Amerika Birleşik Devletleri, Amerika kıtasının kuzeyinde bulunur ve güneyde Meksika, kuzeyde Kanada ile komşudur.
ABD’nin konumu
Kuzey Kore,Doğu Asya’da bulunmaktadır. Kuzeyinde Rusya ve Çin, güneyinde Kore Cumhuriyeti, doğusunda Japon Denizi ve batısında Sarı Deniz ile çevrilidir.
Türkiye çoklu tehditlerle karşı karşıya ve tablo her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Peki muhtemel bölgesel senaryolar neler? Hangi tedbirleri almalı? TSK neler yapmalı? Türkiye savunma stratejisini nasıl belirlemeli?
Türkiye çoklu tehditlerle karşı karşıya ve tablo her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Türkiye’nin içinde bulunduğu ve gelecekte karşılaşabilme ihtimali yüksek, varlığına yönelik tehditler nasıl önlenecek, hangi tedbirler alınacak, başta Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) olmak üzere kurumlar nasıl yapılanacak ya da nasıl yapılanması gerekiyor? Mevcut kurumlar, mevcut sistemler, stratejiler söz konusu tehditleri önlemek için yeterli mi?
Bütün bunları belirleyebilmek için önce Türkiye gelecekte nasıl bir durumla karşı karşıya kalabilir, bunun anlaşılması gerekiyor. İşte buna stratejik öngörü diyoruz. Tabii bunu yapabilmek için hem geçmiş ve içinde bulunulan durumu hem de geleceğe yönelik istihbarat üreterek muhtemel ya da olasılığı en yüksek senaryoları belirlemek gerekiyor. Böylece ortaya konan stratejik öngörüye dayanarak alınması gereken tedbirleri kısa, orta ve uzun vadeli olarak belirlemek mümkün. Ancak elbette gelişmeler ve elde edilen istihbarat ışığında bu stratejik öngörü güncellenmeli, buna bağlı olarak da alınacak tedbirler revize edilmelidir.
Peki, Türkiye için nasıl bir stratejik öngörü belirleyebiliriz?
Bölgesel tehditler ve muhtemel senaryolar
Türkiye hem içeride hem de dışarıda çok büyük tehditlerle boğuşuyor. İçeride PKK, FETÖ vb. terör örgütleriyle mücadele ediyor ve bu mücadele görünür bir gelecekte de sürecek. Ayrıca Irak ve Suriye’de devam eden IŞİD ve diğer örgütler ile savaş sebebiyle, bu terör örgütlerinin Türkiye içerisinde eylem yapma ve Türkiye içindeki terör örgütleriyle işbirliğine gitme olasılığı yüksek.
Suriye’deki iç savaş bir süre daha devam edeceğe benziyor. Barış için bir anlaşmaya varmak, bölgenin tekrar istikrara kavuşmasını sağlamak kısa vadede mümkün görünmüyor. Suriye’nin nasıl bir yapıya evrileceği, bütünlüğünün nasıl sağlanacağı Kürtlerle Araplar arasındaki çatışmalar ve bu çatışmalar sonucunda bölgesel ve küresel aktörlerin katılımıyla yapılacak anlaşmalarla belirlenebilecektir.
IŞİD’le çatışmalar sona erdikten ya da marjinal hale geldikten sonra bile kısa sürede huzurun sağlanması imkansız görünüyor. Kürtler, hem Suriye hem de Irak’ta kendi özerk bölgelerini ve yönetimlerini tesis etmek ve bağımsızlığa gidecek imkanlar sağlamak için Araplarla ve onların çoğunluğu temsil ettiği merkezi yönetimlerle çatışacaklardır. IŞİD tehdidini ortadan kaldırmak için Musul-Rakka bandında IŞİD tabanını oluşturan Araplardan ayrı bir İslam devleti tesisi söz konusu olabilir.
Öte yandan, Irak ve Suriye birer federasyon veya konfederasyona dönüşebilir. Kürtlerin talepleri, Araplarla Kürtleri karşı karşıya getirebilir. Tabii bölgede her zaman Arap-Kürt, Şii-Sünni, Sünni- Alevi vb., tekfirci Selefi-diğerleri arasında çekişme, çatışma hatta savaş riski olacaktır.
Musul 26 mart 2017
Bu konu, Arap ülkeleri ile Kürtler arasında bir mücadeleye hatta savaşa neden olabilir. Ayrıca bu ilişki en az Arap ülkeleri kadar Türkiye’yi, Türkiye’nin varlığını ve güvenliğini de tehdit ediyor. Bu durum Türkiye’nin ister istemez konunun içinde hatta göbeğinde olmasını gerektiriyor.
Tabii Türkiye’nin dışında İran, İsrail, ABD, Rusya, İngiltere, Almanya, Fransa hatta Suudi Arabistan, Irak da Suriye’nin yeni yapısı konusunda taraf olmaya ve bunu yönlendirmeye devam edeceklerdir. Bu durum, bölgedeki mücadelenin ne kadar karmaşık olduğuna ve daha uzun süre bu kargaşa ve belirsizliğin süreceğine de işaret ediyor.
Türkiye’nin alması gereken tedbirler
Türkiye’nin mevcut diğer sorunlarını da dikkate aldığımızda, alınması gereken tedbirler ve hazırlıkların boyutunun büyüklüğünü bilmemiz gerekiyor. Bu sorunların üstesinden gelmemiz için asker kullanmaktan siyasete, diplomasiden ekonomik tedbirlere pek çok önlem devreye sokulur. Savaşa hazır olmak ve gerektiğinde savaşmak da dahil.
Öncelikle Türkiye’nin İran, Irak ve Suriye ile ekonomik ve savunma iş birliği ya da ittifak yapması yerinde olacaktır. Bu iş birliğine Suudi Arabistan, Katar, Körfez ülkeleri ve Mısır da bir şekilde katılmalıdır. Böyle bir ittifaka Rusya’nın katılması bölgesel ve küresel dengeler açısından önemlidir. Tabii ne ABD ne de İsrail, İngiltere, Almanya ve Fransa bölgeden dışlanmalıdır. Körfez ülkelerinin İran korkusu, Filistinlilerin talepleri, İsrail’in güvenlik sorunu diplomatik faaliyetlerde dikkate alınmalıdır.
Elbette Kürtlerin talepleri bölge ülkelerinin bekasına tehdit teşkil etmeden nasıl karşılanabilecektir, buna da cevap aramak durumundayız. Türkiye, bölgedeki bütün devletler ve gruplarla (Kürtler dahil) görüşmelidir. Bunlarla siyasi, ekonomik, savunma alanlarında ve teröre karşı iş birliği yapmalı ve gerektiğinde onlara eğitim, malzeme, teçhizat desteği sağlamalıdır. Bu desteğe strateji, konsept ve doktrin geliştirmek dahil.
Bu hedefleri gerçekleştirebilmek için bölgeyi, ülkeleri ve demografik yapıyı çok iyi tanıyan diplomat, asker ve stratejistler yetiştirmemiz, özel kuvvetlerimizi ve Milli İstihbarat Teşkilatı’mızı bu bölgelerin ve burada yaşayanların hazırlanması için kullanmamız, bu bölgeye yönelik detaylı çalışmalar hazırlamamız ve bunları devamlı güncellememiz gerekir.
Türkiye’nin gerektiğinde barış gücü, gerektiğinde ise bölgede savaşabilecek ve acil müdahale gücü olarak görev yapabilecek kapasitede bir yapıyı hazır tutması gerekiyor. Elbette önce içimizdeki sorunlarımızı halletmeli, yani iç cepheyi güçlü ve sağlam tutmalıyız.
Türkiye’nin savunma stratejisi nasıl olmalı?
Türkiye’nin bu mücadeleden başarıyla çıkması için savunma gücü ve stratejisi nasıl olmalıdır? Hangi imkan ve kabiliyetlere sahip olunmalıdır? Tabii bunları belirleyebilmek için mevcut tehditler, muharebe sahasındaki güçlerin imkan ve kabiliyetleri kadar savaşın, muharebenin nasıl cereyan edeceğini, hangi yöntemlerin kullanılacağını da çok iyi bilmemiz gerekir.
Bu bakımdan, önce bölgedeki tehditleri, muharebelerin nasıl olacağını, muharebe sahasındaki ve ülkenin çıkarlarına yönelik tehditlerin neler olduğunu, karşıtların ve potansiyel karşıtların imkan ve kabiliyetlerini ortaya koymak zorundayız.
Daha sonra da savunma sistemi, yapısı ve stratejisini belirleyebiliriz. Bu arada ihtiyacımız olan imkan ve kabiliyetleri kazanmak için geçen sürede zafiyetlerimizi nasıl giderebiliriz, hangi tedbirleri almamız gerekir, bunlara yoğunlaşmak gerekir.
Bu konuda yapmamız gerekenleri kısaca şöyle özetlemek mümkün:
– TSK kademeli bir kuvvet yapısına sahip olmalıdır.
– Mevcut tehdit ve kullanılma bölgeleri dikkate alındığında hemen kullanılacak kuvvetler (acil müdahale güçleri), bunları takviye edecek kuvvetler belirlenmelidir.
– Acil müdahale kuvvetleri ve takviye kuvvetleri her an muharebeye hazır, profesyonel ve her şeyi ile tam teşekküllü birliklerden oluşmalıdır.
– İkinci kademe güçleri %40-50’lik bir hazırlık seviyesinde olmalı, ihtiyaç olduğunda bir hafta-on gün içinde harbe hazır hale gelebilen, profesyonel ve zorunlu askerliğini yapanların oluşturacağı karma bir yapıda olmalıdır.
– Üçüncü kademenin sadece karargahları ve azaltılmış karargah personeli, depolanmış silah, malzeme ve teçhizatı olmalıdır. Bu kuvvetler 30 gün içinde harbe hazır hale getirilmeli, büyük çoğunluğuyla tekrar askere çağrılacak vatandaşlardan oluşmalıdır.
– Özel Kuvvetler Komutanlığı ve özel birlikler (komando ve paraşüt birlikleri) güçlendirilmelidir.
– Özel kuvvetler muhtemel muharebe sahalarının hazırlanması için barıştan itibaren kullanılmalıdır.
– Seferberlik tetkik dairesi ve seferberlik bölge başkanlıkları yeniden tesis edilmeli ve ülkenin bağışıklık sistemi yeniden güçlendirilmelidir.
– Askeri istihbarat, dış ve iç istihbarat, sinyal istihbaratı, uydu ve görüntü istihbarat teşkilatları yeniden yapılanmalı ve teknolojik imkanlarla donatılmalıdır.
– Siber savunma komutanlığı kurulmalıdır.
– Elektronik harp yeteneğimiz yeniden ele alınmalı ve bütün silah sistemleri için geliştirilmelidir.
– Yüksek irtifa ve uzun menzilli hava savunma ve füze savunma sistemlerine sahip olunmalıdır.
– Uzun menzilli balistik füze sistemleri geliştirilmelidir.
– Nükleer teknolojiye sahip olunmalıdır.
– Denizaltılardan karadaki hedeflere füze atabilme yeteneğine sahip olunması, uzun menzilli seyir füzelerine sahip olunması, donanmaya yüksek irtifa ve uzun menzilli bölgesel hava ve füze savunma imkanının sağlanması ve hava kuvvetleri uçakları ve donanma gemilerinin elektronik harp yeteneğine sahip olması gerekir.
– Tabii TSK komuta yapısı ve kuvvetler arasındaki öncelikler de buna uygun olarak belirlenmelidir. Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı’nın bu yapıyla ilişkisi çok iyi bir şekilde belirlenmelidir.
Savunmayı sınırların ötesinden başlatmak
Savunma stratejimizin nasıl olması gerektiği de konunun çok önemli bir diğer boyutu. Türkiye’nin ister terörle mücadele ister klasik savaş ya da bunların karışımı olan bir savaşta savunmasını sınırlardan itibaren başlatması demek, bu savaşı, adı ne olursa olsun kendi vatan toprakları üzerinde kabul etmesi anlamına gelir. Ülkenin savunması kendi sınırlarımızın oldukça ilerisinden başlatılmalıdır. Bu maksatla Türkiye’nin etki sahası ve ilgi sahasının belirlenmesi ve burada yaşananların ya da gelişmelerin dikkatle takibi gerekir.
Türkiye’nin etki sahası dediğimizde, buna Ortadoğu, Doğu Akdeniz, Kıbrıs, Ege Denizi, Balkanlar, Doğu Avrupa, Karadeniz, Kafkaslar, Hazar Havzası, Orta Asya, İran, Basra Körfezi, Süveyş dahil olur. İlgi sahası dediğimizde ise Arap Yarımadası, Mağrip ülkeleri, Avrupa, Batı Avrupa, Ukrayna, Rusya, ABD, Çin ve Afrika’yı buna dahil edebiliriz. Tabii Rusya, ABD, Çin ve Batı Avrupa’yı da (özellikle Almanya, Fransa, İngiltere) bu ülkelerin Türkiye’ye etkileri bakımından etki sahamız içinde sayabiliriz.
Türkiye’nin etki sahası ve ilgi sahalarında yaşananları, gelişmeleri dikkatle takip edebilmesi için o ülkelerle işbirliğinizin olması, onları desteklemeniz, silah, malzeme, teçhizat, eğitim vb. yardımında bulunmanız ya da onların silahlı güçlerini yetiştirmeniz gerekebilir. Böyle bir savunma stratejisi, istihbaratınızın (askeri, iç, dış, sinyal, görüntü, uydu vb. istihbaratınızın) ve özel kuvvetlerinizin, diplomasinizin koordineli kullanılmasıyla mümkün olabilir. Tabii bu strateji, savunmanızı sınırlarınızın çok ilerisinde yapmayı gerektirdiği gibi, sizin bu tehdidi yöneltenlere de gereken cevabı verebilecek gücünüzün ve yeteneğinizin olmasını da gerektirir.
Bu stratejinin uygulanmasında başarı, caydırıcılık sağlayacak temel sistemlere (nükleer teknolojiye, yüksek irtifa ve uzun menzilli hava savunma ve füze savunma sistemine, uzun menzilli balistik füze sistemine, elektronik harp yeteneğine, görüntü, uydu, sinyal ve insan istihbaratına, özel kuvvetlere, özel operasyon yapma yeteneğine ve bunu yapabilme iradesine, denizaltılardan karadaki hedeflere füze atama yeteneğine), çok iyi bir diplomasiye, olabildiğince yüksek oranda kendi harp silah ve araçlarınızı yapma imkanınıza, ekonominizin savunmanızı ve savunma sanayinizin ekonominizi destekleme yeteneğine bağlıdır.
İnfografikte, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin şemsiyesi altında donanmasını genişleten Japonya’da donanmaya her geçen gün yeni destroyerler eklendi. İkinci Dünya Savaşı’ndan günümüze tarih tarih Japon donanmasına giren destroyerler…
Japon donanmasına giren sonra destroyer İzumo class…
Terör ve terörizm tarihini iki bin yıl kadar geriye götürmek korku ve şiddet anlamlarını taşıması bağlamından bakılırsa mümkündür. Fakat kullandığı stratejiler doğrultusunda kendini sürekli revize etmesi ile modern çağın ürünü haline halen bu olgu sürekli dinamikliğini artıran bir yapılanma içerisinde olarak karşımıza yeni faktörlerle gelmekte ve dünyayı olumsuz olarak etkilemektedir.
Terör ve terörizm insanlık tarihi ile birlikte talihsizlikler içerisinde yaşanmaya devam ederken insanlığın kendini geliştirmesi ile aynı doğrultuda kendini geliştiren bir yapı olarak terörü tarih sahnesinde görmeye devam ettik. Bu yazımızda insanlığın sanayi devrimleri ile yaşadığı dünyasını geliştirmesini ve bu gelişen faktörlerle teröründe farklı yapılara ve dayanaklara evirildiğini daha da güçlü bir hal almaya başlayarak farklı argümanlar kullanmaya başladığını anlatmaya çalışacağız.
Akademik açıdan baktığımızda 1880’lerde başlayan devlet otoritesinin her türlüsünü reddeden ve bunun paralelinde devlet idarecilerine suikastlar ile ortaya çıkan terör hareketleri ilk dalga olarak anarşist terör hareketi olarak karşımıza gelmiştir. Daha sonra dünya savaşları ile başlayan sömürgecilik yarışı karşımıza bambaşka bir terör anlayışını çıkarmıştır. Özellikle 1920 ve 1960 arasında halkların, sömürgecilik yarışına karşı otoriteye karşı bağımsızlık mücadelesi başlatmaları ve sonrasında şiddete dönen eylemlerin farklı boyuta ulaşması II. Dalga ‘anti-sömürgecilik’ olarak literatüre girmiştir. 1960 sonrası komünizm ideolojisinin yayılması ile milliyetçi kesimin radikal şekilde ayrışması sürecinin ardından başlayan ve ayrılıkçıların bağımsız toprak istemeleri akabinde de devlet kurma arzuları bugünde ülkemizde faaliyetini sürdüren PKK terör örgütü gibi örgütlerin ortaya çıkmasına neden olan III. Dalga ‘Radikal sol’ dediğimiz terörize faaliyetleri ortaya çıkarmıştır. Günümüze geldiğimizde ise ‘Din motifli’ karşımıza çıkan terör yapılanmaları IV. Dalga terör faaliyetlerini ortaya çıkarmaktadır. Tarihin değişimi ve teknolojisinin gelişimi ile paralel olarak ‘ülkelerin’ destekleri ile kendini geliştiren terör eylemleri sanayi devrimleri gibi her devrim sonrası başka boyuta atlamakta ülkeler bazında rekabeti getirmektedir.
Şekil 1. Savaşın Terör Organizasyonuna Evrilmesi
Ülkeler sanayi yarışına girmekle birlikte terör örgütlerini geliştirme açısından da rekabet içerisindedirler. Akıllı dünya ve 4. Sanayi devrimi ile Akıllı örgütler ve 4. nesil savaş organizasyonlarının paralel ortaya çıkması, gelişen teknolojilerin terör örgütlerine de aktarılması artık dünya savaşlarının geride kaldığını vekaleten sürdürülen savaş devrinin içerisine girdiğimizi göstermektedir. 4. nesil savaş özellikle 11 Eylül sonrası batı dünyasına yapılan saldırı ile başka boyut kazanmış gelişen teknoloji ile modern savaş taktikleri sivil insanların, ekonomilerin, kültürlerin, politikaların ve din öğretilerinin kullanılarak savaş ortamına taşınması yeni nesil savaş olarak kabul edilmiştir. Başka açıdan bakıldığında cephesiz savaş olan 4. nesil savaşta bir bölgenin işgali veya düşmanın fiziki varlığının imhası gibi somut hedefler ana askeri hedef olmaktan çıkmış, “düşmanın mücadele azim ve kararı” gibi soyut amaca ulaşmak maksadıyla nihai hedefler daha çok sosyo-psikolojik ve politik-ideolojik olarak tanımlanmaya başlamıştır. Daha da önemlisi, asker ve sivil arasındaki ayrım ortadan kalkmış, savaş politik-askeri bir mücadele olmaktan çıkarak politik-sosyal bir mücadeleye dönüşmüş ve taraflar hem asker hem de sivili içeren “melez” mücadele stratejileri geliştirmeye başlamıştır. 3. nesil savaşın şartlarını ortadan kaldıran yeni düzen ile geleneksel askeri eğitim sistemi içinde bulunan “ölmeden önce öldürme” refleksinin otomatik olarak ortaya çıkmasını sağlayacak fetih anlayışını koymak ve bu anlayışı kutsayan normların organizasyon içinde kurumsallaşmasını sağlamaktır. Ancak 4. nesil savaş halk desteğine ve halk nezdinde ki meşruiyete odaklandığından fetih anlayışı 4. nesil savaşta geçerliliğini yitirmiştir.
Şekil 2. Savaşın Ve Endüstrinin Evrimi İle Paralel Görsel
‘‘4. Sanayi Devrimi ve 4. Nesil Savaş Organizasyonu’’ esasından yola çıktığımızda değişen dünya düzeninin artık devletlerin cephelerde kendi askerleri ile savaş alanlarında olmayacağını işaret etmekte. Şekil I. de görüldüğü üzere son aşamada bugün Ortadoğu’ da yaşamış olduğumuz ‘gayri nizami harp’ noktasına ulaşmaktayız. Yapmış olduğumuz akademik çalışmalar ışığında terörizmin, devletler tarafından kullanılan bir güç unsuru haline geldiğini ve terörize olayları bir tür savaş yöntemi olarak kabul edildiğini maalesef görmekteyiz. Terörizmin, diğer yöntemlerden farklı olarak, beklenmedik bir biçimde masum ve silahsız insanların üzerinde uygulanması nedeniyle kontrol altına alınabilmesi de mümkün görünmemekle birlikte ülkelerin gayri nizami harbe yönelmesi bambaşka terör hadiseleri ile karşı karşıya kalacağımızın göstergesidir.
Sonuca doğru gelecek olursak uluslararası ilişkilerde devletlerin yalnız birer aktörler olduğu dönemlerin sonu diyebileceğimiz 20. yüzyılın bitimiyle birlikte, geçen yüzyıl boyunca yan rollerde oynayarak başrole hazırlanan diger aktörlerin çok önemli rollerde arenaya katılımıyla ortam bir anda karmaşıklaştı. Soğuk savaşın çift kutuplu dünya düzeninden 90’lı yıllarla geçtiğimiz tek kutuplu yeni dünya düzeni ve bu dönemle birlikte sayıları artan devletler, uluslararası örgütler, yaygınlaşan liberal ekonomi ile etkinlikleri artan çok uluslu şirketler, teknolojinin ve nüfusun gelişimine paralel olarak etki güçleri artan terör örgütleri, nitelikleri, maksatları ve faaliyetleri kimi çevrelerce kuşkuyla karşılanan sivil toplum örgütleri ortamın yeni aktörleri oldu. Eskiden uluslararası ortamda benzer aktörler ve bu bağlamda büyük oranda bir simetri varken, su anda devletler, tam olarak kabiliyetlerini güçlerini niteliklerini bilmedikleri yeni aktörler yüzünden daha asimetrik bir ortamda hareket etmek zorunda kalmışlardır. Asimetrik tehdidin şu anda bu kadar ön planda olması ve gelecekte de ön planda olacağına inanılma sebebi aslında yapısaldır. Uluslar arası ortam temelde kendisi asimetrikleşmiştir.
Bugün dünya güvenlik alanında paradigma değişimi yaşamaktadır. Soğuk Savaş paradigması yapı olarak asimetrik olan yeni risk ve tehditlere çözüm bulunmasında yetersiz kalmaya başlamıştır. Bu yeni risk ve tehditler daima kestirilemez bir şekilde ortaya çıkmıştır ve bunların coğrafi veya etnik sınırları bulunmamaktadır. Oldukça dinamik ve esnek bir yapıya sahip bu risk ve tehditler, terörizm odaklı ülke aşırı bağlantılara sahip bulunmaktadırlar.
Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Hükümeti Sözcüsü Sefin Dizayi, IKBY’nin bağımsızlığı için yapılacak referandumun direkt devlet ilanı anlamına gelmediğini ancak Bağdat’a karşı elinde bir kart niteliğinde olduğunu belirtti.
Dizayi, Erbil’de katıldığı bir program sırasında gazetecilere yaptığı açıklamada, IKBY‘nin bağımsızlık referandumuna değinerek, bunun gizli perde arkasında yapılan bir iş olmadığını, IKBY Yüksek Seçim Komisyonu’nun referandumu uygun vakitte gerçekleştirmek için hazır konumda olduğunu söyledi.
Referandumun birkaç yıl önce gündeme getirilip, üzerinde görüş alışverişinde bulunulduğunu kaydeden Dizayi, “Ancak IŞİD savaşından dolayı öncelik sırası değişti. Yaşanan gelişmelerden dolayı Kürdistan bölgesi, Irak merkezi hükümeti ve tüm bölgenin önceliği IŞİD ile mücadele olmuştu. Şu anda ise IŞİD kırılmaya doğru gidiyor ve referandum meselesi yine konuşulmaya başlandı” dedi.
Referandumdan çıkacak sonucun etkilerine ve bunun ne anlam taşıyacağına da değinen Dizayi, şunları kaydetti: “Yapılacak referandum, direkt bağımsız bir devlet ilanı anlamına gelmiyor. Ancak Bağdat ile görüşme yapıldığı zaman (referandum sonucu) Kürdistan bölgesinin elinde bir kart olacaktır. Referandumun sadece bir siyasi partinin isteği değil, tüm halkın iradesi olduğunu gösterecek. Referandumun bu çerçevede ele alınması gerekiyor.”
Cengiz Han büyük bir savaşçı ve şanlı bir kumanda idi kurduğu Moğol devletininin sınırları, Çin’den Anadolu’ya ve Avrupa’ya kadar uzanmaktaydı. Yalnız Çengiz Han’ın ölümünden sonra oğulları arasında çıkan taht kavgaları Moğol İmparatorluğunu çöküşe sürüklemiş ve bölgede Moğol İmparatorluğunun Ardılları devletler ortaya çıkmıştır. İşte bu devletlerden biride, Altın Orda Devletidir bu devletin bulunduğu coğrafya, günümüz Rusya Federasyonu Sınırlarının bir bölümüne tekabül etmektedir
Altın Orda Devletinin yıkılmasıyla birlikte bölgede Moskova Knezliği güçlenmeye başlamıştır. Korkunç İvan yönetiminde Knezliğin güçlenmesi ve Korkunç İvan’ın Çar ünvanı almasıyla Moskova Knezliği Rusya Çarlığı olarak anılmaya başlanmıştır. Bu dönemde gittikçe güçlelen Ruslar, saldırgan politikalarını sürdürmüşler ve bölgede uzun süreli çatışmaların geçmişten günümüze süregelmesine sebebiyet vermişlerdir.
Kuzey Kafkasya Otonom Devletler
1552 yılında Rusya Çarlığı Kazan Şehrini işgal etmiş ve bu işgal bölgedeki işgal sürecinin başlangıcı olmuştur. Rusyanın Kafkaslar üzerinde hakimiyet kurma isteği onunca yüzyıl’a kadar geri gitmekle birlikte Çeçen’lerle Rusların ilk karşılaşması Rusların 1556 yılında Astrahan Hanlıklarını ele geçirmesinden sonra gerçekleşmiştir. İşgal süreci Çar 1.Petro’nun 1654’te başa geçmesiyle hız kazanmıştır. 1762 de iktidara gelen katerina’da yayılmacı politikalarını devam ettirmiş bilhassa kırımda generalleri vasıtasıyla acımasız yöntemler kullanmıştır. Ruslar ele geçirdikleri topraklar da sömürgeci politalar uygulamışlardır. 1.Petro ingilterenin Doğu Hindistan Kumpanyasının bir benzerini Kafkasya da Ruslar için kurmayı Katerina ise Hristiyanlığı Kuzey Kafkasyalı Müslümanlar arasında yaymayı hedeflemiştir.
Grozni, Çeçenistan’ın başkenti
Bu dönemde Ruslar Kafkasya’ya egemen olabilmek için Kafkas Halkları ile sonu gelmeyen bir savaşa tutuşmuştur. 18 yy sonlarında Ruslar Güney Kafkasya’da hakimiyeti sağlarken, Kuzey Kafkasya’da işler istediği gibi gitmemiştir özellikle Çeçenlerin ve Kuzey Kafkasya Dağlı Halklarının işgale direnmesi ve karşıdevrim hareketi olarak müridizm hareketinin ortaya çıkmasıyla birlikte bu bölgede çatışmalar ve hakimiyet mücadelesi şiddetlenmiş ve Rusya’nın bu sahaya kısa sürelide olsa hakim olması 1859 Şeyh Şamil’in silah bırakmasıyla gerçekleşmiştir.
Rusya Kafkasya çatışması incelenecek olursa bölgede, Kuzey Kafkasya’da Çeçenlerin işgale karşı şiddetli direnişi ve bölge halklarını işgale karşı gayretlendirmesi bunun yanısıra coğrafya’da lider pozisyonunda olması önemlidir.
Çeçen birliklerinin bir zırhlı araca gerçekleştirdiği pusu eylemi, Mart 2000
Çarlık Rusyası Kafkaslar’da hakimiyeti sağlamış fakat ilerleyen süreçlerde tarihler 1917 yılını gösterdiğinde Rusya’da Bolşevik İhtilali gerçekleşmiş ve Çarlık Rejimi devrilirken yeni soyalist rejim kurulmuş ve ülkede iş savaş patlak vermiştir. Lenin’in ‘’ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı’’ ve ‘’halkların Kardeşliği’’ söylemlerinden umutlanan, siyasi boşluktan ve iç savaştan faydalanmak isteyen Kuzey Kafkasyalılar 1918 yılında tüm Kuzey Kafkasya Halklarını tek bir çatı altında toplayan yeni bir oluşumu şekillendirmişlerdir. Çeçenlerinde içerisinde olduğu ‘’ Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’’ varlığını daha fazla idame ettirememiş ve 1920 yılında Kızıl Ordu bölgeye girerek varolan bu oluşumu dağıtmış ve Kuzey Kafkasya ile bölgede öneli bir unsur olan Çeçenleri Sovyetlere bağlamıştır.
Kuzey Kafkasya’daki halkların sindirilmesinin ve Ruslaştırılmasının güçlülüğünü farkeden Rusya, halkı zorla bölgeden sürmek ve yerlerine Rusları, Ukraynalıları ve Kazakları yerleştirme yoluna gitmiştir. Çok sayıda Çerkes, son derece ağır yolculuk koşullarında Osmanlı İmparatorluğun’na göç etmek zorunda kalmıştır. Bir kısım Çerkes de Kafkasya’nın farlı bölgelerine göç etmiştir. Göç eden yaklaşık bir milyon Kafkasyalının 60.000’inin Çeçenler olduğu tahmin edilmektedir. Benzer bir sürgün 1944 yılında, Alman işgali sırasında Çeçenlerin Ruslara ihanet ettikleri gerekçesiyle tekrarlanmış, yüz binlerce Çeçen sibirya ve Orta Asya’nın Çeşitli bölgelerine sürülmüştür.
SSCB’nin son dönemlerinde ülkede iktidarda bulunan Gorbaçov’un uyguladığı yeni politikalar nedeniyle ve de Afganistan mağlubiyetinin ortaya çıkardığı sonuçlarla birlikte 1990’lı yıllarda sovyetler birliği dağılma sürecine girmiştir. 1991’de Sovyetlerden ayrılan birçok ülke bağımsızlığını ilan etmiştir bu amaçla Kuzey Kafkasya’da Rusya işgaline karşı yaklaşık beş asırdır büyük bir direnişe girişen Çeçenler yine bölgede bu dönemde ayrılıkçı hareketlerin lideri ve destekleyicisi olmuştur nitekim 1991 yılında yapılan seçimlerde Çeçenistan bağımsızlığını ilan etmiş ve Rus birlikler Çeçenistan’dan çekilmiştir. Rus ordusunda eski bir General olan Cevher Dudayev Cumhurbaşkanı olmuştur.
Bağımsızlığını ilan eden Çeçenistan İçkerya Cumhuriyetinde İnguşetya Şubat 1992 yılında Çeçenistan’dan ayrılmıştır ve Rusya’ya katılmıştır. 1991 yılından 1994 yılına kadar Rusya bu süreçte Çeçenleri görmezden gelen bir politika izlemiş, yerel yönetim kalıntıları gruplar ile bölgede oluşturduğu suni muhalefet ile bağımsızlık yanlısı güçleri bertaraf etmeyi hedeflemiştir. Lakin tüm bu çabalar sonuç vermeyince Boris Yeltsin yönetimindeki Rusya Federasyonu Aralık 1994 yılında Çeçenistan’ın başkenti Grozni(caharkale)’ye girmiştir. Bu işgal ile birlikte bölgede yeni bir trajedi daha doğmuştur. Çok şiddetli çatışmalar meydana gelmiş modern silahlar ile donatılmış Rus orduları Çeçen milis güçlerine ve sivil halka yönelik kanlı bir savaşa girişmiştir.
Dudayev
Bu süreçte Çeçenler, Cumhurbaşkanı Cevher Dudayev Liderliğinde Zelimhan Yandarbiev, Aslan Mashadov, Şamil Basayev gibi kıymetli kumandanların en ön cephede işgal güçlerine karşı büyük bir direniş harekatı ve Grozni savunmasını başlatmışlardır. 1996 yılında Cumhurbaşkanı Cevher Dudayev hayatını Kaybetmiş sonrasında Cumhurbaşkanlığı görevini devralan Zelimhan Yandarbiev Komutasındaki Çeçenler Ruslara karşı büyük bir zafer kazanmışlardır ve1996 yılında imzalanan Hasavyurt Antlaşması ile Ruslar Çeçenlere aşamalı olarak bağımsızlık sözü vermişlerdir.
Bu savaştan Çeçenistan galip ayrılsada ülke yerle bir olmuş çok sayıda Çeçen hayatını kaybetmiş ve birçoğu mülteci durumuna düşmüş bunun yanısıra başkent Grozni başta olmak üzere birçok şehir harap hale gelmiştir. Savaşın kaybeden tarafı olan Rusya Federasyonu ise kendi kamuoyunda keza dünya kamuoyunda prestij kaybetmiştir. Takip eden süreçte Rusya’da Putin’in 1999 yılında Başbakan olması ile ve sonrasından Rusya’nın çeşitli yerlerinde KGB ajanları tarafında patlatılan bombaların Çeçenlere mal edilmesi ve sonrasında kimilerine göre Radikal unsurlar olarak zikredilen Şamil Basayev ve Komutasında ki bir grup milis kuvvetlerin Çeçenistan sınırındaki Dağıstan’a girmeleri ve akabinde burada kurtarılmış bölge ilan etmeleri Rusya Açısından Çeçenistan’a düzenlenecek olan ikinci saldırının makul şartlarını oluşturmuştur.
Barış yanlısı Çeçenistan Cumhurbaşkanı Aslan Mashadov ve Kuzey Kafkasya’da yeni bir isyan fitilini ateşlemek isteyen Şamil basayev komutasındaki güçlerin birbiriyle geçinememeleri bu ikinci saldırılarıya zemin hazırlamıştır. 1999 yılında Rusya Federasyonu Çeçenistanı birkez daha işgal etmiştir, başkent Grozni ve çevresinde yoğunlaşan çatışmalar sonrası Grozni düştü ve Çeçen milisleri şehri terkedip dağlara çekilmek durumunda kaldı.
İkinci Çeçen Rus savaşından Rusya galibiyetle ayrılmıştır ve Çeçenistan’da kendisine bağlı işbirlikçi ‘’Çeçenistan Cumhuriyeti’’ni kurmuştur. Rusya ile Çeçenistan Cumhuriyeti şehirlerden dağlara çekilen Çeçen milislerine karşı sistematik saldırılarını şiddetlendirmiştir ve Rusya bu mimvalde Çeçenistandaki ayrılıkçı hareketi minimize ederek Kuzey Kafkasya’nın tümünde çıkabilecek ayaklanmaların önüne geçmiştir. Çeçenistan’da Rusya destekli kurulan yeni Çeçenistan Cumhuriyeti’nin başına Ahmet Kadirov getirilmiştir sonrasında oğlu Ramazan Kadirov Devlet başkanlığı görevini sürdürmektedir.
Putin ve Ramazan Kadirov
Son tahlilde Çeçenistan’da başlayan ayrılıkçı isyan hareketi etkisiz buyutlarda da olsa Kuzey Kafkasya geneline yayılmıştır ancak mücadele dünya kamuoyunda giderek anlam ve önemini yitirmekte radikalleşme ve terörize olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Rusya’nın bölgede uyguladığı katı şiddet temelli politika bölgedeki unsurları terörize etmekte Kafkas coğrafyası şiddet ve kaos sarmalına sürüklenmektedir son olarak 2014 yılında ve geçtiğimiz haftalarda bölgede Rus ve Çeçenistan Devletine karşı, eylem ve faaliyet yürüten gruplar bazı saldırılar gerçekleştirmiştir.
Bölge, 1552 Rusya’nın Kazan’ı işgali ile başlayan çatışma ve kaos ortamından günümüzde de kurtulamamış ve gelecekte ise bölgede dengelerin ve konjonktürün nasıl şekilleneceği,çatışmaların hangi boyutlara ulaşacağı ve bunun yanısıra Çeçenistan özelinde Kuzey Kafkasya’da kamuoyunun, tüm bu yaşanan sürece ve gelecekte Rusya ile geliştirilecek ilişkilere nasıl baktığı merak konusudur.
1917 yılında Lefkoşa’da “Ali Arslan” adı ile doğan ülkücü hareketin lideri Alparslan Türkeş, vefatının 20. yılında anılıyor. 12 Eylül 1980 ihlalinin ardından cuntacılar tarafından tutuklanan eski asker Türkeş, 1992 yılında Milliyetçi Çalışma Partisi’nin 4. Olağanüstü Kurultayı’nda partinin adını MHP ve amblemini yine üç hilal olarak değiştirmişti.
4 Nisan 1997 yılında geçirdiği kalp krizi nedeniyle hayatını kaybeden Türkeş’in, Anadolu Ajansı’nın arşivinden paylaşılan 30 fotoğrafı…
Suriye’de kimyasal silah stoklarını imha ettiği iddia edilen Esad rejimi, bu silahları kullanmaya devam ediyor. Son üç yılda Esad, en az 162 kez kimyasal silaha başvurduğu bildirildi. Hama, Şam ve İdlib’e son 10 günde 4 kimyasal silah saldırısı düzenlendi. Rejimin İdlib’te düzenlediği son saldırıda en az 100 sivil öldüğü, 500’den fazla kişinin de gazdan etkilendi belirtildi.
Bu bir katliamdır! #Idlib kentinde rejimin klor gazlı saldırısında 100’den fazla kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi gazdan etkilendi. pic.twitter.com/6xSNEXa5E6
Terör örgütlerinin Suriye’deki büyük toprak parçalarını işgali sürüyor. Ülkenin yüzde 61’i PYD/PKK ve DEAŞ’in işgali altında. PYD/PKK, Türkiye sınırının yüzde 65’inde, Suriye topraklarının beşte birinde varlık gösteriyor. Fırat Kalkanı Harekatı‘nın Türkiye sınırından uzaklaştırdığı DEAŞ, Suriye’nin yüzde 40’ına hakim.
12 Nisan 1961 de Vostok uzay aracıyla uzaya çıkarak Dünya yörüngesinde turunu tamamlayan Yuri Gagarin, böylece uzaya çıkan ilk insan olmayı başarmıştır. Soğuk savaşın kızıştığı dönemde Sovyetler Birliği, uzay çağını başlatmış oldu. O tarihten günümüze 56 yıl geçti. Bu süre içerisinde yüzlerce uydu ve uzay aracı uzaya gönderildi.
Fakat hiçbiri Güneş sistemimizi aşıp bize en yakın yıldız sistemi olan Alpha Centauri’ye ulaşamadı. Ve şimdiye kadar yapılan araştırmalardan çıkan sonuç ise Güneş sistemimizde gezegenimiz dışında başka hiçbir gezegende hayat olmadığı yönündeydi.
Günümüzdeki hızlı nüfus artışı nedeniyle doğal kaynakların hızla tükenmesi ve küresel ısınma, dünyayı insanlar için yaşanmaz bir hale getirmeye başlamıştır. Ayrıca nükleer savaş tehlikesi de bulunmakta.
Nitekim ünlü fizikçi Stephen Hawking, insanlığın dünyada kalan ömrünün 1000 yıl bile olmadığını öngörmüştür. Durum böyle olunca insanlık ister istemez yaşanabilir başka bir gezegen bulmaya çalışacaktır.
Bu çabaların belki de en ilginci Breakthrough Starshot projesidir. ABD’nin Kalifornia eyaletinde bulunan San Jose vadisi, diğer adıyla silikon vadisin de Facebook’un kurucusu ve CEO su Mark Zuckerberg, Rus iş adamı Yuri Minler ve Stephen Hawking’in desteğiyle 100 milyon dolarla oluşturulan bu program, Güneş Sistemimize en yakın olan yıldız sistemi Alpha Centauri’ye uzay aracı göndermeyi amaçlıyor.
Dünyamızdan 4.00 ışık yılı (40 trilyon km) uzaklıkta olan Alpha Centauri’ye günümüz teknolojisi ile 30.000 yılda yetişebiliyoruz üstelik hiç durmadan. Fakat bu proje ile hedeflenen süre sadece 20 yıl. Bu ise nanocraft (minyatür uzay sondası) sayesinde mümkün olacak.
Tam olarak çalışma sistemi ise Yeryüzünde bulunan çok güçlü lazerlerle (100 gigawatt enerjiyi 2 dk boyunca sağlayabilen lazerler) çipli minyatür sondaya enerji göndererek, ışık hızının %20 sine ulaşmasını sağlayacak. Işık hızının saniyede 300.000 km olduğu düşünülürse %20 si bile muazzam bir hızdır.
Fakat bu projenin önünde çok büyük mühendislik sorunları duruyor. İlki yeryüzünde bu kadar güçlü lazer bulunmuyor. Ayrıca nanocrafta takılacak elektronik bileşenlerin ultra hafif olması gerekiyor. Bu sorunlar çok daha uzun.
Aslında bu proje sadece elimizdeki mevcut teknolojilere göre oluşturulmamış. Hem teknolojik gelişmelerin hızı dikkate alınarak, hem de gelecekteki olası teknolojiler düşünülerek oluşturulmuştur. Ayrıca tam bir şeffaflık içerisinde dünya kamuoyuna açıktır.
Sonuç olarak, insanlığın geleceği uzaydadır. Şuan itibariyle insanlık galaktik aşamaya henüz adım atmadı. Kendi güneş sistemimizin dışına çıkamıyoruz. O nedenle bu proje ilk uzaya çıkışımızdan sonra ki en önemli atılımdır.
Kerkük Vilayet Meclisi’nin kamu kurumlarında Irak bayrağının yanına IKBY bayrağının asılmasına ilişkin kararı dikkatlerin Musul’dan Kerkük’e dönmesine neden oldu.
Kerkük Vilayet Meclisi’nin kamu kurumlarında Irak bayrağının yanına IKBY bayrağının asılmasına ilişkin kararı dikkatlerin Musul‘dan Kerkük‘e dönmesine neden oldu. Bugün Kerkük’te yaşananlar uzun vadede derin sorunlara dönüşebilecek bir sürecin ilk işaretleri olabilir.
– Bölgeyi tanıyanların da hemfikir olduğu konu, son dönemde yaşanan gelişmelerin tetikleyicisinin KDP ve Mesut Barzani değil, KYB’nin en güçlü lideri olarak görülen Hero Talabani ve onun Kerkük’teki en güçlü müttefiki Kerkük Valisi Necmettin Kerim olduğudur.
– Musul’u kontrol etse dahi ciddi bir iç güvenlik zafiyetiyle karşılaşacağını bilen Bağdat’ın Kerkük başta olmak üzere tartışmalı bölgelerde IKBY’nin fiili otoritesine karşı koyma kapasitesi yok. Bu nedenle herhangi bir siyasi caydırıcılık da yaratamıyor.
– Kerkük’te bayrak krizi kısa vadede karşılaşacağımız son kriz olmayacak. Fakat uzun vadede, DEAŞ sonrası Irak’ta Kerkük’ü çatışma ihtimali yüksek bölgelerde en üstlere yazmak gerekecek.
Kerkük Vilayet Meclisi’nin 28 Mart 2017’de Kerkük’te kamu kurumlarında Irak bayrağının yanına Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) bayrağının asılmasına ilişkin kararı Irak’la ilgilenenlerin dikkatinin en azından kısa bir süreliğine Musul’dan Kerkük’e dönmesine neden oldu. Ancak bugün Kerkük’te yaşananlar kısa süreli ve geçici bir gelişmenin ötesinde uzun vadede derin sorunlara dönüşebilecek bir sürecin ilk işaretleri olabilir. Bu nedenle Kerkük’teki bayrak meselesini daha geniş bir çerçeveden değerlendirmek gerekiyor.
Mesud Barzani
Elbette, bayrak krizi siyasi bir sembol olması yönüyle son derece önemli. Ancak eğer bugün Kerkük’te tanık olunan gelişmeler sadece ‘bayrak’ sorunu çerçevesinde ele alınırsa yaşanan sürecin nedenleri de olası sonuçları da anlaşılamaz. Tespitimizi baştan yapalım; Kerkük’te bayrak krizi ile sembolleşen olaylar aslında uzun erimli bir sürecin parçası. 2003 yılında Irak’ın işgaliyle başlayan Kerkük’ün IKBY’ye bağlanma süreci, bayrak kriziyle önemli bir aşamaya ulaşmıştır. Eğer bu süreçte yerel ve bölgesel olarak güçlü bir karşı çıkış olmazsa en geç iki yıl içinde (belki de daha kısa bir süre zarfında) Kerkük IKBY’ye tam olarak bağlanacaktır.
Bu noktaya nasıl gelindi?
Irak’ın işgalinden sonra Kerkük hassas ve gergin dönemler geçirdi. Bu süre zarfında şehrin demografik yapısı değişti, tapu kayıtları silindi ve kırılgan bir siyasi denge oluştu. Bu denge öylesine kırılgan ki Kerkük’te çoğunluğu KDP ve KYB’li üyelerden oluşan Vilayet Meclisi üyelerinin belirlenmesi için 2005’ten beri seçim yapılamıyor. Irak’ta Vilayet Meclislerinin önemi kesinlikle küçümsenmemeli. Anayasaya göre bir vilayetin federal bir bölgeye dönüşmesini sağlayabilecek kararın ilk alınabileceği yer olmaktan, stratejik projeler dışında ilgili vilayetteki bütçenin ve harcamaların belirlenmesine kadar geniş bir yetki yelpazesi bulunuyor. Ancak 2008 yılında Irak Parlamentosu’nda alınan kararlardan sonra herhangi bir taşın oynamasının bile kriz yaratabileceği düşüncesiyle Kerkük’teki hassas denge korunmaya çalışıldı.
Bununla birlikte, DEAŞ’ın Haziran 2014’te Musul’u ele geçirmesinden sonra Irak’ın tamamında olduğu gibi Kerkük’te de dengeler değişti. DEAŞ’a karşı koruma gerekçesiyle daha önce Kerkük’e yerleşen ancak tam hâkimiyet kuramayan IKBY’ye bağlı peşmerge güçleri Kerkük’e tam anlamıyla konuşlandı. Ordunun çekilmesinin yarattığı güç boşluğunu peşmerge doldururken Kerkük’te ilginç bir gelişme daha yaşanmaya başladı. Şehrin önce DEAŞ’a sınır olan bölgelerinde, daha sonra merkez dahil bütün şehirde PKK varlığı açık hale geldi. Buna, merkezde zayıf bir varlığı olan Haşdi Şabi milislerinin şehrin çeperindeki bazı bölgelere yerleşmesi eklendi. Yani Kerkük yavaş yavaş ve sessizce büyük bir değişim sürecine sürüklenmeye başladı.
Irak’ın diğer kesimlerinde yaşananların etkisiyle gölgede kalan Kerkük, 2017’de yeniden hareketlendi. Önce ocak ayında merkezi hükümet ile Kerkük Valiliği arasında bir petrol sorunu patlak verdi. Fakat bu sorun kısa süreli olduğu için pek dikkat çekmedi. Ancak mart ayının başından itibaren Kerkük’te tansiyon sürekli yükseldi. 2 Mart’ta Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB)’ne bağlı ‘terörle mücadele ekipleri’ Süleymaniye’den gelerek Kerkük’teki Kuzey Petrol Şirketi’nde kısa süreliğine üretime el koydular ve üretimi durdurdular. KYB’li güçler, Bağdat’ın kendilerine ocak ayında verdiği sözü tutmadığını ve bu durumun devamı halinde petrol üretilmesine izin verilmeyeceği tehdidinde bulundu. 8 Mart’ta bu sorun, KYB’nin Bağdat’tan petrol konusunda koparttığı üretim, dağıtım ve rafinaj tavizleriyle sona erdi.
Bu olaydan 6 gün sonra 14 Mart tarihinde bu sefer Kerkük Valisi yayınladığı bir genelgeyle kamu kurumlarda ve resmi yazışmalarda Arapça ve Kürtçe’yi birlikte kullanmayı zorunlu hale getirdi. Aynı genelgede bugünkü bayrak krizinin ilk fitili ateşlendi ve Kerkük’teki kamu kurumlarının tamamında Irak bayrağının yanı sıra IKBY bayrağının çekilmesine kararı verildi. Daha sonra gelen tepkiler üzerine Vali, bu kararı Vilayet Meclisi’ne bıraktı. Sonunda 28 Mart günü Kerkük Vilayet Meclisi’nce IKBY bayrağının kamu kurumlarına Irak bayrağının yanına çekilmesi zorunlu hale getirildi.
Bölgesel ve ulusal ölçekte iktidar mücadelesi
Bugün Kerkük’te yaşanan gelişmeleri temelde iki ana eksen çerçevesinde incelemek mümkün:
1. Iraklı Kürtler arasındaki siyasi dengeler
2. Irak’ta merkezi otoritenin gücünü yitirmesi sonucunda ademi merkeziyetçi eğilimlerin güçlenmesi
Kerkük’teki son olaylar Iraklı Kürtlerin ortak bir siyasi manevrası gibi görülebilir. Fakat, IKBY’de siyasetin kalıcı bir değişimin evresinde olduğunu ve Kerkük’te üst üste çıkarılan krizlerin bunun bir parçası olduğunu söylemek yanlış olmayacak. Elbette, Iraklı Kürtlerin tamamı Kerkük’ün kendileri tarafından kontrol edilmesini istemektedir. Kerkük meselesi Iraklı Kürtlerin siyasi hayatının en eski ve sembolik meselelerinden birisidir. Bu nedenle Irak’ta Kürt siyasi partilerin tamamı, Kerkük’ün sırasıyla Bağdat tarafından yönetilmesinin engellenmesini, ayrı bir federe bölge haline gelmesini ve son olarak IKBY’ye katılmasını arzu etmektedir. Bu nedenle, KYB’nin Kerkük meselesini IKBY iç siyasetinde bir siyasi koz olarak kullanmak istediği diğer partiler tarafından görülmesine rağmen bu hamlelerin hiçbirisine itiraz edecek durumda değiller. Ancak KDP ve Goran başta olmak üzere bölgedeki diğer partilerin KYB’nin bu adımlarını bölgesel denklem çerçevesinde okumayı ihmal etmediği bilinmelidir.
Petrol gelirlerinin paylaşımı
Kerkük’te KDP ve KYB arasındaki siyasi dengelerin diğer bir ayağı da petrol gelirlerinin yarattığı zenginlik. Kerkük sadece Irak’ın değil dünyanın en önemli petrol kentlerinden birisi. Ancak Irak’ta petrol gelirlerinin kontrolü ve dağıtılması sanıldığı kadar düzenli ve merkezi bir irade tarafından yönetiliyor değil. Üretim, işleme ve dağıtım aşamalarının her birinde yoğun bir karaborsa ve kuraldışı uygulamalar hakim. Bu nedenle petrolün ‘kimin bölgesinde’ çıkarıldığı, en az çıkarılması kadar önemli hale geliyor. Daha açık bir ifadeyle petrolün üretim yerini kontrol eden parti/grup/ittifak ya da hangi aktörse özel finansal kaynaklara sahip hale geliyor. Bu durum vilayetlerin petrol üretiminden aldığı özel payın ötesinde farklı patronaj ilişkilerinin olduğunu da gösteriyor. Yani Irak’ta petrol sadece merkezi hükümetin denetiminde bir kaynak değil aynı zamanda çeşitli çıkar odakları için temel geçim kaynağı niteliğinde.
Bu nedenle Kerkük denilince akla siyasi ve stratejik hedefler kadar dar grup çıkarları da gelmeli. Diğer bölgelerde petrol gelirlerinden dışlandığına inanan KYB’nin Kerkük’teki son girişimleri, şehrin petrol rezervinin nasıl ve kimler tarafından kontrol edileceğine ilişkin önemli bir denge yaratması anlamında da önemli. Açıkçası, KYB, KDP’nin diğer petrol anlaşmaları ve diğer kalemlerden sağladığı gelire karşı Kerkük’ü dengeleyici bir ekonomik güç olarak görüyor.
“Stratejik ortağınız” olarak bugüne kadar objektif, anlaşılması güç ve yorucu akademik açıklamalardan uzak, en önemlisi deduygu-düşünce dünyamı sizlere dikte etmeyen ve bilgi satmak yerine sizlerin sosyal ve politik analiz sürecinize katkıda bulunmayı hedefleyen işler yapmaya özen gösterdim. Her ne kadar akademik dilden ve kavramlardan uzak durmaya, akıcı ve sade anlatımlar yapmaya çalışsam da bazı yanlışlıkların düzeltilmesi gerektiğini düşündüğümden bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı hissettim. Bir ön alma cümlesi olarak bu yazımda tarzımın dışına çıktığımı şimdiden belirtmek isterim.
İnsanoğlu kelimelerle ve onların ifade ettiği kavramlarla düşünür. Geçenlerde okuduğum bir yazıda “kontrespiyonaj” kavramının bir kullanımına denk geldim. Gördüğüm şey beni çok üzdü. Savunduğu keskin ideolojiyi havalı görünen bir kelimeyle desteklemek isteyen yazar, farkında olmadan bir kavram kargaşasına kurban etmişti anlattığı hususu. İstihbaratla ilgilenen bir yazar olarak kendimi tutamadım ve bu konuyu açıklığa kavuşturmaya karar verdim.
“Countreintelligence” yani istihbarata karşı koyma ve “countrespionage” yani karşı casusluk (dikkat!!! bilindiğinin aksine karşı istihbarat bu kavramı tam manasıyla karşılamamaktadır.) birbirinden farklı disiplinlerdir. Maalesef ülkemizde kavramsal olarak birbirleri yerine kullanılmaktadırlar. “Espionage” yani casusluk da aslında istihbaratçılık kavramını karşılamamaktadır. Aslında kavramsal olarak countreintelligence, countrespionage kavramını içinde barındırmaktadır. Bu durumu kabaca açıkladığımıza göre ayrıntılara geçebiliriz.
Şöyle ki espiyonaj kısaca casusluk faaliyetidir. Casusluk da gizli yöntemlerle gizli bilgilerin elde edildiği bir faaliyettir. Ayrıca casusluğun sadece HUMİNT (Human İntelligent) boyutu yoktur. Casusluk insan, teknik, sinyal, görüntü vs. istihbarat teknikleriyle icra edilebilir. Yani örneğin bir MİT mensubunun masa başında oturarak gazete ve dergilerden açık kaynak istihbaratı yapması espiyonaj değildir. Bu faaliyet istihbarat çalışmasıdır. Ama aynı kişi yabancı bir devletin kurumuna sızma yaparak bilgi veya belge elde etse bu bir espiyonaj faaliyetidir.
Countrespionage yani karşı casusluk ise istihbarat dünyasında çok ayrı bir disiplindir. Tamamen başka kuralların hâkim olduğu bir alandır. Şu basit örnekle açıklamak gerekirse birer matematik, fizik, kimya ve edebiyat öğretmeni hayal edin. Matematik, fizik ve kimya öğretmenlerinin her biri mesleği gereği karmaşık matematik işlemler yapma yeteneğine sahiptir. Ama bir edebiyatçı bunu yapamaz. Edebiyatçının yazdığı şiiri de fizikçi yazamaz. Ancak bunların hepsi ceplerinde “öğretmen” kimliği taşır. Kontrespiyonaj da böyledir. Bir kontrespiyonaj uzmanı da kurumun diğer çalışanları gibi cebinde istihbaratçı kimliği taşır ama onun dünyasının kuralları bambaşkadır. Kontrespiyonaj uzmanları ile alakalı onlara duyduğum büyük saygının yanında en hoşuma giden şey kendilerini tanımlamaları. Kontrespiyonajcılar kendilerini “profesyonel paranoyak” olarak tanımlarlar. Kontrespiyonaj uzmanının işi casusluğa karşı koymaktır, yani sızlamaları ve çift taraflı ajanlık faaliyetlerini vb. önlemektir. Onlar istihbarat kurumunun antikorlarıdır, gerçekten profesyonel paranoyaktırlar. Önemleri hayatidir. Yukarıdaki paragrafta casusluk ve istihbaratçılık farkını da açıkladığımıza göre kavramlar arası fark ortaya çıkmaya başladı diye düşünüyorum.
Countreintelligence yani istihbarata karşı koyma ise kontrespiyonaj kavramını da içinde barındıran bir çatı kavramdır. Sadece espiyonaj faaliyetlerine değil, devlet güvenliği ve istihbarat bağlamında tüm faaliyet şekillerine karşı koyma amacı güden paradigma ile hareket edilen bir alandır. Mesela bir gün televizyonu açtınız ve bir alt yazı geçti. Altyazıdaki haber şu şekildeydi; “MİT’in almış olduğu istihbarat sonucu Suriye sınırında yakalanan bombalı araç uzmanlarca imha edildi.” Şimdi burada MİT’in icra ettiği faaliyeti kavramsal olarak hangi kategoriye sokmalıyız? İstihbarat deyip geçersek maksat hâsıl olur ama madem sitemizin isminden de anlaşıldığı üzere işin stratejik boyutu ile ilgileniyoruz, o yüzden bu kavram bize yetmez. İşte bu haberdeki faaliyet countreintelligence faaliyetinin bir alt dalıdır. Sabotajları engelleme de istihbarata karşı koyma kapsamındadır yani. Ama bu faaliyet bir kontrespiyonaj faaliyeti olarak sınıflandırılamaz. İşin esprisi burada işte. En kaba hatlarıyla ikisi arasındaki aşağıdaki gibi gösterilebilir;
Sadece konunun anlaşılması için yaptığım bir tablodur. Buna göre değerlendiriniz.
Buraya kadar okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Eğer sitede yazarlık yapmaya devam edersem de gerçekten bu tarzda yazdığım ilk ve son yazı olacağı hususunda söz veriyorum. Gerçekten sizleri bu kavramsal meselelerle meşgul etmek istemezdim. Ama dediğim gibi kendimi tutamadım. İstihbarat zaten ülkemizde çok çok az bilinen bir alan. Eğer biz sırf havalı görünmek için istihbarat dünyasına ilişkin kavramları fütursuzca kullanırsak hem vatandaşın gözünü havalı kelimelerle boyayarak onları kandırmış oluruz hem de istihbarat ile alakalı akademik anlamda toplum olarak ilerleme kaydedemeyiz. Türk toplumunda sağlam bir istihbarat algısı oluşturmamız imkânsız olur. İlkokulda hepimiz öğrenmişizdir şu gerçeği; eğer bir hususu yanlış öğrenirsen onu düzeltmek çok zordur. O yüzden yanlış yazdığımız bir harf olursa öğretmenimiz ceza olarak o harfi bize sayfalarca yazdırırdı. Ki bu husus bizim düşünmemize yarayan kavramlar dünyasına ilişkin bir husus. Saygılarımla…