malezyalı yetkililer Nam’a iki otopsi yapmıştı ve ikinci otopsinin de ölüm nedenini belirleme konusunda yetersiz olduğu dile getirilmişti. Bir hafta sonra ise, Nam’ın ölüm nedeninin kimyasal VX kullanımı olduğu açıklandı.

Nam’ın ölüm sebebininin VX’ olduğunu ölümden hemen sonra gündeme getiren ilk ülke, nedense Malezya’dan önce Güney Kore oldu. Halbuki Nam’a yapılan ilk otopsinin sonuçları Nam’ın ölümünde 10 gün sonra, yani 23 Şubat’ta açıklanmıştı. Cinayetle suçlanan iki kadın da saldırıdan önce defalarca Güney Kore’ye gitmişti. Üstelik kadınlar, saldırıda kullanıldığı iddia edilen kimyasal VX’i kullanırken eldivende takmıyorlardı. Polis iddiasına göre, 4 Kuzey Kore’li, kadınlara VX’i verdikten sonra ülkeden ayrılmıştı. Kadınlarsa saldırıdan sonra ellerini yıkamışlardı. Bu kadar ölümcül bir kimyasal olan VX, kadınlara neden hiç etki etmemişti?

Kim Jong-nam

Malezyalı polis şefi Halid Ebu Halid, kadınların zehirli bir kimyasal taşıdıklarını bildiklerini söylemişti. Ancak zehir üzerine çalışan adli tıp uzmanları, VX’in nasıl olup da kadınlara etki etmediğini sormak durumunda kalmışlardı. Bir başka ilginç nokta ise, suç mahallinden binlerce insanın geçmesine rağmen, bölgenin “kimyasal saldırı” nedeniyle polis kordonuna alınmamasıydı. Yani “kimyasal suikastten” 13 gün sonrasına kadar, Kuala Lumpur Uluslararası Havaalanı kapatılmamış, olay mahallinde herhangi bir araştırma yapılmamıştı. Malezya Sağlık Bakanı Subramaniam Sathasivam, 10 miligramlık VX’in dahi öldürücü olabildiğini söylüyor, ancak Nam’dan başka herhangi bir kimsenin VX nedeniyle tedavi görmediğini eklemek durumunda kalıyordu.

Kuzey Kore’li Ri Tong-il de haklı olarak soruyordu: “İki kadın nasıl oldu da hayatta kaldı? Nasıl oldu da havaalanında başka kimse zehirlenmedi? Nasıl oldu da Nam’a ilk yardımı yapan hemşireler, doktorlar ve polisler etkilenmedi?” Ri, Güney Kore’deki siyasi krize de dikkat çekerek, Güney Kore’nin hemen Kuzey Kore’yi suçlayarak dikkatleri başka yöne çekmek istediğini ileri sürmüştü.

Suikastin olduğu sıralarda Kuzey Kore’nin yeni Trump yönetimi ile ilk doğrudan görüşmesini yapmaya hazırlandığına dikkat çekiliyor aynı zamanda. Kuzey Kore, bu görüşmenin olması için istekliydi ve Malezya’da Nam’ı öldürerek bu fırsattan mahrum kalmaya hiçte ihtiyacı yoktu zaten. Gerçekten de, suikastten sonra, Mart’ın ilk haftasında New York’ta yapılması planlanan görüşme ABD engeline takıldı ve ABD Dışişleri Bakanlığı, Kuzey Kore’li diplomata ABD’ye giriş vizesi verilmedi.

İşin ilginç yanı, New York Times’ın bildirdiğine göre, Kim Jong-Nam arada sırada Kuzey Kore’nin Kuala Lumpur’daki misafirhanesinde kalıyordu. Nam’ı öldürmek isteyen Kuzey Kore, binlerce kişinin ve onlarca kameranın bulunduğu uluslararası havaalanında bunu yapmak yerine bu misafirhanede de yapabilirdi. Suikastte kullandığı söylenen öldürücü kimyasal VX, yalnızca birkaç ülkenin stoklarında bulunuyor. Onlardan birisi de Amerika Birleşik Devletleri.

Kuzey Kore’nin Yeni Trump yönetimiyle ilk doğrudan görüşmesini yapmaya hazırlanırken bu suikastin gerçekleşmesi ve sonrasında ABD Dışişleri Bakanlığının Kuzey Kore’li diplomata vize vermemesi, iki ülke arasında olası bir yumuşamaya engel olmuş gibi görünüyor.

Tüm dünyada popülizm merkezli eleştirilere maruz kalan Donald Trump’ın Güney Kore’yi de endişelendirmiş olduğu çok açık ve bu suikastle birlikte Güney Kore, ABD’nin Kuzey Kore’ye karşı yumuşamasının da önüne geçmiş oldu. Maalesef bu ak kaşık Güney Kore, yine Kuzey Kore’yi günah keçisi haline getirmiş durumda.

Not: Bu makaleyi, mevzu bahis suikastin üzerinden oldukça zaman geçtikten sonra hazırlayabilmemin sebebi, oldukça karmaşık olan detay zincirini ve gerekli bilgileri toplamanın ve çözmenin oldukça zaman gerektirmesiydi. Bu yüzden, olay gündemden düştükten sonra bu makaleyi hazırlayabildim ve bilgileri toplamak çok zor ve zaman alıcı oldu. Kusura bakmayın.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

ABD’nin Afganistan, Yemen, Libya, Irak ve Suriye’deki Hatalı Saldırıları

Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Asya gibi çok geniş coğrafyalarda askeri operasyonlar, savaşlar, suikastler ve işgallere imza atan ABD’nin kurbanlarını ne yazık ki genellikle sivil halklar oluşturuyor. Bu ülkelerde ne ABD’nin ne işi var sorusunu sormak bir yana on binlerce sivili neden ve nasıl öldürdüğü bile tartışılmıyor.

‘Hun İmparatorluğu ve Atilla İlgili Tarih Değişiyor’

İngiltere’deki Cambridge Üniversitesi tarafından yapılan yeni bir bilimsel araştırma, Hun İmparatoru Attila’nın Roma İmparatorluğu’nu işgali sırasında yerel halka büyük şiddet ve baskı uyguladığı yönündeki tarih bilgisinin yanlış olabileceğini ortaya koydu.

Yeni araştırmaya göre Attila, bugüne kadarki tarih kitaplarının yazdığının aksine, işgal ettiği yerlerde yerel halkla iyi bağlar kurmuş olabilir.

Bu yeni araştırmanın, Attila ve ordularının işgal ettiği yerlere sadece korku ve yıkım getirdiği yönündeki bilgiyi tartışmaya açabileceği belirtiliyor.

Papa Atilla’ya Roma’yı almaması için yalvarırken.

Cambridge Üniversitesi, Roma İmparatorluğu’nun bir dönemki sınır bölgesi olan Pannonia’daki (bugünkü Macaristan) mezar alanlarında yeni bir araştırma yürüttü.

Araştırmanın sonuçları bugün Plos One dergisinde yayımlandı.

Araştırma, bu bölgede yaşayan sıradan insanların Hunların gelişi sonrası hangi sorunları yaşamış olabileceğine odaklandı.

Yerel halkın beslenme ve mekânsal hareketliliğine dair bilgi edinmek için, mezarlardan çıkarılan diş ve kemiklerde biyokimyasal testler yapıldı.

Bu sonuçlar, bazı köylülerin yerlerinden ayrılarak bazı Hunlar gibi sürekli hareket halindeki sığır çobanları haline geldiklerini ve belki bazılarının da bazı aşiretlere katılıp silahlandığını ortaya koydu.

‘Kültür savaşı değil işbirliği ve bir arada yaşam’

Yine sonuçlara göre bazı Hunlar da burada yerleşik hayat anlayışı ve tarımla uğraşmanın keyfiyle tanıştı. Bu nedenle de seyahat tutkularını ve büyük ihtimalle uyguladıkları şiddeti arkalarında bıraktılar.

Araştırmanın başındaki isim, Cambridge Üniversitesi Arkeoloji bölümünden Dr. Susanne Hakenbeck’e göre bu veriler, temelde şunu ortaya koyuyor: Hunlar, bölgedeki çiftçilerin ilgisini çeken bir hayat anlayışını buraya taşımış olabilir. Ve aynı zamanda onlardan bazı yenilikler öğrenmiş ve bu bölgeye kendileri de yerleşmiş olabilir.

Hakenbeck’e bu, Hunlarla ilgili bugüne kadar bilinen bazı bilgileri tamamen değiştirebilir:

“Roma İmparatorluğu’nun son yüzyılındaki anlatımlar şiddet sarsıntısı üzerine odaklanıyorken yeni verilerimiz, sınır bölgesindeki yaşayan insanlar arasında belli bir seviyede işbirliği ve bir arada yaşama durumunun olduğu izlenimini veriyor. Kültür savaşlarından çok uzak bir şekilde, hayat tarzları arasındaki değişimler, siyasi olarak istikrarsız zamanlardaki sigorta poliçesi olmuş olabilir.”

Kaynak: BBC

Trans Pasifik Anlaşmasından ‘Trump’ Pasifik Anlaşmasına

Günümüzde “küreselleşme” kitaplarda yazan literatüründen ve argüman olarak kullanılan kavramsal kabuğundan dışarı çıkarak ülkelerin iç ve dış politik ilişkilerinde önemli rol oynayan uluslararası sistem haline gelmiştir. İnsanlık tarihi kendini sistemsel olarak geliştirdikçe değişen küreselleşme olgusunun dönüm noktaları arasında birçok etkeni sayalabileceğimiz gibi her bir olaydan sonra uluslararası kavramlarda yeni düzen ve ekonomik gelişmelerin ortaya çıkması sonucu küreselleşme olayının farklı kavramlara ve tanımlara evirilmesi aşikardır.

İki büyük Dünya Savaşının ardından gelen Soğuk Savaş döneminin sona ermesiyle çözülme sürecine giren dünya siyasi hayatının ve ekonomisinin yeni bir boyut kazanması sonrası gelişen süreç küreselleşme olarak adlandırılmıştır. İki eksenli kutup halinde yaşayan dünyanın birbirine olan tutumlarındaki yakınlaşma küresel para savaşları ile alternatifi olmayan güçlü devletleri ortaya çıkarmıştır. Ekonominin sistemsel olarak etkisini göstermesi bu yönde politikalar izlenmesiyle başlanmıştır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Bretton Woods sistemi ile küresel anlamda yapılan ekonomi, ticari ve mali düzenlemelere ve oluşturulan kurumlara ilişkin çeyrek yüzyıldır önemli iyileştirme yapılamamıştı. Bölgesel olmakla beraber Trans Pasifik Ortaklığı (TPP) anlaşmasının bu yöndeki reform gereksinimlerine yanıt vermek girişiminin, uluslararası alanda ciddi bir etki yarattığı görülmektedir. Asya ülkelerinin başlattıkları bu girişime Başkan Bush daha önce katılma isteğini ifade etmiş, daha sonra Başkan Obama’nın Asya’ya odaklanma politikasının sonucu olarak Trans Pasifik Ortaklığı ABD’nin önemli bir dış politika atağı haline gelmiştir. Ekonomi perspektifinden baktığımız zaman Trans Pasifik Ortaklığı masasında taraf olan ülkeler küresel gayrı safi hâsılanın yüzde 40’nı, uluslararası ticaretin üçte birini oluşturmaktadır. ABD, Japonya, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Meksika, Şili, Singapur, Brunei, Vietnam, Peru ve Malezya küresel ticaretin kurallarını değiştiren “Ortaklık Anlaşması” konusunda uzun müzakereler sonucunda mutabakata varılmıştı.

Stratejik açıdan inceldiğimizde süper güç olma arzusu ile günden güne güç elde eden Çin’in ihracat hacminin ABD’yi zorlaması Trans Pasifik Ortaklığını daha da cazip kılmaktaydı.  Yani Amerika bu ortaklık içerisinde bulunmazsa başkalarının kural koyuculuğunu kabul etmek zorunda kalabilir Çin Halk Cumhuriyeti‘nin kural yazıcı olmasına razı kalmak durumunda olabilirdi.

Tüm bu ekonomik stratejiler, gelişmeler, ortaklıklar, küresel sermaye savaşları ve Çin ile girilen ekonomik savaş Trump’ın, seçim kampanyası boyunca Amerikan ekonomisi için oluşacak zararlarından bahsedip Trans Pasifik Ortaklığı (TPP) Anlaşmasından çekilmesi gerektiğini söylemesi ve nihayetinde başkanlık koltuğuna oturduğu zaman diliminde ortaklıktan resmen çekilmesiyle son bulmuştur. Oysa bu stratejik anlaşma Obama dönemi içerisinde Çin’i egale etmek amacıyla yapılan en önemli anlaşma olarak kabul görmüş Asya’da adeta zafer olarak nitelendirilmiş yeni ticaret şekillenmesinin Çin’siz bir yapı içerisinde olmasını hedef edinmişti. ABD’nin içine kapanık ve kendini dünyadan tecrit eden bir dış politika izlemesi Asya’da ki güçler dengesini bozacak nitelikte olmuştur. ABD’nin anlaşmadan vazgeçmesi, Çin’in Trans Pasifik Ortaklığı için yeni bir ortak olması ihtimalini doğurmuştur.

ABD’nin bölgedeki ekonomik pazardan vermiş olduğu  kararla vazgeçmesi, Çin’in ve ABD’nin  geleneksel müttefiklerine geri dönüşünü yansıtan bir strateji izlemesi halini ortaya çıkarmıştır. Çin yeniden Asya’da ki ülkelerle iş birliği içerisine girerek liderlik koltuğuna oturabilir bölgede güçlü ekonomisi ile kural yazan konumuna gelebilir.  Bununla birlikte Çin liderliğinde alternatif bir ticaret anlaşmasına olan ilginin ortaya çıkması muhtemeldir. Çin’e Asya ve oradan dünyaya açılan ticaret anlaşmalarını şekillendirmesi ekonomik veriler doğrultusunda lider olarak yükselişe geçmesine fırsat doğmuştur. 

 Çin yönetimi, her şey yolunda giderse boşalan koltuktan makul değerde faydalanacağı aşikar fakat  zaten Çin ortaklığa dahil edilmeden, kendi alternatif ticaret politikası hali hazırda oluşturulmuş şekilde. Çin hükümetinin politikası Avrupa’ya uzanacak tarihi kara İpek Yolu projesine paralel olarak, bir yandan Pekin’i Singapur’a bağlayacak demiryolunu ve deniz İpek Yolu projelerini aynı anda yürürlüğe koymuş ve bu konuda önemli adımlar atmış. Daha önce Cibuti’de bir askeri üs inşa etme süreci başlatması ve yine Cibuti ile yaptığı askeri işbirliği anlaşmaları, Çin’in hedefinde Hint Okyanusu’nun doğusundan batısına kadar uzanan alanda belirli projelerinin olduğunu ortaya koyuyor. Bunun yanı sıra Pakistan ve İran ile Basra Körfezi alanında işbirlikleri içinde olma hesapları yapıyor.

Tüm bunlar yaşanırken Trump’ın her şeyden önce bir iş adamı olduğunu ve oturmuş olduğu koltuğun Amerika Birleşik Devletlerine ait olduğunu unutmamak gerek. ABD’nin yeni stratejiler içerisinde olduğu aşikar, elinde hazır bulunan pazar payından vazgeçmesi ‘Amerika Yönetiminin’ Trump ile birlikte değişik bir dış politika izleyeceği izlenimini vermektedir. Amerikan dış politikasında Asya bölgesinde yeniden güç siyasetine dönüş yapabilir! ABD’nin farklı tarihsel tecrübelerini incelediğimizde dış politikalarını genellikle güç savaşı ile şekillendirildiğini ve bunu ahlaki argümanlar içerisine koyarak kamuoyuna anlattığı gözlemlenmektedir. Herhangi bir ABD başkanının, önemli bir dış politika kararını halkına ve dünya kamuoyuna anlatırken kullandığı ahlâki argüman işte buradan kaynaklanmaktadır. Buna Asya’dan örnek vermemiz gerekirse Vietnam Savaşı’nda, Vietnam’ın Asya’nın tahıl ambarı olduğu ve stratejik bakımdan Japonya’nın kaybedilmemesi için hayati öneme sahip olduğu açıktı.  ABD’nin ulusal çıkarlarına paralel olarak Vietnam’ı işgal ettiği ortada iken, ABD bu savaşı da özgür dünya ve demokrasi adına savunmuştu.

Son söz olarak ABD dış politikasını anlamak açısından, ABD’nin Avrupa’dan ayrılan, kendine has tarihsel tecrübesinin öneminin büyük olduğunu söyleyebiliriz. Bu ülkenin dış politikasını anlamak için diğer bir önemli nokta da, ABD’nin diğer tüm ülkeler gibi dış politikasını ulusal çıkarlar üzerinden yürüttüğü fakat bunu yaparken ulusal çıkar kavramından haz etmeyen Amerikan halkının ve tabi ki ABD Kongresi’nin desteğinin alınabilmesi için ahlâki argümanların sıkça kullanıldığıdır. Buna örnek olarak bu yazının ana fikrini sunabiliriz.

Trump, Trans Atlantik Projesinin ülkesinin iç dinamiklerine zarar verdiğini ve işsizlik oranını artırdığını savunan bir yaklaşımda bulunarak kamuoyunun desteğini almaya çalışmıştır. Bu karar ardından beklenen olay ABD’nin güç siyasetine geri dönerek ılımlı siyasetten uzaklaşmasıdır. Her ne kadar ABD dışında yaşayan insanlara fazla samimi gelmese de, tüm Amerikan başkanları samimi olarak bu ahlâki argümanları ortaya atmakta ve kamuoyunu ikna etmek için uğraşmaktadırlar. Projelerin ve ortaklıkların iptal edilmesi, kendi içine dönük yatırımların yapılacağı söylemleri ve beraberinde neleri getireceği belli olmayan Amerika politikası için diğer ülkelerin geçmişte neler yaşandığını unutmadan gerekli adımları atmaları gerekir.

Ferdi Güçyetmez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Kıbrıs mı, KKTC mi?

Kıbrıs, yalnız Kıbrıslı Türklerin değil aynı zamanda Türkiye’nin ve bütün bölgenin güvenliğinin güvencesidir. Nitekim, İngiltere 2.Dünya Savaşı’ndan sonra bütün kolonilerini bıraktığı halde bir koloniyi elinde sımsıkı tutmuştur: ”Kıbrıs”. Rumlar, tarihin hiçbir aşamasında Kıbrıs’ta egemen olamamışlar veya yönetime gelmemişlerdir. Kıbrıs adası, hiçbir zaman bir Rum-Yunan adası olmamıştır. Ama 1571’den itibaren Ada’nın Osmanlı hâkimiyetine geçtiğini görüyoruz. Daha sonra İngiltere, hile yoluyla Kıbrıs’ı ele geçirmiş, Rumlar bu dönemde de yönetimde söz sahibi olamamışlardır.

Nihayet Londra ve Zürih Antlaşmalarıyla Batılı devletler, özellikle Amerika ve İngiltere bir ortak devlet kurulmasını istemiş ancak onu da beceremeyip ellerine yüzlerine bulaştırmışlardır. Öyleyse Avrupa Birliği, ABD ve diğer devletler, niçin sanki Kıbrıs, Rumların toprağı gibi davranmaktadır? Bu, biraz da bizim ihmalciliğimizden geliyor zannederim. Geçmiş yıllarda bunu üst üste çok vurguluyordum ama bir türlü ciddiye alınmamıştır. Biz askeri gücümüzle zorunlu olarak Kıbrıs’a çıktık ve orada hem Türklere hem Rumlara ilk defa barış, demokrasi ve refah sağladık. Bu durumda Kıbrıs’ta çözülmeyecek nedir?

Kıbrıs’ın konumu

Aslında Rumlar da ne yapacaklarını bilmiyorlar. Rum-Türk yönetimi reddedilirken, iki halkın bir arada yaşayamayacağı da açıkça görülüyor. Bunun için, Rumları yönlendiren Yunanistan’a bakmak yeterlidir. Ortodoks Hıristiyanlık etkisi altında çağ dışı bir devlet olan Yunanistan’dan başka hala laikliği kabul etmemiş bir devlet mevcut değildir. Bugün dünyada ”ben cumhuriyet kurdum ama krallığım var” iddialarını sürdüren başka devlet var mı? Atina, Selanik nerede, Adana Sinop nerede düşünmeyip, bütün bu yerler benimdir diyor ve Amerikalısı da Avrupalısı da ses çıkarmıyorlar, olacak şey değil.

Bana göre, Kıbrıs ile benzer durumda ki bazı adaların yönetim modelleri üzerinde de durmak gerekir. Bu açıdan, İngiltere’nin Channel Islands ve Man Island Danimarka’nın ise Faroe Islands ile ilişkileri örnek alınabilir. bu gibi durumların hiçbirinde bildiğim kadar özel bir kapsam olmadı. Örneğin, Man Island’ın başında İngiliz Hükümeti’nin tayin ettiği bir askeri kumandan var, ana ülke istediği konularda istediği kadar dayatabiliyor ve basın özgürlüğü ile anlatım özgürlüğü çok kısıtlı… Biz bunu yapsak kıyamet kopardı.  Oysa Kuzey Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nde bütün Batı ülkelerinin, bu arada ABD’nin de sahip olmadığı kadar ileri haklar tanınıyor. Türkiye asıl hak sahibi iken bunlara herkes seyirci kalıyor, politikacılar bu açıdan bakmıyorlar. Onun için biraz daha farklı bir kimlik ortaya çıkarmamız gerektiğini düşünüyorum.

Bu noktada yapılması gereken Avrupalılara baştan hata yaptığını söylemektir. 1997’de AB’nin Lüksemburg toplantısı yapıldı ve aleyhimizde bir ortam doğdu. Oysa, AB, Türkiye ile KKTC’yi inceleyip nerede yanlışı var veya yok diye değerlendirmedi. Ufacık bir ülke, yani Lüksemburg, AB’yi Kıbrıs Türkleri ve Türkiye hakkında kararlar alması, görüşler açıklaması konusunda yönlendirdi. Batılılara, Aralık 1999’da Helsinki toplantısını da hatırlatmak gerekir: Kıbrıs ve Ege ile ilgili içimize sindiremeyeceğimiz bazı koşullar öne sürmek istediklerini öğrenip, “Biz gelmiyoruz bu toplantıya, yemeğe de katılmayacağız” dediğimiz zaman, gerek AB yöneticileri, gerek Lipponen ne demişlerdi bize? “Size herhangi bir dayatma olmayacak, koşul öne sürülmeyecek” sözü vermişlerdi. Bu başarıyı yöneten Türk Heyeti ciddi kazançlar ile dönmüştür.

Bu noktada artık gerçeği hatırlatmak lazım: “Kuzey Kıbrıs’ta çözüm 30 yıl önce sağlandı…” geçenlerde bir dış geziye giderken basın toplantısında Sayın Başbakan’a sordular “Kıbrıs’a barış götüreceğiz” dedi. Oysa barışı zaten 30 yıl önce götürmüşüz ve sımsıkı duruyor. Türkiye olarak KKTC’de yeterli etkinlik göstermemiş olabilir, ekonomi açısından hatalar da yapılmış olabilir. Fakat bütün ağır ambargolara karşın, Türkiye’nin neredeyse iki misli olan kişi başına ulusal gelirle KKTC’nin ekonomisi de gelişiyor, demokrasisi de. Gayet demokratik seçimler yapılıyor. Rumlar bile şimdiye kadar “Oraya Türk askeri geldi, baskı yapıyor zulmediyor” diyemediler.

Kıbrıs konusunu izlemesi gereken üç devlet vardır: Garantör devletler olarak Türkiye, İngiltere, Yunanistan ve elbette Kıbrıs Rum ve Türk tarafları. Onun dışında diğerlerinin ne ilgisi var? Bu üç devlet oturur,, işin çerçevesini hazırlar. Kıbrıs Rumları ve Türkleri de, komşu iki ayrı devlet olarak nasıl yaşayacaklarını kararlaştırmaya ve anlatmaya çalışırlar. Ama şimdi Kıbrıs konusunda Amerika ne düşünürse, İngiltere, Yunanistan, İsrail, ne ileri sürerse konu onlarla da tartışılıyor.

Türkiye, o kadar önemli bir ülkedir ki, AB Türkiyesiz yapamaz. Nitekim, Avrupa’nın ortasında bir Bosna-Hersek sorunu ortaya çıkıyor, Avrupalılar hiçbir şey yapmıyor, bir Makedonya sorununu hala çözemiyorlar. Durum böyle iken, Arnavutluk’un donanmasını genel istek üzerine Türkiye yapılandırdı, Azerbaycan’ın ordusunu da Türkiye yapılandırdı. Birçok Afrika ülkesinin ya askeri, ya polisi Türkiye’den destek alıyor, Afganistan ile yıllardır çıkar ilişkisine giren ülkeler görevden kaçarken, Türk askeri Afganistan’da bulunuyor. Türkiye’nin bu durumuna karşılık, birçok Avrupa ülkesinde ırkçılık ve dincilik mevcuttur. Batı, Türkiye’nin nüfusunun büyüklüğünden, Avrupa Parlamentosu’nda çok ağırlıklı bir güç olacağı düşüncesiyle endişe etmektedir. Bunları iyi değerlendirirsek aslında çok güçlü durumdayız ve ben inanıyorum ki yeniden müzakere koşullarını belirlemeyi başarabiliriz. Ancak, bir yandan da çok kaygı duyuyorum, çünkü dış politikada bir takım ağır hatalar işlesek bile bunların üstesinden gelebiliriz ama Türkiye’ye neredeyse bir Sevr uygulaması getirecek kadar ağır dayatmalar yapılmışsa, dış politikada yeniden bir Atatürk dönemi başlatmalıyız.

Eğer Türkiye’nin varolan gücü, potansiyel gücü geçmişteki örneklerde olduğu gibi etkili bir şekilde uygulanabilirse; hem Kıbrıs hem de AB konusundaki sorunları, zorluklara rağmen rahatlıkla aşabiliriz. Kıbrıs’ın yalnız Kıbrıs Türk halkının güvenliği için değil Türkiye’nin ve bütün bölgenin güvenliği için zorunlu olduğu bilincine vararak hareket edilmesi gerekir. Bu bilinç, eminim Kıbrıslı Türklerin çoğunluğunda mevcuttur. Kıbrıslı Türklere dileğim, Türk ulusunun tarih boyunca kanıtlanmış olan özelliklerine inanmalarıdır. KKTC ve Türkiye cumhuriyeti arasında uyum geçmişte olduğu gibi sürdürülmelidir.

Muratcan Işıldak

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Hama Son Durum Hairtası

Suriye’de birçok muhalif grubun oluşturduğu Fetih Ordusunun kontrolündeki İdlip’in güneyinde, Hama’nın kuzeydoğusunda muhalifler operasyona başladı. Halfaya’da bazı köyleri rejim güçlerinden ele geçiren muhaliflerin bu saldırılarından sonraki son durum haritası şöyle:

22 Nisan 2017: Rejim Hama’da ilerlemeye devam ederken, bazı bölgelerde çatışmalar şiddetlendi.

24 Mart 2017: Suriye’nin Hama ilinde, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ve diğer rejim karşıtı gruplar, Beşşar Esed rejimi güçlerine karşı başlattıkları saldırılarda ilerlemeye devam ederek, kent merkezinin 3 kilometre yakınına ulaştı. Hama kırsalında 8 kilometre ilerleyen muhalifler, böylece merkezin 3 kilometre, askeri havaalanının ise 4 kilometre yakınına ulaştı.

22 Mart 2017: Muhaliflerin ilerleyişi sürüyor. Hama’nın merkezi 9.6 KM mesafenin kaldığı bölgede son durum… (Şeyha tepesi, Soran, Maardes ve Arze köyü rejim güçlerinden alındı)

Hama’nın kuzeyinde son durum haritası | 22 Mart 2017

1 Ekim 2016: Hama’nın kuzeyinde muhalifler 24 yerleşim yerini(246 km2’lik bir alan) rejim güçlerinden ele geçirdi. Muhaliflerin Hama operasyonunda ele geçirdiği bölgeler..

Hama'nın kuzeyinde muhaliflerin ele geçirdiği bölgeler..
Hama’nın kuzeyinde muhaliflerin ele geçirdiği bölgeler..

7 Eylül 2016:

hama-operasyonu-7eylul
7 Eylül 2016 – Hama Operasyonu Haritası

30 Ağustos 2016:

Hama-halfaya

İdlip’in güneyinde son durum:

İdlip'in güneyi Halfaya
İdlip’in güneyi Halfaya

Orta-Asya’da “Siz Türk Değilsiniz” Propagandası

Ata topraklarımızın güney-batı sınırlarında, bugün bize hem coğrafi olarak hem de bize karşı gönüllerinde besledikleri hisler bakımından en yakın olan, buna ek olarak da aramızdaki gönül bağı sayesinde, akrabalık bağlarımız olan diğer halklarla daha fazla yakınlaşabilmemizi sağlayacak yegâne millettir Azerbaycan Türkleri.

Burada “Azerbaycan Türkleri” tanımına dikkatinizi çekmek isterim, zirâ: Azerbaycan’da özellikle millet olmanın tam şuurunda olan kişiler “Azeri” tanımına şiddetle karşı çıkarlar. Neden? Çünkü kendilerini her şeyden önce “Türk” olarak tanımlarlar. Azerî Milleti oluşturma projesi Sovyet döneminin “Türkleri bölme projesi”nin bir parçasıdır ve bütün Türk halklarına uygulanmıştır. Azerbaycan Türkleri oran olarak bu projenin en çok bilincinde olan ve en çok karşı çıkmış, benimsememiş soydaşlarımızdır. Diğer soydaşlarımız üzerinde maalesef daha fazla başarılı olmuştur.

Bu noktada şu can yakıcı soruyu herkesin sorması gerekir: “Ne alâkası var canım, Atavatan (Orta-Asya)’daki diğer Türk toplulukları, sanki kendilerini Türk olarak tanımlamıyorlar mı? Türklük’lerini inkâr mı ediyorlar?” Maalesef bu iki soruya ne acı ki ‘evet’ ve ‘evet’ şeklinde cevap vermemiz gerekiyor, işte durumun yakıcı yanı bu, gerçek bu. “Türk” kelimesini biz Anadolu’da yaşayanlara, başka bir ifadeyle Türkiye’de yaşayanlara özgü bir tanımlama olarak kabul ediyorlar. Mesela Kazakistan’daki soydaşlarımız kendilerini Türk olarak değil Kazak olarak tanımlarlar. Özbekistan’dakiler de aynı şekilde öncelikle Özbek’tirler onlara göre … Diğerleri de biz Türkmeniz, Başkırt’ız, Çuvaş’ız, Saha’yız, Hakas’ız, Tatar’ız … derler liste böyle uzar gider. Bu Türklük bilinci tamamen yok olmamış elbette fakat nüfusun tamamı bilinçli değil çok az bir kısmı bilinçli, Türklük konusunda. Herkes kendi hayat meselelerinin derdinde doğal olarak. Zamanla elbette daha fazla gelişecektir bu Türklük bilinci fakat şu an için bir etkin ve verimli, sürdürülebilir ve güvenilir kuralları olan Ekonomik ve askeri Türk Birliği kurulması için yeterli seviyede değil. Öyle olsaydı Özbekistan’la ve Kazakistan’la yaşadığımız sorunları yaşamazdık. Türk Birliği günümüzde sadece kültürel ve bilimsel seviyede o da çok zayıf, çok esnek şartlarla kurulabilir, bir başlangıç olarak bu da hiç yoktan iyidir ama maalesef o da yok. Kültürel faaliyet olması, aramızda bilimsel ve kültürel alış-verişin olması günümüzde tamamen bireysel çabalarla olmaktadır. Benim bahsettiğim bütün Türk yurtlarında karşılıklı olarak bütün Türk soydaşlarımızın resmi temsilciler gönderip resmi ofisler açarak kurumsal bir yapıyı hayata geçirmeleridir ki böyle bir kurumsal yapı şu an yok. TİKA var diyenleriniz için söyleyeyim: TİKA Türkiye’nin bir kurumu, Türkiye’nin yönetimindedir yani diğer soydaşlarımızla ortak yönettiğimiz bir kurum değil bu yüzden etkileri çok sınırlı ve verimli çalışamıyor, çok zor şartlar altında çalışıyor, bir “yabancı kurum” muamelesi görüyor diğer Türk devletlerinde. Bu sorunu aşmak için diğer soydaşlarımızla eşit ve denk ortaklar olarak kurup eşit ve denk ortaklar olarak yöneteceğimiz bir kurum gerekli ben onun yokluğundan bahsediyorum.

Müsebbibi Ruslar’ın Kontr-Espiyonaj (Karşı-Casusluk) faaliyetleri

Bu durumun asıl sebebi Sovyet Döneminden beri devam eden asimilasyon politikalarına ek önlem olarak Rusların uyguladığı soydaşları birbirlerine düşmanlaştırma politikasıdır, açıklayayım:

Ruslar asimile edemedikleri bütün akraba topluluklarımızı (evet yok olduğu söylenen Türk boylarını Ruslar asimile etmiştir, özellikle Kumanları ve Kıpçakları, bu noktada belirtmek gerekir ki onlarca milyon Türk bugün Rusya topraklarında tamamen asimile olmuş vaziyette yaşıyor, kendisini Rus addediyor, 140 milyonluk Rusya federasyonunda nüfusun dörtte üçü aslen yok olan Türk boylarından kalmadır genetik araştırmalar yapılsa bu şimdi bile ispat edilebilir, Tıpkı İran nüfusunun üçte ikisinden fazlasının Türk olduğu gerçeği gibi, tek farkla: İran oradaki Türk’leri yeterince asimile edememiştir) bize düşman etmek için gerçek-dışı propagandalarla zihinlerini yıkamışlardır.

“Siz Türk Değilsiniz” Yalanı

Nedir bu gerçek-dışı propaganda? Güyâ “biz Türkiye’dekiler, sadece biz Türk’müşüz ve yayılma politikası güderek akraba topluluklarımızı boyunduruk altına almak istiyormuşuz.” Onlar Türk değilmiş, Türk adı sadece biz Türkiye’dekilere özgü bir isimmiş, biz akraba topluluklarımızı asimile edip onları da Türk yapmak istiyormuşuz. Bu gerçek-dışı propagandayı öyle akıllıca işlemişler ki şimdi bile bu yanlış algıyı gidermek gerçeği anlatmak özellikle eski nesiller için imkânsıza yakın. Gençler bile halen bu gerçek-dışı propagandayı gerçek kabul ediyor akraba topluluklarımız arasında. Maalesef coğrafyaya ve orada yaşananlara uzak olan bilgi eksikliğindeki insanlarımız da istemeden, bu durumu bilmediklerinden sözleriyle Ruslara bu gerçek-dışı propagandayı devam ettirebilmeleri için malzeme veriyor bol bol.

Bu gerçek-dışı propagandayı Atavatan’da yenip gerçeği savunabilmemiz için öncelikle Türkiye’deki bilgi eksikliğini aşmamız gerekir.

Özbekler de, Türkmenler de, Kazaklar da aşiretler halinde yaşarlar, aşiretler etkindir. Yakınlaşabilmek içinse bundan daha fazla detaylı bilgiler edinmek şarttır.

Bu anlattıklarım size çok saçma gelebilir, gerçek dışı, uçuk çıkarımlar da diyebilirsiniz. İnsanları gerçek-dışı propagandalarla uyutmak ve kullanmak konusunda ülkemizde yapılmış uygulamalardan örnek vereyim.

Örnek propaganda 1-) “Türkiye’de petrol çıkmamasının sebebi İngilizlerin petrol kuyularına zeytin yağı dökmesidir.”

O kadar zeytin yağını İngiliz ekonomisinin perişan halde olduğu dönemde kim kaybetmiş ki İngilizler nereden bulsun, kaldı ki zeytin yağı dökülse bile petrol çıkarılmasını engellemez. Buna rağmen halen Türkiye’de bu “zeytin yağı yalanı”na inanan vardır.

Örnek propaganda 2-) “Araplar 1. Dünya savaşında bizi sırtımızdan vurdu”

Birinci Dünya savaşında Osmanlı ordusuna karşı savaşan arap birlikleri toplam sayısı yaklaşık 8000 kadardır. Bizi Araplar değil İngilizler Arap yarımadasından attı. Biz Araplarla değil İngilizlerle savaştık. Türklere “Arap Düşmanlığı” ve Araplara da “Türk Düşmanlığı” aşılayarak her iki millete de “Dost!” olan İngilizlerin oyununa gelenler halen “Arap düşmanlığı” o da olmazsa “Arap yarımadasından uzak durmamız gerektiği” gibi gereksiz savlara sahiptirler. Biz düşman olalım, biz uzak kalalım ki meydan onlara kalsın istedikleri gibi at koştursunlar.

Tıpkı bu iki “yalandan beslenen” stratejinin parçası başarılı uygulama gibi Rusların “Türkler sizi asimile edecek, boyunduruk altına alacak, siz Türk değilsiniz” diyerek Soydaşlarımızı bize düşman etmeye çalışmaları, bizim üzerimizde yapılan uygulamalar gibi başarılı olmuşlardır.

Unutmayalım ki Türkiye’de bile “Türk diye bir ırk yoktur” diyen, diyebilen “Akıl artıkları” peyda olabilmektedir ve ciddi taraftar kitleleri de bulabilmektedirler. Türkiye gibi yüz yılı aşkın süredir var olan Türklük bilincine rağmen böyle akıl-dışı iddialar taraftar bulabiliyorsa yüzyıllardır sömürge altında yaşayan soydaşlarımız için Rusların planlı düzenli “siz Türk değilsiniz” düşmanlaştırma politikalarının ne denli etkili olduğunu varın siz düşünün … Rus’un ekmeğine yağ sürmeyelim okuyalım anlatalım …

Biz Kimsenin “Ağebeyi” Değiliz …

Biz Kimsenin “Ağebeyi” Değiliz … Sadece diğerleri gibi Şerefli Türk Milleti’nin bir parçasıyız. Tarihimizi doğru öğrenmeliyiz: birbirimize üstünlük kurmaya çalışırsak, birbirimize üstünlük taslarsak sadece biz kaybederiz, esarete mahkûm oluruz.

Mesela her şeyden önce biz Türkiye’deki Türkler Atavatan’daki Türk soydaşlarımızın “ağabeyi” değiliz, böyle bir role soyunmak, bizi birbirimize düşürmek isteyenlerin eline koz verir.

Bu yüzden bütün soydaşlarımıza daima eşit olduğumuzu, soydaş olduğumuzu hissettirecek şekilde, nasıl davranılması gerektiğini o coğrafyalara giden bürokrat, işadamı vs herkese öğretecek bir uygulamamız olması şart. Maalesef durumun ciddiyeti çok hassas ve bu hassasiyete dikkat edilmediğinden, diğer soydaşlarımızın ülkeleriyle bağlarımız bu yüzden olması gerekenden çok çok daha zayıf, onların bize karşı güven problemi var. Çin ve Rusya ile bağları bizimkinden daha güçlü.

Onlar esaret altındayken yardım edecek güçte değildik bugün bile tekrar esaret altına girseler yine yardım edecek güçte değiliz. Bizim sayemizde bağımsız olmadılar, bizim sayemizde ayakta durmuyorlar, bize bağımlı değiller … Kısacası hiç büyüklenmeyelim, onlara büyüklük taslamayalım, bazılarımız büyüklenmeyi çok sever ve koltuklarını kabartmaya çok yatkındır ama unutmayın karşınızdakiler de en az sizin kadar gururlu, onurlu, kendi ayakları üzerinde durmak için bütün imkânlarını değerlendiren kendilerince güçlü insanlar. Onlara “ağabeylik yapmak” onları küçümsemek olur.

Unutmayalım ki Her devlet soydaşlarımızın ülkesine gittiğinde onlara saygısını eksik etmiyor iyi ilişkiler kurmak için, maddi yardımlarla yatırımlarla gidiyorlar. Her ülke oralarda kendi stratejik ajandalarına göre hareket edebilecekleri mevziler kazanıp bizi dışlayacak altyapıyı kuruyorlar.

Unutmayalım “Her horoz kendi kümesinde öter.” Biz nasıl Türkiye’de horozluk yapıyorsak herkes de kendi ülkesinde yapar. Soydaş da olsak, başka ülkede horozluk yaparsak biz kaybederiz. Rusya, Çin, ABD, Almanya, İngiltere … hiçbiri gidip oralarda horozluk yapmıyor, saygı da gösteriyor, yardım da istiyor, ortaklık teklif edip kazanıyor.

Her bir ferdimize bu konuda da “eğitim şart”

Soydaşlarımızın bizim yardımımıza ihtiyaçları yok

Bütün büyük güçlerin eli oralara uzanmışken bizim yardımımıza ihtiyaçları yok. Oraları gayet de iyi idare ediyorlar. Tıpkı başkalarının yaptığı gibi bizim de en çok dikkat edeceğimiz konu oralara giderken alçak gönüllü yaklaşımda bulunmamızdır. Onlara saygı duyduğumuzu, ağabeylik taslamadığımızı, bizim de onlardan yardım alabileceğimiz konular olduğunu onlardan bazı konularda yardım isteyerek gösterebilir böylece onlarla eşit, denk, adil, güvenilir ortaklıklar kurabiliriz. Oralara gidip tek başımıza her düşündüğümüzü yapmaya alışmak bize kaybettirir, her şeyi birlikte yapmayı teklif etmeliyiz. Kurduğumuz organizasyonların yönetimlerini paylaşarak aramızdaki güveni artırmalıyız. Bizim birlikte hareket etmeye ihtiyacımız var.

Böylece Atavatan’daki çarpık anlayışları yenebiliriz, yenmeliyiz.

Biz ve Biz

Onların bizim yardımımıza ihtiyaçları yok, bizim onların dostluğuna ihtiyacımız var. Onlarla birlikte olmaya ihtiyacımız var. Hem dillerindeki bozulmamışlık, hem yaşadıkları topraklardaki saklı tarihimiz, hem de bizi kalpten kabul edebilecek genetik kodlara sahip olmalarından dolayı: soydaş olmamızdan dolayı, ortak bir geçmişe, tarihe sahip olmamızdan dolayı, hepimizin Türk olmamızdan dolayı biz bize (Biz Onlarla biriz; biz de onlarız, onlar da biz) mecburuz, biz bizle tam oluruz.

Osmanlı’nın son zamanlarından beri bir türlü bitmek bilmeyen karşılıksız “Batı Aşkı”mız artık bitmelidir. Yoksa bu batı aşkı bizi de bizi de (Evet yanlış yazmadım hem biz hem onlar yani hem biz hem de biz; öyle ya onlar da biz ne de olsa, hani Atavatanda, Türk olmadıkları sözlenen ama aynı köklere, aynı eklere sahip, aynı hisleri taşıyan dilleri konuştuğumuz insanlar yani biz ve biz) bitirir, yok eder.

Yüz yılı aşkın süredir eteklerini öptüklerimize sunduğumuz duyguların aynısını bizden olana çok görmemiz revâ mı?

Kıymetimizi bilmeyenlere deli divane olmak, yüzyıllardır gerilememize devâ mı?

4 Sömürge Devletinin ‘Dil Sömürüsü’ Haritası

Fransa, İngiltere, Portekiz ve İspanya gibi devletlerin sömürge imparatorlukları neredeyse tüm dünyaya yayılmıştı. Bu ülkeler adım attığı ülkelerin yer altı madenlerini kullandığı kadar, kültürleri üzerinde de baskı uyguladı.

Sömürülen topraklardaki yerel halkların yerel dilleri yerini İngilizce, İspanyolca, Fransızca ve Portekizce gibi dillere bıraktı. Fransa daha çok Afrika’da, İspanyollar ve Portekizliler keşifin ardından Amerika kıtasında etkisini gösterdi.

(Haritada resmi diller ve konuşulan diller şeklinde ayrılmış)

Kaynak: StratejikOrtak.com