ETA Silah Bıraktı, Halk Kutlama Yaptı

İspanya’nın kuzeyi ve Fransa’nın güneybatısında Bask bölgesinin bağımsızlığı için mücadele eden ETA (Bask ülkesi ve Özgürlük), silah bırakma kararı almasının ardından Fransa’nın güneyinde bulunan 12 silah deposunun yerini polise bildirdi. Avrupa Birliği (AB)’nin terör listesinde yer alan örgüt, silahsızlanma sürecinin şerefine Fransa’nın Bayonne şehrinde binlerce kişinin katıldığı bir kutlama düzenledi.

İspanya’da 1958 yılında kurulan ve ilk silahlı eylemini 1961 yılında gerçekleştiren ETA, bugüne kadar 858 kişinin ölümünden sorumlu tutuluyor.

İspanya ve Fransa hükümetleri bu yeni barış sürecinde ETA ile hiçbir müzakereye girmemiş ve örgütten kendisini feshedip, tamamen ortadan kalkmasını isteyen açıklamalar yapmıştı. ETA’nın tek taraflı olan silahsızlanmasında hiçbir müzakereye girmeyen İspanya ve Fransa, son 7 yılda düzenlenen ortak operasyonlarda çoğu üst düzey lideri olan 140’a yakın ETA üyesini yakalamıştı.

Kaynak: AA – StratejikOrtak.com

ABD Suriye’yi Bölmeye Çalışıyor

Suriyeli Baas Partisi yetkilisi Halef El Muftah, ABD’nin Rakka operasyonunu, ‘Suriye’yi bölme planını gerçekleştirmeye yönelik’ bir araç olarak kullandığını iddia etti.

Muftah, ABD’nin Suriye’de terörle mücadele etmediğini savundu.

‘AMAÇ ORTADOĞU’NUN SINIRLARINI DEĞİŞTİRMEK’

Nisan Son durum haritası

Muftah, şöyle konuştu: “ABD öncülüğündeki koalisyon, Suriye’de terörle mücadele etmiyor. Koalisyonun amacı, Ortadoğu’daki sınırları değiştirmek, Suriye’nin toprak bütünlüğüne son vererek federal bölgeler kurmak.”

‘FIRAT’IN DOĞUSUNDA DURUM, BASINA YANSIYANDAN FARKLI’

ABD’li terörle mücadele görüntüsü oluşturduğunu, bunun medyada geniş yer bulduğunu da kaydeden Muftah, ancak Fırat’ın doğusunda durumun basında anlatıldığı gibi olmadığını da vurguladı.

AHMED: KOALİSYON GÜÇLERİ İŞGALCİ DURUMUNA DÜŞER

Suriye Stratejik Sorunlar Akademisi öğretim üyesi Ali Ahmed de, terörle mücadeleye yönelik harcanan çabaların aslında Suriye’yi bölme amacı taşıdığını kaydetti.

Koalisyonun Rakka’yı özgürleştirebileceğini, fakat Suriye ordusu ile koordinasyon içinde hareket edilmemesi durumunda işgalci durumuna düşeceğini de belirten Ahmed, “Ancak koalisyon güçleri koordinasyona ihtiyaç duymuyor. Zira ABD’liler, bütün dünyada kendi politikalarını uygulamak istiyor” dedi.

Kaynak: Sputnik

Birinci Körfez Savaşı Sonrası Kürt Hareketi

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere’nin önce Ermeniler ve sonradan Kürtler için yaptıkları  planları bugün ABD üstlenmiş vaziyette. Fakat İngilizlerin tamamen oyun dışında kaldığını söylemek zor. ABD bu planı daha da genişleterek, hedefine emin adımlarla maalesef yürümektedir.

İlk başlarda Musul vilayeti başta olmak üzere Osmanlı’ya isyanların başını çeken Barzanilerin, isyan gelenekleri Osmanlı yıkıldıktan sonrada devam etmiş ve bugün Kuzey Irak bölgesi bu isyanın ilk meyvesi olmuştur. Soğuk Savaş’ın bitimiyle birlikte Kürt hareketi devletleşme yolundaki en büyük atılımlarını yapmaya başlamıştır.

Irak Ordusu tarafından Körfez Savaşı’nda yaygın olarak kullanılan T-72M model ana muharebe tankları.

Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgal etme girişiminden sonra, ABD öncülüğündeki Müttefikler Saddam’ı yenilgiye uğratmışlar ve Irak’ın Kuveyt işgali son bulmuştu. Fakat Saddam’ı Irak’ta iki isyan bekliyordu. Güneyde Şiiler, Kuzeyde Kürtler ayaklanmışlardı. Zor da olsa bu ayaklanmalar bastırıldı. Saddam, İran-Irak savaşı esnasında İran ile birlikte hareket eden Kürtleri kimyasal silahla cezalandırmıştı. Yine aynı şeyin olmasından çekinen Kürtler, Türkiye’ye ve İran’a sığındı. Saddam’dan kaçanlar arasında teröristlerin olduğu gerçeği, Türkiye sınırları içinde terör faaliyetlerinin artması ile acı bir şekilde kanıtlandı.

Kuveyt’i Irak işgalinden kurtarmak için yapalın Çöl Fırtınası harekatı.

Bütün bunlar yaşanırken ülke içindeki siyasilerin hamle hataları da olayı iyice zorlaştırdı. Turgut Özal’ın ABD başkanı ile birlikte hazırladıkları plan çerçevesinde Kürtlerin yaşadığı bölge (36.Paralel’in Kuzeyi) güvenli bölge ilan edildi.Hemen ardından “Huzur Operasyonu” denilen yardım ve kurtarma faaliyeti başladı. Yine Turgut Özal’ın girişimleriyle 16 Nisan 1991’de Fransız, İngiliz, Amerikan askerlerinin Kürtlere yardım maksadı ile Türkiye sınırına yakın bir yere konumlandırılması kararlaştırıldı.

Askeri koalisyon, 1991 ortalarında Irak içindeki mevcut askeri varlığına son verdi. Daha sonra İncirlik Üssü’nde sadece hava unsurlarının varlığı devam eden Çekiç Güç,2003’deki Irak işgaline kadar görevine devam etti. Çekiç Güç, Bağdat yönetiminin etkisini Kuzey Irak’ta etkisiz kılarak bölgede kurulması hedeflenen Kürdistan için operasyonlar düzenledi. İlerleyen dönemde Kuzey Irak’ta bir seçim yapılacak ve IKYB IKDP ortaklığıyla bir hükümet kurulacaktı. Bu olayın ardında tabiî ki Amerika ve İngiltere vardı. Her ne kadar Türkiye, Irak’ın toprak bütünlüğünü savunuyor görünse de bu konudaki cılız siyaseti Batı ve Kürtler için büyük cesaret kaynağı oldu.

Irak karşıtı koalisyon ve asker sayısı

Amerika, Kürt liderlerle direkt olarak görüşmeyi ilk başlarda uygun görmemesi durumu, Özal’ın Celal Talabani ile görüşmesinden sonra değişti. 1991’deki bu görüşmeden sonra Kürt siyaseti daha büyük muhataplara konuşma fırsatı buldu. Yakın zamanda 23 Temmuz 1992’de Barzani ve Talabani, ABD Dışişleri Bakanı ile görüşme imkanını buldu. Bu tür görüşmelerin gerçekleşmesi için Barzani ve Talabani’ye Türkiye Cumhuriyeti tarafından tevdi edilen kırmızı pasaportları unutmamak gerekir.

Sürecin devamında Türkiye, Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti için olmaması gereken her şeyi faal hale getirdi desek yalan olmaz. Kuzey Irak’a yapılan ”yardım”ların yarısı:bize sıkılan mermi, döşenen mayın, atılan roket olarak geri döndü. Kısacası bölgede bizim elimizle yapılan yardım ve koruma faaliyetleri terörün beslenmesi için bulunmaz bir ortam yarattı.

O günlerden yaşadığımız döneme bakılacak olursa Kerkük’te Kürdistan bayrağının asılmasını -kına-yanlar aynı bayrağı Ankara’da gördüklerinde akıllarında ne geçiyordu acaba?Yaşananlar öncekilerin tekrarı gibiyken oyuncuları aynı olmadığını düşüneniniz var mı daha?

Ali Öksüz*


*Stratejikortak.com misafir yazarı.

Avrupa’da Türklere Yönelik Faşist Saldırılar

Özellikle son yıllarda Avrupa’da yükselen aşırı sağ ve Türklere yönelik saldırılar, İkinci Dünya Savaşı’nda bölgeyi kasıp kavuran Hitler Nazizmini hatırlatıyor.

 

ABD Suriye’yi vurdu: Saldırı adım adım geldi

ABD Suriye’de Esad rejiminin kontrolündeki bir hava üssünü Tomahawk füzeleriyle vurdu. Geçtiğimiz hafta ‘Esad önceliğimiz değil’ diye açıklamada bulunan ABD’nin rejimi vurması şaşkınlıkla karşılandı.

ABD’nin Suriye saldırısına ‘açıkça’ destek veren ülkeler:
Türkiye, Suudi Arabistan, İsrail, İngiltere, Japonya, Avustralya, Birleşik Arap Emirlikleri, İspanya, İtalya ve Avrupa Birliği.
 
Saldırıyı kınayan ülkeler:
Çin, Rusya ve İran.
ABD’nin vurduğu askeri üs nerede:

Vurulan askeri üsten görüntüler:

ABD’nin Suriye’yi vurduğu Tomahawk’ın özellikleri:

ABD’nin Suriye’deki Şayrat Hava Üssü’nü vurduğu Tomahawk füzelerinin özellikleri neler? Kızılderili baltası olarak da belirtilen bu füzeler, gemi ve denizaltılarındanateşleyebiliyor. Nükleer başlık da taşıyabilen Tomahawk füzelerinin uzunluğu 5.5 metre ile 6.25 metre arasında değişiyor. Elbette bu doğrultuda ağırlıklar da 1315 kg ile 1587 kg arasında farklılık gösterebiliyor. 51.81 cm çapındaki kızılderili baltası füzelerinin menzili ise 2500 km. Ayrıca 450 kilogram patlayıcıyla saatte 880 km hızla hedefe ulaşabiliyor olması da diğer detaylar arasında yer alıyor.

ABD’nin fırlattığı 59 Tomahawk füzesinin toplam maliyetinin 90 milyon dolar olması dikkat çekti.

ABD veri paylaştı

ABD, İdlip’i kimyasal ile bombalayan uçakların Şuayrat üssünden kalktığına dair veriler paylaştı.

ABD’nin askeri üssü vurmadan önceki açıklamaları ve sonrasında yaşanan diplomatik gelişmeler şöyle:

– Geçen hafta ​ABD’nin BM Daimi Temsilcisi Nikki Haley, “Suriye’de Esed’ın görevden ayrılması artık önceliğimiz değil” demişti.

– Esad rejimi İdlip’e kimyasal silahlarla saldırdı, 100’den fazla kişinin hayatını kaybettiği, yüzlerce insanın ise gazdan etkilendi. ABD’den tepki gecikmedi.

– Trump, “Esed’in iğrenç faaliyetlerini sürdürmesi kabul edilemez, Suriye’de kimyasal saldırıya karşı harekete geçme sorumluluğum var.” derken; Haley, “BM harekete geçmezse biz geçebiliriz.” şeklinde sert bir açıklamada bulundu.

– İlk sinyal dün akşam ABD Başkanı Trump’tan geldi: Suriye’deki kimyasal saldırı sonrası Suriye’ye fiili müdahaleyi gözden geçiriyoruz. Trump’ın Suriye’ye çıkışına Cumhurbaşkanı Erdoğan canlı yayında, ‘İcraat ortaya konulursa üzerimize düşeni yaparız” dedi.


– ABD Dışişleri Bakanı Tillerson, gece “Rejime uygun bir yanıt vereceğiz” açıklamasının ardından Doğu Akdeniz’de bulunan 2 ABD gemisi, rejime ait hava üssünü 50’den fazla Tomahawk füzesi ile vurdu.

– İdlib’deki kimyasal katliamdan sonra Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) getirilen tasarıyı veto eden ve sivillerin ölümlerini ‘yalan’ olarak niteleyen Rusya, rejime düzenlenen saldırı sonrası BMGK’yı acil toplantıya çağırdı.

– Pentagon’dan yapılan açıklamada saldırının bir sefere mahsus olduğunu ve füzeler fırlatılmadan önce Rusya’ya bilgi verildiğini de aktardı.

– Türkiye’den ilk açıklama Başbakan Yardımcısı Kurtulmuş’tan geldi. Kurtulmuş, “Esed rejiminin uluslararası alanda cezalandırılmasının şart olduğunu düşünüyoruz. Ümit ederim ki bu operasyon barışın sağlanmasına da katkı sağlar” dedi.

– Rusya, ABD ile yapılan savaş uçaklarının birbirilerine karşı saldırmazlığını koruyan ‘hava güvenliği anlaşmasını’ askıya aldı.

Kaynak: GZT.com – StratejikOrtak.com

ABD ve Kuzey Kore’nin Askeri Güçleri

Amerika Birleşik Devletleri, Amerika kıtasının kuzeyinde bulunur ve güneyde Meksika, kuzeyde Kanada ile komşudur.

ABD’nin konumu

Kuzey Kore,  Doğu Asya’da bulunmaktadır. Kuzeyinde Rusya ve Çin, güneyinde Kore Cumhuriyeti, doğusunda Japon Denizi ve batısında Sarı Deniz ile çevrilidir.

Kuzey Kore’nin konumu

 

ABD ve Kuzey Kore’nin Askeri Güç Karşılaştırması

                      ABD                                    KUZEY KORE
    324 milyon Nüfus   24 milyon
    9 milyon 834 bin km² Yüzölçümü   120 bin 540 km²
      1 milyon 400 bin      Aktif asker sayısı     700 bin
       1 milyon 100 bin      Yedek asker sayısı    4 milyon 500 bin

 

       ABD                                            KUZEY KORE
      8.848
                               Tanklar       4.200
      41.062                      Zırhlı savaş araçları        4.100
       1.934      Kundağı motorlu silahlar (Obüs, uçaksavar vs.)        2.250
       1.299             Çekili topçular (Havan, roket, füze)        4.300
       1.331                       Çoklu roketatarlar        2.400

 

            ABD                                KUZEY KORE
          13.513                           Havaalanları              82
          13.444                         Toplam uçaklar              944
           2.308                        Av önleme uçakları              458
          5.739                         Nakliye uçakları              100
          2.771                          Eğitim uçakları              169
           6.084                          Helikopterler              202
           957                      Taarruz helikopterleri               20

 

ABD M1A1 Abrams tankı
        ABD                                        KUZEY KORE
         415 Toplam donanma gücü           967
          19 Uçak gemisi             0
           6 Fırkateyn             3
          62 Destroyer             0
           0 Korvert             2
          75  Denizaltı            70
          13 Sahil güvenlik botu           211
          11 Mayın gemileri             23

 

          ABD                                      KUZEY KORE
581 milyar dolar $ Savunma bütçesi 7.5 milyar dolar  $
8 milyon 653 bin Petrol üretimi (günlük/varil) 100
19 milyon Petrol tüketimi (günlük/varil) 15 bin
36 milyar 520 milyon Bilinen petrol rezervi (varil) 0
12 bin km Sınır uzunluğu 1.607 km
19 bin km  Kıyı şeridi uzunluğu 2 bin km

 

USS Nimitz (CVN-68) modeli ABD yapımı uçak gemisi

Kaynak: askerigucu.com, wikipedia.

Türkiye’yi Bölgede Ne Bekliyor ve Ne Yapmalı?

Türkiye çoklu tehditlerle karşı karşıya ve tablo her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Peki muhtemel bölgesel senaryolar neler? Hangi tedbirleri almalı? TSK neler yapmalı? Türkiye savunma stratejisini nasıl belirlemeli?

Türkiye çoklu tehditlerle karşı karşıya ve tablo her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Türkiye’nin içinde bulunduğu ve gelecekte karşılaşabilme ihtimali yüksek, varlığına yönelik tehditler nasıl önlenecek, hangi tedbirler alınacak, başta Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) olmak üzere kurumlar nasıl yapılanacak ya da nasıl yapılanması gerekiyor? Mevcut kurumlar, mevcut sistemler, stratejiler söz konusu tehditleri önlemek için yeterli mi?

Bütün bunları belirleyebilmek için önce Türkiye gelecekte nasıl bir durumla karşı karşıya kalabilir, bunun anlaşılması gerekiyor. İşte buna stratejik öngörü diyoruz. Tabii bunu yapabilmek için hem geçmiş ve içinde bulunulan durumu hem de geleceğe yönelik istihbarat üreterek muhtemel ya da olasılığı en yüksek senaryoları belirlemek gerekiyor. Böylece ortaya konan stratejik öngörüye dayanarak alınması gereken tedbirleri kısa, orta ve uzun vadeli olarak  belirlemek mümkün. Ancak elbette gelişmeler ve elde edilen istihbarat ışığında bu stratejik öngörü güncellenmeli, buna bağlı olarak da alınacak tedbirler revize edilmelidir.

Peki, Türkiye için nasıl bir stratejik öngörü belirleyebiliriz?

Bölgesel tehditler ve muhtemel senaryolar

Türkiye hem içeride hem de dışarıda çok büyük tehditlerle boğuşuyor. İçeride PKK, FETÖ vb. terör örgütleriyle mücadele ediyor ve bu mücadele görünür bir gelecekte de sürecek. Ayrıca Irak ve Suriye’de devam eden IŞİD ve diğer örgütler ile savaş sebebiyle, bu terör örgütlerinin Türkiye içerisinde eylem yapma ve Türkiye içindeki terör örgütleriyle işbirliğine gitme olasılığı yüksek.

Suriye’deki iç savaş bir süre daha devam edeceğe benziyor. Barış için bir anlaşmaya varmak, bölgenin tekrar istikrara kavuşmasını sağlamak kısa vadede mümkün görünmüyor. Suriye’nin nasıl bir yapıya evrileceği, bütünlüğünün  nasıl sağlanacağı Kürtlerle Araplar arasındaki çatışmalar ve bu çatışmalar sonucunda bölgesel ve küresel aktörlerin katılımıyla yapılacak anlaşmalarla belirlenebilecektir.

IŞİD’le çatışmalar sona erdikten ya da marjinal hale geldikten sonra bile kısa sürede huzurun sağlanması imkansız görünüyor. Kürtler, hem Suriye hem de Irak’ta kendi özerk bölgelerini ve yönetimlerini tesis etmek ve bağımsızlığa gidecek imkanlar sağlamak için Araplarla ve onların çoğunluğu temsil ettiği merkezi yönetimlerle çatışacaklardır. IŞİD tehdidini ortadan kaldırmak için Musul-Rakka bandında IŞİD tabanını oluşturan Araplardan ayrı bir İslam devleti tesisi söz konusu olabilir.

Öte yandan, Irak ve Suriye birer federasyon veya konfederasyona dönüşebilir. Kürtlerin talepleri, Araplarla Kürtleri karşı karşıya getirebilir. Tabii bölgede her zaman Arap-Kürt, Şii-Sünni, Sünni- Alevi vb., tekfirci Selefi-diğerleri arasında çekişme, çatışma hatta savaş riski olacaktır.

Musul 26 mart 2017

Bu konu, Arap ülkeleri ile Kürtler arasında bir mücadeleye hatta savaşa neden olabilir. Ayrıca bu ilişki en az Arap ülkeleri kadar Türkiye’yi, Türkiye’nin varlığını ve güvenliğini de tehdit ediyor. Bu durum Türkiye’nin ister istemez konunun içinde hatta göbeğinde olmasını gerektiriyor.

Tabii Türkiye’nin dışında İran, İsrail, ABD, Rusya, İngiltere, Almanya, Fransa hatta Suudi Arabistan, Irak da Suriye’nin yeni yapısı konusunda taraf olmaya ve bunu yönlendirmeye devam edeceklerdir. Bu durum, bölgedeki mücadelenin ne kadar karmaşık olduğuna ve daha uzun süre bu kargaşa ve belirsizliğin süreceğine de işaret ediyor.

Türkiye’nin alması gereken tedbirler

Türkiye’nin mevcut diğer sorunlarını da dikkate aldığımızda, alınması gereken tedbirler ve hazırlıkların boyutunun büyüklüğünü bilmemiz gerekiyor. Bu sorunların üstesinden gelmemiz için asker kullanmaktan siyasete, diplomasiden ekonomik tedbirlere pek çok önlem devreye sokulur. Savaşa hazır olmak ve gerektiğinde savaşmak da dahil.

Öncelikle Türkiye’nin İran, Irak ve Suriye ile ekonomik ve savunma iş birliği ya da ittifak yapması yerinde olacaktır. Bu iş birliğine Suudi Arabistan, Katar, Körfez ülkeleri ve Mısır da bir şekilde katılmalıdır. Böyle bir ittifaka Rusya’nın katılması bölgesel ve küresel dengeler açısından önemlidir. Tabii ne ABD ne de İsrail, İngiltere, Almanya ve Fransa bölgeden dışlanmalıdır. Körfez ülkelerinin İran korkusu, Filistinlilerin talepleri, İsrail’in güvenlik sorunu diplomatik faaliyetlerde dikkate alınmalıdır.

Elbette Kürtlerin talepleri bölge ülkelerinin bekasına tehdit teşkil etmeden nasıl karşılanabilecektir, buna da cevap aramak durumundayız. Türkiye, bölgedeki bütün devletler ve gruplarla (Kürtler dahil) görüşmelidir. Bunlarla siyasi, ekonomik, savunma alanlarında ve teröre karşı iş birliği yapmalı ve gerektiğinde onlara eğitim, malzeme, teçhizat desteği sağlamalıdır. Bu desteğe strateji, konsept ve doktrin geliştirmek dahil.

Bu hedefleri gerçekleştirebilmek için bölgeyi, ülkeleri ve demografik yapıyı çok iyi tanıyan diplomat, asker ve stratejistler yetiştirmemiz, özel kuvvetlerimizi ve Milli İstihbarat Teşkilatı’mızı bu bölgelerin ve burada yaşayanların hazırlanması için kullanmamız, bu bölgeye yönelik detaylı çalışmalar hazırlamamız ve bunları devamlı güncellememiz gerekir.

Türkiye’nin gerektiğinde barış gücü, gerektiğinde ise bölgede savaşabilecek ve acil müdahale gücü olarak görev yapabilecek kapasitede bir yapıyı hazır tutması gerekiyor. Elbette önce içimizdeki sorunlarımızı halletmeli, yani iç cepheyi güçlü ve sağlam tutmalıyız.

Türkiye’nin savunma stratejisi nasıl olmalı?

Türkiye’nin bu mücadeleden başarıyla çıkması için savunma gücü ve stratejisi nasıl olmalıdır? Hangi imkan ve kabiliyetlere sahip olunmalıdır? Tabii bunları belirleyebilmek için mevcut tehditler, muharebe sahasındaki güçlerin imkan ve kabiliyetleri kadar savaşın, muharebenin nasıl cereyan edeceğini, hangi yöntemlerin kullanılacağını da çok iyi bilmemiz gerekir.

Bu bakımdan, önce bölgedeki tehditleri, muharebelerin nasıl olacağını, muharebe sahasındaki ve ülkenin çıkarlarına yönelik tehditlerin neler olduğunu, karşıtların ve potansiyel karşıtların imkan ve kabiliyetlerini ortaya koymak zorundayız.

Daha sonra da savunma sistemi, yapısı ve stratejisini belirleyebiliriz. Bu arada ihtiyacımız olan imkan ve kabiliyetleri kazanmak için geçen sürede zafiyetlerimizi nasıl giderebiliriz, hangi tedbirleri almamız gerekir, bunlara yoğunlaşmak gerekir.

Bu konuda yapmamız gerekenleri kısaca şöyle özetlemek mümkün:

– TSK kademeli bir kuvvet yapısına sahip olmalıdır.

– Mevcut tehdit ve kullanılma bölgeleri dikkate alındığında hemen kullanılacak kuvvetler (acil müdahale güçleri), bunları takviye edecek kuvvetler belirlenmelidir.

– Acil müdahale kuvvetleri ve takviye kuvvetleri her an muharebeye hazır, profesyonel ve her şeyi ile tam teşekküllü birliklerden oluşmalıdır.

– İkinci kademe güçleri %40-50’lik bir hazırlık seviyesinde olmalı, ihtiyaç olduğunda bir hafta-on gün içinde harbe hazır hale gelebilen, profesyonel ve zorunlu askerliğini yapanların oluşturacağı karma bir yapıda olmalıdır.

– Üçüncü kademenin sadece karargahları ve azaltılmış karargah personeli, depolanmış silah, malzeme ve teçhizatı olmalıdır. Bu kuvvetler 30 gün içinde harbe hazır hale getirilmeli, büyük çoğunluğuyla tekrar askere çağrılacak vatandaşlardan oluşmalıdır.

– Özel Kuvvetler Komutanlığı ve özel birlikler (komando ve paraşüt birlikleri) güçlendirilmelidir.

– Özel kuvvetler muhtemel muharebe sahalarının hazırlanması için barıştan itibaren kullanılmalıdır.

– Seferberlik tetkik dairesi ve seferberlik bölge başkanlıkları yeniden tesis edilmeli ve ülkenin bağışıklık sistemi yeniden güçlendirilmelidir.

– Askeri istihbarat, dış ve iç istihbarat, sinyal istihbaratı, uydu ve görüntü istihbarat teşkilatları yeniden yapılanmalı ve teknolojik imkanlarla donatılmalıdır.

– Siber savunma komutanlığı kurulmalıdır.

– Elektronik harp yeteneğimiz yeniden ele alınmalı ve bütün silah sistemleri için geliştirilmelidir.

– Yüksek irtifa ve uzun menzilli hava savunma ve füze savunma sistemlerine sahip olunmalıdır.

– Uzun menzilli balistik füze sistemleri geliştirilmelidir.

– Nükleer teknolojiye sahip olunmalıdır.

– Denizaltılardan karadaki hedeflere füze atabilme yeteneğine sahip olunması, uzun menzilli seyir füzelerine sahip olunması, donanmaya yüksek irtifa ve uzun menzilli bölgesel hava ve füze savunma imkanının sağlanması ve hava kuvvetleri uçakları ve donanma gemilerinin elektronik harp yeteneğine sahip olması gerekir.

– Tabii TSK komuta yapısı ve kuvvetler arasındaki öncelikler de buna uygun olarak belirlenmelidir. Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı’nın bu yapıyla ilişkisi çok iyi bir şekilde belirlenmelidir.

Savunmayı sınırların ötesinden başlatmak

Savunma stratejimizin nasıl olması gerektiği de konunun çok önemli bir diğer boyutu. Türkiye’nin ister terörle mücadele ister klasik savaş ya da bunların karışımı olan bir savaşta savunmasını sınırlardan itibaren başlatması demek, bu savaşı, adı ne olursa olsun kendi vatan toprakları üzerinde kabul etmesi anlamına gelir. Ülkenin savunması kendi sınırlarımızın oldukça ilerisinden başlatılmalıdır. Bu maksatla Türkiye’nin etki sahası ve ilgi sahasının belirlenmesi ve burada yaşananların ya da gelişmelerin dikkatle takibi gerekir.

Türkiye’nin etki sahası dediğimizde, buna Ortadoğu, Doğu Akdeniz, Kıbrıs, Ege Denizi, Balkanlar, Doğu Avrupa, Karadeniz, Kafkaslar, Hazar Havzası, Orta Asya, İran, Basra Körfezi, Süveyş dahil olur. İlgi sahası dediğimizde ise Arap Yarımadası, Mağrip ülkeleri, Avrupa, Batı Avrupa, Ukrayna, Rusya, ABD, Çin ve Afrika’yı buna dahil edebiliriz. Tabii Rusya, ABD, Çin ve Batı Avrupa’yı da (özellikle Almanya, Fransa, İngiltere) bu ülkelerin Türkiye’ye etkileri bakımından etki sahamız içinde sayabiliriz.

Türkiye’nin etki sahası ve ilgi sahalarında yaşananları, gelişmeleri dikkatle takip edebilmesi için o ülkelerle işbirliğinizin olması, onları desteklemeniz, silah, malzeme, teçhizat, eğitim vb. yardımında bulunmanız ya da onların silahlı güçlerini yetiştirmeniz gerekebilir. Böyle bir savunma stratejisi, istihbaratınızın (askeri, iç, dış, sinyal, görüntü, uydu vb. istihbaratınızın) ve özel kuvvetlerinizin, diplomasinizin koordineli kullanılmasıyla mümkün olabilir. Tabii bu strateji, savunmanızı sınırlarınızın çok ilerisinde yapmayı gerektirdiği gibi, sizin bu tehdidi yöneltenlere de gereken cevabı verebilecek gücünüzün ve yeteneğinizin olmasını da gerektirir.

Bu stratejinin uygulanmasında başarı, caydırıcılık sağlayacak temel sistemlere (nükleer teknolojiye, yüksek irtifa ve uzun menzilli hava savunma ve füze savunma sistemine, uzun menzilli balistik füze sistemine, elektronik harp yeteneğine, görüntü, uydu, sinyal ve insan istihbaratına, özel kuvvetlere, özel operasyon yapma yeteneğine ve bunu yapabilme iradesine, denizaltılardan karadaki hedeflere füze atama yeteneğine), çok iyi bir diplomasiye, olabildiğince yüksek oranda kendi harp silah ve araçlarınızı yapma imkanınıza, ekonominizin savunmanızı ve savunma sanayinizin ekonominizi destekleme yeteneğine bağlıdır.

İkinci Dünya Savaşı’ndan Günümüze Japon Donanmasındaki Destroyerler

0

İnfografikte, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin şemsiyesi altında donanmasını genişleten Japonya’da donanmaya her geçen gün yeni destroyerler eklendi. İkinci Dünya Savaşı’ndan günümüze tarih tarih Japon donanmasına giren destroyerler…

Japon donanmasına giren sonra destroyer İzumo class…

4. Nesil Savaş Organizasyonu ve 4. Sanayi Devrimi

Terör ve terörizm tarihini iki bin yıl kadar geriye götürmek korku ve şiddet  anlamlarını taşıması bağlamından bakılırsa mümkündür.  Fakat kullandığı stratejiler doğrultusunda  kendini sürekli  revize etmesi  ile  modern çağın ürünü haline halen bu olgu sürekli dinamikliğini artıran bir yapılanma içerisinde olarak karşımıza yeni faktörlerle gelmekte ve dünyayı olumsuz olarak etkilemektedir.

Terör ve terörizm insanlık tarihi ile birlikte talihsizlikler içerisinde yaşanmaya devam ederken insanlığın kendini geliştirmesi ile aynı doğrultuda kendini geliştiren bir yapı olarak terörü tarih sahnesinde görmeye devam ettik. Bu yazımızda insanlığın sanayi devrimleri ile yaşadığı dünyasını geliştirmesini ve bu gelişen faktörlerle teröründe farklı yapılara ve dayanaklara evirildiğini daha da güçlü bir hal almaya başlayarak farklı argümanlar kullanmaya başladığını anlatmaya çalışacağız.

Akademik açıdan baktığımızda 1880’lerde başlayan devlet otoritesinin her türlüsünü reddeden ve bunun paralelinde devlet idarecilerine suikastlar ile ortaya çıkan terör hareketleri  ilk dalga olarak anarşist terör hareketi olarak karşımıza gelmiştir. Daha sonra dünya savaşları ile başlayan sömürgecilik yarışı karşımıza bambaşka bir terör anlayışını çıkarmıştır. Özellikle 1920 ve 1960 arasında halkların, sömürgecilik yarışına karşı otoriteye karşı bağımsızlık mücadelesi başlatmaları ve sonrasında şiddete dönen eylemlerin farklı boyuta ulaşması II. Dalga ‘anti-sömürgecilik’ olarak literatüre girmiştir. 1960 sonrası komünizm ideolojisinin yayılması ile milliyetçi kesimin radikal şekilde ayrışması sürecinin ardından başlayan ve ayrılıkçıların bağımsız toprak istemeleri akabinde de devlet kurma arzuları bugünde ülkemizde faaliyetini sürdüren PKK terör örgütü gibi örgütlerin ortaya çıkmasına neden olan III. Dalga ‘Radikal sol’ dediğimiz terörize faaliyetleri ortaya çıkarmıştır. Günümüze geldiğimizde ise ‘Din motifli’ karşımıza çıkan terör yapılanmaları IV. Dalga terör faaliyetlerini ortaya çıkarmaktadır. Tarihin değişimi ve teknolojisinin gelişimi ile paralel olarak ‘ülkelerin’ destekleri ile kendini geliştiren terör eylemleri sanayi devrimleri gibi her devrim sonrası başka boyuta atlamakta ülkeler bazında rekabeti getirmektedir.

Şekil 1. Savaşın Terör Organizasyonuna Evrilmesi

Ülkeler sanayi yarışına girmekle birlikte terör örgütlerini geliştirme açısından da rekabet içerisindedirler. Akıllı dünya ve 4. Sanayi devrimi ile Akıllı örgütler ve 4. nesil savaş organizasyonlarının paralel ortaya çıkması, gelişen teknolojilerin terör örgütlerine de aktarılması artık dünya savaşlarının geride kaldığını vekaleten sürdürülen savaş devrinin içerisine girdiğimizi göstermektedir. 4. nesil savaş özellikle 11 Eylül sonrası batı dünyasına yapılan saldırı ile başka boyut kazanmış gelişen teknoloji ile modern savaş taktikleri sivil insanların, ekonomilerin, kültürlerin, politikaların ve din öğretilerinin kullanılarak savaş ortamına taşınması yeni nesil savaş olarak kabul edilmiştir. Başka açıdan bakıldığında cephesiz savaş olan 4. nesil savaşta bir bölgenin işgali veya düşmanın fiziki varlığının imhası gibi somut hedefler ana askeri hedef olmaktan çıkmış, “düşmanın mücadele azim ve kararı” gibi soyut amaca ulaşmak maksadıyla nihai hedefler daha çok sosyo-psikolojik ve politik-ideolojik olarak tanımlanmaya başlamıştır. Daha da önemlisi, asker ve sivil arasındaki ayrım ortadan kalkmış, savaş politik-askeri bir mücadele olmaktan çıkarak politik-sosyal bir mücadeleye dönüşmüş ve taraflar hem asker hem de sivili içeren “melez” mücadele stratejileri geliştirmeye başlamıştır. 3. nesil savaşın şartlarını ortadan kaldıran yeni düzen ile geleneksel askeri eğitim sistemi içinde bulunan “ölmeden önce öldürme” refleksinin otomatik olarak ortaya çıkmasını sağlayacak fetih anlayışını koymak ve bu anlayışı kutsayan normların organizasyon içinde kurumsallaşmasını sağlamaktır. Ancak 4. nesil savaş halk desteğine ve halk nezdinde ki meşruiyete odaklandığından fetih anlayışı 4. nesil savaşta geçerliliğini yitirmiştir.

Şekil 2. Savaşın Ve Endüstrinin Evrimi İle Paralel Görsel

‘‘4. Sanayi Devrimi ve 4. Nesil Savaş Organizasyonu’’  esasından yola çıktığımızda değişen dünya düzeninin artık devletlerin cephelerde kendi askerleri ile savaş alanlarında olmayacağını işaret etmekte.  Şekil I. de görüldüğü üzere son aşamada bugün Ortadoğu’ da yaşamış olduğumuz ‘gayri nizami harp’ noktasına ulaşmaktayız. Yapmış olduğumuz akademik çalışmalar ışığında terörizmin, devletler tarafından kullanılan bir güç unsuru haline geldiğini ve terörize olayları bir tür savaş yöntemi olarak kabul edildiğini maalesef görmekteyiz. Terörizmin, diğer yöntemlerden farklı olarak, beklenmedik bir biçimde masum ve silahsız insanların üzerinde uygulanması nedeniyle kontrol altına alınabilmesi de mümkün görünmemekle birlikte ülkelerin gayri nizami harbe yönelmesi  bambaşka terör hadiseleri ile karşı karşıya kalacağımızın göstergesidir.

Sonuca doğru gelecek olursak uluslararası ilişkilerde devletlerin yalnız birer aktörler olduğu dönemlerin sonu diyebileceğimiz 20. yüzyılın bitimiyle birlikte, geçen yüzyıl boyunca yan rollerde oynayarak başrole hazırlanan diger aktörlerin çok önemli rollerde arenaya katılımıyla ortam bir anda karmaşıklaştı. Soğuk savaşın çift kutuplu dünya düzeninden 90’lı yıllarla geçtiğimiz tek kutuplu yeni dünya düzeni ve bu dönemle birlikte sayıları artan devletler, uluslararası örgütler, yaygınlaşan liberal ekonomi ile etkinlikleri artan çok uluslu şirketler, teknolojinin ve nüfusun gelişimine paralel olarak etki güçleri artan terör örgütleri, nitelikleri, maksatları ve faaliyetleri kimi çevrelerce kuşkuyla karşılanan sivil toplum örgütleri ortamın yeni aktörleri oldu. Eskiden uluslararası ortamda benzer aktörler ve bu bağlamda büyük oranda bir simetri varken, su anda devletler, tam olarak kabiliyetlerini güçlerini niteliklerini bilmedikleri yeni aktörler yüzünden daha asimetrik bir ortamda hareket etmek zorunda kalmışlardır. Asimetrik tehdidin şu anda bu kadar ön planda olması ve gelecekte de ön planda olacağına inanılma sebebi aslında yapısaldır. Uluslar arası ortam temelde kendisi asimetrikleşmiştir.

Bugün dünya güvenlik alanında paradigma değişimi yaşamaktadır. Soğuk Savaş paradigması yapı olarak asimetrik olan yeni risk ve tehditlere çözüm bulunmasında yetersiz kalmaya başlamıştır. Bu yeni risk ve tehditler daima kestirilemez bir şekilde ortaya çıkmıştır ve bunların coğrafi veya etnik sınırları bulunmamaktadır. Oldukça dinamik ve esnek bir yapıya sahip bu risk ve tehditler, terörizm odaklı ülke aşırı bağlantılara sahip bulunmaktadırlar.

Ferdi Güçyetmez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Kuzey Irak Yönetimi Bağımsızlık Arayışında

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Hükümeti Sözcüsü Sefin Dizayi, IKBY’nin bağımsızlığı için yapılacak referandumun direkt devlet ilanı anlamına gelmediğini ancak Bağdat’a karşı elinde bir kart niteliğinde olduğunu belirtti.

Dizayi, Erbil’de katıldığı bir program sırasında gazetecilere yaptığı açıklamada, IKBY‘nin bağımsızlık referandumuna değinerek, bunun gizli perde arkasında yapılan bir iş olmadığını, IKBY Yüksek Seçim Komisyonu’nun referandumu uygun vakitte gerçekleştirmek için hazır konumda olduğunu söyledi.

Referandumun birkaç yıl önce gündeme getirilip, üzerinde görüş alışverişinde bulunulduğunu kaydeden Dizayi, “Ancak IŞİD savaşından dolayı öncelik sırası değişti. Yaşanan gelişmelerden dolayı Kürdistan bölgesi, Irak merkezi hükümeti ve tüm bölgenin önceliği IŞİD ile mücadele olmuştu. Şu anda ise IŞİD kırılmaya doğru gidiyor ve referandum meselesi yine konuşulmaya başlandı” dedi.

Referandumdan çıkacak sonucun etkilerine ve bunun ne anlam taşıyacağına da değinen Dizayi, şunları kaydetti: “Yapılacak referandum, direkt bağımsız bir devlet ilanı anlamına gelmiyor. Ancak Bağdat ile görüşme yapıldığı zaman (referandum sonucu) Kürdistan bölgesinin elinde bir kart olacaktır. Referandumun sadece bir siyasi partinin isteği değil, tüm halkın iradesi olduğunu gösterecek. Referandumun bu çerçevede ele alınması gerekiyor.”

Kaynak: Sputnik

Rusya-Çeçenistan Savaşı: Geçmişten Günümüze

Cengiz Han büyük bir savaşçı ve şanlı bir kumanda idi kurduğu Moğol devletininin sınırları, Çin’den Anadolu’ya ve Avrupa’ya kadar uzanmaktaydı. Yalnız Çengiz Han’ın ölümünden sonra oğulları arasında çıkan taht kavgaları Moğol İmparatorluğunu çöküşe sürüklemiş ve bölgede Moğol İmparatorluğunun Ardılları devletler ortaya çıkmıştır. İşte bu devletlerden biride, Altın Orda Devletidir bu devletin  bulunduğu coğrafya, günümüz Rusya Federasyonu Sınırlarının bir bölümüne tekabül etmektedir

Altın Orda Devletinin yıkılmasıyla birlikte bölgede Moskova Knezliği güçlenmeye başlamıştır.  Korkunç İvan yönetiminde Knezliğin güçlenmesi ve Korkunç İvan’ın Çar ünvanı almasıyla Moskova Knezliği Rusya Çarlığı olarak anılmaya başlanmıştır. Bu dönemde gittikçe güçlelen Ruslar, saldırgan politikalarını sürdürmüşler ve bölgede uzun süreli çatışmaların geçmişten günümüze süregelmesine sebebiyet vermişlerdir.

Kuzey Kafkasya Otonom Devletler

1552 yılında Rusya Çarlığı Kazan Şehrini işgal etmiş ve bu işgal bölgedeki işgal sürecinin başlangıcı olmuştur. Rusyanın Kafkaslar üzerinde hakimiyet kurma isteği onunca yüzyıl’a kadar geri gitmekle birlikte Çeçen’lerle Rusların ilk karşılaşması Rusların 1556 yılında Astrahan Hanlıklarını ele geçirmesinden sonra gerçekleşmiştir. İşgal süreci Çar 1.Petro’nun  1654’te başa geçmesiyle hız kazanmıştır. 1762 de iktidara gelen katerina’da yayılmacı politikalarını devam ettirmiş bilhassa kırımda generalleri vasıtasıyla acımasız yöntemler kullanmıştır. Ruslar ele geçirdikleri topraklar da sömürgeci politalar uygulamışlardır. 1.Petro ingilterenin Doğu Hindistan Kumpanyasının bir benzerini Kafkasya da Ruslar için kurmayı Katerina ise Hristiyanlığı Kuzey Kafkasyalı Müslümanlar arasında yaymayı hedeflemiştir.

Grozni, Çeçenistan’ın başkenti

Bu dönemde Ruslar Kafkasya’ya egemen olabilmek için Kafkas Halkları ile sonu gelmeyen bir savaşa tutuşmuştur. 18 yy sonlarında Ruslar Güney Kafkasya’da hakimiyeti sağlarken, Kuzey Kafkasya’da işler istediği gibi gitmemiştir özellikle Çeçenlerin ve Kuzey Kafkasya Dağlı Halklarının işgale direnmesi ve karşıdevrim hareketi olarak müridizm hareketinin ortaya çıkmasıyla birlikte bu bölgede çatışmalar ve hakimiyet mücadelesi şiddetlenmiş ve Rusya’nın bu sahaya kısa sürelide olsa hakim olması 1859 Şeyh Şamil’in silah bırakmasıyla gerçekleşmiştir.

Rusya Kafkasya çatışması incelenecek olursa bölgede, Kuzey Kafkasya’da Çeçenlerin işgale karşı şiddetli direnişi ve bölge halklarını işgale karşı gayretlendirmesi bunun yanısıra coğrafya’da lider pozisyonunda olması önemlidir.

Çeçen birliklerinin bir zırhlı araca gerçekleştirdiği pusu eylemi, Mart 2000

Çarlık Rusyası Kafkaslar’da hakimiyeti sağlamış fakat ilerleyen süreçlerde tarihler 1917 yılını gösterdiğinde Rusya’da Bolşevik İhtilali gerçekleşmiş ve Çarlık Rejimi devrilirken yeni soyalist rejim kurulmuş ve ülkede iş savaş patlak vermiştir. Lenin’in ‘’ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı’’ ve ‘’halkların Kardeşliği’’ söylemlerinden umutlanan, siyasi boşluktan ve iç savaştan faydalanmak isteyen Kuzey Kafkasyalılar 1918 yılında tüm Kuzey Kafkasya Halklarını tek bir çatı altında toplayan yeni bir oluşumu şekillendirmişlerdir. Çeçenlerinde içerisinde olduğu ‘’ Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’’ varlığını daha fazla idame ettirememiş ve 1920 yılında Kızıl Ordu bölgeye girerek varolan bu oluşumu dağıtmış ve Kuzey Kafkasya ile bölgede öneli bir unsur olan  Çeçenleri  Sovyetlere bağlamıştır.

Kuzey Kafkasya’daki halkların sindirilmesinin ve Ruslaştırılmasının güçlülüğünü farkeden Rusya, halkı zorla bölgeden sürmek ve yerlerine Rusları, Ukraynalıları ve Kazakları yerleştirme yoluna gitmiştir. Çok sayıda Çerkes, son derece ağır yolculuk koşullarında Osmanlı İmparatorluğun’na göç etmek zorunda kalmıştır. Bir kısım Çerkes de Kafkasya’nın farlı bölgelerine göç etmiştir. Göç eden yaklaşık bir milyon Kafkasyalının 60.000’inin Çeçenler olduğu tahmin edilmektedir. Benzer bir sürgün 1944 yılında, Alman işgali sırasında  Çeçenlerin Ruslara ihanet ettikleri gerekçesiyle tekrarlanmış, yüz binlerce Çeçen sibirya ve Orta Asya’nın Çeşitli bölgelerine sürülmüştür.

SSCB’nin son dönemlerinde ülkede iktidarda bulunan Gorbaçov’un  uyguladığı yeni politikalar nedeniyle ve de Afganistan mağlubiyetinin ortaya çıkardığı sonuçlarla birlikte 1990’lı yıllarda sovyetler birliği dağılma sürecine girmiştir. 1991’de Sovyetlerden ayrılan birçok ülke bağımsızlığını ilan etmiştir bu amaçla Kuzey Kafkasya’da Rusya işgaline karşı yaklaşık beş asırdır büyük bir direnişe girişen Çeçenler yine bölgede bu dönemde ayrılıkçı hareketlerin lideri ve destekleyicisi olmuştur nitekim 1991 yılında yapılan seçimlerde Çeçenistan bağımsızlığını ilan etmiş ve Rus birlikler Çeçenistan’dan çekilmiştir. Rus ordusunda eski bir General olan Cevher Dudayev Cumhurbaşkanı olmuştur.

Bağımsızlığını ilan eden Çeçenistan İçkerya Cumhuriyetinde İnguşetya Şubat 1992 yılında Çeçenistan’dan ayrılmıştır ve Rusya’ya katılmıştır. 1991 yılından 1994 yılına kadar Rusya bu süreçte Çeçenleri görmezden gelen bir politika izlemiş, yerel yönetim kalıntıları gruplar ile bölgede oluşturduğu  suni muhalefet ile bağımsızlık yanlısı güçleri bertaraf etmeyi hedeflemiştir. Lakin tüm bu çabalar sonuç vermeyince Boris Yeltsin yönetimindeki Rusya Federasyonu Aralık 1994 yılında Çeçenistan’ın başkenti Grozni(caharkale)’ye girmiştir. Bu işgal ile birlikte bölgede yeni bir trajedi daha doğmuştur. Çok şiddetli çatışmalar meydana gelmiş  modern silahlar ile donatılmış Rus orduları Çeçen milis güçlerine ve sivil halka yönelik kanlı bir savaşa girişmiştir.

Dudayev

Bu süreçte Çeçenler, Cumhurbaşkanı Cevher Dudayev Liderliğinde  Zelimhan Yandarbiev, Aslan Mashadov, Şamil Basayev gibi kıymetli kumandanların en ön cephede işgal güçlerine karşı büyük bir direniş harekatı ve Grozni savunmasını başlatmışlardır. 1996 yılında Cumhurbaşkanı Cevher Dudayev hayatını Kaybetmiş sonrasında Cumhurbaşkanlığı görevini devralan Zelimhan Yandarbiev Komutasındaki Çeçenler Ruslara karşı büyük bir zafer kazanmışlardır ve1996 yılında imzalanan Hasavyurt Antlaşması ile Ruslar Çeçenlere aşamalı olarak bağımsızlık sözü vermişlerdir.

Bu savaştan Çeçenistan galip ayrılsada ülke yerle bir olmuş çok sayıda Çeçen hayatını kaybetmiş ve birçoğu mülteci durumuna düşmüş bunun yanısıra başkent Grozni başta olmak üzere birçok şehir harap hale gelmiştir. Savaşın kaybeden tarafı olan Rusya Federasyonu ise kendi kamuoyunda keza dünya kamuoyunda prestij kaybetmiştir. Takip eden süreçte Rusya’da Putin’in 1999 yılında Başbakan olması ile ve sonrasından  Rusya’nın çeşitli yerlerinde KGB ajanları tarafında patlatılan bombaların Çeçenlere mal edilmesi ve sonrasında kimilerine göre Radikal unsurlar olarak zikredilen Şamil Basayev ve Komutasında ki bir grup milis kuvvetlerin Çeçenistan sınırındaki Dağıstan’a girmeleri ve akabinde burada kurtarılmış bölge ilan etmeleri Rusya Açısından Çeçenistan’a düzenlenecek olan ikinci saldırının makul şartlarını oluşturmuştur.

Barış yanlısı Çeçenistan Cumhurbaşkanı Aslan Mashadov ve Kuzey Kafkasya’da yeni bir isyan fitilini ateşlemek isteyen Şamil basayev komutasındaki güçlerin birbiriyle geçinememeleri bu ikinci  saldırılarıya zemin  hazırlamıştır. 1999 yılında Rusya Federasyonu Çeçenistanı birkez daha işgal etmiştir, başkent Grozni ve çevresinde yoğunlaşan çatışmalar sonrası Grozni düştü ve Çeçen milisleri şehri terkedip dağlara çekilmek durumunda kaldı.

İkinci Çeçen Rus savaşından Rusya galibiyetle ayrılmıştır ve  Çeçenistan’da kendisine bağlı işbirlikçi ‘’Çeçenistan Cumhuriyeti’’ni kurmuştur. Rusya ile Çeçenistan Cumhuriyeti şehirlerden dağlara çekilen Çeçen milislerine karşı sistematik saldırılarını şiddetlendirmiştir ve Rusya bu mimvalde Çeçenistandaki ayrılıkçı hareketi minimize  ederek Kuzey Kafkasya’nın tümünde çıkabilecek ayaklanmaların önüne geçmiştir. Çeçenistan’da Rusya destekli kurulan yeni Çeçenistan Cumhuriyeti’nin başına Ahmet Kadirov getirilmiştir sonrasında oğlu Ramazan Kadirov Devlet başkanlığı görevini sürdürmektedir.

Putin ve Ramazan Kadirov

Son tahlilde Çeçenistan’da başlayan ayrılıkçı isyan hareketi etkisiz buyutlarda da olsa Kuzey Kafkasya geneline yayılmıştır ancak mücadele dünya kamuoyunda giderek anlam ve önemini yitirmekte radikalleşme ve terörize olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Rusya’nın bölgede uyguladığı katı şiddet temelli politika  bölgedeki unsurları terörize etmekte Kafkas coğrafyası şiddet  ve kaos sarmalına sürüklenmektedir son olarak 2014 yılında ve geçtiğimiz haftalarda bölgede Rus ve Çeçenistan Devletine karşı, eylem ve faaliyet yürüten gruplar bazı saldırılar gerçekleştirmiştir.

Bölge, 1552 Rusya’nın Kazan’ı işgali ile başlayan çatışma ve kaos ortamından günümüzde de kurtulamamış ve gelecekte ise bölgede dengelerin ve konjonktürün nasıl şekilleneceği,çatışmaların hangi boyutlara ulaşacağı  ve bunun yanısıra Çeçenistan özelinde Kuzey Kafkasya’da kamuoyunun, tüm bu yaşanan sürece ve gelecekte Rusya ile geliştirilecek ilişkilere nasıl baktığı  merak konusudur.

Sefa Sole

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Alparslan Türkeş’in Arşivden Çıkan ‘Bilinmeyen’ 30 Fotoğrafı

1917 yılında Lefkoşa’da “Ali Arslan” adı ile doğan ülkücü hareketin lideri Alparslan Türkeş, vefatının 20. yılında anılıyor. 12 Eylül 1980 ihlalinin ardından cuntacılar tarafından tutuklanan eski asker Türkeş, 1992 yılında Milliyetçi Çalışma Partisi’nin 4. Olağanüstü Kurultayı’nda partinin adını MHP ve amblemini yine üç hilal olarak değiştirmişti.

4 Nisan 1997 yılında geçirdiği kalp krizi nedeniyle hayatını kaybeden Türkeş’in, Anadolu Ajansı’nın arşivinden paylaşılan 30 fotoğrafı…


( BYEGM – Anadolu Ajansı )