Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Asya gibi çok geniş coğrafyalarda askeri operasyonlar, savaşlar, suikastler ve işgallere imza atan ABD’nin kurbanlarını ne yazık ki genellikle sivil halklar oluşturuyor. Bu ülkelerde ne ABD’nin ne işi var sorusunu sormak bir yana on binlerce sivili neden ve nasıl öldürdüğü bile tartışılmıyor.
‘Hun İmparatorluğu ve Atilla İlgili Tarih Değişiyor’
İngiltere’deki Cambridge Üniversitesi tarafından yapılan yeni bir bilimsel araştırma, Hun İmparatoru Attila’nın Roma İmparatorluğu’nu işgali sırasında yerel halka büyük şiddet ve baskı uyguladığı yönündeki tarih bilgisinin yanlış olabileceğini ortaya koydu.
Yeni araştırmaya göre Attila, bugüne kadarki tarih kitaplarının yazdığının aksine, işgal ettiği yerlerde yerel halkla iyi bağlar kurmuş olabilir.
Bu yeni araştırmanın, Attila ve ordularının işgal ettiği yerlere sadece korku ve yıkım getirdiği yönündeki bilgiyi tartışmaya açabileceği belirtiliyor.

Cambridge Üniversitesi, Roma İmparatorluğu’nun bir dönemki sınır bölgesi olan Pannonia’daki (bugünkü Macaristan) mezar alanlarında yeni bir araştırma yürüttü.
Araştırmanın sonuçları bugün Plos One dergisinde yayımlandı.
Araştırma, bu bölgede yaşayan sıradan insanların Hunların gelişi sonrası hangi sorunları yaşamış olabileceğine odaklandı.
Yerel halkın beslenme ve mekânsal hareketliliğine dair bilgi edinmek için, mezarlardan çıkarılan diş ve kemiklerde biyokimyasal testler yapıldı.
Bu sonuçlar, bazı köylülerin yerlerinden ayrılarak bazı Hunlar gibi sürekli hareket halindeki sığır çobanları haline geldiklerini ve belki bazılarının da bazı aşiretlere katılıp silahlandığını ortaya koydu.

‘Kültür savaşı değil işbirliği ve bir arada yaşam’
Yine sonuçlara göre bazı Hunlar da burada yerleşik hayat anlayışı ve tarımla uğraşmanın keyfiyle tanıştı. Bu nedenle de seyahat tutkularını ve büyük ihtimalle uyguladıkları şiddeti arkalarında bıraktılar.
Araştırmanın başındaki isim, Cambridge Üniversitesi Arkeoloji bölümünden Dr. Susanne Hakenbeck’e göre bu veriler, temelde şunu ortaya koyuyor: Hunlar, bölgedeki çiftçilerin ilgisini çeken bir hayat anlayışını buraya taşımış olabilir. Ve aynı zamanda onlardan bazı yenilikler öğrenmiş ve bu bölgeye kendileri de yerleşmiş olabilir.
Hakenbeck’e bu, Hunlarla ilgili bugüne kadar bilinen bazı bilgileri tamamen değiştirebilir:
“Roma İmparatorluğu’nun son yüzyılındaki anlatımlar şiddet sarsıntısı üzerine odaklanıyorken yeni verilerimiz, sınır bölgesindeki yaşayan insanlar arasında belli bir seviyede işbirliği ve bir arada yaşama durumunun olduğu izlenimini veriyor. Kültür savaşlarından çok uzak bir şekilde, hayat tarzları arasındaki değişimler, siyasi olarak istikrarsız zamanlardaki sigorta poliçesi olmuş olabilir.”
Kaynak: BBC
Trans Pasifik Anlaşmasından ‘Trump’ Pasifik Anlaşmasına
Günümüzde “küreselleşme” kitaplarda yazan literatüründen ve argüman olarak kullanılan kavramsal kabuğundan dışarı çıkarak ülkelerin iç ve dış politik ilişkilerinde önemli rol oynayan uluslararası sistem haline gelmiştir. İnsanlık tarihi kendini sistemsel olarak geliştirdikçe değişen küreselleşme olgusunun dönüm noktaları arasında birçok etkeni sayalabileceğimiz gibi her bir olaydan sonra uluslararası kavramlarda yeni düzen ve ekonomik gelişmelerin ortaya çıkması sonucu küreselleşme olayının farklı kavramlara ve tanımlara evirilmesi aşikardır.
İki büyük Dünya Savaşının ardından gelen Soğuk Savaş döneminin sona ermesiyle çözülme sürecine giren dünya siyasi hayatının ve ekonomisinin yeni bir boyut kazanması sonrası gelişen süreç küreselleşme olarak adlandırılmıştır. İki eksenli kutup halinde yaşayan dünyanın birbirine olan tutumlarındaki yakınlaşma küresel para savaşları ile alternatifi olmayan güçlü devletleri ortaya çıkarmıştır. Ekonominin sistemsel olarak etkisini göstermesi bu yönde politikalar izlenmesiyle başlanmıştır.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Bretton Woods sistemi ile küresel anlamda yapılan ekonomi, ticari ve mali düzenlemelere ve oluşturulan kurumlara ilişkin çeyrek yüzyıldır önemli iyileştirme yapılamamıştı. Bölgesel olmakla beraber Trans Pasifik Ortaklığı (TPP) anlaşmasının bu yöndeki reform gereksinimlerine yanıt vermek girişiminin, uluslararası alanda ciddi bir etki yarattığı görülmektedir. Asya ülkelerinin başlattıkları bu girişime Başkan Bush daha önce katılma isteğini ifade etmiş, daha sonra Başkan Obama’nın Asya’ya odaklanma politikasının sonucu olarak Trans Pasifik Ortaklığı ABD’nin önemli bir dış politika atağı haline gelmiştir. Ekonomi perspektifinden baktığımız zaman Trans Pasifik Ortaklığı masasında taraf olan ülkeler küresel gayrı safi hâsılanın yüzde 40’nı, uluslararası ticaretin üçte birini oluşturmaktadır. ABD, Japonya, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Meksika, Şili, Singapur, Brunei, Vietnam, Peru ve Malezya küresel ticaretin kurallarını değiştiren “Ortaklık Anlaşması” konusunda uzun müzakereler sonucunda mutabakata varılmıştı.

Stratejik açıdan inceldiğimizde süper güç olma arzusu ile günden güne güç elde eden Çin’in ihracat hacminin ABD’yi zorlaması Trans Pasifik Ortaklığını daha da cazip kılmaktaydı. Yani Amerika bu ortaklık içerisinde bulunmazsa başkalarının kural koyuculuğunu kabul etmek zorunda kalabilir Çin Halk Cumhuriyeti‘nin kural yazıcı olmasına razı kalmak durumunda olabilirdi.
Tüm bu ekonomik stratejiler, gelişmeler, ortaklıklar, küresel sermaye savaşları ve Çin ile girilen ekonomik savaş Trump’ın, seçim kampanyası boyunca Amerikan ekonomisi için oluşacak zararlarından bahsedip Trans Pasifik Ortaklığı (TPP) Anlaşmasından çekilmesi gerektiğini söylemesi ve nihayetinde başkanlık koltuğuna oturduğu zaman diliminde ortaklıktan resmen çekilmesiyle son bulmuştur. Oysa bu stratejik anlaşma Obama dönemi içerisinde Çin’i egale etmek amacıyla yapılan en önemli anlaşma olarak kabul görmüş Asya’da adeta zafer olarak nitelendirilmiş yeni ticaret şekillenmesinin Çin’siz bir yapı içerisinde olmasını hedef edinmişti. ABD’nin içine kapanık ve kendini dünyadan tecrit eden bir dış politika izlemesi Asya’da ki güçler dengesini bozacak nitelikte olmuştur. ABD’nin anlaşmadan vazgeçmesi, Çin’in Trans Pasifik Ortaklığı için yeni bir ortak olması ihtimalini doğurmuştur.
ABD’nin bölgedeki ekonomik pazardan vermiş olduğu kararla vazgeçmesi, Çin’in ve ABD’nin geleneksel müttefiklerine geri dönüşünü yansıtan bir strateji izlemesi halini ortaya çıkarmıştır. Çin yeniden Asya’da ki ülkelerle iş birliği içerisine girerek liderlik koltuğuna oturabilir bölgede güçlü ekonomisi ile kural yazan konumuna gelebilir. Bununla birlikte Çin liderliğinde alternatif bir ticaret anlaşmasına olan ilginin ortaya çıkması muhtemeldir. Çin’e Asya ve oradan dünyaya açılan ticaret anlaşmalarını şekillendirmesi ekonomik veriler doğrultusunda lider olarak yükselişe geçmesine fırsat doğmuştur.

Çin yönetimi, her şey yolunda giderse boşalan koltuktan makul değerde faydalanacağı aşikar fakat zaten Çin ortaklığa dahil edilmeden, kendi alternatif ticaret politikası hali hazırda oluşturulmuş şekilde. Çin hükümetinin politikası Avrupa’ya uzanacak tarihi kara İpek Yolu projesine paralel olarak, bir yandan Pekin’i Singapur’a bağlayacak demiryolunu ve deniz İpek Yolu projelerini aynı anda yürürlüğe koymuş ve bu konuda önemli adımlar atmış. Daha önce Cibuti’de bir askeri üs inşa etme süreci başlatması ve yine Cibuti ile yaptığı askeri işbirliği anlaşmaları, Çin’in hedefinde Hint Okyanusu’nun doğusundan batısına kadar uzanan alanda belirli projelerinin olduğunu ortaya koyuyor. Bunun yanı sıra Pakistan ve İran ile Basra Körfezi alanında işbirlikleri içinde olma hesapları yapıyor.
Tüm bunlar yaşanırken Trump’ın her şeyden önce bir iş adamı olduğunu ve oturmuş olduğu koltuğun Amerika Birleşik Devletlerine ait olduğunu unutmamak gerek. ABD’nin yeni stratejiler içerisinde olduğu aşikar, elinde hazır bulunan pazar payından vazgeçmesi ‘Amerika Yönetiminin’ Trump ile birlikte değişik bir dış politika izleyeceği izlenimini vermektedir. Amerikan dış politikasında Asya bölgesinde yeniden güç siyasetine dönüş yapabilir! ABD’nin farklı tarihsel tecrübelerini incelediğimizde dış politikalarını genellikle güç savaşı ile şekillendirildiğini ve bunu ahlaki argümanlar içerisine koyarak kamuoyuna anlattığı gözlemlenmektedir. Herhangi bir ABD başkanının, önemli bir dış politika kararını halkına ve dünya kamuoyuna anlatırken kullandığı ahlâki argüman işte buradan kaynaklanmaktadır. Buna Asya’dan örnek vermemiz gerekirse Vietnam Savaşı’nda, Vietnam’ın Asya’nın tahıl ambarı olduğu ve stratejik bakımdan Japonya’nın kaybedilmemesi için hayati öneme sahip olduğu açıktı. ABD’nin ulusal çıkarlarına paralel olarak Vietnam’ı işgal ettiği ortada iken, ABD bu savaşı da özgür dünya ve demokrasi adına savunmuştu.
Son söz olarak ABD dış politikasını anlamak açısından, ABD’nin Avrupa’dan ayrılan, kendine has tarihsel tecrübesinin öneminin büyük olduğunu söyleyebiliriz. Bu ülkenin dış politikasını anlamak için diğer bir önemli nokta da, ABD’nin diğer tüm ülkeler gibi dış politikasını ulusal çıkarlar üzerinden yürüttüğü fakat bunu yaparken ulusal çıkar kavramından haz etmeyen Amerikan halkının ve tabi ki ABD Kongresi’nin desteğinin alınabilmesi için ahlâki argümanların sıkça kullanıldığıdır. Buna örnek olarak bu yazının ana fikrini sunabiliriz.
Trump, Trans Atlantik Projesinin ülkesinin iç dinamiklerine zarar verdiğini ve işsizlik oranını artırdığını savunan bir yaklaşımda bulunarak kamuoyunun desteğini almaya çalışmıştır. Bu karar ardından beklenen olay ABD’nin güç siyasetine geri dönerek ılımlı siyasetten uzaklaşmasıdır. Her ne kadar ABD dışında yaşayan insanlara fazla samimi gelmese de, tüm Amerikan başkanları samimi olarak bu ahlâki argümanları ortaya atmakta ve kamuoyunu ikna etmek için uğraşmaktadırlar. Projelerin ve ortaklıkların iptal edilmesi, kendi içine dönük yatırımların yapılacağı söylemleri ve beraberinde neleri getireceği belli olmayan Amerika politikası için diğer ülkelerin geçmişte neler yaşandığını unutmadan gerekli adımları atmaları gerekir.
Ferdi Güçyetmez
StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR
Kıbrıs mı, KKTC mi?
Kıbrıs, yalnız Kıbrıslı Türklerin değil aynı zamanda Türkiye’nin ve bütün bölgenin güvenliğinin güvencesidir. Nitekim, İngiltere 2.Dünya Savaşı’ndan sonra bütün kolonilerini bıraktığı halde bir koloniyi elinde sımsıkı tutmuştur: ”Kıbrıs”. Rumlar, tarihin hiçbir aşamasında Kıbrıs’ta egemen olamamışlar veya yönetime gelmemişlerdir. Kıbrıs adası, hiçbir zaman bir Rum-Yunan adası olmamıştır. Ama 1571’den itibaren Ada’nın Osmanlı hâkimiyetine geçtiğini görüyoruz. Daha sonra İngiltere, hile yoluyla Kıbrıs’ı ele geçirmiş, Rumlar bu dönemde de yönetimde söz sahibi olamamışlardır.
Nihayet Londra ve Zürih Antlaşmalarıyla Batılı devletler, özellikle Amerika ve İngiltere bir ortak devlet kurulmasını istemiş ancak onu da beceremeyip ellerine yüzlerine bulaştırmışlardır. Öyleyse Avrupa Birliği, ABD ve diğer devletler, niçin sanki Kıbrıs, Rumların toprağı gibi davranmaktadır? Bu, biraz da bizim ihmalciliğimizden geliyor zannederim. Geçmiş yıllarda bunu üst üste çok vurguluyordum ama bir türlü ciddiye alınmamıştır. Biz askeri gücümüzle zorunlu olarak Kıbrıs’a çıktık ve orada hem Türklere hem Rumlara ilk defa barış, demokrasi ve refah sağladık. Bu durumda Kıbrıs’ta çözülmeyecek nedir?

Aslında Rumlar da ne yapacaklarını bilmiyorlar. Rum-Türk yönetimi reddedilirken, iki halkın bir arada yaşayamayacağı da açıkça görülüyor. Bunun için, Rumları yönlendiren Yunanistan’a bakmak yeterlidir. Ortodoks Hıristiyanlık etkisi altında çağ dışı bir devlet olan Yunanistan’dan başka hala laikliği kabul etmemiş bir devlet mevcut değildir. Bugün dünyada ”ben cumhuriyet kurdum ama krallığım var” iddialarını sürdüren başka devlet var mı? Atina, Selanik nerede, Adana Sinop nerede düşünmeyip, bütün bu yerler benimdir diyor ve Amerikalısı da Avrupalısı da ses çıkarmıyorlar, olacak şey değil.
Bana göre, Kıbrıs ile benzer durumda ki bazı adaların yönetim modelleri üzerinde de durmak gerekir. Bu açıdan, İngiltere’nin Channel Islands ve Man Island Danimarka’nın ise Faroe Islands ile ilişkileri örnek alınabilir. bu gibi durumların hiçbirinde bildiğim kadar özel bir kapsam olmadı. Örneğin, Man Island’ın başında İngiliz Hükümeti’nin tayin ettiği bir askeri kumandan var, ana ülke istediği konularda istediği kadar dayatabiliyor ve basın özgürlüğü ile anlatım özgürlüğü çok kısıtlı… Biz bunu yapsak kıyamet kopardı. Oysa Kuzey Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nde bütün Batı ülkelerinin, bu arada ABD’nin de sahip olmadığı kadar ileri haklar tanınıyor. Türkiye asıl hak sahibi iken bunlara herkes seyirci kalıyor, politikacılar bu açıdan bakmıyorlar. Onun için biraz daha farklı bir kimlik ortaya çıkarmamız gerektiğini düşünüyorum.

Bu noktada yapılması gereken Avrupalılara baştan hata yaptığını söylemektir. 1997’de AB’nin Lüksemburg toplantısı yapıldı ve aleyhimizde bir ortam doğdu. Oysa, AB, Türkiye ile KKTC’yi inceleyip nerede yanlışı var veya yok diye değerlendirmedi. Ufacık bir ülke, yani Lüksemburg, AB’yi Kıbrıs Türkleri ve Türkiye hakkında kararlar alması, görüşler açıklaması konusunda yönlendirdi. Batılılara, Aralık 1999’da Helsinki toplantısını da hatırlatmak gerekir: Kıbrıs ve Ege ile ilgili içimize sindiremeyeceğimiz bazı koşullar öne sürmek istediklerini öğrenip, “Biz gelmiyoruz bu toplantıya, yemeğe de katılmayacağız” dediğimiz zaman, gerek AB yöneticileri, gerek Lipponen ne demişlerdi bize? “Size herhangi bir dayatma olmayacak, koşul öne sürülmeyecek” sözü vermişlerdi. Bu başarıyı yöneten Türk Heyeti ciddi kazançlar ile dönmüştür.
Bu noktada artık gerçeği hatırlatmak lazım: “Kuzey Kıbrıs’ta çözüm 30 yıl önce sağlandı…” geçenlerde bir dış geziye giderken basın toplantısında Sayın Başbakan’a sordular “Kıbrıs’a barış götüreceğiz” dedi. Oysa barışı zaten 30 yıl önce götürmüşüz ve sımsıkı duruyor. Türkiye olarak KKTC’de yeterli etkinlik göstermemiş olabilir, ekonomi açısından hatalar da yapılmış olabilir. Fakat bütün ağır ambargolara karşın, Türkiye’nin neredeyse iki misli olan kişi başına ulusal gelirle KKTC’nin ekonomisi de gelişiyor, demokrasisi de. Gayet demokratik seçimler yapılıyor. Rumlar bile şimdiye kadar “Oraya Türk askeri geldi, baskı yapıyor zulmediyor” diyemediler.
Kıbrıs konusunu izlemesi gereken üç devlet vardır: Garantör devletler olarak Türkiye, İngiltere, Yunanistan ve elbette Kıbrıs Rum ve Türk tarafları. Onun dışında diğerlerinin ne ilgisi var? Bu üç devlet oturur,, işin çerçevesini hazırlar. Kıbrıs Rumları ve Türkleri de, komşu iki ayrı devlet olarak nasıl yaşayacaklarını kararlaştırmaya ve anlatmaya çalışırlar. Ama şimdi Kıbrıs konusunda Amerika ne düşünürse, İngiltere, Yunanistan, İsrail, ne ileri sürerse konu onlarla da tartışılıyor.
Türkiye, o kadar önemli bir ülkedir ki, AB Türkiyesiz yapamaz. Nitekim, Avrupa’nın ortasında bir Bosna-Hersek sorunu ortaya çıkıyor, Avrupalılar hiçbir şey yapmıyor, bir Makedonya sorununu hala çözemiyorlar. Durum böyle iken, Arnavutluk’un donanmasını genel istek üzerine Türkiye yapılandırdı, Azerbaycan’ın ordusunu da Türkiye yapılandırdı. Birçok Afrika ülkesinin ya askeri, ya polisi Türkiye’den destek alıyor, Afganistan ile yıllardır çıkar ilişkisine giren ülkeler görevden kaçarken, Türk askeri Afganistan’da bulunuyor. Türkiye’nin bu durumuna karşılık, birçok Avrupa ülkesinde ırkçılık ve dincilik mevcuttur. Batı, Türkiye’nin nüfusunun büyüklüğünden, Avrupa Parlamentosu’nda çok ağırlıklı bir güç olacağı düşüncesiyle endişe etmektedir. Bunları iyi değerlendirirsek aslında çok güçlü durumdayız ve ben inanıyorum ki yeniden müzakere koşullarını belirlemeyi başarabiliriz. Ancak, bir yandan da çok kaygı duyuyorum, çünkü dış politikada bir takım ağır hatalar işlesek bile bunların üstesinden gelebiliriz ama Türkiye’ye neredeyse bir Sevr uygulaması getirecek kadar ağır dayatmalar yapılmışsa, dış politikada yeniden bir Atatürk dönemi başlatmalıyız.
Eğer Türkiye’nin varolan gücü, potansiyel gücü geçmişteki örneklerde olduğu gibi etkili bir şekilde uygulanabilirse; hem Kıbrıs hem de AB konusundaki sorunları, zorluklara rağmen rahatlıkla aşabiliriz. Kıbrıs’ın yalnız Kıbrıs Türk halkının güvenliği için değil Türkiye’nin ve bütün bölgenin güvenliği için zorunlu olduğu bilincine vararak hareket edilmesi gerekir. Bu bilinç, eminim Kıbrıslı Türklerin çoğunluğunda mevcuttur. Kıbrıslı Türklere dileğim, Türk ulusunun tarih boyunca kanıtlanmış olan özelliklerine inanmalarıdır. KKTC ve Türkiye cumhuriyeti arasında uyum geçmişte olduğu gibi sürdürülmelidir.
Muratcan Işıldak
StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR
Hama Son Durum Hairtası
Suriye’de birçok muhalif grubun oluşturduğu Fetih Ordusunun kontrolündeki İdlip’in güneyinde, Hama’nın kuzeydoğusunda muhalifler operasyona başladı. Halfaya’da bazı köyleri rejim güçlerinden ele geçiren muhaliflerin bu saldırılarından sonraki son durum haritası şöyle:
22 Nisan 2017: Rejim Hama’da ilerlemeye devam ederken, bazı bölgelerde çatışmalar şiddetlendi.

24 Mart 2017: Suriye’nin Hama ilinde, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ve diğer rejim karşıtı gruplar, Beşşar Esed rejimi güçlerine karşı başlattıkları saldırılarda ilerlemeye devam ederek, kent merkezinin 3 kilometre yakınına ulaştı. Hama kırsalında 8 kilometre ilerleyen muhalifler, böylece merkezin 3 kilometre, askeri havaalanının ise 4 kilometre yakınına ulaştı.

22 Mart 2017: Muhaliflerin ilerleyişi sürüyor. Hama’nın merkezi 9.6 KM mesafenin kaldığı bölgede son durum… (Şeyha tepesi, Soran, Maardes ve Arze köyü rejim güçlerinden alındı)


1 Ekim 2016: Hama’nın kuzeyinde muhalifler 24 yerleşim yerini(246 km2’lik bir alan) rejim güçlerinden ele geçirdi. Muhaliflerin Hama operasyonunda ele geçirdiği bölgeler..

7 Eylül 2016:

30 Ağustos 2016:

İdlip’in güneyinde son durum:

Orta-Asya’da “Siz Türk Değilsiniz” Propagandası
Ata topraklarımızın güney-batı sınırlarında, bugün bize hem coğrafi olarak hem de bize karşı gönüllerinde besledikleri hisler bakımından en yakın olan, buna ek olarak da aramızdaki gönül bağı sayesinde, akrabalık bağlarımız olan diğer halklarla daha fazla yakınlaşabilmemizi sağlayacak yegâne millettir Azerbaycan Türkleri.
Burada “Azerbaycan Türkleri” tanımına dikkatinizi çekmek isterim, zirâ: Azerbaycan’da özellikle millet olmanın tam şuurunda olan kişiler “Azeri” tanımına şiddetle karşı çıkarlar. Neden? Çünkü kendilerini her şeyden önce “Türk” olarak tanımlarlar. Azerî Milleti oluşturma projesi Sovyet döneminin “Türkleri bölme projesi”nin bir parçasıdır ve bütün Türk halklarına uygulanmıştır. Azerbaycan Türkleri oran olarak bu projenin en çok bilincinde olan ve en çok karşı çıkmış, benimsememiş soydaşlarımızdır. Diğer soydaşlarımız üzerinde maalesef daha fazla başarılı olmuştur.
Bu noktada şu can yakıcı soruyu herkesin sorması gerekir: “Ne alâkası var canım, Atavatan (Orta-Asya)’daki diğer Türk toplulukları, sanki kendilerini Türk olarak tanımlamıyorlar mı? Türklük’lerini inkâr mı ediyorlar?” Maalesef bu iki soruya ne acı ki ‘evet’ ve ‘evet’ şeklinde cevap vermemiz gerekiyor, işte durumun yakıcı yanı bu, gerçek bu. “Türk” kelimesini biz Anadolu’da yaşayanlara, başka bir ifadeyle Türkiye’de yaşayanlara özgü bir tanımlama olarak kabul ediyorlar. Mesela Kazakistan’daki soydaşlarımız kendilerini Türk olarak değil Kazak olarak tanımlarlar. Özbekistan’dakiler de aynı şekilde öncelikle Özbek’tirler onlara göre … Diğerleri de biz Türkmeniz, Başkırt’ız, Çuvaş’ız, Saha’yız, Hakas’ız, Tatar’ız … derler liste böyle uzar gider. Bu Türklük bilinci tamamen yok olmamış elbette fakat nüfusun tamamı bilinçli değil çok az bir kısmı bilinçli, Türklük konusunda. Herkes kendi hayat meselelerinin derdinde doğal olarak. Zamanla elbette daha fazla gelişecektir bu Türklük bilinci fakat şu an için bir etkin ve verimli, sürdürülebilir ve güvenilir kuralları olan Ekonomik ve askeri Türk Birliği kurulması için yeterli seviyede değil. Öyle olsaydı Özbekistan’la ve Kazakistan’la yaşadığımız sorunları yaşamazdık. Türk Birliği günümüzde sadece kültürel ve bilimsel seviyede o da çok zayıf, çok esnek şartlarla kurulabilir, bir başlangıç olarak bu da hiç yoktan iyidir ama maalesef o da yok. Kültürel faaliyet olması, aramızda bilimsel ve kültürel alış-verişin olması günümüzde tamamen bireysel çabalarla olmaktadır. Benim bahsettiğim bütün Türk yurtlarında karşılıklı olarak bütün Türk soydaşlarımızın resmi temsilciler gönderip resmi ofisler açarak kurumsal bir yapıyı hayata geçirmeleridir ki böyle bir kurumsal yapı şu an yok. TİKA var diyenleriniz için söyleyeyim: TİKA Türkiye’nin bir kurumu, Türkiye’nin yönetimindedir yani diğer soydaşlarımızla ortak yönettiğimiz bir kurum değil bu yüzden etkileri çok sınırlı ve verimli çalışamıyor, çok zor şartlar altında çalışıyor, bir “yabancı kurum” muamelesi görüyor diğer Türk devletlerinde. Bu sorunu aşmak için diğer soydaşlarımızla eşit ve denk ortaklar olarak kurup eşit ve denk ortaklar olarak yöneteceğimiz bir kurum gerekli ben onun yokluğundan bahsediyorum.
Müsebbibi Ruslar’ın Kontr-Espiyonaj (Karşı-Casusluk) faaliyetleri
Bu durumun asıl sebebi Sovyet Döneminden beri devam eden asimilasyon politikalarına ek önlem olarak Rusların uyguladığı soydaşları birbirlerine düşmanlaştırma politikasıdır, açıklayayım:
Ruslar asimile edemedikleri bütün akraba topluluklarımızı (evet yok olduğu söylenen Türk boylarını Ruslar asimile etmiştir, özellikle Kumanları ve Kıpçakları, bu noktada belirtmek gerekir ki onlarca milyon Türk bugün Rusya topraklarında tamamen asimile olmuş vaziyette yaşıyor, kendisini Rus addediyor, 140 milyonluk Rusya federasyonunda nüfusun dörtte üçü aslen yok olan Türk boylarından kalmadır genetik araştırmalar yapılsa bu şimdi bile ispat edilebilir, Tıpkı İran nüfusunun üçte ikisinden fazlasının Türk olduğu gerçeği gibi, tek farkla: İran oradaki Türk’leri yeterince asimile edememiştir) bize düşman etmek için gerçek-dışı propagandalarla zihinlerini yıkamışlardır.
“Siz Türk Değilsiniz” Yalanı
Nedir bu gerçek-dışı propaganda? Güyâ “biz Türkiye’dekiler, sadece biz Türk’müşüz ve yayılma politikası güderek akraba topluluklarımızı boyunduruk altına almak istiyormuşuz.” Onlar Türk değilmiş, Türk adı sadece biz Türkiye’dekilere özgü bir isimmiş, biz akraba topluluklarımızı asimile edip onları da Türk yapmak istiyormuşuz. Bu gerçek-dışı propagandayı öyle akıllıca işlemişler ki şimdi bile bu yanlış algıyı gidermek gerçeği anlatmak özellikle eski nesiller için imkânsıza yakın. Gençler bile halen bu gerçek-dışı propagandayı gerçek kabul ediyor akraba topluluklarımız arasında. Maalesef coğrafyaya ve orada yaşananlara uzak olan bilgi eksikliğindeki insanlarımız da istemeden, bu durumu bilmediklerinden sözleriyle Ruslara bu gerçek-dışı propagandayı devam ettirebilmeleri için malzeme veriyor bol bol.
Bu gerçek-dışı propagandayı Atavatan’da yenip gerçeği savunabilmemiz için öncelikle Türkiye’deki bilgi eksikliğini aşmamız gerekir.
Özbekler de, Türkmenler de, Kazaklar da aşiretler halinde yaşarlar, aşiretler etkindir. Yakınlaşabilmek içinse bundan daha fazla detaylı bilgiler edinmek şarttır.
Bu anlattıklarım size çok saçma gelebilir, gerçek dışı, uçuk çıkarımlar da diyebilirsiniz. İnsanları gerçek-dışı propagandalarla uyutmak ve kullanmak konusunda ülkemizde yapılmış uygulamalardan örnek vereyim.
Örnek propaganda 1-) “Türkiye’de petrol çıkmamasının sebebi İngilizlerin petrol kuyularına zeytin yağı dökmesidir.”
O kadar zeytin yağını İngiliz ekonomisinin perişan halde olduğu dönemde kim kaybetmiş ki İngilizler nereden bulsun, kaldı ki zeytin yağı dökülse bile petrol çıkarılmasını engellemez. Buna rağmen halen Türkiye’de bu “zeytin yağı yalanı”na inanan vardır.
Örnek propaganda 2-) “Araplar 1. Dünya savaşında bizi sırtımızdan vurdu”
Birinci Dünya savaşında Osmanlı ordusuna karşı savaşan arap birlikleri toplam sayısı yaklaşık 8000 kadardır. Bizi Araplar değil İngilizler Arap yarımadasından attı. Biz Araplarla değil İngilizlerle savaştık. Türklere “Arap Düşmanlığı” ve Araplara da “Türk Düşmanlığı” aşılayarak her iki millete de “Dost!” olan İngilizlerin oyununa gelenler halen “Arap düşmanlığı” o da olmazsa “Arap yarımadasından uzak durmamız gerektiği” gibi gereksiz savlara sahiptirler. Biz düşman olalım, biz uzak kalalım ki meydan onlara kalsın istedikleri gibi at koştursunlar.
Tıpkı bu iki “yalandan beslenen” stratejinin parçası başarılı uygulama gibi Rusların “Türkler sizi asimile edecek, boyunduruk altına alacak, siz Türk değilsiniz” diyerek Soydaşlarımızı bize düşman etmeye çalışmaları, bizim üzerimizde yapılan uygulamalar gibi başarılı olmuşlardır.
Unutmayalım ki Türkiye’de bile “Türk diye bir ırk yoktur” diyen, diyebilen “Akıl artıkları” peyda olabilmektedir ve ciddi taraftar kitleleri de bulabilmektedirler. Türkiye gibi yüz yılı aşkın süredir var olan Türklük bilincine rağmen böyle akıl-dışı iddialar taraftar bulabiliyorsa yüzyıllardır sömürge altında yaşayan soydaşlarımız için Rusların planlı düzenli “siz Türk değilsiniz” düşmanlaştırma politikalarının ne denli etkili olduğunu varın siz düşünün … Rus’un ekmeğine yağ sürmeyelim okuyalım anlatalım …
Biz Kimsenin “Ağebeyi” Değiliz …
Biz Kimsenin “Ağebeyi” Değiliz … Sadece diğerleri gibi Şerefli Türk Milleti’nin bir parçasıyız. Tarihimizi doğru öğrenmeliyiz: birbirimize üstünlük kurmaya çalışırsak, birbirimize üstünlük taslarsak sadece biz kaybederiz, esarete mahkûm oluruz.
Mesela her şeyden önce biz Türkiye’deki Türkler Atavatan’daki Türk soydaşlarımızın “ağabeyi” değiliz, böyle bir role soyunmak, bizi birbirimize düşürmek isteyenlerin eline koz verir.
Bu yüzden bütün soydaşlarımıza daima eşit olduğumuzu, soydaş olduğumuzu hissettirecek şekilde, nasıl davranılması gerektiğini o coğrafyalara giden bürokrat, işadamı vs herkese öğretecek bir uygulamamız olması şart. Maalesef durumun ciddiyeti çok hassas ve bu hassasiyete dikkat edilmediğinden, diğer soydaşlarımızın ülkeleriyle bağlarımız bu yüzden olması gerekenden çok çok daha zayıf, onların bize karşı güven problemi var. Çin ve Rusya ile bağları bizimkinden daha güçlü.
Onlar esaret altındayken yardım edecek güçte değildik bugün bile tekrar esaret altına girseler yine yardım edecek güçte değiliz. Bizim sayemizde bağımsız olmadılar, bizim sayemizde ayakta durmuyorlar, bize bağımlı değiller … Kısacası hiç büyüklenmeyelim, onlara büyüklük taslamayalım, bazılarımız büyüklenmeyi çok sever ve koltuklarını kabartmaya çok yatkındır ama unutmayın karşınızdakiler de en az sizin kadar gururlu, onurlu, kendi ayakları üzerinde durmak için bütün imkânlarını değerlendiren kendilerince güçlü insanlar. Onlara “ağabeylik yapmak” onları küçümsemek olur.
Unutmayalım ki Her devlet soydaşlarımızın ülkesine gittiğinde onlara saygısını eksik etmiyor iyi ilişkiler kurmak için, maddi yardımlarla yatırımlarla gidiyorlar. Her ülke oralarda kendi stratejik ajandalarına göre hareket edebilecekleri mevziler kazanıp bizi dışlayacak altyapıyı kuruyorlar.
Unutmayalım “Her horoz kendi kümesinde öter.” Biz nasıl Türkiye’de horozluk yapıyorsak herkes de kendi ülkesinde yapar. Soydaş da olsak, başka ülkede horozluk yaparsak biz kaybederiz. Rusya, Çin, ABD, Almanya, İngiltere … hiçbiri gidip oralarda horozluk yapmıyor, saygı da gösteriyor, yardım da istiyor, ortaklık teklif edip kazanıyor.
Her bir ferdimize bu konuda da “eğitim şart”
Soydaşlarımızın bizim yardımımıza ihtiyaçları yok
Bütün büyük güçlerin eli oralara uzanmışken bizim yardımımıza ihtiyaçları yok. Oraları gayet de iyi idare ediyorlar. Tıpkı başkalarının yaptığı gibi bizim de en çok dikkat edeceğimiz konu oralara giderken alçak gönüllü yaklaşımda bulunmamızdır. Onlara saygı duyduğumuzu, ağabeylik taslamadığımızı, bizim de onlardan yardım alabileceğimiz konular olduğunu onlardan bazı konularda yardım isteyerek gösterebilir böylece onlarla eşit, denk, adil, güvenilir ortaklıklar kurabiliriz. Oralara gidip tek başımıza her düşündüğümüzü yapmaya alışmak bize kaybettirir, her şeyi birlikte yapmayı teklif etmeliyiz. Kurduğumuz organizasyonların yönetimlerini paylaşarak aramızdaki güveni artırmalıyız. Bizim birlikte hareket etmeye ihtiyacımız var.
Böylece Atavatan’daki çarpık anlayışları yenebiliriz, yenmeliyiz.
Biz ve Biz
Onların bizim yardımımıza ihtiyaçları yok, bizim onların dostluğuna ihtiyacımız var. Onlarla birlikte olmaya ihtiyacımız var. Hem dillerindeki bozulmamışlık, hem yaşadıkları topraklardaki saklı tarihimiz, hem de bizi kalpten kabul edebilecek genetik kodlara sahip olmalarından dolayı: soydaş olmamızdan dolayı, ortak bir geçmişe, tarihe sahip olmamızdan dolayı, hepimizin Türk olmamızdan dolayı biz bize (Biz Onlarla biriz; biz de onlarız, onlar da biz) mecburuz, biz bizle tam oluruz.
Osmanlı’nın son zamanlarından beri bir türlü bitmek bilmeyen karşılıksız “Batı Aşkı”mız artık bitmelidir. Yoksa bu batı aşkı bizi de bizi de (Evet yanlış yazmadım hem biz hem onlar yani hem biz hem de biz; öyle ya onlar da biz ne de olsa, hani Atavatanda, Türk olmadıkları sözlenen ama aynı köklere, aynı eklere sahip, aynı hisleri taşıyan dilleri konuştuğumuz insanlar yani biz ve biz) bitirir, yok eder.
Yüz yılı aşkın süredir eteklerini öptüklerimize sunduğumuz duyguların aynısını bizden olana çok görmemiz revâ mı?
Kıymetimizi bilmeyenlere deli divane olmak, yüzyıllardır gerilememize devâ mı?
4 Sömürge Devletinin ‘Dil Sömürüsü’ Haritası
Fransa, İngiltere, Portekiz ve İspanya gibi devletlerin sömürge imparatorlukları neredeyse tüm dünyaya yayılmıştı. Bu ülkeler adım attığı ülkelerin yer altı madenlerini kullandığı kadar, kültürleri üzerinde de baskı uyguladı.
Sömürülen topraklardaki yerel halkların yerel dilleri yerini İngilizce, İspanyolca, Fransızca ve Portekizce gibi dillere bıraktı. Fransa daha çok Afrika’da, İspanyollar ve Portekizliler keşifin ardından Amerika kıtasında etkisini gösterdi.
(Haritada resmi diller ve konuşulan diller şeklinde ayrılmış)
Kaynak: StratejikOrtak.com
23 Mart Milli Günü: Pakistan Ordusu’ndan Gövde Gösterisi
Pakistan’da 23 Mart Milli Günü dolayısıyla Başkent İslamabad’ın Şekarparyan bölgesindeki alanda resmi tören düzenlendi. Geniş güvenlik önlemlerinin alındığı alanda cep telefonu şebekeleri kesildi.
Üst düzey askeri yetkililerle birlikte Pakistan Cumhurbaşkanı Memnun Hüseyin ile Başbakan Navaz Şerif’in de katıldığı askeri geçitte; yerli üretim Şahin, Hatf ve Raad adlı nükleer ve konvansiyonel savaş başlığı taşıma kapasitesine sahip füzelerle Khalid ve Zarrar adlı modern tanklar gösterildi.


Kaynak: Anadolu Ajnası
Kullanışlı Bir Düşman: Türk/İslam
16. yüzyılda Papalığın egemenliği çatırdarken, Avrupa içindeki pek çok hesabı adeta kullanışlı bir düşman imgesi olan Türk/İslam kimliği üzerinden görmüştü. Bugün bambaşka bir dünya var. AB’nin geleceği tehlikedeyken, Avrupa’da bu varoluşsal soruna karşı popülist politikalar Türk/İslam korkusu üzerinden güç devşirme peşinde.
ABD’nin yeni başkanı Donald Trump’ın İslam karşıtı söylemi tartışılırken, Almanya ve Hollanda’da Türk karşıtlığı diplomatik bir krize neden oldu. DAEŞ vahşeti, Avrupa’ya mülteci akını, Avrupa’da aşırı sağın yükselişi… Tüm bu gelişmeler kimi soruları akla getiriyor: Batı’nın liberal devletinin sınırlarına mı geldik? Özgürlükler çağı sona mı eriyor? Apokaliptik bir çağa mı giriyoruz? Din savaşları yeniden mi başlayacak? İslam karşıtlığı yükselirken, Batı dünyasındaki İslam-Türk korkusunun tarihsel geçmişine bir göz atmak faydalı olabilir. Kim bilir belki de tarih bugünü anlamamıza yardım edebilir.
Kolektif bilinç üretilen ortak değerler, ritüeller, semboller üzerinden kendini ikame eder. Bu açıdan bakıldığında İslamofobinin Batı düşüncesinde tarihsel izleri ve sembollerini anlamak daha da önem kazanır. Çünkü bu semboller aracılığıyla Batı İslam/Türk korkusunu sürekli sıcak tutmuş olur.
Türk adının İslam medeniyetinin tarihi mirasını Batı karşısında sırtında taşıyan bir temsile dönüşmesi aslında oldukça eskiye dayanır. Zira 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’nın ortalarına kadar gelmesi, Avrupa topraklarının azımsanmayacak kısmını yönetiyor olması, Batı’ya yönelik ciddi akınları Batı nezdinde bir tehdit olarak algılanması açısından yeterli nedenlerdi.
Bununla birlikte 16. yüzyıl Avrupası oldukça ilginç bir kriz yaşıyordu. Almanya’da ortaya çıkan Protestanlık Vatikan’ın otoritesini sarsmaya başlamıştı. Vatikan uzun süredir yaşadığı krizler sonucunda artık Avrupa’yı bir arada tutan bir otorite olmaktan uzaklaşıyordu. 16. yüzyılda Eski Kıta, mukaddes Roma Cermen İmparatorluğu’nun dağılması ve Alman topraklarında mahalli prensliklerin doğuşu arasında derin bir krizle karşı karşıyaydı. Protestanlık, Avrupa’da Vatikan’ın dini otoritesini sarsmıyordu; sarstığı, aslında Vatikan’ın temsil ettiği, birleşik Avrupa ruhuydu.
İşte böyle bir kriz anında dışarıdan gelen Türk baskısı 16. yüzyıl Avrupasını İslam, hatta Türk korkusu karşısında adeta birleştirmiş, Batı hem bu tehdide karşı durabilmek hem de kendi içindeki krizi atlatabilmek için bunu sürdürmüştü.
Türkofobinin kökenleri
Batı’da iç krizi Türk/İslam korkusu üzerinden okumamıza imkân veren iki düşünür bulunur. Bunlardan birisi, Türk üniversitelerinin çok yakından tanıdığı Erasmus programına adını veren Desiderius Erasmus, diğeri de Martin Luther’dir.
Erasmus ve Luther, İslamofobi’nin, dolayısıyla da Türk korkusunun en önemli isimlerindendir. İslamofobi’yi Türk korkusu olarak yorumlamam, bugün bizde tam karşılığı olmayan bir algı sorunu yaratabilir. Oysa bu kavramı ilk kullanan, Türk okurunun çok fazla tanımadığı Halil Halid Efendi’dir. Kendisi Abdülhamid’e muhalefetle başlayıp onun emrine giren, sıra dışı bir hayat serüvenine sahip bir Osmanlı aydınıdır. 1904’te Londra’da basılan kitabının adı ‘A Study in English Turcophobia’dır. Oldukça renkli ve bir o kadar da çileli bir hayat yaşamış Osmanlı mütefekkiri Halil Halid’in bu eseri, Londra’da Batı medyasının Osmanlı ve İslam dünyasındaki oryantalist bakışına bir eleştiri üzerine kaleme alınmıştır. Eser 1919’da tekrar “The Turcophobia of the English Imperialists” adıyla basılır.

Tarihte, Batı kültür dünyasında oldukça meşhur olan Erasmus ve Luther de İslam ile hesaplaşmasını Türk adı üzerinden yürütür. Hollandalı hümanist bir düşünür olan Desiderus Erasmus’u Türk okuru “Deliliğe Övgü” adlı meşhur eseriyle tanır. Oysa Avrupa Birliği’nde bir Avrupa kimliği yaratmak amacını güden bir programa adının verilmesinin gerekçesi, onun hümanist tarafı olmasa gerektir.
Papalığın egemenliği çatırdarken
Papa VIII. Boniface’in (1294-1303) Unam Sanctam adlı resmi belgesinde, hem dünyevi hem de ruhani kudretin kilise aracılığıyla Papa’nın elinde ve kudretinde olduğu resmen ilan edilmişti. Bu belgeye göre dünyevi güç, ruhani olanına tabi olacaktır. Her beşeri yaratığın kurtuluşu Papalık Makamı’na boyun eğmesine bağlıdır.
16. yüzyıla girildiğinde Ortaçağ Roma Katolik Kilisesi, hem dinsel hem de dünyevi otoritesinin tartışmaya açıldığı günlerini yaşamaktadır. Katolik Kilisesi’nin dinsel otoritesinin Hıristiyanlar içinde tartışılmaya başlaması, kilisenin uyguladığı günah bağışlama süreci, yani endüljans ile yakından ilgilidir. Papalığın içinde bulunduğu mali sıkıntıdan kurtulması ve Papalık hazinesini artırması için en uygun aracın endüljanslar olduğu düşünülmüştür. Günahların dünyevi karşılıklarının para ile ödenmesi uygulamasına dönüşen bu Katolik sömürüsüne en güçlü tepki, Martin Luther’den gelmişti.
Luther’in öğretisi yalnızca Papalığın ruhani otoritesine değil, aynı zamanda onun dünyevi otoritesine yönelik de bir saldırıdır. Zira ulusçuluğun önemli temalarının yer aldığı Lutheran öğreti, Katoliklerin nefesini sürekli enselerinde hisseden Alman prenslerinin işine yaramıştır.
Dinsel başkaldırıyla Katolik Kilisesi’ne karşı zafer kazanamayacağını ve hedeflerini gerçekleştiremeyeceğini düşünen Luther, sivil otoriteye yakınlaşmaya ve reformları onun gücüyle yapmaya kalkışmıştır. Prenslerin desteğiyle seküler otoriteyi arkasına alan Luther, bunun bedeli olarak kiliseyi seküler erkin idaresi altına sokmuş ve Pavlusçu iktidar anlayışı doğrultusunda, zorbalık da yapsa her şartta krala mutlak itaati şart koşmuştur. Dolayısıyla Luther’in hareketi, kilisenin devlet hegemonyasına sokulduğu siyasal ve ulusal yoğunlukta bir hareket olarak anlaşılmalıdır.
Erasmus ise ne kadar skolastik düşünceye yönelik eleştiriler getirse de, Papalık ortak Avrupa idealini koruyan en önemli kurum olarak hâlâ ayakta duruyordu. Erasmus da Avrupa devletleri arasındaki ulus kavgalarını İsa’nın ortak ruhu etrafında birleştirmeye çalışan bir Katolik’ti. “The Handbook of a Christian Soldier” adlı eserinde Hıristiyanların ruhani bir birlik olduklarını savunuyordu; bu, onun temel ideallerinden biriydi.
İşte Türkler tam da bu kavganın ortasına düştüler. Avrupa’yı zorlayan Türklere karşı Papalığın muhtemelen yaşadığı krizi atlatmak için seslendirdiği Haçlı Seferleri çağrısına Luther itiraz etti.
Luther “Of The Turks” adlı risalesinde, Türklerle neden savaşılmaması gerektiğini savundu. Elbette Luther Türkler’i çok sevdiği için savaşa karşı çıkmıyordu; amacı, Papalığı Türkler üzerinden köşeye sıkıştırmaktı. Luther’e göre “Türk, Tanrımızın öfkesinin sopası ve öfkelenmiş şeytanın hizmetçisidir.” Türklerle savaşmadan önce Hıristiyanların sahih bir inanca gelmesi, yani Papalıktan kurtulması gerekirdi.
Erasmus ise Luther’e karşı yine Türkler üzerinden cevap veriyordu. “On War against the Turks” adlı eserinde, iyi bir Hıristiyan olmadıkça Türklere karşı zafer kazanamayacakları konusunda Luther’in görüşlerini onaylıyordu. Ama bunun için Papalığı yıkmaya değil, aksine İsa’nın sancağı altında ve salt onun desteğinden güç alarak savaşmaya ihtiyacımız var, diyordu. Luther’in aksine Türklere karşı birlik içinde savaşılması gerektiğini, bunun bizi bir araya getireceğini söylüyordu.
Papalık ve Avrupa 16. yüzyılda iç krizini Türkler üzerinden aşmaya çalıştı. Türk korkusu ve onun etrafında örülen teolojik dil aslında Avrupa’da aranan güçlü liderlik için sadece bir araçtı. Luther “Haçlı Seferleri” politikalarının eskisi kadar başarılı olmadığını, halkın para ve asker yardımı toplayan papazlara, yani kiliseye inanmak istemediğini gördü ve bu memnuniyetsizliği Katolik Kilisesi’ne karşı kullanarak, Türkler’e karşı değil, Papa’ya karşı savaş açmak için bahane yaratmaya çalıştı. Erasmus da kokuşan kilise yapısının, sürekli iç savaşlarla yıpranan Avrupa’nın farkındaydı. O da Türk korkusunu Hıristiyan bir Avrupa ideali için kullanmak istedi.
İster Avrupa içindeki hesabın görülmesi için olsun, ister birleşik bir Avrupa ideali için olsun, sonuçta Türk/İslam kimliği tüm hesapların üzerinden görülebileceği kullanışlı bir düşman imgesi yaratıyordu. İşe yaradı mı? Elbette hayır, sonuçta Avrupa’da din savaşları başladı.
Avrupa çökerken kim kazanır?
Bugün de aslında Avrupa kültürel belleğinde, çok derinlerde gizlediği bu korkuyu yeniden gün yüzüne çıkararak kendi iç krizlerini ve hesaplaşmasını görmek istiyor. Fakat bugün oldukça farklı bir dünyayla karşı karşıyayız. Siyasal yönden Avrupa’yı tehdit eden bir Osmanlı yok. Dünya 16. yüzyılın dar sınırlarına sığmayacak kadar küreselleşti ve Avrupa’da 50 milyona yakın Müslüman var. Batı her gün artan göç dalgasıyla karşı karşıya.
Avrupa ruhu İngiltere’nin ayrılma kararıyla ciddi yara aldı. Avrupa Birliği’ni 16. yüzyılın Vatikanı gibi birleşik Avrupa’yı temsil eden bir kurum olarak düşünürseniz, Protestan İngiltere bu birliğe başkaldırdı. Avrupa Birliği refahın ve ortak değerlerin paylaşıldığı bir hayaldi ve bu hayal yok olmak üzere. Fransa’da Marine Le Pen git gide desteğini artırıyor. Almanya’da Angela Merkel mülteci politikası nedeniyle zorlanırken, ırkçı AfD Partisi meclise girecek gözüküyor. Merkez seçmen aşırı sağa kaymaya başladı. Avrupa devletleri varoluşsal bir sorunla karşı karşıya: Avrupa Birliği dağılmalı mı, korunmalı mı? Dağılırsa ne yapmalıyız? Ve ne kadar ilginç ki, Avrupa’da bu varoluşsal soruna karşı popülist politikalar Türk/İslam korkusu üzerinden güç devşirme peşindeler.
Berlin Duvarı’nın yıkılması ile sınırların kalktığı daha özgür bir dünya hayali yerini daha güvensiz bir dünyaya bırakıyor. Yeni Ortaçağ’da teoloji yeniden düşmanlıkları kışkırtan bir dile evriliyor. Şiddetin bu dili, yeni bir dünya düzeni kurmak için ne Avrupa’ya ne de İslam dünyasına bir fayda sağlayacaktır. Türk/İslam korkusunu kabartmak Avrupa’ya hiçbir şey kazandırmadığı gibi, bir şiddet sarmalına yol açıyor, yabancı savaşçıların sayısını daha fazla artırmanın dışında bir işe de yaramıyor.
Yükselen Batı karşıtlığı ise İslam dünyasında güçlenen radikal hareketlerin merkezde tutunmasını sağlıyor. İslam dünyasında radikal hareketler hızla artarken, siyaset bir alternatif olmaktan çıkıyor. Siyasi krizleri aşmak için kullanılan şiddet teolojisi tüm dünya için kültürel bir intihara yol açıyor. Bu kavganın sonucunda bir kazanan olmayabilir. Birlikte yaşadığımız evin çatısı çökerken, yanımızdakine dönüp üstün açıkta kalmış demenin hiçbir anlamı yok.
Kaynak: AJ
İran-Azerbaycan Arasında Stratejik Ortaklık
Geçtiğimiz günlerde Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev temaslarda bulunmak üzere Tahran’a giderek, Hasan Ruhani ile görüştü. Görüşmeler sırasında Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev dini, kültürel ve tarihsel ortaklıktan bahsederek, İran’ın her daim yanında olduğunu dile getirdi. Bunun yanında İlham Aliyev dini lider Hamaneyle de görüşmüştür. Hamaney Aliyev’e, siyonist rejimin iki devlet arasında olan iyi ilişkileri kıskandığını dile getirmiştir.
Aliyev ile Ruhani arasında yapılan görüşmelerde bölgesel meseleler ve ekonomik meseleler üzerinde duruldu. Özellikle transit geçidin geliştirilmesi, kara para aklanması, bölgesel terör örgütlerine karşı ortak hareket edilmesi konusunda özellikle duruldu.

3 yıl içinde üçüncü kez ziyarette bulunan İlham Aliyev, iki devlet arasında gelişen ticari ekonomik işbirliğine dikkat çekti. Reşt-Astrahan arasındaki demiryolu ağını İran sınırına kadar taşımayı gündeme getiren iki devleti, kuzey güney koridorunu tarihi bir fırsat olarak değerlendirdi.
Bu süreçte Ruhani Karabağ meselesine de değinerek kendilerinin Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünden yana olduklarını dile getirerek Karabağ meselesinin müzakerelerle çözülmesini temenni etmişlerdir
Amerika’daki seçimler dünyayı etkilediği gibi Kafkasya’yı da etkileşmiştir. Trump’ın iktidara gelmesiyle birlikte İran’a karşı açık tehditleri, İran tarafını endişelendirmiş ve tedbirler almaya sevk etmiştir. 5+1 Nükleer anlaşmasından sonra uzun süren ambargonun kalkmasıyla rahat bir nefes alan İran, Trump’tan sonra yeniden ambargo ile karşı karşıya kalma ihtimalini göz önünde bulundurmuştur. Bu süreçte İran tarafı petrollerini yeni bir hat olan kuzey güney hattından dünya pazarına sürerek olası bir ambargoyu kırmayı hedeflemiştir. Bu petrolü az maliyet ve ucuz miktarda sevk edebilmek için demiryolu ağını kullanmayı planlamıştır. Ayrıca ABD tarafında kendisine karşı oluşturulan seti Azerbaycan üzerinden kırmış olup, Azerbaycan’ı kendisine müttefik hale getirmiş olacaktır.
Bununla birlikte son dönemde gelişen Azerbaycan-İsrail yakınlaşmasında önüne set çekmiş olacaktır. Öte yandan İran’da son dönemde gündemden düşmeyen Babek Zencani meselesi gibi yeni bir yolsuzluk ve kara para aklamanın önüne geçmek için iki devlet arasında ortak mücadeleye girilmiştir.

Azerbaycan tarafı ise son dönemde Ermenistan’a destek veren İran’ı kendi yanına çekerek Karabağ meselesinde elini güçlendirmek istemiştir. Aynı zamanda küresel ekonomik krizi kırarak İran üzerinden Azerbaycan’a sermaye akışı sağlamak istemiştir.
Öte yandan daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi Kafkasya üzerinde ABD’ye karşı yeni bir ittifak kurulmaktadır. Özellikle 15 Temmuz sonrasında ABD’nin bölgede uyguladığı kirli oyunları gören bölge ülkeleri ABD’ye karşı yeni bir ortaklık içine girebilir. Bunun için en büyük sorun Karabağ meselesidir. Bu süreçte iki devleti de sürekli itidale ve çözüm odaklı müzakereye çağıran İran’ın bu meselede de arabulucu rol üstleneceği düşünülebilir. Zira İran’ın Ermenistan ile milliyetçilik, Azerbaycan ile mezhepçilik üzerinden politika güttüğü göz önünde tutulursa kulağa hoş gelmektedir.
Öte yandan Karabağ meselesini kullanan İran her ne kadar Güney Azerbaycan bölgesindeki Türklere karşı Ermenileri tampon olarak kullansa da Azerbaycan’dan vazgeçemeyeceği aşikardır. Zira Azerbaycan üzerinden güttüğü ekonomik faaliyetler bölgede İran’ı Azerbaycan’a mecbur etmektedir.
Kuzey Kore: ABD ile Savaşa Hazırız, Korkmuyoruz!
Kuzey Kore, ABD ile savaşa hazır olduğunu ve silahlanmalarını engellemek için gerçekleştirilebilecek müdahalelerden korkmadığını açıkladı.
Kuzey Kore Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’un daha sert yaptırımlar ve olası bir askeri müdahaleden bahseden sözleri eleştirildi.
Açıklamada, Kuzey Kore’nin nükleer silahlar ve roketlerinden vazgeçmeyeceği vurgulandı.
Kuzey Kore Merkezi Haber Ajansı’ndan yayınlanan açıklamada, “Nükleer güç adaletin kılıcıdır ve sosyalist anavatan ile üzerinde yaşayan insanların hayatlarını savunman için en güvenilir caydırıcı araçtır” ifadeleri kullanıldı.

Açıklamada şu ifadeler yer aldı:
“ABD’nin istediği her savaşa yanıt verecek kapasitemiz ve irademiz vardır. İşadamından dönme ABD yetkilileri bizi korkutabileceklerini sansa da yakında bu yöntemin işe yaramadığını görecekler.”
Kuzey Kore’nin geçen hafta yaptığı füze denemesinin ardından Donald Trump, ülkenin lideri Kim Jong-un’un “çok kötü davrandığını” söylemişti.
Rex Tillerson ise “Açık olacağım: Stratejik olarak sabırlı olma politikamız sona erdi. Yeni diplomatik, güvenlik ve ekonomik adımları değerlendiriyoruz ve tüm seçenekler masada” demişti.
Kaynak: BBC
Ukrayna Krizi NATO ve Rusya’yı Silahlandırıyor
Rusya ile Batı ülkeleri arasında 2014’teki Ukrayna Krizi’yle gerilen ilişkiler hem Avrupa Birliği’ni (AB) hem de NATO’yu alarma geçirdi.
AB istatistik kurumu Eurostat’a göre, üye ülkelerin savunma harcamalarında 2002 ve 2015 yılları arasındaki düşüşün ardından NATO’nun sürekli savunma harcamalarında artışa gidilmesi çağrısı geçen sene etkili oldu.
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, savunma harcamalarında kesintilerinin yaşandığı uzun yılların ardından geçen şubat ayında yeni bir aşamaya geçildiğini açıkladı. Stoltenberg, NATO’nun Avrupalı üyelerinin bir kısmı ile Kanada’nın savunma harcamalarını geçen yıl yüzde 3,8 artırdığını belirtti.
Rusya’da savunma harcamalarını arttırıyor
Moskova hükümetinin 2014’te Ukrayna krizine müdahalesi ve Kırım’ın yasa dışı ilhakının yanı sıra Baltık ülkelerinin hava, kara ve deniz sahalarına yönelik ihlalleri bölge ülkelerinde, NATO’da ve Batılı ülkelerde tedirginliği arttırıyor.
Öte yandan Rusya’nın, 1990’lı yıllardan bu yana en fazla savunma harcaması yapan ülkeler listesinin ilk 5’inde yer alması tehdit algısını arttırıyor. İngiliz analiz şirketi “Jane’s Defence Budget” verilerine göre, Rusya, 2016’da da en fazla savunma harcaması yapan ülkeler listesinde 6. sırada yer alıyor.
Dikkat çeken istatistikler:
– NATO harcamaları 2010 yılından beri ilk kez arttı.

– ABD’de Barack Obama’nın ardından başkanlığa gelen Donald Trump, savunma harcamasına ek olarak 54 milyar dolar istedi.

– Almanya savunma harcamasını yüzde 6,8 oranında arttırma kararı aldı.

– Dünyanın en fazla silahlanan 6. ülkesi olan Rusya, savunma harcamalarını yüzde 14 arttırdı.


