Avrupa’yı Daha Yakından Tanıtan 5 Harita

2

Avrupa ülkelerinin yaşlarından, hangi ülkelerde hala krallığın olduğuna kadar Avrupa ile ilgili görülmesi gereken 5 haritayı sizler için derledik.

Avrupa ülkeleri kaç yaşında?

Hala krallığın(Monarşi) olduğu Avrupa ülkeleri

Avrupa ve çevresinde 1000 kişiden fazla nüfusa sahip olan şehir ve kasabalar.

Avrupa ülkelerindeki en zengin insanlar kimler?

Avrupa ülkelerindeki en zengin insanlar (2014)

Avrupa’daki hızlı tren güzergahları…

Rusya: AB ve ABD’nin Alternatifi

Türkler Söz Konusuyken Rusya’nın Tercihleri

Ermenistan ordusu ile Rus ordusu birleşiyor. Barış zamanında komuta Rusya’nın onaylayacağı bir ermeni komutanda olacak, çatışma zamanında komuta kontrol Rus komutanda olacak.

Rusya Tarafsızdır!

Dolayısıyla eğer Azerbaycan ile Ermenistan arasında bir çatışma olursa, Azerbaycan otomatik olarak doğrudan Rusya ile savaşa girmiş olacak. Ruslar bu bahaneyle Azerbaycan’ı ilk fırsatta yeniden işgal etmek istiyorlar.

Rusya Kararlıdır! Kolay Kolay Sarsılmaz, Bir Defa Ne Dediyse O! Kararından Dönmez!

Hem Ermenistan-Azerbaycan çatışmalarında Azerbaycan’a karşı Ermenistan’ın tarafını tutup, Ermenistan’a orantısız yardım ve destekte bulunması hem de son dönemde yeniden Türkiye ile iyi bir iletişimle iyi ilişkiler geliştirme yolunda ilerlerken ve Suriye konusunda da anlaşmış olmasına rağmen pyd/pkk’yı Türkiye’ye karşı desteklemesi göstermiştir ki: Rusya daima Türk’ün karşısındadır. Ve tıpkı ABD, AB ve Çin gibi Güvenilir bir ortak değildir. Türk’ün Türk’ten başka gerçek dostu yoktur.

Tamamen Hayal Dünyasında yaşıyoruz! Bırakalım Bu Eski Hikâyeleri! Türk de Neymiş! Hakikaten biz neymişiz be abi…

Rusya’nın, ABD’nin, AB’nin… örnekleri çoğaltabiliriz. Türkiye’ye karşı daima Türk düşmanlarını destekleyecek olmalarının sebebi budur: Biz Türkler büyük bir gücüz ve Dünya’daki bütün büyük kuvvetleri alt edebilecek potansiyelimiz var. Tarihimiz bunun kanıtı, bu bizim genlerimizde, kanımızda, kültürümüzde var. Yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır. Çağ açar çağ kapatırız, ülkeler yıkar, ülkeler kurarız.

“Leyla sev beni sokma müşküle gel kaşık atalım iki tabak keşküle”

Önyargılı Olmayalım Lütfen, O Bizim Biricik Dostumuz!

Kısaca Rusya daima Türk’ün karşısındadır. Türk’ün karşısında kim varsa Rusya daima onun yanındadır, dostu olmuştur.

Uluslararası Alanda Birinci Sınıf Kalite Otoritesinden Her Alanda Tescilli Rusya Kalitesi

Her fırsatta çevresindekilerden parça koparmaya çalıştığı ya da parça kopmasını desteklediği için ABD’den geri kalmayan bir “stratejik ortak, Dost, Müttefik” olduğunu Gürcistan’a Osatya’da, Azerbaycan’a Karabağ’da ve en önemlisi soydaşı ukraynalılara da doğu Ukrayna’da göstermiştir. Adaletin ve halkların özgürlüğünün savunucusu dediğin böyle lur zaten: Adalet dedin mi dünya durur soydaşına bile iltimas göstermez, ezer geçer.

Rus Ruleti de zaten adalet için değil mi? Gerekirse kendi kafasına da sıkar.

AB ve ABD’nin kazdığı kuyuya kendi planı ve gücü sayesinde girdiğini zannederek aslında bir bakıma Rusya halihazırda kendi kafasına sıkıyor, mermi çok yavaş geldiği için farkedemiyor, o da başka bir yazının konusu.

Sözünün Eridir! Atiktir, Çeviktir!

Zaten öteden beri topraklarında pkk’ya açık destek vermiş, pyd’yi de kabul etmiş, ikisini de terör örgütü olarak görmediğini açıklamıştır. Rusya’da PKK kampları da vardır örgütün ilk zamanlarından beri; Tıpkı “PYD Menbiçten çekildi” diyen ABD gibi “Rusya’da kampı yoktur” derler.

Gel vatandaş gel, karadeniz sazanı burada! gel de inan.

Rusya Doğuştan bir Stratejik Ortak!

Yine pek muhterem AB ülkelerinde olduğu gibi Rusya’da da pkk mensupları rahatça ve devlet korumasıyla elini kolunu sallayarak dolaşmakta iş yapmaktadır. Pkk Rusya’da kendilerine bahşedilen serbestlik iltimasının karşılığında da Rusya’nın İran, Türkiye, Irak ve Suriye’deki hatta Kürtlerin olduğu bütün ülkelerdeki Rusların pis işlerini yapmaktadırlar, Rusların giremedikleri yerlerde Rus desteğiyle işler yapmaktadırlar.

Yine Kürt görünümlü Ermeni terör örgütü pkk gibi uluslararası Türk Düşmanları konsorsiyumu tarafından açıkça desteklenen asala da Rusya tarafından desteklenmiştir doğal olarak.

Dost muyuz Düşman mı?

Düşmanımın düşmanı dostumdur ilkesini olaylara uyguladığımızda gösteriyor ki:  Rusya Türkleri kendisine en büyük yakın düşman olarak görmektedir zirâ, Rusya daima Türk’ün karşısında olanın tarafını tutmakta ve Türk’ün düşmanlarıyla dost olmaktadır. Rusya’nın tercihlerini analiz ettiğimizde sonuç gayet açık ve net gösteriyor ki Rusya Türk’ün ve Türklüğün düşmanlarını daima dost edinmiştir. Türkleri ve Türklüğü düşman olarak görüyor, düşman kategorisinde sınıflandırıyor, düşman gözüyle bakarak ilişkilerini ona göre kurguluyor, planlarını ve stratejisini de düşman pozisyonuna koyarak şekillendiriyor.

Ben gelmedim kavga için, benim işim sevi için.* Yunus Emre

Ne Esmerde Ne kumralda, Gönlüm Yalnız Rusya’da, Aradığım Her Şey Onda*

*İbrahim abiye ve söz yazarı Caner Yıldırım’a saygılar.

Bütün bu yönleriyle de en az AB kadar “güvenilir, tarafsız, adil kararlar alan, adil davranan, evrensel doğruları savunan yüce ve üstün bir evrensel hukuk ve adalet sistemini kuran ve savunan bir dost” bir alternatif olduğunu ispatlamıştır.

Rusya Âdildir

Adaletin terazisi Rusların elinde asla şaşmaz, AB tilkileri nasıl AB fareleri ve AB kedileri arasında peyniri çok hassas dengelere göre tam eşit şekilde paylaştırmak için ince dilimler halinde kesiyor ve eşitlenene ya da yok olana kadar bölmeye devam ediyorsa Rus Ayısı’da aynı şekilde eşitlikçi ve işte o kadar da güvenilir bir dost, müttefik ve stratejik ortaktır.

Uluslararası İlişkiler Haberleri: Geçen Hafta Dünyada Neler Oldu?

25 Mart ile 2 Nisan arasında gerçekleşen askeri ve diplomatik gelişmeleri, “Dünyada neler oldu?” başlığı altında sizler için derledik.

Güncel uluslararası ilişkiler haberleri:

– Kerkük İl Meclisi Başkanı Talabani, “Kürdistan Bayrağı sonsuza dek Kerkük kentinde dalgalanacaktır, Bağdat’ın kararını tanımıyoruz” dedi.

– Irak Başbakanı İbadi’den önemli açıklamalar: Türkiye-İran geriliminde taraf olmayız. / IKBY’nin bağımsızlık referandumunu Türkiye dahil bölge ülkeleri istemiyor.

– ÖSO, Suriye’nin güneyindeki yaklaşık 2 bin 500 kilometrekarelik çöl bölgesini IŞİD’in elinden aldı.

– Irak meclisi, Kerkük’teki kamu kurumlarına IKBY bayrağı asılmasına karşı çıkarak, yalnızca “Irak bayrağı” asılmasına karar verdi.

– 2017’de 284 bin siber saldırının hedefi olan Almanya Savunma Bakanlığı, 13 bin 500 kişilik siber ordu kuracaklarını açıkladı.

– Venezuela lideri Maduro, muhaliflerin çoğunlukta olduğu parlamentoya el koyan Yüksek Mahkeme ile anlaşmazlığın giderildiğini açıkladı.

– NATO Sekreteri Stoltenberg, “Türkiye’nin kendini savunma ve darbe girişiminin arkasındakileri hukuk çerçevesinde yargılama hakkı var” dedi.

– ABD, NATO üyesi ülkelere savunma harcamalarını artırmaları ve bütçe gerekliliklerini yerine getirmeleri konusunda 2 ay süre verdi.

– Gürcistan’dan ayrılarak tek taraflı bağımsızlığını ilan eden Güney Osetya’daki bazı askeri birlikler, resmi olarak Rus ordusuna katıldı.

– TSK, Fırat Kalkanı Harekatı’nın “bu safhasının” başarıyla tamamlandığını açıkladı. Özellikle bu safhası ibaresi dikkat çekici.

Ermenistan’ın ilk devlet başkanı Ter-Petrosyan, “Ermenistan, Dağlık Karabağ’da işgal ettiği toprakları Azerbaycan’a iade etmeli” dedi.

– Trump’ın eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Flynn’in, dokunulmazlık verilirse seçimlere ve Rusya ilişkilerine dair açıklama yapacağı belirtildi.

– ABD yasağına karşı THY’nin yolculara ücretsiz internet imkanının ardından Katar’da, ödünç dizüstü bilgisayar hizmeti başlatma kararı aldı.

– ABD’nin İsrail hayranı BM Daimi Temsilcisi Nikki Haley, “Suriye’de Esad’ın görevden ayrılması artık önceliğimiz değil” dedi.

– Gürcistan Ordusu’nun Ukrayna askerlerine NATO standartlarında savaşmayı öğretmek için destek vereceği açıklandı.

Cenevre-5’te ilk 7 gün: İki tarafta görüşmeleri olumlu bulurken; ilk defa seçimlerin ele alındığı ve Esad’sız geçişin konuşulmadığı belirtildi.

CENTCOM Komutanı Votel, sivil kayıpları engellemek için yüksek standartlar uygulandığını belirterek, “Sivilleri vurmamayı deneyeceğiz” dedi.

– Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Gatilov, Cenevre’de 4 maddede anlaşıldığını belirterek, “Suriye’de birçok şey Türkiye’ye bağlı” dedi.

– 15 Temmuz darbe girişiminden 6 gün sonra, ABD konsolosluğuna kayıtlı bir telefondan Adil Öksüz’ün cep telefonunun arandığı ortaya çıktı.

– ABD Temsilciler Meclisi Sözcüsü Paul Ryan, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun terör örgütü olarak tanınması gerektiğini belirtti.

– IŞİD karşıtı Koalisyonun Amerikalı Komutanı Korgeneral Townsend, “Suriye’nin kuzeyinde olanlar güç kullanarak değişmez” dedi.

– İngiltere, Kuzey Denizi’ndeki bir sahada, yaklaşık 1 milyar varillik İngiltere tarihinin en büyük petrol rezervini bulduklarını açıkladı.

– Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Sırbistan’a 6 MiG-29 tipi savaş uçağının sevkiyatına onay verdi.

– Resmi ilk tepki: Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Nuceyfi, “Kerkük’te IKBY bayrağının asılması ulusal birliği ihlal ediyor” dedi.

– BM’nin Suriye’deki rejim ve muhalefet ekibiyle ‘geçiş hükümeti’ görüşmelerini sürdürdüğü, ilk defa bu konuda ilerleme sağlandığı belirtildi.

– YPG, Suriye’de Tabka askeri üssünü ele geçirirken; ülkenin en önemli elektrik kaynağı olan, Suriye’nin en büyük barajı Tabka’yı kuşatmaya çalışıyor.

– Ninova Muhafızları Komutanı Nuceyfi, Irak’ta Sünnilerin doğrudan hedef alındığını ve Sünni toplumunun yok edilmeye çalışıldığını söyledi.

Bulgaristan seçimleri özet: Sırayla AB yanlıları, sosyalistler, aşırı milliyetçiler, çoğu Türk olan HÖH ve ‘oligarkçı’ Volya Partisi meclise girdi.

– Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, 29 Mart’ta Rusya’yı ziyaret edecekken, bir gün sonra ABD Dışişleri Bakanı Tillerson Türkiye’ye gelecek.

– Hong Kong’da Çin yanlısı Carrie Lam, bölgenin yeni Baş Yöneticiliği görevine seçildi. Lam, bölgenin ilk kadın lideri olacak.

– Musul operasyonunda resmi rakamlarla şu ana kadar 3.846 sivilin öldüğü açıklandı. Yerel kaynaklar 10 bini aşkın ölü olduğunu iddia ediyor.

Rusya’da 1991 yılından 2014 yılına kadar en az 350 (muhalif) gazeteci, mesleki faaliyetlerinden dolayı kayboldu ya da öldürüldü.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Taliban Hareketi Hakkındaki Yanılgılar

1978 yılında Sovyet yanlısı sosyalist Kabil hükumetine karşı Afganistan’da başlayan din merkezli isyan sonucu hükumet, Sovyetler Birliği’ni yardım amaçlı ülkesine davet etmişti ve Kızılordu ile birlikte 7 büyük asi örgüte karşı mücadele veriliyordu. Bu 7 asi örgütte genellikle belirli aşiretleri temsil ediyordu. Yani savaşta, Afganistan’ın feodal yapısını tarih boyunca muhafaza etmeye çalışan kabile etkisi ön plandaydı. Fakat sanılanın aksine bu 7 büyük örgüt arasında ne Taliban nede El-Kaide vardı.

Bu 7 örgüt şunlardı: Hizb-i İslami Gulbeddin, Hizb-i İslami Halis, Cemaati İslami, İnkılab Hareketi, İttihadı İslam, Cünbüş-ü İslami ve Hareket-i İslami.

Molla Ömer, Taliban’ın kurucu lideri, 1996-2001 Afganistan’ın de-facto devlet başkanı

Sovyetler Birliği, kendi yaşadığı siyasi değişimin(Gorbaçov) etkisiyle 1980’li yılların ikinci yarısında savaşı bitirme amacındaydı ve bölgedeki asker sayısını 1989’a kadar sürecek şekilde azaltacaktı. 1985’te 600 bin olan asker sayısı en sonunda şubat 1989’da sıfırlanacaktı. Çünkü artık savaş Sovyetler Birliği için çok maliyetli hale geliyordu.

Fakat Sovyetler Birliği Sanılanın aksine savaşı kaybetmiyordu. Çünkü onların amacı sosyalist Kabil yönetimini asilere karşı ayakta tutmaktı ve görev süresince bunu sağladılar. Savaş karşıtı yeni lider Gorbaçov‘un adımlarının etkisiyle Kızılordu, 1989 şubatında son taburunu da geri çekmiş ama aşiretler için Afgan cihadı bitmemişti. Çünkü savaşın asıl amacı Sovyet yanlısı Kabil hükumetini iktidardan düşürmek ve Afganistan’ı eski muhafazakar yapısına döndürmekti.

Afganistan’da tarih boyunca hep aşiretlerin kontrolü söz konusu olmuş ve sürekli merkezi hükumetler aşiretlerle sorun yaşamıştır. Pek çok kez merkezi hükumetlerin aşiretlerin hegemonyasını kırmak için çaba göstermesi bu tür isyan süreçlerini de beraberinde getirmişti. Fakat bu seferki isyanın boyutu daha farklıydı. Çünkü Afganistan’ın dışından da çok sayıda gönüllü geliyor ve bu örgütleri besliyordu. Ayrıca bu örgütleri sırf Kızılordu zayıflasın diye silahlandıranlar da vardı. Fakat sanılanın aksine asileri silahlandırma süreci savaşın başından beridir var olsa da, gönüllüleri toplayıp Afganistan’a göndermek 1986’da, yani Sovyet askeri müdahalesi bitmek üzereyken başlamıştı.

1988 yılında Suudi Arabistan’ın inşaat sayesinde en zengin ailelerinden biri olan Bin Ladin ailesinin(Kabe’yi genişletme çalışmalarını yürüten inşaat şirketidir aynı zamanda) bir üyesi olan Usame Bin Ladin, Suudi Arabistan’daki nüfuzunu da kullanarak El-Kaide’yi kurmuştu. Ancak henüz çok küçük bir örgütlerdi ve Bin Ladin’le birlikte bölgeye gelen birkaç Arap’tan oluşuyordu. Zaten birkaç ay sonra şubat 1989’da Kızıl ordu bölgeden çekilince Usame Bin Ladin ülkesine geri dönecekti. Yani Sovyet müdahalesi sırasında sanılanın aksine El-Kaide’nin kayda değer bir çatışması yoktu. Onların Afganistan’a geri dönüşü ise ancak 1996’da olacaktı.

Diğer asi örgütler merkezi hükumetle mücadeleyi sürdürürken beklenmedik bir şekilde 1991’de Sovyetler Birliği dağıtılacak ve Merkezi hükumet yalnız kalacaktır. Öyle ki; Sovyetler Birliğinin verdiği petrolle uçaklarını uçuran Kabil hükumeti, artık uçaklarını bile uçuramayacak halde hava üstünlüğünü yitirecek ve 1992’de Kabil düşecektir.

Peştunlar, savaş sırasında en faal olan etnik grup olmalarına rağmen Kabil düşerken şehrin yönetiminde Özbek ve Tacik grupların liderleri söz sahibi olunca bu durum Peştun halkında büyük bir hayal kırıklığına sebep olur. Tacik ve Özbekler zaten Kabil’e çok daha yakın yerleşim birimlerindeydiler. Yani bundan sonra savaş artık ganimeti, yani iktidarı hangi asi örgüt kapacak savaşına dönmüştür ve Peştunlara göre ganimeti yanlış kişiler topluyordu. Bundan sonra savaş etnik temelde 2001’e kadar devam edecektir.

Bu sırada körfez savaşı(1990-1991) yüzünden ABD askerleri Suudi Arabistan’a yerleşmişti. Usame Bin Ladin ABD askerleri yerine krallığı koruyabileceğini söylese de bunu krallık kabul etmeyecek ve böylece bir daha dönmemek üzere Usame Bin Ladin ülkeyi terk edip Sudan’a gidecektir. Çünkü ona göre ABD askerlerinin Müslüman bir ülkeyle savaşmak için Müslüman bir ülkenin topraklarını üs olarak kullanması kabul edilir bir şey olmadığı gibi, Suudi krallığının da bu davranışı nedeniyle devrilmesi gerekirdi. Bin Ladin, Suudi Arabistan’da kısa bir süre daha durduktan sonra ailesini de alıp 1991’de, İslamcı Ulusal İslami Cephenin desteğiyle askerî darbeye uğrayan Sudan’ın başkenti Hartum’daki bir eve yerleşti. Sudan’da 30 Haziran 1989 tarihinde Ömer El-Beşir liderliğinde gerçekleşen bu darbenin amacının da, El-Kaide’nin amaçlarından hiçbir farkı yoktu zaten.

Pakistan’da ise Afgan savaşından kaçan Peştunların eğitim gördüğü medreselerde bir dini hareket belirir. Kimi mensupları(çoğu), Peştun halkının yaşadığı hayal kırıklığı sebebiyle Kabil’deki iktidar kavgasına ve çatışmalara müdahil olma taraftarıdır ama mollalar amaçlarının sadece dini hizmetlerde bulunup ilim yaymak olduğunu söyler ve gençler büyük bir hayal kırıklığına uğrarlar. 1994’te Afganistan’da bir komutan iki genç kızı kaçırır ve aileler bölge medresesinin sorumlusu molladan yardım isterler. Molla elliden fazla öğrencisiyle komutanın karargahına basar ve kızları kurtarır. Komutan ve adamlarını ise asarak idam ederler. Bundan sonraysa gençlerin istediği olacak ve mollaları silahlı mücadeleye başlama kararı alacaklardır.

Yani sanılanın aksine Taliban, Sovyet müdahalesine karşı kurulmuş bir örgüt değildir. Hatta bırakın Sovyetler Birliğini, Taliban Hareketi kurulduğunda Sovyet yanlısı Kabil hükumeti bile yıkılmıştı.

Afganistan nüfusunun yarısından fazlasını oluşturan ve İrani bir halk olan Peştunlar, silahlı mücadeleye karar verilmesiyle artık akın akın Taliban’a katılırlar. Taliban’ın hızla büyümesindeki en başlıca sebep; hem etnik temele dayanıp geniş bir nüfusa hitap etmesi hemde Pakistan Gizli Servisi tarafından desteklenmesi veya faaliyetlerine göz yumulmasıydı. Üstelik Peştunlar Pakistan nüfusununda önemli bir parçasıydı ve oradan da sürekli takviye geliyordu. Sovyet müdahalesi sırasında ise Pakistan’dan gelen bu takviyeler bölünmüş haldeki çeşitli örgüt veya aşiretleri besliyordu ama şimdi bütün bir ulus tek bir örgütün çatısı altında birleşiyordu.

Hızla büyüyen örgüt pek çok şehri denetimi altına alıyor ve her gün yüzlerce Peştun, Afganistan ve Pakistan’dan örgütün bünyesine dahil oluyordu. En sonunda eylül 1996’da başkent Kabil’i ele geçirecek ve büyük bir siyasi temizlik başlatacaktı. Eskiden Komünist yönetimde memurluk yapan kim varsa, komünist öğretiyle yetişti denilerekten kurşuna diziliyordu. Yeni yönetimi Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Pakistan hemen tanıdılar ve sonraki süreçlerde maddi desteklerde bulunmayı da ihmal etmediler. Kabil’in düşmesinin ardından önceden şehrin kontrolü için sokaklarda çatışan liderler daha sonra kuzeye çekilmek zorunda kaldılar ve “Kuzey İttifakı” adıyla Taliban’a karşı bölgeyi savunmaya çalıştılar. Bu liderlerin başında gelen 3 kişide farklı etnik gruplardandı. Biri Hazara(Hazaraların kökeni Cengiz Han döneminde bölgeye gelen Moğollara dayanır) biri Özbek biride Tacik kökenliydi. Hatta Taliban bu liderlerle bağlantılı pek çok Özbek, Tacik ve Hazara’yı katledecekti. Kuzey İttifakı ise Taliban’a karşı ülkenin sadece %15’lik bir dilimini elinde tutabilecekti.

Taliban, katı dini uygulamalarının yanı sıra ülkenin geleneksel yapısını da halka dikte ediyordu. Yani komünizmden arındırma sonrası ülke tekrar eski orta çağ zihniyetine ve düzenine geri giriyordu. Her ne kadar Taliban insan hakları açısından bir felakete sebep olsa da uyuşturucuyla mücadele konusunda yanlış bir algıya sahiptir. Günümüzde dünya afyon üretiminin %90’ının gerçekleştiği Afganistan’da, Taliban döneminde kırsal kesimde afyon ekimi çok sert bir düşüş göstermiş ama ABD işgalinin getirdiği savaşın oluşturduğu boşlukta kırsal nüfus tekrar afyon ekmeye başlamıştır. Ancak pek çok kişi uyuşturucu ticaretinin Taliban’ın en önemli gelir kolu olduğunu sanıyor. Halbuki Taliban iktidara geldikten sonra bulabildiği bütün uyuşturucuları yakıyor ve bağımlılarla beraber üreticileri de kurşuna diziyordu. Kabul etmek gerek ki, Afganistan’da uyuşturucuyla mücadelede en başarılı Talibandı. Günümüzde ise Afganistan’da 3 milyon uyuşturucu bağımlısı var ve bu nüfusun %10’unu teşkil ediyor.

Afganistan’da eskiden dini olan sonraysa etnik hale evrilen savaşta Taliban’ın galip geliyor olması üzerine, Sudan’da yerleşmiş olan El-Kaide militanları artık Afganistan’da kamp kurmaya başlayacaklardı. Çünkü ABD baskısı altında olan Sudan yönetimi Bin Ladin’i sınır dışı etmek zorunda kalmıştı. Zaten Birinci Çeçenistan savaşı(1994-1996) ve Bosna savaşı(1992-1995) bittiği için El-Kaide militanları geri dönüyordu ve onlar için artık Sudan’da güvenli olmaktan çıkmıştı. Tek güvenli yer Taliban’ın kucağıydı.

Taliban’ın kendi varlığını tehlikeye atmasına sebep olan hatası kuşkusuz El-Kaide’ye kucak açmasıydı. Çünkü Taliban sadece Afganistan’da, yani kendi yaşadığı topraklarda faaliyet yürütüyordu ama El-Kaide’nin amaçları çok fazla küreseldi. Onlar Ortadoğu’dan ABD üslerini temizlemek, kukla kralları devirmek, dünya genelinde bir İslam devrimi gibi uluslararası sınırları tanımayan hedefler içindeydi. Hedef böylesine geniş olursa tabi ki çok düşman edinirsin ama Taliban’ın düşman edinmesini sağlayacak hiçbir sebep yoktu. Onlar El-Kaide’ye kucak açarak bu sebebi kendileri yarattılar.

Taliban Bayrağı

El-Kaide 1993’te New York’ta Dünya Ticaret Merkezine yönelik ilk saldırısını düzenlemişti bile. Bundan sonrada sık sık ABD’nin bölgedeki birliklerini veya müttefiki olarak gördüğü kişi veya kurumlara karşı saldırıları oldu ama Çeçenistan ve Bosna savaşları bittikten sonra bu saldırılar daha da sıklaştı. Ağustos 1996’da ABD’ye resmen cihat ilan edilmiş ve hedefler açıklanmıştır. Bu cihat ve hedef ilanı, 25 haziran 1996’da Suudi Arabistan’da konuşlanmış olan ABD askerlerine yönelik saldırıda 19 ABD askerinin ölümünden 2 ay sonra yapılmıştı. İlanın ertesi ayında ise Taliban Kabil’i ele geçiriyordu.

Genelde pek çok kişi ABD’nin 2001’de Afganistan’ı bombalamaya başladığını zanneder ama Afganistan’a ilk bomba 1998’de atılmıştır. O yıl Tanzanya ve Kenya’daki ABD büyükelçiliklerine aynı anda düzenlenen ve 224 kişinin ölümüne neden olan saldırıların ardından da ABD, Taliban yönetiminden Bin Ladin’in iadesini ve El-Kaide kamplarının kapatılmasını istemiştir. Taliban yönetimi bu baskılar sebebiyle başta Suudi Arabistan üzerinden iade etmeyi düşünmüş ama ABD’nin Sudan ve Afganistan’daki bazı El-Kaide hedeflerine füze saldırıları yapmasıyla bu adımdan vazgeçmiştir. (Tanzanya ve Kenya elçiliklerine yapılan eylemin en üst düzey sorumlusu olan Bin Ladin’in damadı geçtiğimiz aylarda Suriye’nin El-Nusra kontrolündeki İdlip şehrinde ABD’nin İHA saldırısı sonucu öldürüldü.)

Afganistan Savaşı – Taliban’ın Kontrolündeki Bölgeler (Al Jazeera)

Taliban, ABD’nin bu saldırıları yüzünden iade fikrinden vazgeçince aslında tekrar büyük bir fırsat tepmiştir. Eğer vazgeçmeselerdi ve iade etseydiler belki bugün halen iktidarda kalabilirlerdi. Nede olsa Sudan’daki Ulusal İslami Cephe onları sınır dışı etmişti ve bugün Sudan’da halen iktidarda Ömer El-Beşir liderliğindeki bu parti var. Çünkü onlar El-Kaide’yi sınır dışı ederek kendilerini iktidardan indirmek isteyenlere koz vermediler. Taliban ilk fırsatını, El-Kaide’ye kucak açıp onlara izin vererek tepmişti ve şimdi hatalarından dönme fırsatını da tekrar teptiler.

El-Kaide ise hiç durmadan müttefiklerini de tehlikeye atacak şekilde saldırılarına devam ediyordu. Örneğin 12 Ekim 2000’de, Yemen’in Aden şehrindeki limanda demirlemiş olan Amerika Birleşik Devletleri Donanması’na bağlı USS Cole (DDG-67) muhribine düzenlenen intihar saldırısında 17 Amerikan askeri öldü ve 39 tanesi yaralandı. Fakat bardağı taşıran son damla 11 eylül 2001’de 3000 kişinin ölümüne, 6000 yaralanmaya ve ABD’ye maliyeti 1 trilyon $ zarara neden olacak saldırıydı. Bu saldırıyı 15’i Suudi Arabistanlı 19 kişi gerçekleştirdi. Toplam 4 sivil uçak kaçırıldı. Pentagon ve Dünya ticaret merkezini hedef alan uçaklar amaçlarına ulaştılar ama Beyaz Saray ve Amerikan Kongre Binasını hedef alan uçaklar yolcuların kalkışması yüzünden başarıya ulaşamadı ve çarpması gereken yere giremedi. Eylemcilerin hepside sadece uçak kaldırmayı biliyordu ama indirmeyi bilmiyorlardı.

En büyük şüpheli tabi ki El-Kaide’ydi ama saldırının ortaya çıkardığı dünya çapındaki atmosferden olsa gerek 5 gün sonra Bin Ladin tarafından yapılan açıklamada saldırıların arkasında kendisinin olmadığını belirtilse de, 29 Ekim 2004’te yayınlanan videosunda ilk kez saldırıların sorumluluğunu üstlendi ve uçakları kaçıran 19 kişiyi bizzat kendilerinin eğittiğini söyledi. Çünkü 2004 yılında ABD saldırganlığını çoktan gösteriyordu ve artık çekinip saklamaya gerek kalmamıştı.

Eskiden KGB’de 25 yıl ajanlık yapmış ve daha sonra Rusya’nın savunma bakanı olan Sergei İvanov’un dediğine göre 2001’de Afganistan işgal edilmeden hemen önce Taliban’ın yetki verdiği bir grup, Tacikistan sınırına giderek bölgedeki Rus askeri üssü üzerinden Moskova yönetimine “ABD’ye karşı birlikte mücadele etme” gibi komik ve cehalet dolu bir teklifi götürürler. Tabi ki Ruslar tarafından aldıkları cevap İvanov’un deyimiyle “ikileyin” olmuş.

Afganistan’ın işgal öncesinde sadece %15 kadarını kontrol eden Kuzey İttifakı üyeleri ABD sayesinde güç elde etme hevesinde olsalar da bekledikleri kadar mutlak güç elde edemeyeceklerdi. Çünkü Taliban hem tavanı hemde tabanıyla Peştunları yoğun biçimde barındıran bir yapıydı ve bu yüzden savaş esnasında ikili tercih durumu oluşunca, Afganistan’ın yarısından fazlası eden Peştun halkının Taliban’ı tercih etmemesi için Afganistan’ın yeni yöneticileri de genelde Peştunlardan oluşturulacaktı ve ilk olarak devlet başkanı Hamid Karzai bir Peştun olarak başa geçirildi. Kuzey İttifakının liderleriyse başlarda pek olmasa da zaman geçtikçe onun çevresinde farklı pozisyonlarda yer edindiler.

Tabi ki ABD’nin bu taktiği tutmadı. Çünkü yönetici takım Peştun dahi olsalar, sonuçta yabancı güçlerin müdahalesi sonucu o makama erişmişlerdi. Peştun halkının halen dahi her şeye rağmen Taliban yanlısı tutum sergilemelerinin sebebi de işte budur. Hiç bir halk, en beğenmediği bir rejimin altında olsa bile, bu durumun yabancı bir güç eliyle değişmesini istemez. Peştun halkının bu tutumunu Uluslararası Güvenlik Destek Gücünün(ISAF) Taliban’la mücadeleyi 2014’te Afgan güçlere devretmesi sonucu Taliban’ın tekrar güçlenmesiyle de anlamak mümkün.

Aslında ABD işgali sırasında El-Kaide ve Taliban kadrolarının çoğu Afganistan’ı terk edip Pakistan’a kaçmıştı bile. Zaten Bin Ladin’de orada öldürülmüştü ve birçok diğer üst düzey isim genelde Pakistan’daki hava saldırılarında öldürülüyordu. İşte tamda bu yüzden ABD Pakistan’ı da savaşa zorluyordu ve en sonunda 2004 yılında baskılar veya dünya genelinde oluşan atmosfer gereği Pakistan yıllardır beslediği ve iktidara geldiğinde hemen tanıdığı, hatta maddi desteklerde bulunduğu Taliban’a saldırmak zorunda kalıyordu(Nasıl, tanıdık geldi mi?). Bu zoraki ve çaresizlik dolu bir savaştı. 2004 yılında başlayan Veziristan savaşı günümüze kadar halen devam ediyor ve burada Afganistan’la kıyaslanamaz ölçüde çok daha kanlı bir mücadele söz konusu. Tabi ki Taliban bu savaş yüzünden kendisini satılmış veya arkadan vurulmuş hissediyor ve bu yüzden Afganistan’da yeniden iktidara gelmeye çalışırken Pakistan’dan da intikam almayı ihmal etmiyor. Pakistan’ın Veziristan bölgesindeki güçlü aşiret yapısı ve Peştun nüfusunun yoğunluğu ise Taliban ve müttefiklerinin Pakistan’a karşı en büyük avantajları.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Suriye Son Durum Haritası (Nisan 2017)

Suriye’de Taraflar
Esad Rejimi  – Hizbullah, Rusya, İran ve Şii Milisler
Muhalifler – Ahrar uş-Şam, Şam’ın Fethi Cephesi, ÖSO vb.
PYD/YPG  – SDG çatısı altındaki küçük gruplar ve PKK
IŞİD – Örgüte biat eden yerel milis güçler ve aşiretler


Güncel Suriye son durum haritası (Mayıs)

23 Nisan 2017:

Suriye son durum haritası (23 Nisan 2017)

1 Nisan 2017:

31 Mart 2017: Suriye’de tek başına ülkenin 5’te birini kontrol eden PYD/PKK, 38 bin km2’lik toprağı kontrol ediyor. Örgüt Türkiye sınırının yüzde 65’ine hakim. IŞİD ise Suriye’nin yüzde 40’ını yani 75 bin km2’lik alanı kontrol ediyor.

TSK, IŞİD’in tamamen sınırdan uzaklaştırıldığı Fırat Kalkanı Harekatı’nın “bu safhasının” başarıyla tamamlandığını açıkladı.

Suriye ile ilgili geçen ayın bazı önemli başlıkları(yeniden eskiye):

Fırat Kalkanı Harekatı ve Rakka Operasyonu son durum haritaları için tıklayın.

– ABD’nin İsrail hayranı BM Daimi Temsilcisi Nikki Haley, “Suriye’de Esad’ın görevden ayrılması artık önceliğimiz değil” dedi.

– Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Gatilov, Cenevre’de 4 maddede anlaşıldığını belirterek, “Suriye’de birçok şey Türkiye’ye bağlı” dedi.

– Fırat Kalkanı Harekatı’nın sona erdiği, bundan sonra gerçekleşecek olan operasyonların başka bir isimle yapılacağı açıklandı.

– IŞİD karşıtı Koalisyonun Amerikalı Komutanı Korgeneral Townsend, “Suriye’nin kuzeyinde olanlar güç kullanarak değişmez” dedi.

– Cenevre-5 Suriye görüşmelerinde ilk hafta: İki tarafta görüşmeleri olumlu bulurken; ilk defa seçimlerin ele alındığı ve Esad’sız geçişin konuşulmadığı belirtildi.

– YPG, Tabka askeri üssünü ele geçirirken; ülkenin en önemli elektrik kaynağı olan, Suriye’nin en büyük barajı Tabka’yı kuşatmaya çalışıyor.

– ABD GK Başkanı Dunford, “YPG’nin Moskova’da ofisi var ancak desteklediğimiz gruplar sahada doğrudan Rus ordusundan destek alamaz.” dedi.

– Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, “Kürtlerin(PYD) Cenevre’ye katılması için Türkiye’yle diyaloğu sürdürüyoruz.” dedi.

– İsrail’in Suriye’deki hava saldırısında üst düzey yetkiliyi öldürdüğü için, İsrail’in Moskova Büyükelçisi Rus Dışişleri’ne çağrıldı.

– ABD’nin Suriye’de “El Kaideci” deyip namaz sırasında vurduğu grubun radikalizme karşı çıkan Tebliğ Cemaati’nden oluştuğu ortaya çıktı.

– Netanyahu-Putin görüşmesinin ardından, 2011’den beri Suriye’yi vuran İsrail’e ilk kez rejim güçleri, füze savunma sistemiyle cevap verdi.

– Putin, Türkiye’yle ilişkilerin hızlıca düzeldiği söyledi ve “Türkiye’yle Suriye’de terörle mücadele için başka planlarımız var.” dedi.

– Suriye’de PYD ve IŞİD tarafından toprakları işgal edilen 50 Arap aşireti, “El Cezire ve Fırat aşiretleri ordusu” adı altında birlik kuracak.

– Suriye’de Rusya ve ABD’nin bayrak açtığı ve asker konuşlandırdığı Menbiç’te PYD, öz yönetim ilan ettiğini duyurdu.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Diplomasi: Hayalet Kavram

Giriş

Diplomasi, teoride, sıklıkla kullanılan bir kavram iken, pratikte, teorideki kullanımına paralel sıklıkta kullanılması beklenirken, tam aksi bir durum teşkil etmektedir. Devlet idarecileri söylevlerinde diplomasi yanlısı tutum sergilemede sanki enformel bir yarışın içinde iken, diplomasi, uygulama kısmında hiyerarşik engele takılmaktadır. Ağırlıklı olarak şark yönetimlerin özelliği olan, hiyerarşinin tepesinde yer alanın herkes ve her şey için en iyisini bilir, algısı nedeniyle bu yazıda diplomasi, hayalet kavram olarak adlandırılmıştır.

Bunun yanında diplomasi, diğer kavramlarla, özellikle dış politika, oldukça karıştırılmaktadır. Dış politika ve diplomasi kavramları arasındaki ayrıma İngiliz diplomat Sir Victor Wellesley bir açıklık getirmiştir. Wellesley’e göre, ‘‘Diplomasi politika değil politikayı uygulayan vasıtadır. Bu iki unsur birbirini tamamlar zira biri diğerinin işbirliği olmadan harekete geçemez. Diplomasi dış politikadan bağımsız bir mevcudiyete sahip değildir, fakat her ikisi birlikte tek bir icra politikası oluşturur; politika stratejiyi saptar, diplomasi ise taktikleri.’’[1] Dış politikanın siyasal etki araçlarını diplomasi ve propaganda oluşturmaktadır.

Diplomasi aracı hiçbir zaman pasif değildir, politika seçeneklerini ve algılamalarını etkileyen kendi dinamiğine sahiptir.[2]

Diplomasinin Tanımı

Farklı zamanlarda, farklı yazarların ve kaynakların diplomasiye sıklıkla yer vermesi, diplomasi nedir sorusuna farklı cevaplar vermiştir. Sözlüklerin, söylevlerin ve kitapların tanımlarından hareket adildiğinde çeşitli farklılıklar göze çarpmaktadır.

Türk Dil Kurumu’nun tanımına göre diplomasi: ‘‘Uluslararası ilişkileri düzenleyen antlaşmalar bütünü; Yabancı bir ülkede ve uluslararası toplantılarda ülkesini temsil etme işi ve sanatı; bu işte çalışan kimsenin görevi, mesleği: bu görevlilerin oluşturduğu topluluk; güç bir görüşme sırasında gösterilen ustalık ve beceriklilik’’.

Diplomasiyi, Martin Griffiths ‘‘ülkelerin dış ilişkilerini yürüttükleri tüm sürece verilen addır. Müttefiklerin iş birliği yapmak, düşmanların ise aralarındaki sorunları güç kullanmadan çözmek için kullandıkları araçtır.’’ Faruk Sönmezoğlu ‘‘hükümetin belirli konulardaki kanı ve görüşlerinin doğrudan doğruya diğer devletlerin karar alıcılarına iletilmesi sürecidir.’’  Ernest Satow ‘‘bağımsız devletlerin hükümetleri arasındaki resmi ilişkilere zeka ve taktik uygulamasıdır.’’ Albert de Broglie ‘‘diplomasi, devletlerarası ilişkilerde sadece gücün hakim olmasını önlemek için medeniyetin yarattığı en iyi şeydir.’’ şeklinde tanımlamışlardır.

Negatif tanımlar da yer bulmaktadır: Ambrose Bierce ‘‘ülkesi için yurtsever yalan söyleme sanatıdır.’’ Çu En Lay ‘‘diplomasi savaşın başka vasıtalarla sürmesidir.’’

Son olarak, bu yazının ana fikrini de oluşturan, Charles de Martens’in diplomasi tanımı şöyledir: ‘‘diplomasi müzakere bilimi veya sanatıdır.’’

Diplomasinin Tarihsel Gelişimi

Diplomasi esas itibariyle, bugünkü haliyle bildiğimiz diplomasinin temellerinin atıldığı 15. yüzyıldan itibaren Avrupa’da geliştirilmeye başlamıştır. ‘‘Modern diplomasi’’ özel hukuki kurallarla korunan ve sürekli olarak dış ülkelerde veya uluslararası kuruluşların merkezlerinde ikamet eden diplomatların oluşturduğu bir ağın dış politika uygulama faaliyetleri şeklinde tanımlanabilir. Bu ağ ilk olarak İtalya Yarımadası’nda 15. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıktı ve Münster ve Osnabrück Kongrelerini (1644-8) izleyen iki buçuk yüzyıl içinde belirli bir olgunluğa ulaşmıştı.

Özellikle 1648 Westphalia Barışı ile, Avrupa hükümdarları o zamana kadar hep savaşa ve çatışmaya dayanan ilişkilerini bir düzene sokma gereğini anladıkları zaman, diplomasi daha açık bir siyasi renge bürünmüştür. [3]

1648 Westphalia, 1712 Utrecht konferansları çok taralı diplomasinin o yıllardaki en belirgin örneklerini oluştururken, bu türden toplantılar sırasında da çeşitli protokol sorunları taraflara zor anlar yaşatıyordu.

1815 Viyana Kongresi’nden 1. Dünya Savaşı’na kadar geçen yüzyılda Avrupa diplomasisinin merkezi olmuş, Avrupa dışındaki birçok bölgenin kaderi de Avrupa başkentlerindeki toplantı ve görüşmelerde ele alınmıştır. Viyana Kongresi’nde ortaya atılan Avrupa Ahengi fikrinin gerçekleşmesi açısından bu dönem diplomasisinde büyük devletlerin önem ve sorumluluklarının daha fazla olduğu kabul edilmektedir.

Viyana Kongresi sırasında, diplomatların konumları ile ilgili olarak ortaya çıkan tartışmalar 1818 Aix-La-Chapelle Konferansı’nda çok taraflı bir antlaşma ile bir sonuca bağlanmıştır.[4]

Diplomasi Biçimleri

Tarihsel gelişim içerisinde farklı diplomasi biçimleri meydana gelmiştir. Bunlar; çok taraflı diplomasi, konferans diplomasi, parlamenter diplomasi, zirve diplomasi, mekik diplomasi, nükleer diplomasi, önleyici diplomasi ve sessiz diplomasidir. [5]

Çok Taraflı Diplomasi ve Konferans Diplomasi

Konferans diplomasisi olarak da adlandırılan çok taraflı diplomasi 1648 Westphalia Kongresi ile ortaya çıkmıştır.

Parlamenter Diplomasi

Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan Birleşmiş Milletler Örgütü’nün küresel bir nitelik kazanarak bir ‘‘örgütler sistemi’’ oluşturması ve sürekli nitelikli uluslararası kuruluşların sayısında görülen önemli artış, parlamenter diplomasisinin önemini arttırmıştır.

Zirve Diplomasi

1950’lerde haberleşme ve ulaştırma teknolojisinde meydana gelen gelişmeler, iki kutuplu uluslararası sistemde zirve diplomasisinin ortaya çıkmasına neden oldu. Örneğin 1979 Camp David Antlaşmaları.

Mekik Diplomasi

İlgili taraflar arasında sürekli temas yöntemi ile sorunu halletme veya daha da kötüleşmesini önleme imkanı veren diplomasi türüdür. Örneğin Kissinger’ın Orta Doğu sorunlarında arabuluculuğu üstlenmesi

Nükleer Diplomasi

Nükleer silahların uluslararası sistemdeki güç dengesinin temelini oluşturmaya başlaması ve de dehşet dengesi anlayışına dayalı bir nükleer dengenin kurulmasıyla temelde caydırma esasına dayanan diplomasi türüdür.

Önleyici Diplomasi

Birleşmiş Milletler bünyesinde uygulanan, çeşitli uluslararası krizlerde barışı koruma veya çatışmaları durdurma amacına yönelik olarak oluşturulan barış gücü kuvvetlerinin faaliyetlerini de kapsayan bir diplomasi türüdür.

Sessiz Diplomasi

Örgütlerin merkezinde bulunan daimi temsilcilikler aracılığı ile yürütülen temaslardan oluşan diplomasi türüdür.

Sonuç

Devletler, dış politika amaçlarını gerçekleştirmek için belirledikleri stratejide yol alırken, kullandıkları dış politika araçlarından belki de en önemlisi diplomasidir. Masa başı savaş olarak da adlandırılan diplomasi, liyakata göre seçilmiş, ihtisas alanı bu konu üzerine olan ve milli kurumların bünyesinden yetişmiş bireyler aracılığıyla gerçekleştirilmelidir.

İç politikada kazan-kazan anlayışı ile diğer uluslararası aktörler arasında ‘‘istenen kriz’’[6] çıkarılmamasına dikkat edilmeli ve iç politika da ses getirecek nidalar yerine stratejik ve milli argümanlar belirlenmelidir.

Fikirlerin ve bireylerin tekelinde çehresini sürekli yenileyen bir dış politika değil, istikrarlı, isteklerini ve tepkilerini açıkça koyan, gizli pazarlıkların arabulucusu olmayan bir dış politika belirlenmeli ve bu doğrultuda diplomasi etkin kullanılmalıdır.

Diplomasi, elit tekellerin karşılıklı kazanç sağlayacakları kâr ve fayda aracı değil müzakere bilimi ve sanatıdır.

Diplomasinin müzakere olduğunu hatırlayarak gerek anavatanı gerekse de vatandaşları tehlikeye atacak çılgınlıklardan sakınılmalıdır. Toplumun bütününe ulaşmayacak kazançların peşinde mücadele vermek itibar kaybı yaşanmasına neden olacaktır.

Türk Cumhuriyeti tarihi dış politika ve diplomasi nedir, nasıl yürütülür sorularının cevabını uygulamaları ile veren kişiliklerle doludur; Bekir Sami, Yusuf Kemal Tengirşenk, İsmet İnönü, Tevfik Rüştü Aras, Numan Menemencioğlu, Hasan Saka, Fuat Köprülü, Behiç Erkin gibi.

Dış politikada başarıya götürecek enstrüman, siyasi çıkarlar doğrultusunda, iç politikada cevap alacak algı yönetimleri ya da naralar değil, üslupta yumuşak özde kararlı olmaktır.

Abdullah Özdil

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

 


 Kaynakça

[1] Temel İskit, Diplomasi, İstanbul, 2015, s. 1-2

[2] Temel İskit, Diplomasi, İstanbul, 2015, s. 4

[3] Temel İskit, Diplomasi, İstanbul, 2015, s. 9-10

[4] Faruk Sönmezoğlu, Uluslararası Politika ve Dış Politika Analizi, İstanbul, 2012, s.441-442

[5] Abdullah Özdil, Bir Egemenin Emniyet Sibobu: Dış Politika, Ankara, 2017

[6] Ayrıca bkz. Haydar Çakmak, Kriz Yönetimi ve TSK, 2012, Kaynak Yayınları

Fırat Kalkanı Harekatı: İlk Gün ve Son Gün

24 Ağustos 2016‘da Türkiye sınırını ve 5 bin km²’lik bir alanı DEAŞ ve PYD/PKK‘dan arındırma amacıyla başlayan Fırat Kalkanı Harekatı dün itibariyle son buldu. Operasyonlar artık başka bir “kod” ile devam edecek. Peki Fırat Kalkanı’nın ilk gününde ve son gününde saha durum ne idi?

Suriye: Yerküre Laboratuvarında Bir Denek

Suriye… Ortadoğu’nun ilkyazı gelmeyen ülkesi… Yaşadığımız Yerküre’nin “Kırmızı” noktası… Ortadoğu’dan olduğu gibi 6 yıldır Suriye’den de “kırmızı” eksik olmuyor. Suriye’de isyandan iç savaşa dönüşen, sonra dış müdahalelerle iyice karışan ve altıncı yılını geçtiğimiz hafta geride bıraktığımız süreç hala karmakarışık durumda.

Suriye Son Durum Haritası 

Suriye’ye Gelmeden

Her şeyin başlangıcı sayılan olay 17 Aralık 2010’da Tarık el Muhammed Buazizi adlı Tunuslu seyyar satıcı gencin kendisini yakmasıdır. Bir fitil niteliğindeki olay tüm Tunus’a ve Ocak 2011’de domino etkisiyle Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerine yayıldı. İrili ufaklı protestolar yaşanan 23 ülkeden bazıları için planlayıcılar ve destekçiler hemen işe koyuldu. Ufak protestolar yaşanan ve ardından ya muhaliflerin tutuklanmasıyla ya da yönetimin ekonomik imtiyazlar vermesiyle durgunlaşan ülkeler dışında büyük sonuçlarla karşılaşan ülkeler de oldu. Kuveyt’te kabine istifa etti. Irak’ta Başbakan Maliki gelecek seçimlere katılmayacağını söyledi ve yerel yöneticiler ve valiler istifa etti. Sudan’da Başkan Ömer Hasan Ahmed el-Beşir 2015 seçimlerinde aday olmayacağını açıkladı. Tunus’ta Cumhurbaşkanı Zeynel Abidin bin Ali ve Başbakan Muhammed Gannuşi ülkeyi terk etti. Ürdün’de Kral Abdullah bin Abdül Aziz Başbakan Rifai’yi ve Rifai’nin kabinesini görevden aldı. 7000 civarında ölümün yaşandığı Yemen’de Başkan Ali Abdullah Salih istifa etti. Mısır’da 26 Ocak 2011’de protestoların başlamasının ardından Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek, 29 Ocak’ta Başbakan Ahmed Nazif ve kabinesini görevden aldı. 31 Ocak’ta göreve Ahmet Şefik geldi. Hüsnü Mübarek ise 10 Şubat’ta yetkilerini yardımcısına devretti ve 11 Şubat’ta görevinden istifa etti. Ahmet Şefik de 1 ay kadar süren görevinden 3 Mart’ta istifa etti.

Başlarken

Suriye’de de 2011 Mart ayı ortalarında protestolar baş göstermeye başladı. Siyasi suçluların serbest bırakılması ve bölgesel valilerin kovulması gibi imtiyazlar verilse de olaylar giderek büyüdü. Ordu, isyan bölgelerine müdahale etti. Muhalifler ve Esad askerleri arasında çatışmalar başladı. Muhalifler ve ordu kaçkını askerler 29 Temmuz’da Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) adı altında birleşti. Kasım 2012’de ABD Dış İşleri Bakanı Hillary Clinton ve Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande muhaliflere silah yardımını gündeme getirdi. Yine Kasım 2012’de muhaliflerin Şam’ın güneyindeki Marj el Sultan Hava Üssü’nü ele geçirmesiyle Suriye, hava saldırılarına karşı savunmasız kaldı.

Kim Kiminle, Nerede, Ne Zaman, Nasıl?

İran, Esad’a ilk günden beri hem diplomatik ham de fiili destek veriyor. İran, Suriye’ye binlerce askerini ve devrim muhafızını gönderdi. Hizbullah da Esad’ın yanında yer alıyor ve Şii milisler, muhalifler ile çatışma halinde.

Çin ise Rusya ile birlikte BM Güvenlik Konseyi’nde Esad’a diplomatik desteğini hiç esirgemedi.

Suriye’ye ilk hava müdahalesi 1 Şubat 2013’te İsrail’in bir hava saldırısıyla gerçekleşmiş, Suriye hükümeti saldırıyı onaylamıştır.

2013 yılında ABD olası operasyon için Akdeniz’e 5 gemi gönderirken; İngiltere, Kıbrıs Rum Kesimi’ndeki Akrotiri Üssü’ne 6 tane RAF Typhoon tipi uçak yolladı.  Rusya bölgeye denizaltı savar ve 2 füze kruvazörü gönderdi.

2013 Ağustos’unda Şam’ın Doğu Guta bölgesindeki kimyasal silah saldırısından Esad sorumlu tutuldu ve ABD, Suriye’nin kimyasal silah olan bölgelerini vuracağını açıkladı ancak Rusya’nın devreye girmesiyle kimyasal silahların Suriye dışarısına çıkarılması kararına varıldı.

ABD ve koalisyon ülkeleri muhalefete silah desteğini her geçen gün artırırken daha önce silah desteği sağladığı IŞİD; ÖSO, PYD gibi unsurlarla da çatışmaya başlayınca ve Suriye ve Irak içinde birçok bölgeyi kolayca ele geçirince ABD ve koalisyon IŞİD’e müdahale kararı aldı. İlk müdahale 20 Ağustos 2014’te Irak’ta ABD tarafından başladı. İlk askeri desteği Fransa verdi. Daha sonra diğer ülkeler koalisyona asker ve uçak yardımında bulundular.

ABD ve koalisyon ülkelerinin Suriye ve Irak’ta IŞİD’e karşı hava saldırıları devam ederken IŞİD güçlenmeye devam etti. Ele geçirdiği bölgeleri genişletti ve militan sayısını artırdı. 14 ay boyunca koalisyon saldırıları etkisiz kalınca 30 Eylül 2015’te Rusya da IŞİD’e müdahaleye başladı.

ABD ve koalisyonun 14 ay müdahalesi sırasında bazı ilginç olaylar da yaşanmıştır. Şam Araştırma Merkezi’nden Stratejist Türki El Hasan’a göre ABD, IŞİD’i vurmak istemiyordu. Yine Hasan’ın iddiasına göre ABD Rakka’dan çölü geçerek Palmira’ya giden IŞİD konvoylarını vurmadığı gibi Suriye uçaklarının vurmasını da engelledi. Hasan aynı durumun Deyrizor Meyyadin bölgesinden hareket eden IŞİD konvoyları için de yaşandığını söyledi.

PYD Suriye’de hep ikili oynamayı tercih eden bir örgüt. Kimi zaman Suriye rejimiyle kimi zaman muhaliflerle birlikte çalıştı. Ancak IŞİD’le girdiği çatışmalarda ağır kayıplar vermeye başlayınca yardım istedi. IŞİD’le mücadelede PKK’nın Suriye kolu PYD, ABD için büyük önem arz ediyor. ABD ve koalisyon güçleri Türkiye’nin tüm karşı çıkışlarına karşın PYD/YPG’ye silah ve mühimmat sevkiyatına devam ediyor. Rusya da PYD’yi desteklemeyi hiç bırakmadı.

Türkiye’nin Fırat Kalkanı Harekatı’nı başarıyla sürdürmesi ve El- Bab’ı almasının ardından daha önce belirttiği hedef olan Menbiç’e yönelmesiyle YPG, hamilerinin yardımıyla rejimle anlaşarak Türk askeriyle Menbiç arasındaki çizgiyi güneyden kuzeye doğru Suriye rejimine bıraktı ve arada tampon bölge oluşmasını sağladı. Geriye kalan sınır kısımlarını da hem ABD hem de Rusya askerleri çevreleyerek Türkiye’nin olası saldırısına karşı önlem aldılar ve terör örgütü PYD/YPG etrafında bir koruma kalkanı oldular.

Mart 2017, Suriye Son Durum Haritası

6 Yılın Sonunda

22 milyon nüfuslu Suriye’de halkın yarısı evlerini terk etmek zorunda kaldı. 14 milyona yakın insanın, insani yardıma ihtiyacı var. Yaklaşık 1 milyon kişi Avrupa’ya sığınma talebinde bulundu. Ürdün 650 bin kadar Suriyeliyi ağırlıyor. Lübnan’da 1 milyonda fazlası var. Türkiye’de ise sadece resmi rakamlara göre yaklaşık 3 milyon Suriyeli var.

Esad ve müttefikleri 114 binden fazla kayıp verirken muhalifler de 111 bin kişi kaybetti. 97 bin kadar da sivil kayıp var.

Yerkürenin Laboratuvarı: Suriye

Suriye yerle bir olurken ve her geçen gün çözümden biraz daha uzaklaşılırken birçok ülke Suriye’ye dolaylı veya doğrudan müdahalede bulundu. Şüphesiz bundaki en büyük etken Batı ve Doğu bloğu arasındaki çıkar mücadelesiydi. Bu mücadelenin dışında bir amaçla müdahale eden tek ülke olan Türkiye ise uluslararası bir hakkını kullanarak sınır güvenliğini sağlamak amacıyla bir operasyon başlattı.

Suriye’ye müdahalede bulunan ülkeler 3 yıldır birçok silah kullandı. Bunlardan bazıları hiç kullanılmamış silahlardı bazılarıysa tabiri caizse kullanım tarihi geçmiş silahlardı.

Koalisyon ülkelerinin hava harekâtında kullandığı silahların bazıları stok eritme amaçlı kullanıldı. Ancak ABD ve İngiltere’nin yeni teknolojileri de Suriye’de denendi.

ABD, Irak’ı işgalinin ilk 3 haftasında 2 bin tondan fazla radyoaktif ve kimyasal zehirli atık kullanmıştı. DNA bozukluklarına ve kansere neden olan atıklar nedeniyle Irak’ta kanser oranları arttı ve çocuklar Japonya’daki atom bombasının etkilerine benzer bir şekilde genetik bozukluklarla dünyaya gelmeye başladı. ABD, Irak’ın ardından Suriye’de de aynı şeyi yaptı. Özgür Düşünce Projesi’nin ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) sözcüsüne dayandırdığı habere göre sözcü, Kasım 2015’te Deyrizor ve Haseki’de IŞİD’e yapılan hava saldırısında 5 bin 265 atık uranyum içeren zırh delici top mermisinin kullanıldığını açıkladı.

ABD 21 Mart 2017’de İdlib yakınlarında Tahrir El Şam örgütünün üst düzey yetkilisi Ebu İslam el Masri’nin otomobilini hareket halindeyken drone’dan fırlattığı füze ile vurdu. Masri öldü. ABD’nin azaltılmış uranyum barındıran kinetik enerjili bir füze kullandığı ortaya çıktı.

ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM)’ndan yapılan açıklamaya göre ABD’nin Ortadoğu operasyonlarında misket bombalarının yerini alacak ve parça tesiri daha yüksek top mermileri Suriye ve Irak’ta kullanılacak. Top mermileri, New Hampshire eyaletinin Manchester kentinde bulunan 197’nci Saha Topçu Tugayı’nda yapıldı. M30A1 Çok Namlulu Güdümlü Roket Sistemi Değiştirilebilir Savaş Başlığı adı verilen top mermilerinin geçen günlerde Kuveyt’te gerçekleştirilen bir atış testinde de kullanıldığı belirtildi. ABD bu top mermilerini Suriye ve Irak’ta IŞİD operasyonlarında kullanmayı hedefliyor.

İngiltere Savunma Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre ise İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne ait uçaklar 10 Ocak 2016 günü IŞİD hedeflerine karşı Kükürt füzelerinin kullanıldığı 4 saldırı gerçekleştirdi.

Rusya ise Suriye’de hava operasyonu imkanına sahipken Akdeniz’deki denizaltısından IŞİD’in başkent ilan ettiği Rakka’yı cruise füzesiyle vurarak füzelerini test etti.

Rusya, Suriye’de 5 modern silahını da ilk kez savaş ortamında deneme imkânı buldu. Bunlardan ilki SU-35 savaş uçaklarıydı. İkincisi, Ekim 2015’te IŞİD hedeflerini vurmak için Hazar Denizi’nin güneybatısındaki savaş gemilerinden attığı modern uzun menzilli Kalibr-NK füzeleriydi. Üçüncüsü, nükleer füze de taşıyabilen süpersonik uçak olan Tu-160. 2 bin 200 kilometre hız yapabilen Tu-160, 18 bin metreye kadar yükselebiliyor ve 45 ton yük alabiliyor.

Rusya’nın test ettiği bir diğer silah ise Termobarik roketler. İlk kez Afganistan’da kullanılan sonra modernize edilen roketler, hedeflerini 6 kilometreye kadar etkili bir şekilde vurabiliyor. 24 ya da 30 roket aynı zamanda ateşleyebilen savaş makineleri tank ya da zırhlı araçlara monte edilebiliyor. Beşinci silah ise Rusya’nın kara harekatlarındaki vazgeçilmezi BTR-82A zırhlı araçları. 30 milimetrelik otomatik top sistemine ve 7,62 milimetrelik makineli tüfeğe sahip. Son model teknolojiyle donatılan BTR-82A’lar gece görüşüne de sahip.

Rus Savunma Bakanı Sergey Şoygu Şubat 2017’de Rus Meclisi’nde yaptığı konuşmada Suriye’de 162 çeşit silah denediklerini ve sadece 10 tanesinden istenilen verimin alınamadığı söyledi.

Son

Yerküremizdeki “Kırmızı” nokta Suriye, herkesin gözü önünde yerle bir olmaya devam ediyor. Yüzbinlerce ölüye, milyonlarca sığınmacıya ve 14 milyon yardıma muhtaç insanın sayısına her gün yenileri ekleniyor. ABD ve Rusya eksenli çekişme Suriye’yi bir çıkmaza götürürken her iki taraf da Suriye’de hem silahlarını deniyor hem de gövde gösterisi yapıyor. Bölge ülkelerinin huzursuzluğu ve tedirginliği yeni silah alımlarıyla yine bu iki ülkenin ve silah tüccarlarının cebini dolduruyor. Yerküre laboratuvarındaki denek Suriye, denenmeye devam ediyor.

Alihan Özsoy

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

NATO’nun Toplam Bütçesi: Para Krizi ve Ülkelerin Katkıları

ABD Başkanı Donald Trump’ın NATO’nun savunma harcamalarına Almanya Başbakanı Angela Merkel’den daha fazla katkı istemesi “üye ülkelerin NATO için gerçekleştirdiği harcamaları tekrar gündeme getirdi.

Atavatan Birliği Yolunda Azerbaycan ve Türkler

Gerçek dostumuz Azerbaycan, kader ortağımız ve soydaş dayanağımızdır. Her bir Azerbaycan Türk’ü kapitalist sisteme kendini en çok kaptırmış olanlar bile gerçeklerin bilincindedirler. Ne Çin ne Rusya, ne ABD ne AB hepsi kurtlar sofrasında binlerce yıllık mirasımızı yemek için toplanmışlar, biz onlara göre kullanılacak zamanı geçmiş bir soyuz, yanıldıklarını göstermek de bize kalıyor. Kimin kurt kimin sofrada meze olduğu, olacağı, bütün kozlar ortaya koyulunca belli olacak.

Şu dünyada eğer gerçekten bir dostumuz var diyebileceksek o da Azerbaycan Türkleri’dir, Azerbaycan’dır. Diğer soydaşlarımız da en az biz ve Azerbaycan Türkleri kadar acılar çekmiştir kesinlikle, Atavatan’ın (Orta-Asya’nın) işgal edilmesiyle birlikte hürriyetlerini kaybedip vatansız, başsız, esaret altında olmanın ne demek olduğunu yüzyıllarca en acı tecrübelerle öğrenmişlerdir. Ve bu acı tecrübelerin izleri nesiller boyunca kültürlerinde, düşünce şekillerinde ne yazık ki yaşayacaktır. Bu yazıda ele almak istediğim mesele, tarihimizde Çin esaretinden yüzyıllar sonra soyumuzun yaşadığı Rus esaretinin acıklı hikâyeleri değildir. Çünkü acıklı hikâyeler bize bir şey kazandırmaz, bizim artık esaret sonrası bu karmaşık günlerde gelecek nesillerimize, önlerini daha net görebilecekleri, tarihimizden ilham almış yepyeni seçenekler, planlar, stratejiler bırakmamız gerekir.

Bütün Türk ulusları olarak yeni bir dönemecin eşiğindeyiz, İnsanlık tarihine ölçeklediğimizde, 20-25 yıl geçmiş olmasına rağmen, bağımsızlıklarını daha yeni kazanmış sayılabilecek soydaşlarımızın devletleri, tam bağımsızlık kazanamamış olanlarımız ve hatta biz Türkiye Cumhuriyetinde özgür yaşama imkânına sahip olanlar bile, hepimiz yeniden özgürlüklerimizi kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyayız. Elbette korkmamalıyız ve fakat gerekli önlemlerimizi de almak mecburiyetindeyiz. Bir yandan Batı (AB ve ABD öncülüğündeki koalisyon) içimizde hainlerle iş tutmuş, onları kullanıyorken bir diğer yandan da çevremizi sözde deaş (bilerek adı küçük yazdım deaş büyük harflerle yazılmayı hak etmiyor) tehdidi -ki tamamen kendi kontrollerindedir, yani ABD’nin kontrolündedir- bahanesiyle çevremizi sarmakta ve bizi adım adım, içten içe işgal etmektedirler; öncelikle bu mühim meseleyi her bir ferdimize doğru şekilde anlatabilmeli, idrak ettirebilmeliyiz. Elbette korkmamalıyız, korkalım diye değil önlemlerimizi alalım diye böyle meseleler üzerinde durmalıyız. Kendimizi gelen tehlikeyi atlatacak şekilde hazırlamalıyız.

Nasıl hazır olacağız peki? Öncelikle bütün soydaşlarımızla ilişkilerimizi bugün olduğundan çok daha ileri seviyelere taşımalıyız, bunu söylemek kolay ama yapmak zordur, sabırla sonuca yavaş ama emin adımlarla ilerlemeliyiz. Herşey aynı anda yapılmaz, bir stratejimiz olmalı. Soydaşlarımızla dostluğumuzu, dayanışmamızı, güven ve saygı çerçevesinde ilerleteceğimiz ortaklık ilişkilerimizi samimi olarak kurup geliştirip yönetmemizin yegâne anahtarı da Azarbaycan’dır, Azarbaycan Türkleri’dir.

Azerbaycan’lı Türk kardeşlerimizin, hepinizin mâlumu olan asıl problemlerini sıralayıp bakalım ve farklı çözüm seçeneklerimizi değerlendirelim.

Zorlukları ancak birbirimizin eksikliklerini gidererek aşabiliriz.

 

Ermenistan’ın işgalciliği ve Rusya’nın Desteği

Bu herkesin bildiği konu Azerbaycan’ın görünen en büyük problemidir. Rusya Ermenistan’ın her yerini kocaman bir askeri üsse dönüştürmüştür. Ermenistan’ın haksız saldırılarında daima Ermenistan’a arka çıkmış, âdeta (Gürcistan’a Osetya krizinde olduğu gibi) Azerbaycan’a saldırmak için fırsat kollamakta hatta bu bahanenin şartlarının oluşması için neredeyse açıkça Ermenistan’ı kışkırtarak hareket etmektedir. Bu oyunlarında Ortodoks bile olsa diğer Hristiyan dünyasının da tam desteğini almıştır aslında. “Hadi canım sen de … atma Recep” dediğinizi duyar gibiyim, açıklayayım:

Osmanlı’nın ilk kuruluş yıllarını düşünün, Bizans’a karşı savaşıp toprak alıyor, diğer beylikler de Osmanlı, Gazâ yaptığı için ona ilişmiyor, böylece Osmanlı gelişiyordu. Rusya’nın durumu da benzerdir. Bizans’ı yıkanları yıkmak için uğraşıyor, bundan dolayı da batı tarafından korunuyor, her ne kadar sert açıklamalar ve sözde yaptırımlar olsa da… Rusya aslen, Bizans’ı yıkan Osmanlı’nın devamı sayılan Türkiye Cumhuriyeti’nin altını oyma ve çevresinin sarılması planında, kendine düşen görevi yerine getiriyor. Bu nedenle Ermenistan eli ve bahanesiyle Azerbaycan’a saldırmak, onu tehdit etmek, kuşatmak … Bunların hepsi aynı anda Türkiye Cumhuriyeti’ne de yapılmış oluyor. Halen “nasıl yani” mi diyorsunuz? Biraz daha açıklayayım:

Günümüz Türk dünyasını gösteren haritalara bakarsanız Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarını işgal etmesi sonucu Türkiye ile Azerbaycan’ın kara yoluyla doğrudan bağlantıları kesildi. Kime yaradı bu ve kime zararı oldu bunun? Zararı bize oldu, sadece Azerbaycanla değil, Azerbaycan toprakları üzerinden ulaşacağımız diğer bütün soydaşlarımızla da doğrudan kara bağlantımız kesildi. İster kara, ister hava isterse deniz yoluyla olsun, soydaşlarımıza, başka ülkelerin topraklarından geçmeden ulaşamıyoruz. İran, Gürcistan, Ermenistan … Bu üçünden en az biriyle aramız iyi olmadan Azerbaycan’a ve diğer soydaşlarımızla bir araya gelemiyoruz.

Aramızda sıradağlar, aramızda denizler … yabancı sınırlar …

Rusya’nın İran’ı desteklemesinin ABD’nin ve İsrail’in de gizli kapaklı İran’ı desteklemesinin ardındaki sebeplerden biri de budur: “Türkiye soydaşlarıyla mümkün olduğunca uzak olsun” Çünkü böyle olursa hem Türkiye’ye hem de soydaşlarına daha kolay oyunlar oynayabilirler. Türkiye soydaşlarıyla birlikte ekonomik, kültürel ve askeri olarak Avrupa Birliği benzeri bir modeli etkin ve verimli şekilde hayata geçirebilirse bu Rusya’nın da ABD’nin de, AB’nin de Çin’in de tamamen ve her yönden zararınadır buna karşılık bir Türk birliği bütün Türk milletlerinin her yönden yararınadır. Biz soydaşlarımızla şu anda çok kırılgan bir yapıda bulunuyoruz, ayrıyız, ama bir araya gelirken bizi kırmaları, alt etmeleri üzerimize oyun oynamaları imkânsızlaşır. İncecik, kırılgan zayıf ahşap çubuklar nasıl tek iken kolay kırılıyor ama bir kaçı bir araya gelince kırılamıyorsa biz de öyleyiz, bizi ayrı tuttukları ölçüde ellerinde birer oyuncağız.

Bu nedenlerle ne olursa olsun bütün soydaşlarımızla doğrudan olmasa da en azından istikrarlı yollardan bağlarımızı geliştirmeliyiz. Azerbaycan sadece toprakları bakımından diğer soydaşlarımızla bağımızı güçlendirme aracı değildir, onlar her şeyden önce kader ortaklarımızdır, diğer bütün soydaşlarımızla olan gönül bağımızı sağlamlaştıracak sürdürülebilir ekonomik, kültürel, askeri ortaklığımızın, Türk Birliği’nin sarsılmaz kurucu ortaklarıdır, Azerbaycan ile olan ilişkilerimize bakıp bizi değerlendirecek olan diğer soydaşlarımız için Türkiye’nin ve Türkiye’deki soydaşlarının aynasıdır.

Azarbaycan için ikinci büyük sorun: “Yalnızlık” ve Muhtemel Rus işgali

Rusya Azerbaycan’a silah ambargosu uyguluyor. Hava savunma sistemleri, uçak, helikopter, iha vs kritik askeri araçlar satmıyor, mevcut araçlarının yedek parça ve bakım konularında zorluklar çıkarıyor, mühimmat konusunda da yalnız bırakıyor, ambargolar uyguluyor. Ama Ermenistan söz konusu olunca Rusya açıyor kesenin ağzını, Azerbaycan’a parayla satmadıklarını, Ermenistan’a bedava veriyor. Amaç: Azerbaycan’ı zayıf tutmak ve ilk fırsatta işgal etmek.

Aranızda “Hadi oradan, Rusya Azerbaycan’ı işgal edemez, orada Rus da çok yok, sıkar biraz” diyenler var mı bilmiyorum. Ama hepimizin bilmesi gerekiyor ki Rusya er ya da geç Azerbaycan’a da dalacak tıpkı Ukrayna’ya kendi soydaşlarına daldığı gibi … O günleri görmemiz yakındır. Zirâ Rusya Azerbaycan Türklerine Rus pasaportu dağıtıyor. Gün gelecek Azerbaycan’da karışıklıklar çıkaracak, “orada benim milyonlarca vatandaşım var, onların güvenliği için …” diyerek Azerbaycan topraklarına dalacak, lâkin o Rus vatandaşları Rus değil Azerbaycan Türkü olacak. Yani Rusya Türk’ü Türkten koruma bahanesiyle Türk topraklarına girecek. İstediği fırsatı elde etmek için Ermenistan’ı kullanıyor, Ermenistan bahanesi ile ihtiyacı olan karışığı çıkaracak. Rusya bunun hazırlığını yapıyor, bütün istediği Azerbaycan petrolleri ve Sıcak denizlere biraz daha yaklaşmak.

“Rusya sıcak denizlere indi, Suriye’de askeri üsleri, deniz üssü var zaten, neyin kafasını yaşıyorsun, ne içtin, uçuyor musun?” diyenleriniz için söyleyeyim: O üsler bir aşama sadece. Rusya o üslerle yetinmeyecek fırsatını bulunca İran-Irak-Suriye üzerinden doğrudan oraları kendi topraklarına katmak istiyordu. Rusya için başka bir seçenek ise: Gürcistan ve Türkiye’nin Doğu bölgesi üzerinden Akdeniz’e doğrudan inmek. Bu ikinci seçenek Rusya’nın daha kolayına geliyor zirâ: İran ve ırak üzerinden daha önce Akdeniz’e inmeyi denediğinde çuvalladı. Üstelik şimdi Irak’ta ve Suriye’nin doğusunda koalisyon güçleri var onlarla çatışmak istemez; Azerbaycan’a Ermenistan üzerinden saldırarak önce Azerbaycan’ı yok etmek, böylece Türk dünyası ile de Türkiye’nin arasına epeyce bir mesafe koymak, sonra yönünü Türkiye’ye çevirerek Batı (AB, ABD vs) desteğiyle hem Ermenistan hem Gürcistan hem İran hem de ırak ve Suriye üzerinden Doğu topraklarımızın dört bir yanından saldırarak Türkiye’nin doğu topraklarını ele geçirmek arzusundadır. Bu saldırı sadece Rus askerleriyle yapılmayacak, Ermenistan, İran, Irak, Suriye, PKK/PYD gibi pek çok unsurun içeride ve dışarıda desteğiyle olacaktır.

Bunun için Türkiye’nin Araplarla da arasının açık olması şart. Azerbaycan gibi Türkiye’de yalnız olmalı ki kolaylıkla işgal edilebilsin Rusya tarafından. Türkiye’nin Araplarla arası iyi olmasın, Türkiye Arap yarımadasını “Bataklık” bilsin girmesin; ABD, AB, Rusya, İngiltere dilediği gibi at koştursun Arap yarımadasında. Aynı şekilde Araplar da Türkiye’yi “işgalci, düşman, ilk fırsatta Arapların bağımsızlıklarını ellerinden alacak, topraklarında gözü olan sömürgeci” olarak görsün ki Türkiye’de de istedikleri gibi oyunlar oynasınlar. Araplar Türksüz, Türkler de Arapsız çok çok daha zayıf ve çok çok daha savunmasızdır. Bunu iyi bildiklerinden yüz yıldır kullanıyorlar.

Elbette böyle bir ihtimalin gerçekleşmesi durumunda Batı (AB, ABD, Koalisyon) ile Doğu (Rusya-Çin) Türkiye’ye karşı ittifak yapıp Türkiye’yi paylaşma planları yapmış olurlar. Böyle bir paylaşım anlaşması henüz yok, Çünkü İstanbul ve boğazlar paylaşılamıyor ama bir konuda hemfikirler: PKK/PYD eliyle Türkiye Güneyden kuşatılacak, zayıflatılacak.

Bizim yapmamız gereken ise: Azerbaycan’ı ne pahasına olursa olsun yalnız bırakmamak ve bütün gücümüzle desteklemek. Azerbaycan’ın işgali demek Türkiye’nin işgali demektir. Bu yüzden Azerbaycan ile kader ortağıyız. Ve Azerbaycan ile Türkiye’nin alt edilmesi demek: diğer soydaşlarımızın da tam olarak ve hiçbir kurtuluş ümidi olmadan yeniden bağımsızlıklarını kaybetmeleri anlamına gelir. İşte bu durumu bizzat yaşayan ve bilen Azerbaycan Türkü soydaşlarımız, Rusya’nın kontr-espiyonaj (karşı istihbarat) taktikleriyle bize düşman etmeye çalıştığı diğer soydaşlarımızla aramızda köprü olabilir ve durumun vehametini onlarla olan ortak paydalarından hareketle paylaşabilir, anlatabilir. Azerbaycan, soydaşlarımızla bize aracı olarak Özbekistan’la, Kazakistan’la, Kırgızistan’la aramızda örülen buzdan duvarı eritebilir, Rusların “Türk’ü Türk’e düşman etme planı”nı bozabilir. Yeniden tam bir Türk Birliği’ni sağlayacak adımları birlikte atabilmemize, diğer Türk soydaşlarımızla beraber eşit, denk, ve özgürce katkılar sağlayabilir.

Belki o gün hep birlikte “Ne mutlu Türküm diyene” demek Rusların istediğinin ve yapmaya çalıştığının aksine Türkleri, soydaşları birbirine düşman etmek için kullanılan bir araç olmaktan çıkar ve özlenen Türk Birliği’nin sözü, özü olur.

Özümüze döndüğümüz günlerde buluşmak dileğiyle …

 

ABD PYD’ye Devlet Sözü Mü Verdi?

Suriye kaynaklı bir haber sitesinde, ABD’nin Irak ve Suriye’de büyük bir Kürt devleti kurulması yönünde çeşitli Kürt gruplarla anlaştığı iddia edildi.

Inside Syria Media Center adlı haber portalinde yayımlanan yazıda, ABD’nin Suriye topraklarında özerk bir Kürdistan kurulması konusunda Kürtlerle anlaştığı iddia edildi. Söz konusu anlaşmanın Rakka ve Tabka‘nın geri alınmasının hemen ardından yürürlüğe gireceği öne sürüldü.

Rakka Savaşı Son Durum

İddiaya göre, Suriye’nin yanı sıra Amerikalılar, IŞİD’in yenilgiye uğratılması ve Suriye’nin yıkılmasının ardından Suriye ve Irak topraklarında kurulacak yeni büyük Kürdistan devletinin sınırlarını da çizdi. Yazıda, Washington’un Kürtleri, IŞİD’i yenebilecek tek güç olarak gördüğü de belirtildi.

KÜRT PARTİLERİ NE DÜŞÜNÜYOR?

Sputnik’e konuşan Demokratik Birlik Partisi (PYD) lideri Salih Müslim, ABD’nin Kürtlerin Rakka operasyonuna katılması karşılığında özerklik vadettiği şeklindeki iddiaları net bir dille yalanladı. Suriye Kürt İlerici Demokratik Partisi Yöneticisi Mustafa Hanifi de iddianın gerçeği yansıtmadığını savundu. Hanifi, ABD’nin önceliğinin IŞİD’le mücadele olduğunu, Kürtlerle de bu kapsamda ortak hareket ettiğini söyledi.

PYD VE ABD ARASINDA İTTİFAK VAR MI?

Suriye Kürt İlerici Demokratik Partisi Yöneticisi Mustefa Hanifi, şunları kaydetti: “Bu konuda resmi bir şey yok. Şimdiye kadar böyle bir şey de duymadık. ABD, her şeyden önce Rakka operasyonuna ağırlık veriyor. Tabka barajı çevresinde çatışmalar yaşanıyor. ABD ile PYD’nin Demokratik Özerklik Yönetimi arasında IŞİD’e karşı bir ittifak var. Eğer diğer konuda da ittifakları varsa bilmiyorum. ABD’nin Suriye’deki varlığı, IŞİD’le mücadeleye odaklı. Kürtlere devlet kurma gibi bir niyetleri konusunda şimdiye kadar herhangi bir şey duymadık. Siyasi bir adım yok.”

PYD EŞBAŞKANI MÜSLİM: KİMSE BİZE SÖZ VERMEDİ

PYD Eşbaşkanı Salih Müslim, ABD’nin Kürtlerin Rakka operasyonuna katılması karşılığında özerklik vadettiği şeklindeki iddiaları net bir dille yalanladı. Müslim, şu açıklamayı yaptı: “Böyle bir şey duymadık. Kimse bize Rakka karşılığında herhangi bir söz vermedi. Bu iddiayı ortaya atanlar, kafalarına göre konuşuyorlar. Bizim bu meseleden haberimiz yoktur. Kimse bize böyle bir şeyi ne söyledi ne de biz böyle bir şeyi duyduk. Yalandır.”

PYD: SİSTEMİMİZDE KÜRDİSTAN ADI BİLE GEÇMİYOR

Türkiye’nin terör örgütü olarak gördüğü Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) Kobani Dışı lişkiler Sorumlusu Ewwas Eli, Sputnik’e verdiği demecinde, söz konusu haberlerin gerçeği yansıtmadığını ifade etti. “Böyle bir şey yok. Doğru değil. Biz Suriye’nin kuzeyinde federalizmi kurduk. Bu federal sistemde Kürdistan adı bile geçmiyor. Kurduğumuz sisteme Kuzey Suriye Demokratik Federalizm adını verdik.”

ENKS: ABD PROJESİNDE KÜRDİSTAN VAR

Suriye Kürdistan Demokrat Partisi (PDK-S) Politbüro üyesi ve ENKS yöneticisi Müslim Mıhemed ise, ABD’nin bu konuda bir projesi olduğunu savundu: “Biz ENKS ve PDK-S olarak şöyle düşünüyoruz; ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi, ‘Kürdistan devleti’ni de kapsıyor. ABD’nin Suriye ve Irak’ta Kürt devleti kurması ihtimali vardır. Bunun olması, projenin sahibi olan ABD’ye bağlıdır. Bize göre ülkede bir proje uygulanacaksa, tüm Kürtlerin hakkı olmalı. Tüm Kürtleri kapsamıyorsa, Kürt devleti olamaz.”

ENKS: KÜRTLER, TOPRAKLARINDA ÖZGÜRLÜĞE KAVUŞMALI

“Biz, Kürtlerin haklarına kavuşmasından yanayız. Kürtlerin kendi topraklarında özgürlüğe kavuşması lazım. Hem Suriye’de hem de Irak Kürdistan Özerk Bölgesi’nde (Irak Kürt Bölgesel Yönetimi — IKBY). ABD’nin projesinde Kürtlerin hakkı vardır. ABD’nin Kürtleri sevip sevmemesi meselesi değil, bu onların projesinde bulunan bir konu. Irak Kürdistan Özerk Bölgesi’nde bu yıl içinde referandum olacak ve bağımsızlık ilan edilecektir.”

IKBY, KÜRT BÖLGELERİNE DESTEK OLACAK

“Irak Kürdistanı, diğer bölgelerin merkezi olacak, Kürt bölgelerine destek olacaklar. Fakat bugün Suriye’nin kuzeyinde de Kürtlerin haklarına kavuşmasına yönelik zemin mevcut. Bizden istenen şeyse, Kürtler olarak bu projeyi desteklememizdir.”

Mesud Barzani

ABD, KÜRTLERE ‘RAKKA’NIN KARŞILIĞINDA FEDERALİZM Mİ VAAT EDİYOR?

PYD’nin de bağlı bulunduğu Demokratik Suriye Meclisi’nin (DSM) yöneticisi Rezan Hiddo ise Sputnik’e yaptığı açıklamada, ABD’nin Kürtlerin Rakka operasyonuna katılması karşılığında Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt federe devleti kurulmasına destek olacağı yönündeki iddianın doğru olmadığını savundu. Hiddo, Rakka operasyonunun tek amacının IŞİD’i yok etmek olduğunu söyledi:

“Rakka’nın alınması federalizm ile alakası yok. Biz Rakka’yı IŞİD’in elinden alacağız, operasyonu oradaki insanları terörden ve IŞİD zulmünden kurtarmak için düzenleyeceğiz.Suriyeli Arap kardeşlerimizi IŞİD zulmünden kurtarmak istiyoruz. Hangi kentte terör varsa oradaki insanları kurtarmak bizim görevimizdir. Rakka’dan sonra bizden istenirse Deyr-i Zor’a operasyon yapacağız. IŞİD nerede varsa oraya operasyon yapacağız. Biz federalizm projesini, savaşla ya da zorla değil, müzakereyle hayata geçirmek istiyoruz. Suriye bizim ülkemizdir. Süryani, Arap, Çerkes ve diğer halklarla birlikte, federalizmi müzakere edeceğiz. Federalizmi Suriye sorununa bir çözüm olarak görüyoruz. Suriye krizi federalizmle çözülür.”

DEMOKRATİK SURİYE GÜÇLERİ: ABD’YE SORUN

Sputnik’e iddiayla ilgili değerlendirmede bulunan bir diğer isim, omurgasını Türkiye’nin ‘terörist’ saydığı YPG’nin oluşturduğu Demokratik Suriye Güçleri (DSG) Komutanı Nasır Hec Mansur da, iddiayı kesin bir dille yalanladı. Mansur, şu açıklamayı yaptı:

“Biz ABD ile bu konuyu hiç konuşmadık. İddiayı ortaya atanlar ABD’ye sorsun. Siz de ABD’ye sorun. Bizim ABD ile böyle bir görüşmemiz olmamıştır. Bu iddiayı ortaya atanlar, bir şeylerin önünü almak istiyor. Eminim bu iddiayı ortaya atanların da konuyla ilgili hiçbir bilgisi yoktur. Federalizm meselesine gelince biz Tabka ve Rakka’dan önce de ‘sadece Kürtler için değil, bütün Suriye için mücadele ediyoruz’ demiştik. Ve tüm Suriye için federalizmi çare olarak görüyoruz. Kim çare değil diyorsa gelsin bizimle tartışsın biz de çaredir diyelim.”

Kaynak: Sputnik

Kim Suikasti ve Kuzey Kore Karşıtı Propaganda

Daha önce Kuzey Kore Yalanları ve Gerçekleri isimli yazımda, bu ülkeye yönelik negatif algının kaynağına ve bunun dışında bazı tarihsel ve ideolojik süreçlere bakmıştık. Bu olumsuz algı genelde ülkedeki fakirlik ve savaş söylemleri üzerine yoğunlaştırılıyor.

Kısaca özet geçmek gerekirse, Kuzey Kore daha önce 3 milyon insanın öldüğü bir savaşın (1950-1953) merkezindeydi ve böyle bir savaşı yeniden yaşamak ve yok olmak tehlikesiyle yüz yüze kalmak istemiyorlar.

Kuzey Kore’nin konumu

O savaşta Kuzey Kore’yi Mao Zedong’un kara gücü ve SSCB’nin hava gücü kurtarmıştı ama şimdi onlarda yok. Fakat karşılarında devamlı ortak tatbikatlar düzenleyen ve sürekli ağır askeri sevkiyatlarını sürdüren bir ABD-Güney Kore cephesi bulunuyor. Üstelik bu sefer önceki savaşa dahil olmayan Japonya’da yeni savaş tehdidinin içinde. Bu durumda Kuzey Kore gibi az nüfuslu ve yalnızlaştırılmış bir ülkenin nükleer silahlarını, olası bir saldırıya karşı güvenliğini teminat altına almak için kullanması gayet doğal bir şey. Yani konvansiyonel olmayan silahları, bu küçük ülkenin büyük ülkelere karşı güvenlik sigortası.

Kuzey Kore’ye uygulanan ambargoyu ben bu yüzden haksızlık olarak niteliyorum. Hem savaş tehditleriyle Kuzey Kore’yi silahlanmak zorunda bırakıp hemde küresel ekonomik ambargolarla ülkeyi mali bunalıma sokup, bunlara rağmen üstüne birde Kuzey Kore’yi halkına bakamamakla suçlamak çok adi bir riyakarlık örneğidir. Bu ambargolar nükleer silahlanma ve füze denemeleri için uygulanıyor. Peki bölgeye askeri yığınak yaparak Kuzey Kore’yi bu nükleer silahlanmaya iten ABD’ye kim neden bir şey söylemiyor.

Kuzey Kore zaten ABD’nin bölgeden üslerini çekmesi halinde silahlanmayacağını belirtiyor. Bu açıklamalar Kuzey Kore’nin keyfinden silahlanmadığını aksine ABD’nin eskiden olduğu gibi ülkeye saldırmasından endişe ettikleri için bu yöntemi benimsediklerinin bir göstergesi.

Eğer ABD bölgeden çekilirse, Kuzey Kore nükleer silahlanmaya gitmeyecek ve nükleer silahlanmaya gitmediği içinde BM tarafından ambargoya maruz kalmayacaktır. Böylece 70’li yıllarda olduğu gibi tekrar bölgenin en refah ülkesi haline gelebilecektir. Tabi yine birileri engel koymaya çalışmazsa!

Özeti geçtiğimize göre şimdi asıl konumuza gelelim. Malum Kuzey Kore lideri Kim Jong-Un’un üvey kardeşi Kim Jong-Nam, 13 Şubat 2017 tarihinde Malezya’nın Kuala Lumpur şehrinde Uluslararası Havaalanı’nda öldürüldü. İddiaya göre Kuzey Kore ajanları tarafından parayla tutulan kadınlar, havaalanında Nam’ın yüzüne yasaklı bir kimyasal olan “VX”ten sıkmıştı. Batılı medya hemen bu hikâyeyi hiç şüpheye yer bırakmayacak şekilde tekrarladılar ve suikastten Kuzey Kore’yi sorumlu tuttular. Ancak Nam’ın öldürülmesinde, Kuzey Kore’nin açıklamalarına hiç yer verilmezken, soru işaretleri de giderilmiş değil.

Kuzey Kore’ye göre, Kim Jong-Nam bir suikaste kurban gitmedi. Tabi ki onlar şüpheli olduğu için bunlara pek ciddiyet gösterilmiyor ama gayet önemli hususlarda var. Malezya’daki Kuzey Kore’li diplomat Ri Tong-il, Malezya polisinin soruşturmasında, Nam’ın VX nedeniyle ölmediğinin ortaya çıktığını iddia ediyordu.

Ri’nin aktardığına göre Nam, ölümünden sonra yapılan otopsinin tespit ettiği kadarıyla, geçirdiği kalp krizi nedeniyle yaşamını yitirmişti. Malezyalı yetkililer Nam’a iki otopsi yapmıştı ve ikinci otopsinin de ölüm nedenini belirleme konusunda yetersiz olduğu dile getirilmişti. Bir hafta sonra ise, Nam’ın ölüm nedeninin kimyasal VX kullanımı olduğu açıklandı.

Nam’ın ölüm sebebininin VX’ olduğunu ölümden hemen sonra gündeme getiren ilk ülke, nedense Malezya’dan önce Güney Kore oldu. Halbuki Nam’a yapılan ilk otopsinin sonuçları Nam’ın ölümünde 10 gün sonra, yani 23 Şubat’ta açıklanmıştı. Cinayetle suçlanan iki kadın da saldırıdan önce defalarca Güney Kore’ye gitmişti. Üstelik kadınlar, saldırıda kullanıldığı iddia edilen kimyasal VX’i kullanırken eldivende takmıyorlardı. Polis iddiasına göre, 4 Kuzey Kore’li, kadınlara VX’i verdikten sonra ülkeden ayrılmıştı. Kadınlarsa saldırıdan sonra ellerini yıkamışlardı. Bu kadar ölümcül bir kimyasal olan VX, kadınlara neden hiç etki etmemişti?

Kim Jong-nam

Malezyalı polis şefi Halid Ebu Halid, kadınların zehirli bir kimyasal taşıdıklarını bildiklerini söylemişti. Ancak zehir üzerine çalışan adli tıp uzmanları, VX’in nasıl olup da kadınlara etki etmediğini sormak durumunda kalmışlardı. Bir başka ilginç nokta ise, suç mahallinden binlerce insanın geçmesine rağmen, bölgenin “kimyasal saldırı” nedeniyle polis kordonuna alınmamasıydı. Yani “kimyasal suikastten” 13 gün sonrasına kadar, Kuala Lumpur Uluslararası Havaalanı kapatılmamış, olay mahallinde herhangi bir araştırma yapılmamıştı. Malezya Sağlık Bakanı Subramaniam Sathasivam, 10 miligramlık VX’in dahi öldürücü olabildiğini söylüyor, ancak Nam’dan başka herhangi bir kimsenin VX nedeniyle tedavi görmediğini eklemek durumunda kalıyordu.

Kuzey Kore’li Ri Tong-il de haklı olarak soruyordu: “İki kadın nasıl oldu da hayatta kaldı? Nasıl oldu da havaalanında başka kimse zehirlenmedi? Nasıl oldu da Nam’a ilk yardımı yapan hemşireler, doktorlar ve polisler etkilenmedi?” Ri, Güney Kore’deki siyasi krize de dikkat çekerek, Güney Kore’nin hemen Kuzey Kore’yi suçlayarak dikkatleri başka yöne çekmek istediğini ileri sürmüştü.

Suikastin olduğu sıralarda Kuzey Kore’nin yeni Trump yönetimi ile ilk doğrudan görüşmesini yapmaya hazırlandığına dikkat çekiliyor aynı zamanda. Kuzey Kore, bu görüşmenin olması için istekliydi ve Malezya’da Nam’ı öldürerek bu fırsattan mahrum kalmaya hiçte ihtiyacı yoktu zaten. Gerçekten de, suikastten sonra, Mart’ın ilk haftasında New York’ta yapılması planlanan görüşme ABD engeline takıldı ve ABD Dışişleri Bakanlığı, Kuzey Kore’li diplomata ABD’ye giriş vizesi verilmedi.

İşin ilginç yanı, New York Times’ın bildirdiğine göre, Kim Jong-Nam arada sırada Kuzey Kore’nin Kuala Lumpur’daki misafirhanesinde kalıyordu. Nam’ı öldürmek isteyen Kuzey Kore, binlerce kişinin ve onlarca kameranın bulunduğu uluslararası havaalanında bunu yapmak yerine bu misafirhanede de yapabilirdi. Suikastte kullandığı söylenen öldürücü kimyasal VX, yalnızca birkaç ülkenin stoklarında bulunuyor. Onlardan birisi de Amerika Birleşik Devletleri.

Kuzey Kore’nin Yeni Trump yönetimiyle ilk doğrudan görüşmesini yapmaya hazırlanırken bu suikastin gerçekleşmesi ve sonrasında ABD Dışişleri Bakanlığının Kuzey Kore’li diplomata vize vermemesi, iki ülke arasında olası bir yumuşamaya engel olmuş gibi görünüyor.

Tüm dünyada popülizm merkezli eleştirilere maruz kalan Donald Trump’ın Güney Kore’yi de endişelendirmiş olduğu çok açık ve bu suikastle birlikte Güney Kore, ABD’nin Kuzey Kore’ye karşı yumuşamasının da önüne geçmiş oldu. Maalesef bu ak kaşık Güney Kore, yine Kuzey Kore’yi günah keçisi haline getirmiş durumda.

Not: Bu makaleyi, mevzu bahis suikastin üzerinden oldukça zaman geçtikten sonra hazırlayabilmemin sebebi, oldukça karmaşık olan detay zincirini ve gerekli bilgileri toplamanın ve çözmenin oldukça zaman gerektirmesiydi. Bu yüzden, olay gündemden düştükten sonra bu makaleyi hazırlayabildim ve bilgileri toplamak çok zor ve zaman alıcı oldu. Kusura bakmayın.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR