Rejim Güçleri İdlip’e Kimyasal Silahla Saldırdı: 100 kişi öldü

Suriye’de kimyasal silah stoklarını imha ettiği iddia edilen Esad rejimi, bu silahları kullanmaya devam ediyor. Son üç yılda Esad, en az 162 kez kimyasal silaha başvurduğu bildirildi. Hama, Şam ve İdlib’e son 10 günde 4 kimyasal silah saldırısı düzenlendi. Rejimin İdlib’te düzenlediği son saldırıda en az 100 sivil öldüğü, 500’den fazla kişinin de gazdan etkilendi belirtildi.

Suriye’de Hangi Terör Örgütü Nereyi Kontrol Ediyor?

Terör örgütlerinin Suriye’deki büyük toprak parçalarını işgali sürüyor. Ülkenin yüzde 61’i PYD/PKK ve DEAŞ’in işgali altında. PYD/PKK, Türkiye sınırının yüzde 65’inde, Suriye topraklarının beşte birinde varlık gösteriyor. Fırat Kalkanı Harekatı‘nın Türkiye sınırından uzaklaştırdığı DEAŞ, Suriye’nin yüzde 40’ına hakim.

Suriye Son Durum Haritası

Yıldızlara Yolculuk Başlıyor

12 Nisan 1961 de Vostok uzay aracıyla uzaya çıkarak Dünya yörüngesinde turunu tamamlayan Yuri Gagarin, böylece uzaya çıkan ilk insan olmayı başarmıştır. Soğuk savaşın kızıştığı dönemde Sovyetler Birliği, uzay çağını başlatmış oldu. O tarihten günümüze 56 yıl geçti. Bu süre içerisinde yüzlerce uydu ve uzay aracı uzaya gönderildi.

Fakat hiçbiri Güneş sistemimizi aşıp bize en yakın yıldız sistemi olan Alpha Centauri’ye ulaşamadı. Ve şimdiye kadar yapılan araştırmalardan çıkan sonuç ise Güneş sistemimizde gezegenimiz dışında başka hiçbir gezegende hayat olmadığı yönündeydi.

Günümüzdeki hızlı nüfus artışı nedeniyle doğal kaynakların hızla tükenmesi ve küresel ısınma, dünyayı insanlar için yaşanmaz bir hale getirmeye başlamıştır. Ayrıca nükleer savaş tehlikesi de bulunmakta.

Nitekim ünlü fizikçi Stephen Hawking, insanlığın dünyada kalan ömrünün 1000 yıl bile olmadığını öngörmüştür. Durum böyle olunca insanlık ister istemez yaşanabilir başka bir gezegen bulmaya çalışacaktır.

Bu çabaların belki de en ilginci Breakthrough Starshot projesidir. ABD’nin Kalifornia eyaletinde bulunan San Jose vadisi, diğer adıyla silikon vadisin de Facebook’un kurucusu ve CEO su Mark Zuckerberg, Rus iş adamı Yuri Minler ve Stephen Hawking’in desteğiyle 100 milyon dolarla oluşturulan bu program, Güneş Sistemimize en yakın olan yıldız sistemi Alpha Centauri’ye uzay aracı göndermeyi amaçlıyor.

Dünyamızdan 4.00 ışık yılı (40 trilyon km) uzaklıkta olan Alpha Centauri’ye günümüz teknolojisi ile 30.000 yılda yetişebiliyoruz üstelik hiç durmadan. Fakat bu proje ile hedeflenen süre sadece 20 yıl. Bu ise nanocraft (minyatür uzay sondası) sayesinde mümkün olacak.

Tam olarak çalışma sistemi ise Yeryüzünde bulunan çok güçlü lazerlerle (100 gigawatt enerjiyi 2 dk boyunca sağlayabilen lazerler) çipli minyatür sondaya enerji göndererek, ışık hızının %20 sine ulaşmasını sağlayacak. Işık hızının saniyede 300.000 km olduğu düşünülürse %20 si bile muazzam bir hızdır.

Fakat bu projenin önünde çok büyük mühendislik sorunları duruyor. İlki yeryüzünde bu kadar güçlü lazer bulunmuyor. Ayrıca nanocrafta takılacak elektronik bileşenlerin ultra hafif olması gerekiyor. Bu sorunlar çok daha uzun.

Aslında bu proje sadece elimizdeki mevcut teknolojilere göre oluşturulmamış. Hem teknolojik gelişmelerin hızı dikkate alınarak, hem de gelecekteki olası teknolojiler düşünülerek oluşturulmuştur. Ayrıca tam bir şeffaflık içerisinde dünya kamuoyuna açıktır.

Sonuç olarak, insanlığın geleceği uzaydadır. Şuan itibariyle insanlık galaktik aşamaya henüz adım atmadı. Kendi güneş sistemimizin dışına çıkamıyoruz. O nedenle bu proje ilk uzaya çıkışımızdan sonra ki en önemli atılımdır.

Mehmet Fehmi Karadağ

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Kerkük’te Bayrak Savaşı: Kim, Ne İstiyor?

Kerkük Vilayet Meclisi’nin kamu kurumlarında Irak bayrağının yanına IKBY bayrağının asılmasına ilişkin kararı dikkatlerin Musul’dan Kerkük’e dönmesine neden oldu.

Kerkük Vilayet Meclisi’nin kamu kurumlarında Irak bayrağının yanına IKBY bayrağının asılmasına ilişkin kararı dikkatlerin Musul‘dan Kerkük‘e dönmesine neden oldu. Bugün Kerkük’te yaşananlar uzun vadede derin sorunlara dönüşebilecek bir sürecin ilk işaretleri olabilir.

– Bölgeyi tanıyanların da hemfikir olduğu konu, son dönemde yaşanan gelişmelerin tetikleyicisinin KDP ve Mesut Barzani değil, KYB’nin en güçlü lideri olarak görülen Hero Talabani ve onun Kerkük’teki en güçlü müttefiki Kerkük Valisi Necmettin Kerim olduğudur.

– Musul’u kontrol etse dahi ciddi bir iç güvenlik zafiyetiyle karşılaşacağını bilen Bağdat’ın Kerkük başta olmak üzere tartışmalı bölgelerde IKBY’nin fiili otoritesine karşı koyma kapasitesi yok. Bu nedenle herhangi bir siyasi caydırıcılık da yaratamıyor.

– Kerkük’te bayrak krizi kısa vadede karşılaşacağımız son kriz olmayacak. Fakat uzun vadede, DEAŞ sonrası Irak’ta Kerkük’ü çatışma ihtimali yüksek bölgelerde en üstlere yazmak gerekecek.

Kerkük Vilayet Meclisi’nin 28 Mart 2017’de Kerkük’te kamu kurumlarında Irak bayrağının yanına Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) bayrağının asılmasına ilişkin kararı Irak’la ilgilenenlerin dikkatinin en azından kısa bir süreliğine Musul’dan Kerkük’e dönmesine neden oldu. Ancak bugün Kerkük’te yaşananlar kısa süreli ve geçici bir gelişmenin ötesinde uzun vadede derin sorunlara dönüşebilecek bir sürecin ilk işaretleri olabilir. Bu nedenle Kerkük’teki bayrak meselesini daha geniş bir çerçeveden değerlendirmek gerekiyor.

Mesud Barzani

Elbette, bayrak krizi siyasi bir sembol olması yönüyle son derece önemli. Ancak eğer bugün Kerkük’te tanık olunan gelişmeler sadece ‘bayrak’ sorunu çerçevesinde ele alınırsa yaşanan sürecin nedenleri de olası sonuçları da anlaşılamaz. Tespitimizi baştan yapalım; Kerkük’te bayrak krizi ile sembolleşen olaylar aslında uzun erimli bir sürecin parçası. 2003 yılında Irak’ın işgaliyle başlayan Kerkük’ün IKBY’ye bağlanma süreci, bayrak kriziyle önemli bir aşamaya ulaşmıştır. Eğer bu süreçte yerel ve bölgesel olarak güçlü bir karşı çıkış olmazsa en geç iki yıl içinde (belki de daha kısa bir süre zarfında) Kerkük IKBY’ye tam olarak bağlanacaktır.

Bu noktaya nasıl gelindi?

Irak’ın işgalinden sonra Kerkük hassas ve gergin dönemler geçirdi. Bu süre zarfında şehrin demografik yapısı değişti, tapu kayıtları silindi ve kırılgan bir siyasi denge oluştu. Bu denge öylesine kırılgan ki Kerkük’te çoğunluğu KDP ve KYB’li üyelerden oluşan Vilayet Meclisi üyelerinin belirlenmesi için 2005’ten beri seçim yapılamıyor. Irak’ta Vilayet Meclislerinin önemi kesinlikle küçümsenmemeli. Anayasaya göre bir vilayetin federal bir bölgeye dönüşmesini sağlayabilecek kararın ilk alınabileceği yer olmaktan, stratejik projeler dışında ilgili vilayetteki bütçenin ve harcamaların belirlenmesine kadar geniş bir yetki yelpazesi bulunuyor. Ancak 2008 yılında Irak Parlamentosu’nda alınan kararlardan sonra herhangi bir taşın oynamasının bile kriz yaratabileceği düşüncesiyle Kerkük’teki hassas denge korunmaya çalışıldı.

Bununla birlikte, DEAŞ’ın Haziran 2014’te Musul’u ele geçirmesinden sonra Irak’ın tamamında olduğu gibi Kerkük’te de dengeler değişti. DEAŞ’a karşı koruma gerekçesiyle daha önce Kerkük’e yerleşen ancak tam hâkimiyet kuramayan IKBY’ye bağlı peşmerge güçleri Kerkük’e tam anlamıyla konuşlandı. Ordunun çekilmesinin yarattığı güç boşluğunu peşmerge doldururken Kerkük’te ilginç bir gelişme daha yaşanmaya başladı. Şehrin önce DEAŞ’a sınır olan bölgelerinde, daha sonra merkez dahil bütün şehirde PKK varlığı açık hale geldi. Buna, merkezde zayıf bir varlığı olan Haşdi Şabi milislerinin şehrin çeperindeki bazı bölgelere yerleşmesi eklendi. Yani Kerkük yavaş yavaş ve sessizce büyük bir değişim sürecine sürüklenmeye başladı.

Irak’ın diğer kesimlerinde yaşananların etkisiyle gölgede kalan Kerkük, 2017’de yeniden hareketlendi. Önce ocak ayında merkezi hükümet ile Kerkük Valiliği arasında bir petrol sorunu patlak verdi. Fakat bu sorun kısa süreli olduğu için pek dikkat çekmedi. Ancak mart ayının başından itibaren Kerkük’te tansiyon sürekli yükseldi. 2 Mart’ta Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB)’ne bağlı ‘terörle mücadele ekipleri’ Süleymaniye’den gelerek Kerkük’teki Kuzey Petrol Şirketi’nde kısa süreliğine üretime el koydular ve üretimi durdurdular. KYB’li güçler, Bağdat’ın kendilerine ocak ayında verdiği sözü tutmadığını ve bu durumun devamı halinde petrol üretilmesine izin verilmeyeceği tehdidinde bulundu. 8 Mart’ta bu sorun, KYB’nin Bağdat’tan petrol konusunda koparttığı üretim, dağıtım ve rafinaj tavizleriyle sona erdi.

Bu olaydan 6 gün sonra 14 Mart tarihinde bu sefer Kerkük Valisi yayınladığı bir genelgeyle kamu kurumlarda ve resmi yazışmalarda Arapça ve Kürtçe’yi birlikte kullanmayı zorunlu hale getirdi. Aynı genelgede bugünkü bayrak krizinin ilk fitili ateşlendi ve Kerkük’teki kamu kurumlarının tamamında Irak bayrağının yanı sıra IKBY bayrağının çekilmesine kararı verildi. Daha sonra gelen tepkiler üzerine Vali, bu kararı Vilayet Meclisi’ne bıraktı. Sonunda 28 Mart günü Kerkük Vilayet Meclisi’nce IKBY bayrağının kamu kurumlarına Irak bayrağının yanına çekilmesi zorunlu hale getirildi.

Bölgesel ve ulusal ölçekte iktidar mücadelesi

Bugün Kerkük’te yaşanan gelişmeleri temelde iki ana eksen çerçevesinde incelemek mümkün:

1. Iraklı Kürtler arasındaki siyasi dengeler

2. Irak’ta merkezi otoritenin gücünü yitirmesi sonucunda ademi merkeziyetçi eğilimlerin güçlenmesi

Kerkük’teki son olaylar Iraklı Kürtlerin ortak bir siyasi manevrası gibi görülebilir. Fakat, IKBY’de siyasetin kalıcı bir değişimin evresinde olduğunu ve Kerkük’te üst üste çıkarılan krizlerin bunun bir parçası olduğunu söylemek yanlış olmayacak. Elbette, Iraklı Kürtlerin tamamı Kerkük’ün kendileri tarafından kontrol edilmesini istemektedir. Kerkük meselesi Iraklı Kürtlerin siyasi hayatının en eski ve sembolik meselelerinden birisidir. Bu nedenle Irak’ta Kürt siyasi partilerin tamamı, Kerkük’ün sırasıyla Bağdat tarafından yönetilmesinin engellenmesini, ayrı bir federe bölge haline gelmesini ve son olarak IKBY’ye katılmasını arzu etmektedir. Bu nedenle, KYB’nin Kerkük meselesini IKBY iç siyasetinde bir siyasi koz olarak kullanmak istediği diğer partiler tarafından görülmesine rağmen bu hamlelerin hiçbirisine itiraz edecek durumda değiller. Ancak KDP ve Goran başta olmak üzere bölgedeki diğer partilerin KYB’nin bu adımlarını bölgesel denklem çerçevesinde okumayı ihmal etmediği bilinmelidir.

Petrol gelirlerinin paylaşımı

Kerkük’te KDP ve KYB arasındaki siyasi dengelerin diğer bir ayağı da petrol gelirlerinin yarattığı zenginlik. Kerkük sadece Irak’ın değil dünyanın en önemli petrol kentlerinden birisi. Ancak Irak’ta petrol gelirlerinin kontrolü ve dağıtılması sanıldığı kadar düzenli ve merkezi bir irade tarafından yönetiliyor değil. Üretim, işleme ve dağıtım aşamalarının her birinde yoğun bir karaborsa ve kuraldışı uygulamalar hakim. Bu nedenle petrolün ‘kimin bölgesinde’ çıkarıldığı, en az çıkarılması kadar önemli hale geliyor. Daha açık bir ifadeyle petrolün üretim yerini kontrol eden parti/grup/ittifak ya da hangi aktörse özel finansal kaynaklara sahip hale geliyor. Bu durum vilayetlerin petrol üretiminden aldığı özel payın ötesinde farklı patronaj ilişkilerinin olduğunu da gösteriyor. Yani Irak’ta petrol sadece merkezi hükümetin denetiminde bir kaynak değil aynı zamanda çeşitli çıkar odakları için temel geçim kaynağı niteliğinde.

Bu nedenle Kerkük denilince akla siyasi ve stratejik hedefler kadar dar grup çıkarları da gelmeli. Diğer bölgelerde petrol gelirlerinden dışlandığına inanan KYB’nin Kerkük’teki son girişimleri, şehrin petrol rezervinin nasıl ve kimler tarafından kontrol edileceğine ilişkin önemli bir denge yaratması anlamında da önemli. Açıkçası, KYB, KDP’nin diğer petrol anlaşmaları ve diğer kalemlerden sağladığı gelire karşı Kerkük’ü dengeleyici bir ekonomik güç olarak görüyor.

Kaynak: AA

“Karşı Casusluk” ve “İstihbarata Karşı Koyma” Farklı Şeylerdir

“Stratejik ortağınız” olarak bugüne kadar objektif, anlaşılması güç ve yorucu akademik açıklamalardan uzak, en önemlisi de duygu-düşünce dünyamı sizlere dikte etmeyen ve bilgi satmak yerine sizlerin sosyal ve politik analiz sürecinize katkıda bulunmayı hedefleyen işler yapmaya özen gösterdim. Her ne kadar akademik dilden ve kavramlardan uzak durmaya, akıcı ve sade anlatımlar yapmaya çalışsam da bazı yanlışlıkların düzeltilmesi gerektiğini düşündüğümden bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı hissettim. Bir ön alma cümlesi olarak bu yazımda tarzımın dışına çıktığımı şimdiden belirtmek isterim.

İnsanoğlu kelimelerle ve onların ifade ettiği kavramlarla düşünür. Geçenlerde okuduğum bir yazıda “kontrespiyonaj” kavramının bir kullanımına denk geldim. Gördüğüm şey beni çok üzdü. Savunduğu keskin ideolojiyi havalı görünen bir kelimeyle desteklemek isteyen yazar, farkında olmadan bir kavram kargaşasına kurban etmişti anlattığı hususu. İstihbaratla ilgilenen bir yazar olarak kendimi tutamadım ve bu konuyu açıklığa kavuşturmaya karar verdim.

“Countreintelligence” yani istihbarata karşı koyma ve “countrespionage” yani karşı casusluk (dikkat!!! bilindiğinin aksine karşı istihbarat bu kavramı tam manasıyla karşılamamaktadır.) birbirinden farklı disiplinlerdir. Maalesef ülkemizde kavramsal olarak birbirleri yerine kullanılmaktadırlar. “Espionage” yani casusluk da aslında istihbaratçılık kavramını karşılamamaktadır. Aslında kavramsal olarak countreintelligence, countrespionage kavramını içinde barındırmaktadır. Bu durumu kabaca açıkladığımıza göre ayrıntılara geçebiliriz.

Şöyle ki espiyonaj kısaca casusluk faaliyetidir. Casusluk da gizli yöntemlerle gizli bilgilerin elde edildiği bir faaliyettir. Ayrıca casusluğun sadece HUMİNT (Human İntelligent) boyutu yoktur. Casusluk insan, teknik, sinyal, görüntü vs. istihbarat teknikleriyle icra edilebilir. Yani örneğin bir MİT mensubunun masa başında oturarak gazete ve dergilerden açık kaynak istihbaratı yapması espiyonaj değildir. Bu faaliyet istihbarat çalışmasıdır. Ama aynı kişi yabancı bir devletin kurumuna sızma yaparak bilgi veya belge elde etse bu bir espiyonaj faaliyetidir.

Countrespionage yani karşı casusluk ise istihbarat dünyasında çok ayrı bir disiplindir. Tamamen başka kuralların hâkim olduğu bir alandır. Şu basit örnekle açıklamak gerekirse birer matematik, fizik, kimya ve edebiyat öğretmeni hayal edin. Matematik, fizik ve kimya öğretmenlerinin her biri mesleği gereği karmaşık matematik işlemler yapma yeteneğine sahiptir. Ama bir edebiyatçı bunu yapamaz. Edebiyatçının yazdığı şiiri de fizikçi yazamaz. Ancak bunların hepsi ceplerinde “öğretmen” kimliği taşır. Kontrespiyonaj da böyledir. Bir kontrespiyonaj uzmanı da kurumun diğer çalışanları gibi cebinde istihbaratçı kimliği taşır ama onun dünyasının kuralları bambaşkadır. Kontrespiyonaj uzmanları ile alakalı onlara duyduğum büyük saygının yanında en hoşuma giden şey kendilerini tanımlamaları. Kontrespiyonajcılar kendilerini “profesyonel paranoyak” olarak tanımlarlar. Kontrespiyonaj uzmanının işi casusluğa karşı koymaktır, yani sızlamaları ve çift taraflı ajanlık faaliyetlerini vb. önlemektir. Onlar istihbarat kurumunun antikorlarıdır, gerçekten profesyonel paranoyaktırlar. Önemleri hayatidir. Yukarıdaki paragrafta casusluk ve istihbaratçılık farkını da açıkladığımıza göre kavramlar arası fark ortaya çıkmaya başladı diye düşünüyorum.

Countreintelligence yani istihbarata karşı koyma ise kontrespiyonaj kavramını da içinde barındıran bir çatı kavramdır. Sadece espiyonaj faaliyetlerine değil, devlet güvenliği ve istihbarat bağlamında tüm faaliyet şekillerine karşı koyma amacı güden paradigma ile hareket edilen bir alandır. Mesela bir gün televizyonu açtınız ve bir alt yazı geçti. Altyazıdaki haber şu şekildeydi; “MİT’in almış olduğu istihbarat sonucu Suriye sınırında yakalanan bombalı araç uzmanlarca imha edildi.” Şimdi burada MİT’in icra ettiği faaliyeti kavramsal olarak hangi kategoriye sokmalıyız? İstihbarat deyip geçersek maksat hâsıl olur ama madem sitemizin isminden de anlaşıldığı üzere işin stratejik boyutu ile ilgileniyoruz, o yüzden bu kavram bize yetmez. İşte bu haberdeki faaliyet countreintelligence faaliyetinin bir alt dalıdır. Sabotajları engelleme de istihbarata karşı koyma kapsamındadır yani. Ama bu faaliyet bir kontrespiyonaj faaliyeti olarak sınıflandırılamaz. İşin esprisi burada işte. En kaba hatlarıyla ikisi arasındaki aşağıdaki gibi gösterilebilir;

Sadece konunun anlaşılması için yaptığım bir tablodur. Buna göre değerlendiriniz.

Buraya kadar okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Eğer sitede yazarlık yapmaya devam edersem de gerçekten bu tarzda yazdığım ilk ve son yazı olacağı hususunda söz veriyorum. Gerçekten sizleri bu kavramsal meselelerle meşgul etmek istemezdim. Ama dediğim gibi kendimi tutamadım. İstihbarat zaten ülkemizde çok çok az bilinen bir alan. Eğer biz sırf havalı görünmek için istihbarat dünyasına ilişkin kavramları fütursuzca kullanırsak hem vatandaşın gözünü havalı kelimelerle boyayarak onları kandırmış oluruz hem de istihbarat ile alakalı akademik anlamda toplum olarak ilerleme kaydedemeyiz. Türk toplumunda sağlam bir istihbarat algısı oluşturmamız imkânsız olur. İlkokulda hepimiz öğrenmişizdir şu gerçeği; eğer bir hususu yanlış öğrenirsen onu düzeltmek çok zordur. O yüzden yanlış yazdığımız bir harf olursa öğretmenimiz ceza olarak o harfi bize sayfalarca yazdırırdı. Ki bu husus bizim düşünmemize yarayan kavramlar dünyasına ilişkin bir husus. Saygılarımla…

 

Avrupa’yı Daha Yakından Tanıtan 5 Harita

2

Avrupa ülkelerinin yaşlarından, hangi ülkelerde hala krallığın olduğuna kadar Avrupa ile ilgili görülmesi gereken 5 haritayı sizler için derledik.

Avrupa ülkeleri kaç yaşında?

Hala krallığın(Monarşi) olduğu Avrupa ülkeleri…

Avrupa ve çevresinde 1000 kişiden fazla nüfusa sahip olan şehir ve kasabalar.

Avrupa ülkelerindeki en zengin insanlar kimler?

Avrupa ülkelerindeki en zengin insanlar (2014)

Avrupa’daki hızlı tren güzergahları…

Rusya: AB ve ABD’nin Alternatifi

Türkler Söz Konusuyken Rusya’nın Tercihleri

Ermenistan ordusu ile Rus ordusu birleşiyor. Barış zamanında komuta Rusya’nın onaylayacağı bir ermeni komutanda olacak, çatışma zamanında komuta kontrol Rus komutanda olacak.

Rusya Tarafsızdır!

Dolayısıyla eğer Azerbaycan ile Ermenistan arasında bir çatışma olursa, Azerbaycan otomatik olarak doğrudan Rusya ile savaşa girmiş olacak. Ruslar bu bahaneyle Azerbaycan’ı ilk fırsatta yeniden işgal etmek istiyorlar.

Rusya Kararlıdır! Kolay Kolay Sarsılmaz, Bir Defa Ne Dediyse O! Kararından Dönmez!

Hem Ermenistan-Azerbaycan çatışmalarında Azerbaycan’a karşı Ermenistan’ın tarafını tutup, Ermenistan’a orantısız yardım ve destekte bulunması hem de son dönemde yeniden Türkiye ile iyi bir iletişimle iyi ilişkiler geliştirme yolunda ilerlerken ve Suriye konusunda da anlaşmış olmasına rağmen pyd/pkk’yı Türkiye’ye karşı desteklemesi göstermiştir ki: Rusya daima Türk’ün karşısındadır. Ve tıpkı ABD, AB ve Çin gibi Güvenilir bir ortak değildir. Türk’ün Türk’ten başka gerçek dostu yoktur.

Tamamen Hayal Dünyasında yaşıyoruz! Bırakalım Bu Eski Hikâyeleri! Türk de Neymiş! Hakikaten biz neymişiz be abi…

Rusya’nın, ABD’nin, AB’nin… örnekleri çoğaltabiliriz. Türkiye’ye karşı daima Türk düşmanlarını destekleyecek olmalarının sebebi budur: Biz Türkler büyük bir gücüz ve Dünya’daki bütün büyük kuvvetleri alt edebilecek potansiyelimiz var. Tarihimiz bunun kanıtı, bu bizim genlerimizde, kanımızda, kültürümüzde var. Yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır. Çağ açar çağ kapatırız, ülkeler yıkar, ülkeler kurarız.

“Leyla sev beni sokma müşküle gel kaşık atalım iki tabak keşküle”

Önyargılı Olmayalım Lütfen, O Bizim Biricik Dostumuz!

Kısaca Rusya daima Türk’ün karşısındadır. Türk’ün karşısında kim varsa Rusya daima onun yanındadır, dostu olmuştur.

Uluslararası Alanda Birinci Sınıf Kalite Otoritesinden Her Alanda Tescilli Rusya Kalitesi

Her fırsatta çevresindekilerden parça koparmaya çalıştığı ya da parça kopmasını desteklediği için ABD’den geri kalmayan bir “stratejik ortak, Dost, Müttefik” olduğunu Gürcistan’a Osatya’da, Azerbaycan’a Karabağ’da ve en önemlisi soydaşı ukraynalılara da doğu Ukrayna’da göstermiştir. Adaletin ve halkların özgürlüğünün savunucusu dediğin böyle lur zaten: Adalet dedin mi dünya durur soydaşına bile iltimas göstermez, ezer geçer.

Rus Ruleti de zaten adalet için değil mi? Gerekirse kendi kafasına da sıkar.

AB ve ABD’nin kazdığı kuyuya kendi planı ve gücü sayesinde girdiğini zannederek aslında bir bakıma Rusya halihazırda kendi kafasına sıkıyor, mermi çok yavaş geldiği için farkedemiyor, o da başka bir yazının konusu.

Sözünün Eridir! Atiktir, Çeviktir!

Zaten öteden beri topraklarında pkk’ya açık destek vermiş, pyd’yi de kabul etmiş, ikisini de terör örgütü olarak görmediğini açıklamıştır. Rusya’da PKK kampları da vardır örgütün ilk zamanlarından beri; Tıpkı “PYD Menbiçten çekildi” diyen ABD gibi “Rusya’da kampı yoktur” derler.

Gel vatandaş gel, karadeniz sazanı burada! gel de inan.

Rusya Doğuştan bir Stratejik Ortak!

Yine pek muhterem AB ülkelerinde olduğu gibi Rusya’da da pkk mensupları rahatça ve devlet korumasıyla elini kolunu sallayarak dolaşmakta iş yapmaktadır. Pkk Rusya’da kendilerine bahşedilen serbestlik iltimasının karşılığında da Rusya’nın İran, Türkiye, Irak ve Suriye’deki hatta Kürtlerin olduğu bütün ülkelerdeki Rusların pis işlerini yapmaktadırlar, Rusların giremedikleri yerlerde Rus desteğiyle işler yapmaktadırlar.

Yine Kürt görünümlü Ermeni terör örgütü pkk gibi uluslararası Türk Düşmanları konsorsiyumu tarafından açıkça desteklenen asala da Rusya tarafından desteklenmiştir doğal olarak.

Dost muyuz Düşman mı?

Düşmanımın düşmanı dostumdur ilkesini olaylara uyguladığımızda gösteriyor ki:  Rusya Türkleri kendisine en büyük yakın düşman olarak görmektedir zirâ, Rusya daima Türk’ün karşısında olanın tarafını tutmakta ve Türk’ün düşmanlarıyla dost olmaktadır. Rusya’nın tercihlerini analiz ettiğimizde sonuç gayet açık ve net gösteriyor ki Rusya Türk’ün ve Türklüğün düşmanlarını daima dost edinmiştir. Türkleri ve Türklüğü düşman olarak görüyor, düşman kategorisinde sınıflandırıyor, düşman gözüyle bakarak ilişkilerini ona göre kurguluyor, planlarını ve stratejisini de düşman pozisyonuna koyarak şekillendiriyor.

Ben gelmedim kavga için, benim işim sevi için.* Yunus Emre

Ne Esmerde Ne kumralda, Gönlüm Yalnız Rusya’da, Aradığım Her Şey Onda*

*İbrahim abiye ve söz yazarı Caner Yıldırım’a saygılar.

Bütün bu yönleriyle de en az AB kadar “güvenilir, tarafsız, adil kararlar alan, adil davranan, evrensel doğruları savunan yüce ve üstün bir evrensel hukuk ve adalet sistemini kuran ve savunan bir dost” bir alternatif olduğunu ispatlamıştır.

Rusya Âdildir

Adaletin terazisi Rusların elinde asla şaşmaz, AB tilkileri nasıl AB fareleri ve AB kedileri arasında peyniri çok hassas dengelere göre tam eşit şekilde paylaştırmak için ince dilimler halinde kesiyor ve eşitlenene ya da yok olana kadar bölmeye devam ediyorsa Rus Ayısı’da aynı şekilde eşitlikçi ve işte o kadar da güvenilir bir dost, müttefik ve stratejik ortaktır.

Uluslararası İlişkiler Haberleri: Geçen Hafta Dünyada Neler Oldu?

25 Mart ile 2 Nisan arasında gerçekleşen askeri ve diplomatik gelişmeleri, “Dünyada neler oldu?” başlığı altında sizler için derledik.

Güncel uluslararası ilişkiler haberleri:

– Kerkük İl Meclisi Başkanı Talabani, “Kürdistan Bayrağı sonsuza dek Kerkük kentinde dalgalanacaktır, Bağdat’ın kararını tanımıyoruz” dedi.

– Irak Başbakanı İbadi’den önemli açıklamalar: Türkiye-İran geriliminde taraf olmayız. / IKBY’nin bağımsızlık referandumunu Türkiye dahil bölge ülkeleri istemiyor.

– ÖSO, Suriye’nin güneyindeki yaklaşık 2 bin 500 kilometrekarelik çöl bölgesini IŞİD’in elinden aldı.

– Irak meclisi, Kerkük’teki kamu kurumlarına IKBY bayrağı asılmasına karşı çıkarak, yalnızca “Irak bayrağı” asılmasına karar verdi.

– 2017’de 284 bin siber saldırının hedefi olan Almanya Savunma Bakanlığı, 13 bin 500 kişilik siber ordu kuracaklarını açıkladı.

– Venezuela lideri Maduro, muhaliflerin çoğunlukta olduğu parlamentoya el koyan Yüksek Mahkeme ile anlaşmazlığın giderildiğini açıkladı.

– NATO Sekreteri Stoltenberg, “Türkiye’nin kendini savunma ve darbe girişiminin arkasındakileri hukuk çerçevesinde yargılama hakkı var” dedi.

– ABD, NATO üyesi ülkelere savunma harcamalarını artırmaları ve bütçe gerekliliklerini yerine getirmeleri konusunda 2 ay süre verdi.

– Gürcistan’dan ayrılarak tek taraflı bağımsızlığını ilan eden Güney Osetya’daki bazı askeri birlikler, resmi olarak Rus ordusuna katıldı.

– TSK, Fırat Kalkanı Harekatı’nın “bu safhasının” başarıyla tamamlandığını açıkladı. Özellikle bu safhası ibaresi dikkat çekici.

– Ermenistan’ın ilk devlet başkanı Ter-Petrosyan, “Ermenistan, Dağlık Karabağ’da işgal ettiği toprakları Azerbaycan’a iade etmeli” dedi.

– Trump’ın eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Flynn’in, dokunulmazlık verilirse seçimlere ve Rusya ilişkilerine dair açıklama yapacağı belirtildi.

– ABD yasağına karşı THY’nin yolculara ücretsiz internet imkanının ardından Katar’da, ödünç dizüstü bilgisayar hizmeti başlatma kararı aldı.

– ABD’nin İsrail hayranı BM Daimi Temsilcisi Nikki Haley, “Suriye’de Esad’ın görevden ayrılması artık önceliğimiz değil” dedi.

– Gürcistan Ordusu’nun Ukrayna askerlerine NATO standartlarında savaşmayı öğretmek için destek vereceği açıklandı.

– Cenevre-5’te ilk 7 gün: İki tarafta görüşmeleri olumlu bulurken; ilk defa seçimlerin ele alındığı ve Esad’sız geçişin konuşulmadığı belirtildi.

– CENTCOM Komutanı Votel, sivil kayıpları engellemek için yüksek standartlar uygulandığını belirterek, “Sivilleri vurmamayı deneyeceğiz” dedi.

– Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Gatilov, Cenevre’de 4 maddede anlaşıldığını belirterek, “Suriye’de birçok şey Türkiye’ye bağlı” dedi.

– 15 Temmuz darbe girişiminden 6 gün sonra, ABD konsolosluğuna kayıtlı bir telefondan Adil Öksüz’ün cep telefonunun arandığı ortaya çıktı.

– ABD Temsilciler Meclisi Sözcüsü Paul Ryan, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun terör örgütü olarak tanınması gerektiğini belirtti.

– IŞİD karşıtı Koalisyonun Amerikalı Komutanı Korgeneral Townsend, “Suriye’nin kuzeyinde olanlar güç kullanarak değişmez” dedi.

– İngiltere, Kuzey Denizi’ndeki bir sahada, yaklaşık 1 milyar varillik İngiltere tarihinin en büyük petrol rezervini bulduklarını açıkladı.

– Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Sırbistan’a 6 MiG-29 tipi savaş uçağının sevkiyatına onay verdi.

– Resmi ilk tepki: Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Nuceyfi, “Kerkük’te IKBY bayrağının asılması ulusal birliği ihlal ediyor” dedi.

– BM’nin Suriye’deki rejim ve muhalefet ekibiyle ‘geçiş hükümeti’ görüşmelerini sürdürdüğü, ilk defa bu konuda ilerleme sağlandığı belirtildi.

– YPG, Suriye’de Tabka askeri üssünü ele geçirirken; ülkenin en önemli elektrik kaynağı olan, Suriye’nin en büyük barajı Tabka’yı kuşatmaya çalışıyor.

– Ninova Muhafızları Komutanı Nuceyfi, Irak’ta Sünnilerin doğrudan hedef alındığını ve Sünni toplumunun yok edilmeye çalışıldığını söyledi.

– Bulgaristan seçimleri özet: Sırayla AB yanlıları, sosyalistler, aşırı milliyetçiler, çoğu Türk olan HÖH ve ‘oligarkçı’ Volya Partisi meclise girdi.

– Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, 29 Mart’ta Rusya’yı ziyaret edecekken, bir gün sonra ABD Dışişleri Bakanı Tillerson Türkiye’ye gelecek.

– Hong Kong’da Çin yanlısı Carrie Lam, bölgenin yeni Baş Yöneticiliği görevine seçildi. Lam, bölgenin ilk kadın lideri olacak.

– Musul operasyonunda resmi rakamlarla şu ana kadar 3.846 sivilin öldüğü açıklandı. Yerel kaynaklar 10 bini aşkın ölü olduğunu iddia ediyor.

– Rusya’da 1991 yılından 2014 yılına kadar en az 350 (muhalif) gazeteci, mesleki faaliyetlerinden dolayı kayboldu ya da öldürüldü.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Taliban Hareketi Hakkındaki Yanılgılar

1978 yılında Sovyet yanlısı sosyalist Kabil hükumetine karşı Afganistan’da başlayan din merkezli isyan sonucu hükumet, Sovyetler Birliği’ni yardım amaçlı ülkesine davet etmişti ve Kızılordu ile birlikte 7 büyük asi örgüte karşı mücadele veriliyordu. Bu 7 asi örgütte genellikle belirli aşiretleri temsil ediyordu. Yani savaşta, Afganistan’ın feodal yapısını tarih boyunca muhafaza etmeye çalışan kabile etkisi ön plandaydı. Fakat sanılanın aksine bu 7 büyük örgüt arasında ne Taliban nede El-Kaide vardı.

Bu 7 örgüt şunlardı: Hizb-i İslami Gulbeddin, Hizb-i İslami Halis, Cemaati İslami, İnkılab Hareketi, İttihadı İslam, Cünbüş-ü İslami ve Hareket-i İslami.

Molla Ömer, Taliban’ın kurucu lideri, 1996-2001 Afganistan’ın de-facto devlet başkanı

Sovyetler Birliği, kendi yaşadığı siyasi değişimin(Gorbaçov) etkisiyle 1980’li yılların ikinci yarısında savaşı bitirme amacındaydı ve bölgedeki asker sayısını 1989’a kadar sürecek şekilde azaltacaktı. 1985’te 600 bin olan asker sayısı en sonunda şubat 1989’da sıfırlanacaktı. Çünkü artık savaş Sovyetler Birliği için çok maliyetli hale geliyordu.

Fakat Sovyetler Birliği Sanılanın aksine savaşı kaybetmiyordu. Çünkü onların amacı sosyalist Kabil yönetimini asilere karşı ayakta tutmaktı ve görev süresince bunu sağladılar. Savaş karşıtı yeni lider Gorbaçov‘un adımlarının etkisiyle Kızılordu, 1989 şubatında son taburunu da geri çekmiş ama aşiretler için Afgan cihadı bitmemişti. Çünkü savaşın asıl amacı Sovyet yanlısı Kabil hükumetini iktidardan düşürmek ve Afganistan’ı eski muhafazakar yapısına döndürmekti.

Afganistan’da tarih boyunca hep aşiretlerin kontrolü söz konusu olmuş ve sürekli merkezi hükumetler aşiretlerle sorun yaşamıştır. Pek çok kez merkezi hükumetlerin aşiretlerin hegemonyasını kırmak için çaba göstermesi bu tür isyan süreçlerini de beraberinde getirmişti. Fakat bu seferki isyanın boyutu daha farklıydı. Çünkü Afganistan’ın dışından da çok sayıda gönüllü geliyor ve bu örgütleri besliyordu. Ayrıca bu örgütleri sırf Kızılordu zayıflasın diye silahlandıranlar da vardı. Fakat sanılanın aksine asileri silahlandırma süreci savaşın başından beridir var olsa da, gönüllüleri toplayıp Afganistan’a göndermek 1986’da, yani Sovyet askeri müdahalesi bitmek üzereyken başlamıştı.

1988 yılında Suudi Arabistan’ın inşaat sayesinde en zengin ailelerinden biri olan Bin Ladin ailesinin(Kabe’yi genişletme çalışmalarını yürüten inşaat şirketidir aynı zamanda) bir üyesi olan Usame Bin Ladin, Suudi Arabistan’daki nüfuzunu da kullanarak El-Kaide’yi kurmuştu. Ancak henüz çok küçük bir örgütlerdi ve Bin Ladin’le birlikte bölgeye gelen birkaç Arap’tan oluşuyordu. Zaten birkaç ay sonra şubat 1989’da Kızıl ordu bölgeden çekilince Usame Bin Ladin ülkesine geri dönecekti. Yani Sovyet müdahalesi sırasında sanılanın aksine El-Kaide’nin kayda değer bir çatışması yoktu. Onların Afganistan’a geri dönüşü ise ancak 1996’da olacaktı.

Diğer asi örgütler merkezi hükumetle mücadeleyi sürdürürken beklenmedik bir şekilde 1991’de Sovyetler Birliği dağıtılacak ve Merkezi hükumet yalnız kalacaktır. Öyle ki; Sovyetler Birliğinin verdiği petrolle uçaklarını uçuran Kabil hükumeti, artık uçaklarını bile uçuramayacak halde hava üstünlüğünü yitirecek ve 1992’de Kabil düşecektir.

Peştunlar, savaş sırasında en faal olan etnik grup olmalarına rağmen Kabil düşerken şehrin yönetiminde Özbek ve Tacik grupların liderleri söz sahibi olunca bu durum Peştun halkında büyük bir hayal kırıklığına sebep olur. Tacik ve Özbekler zaten Kabil’e çok daha yakın yerleşim birimlerindeydiler. Yani bundan sonra savaş artık ganimeti, yani iktidarı hangi asi örgüt kapacak savaşına dönmüştür ve Peştunlara göre ganimeti yanlış kişiler topluyordu. Bundan sonra savaş etnik temelde 2001’e kadar devam edecektir.

Bu sırada körfez savaşı(1990-1991) yüzünden ABD askerleri Suudi Arabistan’a yerleşmişti. Usame Bin Ladin ABD askerleri yerine krallığı koruyabileceğini söylese de bunu krallık kabul etmeyecek ve böylece bir daha dönmemek üzere Usame Bin Ladin ülkeyi terk edip Sudan’a gidecektir. Çünkü ona göre ABD askerlerinin Müslüman bir ülkeyle savaşmak için Müslüman bir ülkenin topraklarını üs olarak kullanması kabul edilir bir şey olmadığı gibi, Suudi krallığının da bu davranışı nedeniyle devrilmesi gerekirdi. Bin Ladin, Suudi Arabistan’da kısa bir süre daha durduktan sonra ailesini de alıp 1991’de, İslamcı Ulusal İslami Cephenin desteğiyle askerî darbeye uğrayan Sudan’ın başkenti Hartum’daki bir eve yerleşti. Sudan’da 30 Haziran 1989 tarihinde Ömer El-Beşir liderliğinde gerçekleşen bu darbenin amacının da, El-Kaide’nin amaçlarından hiçbir farkı yoktu zaten.

Pakistan’da ise Afgan savaşından kaçan Peştunların eğitim gördüğü medreselerde bir dini hareket belirir. Kimi mensupları(çoğu), Peştun halkının yaşadığı hayal kırıklığı sebebiyle Kabil’deki iktidar kavgasına ve çatışmalara müdahil olma taraftarıdır ama mollalar amaçlarının sadece dini hizmetlerde bulunup ilim yaymak olduğunu söyler ve gençler büyük bir hayal kırıklığına uğrarlar. 1994’te Afganistan’da bir komutan iki genç kızı kaçırır ve aileler bölge medresesinin sorumlusu molladan yardım isterler. Molla elliden fazla öğrencisiyle komutanın karargahına basar ve kızları kurtarır. Komutan ve adamlarını ise asarak idam ederler. Bundan sonraysa gençlerin istediği olacak ve mollaları silahlı mücadeleye başlama kararı alacaklardır.

Yani sanılanın aksine Taliban, Sovyet müdahalesine karşı kurulmuş bir örgüt değildir. Hatta bırakın Sovyetler Birliğini, Taliban Hareketi kurulduğunda Sovyet yanlısı Kabil hükumeti bile yıkılmıştı.

Afganistan nüfusunun yarısından fazlasını oluşturan ve İrani bir halk olan Peştunlar, silahlı mücadeleye karar verilmesiyle artık akın akın Taliban’a katılırlar. Taliban’ın hızla büyümesindeki en başlıca sebep; hem etnik temele dayanıp geniş bir nüfusa hitap etmesi hemde Pakistan Gizli Servisi tarafından desteklenmesi veya faaliyetlerine göz yumulmasıydı. Üstelik Peştunlar Pakistan nüfusununda önemli bir parçasıydı ve oradan da sürekli takviye geliyordu. Sovyet müdahalesi sırasında ise Pakistan’dan gelen bu takviyeler bölünmüş haldeki çeşitli örgüt veya aşiretleri besliyordu ama şimdi bütün bir ulus tek bir örgütün çatısı altında birleşiyordu.

Hızla büyüyen örgüt pek çok şehri denetimi altına alıyor ve her gün yüzlerce Peştun, Afganistan ve Pakistan’dan örgütün bünyesine dahil oluyordu. En sonunda eylül 1996’da başkent Kabil’i ele geçirecek ve büyük bir siyasi temizlik başlatacaktı. Eskiden Komünist yönetimde memurluk yapan kim varsa, komünist öğretiyle yetişti denilerekten kurşuna diziliyordu. Yeni yönetimi Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Pakistan hemen tanıdılar ve sonraki süreçlerde maddi desteklerde bulunmayı da ihmal etmediler. Kabil’in düşmesinin ardından önceden şehrin kontrolü için sokaklarda çatışan liderler daha sonra kuzeye çekilmek zorunda kaldılar ve “Kuzey İttifakı” adıyla Taliban’a karşı bölgeyi savunmaya çalıştılar. Bu liderlerin başında gelen 3 kişide farklı etnik gruplardandı. Biri Hazara(Hazaraların kökeni Cengiz Han döneminde bölgeye gelen Moğollara dayanır) biri Özbek biride Tacik kökenliydi. Hatta Taliban bu liderlerle bağlantılı pek çok Özbek, Tacik ve Hazara’yı katledecekti. Kuzey İttifakı ise Taliban’a karşı ülkenin sadece %15’lik bir dilimini elinde tutabilecekti.

Taliban, katı dini uygulamalarının yanı sıra ülkenin geleneksel yapısını da halka dikte ediyordu. Yani komünizmden arındırma sonrası ülke tekrar eski orta çağ zihniyetine ve düzenine geri giriyordu. Her ne kadar Taliban insan hakları açısından bir felakete sebep olsa da uyuşturucuyla mücadele konusunda yanlış bir algıya sahiptir. Günümüzde dünya afyon üretiminin %90’ının gerçekleştiği Afganistan’da, Taliban döneminde kırsal kesimde afyon ekimi çok sert bir düşüş göstermiş ama ABD işgalinin getirdiği savaşın oluşturduğu boşlukta kırsal nüfus tekrar afyon ekmeye başlamıştır. Ancak pek çok kişi uyuşturucu ticaretinin Taliban’ın en önemli gelir kolu olduğunu sanıyor. Halbuki Taliban iktidara geldikten sonra bulabildiği bütün uyuşturucuları yakıyor ve bağımlılarla beraber üreticileri de kurşuna diziyordu. Kabul etmek gerek ki, Afganistan’da uyuşturucuyla mücadelede en başarılı Talibandı. Günümüzde ise Afganistan’da 3 milyon uyuşturucu bağımlısı var ve bu nüfusun %10’unu teşkil ediyor.

Afganistan’da eskiden dini olan sonraysa etnik hale evrilen savaşta Taliban’ın galip geliyor olması üzerine, Sudan’da yerleşmiş olan El-Kaide militanları artık Afganistan’da kamp kurmaya başlayacaklardı. Çünkü ABD baskısı altında olan Sudan yönetimi Bin Ladin’i sınır dışı etmek zorunda kalmıştı. Zaten Birinci Çeçenistan savaşı(1994-1996) ve Bosna savaşı(1992-1995) bittiği için El-Kaide militanları geri dönüyordu ve onlar için artık Sudan’da güvenli olmaktan çıkmıştı. Tek güvenli yer Taliban’ın kucağıydı.

Taliban’ın kendi varlığını tehlikeye atmasına sebep olan hatası kuşkusuz El-Kaide’ye kucak açmasıydı. Çünkü Taliban sadece Afganistan’da, yani kendi yaşadığı topraklarda faaliyet yürütüyordu ama El-Kaide’nin amaçları çok fazla küreseldi. Onlar Ortadoğu’dan ABD üslerini temizlemek, kukla kralları devirmek, dünya genelinde bir İslam devrimi gibi uluslararası sınırları tanımayan hedefler içindeydi. Hedef böylesine geniş olursa tabi ki çok düşman edinirsin ama Taliban’ın düşman edinmesini sağlayacak hiçbir sebep yoktu. Onlar El-Kaide’ye kucak açarak bu sebebi kendileri yarattılar.

Taliban Bayrağı

El-Kaide 1993’te New York’ta Dünya Ticaret Merkezine yönelik ilk saldırısını düzenlemişti bile. Bundan sonrada sık sık ABD’nin bölgedeki birliklerini veya müttefiki olarak gördüğü kişi veya kurumlara karşı saldırıları oldu ama Çeçenistan ve Bosna savaşları bittikten sonra bu saldırılar daha da sıklaştı. Ağustos 1996’da ABD’ye resmen cihat ilan edilmiş ve hedefler açıklanmıştır. Bu cihat ve hedef ilanı, 25 haziran 1996’da Suudi Arabistan’da konuşlanmış olan ABD askerlerine yönelik saldırıda 19 ABD askerinin ölümünden 2 ay sonra yapılmıştı. İlanın ertesi ayında ise Taliban Kabil’i ele geçiriyordu.

Genelde pek çok kişi ABD’nin 2001’de Afganistan’ı bombalamaya başladığını zanneder ama Afganistan’a ilk bomba 1998’de atılmıştır. O yıl Tanzanya ve Kenya’daki ABD büyükelçiliklerine aynı anda düzenlenen ve 224 kişinin ölümüne neden olan saldırıların ardından da ABD, Taliban yönetiminden Bin Ladin’in iadesini ve El-Kaide kamplarının kapatılmasını istemiştir. Taliban yönetimi bu baskılar sebebiyle başta Suudi Arabistan üzerinden iade etmeyi düşünmüş ama ABD’nin Sudan ve Afganistan’daki bazı El-Kaide hedeflerine füze saldırıları yapmasıyla bu adımdan vazgeçmiştir. (Tanzanya ve Kenya elçiliklerine yapılan eylemin en üst düzey sorumlusu olan Bin Ladin’in damadı geçtiğimiz aylarda Suriye’nin El-Nusra kontrolündeki İdlip şehrinde ABD’nin İHA saldırısı sonucu öldürüldü.)

Afganistan Savaşı – Taliban’ın Kontrolündeki Bölgeler (Al Jazeera)

Taliban, ABD’nin bu saldırıları yüzünden iade fikrinden vazgeçince aslında tekrar büyük bir fırsat tepmiştir. Eğer vazgeçmeselerdi ve iade etseydiler belki bugün halen iktidarda kalabilirlerdi. Nede olsa Sudan’daki Ulusal İslami Cephe onları sınır dışı etmişti ve bugün Sudan’da halen iktidarda Ömer El-Beşir liderliğindeki bu parti var. Çünkü onlar El-Kaide’yi sınır dışı ederek kendilerini iktidardan indirmek isteyenlere koz vermediler. Taliban ilk fırsatını, El-Kaide’ye kucak açıp onlara izin vererek tepmişti ve şimdi hatalarından dönme fırsatını da tekrar teptiler.

El-Kaide ise hiç durmadan müttefiklerini de tehlikeye atacak şekilde saldırılarına devam ediyordu. Örneğin 12 Ekim 2000’de, Yemen’in Aden şehrindeki limanda demirlemiş olan Amerika Birleşik Devletleri Donanması’na bağlı USS Cole (DDG-67) muhribine düzenlenen intihar saldırısında 17 Amerikan askeri öldü ve 39 tanesi yaralandı. Fakat bardağı taşıran son damla 11 eylül 2001’de 3000 kişinin ölümüne, 6000 yaralanmaya ve ABD’ye maliyeti 1 trilyon $ zarara neden olacak saldırıydı. Bu saldırıyı 15’i Suudi Arabistanlı 19 kişi gerçekleştirdi. Toplam 4 sivil uçak kaçırıldı. Pentagon ve Dünya ticaret merkezini hedef alan uçaklar amaçlarına ulaştılar ama Beyaz Saray ve Amerikan Kongre Binasını hedef alan uçaklar yolcuların kalkışması yüzünden başarıya ulaşamadı ve çarpması gereken yere giremedi. Eylemcilerin hepside sadece uçak kaldırmayı biliyordu ama indirmeyi bilmiyorlardı.

En büyük şüpheli tabi ki El-Kaide’ydi ama saldırının ortaya çıkardığı dünya çapındaki atmosferden olsa gerek 5 gün sonra Bin Ladin tarafından yapılan açıklamada saldırıların arkasında kendisinin olmadığını belirtilse de, 29 Ekim 2004’te yayınlanan videosunda ilk kez saldırıların sorumluluğunu üstlendi ve uçakları kaçıran 19 kişiyi bizzat kendilerinin eğittiğini söyledi. Çünkü 2004 yılında ABD saldırganlığını çoktan gösteriyordu ve artık çekinip saklamaya gerek kalmamıştı.

Eskiden KGB’de 25 yıl ajanlık yapmış ve daha sonra Rusya’nın savunma bakanı olan Sergei İvanov’un dediğine göre 2001’de Afganistan işgal edilmeden hemen önce Taliban’ın yetki verdiği bir grup, Tacikistan sınırına giderek bölgedeki Rus askeri üssü üzerinden Moskova yönetimine “ABD’ye karşı birlikte mücadele etme” gibi komik ve cehalet dolu bir teklifi götürürler. Tabi ki Ruslar tarafından aldıkları cevap İvanov’un deyimiyle “ikileyin” olmuş.

Afganistan’ın işgal öncesinde sadece %15 kadarını kontrol eden Kuzey İttifakı üyeleri ABD sayesinde güç elde etme hevesinde olsalar da bekledikleri kadar mutlak güç elde edemeyeceklerdi. Çünkü Taliban hem tavanı hemde tabanıyla Peştunları yoğun biçimde barındıran bir yapıydı ve bu yüzden savaş esnasında ikili tercih durumu oluşunca, Afganistan’ın yarısından fazlası eden Peştun halkının Taliban’ı tercih etmemesi için Afganistan’ın yeni yöneticileri de genelde Peştunlardan oluşturulacaktı ve ilk olarak devlet başkanı Hamid Karzai bir Peştun olarak başa geçirildi. Kuzey İttifakının liderleriyse başlarda pek olmasa da zaman geçtikçe onun çevresinde farklı pozisyonlarda yer edindiler.

Tabi ki ABD’nin bu taktiği tutmadı. Çünkü yönetici takım Peştun dahi olsalar, sonuçta yabancı güçlerin müdahalesi sonucu o makama erişmişlerdi. Peştun halkının halen dahi her şeye rağmen Taliban yanlısı tutum sergilemelerinin sebebi de işte budur. Hiç bir halk, en beğenmediği bir rejimin altında olsa bile, bu durumun yabancı bir güç eliyle değişmesini istemez. Peştun halkının bu tutumunu Uluslararası Güvenlik Destek Gücünün(ISAF) Taliban’la mücadeleyi 2014’te Afgan güçlere devretmesi sonucu Taliban’ın tekrar güçlenmesiyle de anlamak mümkün.

Aslında ABD işgali sırasında El-Kaide ve Taliban kadrolarının çoğu Afganistan’ı terk edip Pakistan’a kaçmıştı bile. Zaten Bin Ladin’de orada öldürülmüştü ve birçok diğer üst düzey isim genelde Pakistan’daki hava saldırılarında öldürülüyordu. İşte tamda bu yüzden ABD Pakistan’ı da savaşa zorluyordu ve en sonunda 2004 yılında baskılar veya dünya genelinde oluşan atmosfer gereği Pakistan yıllardır beslediği ve iktidara geldiğinde hemen tanıdığı, hatta maddi desteklerde bulunduğu Taliban’a saldırmak zorunda kalıyordu(Nasıl, tanıdık geldi mi?). Bu zoraki ve çaresizlik dolu bir savaştı. 2004 yılında başlayan Veziristan savaşı günümüze kadar halen devam ediyor ve burada Afganistan’la kıyaslanamaz ölçüde çok daha kanlı bir mücadele söz konusu. Tabi ki Taliban bu savaş yüzünden kendisini satılmış veya arkadan vurulmuş hissediyor ve bu yüzden Afganistan’da yeniden iktidara gelmeye çalışırken Pakistan’dan da intikam almayı ihmal etmiyor. Pakistan’ın Veziristan bölgesindeki güçlü aşiret yapısı ve Peştun nüfusunun yoğunluğu ise Taliban ve müttefiklerinin Pakistan’a karşı en büyük avantajları.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Suriye Son Durum Haritası (Nisan 2017)

Suriye’de Taraflar
Esad Rejimi  – Hizbullah, Rusya, İran ve Şii Milisler
Muhalifler – Ahrar uş-Şam, Şam’ın Fethi Cephesi, ÖSO vb.
PYD/YPG  – SDG çatısı altındaki küçük gruplar ve PKK
IŞİD – Örgüte biat eden yerel milis güçler ve aşiretler


Güncel Suriye son durum haritası (Mayıs)

23 Nisan 2017:

Suriye son durum haritası (23 Nisan 2017)

1 Nisan 2017:

31 Mart 2017: Suriye’de tek başına ülkenin 5’te birini kontrol eden PYD/PKK, 38 bin km2’lik toprağı kontrol ediyor. Örgüt Türkiye sınırının yüzde 65’ine hakim. IŞİD ise Suriye’nin yüzde 40’ını yani 75 bin km2’lik alanı kontrol ediyor.

TSK, IŞİD’in tamamen sınırdan uzaklaştırıldığı Fırat Kalkanı Harekatı’nın “bu safhasının” başarıyla tamamlandığını açıkladı.

Suriye ile ilgili geçen ayın bazı önemli başlıkları(yeniden eskiye):

Fırat Kalkanı Harekatı ve Rakka Operasyonu son durum haritaları için tıklayın.

– ABD’nin İsrail hayranı BM Daimi Temsilcisi Nikki Haley, “Suriye’de Esad’ın görevden ayrılması artık önceliğimiz değil” dedi.

– Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Gatilov, Cenevre’de 4 maddede anlaşıldığını belirterek, “Suriye’de birçok şey Türkiye’ye bağlı” dedi.

– Fırat Kalkanı Harekatı’nın sona erdiği, bundan sonra gerçekleşecek olan operasyonların başka bir isimle yapılacağı açıklandı.

– IŞİD karşıtı Koalisyonun Amerikalı Komutanı Korgeneral Townsend, “Suriye’nin kuzeyinde olanlar güç kullanarak değişmez” dedi.

– Cenevre-5 Suriye görüşmelerinde ilk hafta: İki tarafta görüşmeleri olumlu bulurken; ilk defa seçimlerin ele alındığı ve Esad’sız geçişin konuşulmadığı belirtildi.

– YPG, Tabka askeri üssünü ele geçirirken; ülkenin en önemli elektrik kaynağı olan, Suriye’nin en büyük barajı Tabka’yı kuşatmaya çalışıyor.

– ABD GK Başkanı Dunford, “YPG’nin Moskova’da ofisi var ancak desteklediğimiz gruplar sahada doğrudan Rus ordusundan destek alamaz.” dedi.

– Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, “Kürtlerin(PYD) Cenevre’ye katılması için Türkiye’yle diyaloğu sürdürüyoruz.” dedi.

– İsrail’in Suriye’deki hava saldırısında üst düzey yetkiliyi öldürdüğü için, İsrail’in Moskova Büyükelçisi Rus Dışişleri’ne çağrıldı.

– ABD’nin Suriye’de “El Kaideci” deyip namaz sırasında vurduğu grubun radikalizme karşı çıkan Tebliğ Cemaati’nden oluştuğu ortaya çıktı.

– Netanyahu-Putin görüşmesinin ardından, 2011’den beri Suriye’yi vuran İsrail’e ilk kez rejim güçleri, füze savunma sistemiyle cevap verdi.

– Putin, Türkiye’yle ilişkilerin hızlıca düzeldiği söyledi ve “Türkiye’yle Suriye’de terörle mücadele için başka planlarımız var.” dedi.

– Suriye’de PYD ve IŞİD tarafından toprakları işgal edilen 50 Arap aşireti, “El Cezire ve Fırat aşiretleri ordusu” adı altında birlik kuracak.

– Suriye’de Rusya ve ABD’nin bayrak açtığı ve asker konuşlandırdığı Menbiç’te PYD, öz yönetim ilan ettiğini duyurdu.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Diplomasi: Hayalet Kavram

Giriş

Diplomasi, teoride, sıklıkla kullanılan bir kavram iken, pratikte, teorideki kullanımına paralel sıklıkta kullanılması beklenirken, tam aksi bir durum teşkil etmektedir. Devlet idarecileri söylevlerinde diplomasi yanlısı tutum sergilemede sanki enformel bir yarışın içinde iken, diplomasi, uygulama kısmında hiyerarşik engele takılmaktadır. Ağırlıklı olarak şark yönetimlerin özelliği olan, hiyerarşinin tepesinde yer alanın herkes ve her şey için en iyisini bilir, algısı nedeniyle bu yazıda diplomasi, hayalet kavram olarak adlandırılmıştır.

Bunun yanında diplomasi, diğer kavramlarla, özellikle dış politika, oldukça karıştırılmaktadır. Dış politika ve diplomasi kavramları arasındaki ayrıma İngiliz diplomat Sir Victor Wellesley bir açıklık getirmiştir. Wellesley’e göre, ‘‘Diplomasi politika değil politikayı uygulayan vasıtadır. Bu iki unsur birbirini tamamlar zira biri diğerinin işbirliği olmadan harekete geçemez. Diplomasi dış politikadan bağımsız bir mevcudiyete sahip değildir, fakat her ikisi birlikte tek bir icra politikası oluşturur; politika stratejiyi saptar, diplomasi ise taktikleri.’’[1] Dış politikanın siyasal etki araçlarını diplomasi ve propaganda oluşturmaktadır.

Diplomasi aracı hiçbir zaman pasif değildir, politika seçeneklerini ve algılamalarını etkileyen kendi dinamiğine sahiptir.[2]

Diplomasinin Tanımı

Farklı zamanlarda, farklı yazarların ve kaynakların diplomasiye sıklıkla yer vermesi, diplomasi nedir sorusuna farklı cevaplar vermiştir. Sözlüklerin, söylevlerin ve kitapların tanımlarından hareket adildiğinde çeşitli farklılıklar göze çarpmaktadır.

Türk Dil Kurumu’nun tanımına göre diplomasi: ‘‘Uluslararası ilişkileri düzenleyen antlaşmalar bütünü; Yabancı bir ülkede ve uluslararası toplantılarda ülkesini temsil etme işi ve sanatı; bu işte çalışan kimsenin görevi, mesleği: bu görevlilerin oluşturduğu topluluk; güç bir görüşme sırasında gösterilen ustalık ve beceriklilik’’.

Diplomasiyi, Martin Griffiths ‘‘ülkelerin dış ilişkilerini yürüttükleri tüm sürece verilen addır. Müttefiklerin iş birliği yapmak, düşmanların ise aralarındaki sorunları güç kullanmadan çözmek için kullandıkları araçtır.’’ Faruk Sönmezoğlu ‘‘hükümetin belirli konulardaki kanı ve görüşlerinin doğrudan doğruya diğer devletlerin karar alıcılarına iletilmesi sürecidir.’’  Ernest Satow ‘‘bağımsız devletlerin hükümetleri arasındaki resmi ilişkilere zeka ve taktik uygulamasıdır.’’ Albert de Broglie ‘‘diplomasi, devletlerarası ilişkilerde sadece gücün hakim olmasını önlemek için medeniyetin yarattığı en iyi şeydir.’’ şeklinde tanımlamışlardır.

Negatif tanımlar da yer bulmaktadır: Ambrose Bierce ‘‘ülkesi için yurtsever yalan söyleme sanatıdır.’’ Çu En Lay ‘‘diplomasi savaşın başka vasıtalarla sürmesidir.’’

Son olarak, bu yazının ana fikrini de oluşturan, Charles de Martens’in diplomasi tanımı şöyledir: ‘‘diplomasi müzakere bilimi veya sanatıdır.’’

Diplomasinin Tarihsel Gelişimi

Diplomasi esas itibariyle, bugünkü haliyle bildiğimiz diplomasinin temellerinin atıldığı 15. yüzyıldan itibaren Avrupa’da geliştirilmeye başlamıştır. ‘‘Modern diplomasi’’ özel hukuki kurallarla korunan ve sürekli olarak dış ülkelerde veya uluslararası kuruluşların merkezlerinde ikamet eden diplomatların oluşturduğu bir ağın dış politika uygulama faaliyetleri şeklinde tanımlanabilir. Bu ağ ilk olarak İtalya Yarımadası’nda 15. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıktı ve Münster ve Osnabrück Kongrelerini (1644-8) izleyen iki buçuk yüzyıl içinde belirli bir olgunluğa ulaşmıştı.

Özellikle 1648 Westphalia Barışı ile, Avrupa hükümdarları o zamana kadar hep savaşa ve çatışmaya dayanan ilişkilerini bir düzene sokma gereğini anladıkları zaman, diplomasi daha açık bir siyasi renge bürünmüştür. [3]

1648 Westphalia, 1712 Utrecht konferansları çok taralı diplomasinin o yıllardaki en belirgin örneklerini oluştururken, bu türden toplantılar sırasında da çeşitli protokol sorunları taraflara zor anlar yaşatıyordu.

1815 Viyana Kongresi’nden 1. Dünya Savaşı’na kadar geçen yüzyılda Avrupa diplomasisinin merkezi olmuş, Avrupa dışındaki birçok bölgenin kaderi de Avrupa başkentlerindeki toplantı ve görüşmelerde ele alınmıştır. Viyana Kongresi’nde ortaya atılan Avrupa Ahengi fikrinin gerçekleşmesi açısından bu dönem diplomasisinde büyük devletlerin önem ve sorumluluklarının daha fazla olduğu kabul edilmektedir.

Viyana Kongresi sırasında, diplomatların konumları ile ilgili olarak ortaya çıkan tartışmalar 1818 Aix-La-Chapelle Konferansı’nda çok taraflı bir antlaşma ile bir sonuca bağlanmıştır.[4]

Diplomasi Biçimleri

Tarihsel gelişim içerisinde farklı diplomasi biçimleri meydana gelmiştir. Bunlar; çok taraflı diplomasi, konferans diplomasi, parlamenter diplomasi, zirve diplomasi, mekik diplomasi, nükleer diplomasi, önleyici diplomasi ve sessiz diplomasidir. [5]

Çok Taraflı Diplomasi ve Konferans Diplomasi

Konferans diplomasisi olarak da adlandırılan çok taraflı diplomasi 1648 Westphalia Kongresi ile ortaya çıkmıştır.

Parlamenter Diplomasi

Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan Birleşmiş Milletler Örgütü’nün küresel bir nitelik kazanarak bir ‘‘örgütler sistemi’’ oluşturması ve sürekli nitelikli uluslararası kuruluşların sayısında görülen önemli artış, parlamenter diplomasisinin önemini arttırmıştır.

Zirve Diplomasi

1950’lerde haberleşme ve ulaştırma teknolojisinde meydana gelen gelişmeler, iki kutuplu uluslararası sistemde zirve diplomasisinin ortaya çıkmasına neden oldu. Örneğin 1979 Camp David Antlaşmaları.

Mekik Diplomasi

İlgili taraflar arasında sürekli temas yöntemi ile sorunu halletme veya daha da kötüleşmesini önleme imkanı veren diplomasi türüdür. Örneğin Kissinger’ın Orta Doğu sorunlarında arabuluculuğu üstlenmesi

Nükleer Diplomasi

Nükleer silahların uluslararası sistemdeki güç dengesinin temelini oluşturmaya başlaması ve de dehşet dengesi anlayışına dayalı bir nükleer dengenin kurulmasıyla temelde caydırma esasına dayanan diplomasi türüdür.

Önleyici Diplomasi

Birleşmiş Milletler bünyesinde uygulanan, çeşitli uluslararası krizlerde barışı koruma veya çatışmaları durdurma amacına yönelik olarak oluşturulan barış gücü kuvvetlerinin faaliyetlerini de kapsayan bir diplomasi türüdür.

Sessiz Diplomasi

Örgütlerin merkezinde bulunan daimi temsilcilikler aracılığı ile yürütülen temaslardan oluşan diplomasi türüdür.

Sonuç

Devletler, dış politika amaçlarını gerçekleştirmek için belirledikleri stratejide yol alırken, kullandıkları dış politika araçlarından belki de en önemlisi diplomasidir. Masa başı savaş olarak da adlandırılan diplomasi, liyakata göre seçilmiş, ihtisas alanı bu konu üzerine olan ve milli kurumların bünyesinden yetişmiş bireyler aracılığıyla gerçekleştirilmelidir.

İç politikada kazan-kazan anlayışı ile diğer uluslararası aktörler arasında ‘‘istenen kriz’’[6] çıkarılmamasına dikkat edilmeli ve iç politika da ses getirecek nidalar yerine stratejik ve milli argümanlar belirlenmelidir.

Fikirlerin ve bireylerin tekelinde çehresini sürekli yenileyen bir dış politika değil, istikrarlı, isteklerini ve tepkilerini açıkça koyan, gizli pazarlıkların arabulucusu olmayan bir dış politika belirlenmeli ve bu doğrultuda diplomasi etkin kullanılmalıdır.

Diplomasi, elit tekellerin karşılıklı kazanç sağlayacakları kâr ve fayda aracı değil müzakere bilimi ve sanatıdır.

Diplomasinin müzakere olduğunu hatırlayarak gerek anavatanı gerekse de vatandaşları tehlikeye atacak çılgınlıklardan sakınılmalıdır. Toplumun bütününe ulaşmayacak kazançların peşinde mücadele vermek itibar kaybı yaşanmasına neden olacaktır.

Türk Cumhuriyeti tarihi dış politika ve diplomasi nedir, nasıl yürütülür sorularının cevabını uygulamaları ile veren kişiliklerle doludur; Bekir Sami, Yusuf Kemal Tengirşenk, İsmet İnönü, Tevfik Rüştü Aras, Numan Menemencioğlu, Hasan Saka, Fuat Köprülü, Behiç Erkin gibi.

Dış politikada başarıya götürecek enstrüman, siyasi çıkarlar doğrultusunda, iç politikada cevap alacak algı yönetimleri ya da naralar değil, üslupta yumuşak özde kararlı olmaktır.

Abdullah Özdil

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

 


 Kaynakça

[1] Temel İskit, Diplomasi, İstanbul, 2015, s. 1-2

[2] Temel İskit, Diplomasi, İstanbul, 2015, s. 4

[3] Temel İskit, Diplomasi, İstanbul, 2015, s. 9-10

[4] Faruk Sönmezoğlu, Uluslararası Politika ve Dış Politika Analizi, İstanbul, 2012, s.441-442

[5] Abdullah Özdil, Bir Egemenin Emniyet Sibobu: Dış Politika, Ankara, 2017

[6] Ayrıca bkz. Haydar Çakmak, Kriz Yönetimi ve TSK, 2012, Kaynak Yayınları

Fırat Kalkanı Harekatı: İlk Gün ve Son Gün

24 Ağustos 2016‘da Türkiye sınırını ve 5 bin km²’lik bir alanı DEAŞ ve PYD/PKK‘dan arındırma amacıyla başlayan Fırat Kalkanı Harekatı dün itibariyle son buldu. Operasyonlar artık başka bir “kod” ile devam edecek. Peki Fırat Kalkanı’nın ilk gününde ve son gününde saha durum ne idi?