


Aylin Tasasız*
*StratejikOrtak.com misafir yazar.



Aylin Tasasız*
*StratejikOrtak.com misafir yazar.
24 Ağustos 2016’da başlayan Fırat Kalkanı Harekatı 23 Şubat 2017’de Kabasin, Baza ve El Bab’ın alınmasıyla hedeflenen sınırlara ulaştı. Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’da “Fırat Kalkanı Harekatı’nın başında planladığımız hedeflere ulaştık” diyerek bunu belirtti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sıradaki hedefin Menbiç, ardından da Rakka olduğunu ifade etmesi, TSK ve destekledikleri muhalifler için yeni bir harekat planının çalışmalarının başlayacağı anlamına geliyordu. El Bab’ın alınmasının ardından iki gün içinde Menbiç’in batısında 6 köyü YPG’nin elinden alan muhalif komutanlar, Menbiç’e kadar durmayacaklarını bildirdi.
Peki daha sonra ne oldu?
TSK destekli muhalifler, Menbiç’in batısındaki Arima’yı ele geçirip Menbiç’e doğru hızlı bir ilerleyişi planlandı. Aynı saatlerde ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) resmi twitter hesabından ‘Savaşa hazırlar’ notuyla YPG’lilerin fotoğrafını paylaşarak alenen Türkiye’ye karşı safını belirledi.
Ready for the fight pic.twitter.com/EcVlhCH2Av
— U.S. Central Command (@CENTCOM) 28 Şubat 2017
Hükümet yetkilileri konu hakkında üç maymunu oynarken, ABD askerleri Menbiç’te Amerikan bayrağı açarak imalı bir fotoğraf paylaştı.

NATO ülkesi Türkiye ile sürekli müttefik olduğunu belirten Amerikan yönetimi, kendi meselelerinden olsa gerek üst düzey bir açıklamada bulunmadı. Türkiye ABD’ye rağmen Menbiç’in batısında ilerleyeceğinin mesajlarını verince YPG öncülüğündeki Suriye Demokratik Güçleri (SDG)’ne bağlı ‘Menbiç Askeri Konseyi’ Menbiç’in batısının Rusya ile rejimin kontrolüne bırakılacağını açıkladı.
Gazetecilere açıklamalarda bulunan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, YPG’nin Rusya ile anlaşma sonucu Menbiç’in batısındaki köyleri rejim güçlerine teslim edeceği haberini yalanladı. Ancak belli ki bizim ‘bir dediği, bir dediğini tutmayan’ yetkililerimizden olan Çavuşoğlu’nun hiçbir şeyden haberi yoktu. Yerel kaynaklar ve SDG bunu doğrularken, olaydan bir gün sonra da Rusya durumu teyit etti.
PYD Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak ve muhaliflerin hiçbir şekilde Menbiç’e ilerleyememesi için, IŞİD’den ele geçirdiği toprakları Rusya garantörlüğünde rejim güçlerine bıraktı. Menbiç’in kuzeyine ABD, batısına ise Rusya bayrakları açıldı. İki süper gücü bir araya getiren PYD, çıkarları itibariyle bu tarz diplomatik hamleler geliştirmeyi sürdürüyor. Rakka’da ABD’den destek alırken, Afrin ve Halep çevreesinde Rusya’dan destek alıyor. Başta kendi destekçileri olmak üzere halk tarafından ‘güvenilmez’ olarak görülen örgüt, ayakta kalmak ve hakimiyet alanını genişletmek için her yolu deniyor.

Operasyonun başlamasının ardından ABD bayraklı askeri araçlar Menbiç’e geldi. ABD öncülüğündeki IŞİD karşıtı koalisyonun sözcüsü John Dorrian’ın Twitter’da yaptığı komik açıklamada, “@CJTFOIR (Birleşik Görev Gücü Doğal Kararlılık Operasyonu) bu adımı, koalisyon üyelerine ve ortaklarına güvence vermek, saldırıları caydırmak ve DEAŞ’ın yenilmesine odaklanmaya devam etmek üzere attı. Biz düşmanca hareketleri caydırmak, yönetişimi iyileştirmek ve YPG’nin orada daimi bir varlığının bulunmadığını temin etmek için Münbiç civarındaki kuvvetleri artırmıştır.” ifadelerini kullandı. Ancak bölge YPG kontrolünde ve IŞİD ile hiçbir şekilde alakası olmayan bir bölgeydi. Tabi ki bu açıklama tüm okuyanları güldürdü.
İki süper gücün nüfuz yarışına girdiği PYD
Suriye iç savaşının 6. yılında Suriye politikasını neredeyse tamamen sil baştan değiştiren Türkiye, sahada muhaliflerle birlikte IŞİD ve PYD’ye karşı savaşıyor. Türkiye, PYD’nin kantonlarını birleştirmesini engellemek, IŞİD’i sınırdan temizlemek ve Suriyeliler için ‘güvenli bölge’ kurulması gibi hedeflerle başlayan Fırat Kalkanı Harekatı’nda sahadaki diğer ülkelerin çıkarlarını gözden kaçırdı. Rusya, İran, rejim güçleri ve ABD, sahada ‘Türkiye’nin en büyük zaafı’ olan ve hiçbir şekilde güç kazanmasına müsaade etmeyeceği PYD’yi kullanmaya devam etti. Rusya, PYD’nin ülkenin kuzeyini kontrol ettiğini ve milis sayısını hafife almayarak örgütü kaybetmek istemezken; ABD IŞİD’in Kobani’yi kuşatmasından bugüne PYD’nin silahlı gücü YPG’yi kara gücü olarak kullanmaktan vazgeçmedi. Türkiye, Rusya ve ABD’ye gerçeklerden uzak bir şekilde PYD ile olan iletişiminizi kesin derken, bu iki ülke için önemli bir kuvvet olan örgüte karşı bir alternatif sunamadı. Biz her ne kadar PYD’yi terörist olarak tanımlasak da, sahadaki iki büyük güç kendi çıkarları gereği PYD ile olan iletişimlerini kesmedi ve kesmeyecek gibi de görünüyor. Türkiye’de bu iki güç ile farklı bölgelerde PYD’ye karşı anlaşmalar yaparak sahadaki yegane çıkarını korumaya çalışıyor. Rusya ile El Bab önlerindeki M4 karayolunu sınır belirleyip anlaşırken, IŞİD kontrolündeki Rakka’ya ‘YPG’siz müdahale için’ ABD ile plan yapıyor. Bu tuhaf denklem her ne kadar Türk dış politikası için dengeleyici bir yaklaşım gibi görünse de, iki süper gücün çıkarları böyle bir birlikteliği kaldırmıyor.

ABD ve Rusya’nın kendi çıkarları gereği PYD’yi kullanmasının şaşılacak bir durum olmadığını ve Suriye’nin kuzeyindeki gelişmelerin özetini, IŞİD karşıtı Koalisyonun komutanlarından Korgeneral Stephen Townsend, “Ankara, Rakka’da sonra YPG/SDG üzerinde ABD mi etkili olsun istiyor, yoksa rejim, İran ya da Rusya mı?” sözleriyle ifade ediyor.
Türkiye’nin Menbiç konusunda ne yapacağını 10 Mart’taki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Rusya ziyareti ve Pentagon’un Trump’a sunduğu IŞİD planı ile netleştireceği öngörülürken, Menbiç konusunda Başbakan Binali Yıldırım’ın “Son gelişme, rejim güçleri Menbiç’e girdi, YPG’liler ayrılıyor şeklinde. Bu, bizim açımızdan olumsuz değil. İsteğimiz YPG’nin orada olmaması. Nihayetinde Suriye toprakları Suriyelilere aittir.” açıklamasıyla, Türkiye için sahada asıl düşmanın rejim güçleri olmadığı bir kez daha kabul edilmiş oluyor.
Cenevre 4, krize siyasi çözüm arayışında tek taraflı çabalara sahne oldu.
Suriye konulu Cenevre görüşmelerinde Beşşar Esed rejimi ve Rusya, siyasi geçiş sürecini masaya yatırmayı ilk kez kabul etmesine karşın müzakereleri sulandıracak yeni gerekçeler geliştirdi.
Esed rejimi ve muhalefet arasındaki dolaylı görüşmeler, Birleşmiş Milletler (BM) gözetiminde İsviçre’nin Cenevre kentinde 23 Şubat-3 Mart tarihleri arasında gerçekleşti.
BM Suriye Özel Temsilcisi Steffan De Mistura’nın moderatörlüğündeki temas trafiğinde, genel beklentiye uygun olarak, “dönüm noktası” teşkil edecek bir gelişme yaşanmadı.
Görüşmeler, BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararıyla kayda alınan yol haritası çerçevesinde başladı.
2254’ün çizdiği çerçeve, müzakereler neticesinde Suriye’de tam yetkili bir geçiş yönetimi kurulmasını, bu yönetimin anayasayı hazırlamasını, ardından ülkeyi adil seçimlere götürmeyi öngörüyor.

Ancak masada, söz konusu 3 dosyanın aynı anda ele alınması için Mistura ve Moskova yönetimi ısrarcı davrandı.
Ayrıca Esed rejimi, “terörle mücadele”nin 4. konu başlığı olarak eklenmesini istedi.
Muhalefet, ağırlıklı olarak geçiş yönetiminin ele alınması, anayasa ve seçim konularının yüzeysel şekilde değerlendirilmesi kaydıyla bu programa rıza gösterdi.
Terörle mücadele eden asıl tarafın kendileri olduğunu daha net göstermek isteyen muhalifler, gündeminin değiştirilmemesi şartıyla 4. başlığı kabul etti.
Muhalifleri en fazla zorlayan konu, Moskova ve Kahire yönetimlerine yakın olan ve kendilerini muhalif olarak adlandıran grupların BM’ye davet edilmesiydi.
Rejim, gerçek muhalefeti parçalı göstererek “karşımda müzakere edecek muhatap yok” söylemiyle masadan kaçış yollarını denedi. Rusya da iki grubu muhalif olarak kabul ettirip gerçek muhalefeti zayıflatmanın yolunu aradı.
Muhalifler bu taktiğe, Moskova ve Kahire gruplarını tümden reddetmeden, kendi bünyelerine katarak etkisizleştirmeye çalışarak yanıt verdi.
Böylece muhalefet Cenevre’de masadan ayrılan taraf olmama staretejisi izledi. Rejimin sahada artan ateşkes ihlallerini, “Cenevre’yi sabote” çabası olarak görüp, kendini masada kalmaya zorladı.
Türkiye, Cenevre 4’te siyasi geçiş sürecinin tartışılmasını sağlamak için rejim dışındaki taraflar üzerinde tüm etkisini kullandı. Sözde muhaliflere masada güçlü rol verilmesi girişimlerini ve görüşme gündeminin değiştirilmesini engellemeye çalıştı. Muhaliflere, masada kalarak rejimi siyasi geçişi görüşmeye zorlamalarını tavsiye etti.

Cenevre’de ABD’nin varlığı hissedilmedi. ABD diplomasisi, Başkan Donald Trump yönetiminin
Suriye siyasetinin halen belirlenmemiş olması nedeniyle pasif bir tutum sergiledi. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Michael Ratney, görüşmelerin “bir şekilde sürdürülmesi”ni teşvik ederek yeni ABD yönetimine zaman kazandırmaya çalıştı.
Esed rejimi ile destekçileri Rusya ve İran’ın ortak noktası, muhalefeti ve destekçilerini Suriye’de tam yetkili bir geçiş yönetimi yerine “ulusal birlik hükümeti”ne razı etmek. Buna göre, Esed ve yakın çevresinden geri kalan yetkileri kullanan hükümette, bazı bakanlıklar muhaliflere bırakılarak, dünyaya “sorun aşıldı” mesajı verilecek.
Cenevre-5 görüşmelerinde rejimin ve Rusya’nın en fazla üzerinde duracağı konunun “terörle mücadele konsepti” olması bekleniyor. Rejimin, DAEŞ ve Nusra Cephesi dışında, askeri muhalefetin tümünü terörist kabul etmesi durumu içinden çıkılmaz hale getiriyor.
Rusya, askeri muhalefeti kendi içinde tasnif ederek, DAEŞ, Nusra Cephesi ve bazı gruplara karşı askeri muhalefetin savaşmasını amaçlıyor.
Muhalefet ise BMGK’nın terör örgütü kabul ettiği Nusra Cephesi ve ittifak yaptığı bazı gruplarla savaşa girmenin, “kendi gücünü tüketeceği”ni hesaba katıyor. Bunun yerine önceliğin uluslararası koalisyon desteğiyle DAEŞ’e karşı verilmesini istiyor.
Muhalefet, Batı ve Rusya’nın çifte standardından da şikayetçi. İran destekli yabancı grupların da terörist ilan edilmesini ve ülkeden çıkmaya zorlanmasını talep ediyor.
Cenevre 5’te muhalefetin, Moskova ve Kahire yanlısı sözde muhalif unsurların rolünü sınırlamak için de mücadele vermesi gerekecek. Rusya ve rejimin, bu grupların rolünü güçlendirecek girişimlerde bulunması yaygın bir beklenti.
Mistura’nın verdiği bilgiye göre, Cenevre 5’in davetli listesi son görüşmelerdeki katılımcılar olacak. Bunun bir anlamı da Rusya’ya rağmen terör örgütü PYD/PKK’nın çağrılmayacak olması.

Diğer taraftan, Türkiye, Rusya ve İran’ın başını çektiği, ABD’nin de pasif katılım gösterdiği Astana süreci güçlenerek devam edecek.
Son gelişmeler, Cenevre’nin siyasi ve diplomatik yönüyle, Astana’nın da askeri ve güvenlik boyutlarıyla ön plana çıkmasını sağladı.
Mart ayında Cenevre 5 toplanana kadar Astana’da, esir ve tutukların değişimi, ateşkesin güçlendirilmesi ve insani yardım konularının ele alınacağı bir toplantı düzenlenmesi öngörülüyor.
Cenevre 5’in başarısı büyük ölçüde, Astana’dan alınacak ya da alınamayacak sonuçlara bağlı kalacak.
Trump yönetiminin Suriye siyasetinin netleşmesi de Astana ve Cenevre trafiğine hareket katabilir.
Havada bulut yok, bu ne dumandır? / Mahlede ölü yok, bu ne figandır? /Şu Yemen elleri ne yamandır.
Ah o yemendir gülü çimendir. / Giden gelmiyor acep nedendir?
İşte Osmanlı’ya türküler yazdıran, pahalıya mal olan ve tarihte “Ebabil Kuşlar” efsanesinin geçtiği yer olan Yemen (570 veya 571’de Yemen Valisi Ebrehe’nin filleri ile Kabe’yi yıkmak için Mekke’ye saldırması ve bu orduyu yok eden ebabil kuşların efsanesi) . O Yemen’de şimdilerde bir iç savaş var.
Yemen, Arap Baharı olaylarında Tunus ve Mısır’dan sonra liderini deviren üçüncü ülke oldu. Arap Baharı olayları başladığında Yemen’de yönetimde Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih vardı. Halk ayaklanmasıyla Ali Abdullah Salih, 2011’de yetkilerini yardımcısı Abdurrabbu Mansur Hadi’ye bırakarak yönetimden çekildi.

2011’de iktidara gelen Abdurabbu Mansur Hadi ile Husiler, Yemen’in yönetimi konusunda ihtilafa düştüler. Abdurrabu Mansur Hadi 6 bölgeli (Yemen 6 bölgeye ayrılacak ve demokratik bir yönetim olacak) Yemen önerisini sundu. Yönetimde daha çok söz sahibi olmak isteyen Husiler 2 bölgeli yapıyı savundular (kuzey ve güney).
Eylül 2014 yılına kadar (sözde baharı getirecek olan devrim) Arap Baharı Devrimi, Yemen’de başarıya ulaşmıştı. 2014 Eylül’ünde Yemen’de Husi Darbesi ile çatışmalar başladı ve 2015 yılı Ocak ayında başkent Sana’da hükümet ve cumhurbaşkanı istifa etti, bu bir karşı devrimdi. 2011’de iktidardan alınan Ali Abdullah Salih 2015’te başkent Sana’da tekrar söz sahibi oldu ve Abdurrabbu Mansur Hadi Suudi Arabistan’a kaçtı.
Şimdilerde Yemen ikiye bölünmüş vaziyette bir tarafta Husilerle birlikte hareket eden Ali Abdullah Salih (başkent Sana), diğer tarafta Suudi Arabistan destekli Abdurrabbu Mansur Hadi ( başkent Aden şehri).

Şii Mezhebinin Zeydi kolundan olan Husiler (El- Husiyyun “Allah’ın Yardımcıları”)adını kurucusu Hüseyin Bedreddin el Husi’den almıştır. Yemen’in kuzeyinde etkililer. Husiler silahlı mücadeleye 2004 yılında başladı. 2004 yılında şimdiki müttefikleri olan Ali Abdullah Salih’e karşı gelerek Yemenlilerin isteklerine tabi oldular. Kurucuları Hüseyin Bedreddin el Husi 2005 yılında Yemen Ordusu tarafından öldürüldükten sonra babası Bedreddin Husi lider oldu. 2006 yılında ise Abdulmelik el Husi liderliğe geçti. Husilerin en etkili olduğu yer Suudi Arabistan sınırında olan Sada şehridir. Yaklaşık 25 milyon nüfusa sahip olan Yemen 12 şehirden oluşuyor ve şimdilerde 7 şehir (Sada, Sana, Amran, Hajjah, İb, Dhamar, Al-Hudaida) Husiler ve müttefiki Ali Abdullah Salih’in elinde.

Arap Baharı’nın arka plana ittiği İran, 11 Eylül sonunda Afganistan ve Irak işgal edilince bölgede daha da güçlendi. Şiilik kavramını kendi milliyetçi çıkarları için kullanan İran, Yemen’de Husilerin hem fikirsel hem lojistik olarak destekçisi durumunda (Suriye’de Aleviler, Lübnan’da Hizbullah, Irak’ta ise Şiiler üzerinde etkili). İran’ın Irak, Suriye ve Lübnan’dan sonra Yemen’de söz sahibi olma gayreti, Körfezi Kuşatma yolundaki en önemli noktalardan bir tanesi. İran ve Husilerin ilişkisi noktasının başlangıcını tespit etmek zor olsa da, Hüseyin Bedreddin el Husi’nin 1994’te İran’a gitmesi yeni dönemin başlangıcı sayılabilir.
Husileri terör örgütü olarak kabul eden Suudi Arabistan, Arap Baharı ile yönetime geçen Abdurrabbu Mansur Hadi’nin en büyük destekçisi konumunda. Ortadoğu’da en büyük rakibi olan İran’ın desteklediği Husilere karşı, 2015’te “Kararlılık Fırtınası” (Kararlılık Fırtınası’na katılım sağlayan ülkeler başta Suudi Arabistan olmak üzere; Bahreyn, Katar, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri. Bu körfez ülkelerin yanı sıra Fas (Marocco), Sudan, Ürdün ve Mısır) başlattı. Riyad yönetiminin bu dönüşümü, Bağdat’ın düşüşünden sonra bölgede aktif olma yönündeki en önemli adım. Karadan tek komşusu olan Yemen’deki iç savaşa dahil olan Suudi Arabistan, Yemen Ordusu ile birlikte çok önemli bir yere sahip olan Bab’ül Mendep Boğazını (günde yaklaşık 4 milyon varil petrolün geçtiği boğaz) Husilerden tekrar aldı.
Yemen’de son durum şimdilik bu. Tahran ve Riyad yönetimi bölgede kimin sesi daha çok çıkacak diye birbirleriyle çekişirken, etnik ve mezhep ayrımları bölgenin yıkımını hızlandırmaktadır. Ortak bir çözüm şuanda görülmüyor ve her iki tarafta elindeki silahı bırakmıyor. Bölgenin güçlü Sünni devleti olan Suudi Arabistan ve Şii olan İran’ın çekişmeleri, Suriye ve Irak’ta olduğu gibi Yemen’de de bir kimlik katliamına sebep olmaktadır.

Suudi Arabistan 2 Ocak 2016’da terör suçundan dolayı 47 kişiyi idam etti. Bunlardan bir tanesi İran’ın idam edilirse “Suudi Arabistan bedel öder” dediği, Şii Ayetullah Nemr Bakır en-Nemr idi. Şii din adamı Ayetullah Nemr Bakır en-Nemr’in idamından sonra İran’da Suudi Arabistan konsolosluğu bir grup protestocu tarafından ateşe verildi.
Murat Kaya*
*StratejikOrtak.com misafir yazar.
Türkiye, Suriye’deki El Bab operasyonunun ardından bir sonraki hedefin ülkenin kuzeyindeki Menbiç olduğunu açıkladı.
Menbiç, Türkiye’nin yanı sıra Suriyeli Kürtler, Suriye hükümeti, Rusya ve ABD gibi iç savaşın kilit aktörlerinin de var olduğu ve büyük önem atfettikleri yerlerin başında geliyor.
Suriye iç savaşına dahil olan yabancı devletlerden Rusya ve İran hükümeti desteklemek için faal rol üstlenirken, başta ABD olmak üzere Batılı devletler ile Türkiye ise Irak Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) yenilmesini ana hedef olarak belirledi.
Ancak, Türkiye’nin Menbiç operasyonu, Rusya, ABD ve Türkiye’nin desteklediği grupların ilk kez karşı karşıya gelmesi ve hatta birbirleriyle çatışması ihtimalini de gündeme getiriyor.

BBC Türkçe, son dönemde hem askeri hem de diplomatik trafiğin hızlandığı Menbiç ile ilgili gündemdeki beş soruya yanıt aradı:
Suriye’nin kuzeyinde yer alan Menbiç kenti, Türkiye’ye yaklaşık 40 kilometre mesafede bulunuyor.
İç savaş öncesi yapılan nüfus sayımına göre, kentte yaklaşık 100 bin kişi yaşıyor.
Arap ve Kürtlerin yaşadığı Menbiç halkının çoğunluğunu Sünniler oluşturuyor.

Kent, 2012 yılında Özgür Suriye Ordusu’nun denetimine geçti. Daha sonra 2014 yılında IŞİD, kentin kontrolünü ele geçirdi. Böylece, IŞİD; silah, lojistik destek ve savaşçı geçirmek için kullandığı en önemli geçiş noktalarından birisini kaybetmiş oldu.
Ağustos 2016’da ise yaklaşık iki ay süren bir kuşatmanın ardından Kürt grupların oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri‘ne (SDG/PYD/PKK) bağlı Menbiç Askeri Konseyi, ABD’nin de desteğiyle kenti IŞİD’den geri aldı.
Kentte sivil idarenin yürütülmesi ve temel hizmetlerin sağlanması ise Menbiç Sivil Konseyi tarafından yapılıyor.
Menbiç’in alınmasında Kürt ve Araplardan oluşan Menbiç Askeri Konseyi’ne en önemli desteği ABD’nin yanı sıra Türkiye tarafından “terör örgütü” olarak kabul edilen Halk Savunma Birlikleri (YPG) verdi.
Türkiye, YPG’nin Fırat Nehri’nin batısındaki bölgelerde bulunmasına karşı çıkıyor.
Türkiye’nin en önemli kaygılarından birini, Afrin ve Kobane kantonlarının birleşmesiyle birlikte sınırın güney tarafında bir Kürt koridorunun kurulması oluşturuyor.
Türkiye, Menbiç’in IŞİD’den geri alınmasından bu yana YPG’nin kentten ayrılması çağrısı yapıyor.
Kasım ayında, ABD’nin girişimleriyle varılan uzlaşma çerçevesinde YPG güçleri Türkiye’nin isteği doğrultusunda Fırat Nehri’nin batısına çekilmeyi kabul etti.
Ancak Türkiye, bu geri çekilmenin gerçekleşmediğini savunuyor.

Türkiye, sınırın Suriye tarafında “terörden arındırılmış bir bölge” oluşturmak amacıyla başlattığı Fırat Kalkanı Harekatı kapsamında El Bab kentinin IŞİD’den alınmasının ardından bir sonraki hedefin Menbiç olduğunu açıkladı.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Aralık ayında yaptığı bir konuşmada, Türkiye’nin hedeflerini şöyle tarif etti:
“Terörden arındırılmış güvenli bölge diye bir tezimiz var. Başından beri bunu söylüyoruz bu olmazsa Gaziantep, Kilis, Şanlıurfa her zaman tehdit altında. Dertleri ne? Kuzey Suriye’de yeni bir devlet kurmak. Biz böyle bir devletin kurulmasına müsaade etmeyeceğiz. Bu böyle bilinmeli.”

Erdoğan Ağustos ayında da ayrıca, Fırat Kalkanı Harekatı kapsamında yapılan operasyonların “DAEŞ (IŞİD), PKK ve YPG tehdit olmaktan çıkana kadar” devam edeceğini söylemişti.
Bu nedenle Türkiye, YPG’nin uzaklaştırılması için Menbiç’e operasyon başlatmayı planlıyor.
Kürt gruplar tarafından Menbiç, doğudaki Cezire ve Kobani kantonları ile batıdaki Afrin kantonunun birleştirilmesi için önemli bir geçiş noktası olarak görülüyor.
YPG’nin Kobani’deki Sözcüsü Fevzi Sleman, Haziran ayında Rudaw’a yaptığı açıklamada, “Menbiç alınsa bile Kobani ve Afrin’in birleşebileceğini sanmıyorum. Ancak bu kent, bu sürecin kilit noktalarından biri” diye konuştu.
Kürt gruplar, Menbiç’in Şahba kantonunun ele geçirilerek, Kobani ile Afrin’in birleştirilmesi açısından büyük önem taşıdığına inanıyor.
Ancak, Kürtlerin Şahba kantonu olarak isimlendirdiği bu hat, Fırat Kalkanı Harekatı’nın ardından Türkiye ile desteklediği Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) kontrolü altında bulunuyor.
Demokratik Birlik Partisi (PYD) lideri Salih Müslim de Ağustos ayında yaptığı açıklamada, Kürtler tarafından ilan edilen “Kuzey Suriye-Rojava Federasyonu”nun güvenliği ve burada kurulan yönetimin iyiliği açısından Menbiç’in kontrol altında tutulmasının zorunlu olduğunu söyledi.

Menbiç için esas tartışmalar ağırlıklı olarak Kürtler ve Türkiye üzerinden yaşansa da ABD, Rusya ve Suriye hükümeti de kentte önemli rol oynayan diğer aktörler arasında yer alıyor.
ABD, Menbiç’in IŞİD’den geri alınması sürecinde Kürt güçlere açık destek verdi.
ABD, aynı zamanda, başta YPG olmak üzere Kürt grupları Suriye’deki en önemli muharip müttefiki olarak görüyor ve YPG’nin şu anda Rakka’yı kuşatmaya yönelik operasyonuna da destek veriyor.
Bu nedenle, ABD bir yandan NATO müttefiki Türkiye’ye Menbiç’te destek vererek Kürtlerle, destek vermeyerek ise Ankara ile sorun yaşam riskiyle karşı karşıya bulunuyor.
Rusya da Suriye iç savaşında oynadığı rolün önemini giderek artırmak isteyen bir diğer büyük devlet.
Bir yandan Suriye hükümetini destekleyen Rusya, diğer yandan da Türkiye’nin IŞİD’e yönelik El Bab operasyonuna havadan destek verdi.
Son olarak, Menbiç Askeri Konseyi de Rusya ile anlaşmaya vardığını ve bu kapsamda kentin batısındaki bazı köyleri Suriye ordusuna devrederek, Türkiye ve ÖSO ile arasındaki savunma hattını da hükümete bırakacağını açıkladı.
ABD Başkan Yardımcısı Pence’in Münih Güvenlik Konferansı’nda NATO’ya güçlü destek mesajları vermesi ve Rusya’nın Kırım’ı işgalini hiçbir şekilde tanımayacaklarını açıklaması Moskova’nın beklentilerini boşa çıkardı.
Bu yıl 53’üncüsü düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı’nın ana gündem maddeleri Donald Trump’ın ABD başkanlığına seçilmesi, İngiltere’nin AB’den ayrılması, Suriye’deki barış arayışları, Asya-Pasifik bölgesindeki ticari ve askeri gelişmelerdi.
Bu konferansta Rusya ile NATO üyeleri arasında söz düellosu devam etti. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un konferansta yaptığı konuşmada “Soğuk Savaş henüz aşılmamıştır” cümlesi dünya dengelerini göstermesi açısından önemliydi. Trump’ın seçim kampanyaları döneminde NATO’dan ‘modası geçmiş bir örgüt’ olarak bahsetmesi Rusya’yı umutlandırmışsa da ABD yönetimi adına konferansa katılan Trump’ın yardımcısı Mike Pence’in NATO’ya güçlü destek mesajları vermesi ve Rusya‘nın Kırım‘ı işgalini hiçbir şekilde tanımayacaklarını dile getirmesi Moskova’nın beklentilerini boşa çıkardı denilebilir.

Ukrayna son durum haritası için tıklayın.
Münih Konferansı’na paralel olarak Brüksel’de yapılan NATO Savunma Bakanları zirvesinde de NATO ile Rusya ilişkilerinin geleceğini etkileyebilecek önemli bir karar alındı. ABD’nin, NATO’nun Karadeniz’deki askeri varlığının arttırılması teklifinin kabul edilmesi ile bundan sonra Karadeniz’e daha fazla NATO gemisi giriş yapacak. Bu gemilerin komuta kontrolü ise İngiltere’de bulunan Marcom Üssü’nden yürütülecek. Türkiye bu kararın Rusya ile bir gerginliğe sebep olmaması için gemilerin tüm hareketliliğinin önceden Türkiye’ye bildirilmesini şart koştu. Bu uygulamaya Mayıs 2017’den itibaren başlanması öngörülüyor.
NATO Savunma Bakanlarının Ekim 2016 toplantısında kabul ettiği, ittifakın doğu sınırını Rusya’ya karşı güçlendirmek amacıyla Estonya, Letonya, Litvanya ve Polonya’ya 4 tabur konuşlandırılması planı Şubat 2017 itibarıyla devreye girdi. Rusya’da Putin yönetimi aslında NATO’nun 2004 yılından sonra Baltık ülkelerinde askeri üsler kurmasından rahatsızlık duyduğunu ilan ettiğinde bugünleri görmüş ve buna yönelik tedbirlerini almıştı.
AB/ABD, 2000’li yıllardan itibaren Gürcistan, Ukrayna, Kırgızistan’daki yeni siyasi yapılanmalar üzerine odaklandı. Rusya ise bu stratejiyi Rusya’yı zayıflatma politikaları olarak değerlendirdi. Çünkü Rusya’nın oluşturmaya çalıştığı Avrasya medeniyeti içerisinde bu üç ülkenin önemli bir yeri vardı. Bu ülkelerin NATO ve AB’ye taraf politikalar benimsemesi Avrasyacılık fikirlerini zayıflatacaktı. Putin, 10 Şubat 2007 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşmayla yeni bir Rusya dış politika çerçevesi çizmişti. Bu konuşma daha sonra “Münih Doktrini” olarak adlandırıldı. Bu yeni doktrine göre; “Dünyadaki tek kutupluluk asla kabul edilmeyecektir. ABD’nin küresel hegemonyası ve dayatmalarına karşı durulacaktır. Bundan sonra dünyada güç kullanımı sadece BM Güvenlik Konseyi’nin alacağı kararlar çerçevesinde gerçekleştirilebilecektir.”
Putin, Münih Doktrini’nde, “bin yıllık tarihi ile her zaman bağımsız dış politika yürüten Rusya’nın tehditlere ve kuşatmalara asla boyun eğmeyeceğini, bu tehditlere gerekli karşılıkların verileceğini” ilan etmişti. Putin’in Münih konuşması günümüzde Rusya merkezli sorunların da ilk işaretlerini vermişti. Fakat ABD ve AB, Putin’in bu konuşmasını her zamanki Rus tehdidi olarak algılayıp buna yönelik tedbirleri almadı.
Putin’in 10 Şubat 2007’de Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma Rus dış politikasının günümüzdeki işleyişinin de başlıca doğrultularını tayin etmişti. Putin bu konuşmadan sonra aktif eyleme geçerek başta Gürcistan olmak üzere Ukrayna, Kırım ve Suriye’ye müdahale etti. Zaten bu konuşmadan sonra 15 Temmuz 2008 tarihinde Rusya’da yeni dış politika konsepti açıklandı. Rusya bu konsept ile 17 Şubat 2008’de Sırbistan’dan ayrılan Kosova’nın bağımsızlığını ilan etmesine, Gürcistan krizi sonrası bağımsızlıklarını ilan eden Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlıklarını tanıyarak cevap verdi. Böylece Rusya, ABD ve AB ülkelerine bir anlamda ültimatom verdi.
Rusya 2008 yılı sonrası ABD’de Başkan Obama’nın pasif Rusya politikasından yararlandı. Putin, Obama yönetimindeki ABD politikalarını ‘etkisizlik’ ve ‘çaresizlik’ olarak nitelendirerek kendisine alan açmaya başladı.
Rusya’nın 2008 yılında Gürcistan’a müdahalesi hem Batı’da hem de Rusya’da yeni stratejilerin belirlenmesine yol açtı. Rus tarafı 5 Şubat 2010 tarihinde Rus Askeri Doktrini’ni kabul etti. Bu doktrin çerçevesinde Kuzey Kafkasya’daki ayrılıkçı hareketler, NATO’nun doğu genişlemesi en büyük tehditler olarak sıralandı. Rusya, NATO’nun genişlemesine karşı Avrasya Ekonomik Birliği, Kolektif Güvenlik Örgütü, Tek Ekonomik Saha vb. organizasyonların kurulmasına öncülük etti. Rus askeri doktrini, NATO’nun doğu genişlemesini ve Rusya sınırlarına dayanmasını açık bir güvenlik riski olarak değerlendirdi. Putin, Çarlık Rusya ve Sovyetler Birliği’nin etki alanlarını coğrafi kazanımlar üzerinden şekillendirdiğini hatırlayarak tıpkı geçmişte olduğu gibi yakın çevresine hâkim olmak istiyor.
Putin’in 2007’de Münih konuşmasında açıkladığı öncelikler doğrultusunda Rusya, Karadeniz’de varlık sebebi olarak gördüğü Kırım’ı kendi topraklarına katmaktan çekinmedi ve devamında da Suriye’deki krize müdahale ederek Tartus’taki limanı garanti altına aldı. Doğu Avrupa, Karadeniz, Hazar ve Orta Asya’daki jeopolitik üstünlüğünü yitirmek istemeyen Rusya, coğrafi bir meydan okumayla tüm güçleri uzaklaştırmayı amaçlıyor.

Rusya için sıcak deniz limanlarına erişim, Rus jeopolitiğinin vazgeçilmez bir ideali. Rusya, jeopolitik kaygılarında haksız da sayılmaz. Putin Rusya’sı uluslararası sistemdeki jeopolitik ve jeostratejik pozisyonunu yeni güç dengesi oluşturmak üzerine kurmuş durumda. Rusya’yı tüm dünyada küresel bir güç olarak gösterme çabası Rus stratejisinin enstrümanlarını ve argümanlarını da ortaya çıkarıyor.
Rusya, ABD ve AB’nin Doğu Avrupa ülkeleri için ortaya koyduğu ‘Doğu Ortaklığı’ (Eastern Partnership) girişimine karşı önlemler almaya çalışıyor. Bu kapsamda AB ve ABD’nin uydusu konumundaki Polonya’nın Ukrayna ve Belarus üzerindeki siyasi, iktisadi, sosyal ve kültürel etkilerinin azaltılmasına yönelik politikalar üretiliyor. Ayrıca Doğu Ortaklığı Projesi sonucunda Rusya’nın enerji politikaları ve enerji güvenliği zarar gördü. Rusya, aslında Türk Akımı projesi ile enerji güvenliğini garanti altına almaya çalışıyor.
SSCB döneminde Batı’nın Karadeniz’deki tek müttefiki NATO üyesi olan Türkiye iken, sonrasında Bulgaristan ve Romanya’nın 2004’te NATO’ya ve 2007’de AB’ye katılmalarıyla Karadeniz, Batı’nın etki sahasına girdi. NATO’nun Karadeniz’e kıyısı olan Romanya, Bulgaristan gibi bölge ülkelerini de içine alacak şekilde genişlemesi Rusya’yı rahatsız etti. Rusya bu duruma ekonomik ve askeri anlamda güçsüz olduğu 2008 yılına kadar tepki vermedi. 2008 yılında ise Gürcistan ile birlikte Karadeniz politikasını yeniden aktif hale getirdi.
Rusya, ABD’nin manevralarıyla Avrupa’dan kendisine yapılan çevreleme ve sıkıştırmayı Suriye operasyonuyla aşmak istedi ve bunu Obama döneminde başardı. Rusya, Irak savaşından sonra Ortadoğu’da ABD’nin imajının kötüleştiği bir ortamda Suriye’de ‘terörizmle mücadele eden kurtarıcı devlet’ olarak kendisini takdim etti. Rusya, Ortadoğu’da yeni perspektifle hareket ederken İran’ın yayılmacılık zafiyetinden de faydalanarak İran/Rusya stratejik müttefiklik olgusunu bölgede taraf/taraf olmayan devletler oluşmasına neden olabilecek seviyeye taşıdı. Aslında bu politika Rusya’yı bölgede her ülke için mutlaka münasebet kurulması gereken bir devlet haline getirdi ancak Trump’ın başkan olmasıyla dengelerin yeniden değişmesi de ihtimal dahilinde.
Rusya, ABD’nin Karadeniz politikasına karşılık Avrasya satranç tahtasında jeopolitik mihver olarak Ukrayna’yı görüyor. Özellikle Kırım’daki Rus donanma üssü Karadeniz’in güvencesi olarak nitelendiriliyor. ABD ve AB ise Rusya’ya karşı kendilerine Türkiye’yi miğfer yapmak istemişlerse de Ankara ile Rusya arasında son dönemdeki yakınlaşma buna engel oluyor. Hem Putin’in hem de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Batı kaynaklı bu kadar saldırıya uğramasının asıl nedeni bu işbirliğini bozmaya yönelik. Fakat Rusya ile Türkiye ilişkilerinin önündeki asıl tehlike iki ülkenin dostluğunun Erdoğan/Putin inisiyatifiyle sınırlı olması. Gelecekte iki ülkeyi nelerin beklediğini kimse tahmin edemiyor.
Ukrayna ve Kırım sadece Karadeniz’in güvenliği için değil aynı zamanda Rusya’nın doğalgaz sevkiyatı için de hayati öneme sahip. Rusya’nın Karadeniz’e ilgisinin en büyük nedenlerinden birisi de hiç şüphesiz gaz ve petrol kaynaklarının bu bölgeden geçmesi.
Rusya’ya göre Karadeniz’in güvenliği aynı zamanda Kafkasya’nın da güvenliği demek. Rusya, Karadeniz’i koruma altına alamaması halinde Batı’nın krizi Kafkasya’ya taşıyacağından endişe ediyor.
Rusya, ABD’nin Gürcistan’daki askeri varlığını arttırarak İran ile bir gerilim durumunda burayı kullanabileceği ihtimalinden de endişeli. Rusya, 2008 Gürcistan müdahalesiyle NATO’nun genişleme çalışmalarının hızla devam ettiği, ABD’nin Karadeniz’e kıyısı olan Romanya ve Bulgaristan’da askeri üs arayışında olduğu süreci sabote etmişti. Fakat 2016 yılında NATO Devlet Başkanları Zirvesinde ve Savunma Bakanları Zirvesinde alınan, Baltık ülkelerindeki üslere asker sevkiyatı ile Karadeniz’e takviye kararları, yeni gerginliklere yol açacak önemde. Nitekim İran da NATO’nun Karadeniz’e yapacağı askeri sevkiyat sonrası, olası İran harekâtında bu üslerin kullanılacağını iddia ediyor.
Sonuç olarak, kampanya dönemindeki vaatleri doğrultusunda Trump döneminde Rusya ile ABD ve NATO ilişkilerinde belirli bir iyileşme öngörülmekle beraber son gelişmeler, önümüzdeki sürecin, özellikle Karadeniz odağında yeni gerginliklere yol açabileceğinin işaretlerini veriyor.
Kaynak: AA
PKK’nın Suriye kolu YPG’nin bünyesinde tıpkı IŞİD gibi birçok yabancı terörist yer alıyor. 2014’ten günümüze ABD desteğiyle Suriye’nin kuzeyinde topraklarını genişleten YPG’nin içerisinde çok sayıda yabancı örgüt yer alıyor. Bu örgütlerin çoğu sosyalist komünist mottosuyla hareket eden Türkiye içerisinden bölgeye giden terör unsurları.

YPG içerisindeki gruplar:
Uluslararası Özgürlük Taburu (IFP)
– Aziz GÜLER Özgürlük Gücü Milis Örgütü
– Devrimci Karargâh (DK)
– Devrimci Komünarlar Partisi (DKP)*
– Kader Ortakaya Timi
– Kadın Özgürlük Gücü (KÖG)
– Kızılbaş Timi

– Mahir Arpaçay Devrimci Savaş Okulu
– Marksist Leninist Silahlı Propaganda Birliği (MLSPB
– Necdet Adalı Müfrezesi
– Proleterya Devrimci Kurtuluş Örgütü (PDKÖ)
– Şehit Bedreddin Taburu
– Sosyal İsyan
– Spartaküs Timi
– Türkiye Devrim Partisi (TDP)
– Bob Crow Tugayı
– Brigade Henri Krasucki
– MLKP Rojava
– Türkiye Komünist Emek Partisi/Leninist (TKEP/L)
– Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist (TKP/ML)

– Türkiye İşçi ve Köylü Kurtuluş Ordusu (TIKKO)
– Rus Επαναστατικός Σύνδεσμος Διεθνιστικής Αλληλεγγύης (ΕΣΔΑ)
– Halkların Birleşik Devrim Hareketi (HGDH)
– Marksist Leninist Silahlı Propaganda Birliği (MLSPB)
– MLKP Rojava
– Türkiye Komünist Emek Partisi/Leninist (TKEP/L)
– Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist (TKP/ML)*
Kaynak: cartercenter
Dünyada tarihsel sürece baktığımız zaman bir ideolojinin yayılması ancak o ideolojiye büyük bir ülkenin sahip çıkmasıyla mümkün hale geliyor. Çünkü büyük bir ülkenin bu ideolojik liderliği olmadan küçük ülkeler rakip ideolojilerin altında kolaylıkla ezilebiliyorlar. Bu konuyu “Bir Ülkenin Yıkılması Bir İdeolojinin Çöktüğü Anlamına mı Gelir?” isimli yazımı okuyarak daha iyi anlayabilirsiniz.
Buna en iyi örnek komünizmdir. Karl Marx’ın öğretisinin bir türlü gerçekleşmediği ve 70 yıl sonra tam umutların tükendiği bir anda Lenin sosyalizme ve komünizme can vermiştir. Bolşevik devrimin ardından başta Hollanda ve Almanya olmak üzere pek çok Avrupa ülkesi başarısız olsalarda devrim denemelerinde bulunmuş ancak hiçbiri Rusya gibi başarılı olamamıştır. Ancak Avrupa dışında ki Moğolistan 1924’te başarılı olacak ve ikinci devrim ülkesi olacaktır. Nihayet İkinci Dünya Savaşından sonra Faşizmin zayıflamasıyla oluşan boşlukta Sovyetler Birliğinin liderliği hissedilir hale gelecek ve dağılana kadar başta Doğu Avrupa ve Uzak Doğu olmak üzere dünyayı inleteceklerdir. Ancak günümüzde büyük bir komünist devlet kalmadığı için Zimbabve, Küba, Eritre, Kuzey Kore, Trandinyester ve Nepal gibi ufak ülkeler büyük liberal devletlerin altında daha kolay ezilir oldular.
Bu örnekten yola çıkarak günümüz siyasal Şiiliğinin yükselişine bakmak istiyorum. Her ikisini daha önce “Şii-Sünni Geriliminin Soğuk Savaşla Benzerlikleri” adlı yazımda da farklı bir konuda yan yana getirmiştim.

1979 yılında ABD destekli İran şahı Rıza Pehlevi, Ayetullah Hümeyni önderliğinde ki İslam devrimiyle tahtından indirilecek ve en çok Şii’nin yaşadığı İran artık ABD safından çıkacak ve ezilen halkların lideri olmaya çalışacaktı. Tabi ki lider olmanın veya olmaya çalışmanın ağır bedelleri de olacaktı.
Tıpkı Bolşevik devrimden sonra Avrupa’da başarısız bazı devrim girişimleri olması gibi İran’da ki devrimde umutları arttıracak, böylelikle Bahreyn ve Irak’ta da devrim denemelerine neden olacaktı. Ama buralarda henüz başarı sağlanamayacaktı.
Şii toplumlar tarihin çoğu evresinde ezilen azınlıklar oldular. Arap yarımadasında hep azınlıkta kaldılar ve farklı zamanlarda çeşitli hükümdarların baskılarıyla uğraştılar. Pek çok yerde sapkın olarak görüldüler ve katledilmelerinin vacip olduğu söylendi.
Çok eskiye gitmeye gerek yok. Şuan ki 250 milyonluk Şii toplumlarının sadece son birkaç on yılına bakarsak zaten pek parlak şeyler görmeyiz. İran zaten ABD destekli şahlar tarafından sömürge halindeydi. En çok Şii’nin yaşadığı ikinci ülke olan Hindistan da ise Müslüman-Hindu çatışmalarında bağımsızlıktan bu yana 1 milyon insan ölmüştü. Arap yarımadasında ki ülkelerde sürekli Selefilerin hedefi oldular. Irak’ta Baas Partisin azınlık diktatörlüğünde onlar hep dışlandı. Lübnan’da ise Hristiyan çoğunluğa karşı alt statüden çıkmak için 15 yıl savaştılar. Pakistan ve Afganistan da ki varlıkları çeşitli zamanlarda büyük soykırımlara uğradı ve hala uğruyor. Azerbaycan’da da Sovyet döneminde din karşıtı yoğun bir baskı ve propaganda vardı. Bu sorunlu durumlar neredeyse 1400 yıl birkaç istisna dışında hep böyle oldu ve Abbasilerden Osmanlıya Eyyübilerden Selçuklulara bu hiç değişmedi.
Böyle bir kısa geçmişin üstüne şimdi elde edilecek statülerini Şiiler, kolay kolay bırakmayacaklardır tabi ki.
2015’te İranlı bir milletvekili “Arapların 3 başkenti şuan bizim elimizde” diyordu ve burada kastettiği Şam(Suriye), Sana(Yemen) ve Bağdat(Irak) idi.
Ayrıca daha geçen ay İranlı bir general Halep’in ardından hedeflerinin Yemen ve Bahreyn olduğunu açık açık söyledi ve şuan ki mücadelelerin daha bir başlangıç olduğunu belli etmiş oldu. Tabi ki sapkın olarak görülmenin getirdiği yüzyıllardır süren kötü bir geçmişi tersine çevirmeye çalıştıkları için onları takdir etmek gerek ama bunu yapmaya çalışırken izlenilen yöntem insanları ister istemez tedirgin edebiliyor. Bence suçu sapkın olsalarda olmasalarda Şiilere atmak yerine onları bu reflekse sokanları suçlamak daha doğru olur.
İran’da başlayan yükselişin ardından ikinci yükseliş beklendiği gibi Irak’ta değil Lübnan’da gelecekti. Lübnan İç Savaşı(1975-1990) sırasında 1982 yılında kurulan Hizbullah, Filistin Kurtuluş Örgütü ile birlikte Lübnan’da, başta Falanjist Kataeb Partisi olmak üzere Hristiyan partilerle savaşırken bir yandan da İsrail askerlerini ülkeden çıkarmaya çalışacaktı. Neyse ki büyük oranda İran ve Suriye desteği sayesinde hem Falanjistleri yenecek hem de en sonunda 2000 yılında İsrail’i Lübnan’dan çıkaracaklardı. Bu süreçte onlar İsrail’le savaştıkları için Suriye ve İran’dan büyük bir destek alacak ve gitgide büyüyecek ve en sonunda Lübnan ordusundan bile güçlü hale geleceklerdi.
1996-2001 arasında Afganistan’da iktidarda yer alan Taliban, o dönem ülkedeki Şii Hazaralara karşı inanılmaz bir katliam gerçekleştiriyordu. 2001 yılında ABD işgali sonucu Taliban ve El-Kaide üyelerinin pek çoğu Pakistan’a kaçacak ve bu sefer orada ki Hazara mültecilerini de öldüreceklerdi. Taliban’ın devrilmesi Hazaraları oldukça rahatlatmıştı ama hala tehdit altındalar çünkü onlara yönelik saldırılar devam ediyor. Hazaraların Afganistan’da ki tarihi hep bu tür katliamlarla dolu örneğin 1893 yılında dönemin Peştun asıllı padişahı olan Abdurrahman Han, Hazaraların %62’sini katletti ve Hazaraların genç, kız ve oğullarını Araplara köle olarak sattı. (Hazaraların kökeni Cengiz Han döneminde bölgeye gelen Moğollara dayanır)
2005 yılında ise en çok Şii’nin yaşadığı 4. ülke olan Irak’ta ABD işgali sonrası gerçekleşen ilk seçimleri beklendiği gibi Şii partiler kazanacak ve artık Irak’tada siyasi yön hızla değişmeye başlayacaktı. Irak artık İran’ın önünde ki bariyer olmaktan çıkacak ve koruyucu kalkana dönüşecekti. ABD hem Irak hem de Afganistan’da ki üsleri sayesinde İran’ı kuşatma altına almıştı ama bu İran için caydırıcı olmamıştı ve halende olmuyor.
Siyasal Şiilik Asıl yükselişini ise Arap baharının patlamasıyla gerçekleşecekti. Yemen’de Ali Abdullah Salih’in baskılara dayanamayıp istifa etmesinin ardından oluşan boşluğu Şii Ensarullah Hareketi yani Husiler dolduracaktı. Bir oldu bitti darbeyle başkent Sana’yı kontrol altına alacaklar ve bir anda Suudi Arabistan’ın gözünü güneye çevirmesine sebep olacaklardı. Her ne kadar Sana ele geçirilse de Yemen’in hala büyük bir kısmının kontrol edilmesi gerekiyor.
Sırada ise Bahreyn var. Bahreyn’de ezici Şii çoğunluk karşısında körfez işbirliği konseyi sayesinde ayakta duran Sünni krallık yer alıyor. Bu konuyu “Azınlığın Çoğunluğa Zulüm Ettiği Ülke: Bahreyn” isimli yazımda da anlatmıştım.
Peki İran bunu nereye kadar sürdürebilir? Sovyet örneğini vermemin sebebi şuydu; Sovyetler Birliği 1980 yılına geldiğinde dünyanın en büyük 2. ekonomisi iken ikinciliği o yıl Japonya’ya kaptıracak ve üçüncülüğe düşmesi bir yana bu durum işlerin iyiye gitmediği algısını oluşturacaktı. Doğruydu işler iyi gitmiyordu. Çünkü Sovyetler Birliği bütçesinin %25’i savunma harcamalarına veya diğer komünist ülke ve örgütlenmeleri ayakta tutmaya harcanıyordu ama Japonya’nın böyle bir derdi yoktu. Onlar sadece teknik ilerlemeye odaklanmıştı ve herhangi bir kesimin liderliğine soyunmamışlardı. İşte bu yüzden Sovyetler Birliği, liderliğin bir bedeli olarak ekonomik anlamda ABD’yi takibi Japonya’ya kaptırıyordu.
Aynı şey bugün İran için geçerli. Nasıl ki Sovyetler Birliği kendi ülkesinin kaynaklarını başka ülkeleri ve örgütleri ayakta tutmak için heba ediyordu ve bu onun kendi halkını harap ediyordu. Şimdi de İran misyonerlikten örgütlenmeye, savaştan yaptırımlara pek çok alanda mücadele etmeye çalışıyor.
Lübnan’da Hizbullah onların sayesinde büyürken, Suriye’de başta Pakistan ve Afganistan’dan gelen gönüllülerden oluşan yeni örgütler ortaya çıkıyor. Öte yandan Irak’ta Haşdi Şabi Irak’tan çok İran’dan besleniyor. Yemen’deki Husiler’ide bu aşamaya getiren İran’dı. Suriye’de de başka ülkelerden topladığı gençleri savaştırıyor ve bunlar işin müttefik güçler kısmı. (Bkz: 2011’den Günümüze: Suriye Politikasının İran’a Maliyeti)
İçerde ise farklı mücadeleleri var. Sünnilerin hakları için mücadele ettiğini iddia eden Cundullah, PKK’nın İran kolu olan PJAK, KDP’nin İran kolu İ-KDP, BKC ve BKO gibi Beluç ayrılıkçı örgütleri, Ahvaz Kurtuluş Hareketi başta olmak üzere Arap ayrılıkçılar ve diğer pek çok örgüt. Yani İran tam bir terör kazanı. Ancak İran dışarı karşı zayıf gözükmemek adına kendi iç mücadelelerini pek kamuoyuna yansıtmıyor. Demokrasinin zayıflığından dolayı da paylaşılan verilerin güvenilirliği oldukça tartışılır. Her ne kadar yiğitliğime halel gelmesin deseler de iç mücadelelerinin dış mücadelelerinden kalır yanı yok.
Bunlar iç ve dış çatışma ve savaşları ama İran’ın paraları sadece bunun için akmıyor. Misyonerlikte önemli bir kaynak tüketiyor. Başta Arap ülkeleri olmak üzere Afrika ve Asya da yaygın bir misyonerlik faaliyetleri var. Özellikle de Batı ve Kuzey Afrika’da –Ehli Beyt Sevgisi- adı altında sunulan programlar sayesinde pek çok bölgede gençlerin akın akın Şiiliğe geçtiği rapor ediliyor. Mesela günümüz Nijerya’sında 10 milyon Şii varmış, ayrıca mağripte Arap-Berberi kavgalarından dolayı politize olan ve Arap karşıtlığı oluşan Berberiler çok daha yoğun şekilde bu dönüşüme uğruyormuş.
Bu sorundan dolayı faaliyetlerin engellenmediği pek çok ülke körfez kralları tarafından uyarılıyor ve Somali gibi bazı ülkeler misyonerleri gördükleri yerde tutukluyorlar. Kendi misyonerlerine milyarlarca dolar harcayan Arap krallarının herkesten beklentisi ise kendi misyonerlerinin önü açılırken aynı zamanda Şii ve Ahmedi misyonerlerin önünün kapatılarak çifte standart yaratılması isteniyor. Yani herkesin Somali gibi davranmasını arzuluyorlar.
Bu konuyu aynı zamanda Azeri olan bir Şii dostumla konuşurken bana “Bir Şii Sünni olduğu zaman onu döndüren misyonerlik yapmış olmuyor, Sünniler yayılmacılık yapmış olmuyor, dönen genci alkışlıyorsunuz ama bir Sünni Şii olunca Şiiler yayılmacılık yapmış oluyor, misyonerlik yapmış oluyor ve dönen genç yuhalanıyor.” Diyerekten bana sert bir çıkış yapmıştı. Bende “sende haklısın” demiştim.
Bunların hepsini bir kenara bırakın İran için asıl büyük sıkıntı kendi sınırları içerisinde ki yönetimden soğuyan halk. ABD’li pek çok üst mevkide ki isim sürekli bunu dile getiriyor. Öyle ki İran halkı yönetimin aşırıcı uygulamalarından bıkmış usanmış ve bu soğuma yüzünden batı yanlılarının sayısı oldukça artmış. ABD’nin de İran’a karşı en büyük umudu buymuş.
Kesinliği olmasa da yönetimin halkı bezdirmesiyle alakalı bazı araştırmaların istatistiklerine göre İran’da dinden çıkanlar o kadar fazla olmuş ki ülkede ki dinsizlerin oranı için en az %10 gibi rakamlar veriliyor. Sadece dinden çıkanlar değil başka dine geçenlerde varmış. Örneğin Türkiye’de ki Hristiyan misyonerlerin kendi aralarında oluşturduğu bir platformda “Türkiye’ye şeriat gelirse ne olur” diye tartışılırken bir kişi “Belki de nasıl ki İran’a şeriat gelince insanlar devrimden pişman oldular ve akın akın İsa’ya dönüyorlar, aynı şekilde Türkiye’ye de şeriat gelirse insanlar neyle karşı karşıya olduklarını görmüş olurlar” diyor.
İran’da ki etkili din adamlarından biri olan Ayetullah Danişmendi, ülkede ki 2 Sünni azınlık olan Kürt ve Beluci/Beluç halkları ile ilgili iki farklı görüş sunuyor. Kürtler(İran’ın %10’u) için doğurganlıklarının yüksek olduğunu ve her eve girildiğinde bir sürü çocuk sesi geldiğini söylüyor ve devlete “Sünnilerin artışı ile ilgili bir şey yapın” diyor. Kürtlerin hepsi Sünni değil tabi ki ama o Sünniler için söylüyor. Beluciler(İran’ın %4’ü) içinse uyuşturucu kartellerinde etkin olmaları sebebiyle onları, hem ayrılıkçı terör örgütleri hemde uyuşturucu kartelleri üzerinden Şiileri öldürdüklerini ama kendilerininse nüfuslarını arttırdığını söylüyor. Terör örgütleri ve uyuşturucu kartelleri mevzusu Kürtler içinde geçerli. En sonunda Danişmendi, Sünnilerin oranlarını arttırmasıyla ilgili devletin bir şey yapması gerektiğini ifade ediyor. Kürt ve Beluç halklarının içinde Şii olanlarda çok ama İran’daki Sünni toplumda genelde onlardan oluştuğu için bu konuda hedef halindeler.
Dini konularda ki tabloya bakınca İran’da ki rejimin varlığının pamuk ipliğine bağlı olduğu ve aşırı cezai yaptırımlara bakarakta rejimin varlığını silah zoruyla ayakta tutmaya çalıştığı bir gerçek.
Nasıl ki Sovyetler Birliği silahlanma ve müttefikleri ayakta tutma adına kendi insanlarının refahını heba etti. Şimdi de İran aynı şekilde kendi insanlarının zaten ambargo yüzünden çaresiz kalmışlığının üstüne birde mevcut kısıtlı imkanlarını ve dikkatini böyle dağıtıyor. Dağıtması kötü bir şey değil tabi ki. Çünkü başka ezilenlerinde haklarını birilerinin savunması ve onları koruması gerekli ama bunun getirdiği bir yükte var.
ABD’de 1-2 milyon civarında İran kökenli yaşıyor ve çoğu Bahailik, İsevilik gibi inançların etkisinde veya hiçbirine ait değil. Aynı şekilde Avrupa’da da başta Almanya olmak üzere pek çok ülkede İranlıların varlığını hissedebiliyorsunuz. Türkiye ve Rusya’da buna dahil. Yani insanlar İran’dan kaçıyorlar ve kaçtıkları yerde Anti-İrancı oluveriyorlar. Ülke içinde evde yetiştirilen esrar veya keneviri içmekten başka hiçbir sosyal aktivitesi olmayan, sırf dinden çıkması halinde idam edilen, yönetici sınıftaki molla hakimiyetine diz çöken ve en önemlisi de ekonomik anlamda arzu ettiği seviyelere gelememiş insan yığınlarının böyle bir ortamda ülkede kalması zaten saçma olurdu.
Donald Trump’ın göreve gelmesinden sonra İran’ın askeri harcamalarını iki kat arttıracağını açıklaması da halkın ekonomik problemlerinin kolay kolay çözülmeyeceğinin bir diğer göstergesi.
1980’li yıllarda Sovyet insanlarının ekonomik tatminsizliği onların ülkelerinin izlediği yola inançlarını kaybetmesine ve 1991 yılında ki Gorbaçov’a yönelik darbe girişimine karşı çıkıp aynı Türkiye’de 15 temmuz gecesi olduğu gibi Rus halkının da o zaman Kremline doğru ilerleyen tankların önünde durmalarına ve üstlerine doğru yürüyen tankları itmeye çalışmalarına sebep olmuştu. Bu darbe girişimi halk yüzünden başarısız olunca Sovyetler Birliği’ninde dağılması kaçınılmaz olacaktı. Gorbaçov seksenli yılların sonlarında ülkeyi komünizmden çıkartıp liberalizme sokmaya çalışıyordu ve bu yüzden darbenin hedefi olmuştu ama darbe halkın direnişi yüzünden tıpkı bizdeki sebepten olduğu gibi başarısız olmuştu.
Şimdide İran insanlarını kendi rejiminden soğutuyor. Bir dış veya iç savaş yada devrim veya darbe durumunda molla iktidarının halktan destek alması ve halk karşısında ayakta kalabilmesi çok zor.
İç savaş demişken Suudi Arabistan’ın bu yönde çalışmaları olduğunu da hatırlatmakta fayda var. Geçtiğimiz sene İran’da siyasi veya silahlı mücadele yürüten pek çok örgüt Suudi Arabistan’ın daveti üzerine toplandılar ve bu toplantı da Azeri, Kürt, Arap ve Beluci ayrılıkçı hareketler yer alıyordu. Bunlardan biri de PKK’nın İran kolu olan PJAK idi. Hepside Suudilerden destek alma konusunda mutabık kalmışlardı. Bu tür adımlar, Suudilerin İran’ı istikrarsızlaştırma hamlelerinin olduğunun en net göstergelerinden biri. Ortadoğu ile Asya’yı birbirine bağlayan noktada yaşanabilecek bir büyük istikrarsızlık sonucu çevre ülkelerinin nasıl etkileneceği ise bence daha önemli.
Suudi Arabistan’ın, Lübnan İç Savaşı sırasında İsevi falanjistlerden oluşan Kataeb Partisi ve İsrail ordusuyla savaşan Hizbullah’ı desteklemezken, Fi
Sovyet örneğini İran’ı en güzel anlatan örnek olduğunu düşündüğüm için seçtim. Çünkü ezilen toplumların kurtarıcısı olmaya ve onlara liderlik etmeye çalışmanın kendi halkınıza karşı da bir bedeli var.
Muhammed Ali Çalışkan
StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR
Suriye’nin kuzeyinde YPG kontrolündeki Menbiç çevresinde Türkiye destekli muhaliflerin 4 köyü ele geçirmesinin ardından çeşitli iddilar ortaya atıldı. YPG’nin Rusya ile varılan bir anlaşma kapsamında, El Bab kasabasının doğusunda Menbiç’in de batısında yer alan köyleri Esad rejimine devredeceği belirtildi.
Sputnik kaynaklı haberde YPG güdümündeki Menbiç Askeri Meclisi yetkilisi Hıdar Menbiç, Menbiç’in batısının Suriye ordusuna devredileceğini söyledi. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu bu konuyu yalanlasa da, yerel kaynaklar ve yabancı ajanslarda bu haberi doğruluyor.
YPG çekilmesi öncesi ve sonrası harita şöyle olacak:

Sonrası:

Alternatif harita: ABD’nin konuşlandığı iddia edilen bölge ve YPG’nin çekildiği bölgeler

Alternatif çekilme haritası (turuncu alan):

| Suriye’de Taraflar |
| Esad Rejimi – Hizbullah, Rusya, İran ve Şii Milisler |
| Muhalifler – Ahrar uş-Şam, Şam’ın Fethi Cephesi, ÖSO vb. |
| PYD/YPG – SDG çatısı altındaki küçük gruplar ve PKK |
| IŞİD – Örgüte biat eden yerel milis güçler ve aşiretler |
*Turuncu renk: Rejim ve YPG’nin ortak kontrol ettiği iddia edilen yada hakimiyeti kimde olduğu belli olmayan bölge
7 Mart 2017:

1 Mart 2017:

Fırat Kalkanı Harekatı ve Rakka Operasyonu son durum haritaları için tıklayın.
– Suriye’de ilk kez rejim güçleri ile muhalif silahlı gruplar Kalamun bölgesinde IŞİD’e karşı ortak operasyon yaptı.
– Rusya, Suriye’de askerlerimizin olduğu binayı bombaladı. 3 asker şehit olurken, 1’i ağır 11 askerimiz de yaralandı. Putin taziye için aradı.
– Türk Ordusunun Menbiç’in kuzeyini bombaladığı iddia ediliyor. Ayrıca bugün Menbiç çevresinde YPG’nin kazdığı hendekler görüntülendi.
– Cenevre Görüşmeleri’nde ki muhalefet heyettinde; askeri gruplardan 10, SMDK’dan 5, yerel 2 ve Rusya ile Mısır’a yakın 3 kişi yer aldı.
– Cenevre-4 Görüşmeleri yine başarısız sonuçlandı.
– Rusya Dişleri Bakanı Lavrov, “Rusya Suriye’ye müdahil olduğunda, Şam 2 ya da 3 haftada düşecek durumdaydı” dedi.
– Eski CIA direktörü David Petraeus, PYD için “ABD’nin terör örgütü olarak kabul ettiği PKK’nın kuzeni” dedi.
– Barzani, PYD’nin Suriye’ye almadığı peşmergeler için, “Suriye peşmergelerinin kendi bölgelerine dönmesini destekleyeceğiz” dedi.
– Daha önce YPG’li komutandan ödül alan ABD’nin ‘IŞİD Özel Temsilcisi’ McGurk, “Suriye için uygun garantörler Türkiye ve Rusya’dır.” dedi.
– Muhalifler Suriye’nin güneyinde Dera’da rejime karşı ilerlerken, IŞİD’de muhaliflere saldırısı sonucu bazı bölgeleri ele geçirdi.
– Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı, Suriye’ye ABD’nin yanında IŞİD’e karşı savaşmak için özel birlikler göndermek istediklerini söyledi.
– Hamaney’in başdanışmanı Ali Ekber Velayeti, “Türkiye, Irak ve Suriye’den ya kendisi çıkar ya da Irak ve Suriye halkı onları çıkarır” dedi.
– Suudi Dışişleri Bakanı Cubeyr, ‘IŞİD’i tamamen yok edeceğiz ve Şii güçlere karşı da Irak ve Suriye’de Trump’layız’ ifadesinde bulundu.
– Muhalifler, Cenevre-4 görüşmelerinde öncekilerden farklı olarak, ilk kez rejim ile doğrudan görüşme ve müzakere talep etti.
– Fırat Kalkanı Harekatı’nda muhalifleri koordine eden Havar-Kilis Operasyon Odası’da resmi olarak El Bab’ın alındığını duyurdu. (23 Şubat)
– Putin, Cenevre’nin gerekliliğini vurgulayarak, “Suriye’nin bütünlüğünün korunması için komşu ülkelerle işbirliğine devam edeceğiz” dedi.
– Devrim Muhafızlarına ve İran destekli Şii milislere güvenmeyen Rusya, Suriye’de ki ‘askeri polis’ sayısını arttırma kararı aldı.
– Rejim güçleri ile ABD’nin sahadaki en önemli müttefiki YPG’nin toprakları El Bab güneyinde birleşti.
– TSK, El Bab’da 14 askerimizin şehit olduğu ve en sert çatışmaların yaşandığı Akil Tepesi’ne geçici askeri üs kurdu.
– ABD Merkez Komutanlığı, “Türkiye’ye mesaj olarak” Menbiç’teki YPG güçlerini ‘Savaşa hazırlar’ fotoğraflarıyla yayınladı.
– BM’de Esad rejiminin Suriye’de kimyasal silah kullandığına dair kesinleşen belgelere rağmen, Çin ve Rusya ‘yaptırımları’ veto etti.
– Rusya ve rejim güçleri, Palmira’nın tamamen IŞİD’in elinden alındığını açıkladı.
– Suriye Peşmergesi, Ağustos 2014’te Sincar’a yerleşen PKK’yı çıkarmak için 500 peşmergenin bölgeye konuşlandırıldığını resmi olarak açıkladı. PKK ile Roj peşmergeleri arasında çıkan çatışmalarda; 1 PKK’lı öldü, 3 PKK’lı ile 4 peşmerge yaralandı.
– Rusya, bugünden itibaren YPG’nin kontrolünde bulunan Menbiç’in batısındaki köylerin rejim kontrolüne geçeceğini açıkladı.
– Menbiç’in batısı Rusya garantörlüğünde rejime geçerken, kuzeyinde ise ABD askerleri konuşlandırıldı.
– PYD mensupları, Suriye’de kontrol ettiği Kamışlı’da, muhaliflerin çatısı altındaki Barzani destekli ENKS bürolarını basıp ateşe verdi.
– Peşmerge, Irak’ta PKK ile yaşanan çatışmaların ardından Suriye’de ENKS bürolarını yakan PYD/PKK’yı terörist olarak nitelendirdi.
– Muhalifler, rejime ait MiG-21 tipi savaş uçağı düşürdü. Hatay’a düşen uçak, resmi makamlar tarafından doğrulandı.
– YPG, Menbiç ve çevresini kendileri ile birlikte ABD’nin savunacağını, ilçenin batısındaki 6 köyün ise rejim güçlerine verildiği açıkladı.
Kaynak: StratejikOrtak.com
Rusya; kuzey Avrasya’da bir ülkedir. 17 milyon km²’lik yüzölçümü ile dünyanın en geniş ülkesidir ve dünya yaşam alanının sekizde birini kapsar. Türkiye ise topraklarının büyük bölümü Anadolu’ya, küçük bir bölümü ise Balkanlar’ın uzantısı olan Trakya’ya yayılmış bir ülkedir. Toplam yüzölçümü 783 bin km² olan Türkiye bu anlamda dünya ülkeleri arasında 37. sıradadır.

Türkiye ve Rusya’nın Askeri Güçlerinin Karşılaştırılması

| TÜRKİYE | RUSYA |
| 79 milyon | Nüfus | 142 milyon |
| 783 bin km² | Yüzölçümü | 17 milyon km² |
| 410 bin | Aktif asker sayısı | 766 bin |
| 185 bin | Yedek asker sayısı | 2 milyon |

| TÜRKİYE | RUSYA |
| 3.778 | Tanklar | 15.398 |
| 7.550 | Zırhlı savaş araçları | 31.298 |
| 1.013 | Kundağı motorlu silahlar (obüs, uçaksavar vb.) | 5.972 |
| 697 | Çekili Topçular (Havan, roket, füze) | 4.625 |
| 811 | Çoklu roketatarlar | 3.793 |

| TÜRKİYE | RUSYA |
| 98 | Havaalanları | 1.218 |
|
1.007
|
Toplam Uçaklar | 3.547 |
| 207 | Av Önleme Uçakları | 751 |
|
439
|
Nakliye Uçakları | 1.124 |
|
276
|
Eğitim Uçakları | 370 |
| 445 | Helikopterler | 1.237 |
| 64 | Taarruz Helikopterleri | 478 |

| TÜRKİYE | RUSYA |
| 194 | Toplam Donanma Gücü | 352 |
| 0 | Uçak Gemisi | 1 |
| 16 | Fırkateyn | 4 |
| 0 | Destroyer | 15 |
| 8 | Korvert | 81 |
| 13 | Denizaltı | 60 |
| 29 | Sahil Güvenlik Botu | 14 |
| 15 | Mayın Gemileri | 45 |

| TÜRKİYE | RUSYA |
| 18 milyar dolar | Savunma bütçesi | 46 milyar dolar |
| 47.000 | Petrol üretimi (günlük/varil) | 10 milyon |
| 720 bin | Petrol tüketimi (günlük/varil) | 3.3 milyon |
| 296 milyon | Bilinen petrol rezervi (varil) | 80 milyar |
| 2.800 km | Sınır uzunluğu | 22.400 km |
| 1200 km | Kıyı şeridi uzunluğu | 102 bin km |
Kaynak: askerigucu.com, wikipedia.
28 Şubat medyasının temel görevi, devlet katında alınan kararları, tıpkı kendisinin yaptığı gibi kamuoyunun da sorgulamadan benimsemesi için çaba göstermekti. Bu açıdan günümüz iktidar medyası ile 28 Şubat gazeteciliği arasında büyük benzerlikler var.
Aşağıda okuyacağınız “Türk basınıyla iftihar ediyoruz” başlıklı haber, Hürriyet gazetesinin 6 Mart 1997 tarihli nüshasında, yani 28 Şubat 1997’deki ünlü Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısından sadece beş gün sonra yayımlandı:
“Son günlerde Başbakan Necmettin Erbakan’ın ‘Geveze basın’ ve ‘Yazdıklarının yüzde 90’ı yalan’ gibi eleştirilerine uğrayan Türk basını, dün Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı’nın ‘Basınımızla iftihar ediyoruz’ övgüsüyle karşılaştı.”
Haberin devamında, Karadayı’nın bir kokteylde gazetecilerin elini tek tek sıktıktan sonra onlara söylediği sözler vardı:
“Hepinizi tebrik ediyorum, sizlerle iftihar ediyorum, çok büyük bir hizmet yapıyorsunuz, çok güzel şeyler yazıyorsunuz, bunu bütün samimiyetimle söylüyorum, çok iyi gözlüyor ve çok iyi muhakeme ediyorsunuz.”
“Silahsız kuvvetler”in tankı: Medya
12 Eylül 1980 darbesi, darbecilerin halkın hiç değilse bir bölümünün fiili desteğine ihtiyaç duymadıkları; her şeyin ordu ve devlet içinde kotarılıp pişirildiği son darbeydi. Bundan yaklaşık 20 yıl sonra (28 Şubat 1997) askerler siyasete müdahaleye karar verdiklerinde can sıkıcı bir sosyal gerçekle yüz yüze olduklarını idrak ettiler: Dünya ve toplum değişmişti, askerlerin sivil siyasete müdahaleleri artık eskisi gibi hoş karşılanmıyordu. Üstelik toplumda darbeyi “meşru” kılacak bir gerilim de yoktu. Oysa yeni dönemde bu mutlaka sağlanmalı, halkın hiç değilse bir bölümünde darbeye dair rıza sağlanmalıydı.

Fakat her şeyden ve herkesten önce medya razı edilmeliydi, çünkü medyanın desteği olmaksızın halkta rıza üretmek mümkün değildi. Medyayı darbeye razı etmek için dozu düşük bir tehdit yeterliydi, hatta çoğu gazeteci için buna da gerek yoktu, onlar zaten gönüllüydü.
28 Şubat bir anlamda Türkiye’deki darbe endüstrisinin “sivilleştirilmesi” sürecinin ilk ayağıydı. Askerlerin kullandığı ve o günlerde çok revaçta olan “sıra artık silahsız kuvvetlerde” cümlesi dönemin temel sloganı olarak tarihe geçti. Slogan, dönemin Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Deniz Baykal’ın, ordunun 28 Şubat’ta “adeta bir sivil toplum örgütü gibi çalıştığı” cümlesiyle taçlandırılmıştı. Medyanın başrolünü oynadığı ve büyük bir başarıyla sonuçlanan bu hazırlık sürecinden sonra “sivil toplum”un bir bölümü müdahaleye ikna edildi ve hatta onun bir parçası oldu.
İftihar mı utanç mı?
Dönemin genelkurmay başkanının iftihar ettiği gazeteciler gerçekte meslekleri adına o kadar utandırıcı şeyler yapıyorlardı ki, yıllar sonra o günlere dönüp 28 Şubat dosyaları hazırladıklarında, o “iftiharlık” performanslarından hiç söz etmeyeceklerdi. Oysa “28 Şubat” olarak anılan darbe sürecinin en önemli unsurlarından biri medyaydı.
28 Şubat döneminde medya, demokratik bir ülkede oynaması gerektiği rolün tam tersini icra etti. Toplumun değil, devletin bir parçası gibi çalıştı, askerlerin vesayet pozisyonunu güçlendirecek korku üretim merkezi olarak işlev gördü, onları siyasete müdahale için cesaretlendirdi, kışkırttı.
Altı yıl sonra gelen sınırlı cesaret
28 Şubat 1997’nin hemen öncesinde ve sonrasında askerlerin siyasete nasıl ve ne ölçüde müdahale ettiklerine dair ilk haberler ve yazı dizileri için yaklaşık altı yıl beklemek, 2003’e ulaşmak gerekecekti. (Hiç şüphesiz 3 Kasım 2002 seçimlerinde bilinen sonuç elde edilmeseydi ve böylece 28 Şubat rejiminin örtük bir devamı mümkün olsaydı bunları da okuyamayacaktık.)
Ne var ki, yukarıda da belirtildiği gibi, bu haberlerde ve yazı dizilerinde biraz sonra örneklerini göstereceğimiz manşetlere, haberlere hiç değinilmiyordu. Yine de, 28 Şubat’ın nasıl bir dönem olduğunu en iyi, bir zamanlar onu destekleyenlerin kaleminden öğrenebileceğimiz düşüncesiyle, o yazı dizilerinin ilkinden (ve en çok ses getireninden) birkaç anekdotu buraya almak faydalı olabilir.
Sözünü ettiğim yazı dizisi, “Rejimin bıçaksırtı günleri: Yazılamayan 28 Şubat” başlığı altında 7 Eylül 2003’te Vatan gazetesinde yayımlanmaya başladı. Diziyi, 28 Şubat günlerinde, darbenin iki koçbaşından biri olan Sabah gazetesinin Ankara temsilciliğini yürüten Bilal Çetin kaleme almıştı.
Dizi, “doğru mu, hakikaten yazıldığı gibi mi oldu?” dedirtecek, dudak uçurtacak “hikâye”lerle doluydu. Artık “yazılamayanların yazılabildiği” günler geldiği için, bir zamanların 28 Şubat kışkırtıcısı gazetelerinden Sabah bile bu hikâyeleri alıntılamakta sakınca görmüyordu. 2003’te Sabah gazetesinde yazmakta olan Ahmet Hakan mesela, bunlardan birini şöyle anlatıyordu:
“(…) Düşünün bir medya patronu olarak Enver Ören, Genelkurmay’a çağrılıyor. Dönemin anlı şanlı komutanları Ören’e fırça atıyorlar. Enver Ören konuşma ilerledikçe terlemeye başlıyor. Böbrek rahatsızlığı çektiğini söylüyor ve su istiyor. Üst üste birkaç kez su isteyince Çevik Bir, görevli askere ‘Oğlum sürahi getirin’ talimatını veriyor.. Korku, heyecan ve panikten kıpkırmızı olan Enver Ören, sürekli su içiyor. Elleri titriyor ve sürahiyi yere düşürüyor. Sürahi gürültüyle kırılıyor, Ören’in üstü başı su içinde kalıyor. Neredeyse bayılmak üzere olan Enver Ören ‘Ben mesajı aldım’ diyor… Bunları okuduğumda gerçekten sarsıldım…”
Dizideki, okuyanın zihnine hemen “doğru olabilir mi bu?” sorusunu getiren bir başka “anı” şöyleydi:
“Genelkurmay Başkanı’nın odasında sert tartışma… Çevik Bir. Karadayı’nın yakasına yapıştı… Tankların Sincan’a yürüdüğü gün Genelkurmay Başkanı Karadayı, 2’nci Başkan Çevik Bir’i çağırıp ‘Bu emri kim verdi, niye haberim yok’ diye çıkıştı. Ve kıyamet koptu… Karadayı, tank emrini Çevik Bir’in verdiğini öğrenince köpürdü: ‘Keşke yapmasaydın. Durum çok nazik…’ Çevik Bir kıpkırmızı oldu, kendini kaybetti. Karadayı’nın üzerine yürüdü, iki eliyle yakasına yapışıp sert konuştu: ‘Komutanım, Türkiye elden gidiyor, siz ne diyorsunuz. Demirel de bizi uyutuyor. İrticanın Türkiye’yi ele geçirmesini seyredecek miyiz?..’ Çevik Paşa adeta şoka girmişti. Odasına döndü, arkadaşlarına ‘Ben bittim’ dedi. Hatta Adli Müşavir Tuğgeneral Erdal Şenel’e ‘Herhalde artık beni tutuklarsınız’ diye takıldı… Genelkurmay Genel Sekreteri Özkasnak, ‘Komutanım, gidin özür dileyin’ diye akıl verdi. Bir, tekrar Karadayı’nın yanına gitti. Kucaklaştılar, ikisi de bu tatsız olayı unutmaya karar verdi.”
Üçüncü gün, “28 Şubat’ın en ağır uyarısı” vardı Vatan‘ın sürmanşetinde. Çevik Bir, dönemin İçişleri Bakanı Meral Akşener’e şu mesajı göndermişti:
“Söyleyin o kadına, gelirsek bakanlığın önünde avanesiyle birlikte yağlı kazığa oturturuz…”
Dizideki dördüncü gün “anı”sı bundan biraz daha renksizdi:
“Karadayı’nın odasında darbe tartışması… Sincan sonrası gergin günler… Kuvvet komutanları ve 2’nci başkan Çevik Bir Genelkurmay Başkanı Karadayı’nın odasında. Gündem: İhtilalin zamanı…”
Emir komuta zincirine bağlı bir medya
Dizi yayımlanırken, 28 Şubat sürecinde kışkırtıcı rol oynamayı reddetmiş nadir gazetecilerden biri olan Zülfikâr Doğan, “emir-komuta zincirine bağlı seçkin medya”nın rolünün zikredilmediği bir 28 Şubat dizisinin anlamlı olmayacağını belirten bir yorum kaleme aldı. Doğan’ın eleştirileri, 28 Şubat medyası hakkında esaslı bir fikir veriyordu:
“Gerçekten 28 Şubat’ta olan-biteni, yazılamayanları yazmak mühim. Ama sadece işe gelenleri, bugüne ve geleceğe bir etkisi olmayacak olanları değil, gerçekleri, tüm gerçekleri, hepsini yazmak mühim olan. Bilal’in bizzat kendisinin de halen yürüttüğü Ankara mümessilliği ile birlikte gazetelerin Ankara mümessillerinin o devirdeki ‘misyonunu’ da tüm çıplaklığı ile yazmak gerek. Açıkçası 28 Şubat’tan ‘siyaseten – iktisaden – maddeten ve medyaten’ menfaat sağlayanları,muhabirlikten gazete patronu olanları, menfaat pazarlıklarını, bu pazarlıklarda medya elitinin rolünü, ‘yaz’ denilenin yazılıp, ‘yazma’ denilenin yazılmadığı o devrin, emir-komuta zincirine bağlı, seçkin medyasını, patron komutasını da yazmalı. Asker destekli mümessilleri, siyasetçi-asker talebiyle yapılan medya atamalarını, milyon dolarlık medya transferlerinin aktörlerinin, bugün ‘medya etikçisi-temiz ellerci’ kesilmelerini, parasını, gücünü, bankasını, (o bankalarda yönetici olan ve ne hikmetse hortumculuktan vareste tutulan gazetecileri, paşaları) şirketlerini yitiren eski patronlarını bir gecede terk edip satmalarını da yazmak gerek. 28 Şubat’ı yazarken asıl medyayı yazmak gerek.”
Radikal bile…
28 Şubat’ın iki koçbaşı, genel yayın yönetmenliğini Ertuğrul Özkök’ün yürüttüğü Hürriyet ve Zafer Mutlu yönetimindeki Sabah gazeteleriydi, ama laik-seküler merkez medya gazeteleri arasında kendisini seçilmiş iktidarı devirmesi için orduyu kışkırtma zilletinden kurtarabilmiş gazete yok gibiydi. Özgürlükçü iddialarla yayına başlayan, Susurluk sürecinde bu iddiasını perçinleyen Radikal gazetesi bile (o dönemde genel yayın yönetmeni İsmet Berkan), akıntıya kapılan gazeteler arasındaydı.
Radikal, 15 Şubat 1997’de, yani MGK’nın ünlü 28 Şubat kararlarını ilan etmesinden 13 gün önce “İslam Faşizmi” manşetiyle çıktı. Manşet açık açık, “Sizi bir askeri darbeyle korkutmaya çalışıyorlar, bunun için 12 Eylül’ü kullanıyorlar, onlara kanmayın, İslam faşizmindense müdahale iyidir”e getiriyordu lafı:
“Türkiye tarihinde bir daha 12 Eylül 1980 yaşanmasın diyenlerin kulakları barış/uzlaşma/eşitlik/kardeşlik yalanlarıyla dolu. Kimse yanlış hesap yapmasın, kulakları yalanla dolu olanların çoğunlukta olduğunu unutmasın. Koskoca bir halkın ‘parlamento aritmetiği’ ile sonuna kadar kandırabilineceğini sanmasın. (…) Onlar var ya onlar; alkolü, sinemayı, müziği, resmi, heykeli, baleyi, dansı yasaklamayı özlüyorlar. Kadınların kapanmasını, evde oturmasını, pantolon-etek giymemesini, yüzmemesini ve hatta kahkaha ile gülmemesini istiyorlar. Düşledikleri, özledikleri, öngördükleri rejimin adı doğrudan faşizmdir.”
Radikal gibi bir gazetenin 28 Şubat’a giden günlerde “İslam Faşizmi” manşetiyle çıkmasının postmodern darbecilere nasıl bir moral destek sağladığını tahayyül etmek zor değil. Radikal, sonraki yıllarda birkaç örnekte daha görüleceği gibi “darbeli günler”de tuhaf bir biçimde Hürriyet’leşiyordu.
Medyanın 28 Şubat performansından başka örnekler
28 Şubat döneminde gazeteciler gazeteciden çok aktiviste benziyorlardı. Kendilerine hükümeti askerler adına yıpratma görevi vehmetmişlerdi ve bu yolda mesleğin en temel kabullerini bile çiğnemekte tereddüt etmediler. Mesela haberleri haber dilinde yazmak, hiç değilse onlara habermiş süsü vermek zahmetine bile katlanmadılar. Radikal’in yukarıda aktardığım manşetinde olduğu gibi, pür yorumdan ibaret metinler gazetelerin birinci sayfalarında arz-ı endam etmeye başladı. Bazı köşe yazılarını manşetten yayımlamak da bu dönemin kötü alışkanlıklarından biri olarak yerleşti.
O günlerden birkaç örneği hatırlayalım:
4 Şubat 1997’de tankların Ankara Sincan’da yaptığı gövde gösterisi, basında öforik bir dille kaleme alınmış “haber”lerle karşılandı. Gazeteler bu olayı ordunun “şeriat yanlılarına” açık bir uyarısı olarak yansıttılar. Merkez medyada, seçilmiş bir hükümete karşı ordunun tanklı uyarılarda bulunmaya hakkının olmadığını ima eden ya da haberi bu açıdan gören hiçbir gazete olmadı. Bu da normaldi çünkü basın zaten aylardır, gün gelip de ordu müdahaleye karar verdiğinde halkı bunun iyi ve doğru bir şey olacağı yönünde “doldurmuş olmak” hedefine kilitlenmişti.
Merkez medya “kapalı” bir rejim peşindeydi ama bir yandan da iktidardaki Erbakan-Çiller koalisyonunu “Türkiye’yi kapalı rejime sürüklemekle” suçluyordu. Mesela Milliyet’in, Erbakan ve Çiller’in yan yana fotoğraflarının süslediği “Bu kafayla 2000’e” manşeti buna dairdi. Milliyet birkaç gün sonra da “Çiller Erbakan’ı aratmadı” manşetiyle çıktı. Alt başlıkta Çiller’in Erbakan’ı ne surette aratmadığının izahı vardı: “Başörtüsü taktı, besmele çekti…”
28 Şubat’ta MGK’nın hükümete “Muhtıra gibi tavsiye”si, Sincan’da tankların yürütülmesinin yol açtığı coşkudan daha büyük bir coşkuyla karşılandı. Fakat “Erbakan’ın pes etmemesi” ve MGK bildirisini imzalamaması, artık meselenin halledilmiş olduğunu düşünen merkez medya gazetelerini kızdırdı. O günlerde Erbakan’ın her zamanki yatıştırıcı üslubuyla sarf ettiği “Orduyla uyum içindeyiz” cümlesine askerlerden gelen yalanlama ise tam tersine memnuniyet yaratmış görünüyordu. Bu kızgınlık-memnuniyet kombinasyonunu en iyi, Radikal’in 3 Mart 1997 tarihli nüshasının birinci sayfası yansıtıyordu:
Manşet: “Erbakan pes etmiyor… MGK bildirisini imzalamadığı gibi türbanı gündeme getirmeye hazırlanıyor…”
Birinci sayfanın ikinci büyük haberi: “Genelkurmay, Erbakan’ın ‘Orduyla uyum içindeyiz’ sözlerini yalanladı: RP’yle mutabık değiliz… Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Erol Özkasnak: TSK ancak Atatürk ilkelerine gönülden bağlı olanlarla mutabık olabilir. Onun dışında kimseyle uyum içinde değildir.”
Fakat dönemin en akılda kalıcı, en pervasız manşeti kolayca tahmin edilebileceği gibi Hürriyet’ten gelmişti: “Gerekirse silah bile kullanırız…”
Tayyip Erdoğan’a verilen 10 ay hapis cezasını “Tayyip’e şok ceza, siyasi hayatı bitebilir” manşetiyle duyuran Hürriyet, manşete eklediği editoryal kutu için de “Muhtar bile olamaz” başlığını uygun görmüştü.
Bugünün gazeteciliğine sarkan kötülük
Görüldüğü gibi 28 Şubat döneminin gazeteleri ve televizyonları, yayın organından ziyade propaganda bültenine benziyordu. Temel görevleri, devlet katında alınan kararları, tıpkı kendilerinin yaptığı gibi kamuoyunun da sorgulamadan benimsemesi için azami çabayı göstermekti.
Aradan yıllar geçti, medyanın 28 Şubat’ta savaş açtığı RP’nin içinden çıkan Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) “manşetlerle savaşarak” iktidara geldi, her türlü badireyi atlatarak iktidarını korudu ve bu arada kendi çevresinde, onu destekleyen bir medya yarattı.
Ne var ki ortaya çıkan medya, Batı ülkelerinde örneklerini gördüğümüz, belirli siyasetleri ve siyasi partileri desteklemek, fakat bunu yaparken de temel gazetecilik işlevlerini yerine getirmekten geri durmamak diye özetleyebileceğimiz eleştirel gazetecilik çizgisinin çok dışında bir çizgiye yöneldi. 28 Şubat medyasının benimsediği çizgiydi bu. Yani kendisini, iktidar katında alınan kararları hiç sorgulamaksızın topluma benimsetmekle görevli sayıyor, vesayet medyasıyla farkını ise kendisinin desteklediği iktidarın “vesayetçi” değil “seçilmiş” olmasında arıyordu. İktidarlar gerçekten de farklıydı, fakat hiç kuşkusuz bu fark, seçilmiş de olsa, iktidarı bu tarzda destekleyen bir medyaya herhangi bir meşruiyet sağlamıyordu.
Yani 28 Şubat gazeteciliğini sadece kendi döneminde olup bitmiş bir kötülük olarak değil, bugünün gazeteciliğini de etkileyen bir kötülük olarak düşünmeliyiz.
Kaynak: Alper Görmüş, Al Jazeera