Geniş yazar kadromuz ile uluslararası ilişkiler ve savaş coğrafyası üzerine hazırladığımız haber, analiz ve haritalar medyada geniş yer tutarken,çeşitli sosyal mecralarında da yerimizi aldık. Facebook ve Twitter hesaplarımızın ardından şimdi de İnstagram’dayız.
Güncel askeri ve diplomatik gelişmelerin özetlerini paylaştığımız instagram hesabımızı takip edebilirsiniz.
1990’lı yılların başında Asya’da SSCB gibi büyük bir devletin yıkılması Avrasya siyasi yapısını tümüyle değiştirmiştir. Değişen bu bölgede oluşan boşluğu doldurmak amacıyla Asya’nın iki büyük gücü olan Çin ve Rusya ilişkilerini geliştirmişlerdir. Rusya ve Çin’in yakınlaşmasıyla birlikte bölgede cereyan eden hareketlilik Şangay İşbirliği Örgütü’nün kurulmasına önayak olmuştur. Kurulmasının temel nedenlerinden birisi olarak görülen sınır sorunlarını çözmek ve komşuluk ilişkilerini daha güvenli bir zeminde gelişmesini sağlamak amacıyla önceleri Şanghay Beşlisi ismiyle bilinen yapı, 2001 yılında Özbekistan’ın da katılmasıyla Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) adını almıştır.
Bu yeni isimle birlikte Şanghay Beşlisi’nden kalma; sınır sorunlarını karşılıklı diyalogla çözme anlayışını genişleterek kuruluş amacını “bölgesel güvenlik ve barışı korumak; terörizm, radikal akımlar, uyuşturucu ve ekolojik sorunlar ile mücadele etmek, bunun yanında ekonomi, enerji, turizm, ulaştırma, bilimsel ve kültürel alanlarda işbirliğini artırmak ve demokratik ve rasyonel yeni bir küresel siyasi ve ekonomik düzen oluşmasına katkı sağlamak” olarak yenilemiştir.
Yukarıda kısa bir özetle anlatmaya çalıştığım birliği daha detaylı ve buna ek olarak değişen dünya düzeninde Türkiye faktörünü de ekleyerek anlatmaya çalışacağım.
2.ŞANGHAY İŞBİRLİĞİ ÖRGÜTÜ’NÜN DOĞUŞU, ÜYELERİ VE YAPISI
1991 yılında meydana gelen Sovyetlerin yıkılmasıyla Doğu Bloku büyük bir hüsran yaşamıştır. Yıkılma sonrası bağımsızlığını yeni kazanan devletlerle mevcut devletlerarasında yaşanan sınır problemleri bölgede büyük bir güvensizlik zaafiyeti oluşturmaya başlamıştır. Bunun en güzel örnekleri ise Çin ve Rusya arasında yaşanan sınır problemleridir. Bu sınır problemlerini aralarında çözmek ve karşılıklı güven artırıcı önlemler alınması maksadıyla 26 Nisan 1996 yılında Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan ülkeleri kurulacak olan bu yapıya adını veren Şanghay şehrinde toplanmışlar. Toplanan ülke sayısının beş olması sebebiyle Şanghay Beşlisi olarak anılmaya başlamıştır.
ŞİÖ üye ülkeleri (koyu mavi üyeler, açık mavi üyeliği devreden ülkeler)
Bu beşlinin ilk olarak konuştukları konu ise toplanmalarına sebebiyet veren sınır çözümleri ve karşılıklı güven artırıcı önlemler olmakla birlikte, 2001 yılında Özbekistan’ında bu yapıya katılması sonucu mahiyetini büyük ölçüde değiştirmiştir. Yukarıda yazmış olduğum “bölgesel güvenlik ve barışı korumak; terörizm, radikal akımlar, uyuşturucu ve ekolojik sorunlar ile mücadele etmek, bunun yanında ekonomi, enerji, turizm, ulaştırma, bilimsel ve kültürel alanlarda işbirliğini artırmak ve demokratik ve rasyonel yeni bir küresel siyasi ve ekonomik düzen oluşmasına katkı sağlamak” amaçları olarak yenilenmiş ve beşli Şangay İşbirliği Örgütü olarak anılmaya başlamıştır. Bu yeni amaçlar ile birlikte üyeler artık birbirlerine karşı daha açık politikalar izleyecek ve güvenlik konularında daha güçlü bağlarla birbirlerine bağlanacaklardır. Bu amaçla her yıl devlet başkanlarının katılımıyla gerçekleştirilen toplantılarda çeşitli anlaşmalar yapılmış, örgüt sıkı bir işbirliğine dayanan kurumsallaşmaya varmıştır.
ŞİÖ kurulduğu dönemdeki üye sayısı ile devam etmekle kalmamış 2001 yılında Özbekistan’ın katılmasının ardından birçok Asya ülkesi bu sisteme girmek için deyim yerindeyse fırsat kollamaktadırlar. Örgütün 6 tam üye, 6 gözlemci ülke ve 6 diyalog ülkesi bulunmaktadır. Üyelerine bakacak olursak: Tam üye ülkeler; Rusya, Çin, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan ( buna şuan gözlemci konumunda bulunan Hindistan ve Pakistan’ ın 2017 yani bu yıl içerisinde asil yani tam olarak üye olması beklenmektedir.). Gözlemci ülkeler; Afganistan, Belarus, Hindistan, İran, Pakistan ve Moğolistan. Son olarak diyalog ülkeleri ise; Türkiye, Azerbaycan, Kamboçya, Nepal, Ermenistan, ve Sri Lanka’dır. Bu, tam üye, gözlemci üye ve diyalog üye ülkelerine, Asya ülkeleri tarafından rağbet gördüğü sürece üye sayısını daha da artıracağına kesin gözüyle bakılmaktadır. Şangay İşbirliği Örgütü’ne gözlemci üyelerinde dahil olması durumunda dünya nüfusunun yarıya yakınını içine alan bir nüfusun söz konusu olduğunu ve Pazar açısından son derece önemli ve belirleyici olduğunu söylemek lazım.[1]
Şanghay İşbirliği Örgütü’nün kurumsal yapısına bakacak olursak: devlet başkanları konseyi, hükümet başkanları konseyi, dışişleri bakanları konseyi, milli koordinatörler konseyi, ŞİÖ genel sekreterliği, bölgesel anti-terör merkezi, daimi temsilciler, bakanlık veya kurum başkanları toplantısı, özel çalışma grupları, iş konseyi, interbank konsorsiyumu ve ŞİÖ forumu.[2] yapılarından oluşmaktadır.
Üye devletlerin Devlet Başkanları örgütün en üst karar alma organı olarak önemli konularda karar almak ve gerekli talimatları vermek amacıyla yılda en az bir kez toplanmaktadırlar.
Aynı şekilde Hükümet Başkanları da örgütün stratejilerini tartışmak, bütçe, ekonomi ve diğer alanlardaki işbirliğine dair önemli sorunlara çözümler üretmek üzere yılda bir kere toplanmaktadırlar.
Dışişleri Bakanları Konseyi; Bu konseyde Devlet Başkanları Konseyi’nden bir ay önce toplanır ve bu konseyin gündemini belirleyen, daha çok uluslararası sorunların yoğunlukta görüşüldüğü konseydir. Bu konsey örgütün en fonksiyonel organlarından birisidir diyebiliriz.
Temsilcilikler Konseyi; Örgüte üye ülkelerin işbirliği yaptıkları alanlarda temsilcilerin katıldığı kapsamlı görüşme ve antlaşmaların altyapısının oluşturulmaya çalışıldığı önemli bir organdır.
Ulusal Koordinatörler Konseyi; ŞİÖ üyesi ülkelerin ulusal koordinatörlerinin katıldığı ve yılda en az üç defa toplanan ve bir anlamda tüm diğer organları yönlendiren organdır.
Bölgesel Anti-terör Ajansı; Özbekistan’ın başkenti Taşkent’te yer alan anti-terör şubesidir, daimi niteliktedir. [3]
ÖRGÜTÜN AMACI
Örgütün kuruluş amacını başta yazmış olduğum özet ve birinci bölümde özet olacak şekilde yazmıştım fakat genel anlamda örgütün kuruluş amacını üç ana başlık altında inceleyebiliriz.
3.1 Ekonomik İşbirliği
Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye ülkeler kuruluş aşamasında ekonomik işbirliğinin önemini vurgulamışlar, 2003 yılında da ekonomik işbirliğinin çerçevesini genişletmek adına bir antlaşma imzalamışlardır. Çin dışındaki üyelerin Avrasya Ekonomik Topluluğuna üye olmaları, 2003 yılındaki antlaşma sırasında bir serbest ticaret bölgesi oluşturulmasının önünü açmıştır. 2004’te bu alanda 100 farklı girişim yapılmasını amaçlayan bir anlaşma daha imzalanmıştır.
2005 yılında Şanghay İşbirliği Örgütü İnterbankı’nın kurulması kabul edildi ve enerji alanında işbirliğinin arttırılmasına öncelik tanınacağı açıklanmıştır. İnterbank kurulu ilk toplantısını 2006 yılında Pekin’de yapmıştır. İnterbank’ın kurulmasını ardından örgütte bir enerji ajansının kurulması teklifi yapılmıştır.[4]
3.2.Güvenlikte İşbirliği
Örgütün en önemli kuruluş amaçları arasında bulunan sınır güvenliği ve terörizm konuları örgütün üye devletleri arasında karşılıklı güven çerçevesinde taviz vermedikleri konular arasındadır. Öyle ki terör, söylemlerde örgüte üye devletlerin ana düşmanı olarak gösterilmiş, terörizm karşıtı söylem güvenlik konusundaki temel söylem haline gelmiştir.
Özellikle bölge güvenliği konusunda da, ŞİÖ üyeleri düzenli olarak uluslararası güvenlik konjonktürü gibi meseleleri ele alıp görüş alışverişinde bulunmaktadırlar. 16-17 Haziran 2004 yılında yapılan zirvede Bölgesel Anti Terör Ajansı kurulmuştur. 2003, 2005 ve 2007 yıllarında yapılan kapsamlı tatbikatlar uluslararası kamuoyunda çok ciddi ses getirmiştir ve tepki çekmiştir. Bu tatbikatların çok geniş kapsamlı olması uluslararası kamuoyuna verilmek istenen bir mesajmış gibi algılanmıştır. Bunun dışında Ekim 2007’de Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü ile güvenlik, kaçakçılık ve uyuşturucu trafiği hakkında bir antlaşma imzalanmıştır.[5]
3.3. Kültürel İşbirliği
ŞİÖ, ekonomik, askeri ve diplomatik ilişkilerin çeşitlendirilmesinin yanında, ticaret ve kültür alanlarındaki işbirliğini de artırmayı amaçlamaktadır. Kuruluş söyleminde de yer aldığı gibi ŞİÖ ailesi diğer amaçları gibi kültürel işbirliğine de önem arz etmektedir. Öyle ki 2002 yılında Pekin’de Kültür Bakanları zirvesi yapılmış ve ortak bildiri imzalanmıştır. 2005 Astana zirvesinde ise bir ŞİÖ Sanat Festivali ve bir sergi düzenlenmiştir.
TÜRKİYE’NİN BU ÖRGÜTE GİRME SERÜVENİ
Asya ve Avrupa kıtalarının kesişim noktasındaki Türkiye, yüzyıldan daha uzun süredir siyasi ve ekonomik gelişmesini Batıya yönelerek sağlamakta ve 1959 yılından bu yana da şimdiki ismiyle Avrupa Birliği’nin (AB) üyesi olmaya çalışmaktadır. AB ile ilişkisinin son yıllarda durağan bir şekilde devam etmesi, Avrupalı bazı yetkililerin aleyhte açıklamaları ve bu ilişkinin geleceğine yönelik belirsizlikler, Türkiye’nin alternatif entegrasyonlar, teşkilatlar veya işbirlikleri üzerinde durması ve bu konuda araştırmalar yapmasını gerekli kılmıştır. Her ne kadar ekonomik ve siyasi olarak Türkiye için en önemli ortak hala AB olsa da Türkiye’nin geleceği için yeni dış politika ve strateji seçeneklerini değerlendirilmesi doğru olacaktır. Yakın tarihteki gelişimiyle söz konusu seçenekler içinde en çok öne çıkanlardan birisi Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) olmuştur. Geçmişten bu yana bakacak olursak Türkiye 1991 yılına kadar yani SSCB’nin dağılmasına kadar bu bölge ile yakından ilişkiler kuramamıştır. Bunun nedeni olarak o dönemki Türk Dış Politikasının etkisinin olması gibi başkent Moskova’nın da tutumunun unutulmaması gerekir. Burada yapılması gereken geçmişi yargılamak değil de yanı başımızda ortaya çıkan ve yakın bir gelecekte belki de dünya sahnesine önemli bir organizasyon olacak bu örgüte mesafeli yaklaşmak geçmişi tekerrür etmekten öteye gitmeyecektir. 1991’den sonraki dönemlere bakacak olursak bağımsızlığını kazanan Türk Cumhuriyetleri ile hem siyasal anlamda hem de ekonomik ve kültürel işbirliği bağlamında karşılıklı yakın ilişkiler kurulmaya başlanmıştır.
Türkiye’nin 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılan bir konuşmada, Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasının Türkiye’ye bölgede lider olma fırsatı verdiğini ifade etmiştir. Özal konuşmasında dörtyüz yıl aradan sonra çıkan böyle bir fırsatı Türkiye’nin kaçırmaması gerektiğini söylemiştir.[6] Fakat yönünü Batı’dan geri çevirmeyen Türkiye, AB’den istenilen konumu elde edemeyince 2005 yılında dönemin Başbakanı Recep Tayip Erdoğan’ın Rusya ziyareti esnasında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e ŞİÖ’ ne girmek istediğini belirtmiş ve Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev ile ortak istişareler sonucunda olumlu yönde yaklaştıklarını ifade etmişlerdir. Fakat bir diğer faktör olan Çin Halk Cumhuriyeti tarafından kabul görülmemiştir. Bu arada, aynı dönemde İran ŞİÖ’ ne başvurması ve gözlemci statüsü olarak kabul edilmesi manidar bulunmaktadır. Türkiye 2011 yılında üyelik başvurusunu tekrar yapmış, bu kez de durumunun 2012 yılında görüşüleceği belirtilmiştir. Şanghay İşbirliği Örgütü’nün 6-7 Haziran 2012’de düzenlenen 12. dönem liderler zirvesinden önce, 11 Mayıs 2012 tarihinde örgüt, üye devletlerin Dışişleri Bakanları Toplantısı Pekin’de gerçekleşmiştir. Toplantıda açıklanan Şanghay İşbirliği Örgütü Dışişleri Bakanları Sonuç Bildirgesi’nde, Türkiye’ye “diyalog ortağı”, Afganistan’a ise “misafir gözlemci” statüsünün verilmesi konusunun ele alınacağı belirtilmiştir.[7] Bu bildiriye bakılacak olursa Türkiye’nin bu örgüte tam üye olması Çin ile aralarında ekonomik ve stratejik düzeylerde gelişmesine bağlıdır diyebiliriz.
Türkiye’nin Orta Asya’daki jeopolitik çıkarları ve bölge halkıyla tarihsel, kültürel, dini ve etnik bağlarından dolayı diyalog ortağı statüsüyle yetinmeyeceğini anlamak zor değildir. Çünkü bu bölgede, akraba toplulukları, dost ve kardeş Türk Cumhuriyetleri ve İslam ülkeleri bulunmaktadır. 1992 yılından itibaren karşılıklı ticaret hacminin hızla arttığı bu ülkelerin doğal kaynaklar bakımından sahip oldukları zenginlikleri dikkate aldığımızda, ekonomik ve siyasal alanda işbirliği potansiyelimizin ne kadar geniş olacağı daha net olarak ortaya çıkabileceğini söylemek lazım.
Türkiye’nin hem AB üyeliği sürecinde olması hem de NATO üyelisi olması ve Çin’in daha önceki ŞİÖ politikalarında dile getirdikleri Türkiye’yi aralarında görmek istememeleri gibi söylemlerinden sonra, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) alt organizasyonlarından biri olan Şanghay Enerji Kulübü’nün 2017 yılı dönem başkanlığını Türkiye’ ye vermeleri büyük bir jest olmuştur. Bu görev ilk kez Şanghay İşbirliği Teşkilatı üyesi olmayan bir ülkeye verilmiş olması bizim için büyük bir prestij arz etmektedir.
ÖRGÜTE GİRMENİN ZORLU YANLARI VE TAM ÜYELİK SONRASI FAYDALARI
Soğuk Savaş sonrası Avrasya’daki boşluğu doldurmak için oluşturulan bu örgüte Batı bloğunda bulanan Türkiye olarak girmeye çalışmanın elbette ki zorlukları olacaktır. Lakin örgüte diyalog ülkesi olarak üyeliği bulunan Türkiye’nin tam üyelik sonrasında elde edeceği kazanımları da unutmamak gerekir.
Öncelikle örgüte girmenin zorluklarına bakacak olursak daha önce de belirttiğimiz gibi Türkiye yarım asırdan fazladır AB’ye girmeye çalışmaktadır. Türkiye’nin Batı cephede görünmesi ve NATO üyesi olması Batı ile siyasal ve güvenlik alanında pürüz yaşayan Çin ve Rusya’yı endişeye sevk etmektedir. Son dönemde Türkiye’nin çok yönlü dış politikası belli bir ölçüde bu tür endişeleri giderebiliyorsa da, farklı siyasal değerlere sahip olması ve bölgesel sorunlar üzerinde farklı tutumları (örneğin Ortadoğu’daki gelişmeler) daha ileri düzeyde Çin ve Rusya ile işbirliği yapmasını kuşkulu hale getirmektedir. Türkiye’nin üyeliği zaman zaman ABD’nin Örgüt’ e üyeliği ile birlikte yorumlanmaktadır. Yani Türkiye’nin aslında ABD ile birlikte hareket ettiği yorumlanmaktadır. [8] Bu olumsuz gelişmelerin yanında ŞİÖ’ nün Şanghay Enerji Kulübü’nün 2017 yılı başkanlığını örgüt üyeleri dışından yani Türkiye’ye vermeleri yukarıda söylemeye çalıştığımız olumsuz durumları gölgelemektedir. Türkiye’nin bu örgüte tam üye olması durumunda yararlanacağı durumları söyleyecek olursak;
Türkiye resmen Rusya ve Çin gibi devletlerin tercih edilen siyasi ortağı olacaktır;
Şanghay İşbirliği Örgütü ile işbirliği sayesinde Ankara SSCB sonrası topraklarında doğrudan faaliyette bulunma ile ilgili meşru fırsatı bulmuş olacaktır;
Şanghay İşbirliği Örgütü Türkiye’ye sadece büyük bir bölgedeki bütün süreçleri
dışarıdan gözlemekle kalmayıp, gelecek bölgesel güvenlik sisteminin oluşturulmasına artan etkisini yaratabilen aktif oyuncu olma imkânını sağlayacaktır;
4.Türkiye arkası Doğu’da sağlamken Batı ile ilişkileri başka bir şekilde kurabilecektir.
5.Türkiye Şanghay İşbirliği Örgütü’nün Asya bölgesinde planladığı geniş çaplı enerji
projelerinin gerçekleştirilmesine katılma ve Avrupa ekonomisinin duraklama sürecine girmesi halinde kendi ürünleri için büyük bir satış pazarını elde etme fırsatını yakalamış olacaktır.[9] Nitekim AB’nin şu aralar kendi aralarında yaşadığı ortak para kullanımı kargaşası ve üye devletlerin özellikle de kurucu üyelerin buna sıcak bakmaması AB içerisinde çatlak oluşacağı ve uzun ömürlü olmayacağı gözlemlenmektedir. Bu nedenle Türkiye’nin olası bir AB dağılması sonrası hüsrana uğramaması için bu örgüte önem vermelidir. Örgüte büyük katkıları olcağı konusunda şüphe yok. Hatta Türkiye’nin bu örgüte katılması örgütün çalışma şeklini değiştirecek ve daha dinamik hale getirecektir. Bu gelişmeler sadece Şanghay İşbirliği Örgütü’nün üye ülkeleri değil işbirliği yaptığı bütün devletlerin çıkarları ile uyumlu olduğu görülmektedir.
SONUÇ
1996 yılında Şanghay Beşlisi olarak temeli atılan oluşum, 2001 yılında Özbekistan’ında katılımıyla Şanghay İşbirliği Örgütü adını almıştır. Başlangıçta bölgesel güvenliğin sağlanması amacıyla yola çıkan “Beşli” kısa bir süre sonra mahiyetini büyük ölçüde değiştirmiş; ekonomik, siyasi, askeri ve kültürel işbirliği alanlarını da kapsamına alarak yeni bir uluslararası örgüt olarak kurumsallaşmasını pekiştirmiştir. Bu pekiştirmeyi düzenli olarak her yıl yapmış oldukları Devlet Başkanları, Hükümet Başkanları ve diğer konseylerin toplantılarını örnek gösterebiliriz.
Türkiye’nin 1996 yılında kurulan bu örgüte önce 2005 yılında başvurmuştur. Rusya ve Kazakistan’ın olumlu yaklaşımlarına rağmen Asya’da yükselen güç Çin’in kabul etmemesi üzerine eli boş dönen Türkiye, 2011 yılında dönemin Başbakanı tarafından Rusya ziyareti sırasında tekrardan gündeme getirilmiş ve 2012 yılında kesinleşen diyalog ülke statüsü ile Şanghay İşbirliği Örgütü’ne girme serüveni başlamış durumdadır. Türkiye yarım asırdır başka bir serüvenin peşinde olduğu bilinen bir gerçektir. Tabi şimdi herkesin korkusu yeni başlayan bu ŞİÖ serüveninin kabus olan AB serüvenine benzeme olasılığıdır diyebiliriz.
Türkiye’nin yeni kurulan bu oluşuma katılma isteğinin ve ilerde oluşuma tam üye olarak katılması durumundaki artıları eksileri tabi ki olacaktır. Ama öncelikli olarak Türkiye’nin bu oluşuma hazır olup olmadığı düşünülmeli ve bu konuda öneriler sunulmalıdır. Şimdi bakacak olursak yukarıda da dediğim gibi Türkiye yarım asırdan fazladır AB’ye girmeye çalışıyor fakat bir netice alınabilmiş değil. Alınamamış neticeler ve AB’nin vermiş olduğu ama yerine getirmediği vaatleri göz önüne alarak yıllardır girmeye çalıştığımız organizasyona bir kereden sırt çevirmemiz bizi derin bir kuyuya itebilir. Çünkü girmeye çalıştığımız örgütün bizi kesin olarak tam üye yapacaklarına dair bir bilgi edinilebilmiş değiliz. Nitekim Avrupa Birliği’ne de başvuru yapalı yarım asrın üzerinde ve halen kapıda bekliyoruz. Bu örgüte fazla yükselmeden yavaş ama emin adımlarla yürümek gerekir. Her ne kadar Asya’da bulunan akraba, dost ve kardeş Türk Cumhuriyetleri ve İslam ülkeleri olması ve bizi yanlarında istemeleri kadar, birleşmemizi, bir arada olmamızı istemeyen ülkelerin varlığından da söz etmek gerekir. Türkiye’nin bu durumdaki pozisyonu aslında gayet açık; Türkiye dost ve kardeş Cumhuriyetlerle ekonomik, askeri, siyasi, sosyal ve kültürel işbirliğini daha sıkı bir şekilde artırması gerekmektedir. Aynı şekilde diğer Asya ülkelerine karşı da aynı hassasiyetle yaklaşmak zorundadır. Bunları yaparken de devlet aklının kullanıldığı uluslararası hassasiyetlerin de göz önünde bulundurulduğu aşamalı bir kopuş gerçekleştirerek AB’ ye sırtını çevirmelidir. Yüzünü Doğu’ya çevirmeli ama Batı’ya da tam anlamıyla sırtını dönmemeli, özellikle ekonomik anlamda, şuan ki pozisyonunu korumalı ve Asya ile Batı arasındaki jeopolitik ve jeostratejik konumunun önemini hiçbir zaman unutmamalı ve unutturmamalıdır.
Son olarak aynı okul ve bölümde okuyan Sefer GELEN arkadaşımın iki üç ay önce yazmış olduğu “Nur topu gibi bir çocuğumuz mu oldu!?!? “ŞİÖ” adlı köşe yazısında dile getirdiği paragrafı sunarak bitirmek istiyorum. “Üç tarafı denizlerle çevrili olmamızın yanında, dört tarafı düşmanlarla çevrili bir millet olduğumuzu akıldan çıkarmadan “devlet aklının” kullanıldığı, ülke menfaatlerinin ön planda tutulduğu, ileriyi gören, uluslararası hassasiyetlerin göz önünde bulundurulduğu sadece bu güne değil geleceğe de uzanan “milli” bir politika izlenmelidir. Sonuç olarak tam bir kopuş veya tam bir bağlılık olmamalı “yağmurdan kaçarken doluya tutulmamalıyız”.
[4] Kemal Can Andaç, Avrasya’nın Yükselen Gücü: Şanghay İşbirliği Örgütü,
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Ankara,2015,s.8.
[5] Kemal Can Andaç, Avrasya’nın Yükselen Gücü: Şanghay İşbirliği Örgütü,
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Ankara,2015,s.8.
[6] Mahmut YARDIMCIOĞLU, Hüseyin KOÇARSLAN, ÇOK KUTUPLU DÜNYAYA DOĞRU:
ŞANGHAY İŞBİRLİĞİ ÖRGÜTÜ, dergipark, sayı ?, Kahramanmaraş, s,170.
[7] Taşkın DENİZ, MEKÂNSAL GÜÇ ASYA’NIN SİYASİ GÜCÜ: ŞANGHAY
İŞBİRLİĞİ ÖRGÜTÜ, Doğu Coğrafya Dergisi, Erzurum, cilt 18, sayı 30, 2013.s.225.
[8] Erkin EKREM, Türkiye’nin Şanghay işbirliği Örgütü Üyeliği, Stratejik Düşünce Enstitüsü, http://www.sde.org.tr/tr/authordetail/-turkiyenin-sanghay-isbirligi-orgutu-uyeligi/1107, 26.02.17.
[9] NAZLI ÜSTÜN, ŞANGHAY İŞBİRLİĞİ ÖRGÜTÜ VE TÜRKİYE, Konya Ticaret Odası,2014,s,6. http://www.kto.org.tr/d/file/sanghay-isbirligi-orgutu-ve-turkiye.pdf. 26.02.17.
Uluslararası ilişkiler, siyasi tarih ve coğrafya bilgisiyle iç içe geçmiş yeni bir sosyal bilimler dalı olsa da mazisi itibariyle kökenleri oldukça geçmişe uzanmaktadır. Özellikle siyasi tarih ve coğrafya ile sarmal hale gelen bu dalın coğrafya ile bağı, savaş dönemlerinde yapılan ve çalışmamızın konusu olan karikatür haritalar ile zirveye ulaşmıştır.
Karikatür haritalarda, bir çok haritanın açıklaması alt kısmında yapılacak olsa da tarihe ve uluslararası ilişkilere muhabbeti olan bir çok kişi açıklamaları okumadan dahi haritaları anlayabilecektir. Bu haritalar daha çok “Rus yayılmacılığına” vurgu olarak yapılsa da zaman zaman farklı vurgulamalar için de kullanılmıştır. Çalışmamızın son bölümünde sergilenecek olan Birinci Dünya Savaşı’na dair “Karagöz Dergisi”nin de buna benzer basılan çalışmalar, bu alanda ülkemiz adına katkı olarak kayıtlara düşebilir.
İngiltere kaynaklı Rus karşıtlığını resmeden ilginç bir harita. Bu haritada Rusya, 8 kollu bir ahtapot olarak gösterilmektedir. Bu kollar sırasıyla, Kırım-Osmanlı Balkanları-Osmanlı Doğu Karadeniz’i-İran’ı-Sibirya-Baltık-Hazar ve Doğu Almanya’ya uzanmaktadır. Bu Ahtapot’a İngiltere’nin tepkisi, Doğu’ya doğru koşan adam olarak tasvir edilirken, beyaz bıyıklı adam olan Almanya, Ahtapotu kendi sınırlarında tutmaya çalışan olarak tasvir edilmiş. Fransa, toplarının ağızlarını Doğu’ya çevirmiş olarak görünmektedir.
Bu sefer 19.yy’dan bir Japon Karikatür Haritası.
Rusya: Asya’ya yayılan ve Batı’yı seyreden bir “Ayı”
Çin: Elinde pusulası ile bir “Domuz”
Türkiye: Anadolu’da bir “Kaplan”
ABD: Japon kıyılarını gözleyen bir kâşif
Hindistan: “Fil”
Avrupa da çeşitli hayvan karakterleri ile tasvir edilmiştir.
1899 Yapımı Avrupa Merkezli Karikatür Harita
İngiltere: Oltasıyla balık tutan zengin bir adam. Balığın üstünde “Egypt” yazıyor. Süveyş emellerini vurguluyorlar ve bu tasvir muhtemelen denizlerdeki üstünlüğü ima ediyor.
Almanya: Rusya’ya doğru sipere yatmış, pür dikkat Rusya’yı gözleyen bir asker.
Fransa: İki adamın kavgasıyla iç çekişmeler tasvir edilmiş
İspanya: Paris Anlaşması ile açık denizlerdeki bir çok toprağını ABD’ye kaptırdıktan sonra düşünceli bir adam rolünde.
Sırbistan: Bir çocuk olarak gösterilmiş. (Rus çocuğu)
Rusya: Çar Nikolay olarak tasvir edilmiştir ve elinde bir zeytin dalı görülmektedir. Diğer haritalara nazaran Rusya’nın daha masum tasvir edildiğini söyleyebiliriz.
Türkiye: Sultan II. Abdülhamid ve uzun burnu ile tasvir edilmiş.
1914 Berlin Kaynaklı Karikatür Harita
Rusya: Klasik olarak kötü karakterimiz. Tüm Avrupa’yı yutmak üzere ağzını açmış ve atağa geçmiştir.
Almanya: Bir yandan silahını Ruslara doğrulturken, diğer yandan da Fransa’yı tekmeliyor.
Avusturya: Alman müttefiki olarak silahını Ruslara doğrultmuş durumda.
İngiltere: Arkasında duran İrlanda “köpeği” ile Avrupa’nın ahvalini seyrediyor.
Türkiye: Yunanistan’ı yutmak üzere fesli bir karakter şeklinde
“Birinci Dünya Savaşı gözlerimizin önünde şekillendi adeta”
1900 Avrupa Kaynaklı Karikatür Harita
En baştaki Ahtapotlu haritanın hemen hemen aynısı bir harita. Rusya’nın devamlı Ahtapot, Ayı, Avrupa’yı yutmaya çalışan bir canavar gibi imgelenmesini anlamak açısından mühim bir harita. İncelemesi en üsttekiyle aynı şekildedir.
1914 Dünya Savaşını Tasvir Eden Karikatür Harita
Rusya: Klasik kötü karakterimiz. Avusturya’nın kellesini almak üzere son rötuşları veriyor. Elinde kılıç olan bir asker.
Balkan Ülkeleri: Avusturya’yı parçalamak uğruna ayaklarına yapışmış durumdalar.
Almanya: Kömür bölgesi ve Weltpolitik emelleri ile Ortadoğu için Fransa ile kavgaya tutuşmuş durumda.
İngiltere: Her zamanki asil ve yalnız duruşuna burada bir son vermiş. Kılıcını çektiği gibi Avrupa’daki kargaşaya atılıyor.
Yunanistan: Gözleri Türkiye’de ve elindeki kılıcını temizliyor.
Türkiye: Elinde kılıcı, şaşkın bir asker.
Rusya Kaynaklı Nadir Haritalardan. (1884)
Haritanın başında “Gerçek Avrupa” yazısı dikkat çekiyor. Bu kez Ahtapot olan Rusya değil.
Almanya: Ahtapot rolünde kendisini buluyor ve Bismarck liderliğinde birliğini kuruyor. Bir eli Avusturya’da. Güven dolu bir dost eli olsa gerek.
Avusturya: Slav yayılmasına “dur” diyor ancak Sırplardan çelme yiyecek gibi.
Rusya: Sanayileşmeye vurgu yapılarak, çalışan bir kadın rolünde tasvir etmiş kendisini ve bir Rus adam, Slav bir çocuğu kurtarmanın derdinde.
İngiltere: Her zamanki asilliğine atıf var. Dürbünle seyir halinde.
Yunanistan: Akrep tasvirinde ve Türkiye’ye yapışmış durumda.
Türkiye: Dünya umurunda olmayan bir adam şeklinde uzanmış yatıyor ve İran tarafından ayakları kesilmek üzere..
1915 Alman Kaynaklı 1. Dünya Savaşını Tasvir Eden Karikatür Harita
Türkiye: Sol elinde tüfeği, sağ elinde Çanakkale’ye vurduğu kilidin anahtarı ile bekleyen fesli bir asker. Kıyılarında İtilaf devletlerinin gemileri bekliyor.
Fransa: At arabası üzerinde “kılıç” ile Alman askerlerine doğru ilerliyor.
Almanya: Batıda Fransa ile, Doğuda Rusya ile çarpışıyor.
İngiltere: Kıyılarında gezen Alman gemilerini def etmeye çalışıyor.
Rusya: Cebinde votkası, sağ eli Almanlar tarafından kesilen bir Rus işçisi.
Rusların Ahtapot olarak gösterildiği 1877 tarihli bir başka harita1870 Avrupası
Rusya: Sırtına aldığı bohçasıyla Avrupa’yı izliyor. Her an bir parça kapma umudunda.
İngiltere: Köpeği İrlanda ile Avrupa’dan izole olmuş durumda.
Fransa: İşgalci olarak gördüğü Prusya’ya karşı koyma telaşında.
Prusya: Birlik halinde yayılma amacında bir yaşlı. Belçika’yı avucunun içine almış.
Türkiye: Avrupa’daki toprağı “esneyen adam” tasvirinde. Anadolu’da ise nargile içerek uyuyan bir kadın olarak tasvir edilmiş.
93 Harbini Anlatan İngiliz Kaynaklı Bir Harita
1877 Avrupası’nı efsanelerle resmetmişler.
Rusya: 93 Harbi, Türkler için unutulmayacak savaşlardan birisidir. Balkanların neredeyse tamamını bunu savaşla kaybettik. Bunu resmetmek amaçlı, Rusya kılıcını İstanbul’a batırmış bir karakter olarak görünüyor.
Türkiye: Eli başında “ne yaptım ben” der gibi Rusları izliyor.
Fransa: İç çekişmelerle boğuşuyor.
Almanya: Fransa’yı gözlemekte.
İngiltere: Büyük Doğu Planı için atını o yöne doğru sürüyor.
İran: Efendisi Rusya’ya diz çöküyor.
Rusya: Saldırgan bir tiple yine sahnede. Slav kardeşlerini korumak ve Avrupa’yı yutmak için ağzının suyu akıyor adeta.
Almanya: Rusya’ya “bir adım daha atma” diyor.
Fransa: Almanya’ya saldırmak üzere.
Avusturya: Üstünde Sırp ve Bulgar yazan iki domuzu tutmuş bekliyor.
Avrupa Kaynaklı Karikatür Harita
Rusya: Silindir aracını Avrupa’ya sürüyor. Kötü karakter olmaya devam ediyor anlaşılan.
Türkiye: Çanakkale Boğazı’nı bir eliyle kapatıyor diğer eli ise Yavuz ve Midilli gemilerinde. Arkasında bir köpek tasviri var. Köpeğin kuyruğunda da Alman bağrağı.
İlgiltere: Müttefiki Fransa’nın yanında, Alman kurduna karşı gayet kararlı duruyorlar.
ABD: İngiltere kıyılarında görünen “büyük ağabey” gemilerini Alman kıyılarına yolluyor.
Demir Perdeyi Anlatan 1955 Karikatür HaritaÇanakkale Savaşlarına atıf yapan Karagöz Dergisi’nden bir Karikatür
Hacivat: Karagöz, bunlar nasıl balık böyle?
Karagöz: Ne olacak? Bir nevi köpekbalığı. Bu taraflarda yeni türediler. Denizin dibi hep bunlarla dolu.
Karagöz Dergisi’nden Çanakkale Boğazını tasvir eden bir karikatür
Fransız: Boğaz girdikçe sıkışıyor. Ne kadar itsem nafile, Moskof’un duası da nafile.
1. Dünya Savaşında Türklerin mühimmatının az olduğunu ima eden bir Rus karikatürü1. Dünya Savaşında Türklerin Hava Kuvvetlerinin olmadığını alaycı bir dille tasvir eden karikatürGüncel bir karikatür Harita: 2008’de Rusya
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Rusya Devlet Başkanı Putin ile 10 Mart’ta Moskova’da bir araya geleceği Türkiye-Rusya Üst Düzey İşbirliği Konseyi (ÜDİK) toplantısında, iki ülkenin ekonomik ilişkileri en kritik gündem maddelerinden biri olacak.
Rusya ile ekonomi, enerji ve askeri alanlardaki iş birliğinin yanı sıra Türk vatandaşları, şirketleri ve gıda ürünlerine yönelik devam eden bazı kısıtlamaların da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu hafta gerçekleştireceği Rusya ziyaretinin en kritik gündem maddelerinden olması bekleniyor.
Türkiye ve Rusya’nın konumu
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve beraberindeki heyet, uçak krizi nedeniyle geçen yıl iptal edilen Türkiye-Rusya Üst Düzey İşbirliği Konseyi‘nin (ÜDİK) 10 Mart Cuma günü Moskova’da düzenlenecek toplantısı için Rusya’ya gidecek.
İki ülke arasında yaşanan uçak krizinden sonra düşüş eğilimi gösteren ticari ilişkiler, geçen yılın ortasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin‘e gönderdiği mektup sonrasında tekrar normalleşme sürecine girmiş, Türkiye’nin Rusya’ya ihracatı bu yılın ocak ayında, 3 yıllık aradan sonra tekrar olumlu bir ivme kazanarak Aralık 2016’ya göre yüzde 59,1’lik artışla 150 milyon dolara yükselmişti.
Özellikle enerji ve turizm alanlarında karşılıklı adımlar taraflarca hızla atılırken, uçak krizi nedeniyle Rusya’nın uygulamaya koyduğu bazı kısıtlamalar Rusya’da yaşayan ve Rusya ile iş yapan Türk vatandaşları, şirketleri ve Türk tarım sektöründe faaliyet gösterenleri olumsuz etkilemeye devam ediyor.
ÜDİK toplantısı kapsamında bir araya gelecek Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Putin’in önünde ekonomi, enerji, askeri ve kültürel alanlarda iş birliğinin artırılmasına yönelik anlaşmaların yer alması, söz konusu kısıtlamalara yönelik bazı “yumuşatma”ların da daha somut bir şekilde gündeme gelmesi bekleniyor.
Kremlin Basın Sözcüsü Dmitriy Peskov, toplantıya ilişkin 6 Mart Pazartesi günü yaptığı açıklamada, “Türkiye ile düzenlenen ÜDİK toplantısı eşsiz bir formata sahip. Bakanlar Kurulu’nun katılımını öngören bu toplantının formatı Rusya tarafından yalnızca birkaç ülke ile birlikte uygulanıyor” değerlendirmesinde bulunarak zirvenin Rusya açısından önemine işaret etmişti.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da Suriye krizi dahil olmak üzere ticaret, ekonomi ve yatırımların oluşturduğu karşılıklı etkileşimde bulunulan farklı alanların bu zirvede ele alınacağını söyledi.
Türkiye’ye yönelik yasaklar gündemde olacak
İki ülke liderinin himayesinde düzenlenecek zirveyi yakından takip edecek kesimlerden biri de Rusya’da faaliyet gösteren Türk iş adamları ve şirketleri olacak. Bölgenin en güçlü ülkelerinden Türkiye ve Rusya arasında normalleşme adımları hızla atılırken, özellikle Rusya tarafından geçen yıl uygulamaya konulan bazı yasaklar hala devam ediyor.
Uçak krizi sonrasında Türk şirketlerinin Rusya’daki ihalelere girme olanakları kısıtlanmış, şirketlerin Türk vatandaşı istihdam edebilmeleri ise büyük oranda yasaklanmıştı. Devam eden yasaklar nedeniyle birçok Türk iş adamı, Rusya’da yer alan şirketlerdeki hisselerini devretmek zorunda kalmış, rekabet güçlerinin de azalması nedeniyle bu şirketlerden bazıları Rus piyasasını terk etmişti.
Rus Türk İşadamları Birliği (RTİB) Başkanı Naki Karaaslan, konuya ilişkin AA muhabirine yaptığı değerlendirmede, uçak krizi sonrasında yürürlüğe konulan kanun hükmündeki kararnameler, Türk vatandaşlarına uygulanan çalışma, Türk firmalarına uygulanan sektörel faaliyet ve tarım ürünlerine uygulanan ithalat yasaklarının tamamen kaldırılmasını beklediklerini bildirdi.
Çalışma vizeleri, teknik vizeler ve uygulanan işçi kotalarındaki sorunların da giderilmesini arzu ettiklerini dile getiren Karaaslan, “Rusya’da 100 bin çalışan istihdam eden Türk sermayeli Rus firmalarının mevcudiyetine devam edebilmesi için bu hususların kati surette çözüme kavuşturulması gerekmektedir.” ifadesini kullandı.
Enerji, turizm ve savunma sistemleri alanlarında iş birliği
Füze ve hava savunma sistemi konusunda ihtiyaçlarını giderecek arayışlar içerisinde olan Türkiye, bir süre önce Rusya’nın S-400 hava savunma sistemleri ile ilgili görüşmelere başlandığını duyurmuştu.
Rus devlet teknoloji şirketi Rostech Genel Müdürü Sergey Çemezov, iki ülke arasında görüşmelerin devam ettiğini, S-400 sisteminin satışında finansman süreciyle ilgili çalışıldığını söylemişti.
S400 Hava savunma füzeleri
Rusya Savunma Bakan Yardımcısı Aleksandr Fomin, geçen hafta, Türkiye ve Rusya’nın S-400 hava savunma sistemlerine ilişkin görüşmelere devam ettiğini belirtirken, Erdoğan ve Putin’in görüşmesinde bu konuda bir anlaşma yapılması da ihtimal dahilinde görülüyor.
Türk Akımı doğal gaz boru hattı projesi ise normalleşme süreci sonrasında karşılıklı adımların en hızlı şekilde atıldığı alan konumunda bulunuyor. Proje kapsamında Rus enerji şirketi Gazprom’a inşaat için gerekli izinlerin neredeyse tümü kısa süre içerisinde verildi. Gazprom Yönetim Kurulu Üyesi Oleg Aksyutin, projenin deniz kısmındaki inşaatına bu yılın ikinci yarısında başlamayı planladıklarını bildirdi.
Öncelikle Türk piyasasını beslemesi planlanan, 15,75 milyar metreküplük kapasiteye sahip ilk hattın 2019’un sonunda devreye alınması beklenirken, proje kapsamında Avrupa’ya uzanması öngörülen ikinci hat için de Rusya, Avrupa’dan “talep garantisi” şartını öne sürüyor.
Türkiye’nin ilk nükleer enerji santrali olacak Akkuyu’da ise bir yandan ekonomik krizle boğuşan Rus tarafının bir süredir projedeki hisselerinin bir kısmını devretmek istediği biliniyor. Bu konuda Türk şirketleri ile görüşmelerini sürdüren Rusya, projeye Türkiye tarafından “stratejik yatırım” statüsünün verilerek yatırımcıların projeye ilgisinin arttırılması beklentisi içerisinde.
Turizm de, iki ülke ilişkileri açısından normalleşen en hızlı alanlardan biri oldu. Rusya Devlet Başkanı Putin, normalleşme sürecinin başlarında Türkiye’ye yönelik charter seferlerin uçuşunu tekrar serbest bırakan kararnameyi onaylamış, Rusya’daki tur operatörü şirketlerin Türkiye tatil paketi satışlarına da kısa sürede izin verilmişti. Uzmanlar, geçen yıl Türkiye’de büyük düşüş yaşanan Rus turist sayısında, bu yıl yaklaşık 3 milyon ziyaretçi bekliyor.
Rusya tarımda yaptırım kartını oynamaya devam ediyor
Uzmanlar, Rusya’nın, uçak krizi öncesinde bazı kalemlerde pazar payı bakımından lider olan Türk gıda ürünlerine yönelik uyguladığı yaptırımların ise Rus tarım endüstrisini desteklemek amacıyla devam etmesinin beklendiğine işaret ediyor.
Geçen yılın ilk 11 ayına ilişkin rakamlara göre, Rusya’nın Türkiye’den alması hala yasak olan domatesin ithalatı 2015’in aynı dönemine göre yüzde 30,7 azalarak 419 bin tona, salatalığın ithalatı da yüzde 10,7’lik düşüşle 97,4 bin tona geriledi. Türkiye’den ithalatı yasak ürünler listesinde yer alan diğer gıda ürünlerinden soğanın ithalatı yüzde 41 azalarak 185 bin tona, lahananın ithalatı da yüzde 49,1’lik gerilemeyle 90 bin tona düştü.
Türkiye’nin Rusya’ya 2015’te gerçekleştirdiği 875,4 milyon dolarlık sebze ve meyve ihracatı ise 2016’da yüzde 62,1 azalışla 331,7 milyon dolara geriledi.
Rusya Federasyonu İstanbul Başkonsolosu Andrey Podelyşev, kısa süre önce yaptığı açıklamada, Batılı ülkelerin Rusya’ya uyguladığı ambargo sonucunda, Rusya’nın tarım ürünlerini kendi üretmek için yatırıma başladığını, Türkiye’den gelen tarım ürünlerinin kısıtlamasının da bu yüzden devam ettiğini söylemişti.
Öte yandan, bazı Rus yetkililerin, ÜDİK zirvesinde bazı Türk gıda ürünlerine uygulanan engellerin kaldırabileceğini belirtmesine karşın Türkiye’nin en büyük tarım ihracatlarından biri olan domatese yönelik Rus yaptırımlarının kısa vadede kalkması beklenmiyor.
Zengin yeraltı kaynaklarına sahip Libya‘da ülkeyi 42 yıl yöneten Kaddafi’nin Şubat 2011’de başlayan halk ayaklanmaları sonucu devrilmesinin ardından 6 yıl geçmesine rağmen ülkede istikrar sağlanamadı.
İtalyan La Stampa gazetesine konuşan Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani, Orta Doğu’daki mevcut durumu “Çekoslovakya ve Yugoslavya’nın dağılmasına” benzeterek, “Doğu Avrupa halkları nasıl kendi devletlerine sahip olduysa Kürtlerin de kendi devletlerine sahip olma hakkı vardır”dedi.
La Stampa gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Maurizio Molinari’nin Erbil’de yaptığı mülakat gazetenin baş sayfasında “Barzani: Irak artık bitti, biz Kürtler kendi devletimize sahip olacağız” başlığıyla yayımlandı.
Molinari’nin Irak’ta devam eden çatışmaları, IŞİD’le savaşı hatırlatarak “Irak birleşik bir devlet olarak kalacak mı yoksa birden çok ulusa mı bölünecek?” diye sorması üzerine Barzani şöyle yanıt verdi:
“Irak’ın bütünlüğünü koruma isteği mevcut fakat gerçekler Irak’ın aslında halihazırda çözülmesi imkansız problemler yüzünden bölündüğünü gösteriyor. Sünniler ile Şiiler 1400 yıldır çatışıyor ve bu savaşın kurbanları biz Kürtleriz. Yeni bir birlikte yaşam formülü bulunması gerekiyor.”
Barzani, “Irak Kürdistan’ı bağımsız bir devlet haline gelirse, bunun İran, Türkiye ve Suudi Arabistan arasındaki karşıtlıkların damgasını vurduğu bölgede nasıl bir etkisi olur?” sorusunu ise şöyle yanıtladı:
“Kürdistan’ın bağımsızlığı bu bölgede bir istikrar alanı yaratır. Yeteri kadar kan ve adaletsizlik gördük. Bizim toplumumuz, hukukun üstünlüğü, demokratik kurallara saygı, farklı kimliklerin bir arada yaşaması ve çok partililik esasına dayanır. Ortadoğu’da krizlerin ve çatışmaların azaltılmasına katkıda bulunabiliriz. Bu herkesin çıkarına.”
Molinari’nin “Suriye’de Rojava bölgesi YPG savaşçılarının kontrolünde. Sizin özerkliğiniz onlar için de bir kurumsal model oluşturarak bir Suriye Kürdistanına yol açabilir mi?” diye sorması üzerine Barzani “Bu gerçekleşebilirdi ama maalesef fırsat kaçtı” dedi. Barzani bunun nedenini de şöyle açıkladı:
“Çünkü YPG, birçok ülkede terör örgütü olarak kabul edilen PKK’nın yardımını kabul etti. YPG Beşar Esad rejiminin yardımını da kabul etti. Bu seçimler onları bizden uzaklaştırdı. Hala fikirlerini değiştirmelerini umuyorum ama bu yanlış politikalar Suriyeli Kürtlerin geleceğini riske atıyor, yalnızca PKK’nın çıkarlarına uyuyor.”
IŞİD’in 10 Haziran 2014‘te Musul’u işgal ettiği günden, 1 Ekim 2016’ya; 1 Ekim 2016’dan da, 30 Aralık 2016‘ya kadar Musul operasyonunun gidişatı ve IŞİD’den ele geçirilen bölgeler..
Rakka Operasyonu kimlerle yapılacak? Bunun cevabı, ABD’nin aklındaki bölge senaryoları hakkında net bir fikir verecek.
Rakka, Suriye’nin çölden oluşan doğusunda Deyrüzzor ile birlikte Fırat’ın hayat verdiği iki şehirden biri. Savaştan önce Suriye’nin nüfus bakımından en büyük altıncı, Doğu Suriye’nin ise en büyük şehriydi. Halep’e 160, şu anda DAIŞ’ın elinde olan Suriye’nin en büyük barajı Tabka’ya 40 km. mesafede.
Bugünlerde Rakka’yı kritik kılan husus ise, 2013’ten beri DAIŞ’ın Suriye’deki başkenti ve son büyük kalesi olması. Rakka Arapça’da “su baskınına uğrayan yer” anlamına geliyor. Nil’in su taşkınlarının Mısır’ı verimli kılması gibi Rakka’yı Suriye’nin en önemli tarım merkezlerinden biri yapan da bu su baskınları. Ürettiği yüksek kaliteli pamuğuyla haklı bir şöhrete sahip.
İlginç olan, Suriye’nin doğusundaki kırsal konumuna karşın Rakka tarihte daha önce de başkent olmuştu. Abbasilerin meşhur halifesi Harun Reşid döneminde yaklaşık on beş yıl Abbasiler’in payitahtıydı. Babil ve Helenistik kökenlere sahip. Kezâ Müslümanlar tarafından çok erken dönemde fethedilmesine rağmen İslam’ın hoşgörüsü sayesinde Ortaçağ boyunca Hıristiyan kimliğini korumuş bir şehir.
Rakka’nın stratejik önemi
Rakka’nın stratejik önemi Irak-Suriye arasında olmasından kaynaklanıyor. Günümüzde Batılılar tarafından çizilen ulus devlet sınırları henüz mevcut değilken, İslam coğrafyacıları Rakka’yı Irak ile Suriye arasında bir şehir olarak tavsif ediyorlardı. İslam’ın dördüncü halifesi Hz. Ali ile Emevilerin kurucusu Muaviye arasındaki, etkileri günümüze kadar süren meşhur Sıffin Savaşı da (657) Rakka’ya yakın bir yerde cereyan etmişti. Hz. Ali’nin saflarında yer alan ve bu savaşta şehit olan ünlü sahabiler Ammar b. Yasir ile Veysel Karani’nin (Üveys el-Karani) türbeleri bu şehirde olduğundan Şiilerin önemli hac merkezlerinden biriydi aynı zamanda. Maalesef bu türbeler el-Kaide’nin Suriye kolu olan Nusra Cephesi ve sonra da DAIŞ militanlarınca 2013’te tahrip edildi. İslam fethinden sonra pek çok sahabe Rakka’ya yerleşmiş ve hayatlarını burada sürdürmüştü. Abbasiler döneminde Şam’dan daha büyük bir şehirdi. 12. yüzyılda bölgedeki Türk hanedanlarından olan Zengilerin kurucusu İmadeddin Zengi de Rakka’da ölmüş ve buraya defnedilmişti.
16. yüzyılda Osmanlılar döneminde eyalet olan Rakka’nın başkenti 160 km kuzeydeki Urfa’ydı. Evliya Çelebi’nin gezdiği Rakka, Fırat’ta Osmanlı gümrüğü vazifesini görmekteydi. Kaleyi restore eden Osmanlılar buraya yerleştirdikleri garnizon vasıtasıyla bedevi aşiretlerini bölgeye iskan etmişlerdi. 19. yüzyılda Kafkasya’dan göçen Çerkes ve Çeçenler de bu bölgeye yerleştirildiler. Nitekim Rakka’nın büyük kısmı Arap olan nüfusunun içerisinde hâlâ Çeçen ve Çerkesler bulunuyor.
2014 başlarında DAIŞ’ın eline geçen 250 bin nüfuslu şehir o günden beri kurtarılmayı bekliyor. Obama, Rakka’yı kurtarmak için karadaki müttefikleri PYD/YPG ile anlaşmış ve gerekli araç-gereç ve mühimmatı sağlamıştı, hem de stratejik müttefiki Türkiye’nin tüm çabalarına rağmen. Bunun üzerine Türkiye 24 Ağustos 2016’da Rusya ile anlaşarak Fırat Kalkanı Harekâtı’nı başlattı ve bütün zorluklara rağmen Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile birlikte el-Bab’ı DAIŞ’tan kurtarmayı başardı.
Bugünlerde Suriye ile ilgili olarak en çok konuşulan konu, Rakka’nın DAIŞ’tan nasıl ve kim tarafından kurtarılacağı. Halep’in düşmesinden sonra Batı Suriye, Rusya ve İran destekli rejim tarafından, İdlip gibi bazı cepler dışında, büyük oranda ele geçirilmiş durumda. Kuzey Suriye’de ise PYD/YPG yönetiminde üç Kürt kantonu oluşturuldu. Türkiye destekli ÖSO ise el-Bab’a kadar 35 km. derinliğinde bir cepte hâkimiyeti sağladı. Yani bölgede asaleten veya vekaleten savaşan güçlerin ortak düşmanı ilan edilen DAIŞ için mukadder sona yaklaşılmış durumda.
Rakka üzerine senaryolar
Obama yönetimi Türkiye’nin ısrarlı çabalarına rağmen Suriye’de kara gücü olarak PYD/YPG’nin ana gövdesini oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) kullanmakta kararlıydı. Hatta ağır ve zırhlı silahlarla müttefikini desteklemekten çekinmedi. Trump iktidara gelmiş olmasına rağmen bu yardımlar hâlâ sürerken aslında Türkiye’ye de bir anlamda mesaj veriliyor. Herkes bugünlerde Trump’a verilecek rapora odaklanmış, bekliyor. Bölgemiz ve Türkiye de bu esnada ABD’li yetkililerin sık ziyaretlerine ev sahipliği yapıyor.
Aslında Türkiye sunduğu iki alternatifli Rakka projesi ile topu ABD’nin sahasına atmış durumda. Sunduğu her iki alternatif de Türkiye’nin stratejisine ve çıkarlarına yönelik olarak hazırlanmış planlar. Zira şu an için Rakka’nın DAIŞ’ın elinden alınması, Türkiye için öncelik taşımıyor. Aksine Türkiye’nin DAIŞ ile birlikte terör örgütü kapsamında mücadele ettiği YPG/PYD sınırımızın hemen yanı başında bulunduğundan daha büyük tehlike arz ediyor.
Bu nedenle Türkiye’nin her iki Rakka planında da harekât DAIŞ’a karşı yapılmakla birlikte kantonlardan geçiyor. Birinci planda, en kısa yol olan ve Tel Ebyad’dan doğrudan Rakka’ya gidildiğinde (60 km), Rojova’yı oluşturan üç kantondan Kobani (Aynü’l-Arab, Arap Pınarı) ile Cezire arasına girmiş oluyor.
Türkiye’nin teklif ettiği ikinci ve daha meşakkatli (160 km) olan alternatif ise Fırat’ın batısında Menbiç’ten geçip Fırat’ın doğusundaki Kobani kantonu güzergâhıyla Rakka’ya uzanıyor. Dikkati çeken nokta şu ki, Türkiye’nin sunduğu planlarda, başından beri el-Bab’dan Fırat’ın doğusunu takip ederek kantonlara uğramadan doğrudan DAIŞ’ın kontrolündeki topraklardan Rakka’ya yönelmeyi içeren üçüncü bir alternatif güzergâh bulunmuyordu. Zaten Kürt kartını elinden bırakmak istemeyen Rusya, rejim unsurlarına Menbiç’e kadar uzanarak bu hattı kapattırmış durumda.
Eğer bu planlar ABD tarafından kabul edilirse Türkiye uluslararası alanda herkesin, ortadan kaldırılması hususunda, en azından sözde, ittifak ettiği DAIŞ’a karşı koalisyonla birlikte hamle yaparken; aynı zamanda bekası için tehdit olark gördüğü YPG/PYD kantonlarını da, tıpkı Fırat Kalkanı Harekâtı’nda olduğu gibi yarmış, iktisat tabiriyle söylersek marjinal faydayı elde etmiş olacak. Rakka gibi zor bir harekâtın da bir bedeli olmalı tabii.
Şayet Trump yönetimi Rakka’ya PYD/YPG ile yürüyecekse, ki şimdilik işaretler bu yönde, bu ABD’nin her zaman iddia edilen ve Irak (Çekiç Güç), Suriye ile ardından Türkiye ve İran’dan parçalar koparmak suretiyle kendisine bağlı seküler bir Kürt Devleti kurma planının en açık kanıtı olarak okunacaktır. ABD Rakka’ya PYD/YPG ile giderse, Kürt Devleti planı aşikâr olacak; Türkiye hazır PYD/YPG güçleri Rakka ile uğraşırken, Menbiç veya Afrin’e yönelerek kendisi için öncelikli önem arz eden bölgelerden PYD/YPG’yi temizleme imkânına sahip olabilecektir. Bunun öncü çatışmaları başladı bile. Üçüncü yol olarak ABD, Türkiye ile PYD/YPG güçlerinin bulunduğu bir ortak operasyon fikri ise baştan Türkiye tarafından reddedilmiş durumda.
ABD’nin Rakka konusunda PYD/YPG ısrarı, Türkiye’nin ABD ile ittifak ilişkisinin yara almasına ve Rusya’ya daha fazla yakınlaşmasına neden olacaktır. Bu durumda güney sınırında ABD’nin himayesinde PYD/YPG unsurlarından kaynaklanan güvenlik riskleri ve terör tehdidi devam edecektir. Öte yandan Türkiye’nin ABD ile yakınlaşması tehdidi karşısında Kürt kartını oynayacağı sinyalini veren Rusya da bu durumdan memnuniyet duyacaktır.
Fırat Kalkanı Harekâtı ile el-Bâb’a kadar bölgeyi terörist unsurlardan temizleyerek DAIŞ heyulasına karşı kendisini kanıtlamış olan Türk ordusu, meskûn mahalde halka zarar vermeden önemli bir başarı elde etmiş durumda. Bunu hemen 15 Temmuz sonrasında, müttefiklerinin pek beklemediği bir biçimde yapabilmesi de ayrı bir başarı hikâyesi ve iftihar vesilesi. Öte yandan DAIŞ karşısında PYD/YPG’nin aynı şeyi yapabileceği konusunda ciddi şüpheler var.
Sonuç olarak, özellikle Fırat Kalkanı Harekâtı’nın, bütün zorluklara ve engellemelere rağmen el-Bâb alınarak başarıyla sürdürülmesi, eskiye nazaran Türkiye’nin elini güçlendirmiş durumda. Özellikle Rakka’dan DAIŞ’ın temizlenmesinin ardından yapılacak siyasi pazarlıklarda her hâlükârda Türkiye’nin masada güçlü bir biçimde yer alacağına işaret ediyor. Ancak bölgede bu kadar çeşitli ülke ve örgütün bulunması bunlar arasında her an bir çatışma olma ihtimalini güçlendiriyor.
Hepimiz doğduğumuzda bir anne babamız vardı. Kıymetini onları kaybedince anladık. Onlar hayatta olduğu zamanlarda kaç kişi öğlen yemeği yerken; “yahu benim annem babam var ne mutlu bana” diye içinden geçirmiştir ki? Bizim bir devletimiz var. Büyük, güçlü, tarihi şan ve şerefle dolu yüce bir devlet… Devletinizin olmadığını hayal ettiniz mi hiç? Yahut bir gün devletsiz kalma ihtimali uykularınızı kaçırdı mı?
Bir şeyi bilmek için illaki içinde olmaya gerek yoktur; ama bir şeyi bilmenin en iyi yolu içinde olmaktır. Devletini ve din kardeşlerini, soydaşlarını seven bir millet olarak çevremizde olan bitenlere tarihin hiçbir dönemi kayıtsız kalmadık, desteğimizi esirgemedik. Peki ama bir kere bile olsun onları hakkıyla anlayabildiğinizi, hayata bakışlarını hakkıyla idrak edebildiğinizi düşünüyor musunuz? Daha önceleri çokça çalışılmış olmasına rağmen bugün ilk kez bir Doğu Türkistanlı kardeşimin gözünden bu dünyaya bakabildiğimi hissettiğim için bu konuda yazma ihtiyacı hissettim. Öncelikle Doğu Türkistan hakkında genel bir bilgi verelim.
Doğu Türkistan, Türklerin eski yerleşme alanlarından biridir. Bölgeye ilk hâkim olan Türk Devleti, Hunlardır. M.Ö. 300 yıllarından itibaren Türk birliğini kurma çabalarına giren Hun Devleti, Doğu Türkistan’ı kendisine bağlamıştır. Doğu Türkistan coğrafyası bu tarihten sonra sırasıyla; Hun (M.Ö. 220-M.S. 386), Tabgaç (386–534) ve Göktürk (550–840) hâkimiyetinde kalmıştır. Uygur Türkleri 840 yılında bölgeye yerleşmiştir.[1]
12 Kasım 1933 tarihinde ilan edilen Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti, 6 Şubat, 1934 yılında Ma Chnagying ordusu Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti ordusunu imha etmiş ve yeni kurulan Cumhuriyeti yıkmıştır. 12 Kasım, 1944 yılında tekrar oluşan Doğu Türkistan Cumhuriyeti beş yıl sonra 20 Ekim, 1949 yılında tekrar yıkılmış ve Aralık 1949′da Çin Halk Kurtuluş Ordusu bölgeye girerek konuşlandırılmış ve Doğu Türkistan, Çin Halk Cumhuriyeti’ne bağlanmıştır. Doğu Türkistan halkı da o zamandan beri Çin işgaline karşı direnmektedir. Çin Doğu Türkistan’ı işgal etti ve bölgeyi “Sincan” (Kazanılmış Topraklar) olarak adlandırdığı tarihten bu yana, Doğu Türkistanlılara yönelik etnik temizlik ve asimilasyon politikası uygulamaktadır. Nitekim Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana 35 milyon Doğu Türkistanlı katledilmiştir. [2]
Yazının başında dediğim gibi bizim sorumluluğumuz çok büyük. Bu coğrafyada Türk ve Müslüman olarak yaşamak istiyorsak güçsüz olma gibi bir şansımız yok. Bizi biz yapan değerlerden uzaklaştığımız zaman devletimiz güçsüz kalmış ve bu da var olma umudunu Türkiye’ye bağlayan halkların zulüm görmesine sebep olmuştur. Aşağıda anlatacağım olayın bu durumu çok iyi açıkladığını düşünüyorum. Bir NATO subayımız hatıralarından mealen aktarıyorum:
Bir gün NATO karargâhında çalışırken Fransız bir yüzbaşı kapımı çalarak içeri girdi, bir dosyayı imzaya getirmişti. Bu gibi dosyaları normalde okumadan, sadece göz gezdirir ve imzalarız ama dosyada gözüme ilginç noktalar takılmıştı ve dosyayı incelemeye başladım. İnceledikçe hayretim katlanıyordu. Dosyada kısa bir zaman içine SSCB’nin dağılacağı ve bölgede birçok küçük devletin kurulacağı, bu devletlerin halkları üzerinde ne gibi algı yönetimi operasyonları yapılacağı, kısacası bu devletlerin nasıl sömürgeleştirilip paylaşılacağı yer alıyordu. Ben dosyayı hayretle incelerden İngiliz bir subay odamın camından beni gördü ve hışımla içeri girdi. Elimdeki dosyayı okumaya yetkili olmadığımı ve bu dosyadaki bilgilerin dışarı çıkmasının bedellerinin ağır olacağını söyledi. Bense bir Türk subayı olarak bu bilgileri Genelkurmay Başkanlığı’mla paylaşmaya yetkili olduğumu söyledim. Bana gülümsedi. NATO’nun dosya gizlilik seviyeleri nedir gibi basit bir soru sordu. Ben de “secret”, “top secret”, ve “cosmic top secret” olduğunu söyledim. Buna karşılık bana verdiği cevapsa millet olarak durumumuzun özetiydi. Bana NATO görevleri kapsamında bir başka gizlilik seviyesinin daha olduğunu, adının ise “VAGRAM” olduğunu söyledi ve Türkler olarak Vagram’a erişim hakkımızın olmadığını söyledi.” O zamanlar güçsüz olan Türkiye maalesef soydaşlarının kaderi üzerinde bir İngiliz subayı kadar etkili değildi.
Doğu Türkistan Bayrağı
Çocukken yaşadığım mahallede gözleri çekik bir amca vardı. Evi baştan aşağı kitap doluydu. Bazen birilerine mail yazması gerektiği zaman bizim bilgisayarımızı kullanmasına izin verirdi babam. Babamın bu adama karşı anlayamadığım bir ilgisi vardı. İlerleyen yıllarda bana anlattığına göre o kişi Doğu Türkistan’ın bağımsızlık mücadelesini yürüten ancak Çin baskıları sonucu Türkiye’ye kaçmak zorunda kalan bir lidermiş. Bu hikâyede bence ilginç olan şey adamın evinde mühimmat yerine yerden tavana kadar kitap olması. Bahsetmek istediğim şey de bu zaten…
Doğu Türkistan’dan ülkemize gelerek hukuk yahut siyaset bilimi okuyan pek çok kardeşimiz var. Ben de hukuk fakültesi mezunu olmam hasebiyle bu gibi insanlarla karşılaştım. Yurt dışından gelen bir öğrencinin Türkiye’de okuyacağı son bölüm hukuktur. Çünkü hukuk kuralları mühendislik kuralları gibi tabiatı gereği evrensel değildir. Yani burada hukuk okuyan bir insan ancak Türkiye’de bölümüyle alakalı bir meslek sahibi olabilir. O zaman bu insanlar ülkelerinden vazgeçip kendilerine yeni bir hayat kurmaya gelmiş olmalıydı. Ya da bizim idrak edemediğimiz başka bir amaçları vardı.
Bu öğrenciler Çin istihbaratının yakın takibinde olan insanlardır. Tabiri caizse Çin istihbaratı bunlara ne Doğu Türkistan’da ne de Türkiye’de nefes aldırmıyor. Hele ki Çin’den Türkiye’ye gelmeleri tam bir işkence. Pasaport kontrolü onlar için Amerikan filmlerinden farksız. İstihbarat her an enselerinde. Tabi aileleri de yakın takip altında. Eğer ailenden birisi Çin istihbaratına göre “sakıncalı” ise yahut hapiste ise artık tüm aile suçlu demektir. Yaşamadan bilemeyeceğimiz bir zulüm.
Küçükken tanıdığım çekik gözlü adamın evinde yerden tavan kadar kitap olmasının sebebi de, bu öğrencilerin Çin istihbaratının zulümlerine katlanarak Türkiye’ye gelip hukuk gibi bölümler okumalarının sebebi de çok basit. Basit ama çok yüce bir sebep… “Eğer Allah nasip eder de bir gün bizim de devletimiz olursa anayasamızı, kanunlarımızı yazabilecek hukukçularımız olsun, devleti yönetebilecek kapasitede insanlarımız olsun.”
Bugüne kadar bu paradigma ile olaya hiç bakmamıştım. Şimdi soruyorum; ülkemizde hukuk okuyup da avukat olarak para kazanmak yahut hakim savcı olup kariyer yapmak dışında ideali olan kaç gencimiz var? Bir gün kardeşlerimiz orada Çin zulmünden kurtulup da bağımsız bir devlet kurmayı başardığında parayı yahut kariyeri elinin tersiyle itip oralara gidecek kaç hukukçu gencimiz var? Hukukçu kibri çok başkadır. Bir dönüp bakmamız gerekmez mi, biz hukuk okuduğumuz için kendimizi toplumda farklı bir sosyal statüde konumlandırırken, bizim hem din kardeşimiz hem de soydaşımız olan gençler hangi düşünceyle bizimle aynı sıraları paylaşıyor?
Suriye barışı için düzenlenen Cenevre-4 görüşmelerinde neler görüşüldü? Suriyeli muhalifler ve Esad rejimi hangi başlıklar üzerinde durdu? Cenevre-5 görüşmeleri ne zaman gerçekleşecek? Tüm bu soruların cevabını @TRDiplomacy sayfası bir infografikte toplamış.
Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI), Ortadoğu ve Asya bölgelerinden gelen talep artışı nedeniyle 2012-2016 yılları arasında silah ticaretinin, Soğuk Savaş sonrasındaki en yüksek düzeye ulaştığını açıkladı.
Merkezi İsveç’te merkezi bulunan SIPRI’nin 2012-2016 silah satışlarına ilişkin hazırladığı raporda, 2004’ten bu yana artış gösteren satışların son 5 yılda, bir önceki 5 yıla kıyasla yüzde 8,4 gibi önemli bir oranda arttığı bildirildi. Aynı dönemde Asya ve Ortadoğu’ya yapılan silah satışları artarken, Avrupa, Amerika ve Afrika’ya satışların azaldığı kaydedildi. (Anadolu Ajansı)
2012 yılında Barzani desteğiyle kurulan Roj Peşmergeleri, ilk önce muhalifler çatısı altında rejime karşı savaşacağı belirtilirken, daha sonra PYD’nin ülkeye sokmamasından dolayu Suriye’nin kuzeyine geçiş yapamadı. PYD, peşmergelerin Rojava’ya girmesi halinde savaş çıkacağını duyurmuştu ki, Suriye’de yaşanmayan çatışma Şengal Hanesur(Sincar‘a bağlı köy)’da yaşandı.
Rûdaw’a konuşan Roj Peşmerge Birliği Genel Komutanı Şervan Derki, “6 bin Roj Peşmergesinin 3 bini, Rojava(Suriye’nin kuzeyi) sınırında 80 kilometrelik alan boyunca konuşlanmış durumda” dedi.
ABD’nin resmi bir şekilde hazırlanıp Rojava’ya geçmelerini istediğini iddia eden Derki, bu duruma PKK ve YPG’nin karşı çıktığını belirtti. PKK’nın peşmergeleri istememesinin sebepleri arasında büyük güçler olduğunu da ifade eden Derki, “İran ve Suriye bunu istemedi, PKK’da engel oldu” şeklinde konuştu.
Sayıları 6 bin olan Roj peşmergelerinin 3 binin Şengal çevresinde konuşlandığını belirtti. Şervan Derki, hedeflerinin 10 bin peşmerge sayısına ulaşmak olduğunu söyledi.