Rakka: Korku İmparatorluğu’nun Son Kalesi

Rakka Operasyonu kimlerle yapılacak? Bunun cevabı, ABD’nin aklındaki bölge senaryoları hakkında net bir fikir verecek.

Rakka, Suriye’nin çölden oluşan doğusunda Deyrüzzor ile birlikte Fırat’ın hayat verdiği iki şehirden biri. Savaştan önce Suriye’nin nüfus bakımından en büyük altıncı, Doğu Suriye’nin ise en büyük şehriydi. Halep’e 160, şu anda DAIŞ’ın elinde olan Suriye’nin en büyük barajı Tabka’ya 40 km. mesafede.

Rakka operasyonu son durum için tıklayın.

Bugünlerde Rakka’yı kritik kılan husus ise, 2013’ten beri DAIŞ’ın Suriye’deki başkenti ve son büyük kalesi olması. Rakka Arapça’da “su baskınına uğrayan yer” anlamına geliyor. Nil’in su taşkınlarının Mısır’ı verimli kılması gibi Rakka’yı Suriye’nin en önemli tarım merkezlerinden biri yapan da bu su baskınları. Ürettiği yüksek kaliteli pamuğuyla haklı bir şöhrete sahip.

İlginç olan, Suriye’nin doğusundaki kırsal konumuna karşın Rakka tarihte daha önce de başkent olmuştu. Abbasilerin meşhur halifesi Harun Reşid döneminde yaklaşık on beş yıl Abbasiler’in payitahtıydı. Babil ve Helenistik kökenlere sahip. Kezâ Müslümanlar tarafından çok erken dönemde fethedilmesine rağmen İslam’ın hoşgörüsü sayesinde Ortaçağ boyunca Hıristiyan kimliğini korumuş bir şehir.

Rakka’nın stratejik önemi

Rakka’nın stratejik önemi Irak-Suriye arasında olmasından kaynaklanıyor. Günümüzde Batılılar tarafından çizilen ulus devlet sınırları henüz mevcut değilken, İslam coğrafyacıları Rakka’yı Irak ile Suriye arasında bir şehir olarak tavsif ediyorlardı. İslam’ın dördüncü halifesi Hz. Ali ile Emevilerin kurucusu Muaviye arasındaki, etkileri günümüze kadar süren meşhur Sıffin Savaşı da (657) Rakka’ya yakın bir yerde cereyan etmişti. Hz. Ali’nin saflarında yer alan ve bu savaşta şehit olan ünlü sahabiler Ammar b. Yasir ile Veysel Karani’nin (Üveys el-Karani) türbeleri bu şehirde olduğundan Şiilerin önemli hac merkezlerinden biriydi aynı zamanda. Maalesef bu türbeler el-Kaide’nin Suriye kolu olan Nusra Cephesi ve sonra da DAIŞ militanlarınca 2013’te tahrip edildi. İslam fethinden sonra pek çok sahabe Rakka’ya yerleşmiş ve hayatlarını burada sürdürmüştü. Abbasiler döneminde Şam’dan daha büyük bir şehirdi. 12. yüzyılda bölgedeki Türk hanedanlarından olan Zengilerin kurucusu İmadeddin Zengi de Rakka’da ölmüş ve buraya defnedilmişti.

16. yüzyılda Osmanlılar döneminde eyalet olan Rakka’nın başkenti 160 km kuzeydeki Urfa’ydı. Evliya Çelebi’nin gezdiği Rakka, Fırat’ta Osmanlı gümrüğü vazifesini görmekteydi. Kaleyi restore eden Osmanlılar buraya yerleştirdikleri garnizon vasıtasıyla bedevi aşiretlerini bölgeye iskan etmişlerdi. 19. yüzyılda Kafkasya’dan göçen Çerkes ve Çeçenler de bu bölgeye yerleştirildiler. Nitekim Rakka’nın büyük kısmı Arap olan nüfusunun içerisinde hâlâ Çeçen ve Çerkesler bulunuyor.

2014 başlarında DAIŞ’ın eline geçen 250 bin nüfuslu şehir o günden beri kurtarılmayı bekliyor. Obama, Rakka’yı kurtarmak için karadaki müttefikleri PYD/YPG ile anlaşmış ve gerekli araç-gereç ve mühimmatı sağlamıştı, hem de stratejik müttefiki Türkiye’nin tüm çabalarına rağmen. Bunun üzerine Türkiye 24 Ağustos 2016’da Rusya ile anlaşarak Fırat Kalkanı Harekâtı’nı başlattı ve bütün zorluklara rağmen Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile birlikte el-Bab’ı DAIŞ’tan kurtarmayı başardı.

Bugünlerde Suriye ile ilgili olarak en çok konuşulan konu, Rakka’nın DAIŞ’tan nasıl ve kim tarafından kurtarılacağı. Halep’in düşmesinden sonra Batı Suriye, Rusya ve İran destekli rejim tarafından, İdlip gibi bazı cepler dışında, büyük oranda ele geçirilmiş durumda. Kuzey Suriye’de ise PYD/YPG yönetiminde üç Kürt kantonu oluşturuldu. Türkiye destekli ÖSO ise el-Bab’a kadar 35 km. derinliğinde bir cepte hâkimiyeti sağladı. Yani bölgede asaleten veya vekaleten savaşan güçlerin ortak düşmanı ilan edilen DAIŞ için mukadder sona yaklaşılmış durumda.

Rakka üzerine senaryolar

Obama yönetimi Türkiye’nin ısrarlı çabalarına rağmen Suriye’de kara gücü olarak PYD/YPG’nin ana gövdesini oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) kullanmakta kararlıydı. Hatta ağır ve zırhlı silahlarla müttefikini desteklemekten çekinmedi. Trump iktidara gelmiş olmasına rağmen bu yardımlar hâlâ sürerken aslında Türkiye’ye de bir anlamda mesaj veriliyor. Herkes bugünlerde Trump’a verilecek rapora odaklanmış, bekliyor. Bölgemiz ve Türkiye de bu esnada ABD’li yetkililerin sık ziyaretlerine ev sahipliği yapıyor.

Aslında Türkiye sunduğu iki alternatifli Rakka projesi ile topu ABD’nin sahasına atmış durumda. Sunduğu her iki alternatif de Türkiye’nin stratejisine ve çıkarlarına yönelik olarak hazırlanmış planlar. Zira şu an için Rakka’nın DAIŞ’ın elinden alınması, Türkiye için öncelik taşımıyor. Aksine Türkiye’nin DAIŞ ile birlikte terör örgütü kapsamında mücadele ettiği YPG/PYD sınırımızın hemen yanı başında bulunduğundan daha büyük tehlike arz ediyor.

Bu nedenle Türkiye’nin her iki Rakka planında da harekât DAIŞ’a karşı yapılmakla birlikte kantonlardan geçiyor. Birinci planda, en kısa yol olan ve Tel Ebyad’dan doğrudan Rakka’ya gidildiğinde (60 km), Rojova’yı oluşturan üç kantondan Kobani (Aynü’l-Arab, Arap Pınarı) ile Cezire arasına girmiş oluyor.

Türkiye’nin teklif ettiği ikinci ve daha meşakkatli (160 km) olan alternatif ise Fırat’ın batısında Menbiç’ten geçip Fırat’ın doğusundaki Kobani kantonu güzergâhıyla Rakka’ya uzanıyor. Dikkati çeken nokta şu ki, Türkiye’nin sunduğu planlarda, başından beri el-Bab’dan Fırat’ın doğusunu takip ederek kantonlara uğramadan doğrudan DAIŞ’ın kontrolündeki topraklardan Rakka’ya yönelmeyi içeren üçüncü bir alternatif güzergâh bulunmuyordu. Zaten Kürt kartını elinden bırakmak istemeyen Rusya, rejim unsurlarına Menbiç’e kadar uzanarak bu hattı kapattırmış durumda.

Türkiye’nin Rakka operasyonu için olası güzergahları (batı güzergahı rejim kontrolüne geçti)

Eğer bu planlar ABD tarafından kabul edilirse Türkiye uluslararası alanda herkesin, ortadan kaldırılması hususunda, en azından sözde, ittifak ettiği DAIŞ’a karşı koalisyonla birlikte hamle yaparken; aynı zamanda bekası için tehdit olark gördüğü YPG/PYD kantonlarını da, tıpkı Fırat Kalkanı Harekâtı’nda olduğu gibi yarmış, iktisat tabiriyle söylersek marjinal faydayı elde etmiş olacak. Rakka gibi zor bir harekâtın da bir bedeli olmalı tabii.

Şayet Trump yönetimi Rakka’ya PYD/YPG ile yürüyecekse, ki şimdilik işaretler bu yönde, bu ABD’nin her zaman iddia edilen ve Irak (Çekiç Güç), Suriye ile ardından Türkiye ve İran’dan parçalar koparmak suretiyle kendisine bağlı seküler bir Kürt Devleti kurma planının en açık kanıtı olarak okunacaktır. ABD Rakka’ya PYD/YPG ile giderse, Kürt Devleti planı aşikâr olacak; Türkiye hazır PYD/YPG güçleri Rakka ile uğraşırken, Menbiç veya Afrin’e yönelerek kendisi için öncelikli önem arz eden bölgelerden PYD/YPG’yi temizleme imkânına sahip olabilecektir. Bunun öncü çatışmaları başladı bile. Üçüncü yol olarak ABD, Türkiye ile PYD/YPG güçlerinin bulunduğu bir ortak operasyon fikri ise baştan Türkiye tarafından reddedilmiş durumda.

ABD’nin Rakka konusunda PYD/YPG ısrarı, Türkiye’nin ABD ile ittifak ilişkisinin yara almasına ve Rusya’ya daha fazla yakınlaşmasına neden olacaktır. Bu durumda güney sınırında ABD’nin himayesinde PYD/YPG unsurlarından kaynaklanan güvenlik riskleri ve terör tehdidi devam edecektir. Öte yandan Türkiye’nin ABD ile yakınlaşması tehdidi karşısında Kürt kartını oynayacağı sinyalini veren Rusya da bu durumdan memnuniyet duyacaktır.

Fırat Kalkanı Harekâtı ile el-Bâb’a kadar bölgeyi terörist unsurlardan temizleyerek DAIŞ heyulasına karşı kendisini kanıtlamış olan Türk ordusu, meskûn mahalde halka zarar vermeden önemli bir başarı elde etmiş durumda. Bunu hemen 15 Temmuz sonrasında, müttefiklerinin pek beklemediği bir biçimde yapabilmesi de ayrı bir başarı hikâyesi ve iftihar vesilesi. Öte yandan DAIŞ karşısında PYD/YPG’nin aynı şeyi yapabileceği konusunda ciddi şüpheler var.

Sonuç olarak, özellikle Fırat Kalkanı Harekâtı’nın, bütün zorluklara ve engellemelere rağmen el-Bâb alınarak başarıyla sürdürülmesi, eskiye nazaran Türkiye’nin elini güçlendirmiş durumda. Özellikle Rakka’dan DAIŞ’ın temizlenmesinin ardından yapılacak siyasi pazarlıklarda her hâlükârda Türkiye’nin masada güçlü bir biçimde yer alacağına işaret ediyor. Ancak bölgede bu kadar çeşitli ülke ve örgütün bulunması bunlar arasında her an bir çatışma olma ihtimalini güçlendiriyor.

Kaynak: Cengiz Tomar, Al Jazeera

Doğu Türkistan’a Karşı Olan Sorumluluğumuz

Hepimiz doğduğumuzda bir anne babamız vardı. Kıymetini onları kaybedince anladık. Onlar hayatta olduğu zamanlarda kaç kişi öğlen yemeği yerken; “yahu benim annem babam var ne mutlu bana” diye içinden geçirmiştir ki? Bizim bir devletimiz var. Büyük, güçlü, tarihi şan ve şerefle dolu yüce bir devlet… Devletinizin olmadığını hayal ettiniz mi hiç? Yahut bir gün devletsiz kalma ihtimali uykularınızı kaçırdı mı?

Bir şeyi bilmek için illaki içinde olmaya gerek yoktur; ama bir şeyi bilmenin en iyi yolu içinde olmaktır. Devletini ve din kardeşlerini, soydaşlarını seven bir millet olarak çevremizde olan bitenlere tarihin hiçbir dönemi kayıtsız kalmadık, desteğimizi esirgemedik. Peki ama bir kere bile olsun onları hakkıyla anlayabildiğinizi, hayata bakışlarını hakkıyla idrak edebildiğinizi düşünüyor musunuz? Daha önceleri çokça çalışılmış olmasına rağmen bugün ilk kez bir Doğu Türkistanlı kardeşimin gözünden bu dünyaya bakabildiğimi hissettiğim için bu konuda yazma ihtiyacı hissettim. Öncelikle Doğu Türkistan hakkında genel bir bilgi verelim.

Doğu Türkistan, Türklerin eski yerleşme alanlarından biridir. Bölgeye ilk hâkim olan Türk Devleti, Hunlardır. M.Ö. 300 yıllarından itibaren Türk birliğini kurma çabalarına giren Hun Devleti, Doğu Türkistan’ı kendisine bağlamıştır. Doğu Türkistan coğrafyası bu tarihten sonra sırasıyla; Hun (M.Ö. 220-M.S. 386), Tabgaç (386–534) ve Göktürk (550–840) hâkimiyetinde kalmıştır. Uygur Türkleri 840 yılında bölgeye yerleşmiştir.[1]

12 Kasım 1933 tarihinde ilan edilen Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti, 6 Şubat, 1934 yılında Ma Chnagying ordusu Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti ordusunu imha etmiş ve yeni kurulan Cumhuriyeti yıkmıştır. 12 Kasım, 1944 yılında tekrar oluşan Doğu Türkistan Cumhuriyeti beş yıl sonra 20 Ekim, 1949 yılında tekrar yıkılmış ve Aralık 1949′da Çin Halk Kurtuluş Ordusu bölgeye girerek konuşlandırılmış ve Doğu Türkistan, Çin Halk Cumhuriyeti’ne bağlanmıştır. Doğu Türkistan halkı da o zamandan beri Çin işgaline karşı direnmektedir. Çin Doğu Türkistan’ı işgal etti ve bölgeyi “Sincan” (Kazanılmış Topraklar) olarak adlandırdığı tarihten bu yana, Doğu Türkistanlılara yönelik etnik temizlik ve asimilasyon politikası uygulamaktadır. Nitekim Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana 35 milyon Doğu Türkistanlı katledilmiştir. [2]

İlgili resim

Yazının başında dediğim gibi bizim sorumluluğumuz çok büyük. Bu coğrafyada Türk ve Müslüman olarak yaşamak istiyorsak güçsüz olma gibi bir şansımız yok. Bizi biz yapan değerlerden uzaklaştığımız zaman devletimiz güçsüz kalmış ve bu da var olma umudunu Türkiye’ye bağlayan halkların zulüm görmesine sebep olmuştur. Aşağıda anlatacağım olayın bu durumu çok iyi açıkladığını düşünüyorum. Bir NATO subayımız hatıralarından mealen aktarıyorum:

Bir gün NATO karargâhında çalışırken Fransız bir yüzbaşı kapımı çalarak içeri girdi, bir dosyayı imzaya getirmişti. Bu gibi dosyaları normalde okumadan, sadece göz gezdirir ve imzalarız ama dosyada gözüme ilginç noktalar takılmıştı ve dosyayı incelemeye başladım. İnceledikçe hayretim katlanıyordu. Dosyada kısa bir zaman içine SSCB’nin dağılacağı ve bölgede birçok küçük devletin kurulacağı, bu devletlerin halkları üzerinde ne gibi algı yönetimi operasyonları yapılacağı, kısacası bu devletlerin nasıl sömürgeleştirilip paylaşılacağı yer alıyordu. Ben dosyayı hayretle incelerden İngiliz bir subay odamın camından beni gördü ve hışımla içeri girdi. Elimdeki dosyayı okumaya yetkili olmadığımı ve bu dosyadaki bilgilerin dışarı çıkmasının bedellerinin ağır olacağını söyledi. Bense bir Türk subayı olarak bu bilgileri Genelkurmay Başkanlığı’mla paylaşmaya yetkili olduğumu söyledim. Bana gülümsedi. NATO’nun dosya gizlilik seviyeleri nedir gibi basit bir soru sordu. Ben de “secret”, “top secret”, ve “cosmic top secret” olduğunu söyledim. Buna karşılık bana verdiği cevapsa millet olarak durumumuzun özetiydi. Bana NATO görevleri kapsamında bir başka gizlilik seviyesinin daha olduğunu, adının ise “VAGRAM” olduğunu söyledi ve Türkler olarak Vagram’a erişim hakkımızın olmadığını söyledi.” O zamanlar güçsüz olan Türkiye maalesef soydaşlarının kaderi üzerinde bir İngiliz subayı kadar etkili değildi.

Doğu Türkistan Bayrağı

Çocukken yaşadığım mahallede gözleri çekik bir amca vardı. Evi baştan aşağı kitap doluydu. Bazen birilerine mail yazması gerektiği zaman bizim bilgisayarımızı kullanmasına izin verirdi babam. Babamın bu adama karşı anlayamadığım bir ilgisi vardı. İlerleyen yıllarda bana anlattığına göre o kişi Doğu Türkistan’ın bağımsızlık mücadelesini yürüten ancak Çin baskıları sonucu Türkiye’ye kaçmak zorunda kalan bir lidermiş. Bu hikâyede bence ilginç olan şey adamın evinde mühimmat yerine yerden tavana kadar kitap olması. Bahsetmek istediğim şey de bu zaten…

Doğu Türkistan’dan ülkemize gelerek hukuk yahut siyaset bilimi okuyan pek çok kardeşimiz var. Ben de hukuk fakültesi mezunu olmam hasebiyle bu gibi insanlarla karşılaştım. Yurt dışından gelen bir öğrencinin Türkiye’de okuyacağı son bölüm hukuktur. Çünkü hukuk kuralları mühendislik kuralları gibi tabiatı gereği evrensel değildir. Yani burada hukuk okuyan bir insan ancak Türkiye’de bölümüyle alakalı bir meslek sahibi olabilir. O zaman bu insanlar ülkelerinden vazgeçip kendilerine yeni bir hayat kurmaya gelmiş olmalıydı. Ya da bizim idrak edemediğimiz başka bir amaçları vardı.

Bu öğrenciler Çin istihbaratının yakın takibinde olan insanlardır. Tabiri caizse Çin istihbaratı bunlara ne Doğu Türkistan’da ne de Türkiye’de nefes aldırmıyor. Hele ki Çin’den Türkiye’ye gelmeleri tam bir işkence. Pasaport kontrolü onlar için Amerikan filmlerinden farksız. İstihbarat her an enselerinde. Tabi aileleri de yakın takip altında. Eğer ailenden birisi Çin istihbaratına göre “sakıncalı” ise yahut hapiste ise artık tüm aile suçlu demektir. Yaşamadan bilemeyeceğimiz bir zulüm.

Küçükken tanıdığım çekik gözlü adamın evinde yerden tavan kadar kitap olmasının sebebi de, bu öğrencilerin Çin istihbaratının zulümlerine katlanarak Türkiye’ye gelip hukuk gibi bölümler okumalarının sebebi de çok basit. Basit ama çok yüce bir sebep… “Eğer Allah nasip eder de bir gün bizim de devletimiz olursa anayasamızı, kanunlarımızı yazabilecek hukukçularımız olsun, devleti yönetebilecek kapasitede insanlarımız olsun.”

Bugüne kadar bu paradigma ile olaya hiç bakmamıştım. Şimdi soruyorum; ülkemizde hukuk okuyup da avukat olarak para kazanmak yahut hakim savcı olup kariyer yapmak dışında ideali olan kaç gencimiz var? Bir gün kardeşlerimiz orada Çin zulmünden kurtulup da bağımsız bir devlet kurmayı başardığında parayı yahut kariyeri elinin tersiyle itip oralara gidecek kaç hukukçu gencimiz var? Hukukçu kibri çok başkadır. Bir dönüp bakmamız gerekmez mi, biz hukuk okuduğumuz için kendimizi toplumda farklı bir sosyal statüde konumlandırırken, bizim hem din kardeşimiz hem de soydaşımız olan gençler hangi düşünceyle bizimle aynı sıraları paylaşıyor?


[1] http://www.uyghurcongress.org/tr/?cat=27

[2] http://www.agd.org.tr/dogu-turkistan.html

Cenevre-4 Suriye Görüşmelerinde Ne Oldu?

0

Suriye barışı için düzenlenen Cenevre-4 görüşmelerinde neler görüşüldü? Suriyeli muhalifler ve Esad rejimi hangi başlıklar üzerinde durdu? Cenevre-5 görüşmeleri ne zaman gerçekleşecek? Tüm bu soruların cevabını @TRDiplomacy sayfası bir infografikte toplamış.

 

Ortadoğu ve Asya’dan Talep Geliyor, Silah Satışları Artıyor

Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI), Ortadoğu ve Asya bölgelerinden gelen talep artışı nedeniyle 2012-2016 yılları arasında silah ticaretinin, Soğuk Savaş sonrasındaki en yüksek düzeye ulaştığını açıkladı.

Merkezi İsveç’te merkezi bulunan SIPRI’nin 2012-2016 silah satışlarına ilişkin hazırladığı raporda, 2004’ten bu yana artış gösteren satışların son 5 yılda, bir önceki 5 yıla kıyasla yüzde 8,4 gibi önemli bir oranda arttığı bildirildi. Aynı dönemde Asya ve Ortadoğu’ya yapılan silah satışları artarken, Avrupa, Amerika ve Afrika’ya satışların azaldığı kaydedildi. (Anadolu Ajansı)

’10 Bin Peşmerge PKK’ya karşı Suriye’ye Giriyor’

2012 yılında Barzani desteğiyle kurulan Roj Peşmergeleri, ilk önce muhalifler çatısı altında rejime karşı savaşacağı belirtilirken, daha sonra PYD’nin ülkeye sokmamasından dolayu Suriye’nin kuzeyine geçiş yapamadı. PYD, peşmergelerin Rojava’ya girmesi halinde savaş çıkacağını duyurmuştu ki, Suriye’de yaşanmayan çatışma Şengal Hanesur(Sincar‘a bağlı köy)’da yaşandı.

Rûdaw’a konuşan Roj Peşmerge Birliği Genel Komutanı Şervan Derki, “6 bin Roj Peşmergesinin 3 bini, Rojava(Suriye’nin kuzeyi) sınırında  80 kilometrelik alan boyunca konuşlanmış durumda” dedi.

ABD’nin resmi bir şekilde hazırlanıp Rojava’ya geçmelerini istediğini iddia eden Derki, bu duruma PKK ve YPG’nin karşı çıktığını belirtti. PKK’nın peşmergeleri istememesinin sebepleri arasında büyük güçler olduğunu da ifade eden Derki, “İran ve Suriye bunu istemedi, PKK’da engel oldu” şeklinde konuştu.

Sayıları 6 bin olan Roj peşmergelerinin 3 binin Şengal çevresinde konuşlandığını belirtti. Şervan Derki, hedeflerinin 10 bin peşmerge sayısına ulaşmak olduğunu söyledi.

 

İsrail İhlallerinin Sonu Gelmiyor

Kendilerini sadece Ortadoğu‘dan değil bütün dünyanın nizamından sorumlu gören siyonist İsrail devleti ezan sesinin rahatsızlık verdiği gerekçesiyle 23:00 ile 07:00 saatleri arasında ezan okunmasını yasaklayan yasa tasarısını onayladı!
İsrail’in konumu
Ezan okunmasının yasaklanmasını öngören tasarının, yürürlüğe girmesi icin Knesset’te üç farklı oturumda görüşülerek oylanması gerekiyor. Daha oncede birkaç kez gündeme gelen ancak oylamaya sunulmayan tasarı bu kez yasama komisyonu tarafından onaylanarak Knesset’e sevk edilme aşamasına geldi.
İnsan hakları savunucusu Filistin’in Araplara ait olduğunu hatırlatan ve ülkede “Araplara karşı bir yahudi üstünlüğü kurmanın doğru ve insani olmayacağını ileri sürmüş Gandi ‘ye karşı Yahudi filozof Buber söyle cevap vermişti: “Biz onlarlı sürüp çıkarmak değil onlarla beraber yasamak istiyoruz …”
Tedrici olarak İsrail’in Filistin’i işgali
Tabi emperyalist zihniyetin en masumane cevabı kabul edebiliriz, bu cümleyi. Şu anda da onları sürüp çıkartmak yerine, inançlarını yaşamaya engel olarak, beraberce yaşama anlayışlarını net bir şekilde gözlemliyoruz.
UpFront isimli programda açıklama yapan ABD Başkanı Donald Trump; “iki devletli çözümün hedef olmadığını” söylemesinin ardından İsrail eğitim bakanı Naftali Bennett’in görüntülü konferans yöntemi ile bağlandığı programda Trump’ın bu sözlerine “Filistin devletinin ömrü sona erdi” diyerek zaten Filistin’in  İsrail’e ait olduğuna inandıkları bu topraklarda iki devletli çözümü bitirdiklerine inandıklarını ifade eden bu sözleri sarfetti.
Bakan sözlerine siyonist ideolojinin dayanağı olan “tanrısal hak” kavramı ile Filistin toprağında yaşayan insanların haklarına ve inançlarına müdahaleyi kendilerine hak gördüklerini “eğer bizim topraklarımızın bize ait olmadığını iddia ediyorsanız İncil’i değiştirmelisiniz “ sözleri ile bize bir kez daha kanıtlamış oldu.
Bu sözleri dünya önünde sarfetmekten çekinmeyen işgal devleti İsrail’e cevap olarak dünya Müslümanları ve Filistin halkı ezan sesinin semalardaki yankısının gürültüye sebep olması ve rahatsızlık duymaları sebebiyle ortaya attıkları yasa tasarısını tartışırken bizde asıl gürültünün işgal askerlerinin silah ve ayak sesinden kaynaklandığını ve rahatsızlığımızı belirtmeden edemeyiz.

                                                                                                                   

Aylin Tasasız*


*StratejikOrtak.com misafir yazar.

Bayrak Yarışına Dönen Menbiç’te Neler Oluyor?

24 Ağustos 2016’da başlayan Fırat Kalkanı Harekatı 23 Şubat 2017’de Kabasin, Baza ve El Bab’ın alınmasıyla hedeflenen sınırlara ulaştı. Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’da “Fırat Kalkanı Harekatı’nın başında planladığımız hedeflere ulaştık” diyerek bunu belirtti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sıradaki hedefin Menbiç, ardından da Rakka olduğunu ifade etmesi, TSK ve destekledikleri muhalifler için yeni bir harekat planının çalışmalarının başlayacağı anlamına geliyordu. El Bab’ın alınmasının ardından iki gün içinde Menbiç’in batısında 6 köyü YPG’nin elinden alan muhalif komutanlar, Menbiç’e kadar durmayacaklarını bildirdi.

Peki daha sonra ne oldu?

TSK destekli muhalifler, Menbiç’in batısındaki Arima’yı ele geçirip Menbiç’e doğru hızlı bir ilerleyişi planlandı. Aynı saatlerde ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) resmi twitter hesabından ‘Savaşa hazırlar’ notuyla YPG’lilerin fotoğrafını paylaşarak alenen Türkiye’ye karşı safını belirledi.

Hükümet yetkilileri konu hakkında üç maymunu oynarken, ABD askerleri Menbiç’te Amerikan bayrağı açarak imalı bir fotoğraf paylaştı.

NATO ülkesi Türkiye ile sürekli müttefik olduğunu belirten Amerikan yönetimi, kendi meselelerinden olsa gerek üst düzey bir açıklamada bulunmadı. Türkiye ABD’ye rağmen Menbiç’in batısında ilerleyeceğinin mesajlarını verince YPG öncülüğündeki Suriye Demokratik Güçleri (SDG)’ne bağlı ‘Menbiç Askeri Konseyi’ Menbiç’in batısının Rusya ile rejimin kontrolüne bırakılacağını açıkladı.

Gazetecilere açıklamalarda bulunan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, YPG’nin Rusya ile anlaşma sonucu Menbiç’in batısındaki köyleri rejim güçlerine teslim edeceği haberini yalanladı. Ancak belli ki bizim ‘bir dediği, bir dediğini tutmayan’ yetkililerimizden olan Çavuşoğlu’nun hiçbir şeyden haberi yoktu. Yerel kaynaklar ve SDG bunu doğrularken, olaydan bir gün sonra da Rusya durumu teyit etti.

PYD Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak ve muhaliflerin hiçbir şekilde Menbiç’e ilerleyememesi için, IŞİD’den ele geçirdiği toprakları Rusya garantörlüğünde rejim güçlerine bıraktı. Menbiç’in kuzeyine ABD, batısına ise Rusya bayrakları açıldı. İki süper gücü bir araya getiren PYD, çıkarları itibariyle bu tarz diplomatik hamleler geliştirmeyi sürdürüyor. Rakka’da ABD’den destek alırken, Afrin ve Halep çevreesinde Rusya’dan destek alıyor. Başta kendi destekçileri olmak üzere halk tarafından ‘güvenilmez’ olarak görülen örgüt, ayakta kalmak ve hakimiyet alanını genişletmek için her yolu deniyor.

Operasyonun başlamasının ardından ABD bayraklı askeri araçlar Menbiç’e geldi. ABD öncülüğündeki IŞİD karşıtı koalisyonun sözcüsü John Dorrian’ın Twitter’da yaptığı komik açıklamada, “@CJTFOIR (Birleşik Görev Gücü Doğal Kararlılık Operasyonu) bu adımı, koalisyon üyelerine ve ortaklarına güvence vermek, saldırıları caydırmak ve DEAŞ’ın yenilmesine odaklanmaya devam etmek üzere attı. Biz düşmanca hareketleri caydırmak, yönetişimi iyileştirmek ve YPG’nin orada daimi bir varlığının bulunmadığını temin etmek için Münbiç civarındaki kuvvetleri artırmıştır.” ifadelerini kullandı. Ancak bölge YPG kontrolünde ve IŞİD ile hiçbir şekilde alakası olmayan bir bölgeydi. Tabi ki bu açıklama tüm okuyanları güldürdü.

İki süper gücün nüfuz yarışına girdiği PYD

Suriye iç savaşının 6. yılında Suriye politikasını neredeyse tamamen sil baştan değiştiren Türkiye, sahada muhaliflerle birlikte IŞİD ve PYD’ye karşı savaşıyor. Türkiye, PYD’nin kantonlarını birleştirmesini engellemek, IŞİD’i sınırdan temizlemek ve Suriyeliler için ‘güvenli bölge’ kurulması gibi hedeflerle başlayan Fırat Kalkanı Harekatı’nda sahadaki diğer ülkelerin çıkarlarını gözden kaçırdı. Rusya, İran, rejim güçleri ve ABD, sahada ‘Türkiye’nin en büyük zaafı’ olan ve hiçbir şekilde güç kazanmasına müsaade etmeyeceği PYD’yi kullanmaya devam etti. Rusya, PYD’nin ülkenin kuzeyini kontrol ettiğini ve milis sayısını hafife almayarak örgütü kaybetmek istemezken; ABD IŞİD’in Kobani’yi kuşatmasından bugüne PYD’nin silahlı gücü YPG’yi kara gücü olarak kullanmaktan vazgeçmedi. Türkiye, Rusya ve ABD’ye gerçeklerden uzak bir şekilde PYD ile olan iletişiminizi kesin derken, bu iki ülke için önemli bir kuvvet olan örgüte karşı bir alternatif sunamadı. Biz her ne kadar PYD’yi terörist olarak tanımlasak da, sahadaki iki büyük güç kendi çıkarları gereği PYD ile olan iletişimlerini kesmedi ve kesmeyecek gibi de görünüyor. Türkiye’de bu iki güç ile farklı bölgelerde PYD’ye karşı anlaşmalar yaparak sahadaki yegane çıkarını korumaya çalışıyor. Rusya ile El Bab önlerindeki M4 karayolunu sınır belirleyip anlaşırken, IŞİD kontrolündeki Rakka’ya ‘YPG’siz müdahale için’ ABD ile plan yapıyor. Bu tuhaf denklem her ne kadar Türk dış politikası için dengeleyici bir yaklaşım gibi görünse de, iki süper gücün çıkarları böyle bir birlikteliği kaldırmıyor.

ABD ve Rusya’nın kendi çıkarları gereği PYD’yi kullanmasının şaşılacak bir durum olmadığını ve Suriye’nin kuzeyindeki gelişmelerin özetini, IŞİD karşıtı Koalisyonun komutanlarından Korgeneral Stephen Townsend, “Ankara, Rakka’da sonra YPG/SDG üzerinde ABD mi etkili olsun istiyor, yoksa rejim, İran ya da Rusya mı?” sözleriyle ifade ediyor.

Türkiye’nin Menbiç konusunda ne yapacağını 10 Mart’taki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Rusya ziyareti ve Pentagon’un Trump’a sunduğu IŞİD planı ile netleştireceği öngörülürken, Menbiç konusunda Başbakan Binali Yıldırım’ın “Son gelişme, rejim güçleri Menbiç’e girdi, YPG’liler ayrılıyor şeklinde. Bu, bizim açımızdan olumsuz değil. İsteğimiz YPG’nin orada olmaması. Nihayetinde Suriye toprakları Suriyelilere aittir.” açıklamasıyla, Türkiye için sahada asıl düşmanın rejim güçleri olmadığı bir kez daha kabul edilmiş oluyor.

Cenevre 4 Suriye Görüşmelerinin Sonuçları

Cenevre 4, krize siyasi çözüm arayışında tek taraflı çabalara sahne oldu.

Suriye konulu Cenevre görüşmelerinde Beşşar Esed rejimi ve Rusya, siyasi geçiş sürecini masaya yatırmayı ilk kez kabul etmesine karşın müzakereleri sulandıracak yeni gerekçeler geliştirdi.

Esed rejimi ve muhalefet arasındaki dolaylı görüşmeler, Birleşmiş Milletler (BM) gözetiminde İsviçre’nin Cenevre kentinde 23 Şubat-3 Mart tarihleri arasında gerçekleşti.

BM Suriye Özel Temsilcisi Steffan De Mistura’nın moderatörlüğündeki temas trafiğinde, genel beklentiye uygun olarak, “dönüm noktası” teşkil edecek bir gelişme yaşanmadı.

Görüşmeler, BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararıyla kayda alınan yol haritası çerçevesinde başladı.

2254’ün çizdiği çerçeve, müzakereler neticesinde Suriye’de tam yetkili bir geçiş yönetimi kurulmasını, bu yönetimin anayasayı hazırlamasını, ardından ülkeyi adil seçimlere götürmeyi öngörüyor.

Ancak masada, söz konusu 3 dosyanın aynı anda ele alınması için Mistura ve Moskova yönetimi ısrarcı davrandı.

Ayrıca Esed rejimi, “terörle mücadele”nin 4. konu başlığı olarak eklenmesini istedi.

Muhalefet, ağırlıklı olarak geçiş yönetiminin ele alınması, anayasa ve seçim konularının yüzeysel şekilde değerlendirilmesi kaydıyla bu programa rıza gösterdi.

Terörle mücadele eden asıl tarafın kendileri olduğunu daha net göstermek isteyen muhalifler, gündeminin değiştirilmemesi şartıyla 4. başlığı kabul etti.

Muhalifleri en fazla zorlayan konu, Moskova ve Kahire yönetimlerine yakın olan ve kendilerini muhalif olarak adlandıran grupların BM’ye davet edilmesiydi.

Rejim, gerçek muhalefeti parçalı göstererek “karşımda müzakere edecek muhatap yok” söylemiyle masadan kaçış yollarını denedi. Rusya da iki grubu muhalif olarak kabul ettirip gerçek muhalefeti zayıflatmanın yolunu aradı.

Muhalifler bu taktiğe, Moskova ve Kahire gruplarını tümden reddetmeden, kendi bünyelerine katarak etkisizleştirmeye çalışarak yanıt verdi.

Böylece muhalefet Cenevre’de masadan ayrılan taraf olmama staretejisi izledi. Rejimin sahada artan ateşkes ihlallerini, “Cenevre’yi sabote” çabası olarak görüp, kendini masada kalmaya zorladı.

Türkiye ve ABD

Türkiye, Cenevre 4’te siyasi geçiş sürecinin tartışılmasını sağlamak için rejim dışındaki taraflar üzerinde tüm etkisini kullandı. Sözde muhaliflere masada güçlü rol verilmesi girişimlerini ve görüşme gündeminin değiştirilmesini engellemeye çalıştı. Muhaliflere, masada kalarak rejimi siyasi geçişi görüşmeye zorlamalarını tavsiye etti.

Cenevre’de ABD’nin varlığı hissedilmedi. ABD diplomasisi, Başkan Donald Trump yönetiminin
Suriye siyasetinin halen belirlenmemiş olması nedeniyle pasif bir tutum sergiledi. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Michael Ratney, görüşmelerin “bir şekilde sürdürülmesi”ni teşvik ederek yeni ABD yönetimine zaman kazandırmaya çalıştı.

Cenevre 5’e doğru

Esed rejimi ile destekçileri Rusya ve İran’ın ortak noktası, muhalefeti ve destekçilerini Suriye’de tam yetkili bir geçiş yönetimi yerine “ulusal birlik hükümeti”ne razı etmek. Buna göre, Esed ve yakın çevresinden geri kalan yetkileri kullanan hükümette, bazı bakanlıklar muhaliflere bırakılarak, dünyaya “sorun aşıldı” mesajı verilecek.

Cenevre-5 görüşmelerinde rejimin ve Rusya’nın en fazla üzerinde duracağı konunun “terörle mücadele konsepti” olması bekleniyor. Rejimin, DAEŞ ve Nusra Cephesi dışında, askeri muhalefetin tümünü terörist kabul etmesi durumu içinden çıkılmaz hale getiriyor.

Rusya, askeri muhalefeti kendi içinde tasnif ederek, DAEŞ, Nusra Cephesi ve bazı gruplara karşı askeri muhalefetin savaşmasını amaçlıyor.

Muhalefet ise BMGK’nın terör örgütü kabul ettiği Nusra Cephesi ve ittifak yaptığı bazı gruplarla savaşa girmenin, “kendi gücünü tüketeceği”ni hesaba katıyor. Bunun yerine önceliğin uluslararası koalisyon desteğiyle DAEŞ’e karşı verilmesini istiyor.

Muhalefet, Batı ve Rusya’nın çifte standardından da şikayetçi. İran destekli yabancı grupların da terörist ilan edilmesini ve ülkeden çıkmaya zorlanmasını talep ediyor.

Cenevre 5’te muhalefetin, Moskova ve Kahire yanlısı sözde muhalif unsurların rolünü sınırlamak için de mücadele vermesi gerekecek. Rusya ve rejimin, bu grupların rolünü güçlendirecek girişimlerde bulunması yaygın bir beklenti.

Mistura’nın verdiği bilgiye göre, Cenevre 5’in davetli listesi son görüşmelerdeki katılımcılar olacak. Bunun bir anlamı da Rusya’ya rağmen terör örgütü PYD/PKK’nın çağrılmayacak olması.

Diğer taraftan, Türkiye, Rusya ve İran’ın başını çektiği, ABD’nin de pasif katılım gösterdiği Astana süreci güçlenerek devam edecek.

Son gelişmeler, Cenevre’nin siyasi ve diplomatik yönüyle, Astana’nın da askeri ve güvenlik boyutlarıyla ön plana çıkmasını sağladı.

Mart ayında Cenevre 5 toplanana kadar Astana’da, esir ve tutukların değişimi, ateşkesin güçlendirilmesi ve insani yardım konularının ele alınacağı bir toplantı düzenlenmesi öngörülüyor.

Cenevre 5’in başarısı büyük ölçüde, Astana’dan alınacak ya da alınamayacak sonuçlara bağlı kalacak.

Trump yönetiminin Suriye siyasetinin netleşmesi de Astana ve Cenevre trafiğine hareket katabilir. 

Yemen: Suudi Arabistan ve İran’ın Güreş Minderi

Havada bulut yok, bu ne dumandır? / Mahlede ölü yok, bu ne figandır? /Şu Yemen elleri ne yamandır.

Ah o yemendir gülü çimendir. / Giden gelmiyor acep nedendir?

Yemen son durum haritası.

İşte Osmanlı’ya türküler yazdıran, pahalıya mal olan ve tarihte “Ebabil Kuşlar” efsanesinin geçtiği yer olan Yemen (570 veya 571’de Yemen Valisi Ebrehe’nin filleri ile Kabe’yi yıkmak için Mekke’ye saldırması ve bu orduyu yok eden ebabil kuşların efsanesi) . O Yemen’de şimdilerde bir iç savaş var.

Yemen, Arap Baharı olaylarında Tunus ve Mısır’dan sonra liderini deviren üçüncü ülke oldu.  Arap Baharı olayları başladığında Yemen’de yönetimde  Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih vardı. Halk ayaklanmasıyla Ali Abdullah Salih, 2011’de yetkilerini yardımcısı Abdurrabbu Mansur Hadi’ye bırakarak yönetimden çekildi.

Yemen son durum haritası (10 Ocak 2017) – AA

2011’de iktidara gelen Abdurabbu Mansur Hadi ile Husiler, Yemen’in yönetimi konusunda ihtilafa düştüler. Abdurrabu Mansur Hadi 6 bölgeli (Yemen 6 bölgeye ayrılacak ve demokratik bir yönetim olacak) Yemen önerisini sundu.  Yönetimde daha çok söz sahibi olmak isteyen Husiler 2 bölgeli yapıyı savundular (kuzey ve güney).

Eylül 2014 yılına kadar (sözde baharı getirecek olan devrim)  Arap Baharı Devrimi, Yemen’de başarıya ulaşmıştı.  2014 Eylül’ünde Yemen’de Husi Darbesi ile çatışmalar başladı ve 2015 yılı Ocak ayında başkent Sana’da hükümet ve cumhurbaşkanı istifa etti, bu bir karşı devrimdi.  2011’de iktidardan alınan Ali Abdullah Salih 2015’te başkent Sana’da tekrar  söz sahibi oldu ve Abdurrabbu Mansur Hadi Suudi Arabistan’a kaçtı.

Şimdilerde Yemen ikiye bölünmüş vaziyette bir tarafta Husilerle birlikte hareket eden Ali Abdullah Salih (başkent Sana), diğer tarafta Suudi Arabistan destekli Abdurrabbu Mansur Hadi ( başkent Aden şehri).

Savaşın kaybeden tarafı; Yemenliler, kazanan taraf; Yemenlilerin birbirlerini öldürmek için kullandığı silahlar

Kim Bu Husiler?

Şii Mezhebinin Zeydi kolundan olan Husiler (El- Husiyyun “Allah’ın Yardımcıları”)adını kurucusu Hüseyin Bedreddin el Husi’den almıştır. Yemen’in kuzeyinde etkililer.  Husiler silahlı mücadeleye 2004 yılında başladı. 2004 yılında şimdiki müttefikleri olan Ali Abdullah Salih’e karşı gelerek Yemenlilerin isteklerine tabi oldular. Kurucuları Hüseyin Bedreddin el Husi 2005 yılında Yemen Ordusu tarafından öldürüldükten sonra babası Bedreddin Husi  lider oldu. 2006 yılında ise Abdulmelik el Husi liderliğe geçti.  Husilerin en etkili olduğu yer Suudi Arabistan sınırında olan Sada şehridir. Yaklaşık 25 milyon nüfusa sahip olan Yemen 12 şehirden oluşuyor ve şimdilerde 7 şehir (Sada, Sana, Amran, Hajjah, İb, Dhamar, Al-Hudaida)  Husiler ve müttefiki Ali Abdullah Salih’in elinde.

Suudi Arabistan ve İran’ın Konumu

İran’ın Körfezi Kuşatma Hareketi

Arap Baharı’nın arka plana ittiği İran, 11 Eylül sonunda Afganistan ve Irak işgal edilince bölgede daha da güçlendi. Şiilik kavramını kendi milliyetçi çıkarları için kullanan İran, Yemen’de Husilerin hem fikirsel hem lojistik olarak destekçisi durumunda (Suriye’de Aleviler, Lübnan’da Hizbullah, Irak’ta ise Şiiler üzerinde etkili).  İran’ın Irak, Suriye ve Lübnan’dan sonra Yemen’de söz sahibi olma gayreti, Körfezi Kuşatma yolundaki en önemli noktalardan bir tanesi. İran ve Husilerin ilişkisi noktasının başlangıcını tespit etmek zor olsa da, Hüseyin Bedreddin el Husi’nin 1994’te İran’a gitmesi yeni dönemin başlangıcı sayılabilir.

Suudi Arabistan’ın Dönüşümü

Husileri terör örgütü olarak kabul eden Suudi Arabistan, Arap Baharı ile yönetime geçen Abdurrabbu Mansur Hadi’nin en büyük destekçisi konumunda.  Ortadoğu’da en büyük rakibi olan İran’ın desteklediği Husilere karşı, 2015’te “Kararlılık Fırtınası” (Kararlılık Fırtınası’na katılım sağlayan ülkeler başta Suudi Arabistan olmak üzere; Bahreyn, Katar, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri. Bu körfez ülkelerin yanı sıra Fas (Marocco), Sudan, Ürdün ve Mısır) başlattı. Riyad yönetiminin bu dönüşümü, Bağdat’ın düşüşünden sonra bölgede aktif olma yönündeki en önemli adım. Karadan tek komşusu olan Yemen’deki iç savaşa dahil olan Suudi Arabistan, Yemen Ordusu ile birlikte çok önemli bir yere sahip olan Bab’ül Mendep Boğazını (günde yaklaşık 4 milyon varil petrolün geçtiği boğaz) Husilerden tekrar aldı.

Yemen’de son durum şimdilik bu. Tahran ve Riyad yönetimi bölgede kimin sesi daha çok çıkacak diye birbirleriyle çekişirken, etnik ve mezhep ayrımları bölgenin yıkımını hızlandırmaktadır. Ortak bir çözüm şuanda görülmüyor ve her iki tarafta elindeki silahı bırakmıyor. Bölgenin güçlü Sünni devleti olan Suudi Arabistan ve Şii olan İran’ın çekişmeleri, Suriye ve Irak’ta olduğu gibi Yemen’de de bir kimlik katliamına sebep olmaktadır.

Nemr Bakır en-Nemr

Suudi Arabistan 2 Ocak 2016’da terör suçundan dolayı 47 kişiyi idam etti. Bunlardan bir tanesi İran’ın idam edilirse “Suudi Arabistan bedel öder” dediği, Şii Ayetullah Nemr Bakır en-Nemr idi. Şii din adamı Ayetullah Nemr Bakır en-Nemr’in idamından sonra İran’da Suudi Arabistan konsolosluğu bir grup protestocu tarafından ateşe verildi.

Murat Kaya*


*StratejikOrtak.com misafir yazar.

Türkiye’nin Hedefindeki Menbiç’te Kim, Ne İstiyor?

Türkiye, Suriye’deki El Bab operasyonunun ardından bir sonraki hedefin ülkenin kuzeyindeki Menbiç olduğunu açıkladı.

Menbiç, Türkiye’nin yanı sıra Suriyeli Kürtler, Suriye hükümeti, Rusya ve ABD gibi iç savaşın kilit aktörlerinin de var olduğu ve büyük önem atfettikleri yerlerin başında geliyor.

Suriye iç savaşına dahil olan yabancı devletlerden Rusya ve İran hükümeti desteklemek için faal rol üstlenirken, başta ABD olmak üzere Batılı devletler ile Türkiye ise Irak Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) yenilmesini ana hedef olarak belirledi.

Ancak, Türkiye’nin Menbiç operasyonu, Rusya, ABD ve Türkiye’nin desteklediği grupların ilk kez karşı karşıya gelmesi ve hatta birbirleriyle çatışması ihtimalini de gündeme getiriyor.

BBC Türkçe, son dönemde hem askeri hem de diplomatik trafiğin hızlandığı Menbiç ile ilgili gündemdeki beş soruya yanıt aradı:

Menbiç nerede ve kentteki son durum nedir?

Suriye’nin kuzeyinde yer alan Menbiç kenti, Türkiye’ye yaklaşık 40 kilometre mesafede bulunuyor.

İç savaş öncesi yapılan nüfus sayımına göre, kentte yaklaşık 100 bin kişi yaşıyor.

Arap ve Kürtlerin yaşadığı Menbiç halkının çoğunluğunu Sünniler oluşturuyor.

HARITA

Kent, 2012 yılında Özgür Suriye Ordusu’nun denetimine geçti. Daha sonra 2014 yılında IŞİD, kentin kontrolünü ele geçirdi. Böylece, IŞİD; silah, lojistik destek ve savaşçı geçirmek için kullandığı en önemli geçiş noktalarından birisini kaybetmiş oldu.

Ağustos 2016’da ise yaklaşık iki ay süren bir kuşatmanın ardından Kürt grupların oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri‘ne (SDG/PYD/PKK) bağlı Menbiç Askeri Konseyi, ABD’nin de desteğiyle kenti IŞİD’den geri aldı.

Kentte sivil idarenin yürütülmesi ve temel hizmetlerin sağlanması ise Menbiç Sivil Konseyi tarafından yapılıyor.

Menbiç’le ilgili tartışmaların odağında ne var?

Menbiç’in alınmasında Kürt ve Araplardan oluşan Menbiç Askeri Konseyi’ne en önemli desteği ABD’nin yanı sıra Türkiye tarafından “terör örgütü” olarak kabul edilen Halk Savunma Birlikleri (YPG) verdi.

Türkiye, YPG’nin Fırat Nehri’nin batısındaki bölgelerde bulunmasına karşı çıkıyor.

Türkiye’nin en önemli kaygılarından birini, Afrin ve Kobane kantonlarının birleşmesiyle birlikte sınırın güney tarafında bir Kürt koridorunun kurulması oluşturuyor.

Türkiye, Menbiç’in IŞİD’den geri alınmasından bu yana YPG’nin kentten ayrılması çağrısı yapıyor.

Kasım ayında, ABD’nin girişimleriyle varılan uzlaşma çerçevesinde YPG güçleri Türkiye’nin isteği doğrultusunda Fırat Nehri’nin batısına çekilmeyi kabul etti.

Ancak Türkiye, bu geri çekilmenin gerçekleşmediğini savunuyor.

Türkiye neden Menbiç’e operasyon düzenlemek istiyor?

Türkiye, sınırın Suriye tarafında “terörden arındırılmış bir bölge” oluşturmak amacıyla başlattığı Fırat Kalkanı Harekatı kapsamında El Bab kentinin IŞİD’den alınmasının ardından bir sonraki hedefin Menbiç olduğunu açıkladı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Aralık ayında yaptığı bir konuşmada, Türkiye’nin hedeflerini şöyle tarif etti:

“Terörden arındırılmış güvenli bölge diye bir tezimiz var. Başından beri bunu söylüyoruz bu olmazsa Gaziantep, Kilis, Şanlıurfa her zaman tehdit altında. Dertleri ne? Kuzey Suriye’de yeni bir devlet kurmak. Biz böyle bir devletin kurulmasına müsaade etmeyeceğiz. Bu böyle bilinmeli.”

Erdoğan Ağustos ayında da ayrıca, Fırat Kalkanı Harekatı kapsamında yapılan operasyonların “DAEŞ (IŞİD), PKK ve YPG tehdit olmaktan çıkana kadar” devam edeceğini söylemişti.

Bu nedenle Türkiye, YPG’nin uzaklaştırılması için Menbiç’e operasyon başlatmayı planlıyor.

Menbiç PYD için neden önemli?

Kürt gruplar tarafından Menbiç, doğudaki Cezire ve Kobani kantonları ile batıdaki Afrin kantonunun birleştirilmesi için önemli bir geçiş noktası olarak görülüyor.

YPG’nin Kobani’deki Sözcüsü Fevzi Sleman, Haziran ayında Rudaw’a yaptığı açıklamada, “Menbiç alınsa bile Kobani ve Afrin’in birleşebileceğini sanmıyorum. Ancak bu kent, bu sürecin kilit noktalarından biri” diye konuştu.

Kürt gruplar, Menbiç’in Şahba kantonunun ele geçirilerek, Kobani ile Afrin’in birleştirilmesi açısından büyük önem taşıdığına inanıyor.

Ancak, Kürtlerin Şahba kantonu olarak isimlendirdiği bu hat, Fırat Kalkanı Harekatı’nın ardından Türkiye ile desteklediği Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) kontrolü altında bulunuyor.

Demokratik Birlik Partisi (PYD) lideri Salih Müslim de Ağustos ayında yaptığı açıklamada, Kürtler tarafından ilan edilen “Kuzey Suriye-Rojava Federasyonu”nun güvenliği ve burada kurulan yönetimin iyiliği açısından Menbiç’in kontrol altında tutulmasının zorunlu olduğunu söyledi.

Menbiç’teki diğer aktörler kimler ve ne istiyorlar?

Menbiç için esas tartışmalar ağırlıklı olarak Kürtler ve Türkiye üzerinden yaşansa da ABD, Rusya ve Suriye hükümeti de kentte önemli rol oynayan diğer aktörler arasında yer alıyor.

ABD, Menbiç’in IŞİD’den geri alınması sürecinde Kürt güçlere açık destek verdi.

ABD, aynı zamanda, başta YPG olmak üzere Kürt grupları Suriye’deki en önemli muharip müttefiki olarak görüyor ve YPG’nin şu anda Rakka’yı kuşatmaya yönelik operasyonuna da destek veriyor.

Bu nedenle, ABD bir yandan NATO müttefiki Türkiye’ye Menbiç’te destek vererek Kürtlerle, destek vermeyerek ise Ankara ile sorun yaşam riskiyle karşı karşıya bulunuyor.

Rusya da Suriye iç savaşında oynadığı rolün önemini giderek artırmak isteyen bir diğer büyük devlet.

Bir yandan Suriye hükümetini destekleyen Rusya, diğer yandan da Türkiye’nin IŞİD’e yönelik El Bab operasyonuna havadan destek verdi.

Son olarak, Menbiç Askeri Konseyi de Rusya ile anlaşmaya vardığını ve bu kapsamda kentin batısındaki bazı köyleri Suriye ordusuna devrederek, Türkiye ve ÖSO ile arasındaki savunma hattını da hükümete bırakacağını açıkladı.

Karadeniz’de Stratejik Dengeler Değişiyor

ABD Başkan Yardımcısı Pence’in Münih Güvenlik Konferansı’nda NATO’ya güçlü destek mesajları vermesi ve Rusya’nın Kırım’ı işgalini hiçbir şekilde tanımayacaklarını açıklaması Moskova’nın beklentilerini boşa çıkardı.

Bu yıl 53’üncüsü düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı’nın ana gündem maddeleri Donald Trump’ın ABD başkanlığına seçilmesi, İngiltere’nin AB’den ayrılması, Suriye’deki barış arayışları, Asya-Pasifik bölgesindeki ticari ve askeri gelişmelerdi.

Bu konferansta Rusya ile NATO üyeleri arasında söz düellosu devam etti. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un konferansta yaptığı konuşmada “Soğuk Savaş henüz aşılmamıştır” cümlesi dünya dengelerini göstermesi açısından önemliydi. Trump’ın seçim kampanyaları döneminde NATO’dan ‘modası geçmiş bir örgüt’ olarak bahsetmesi Rusya’yı umutlandırmışsa da ABD yönetimi adına konferansa katılan Trump’ın yardımcısı Mike Pence’in NATO’ya güçlü destek mesajları vermesi ve Rusya‘nın Kırım‘ı işgalini hiçbir şekilde tanımayacaklarını dile getirmesi Moskova’nın beklentilerini boşa çıkardı denilebilir.

Ukrayna son durum haritası için tıklayın.

Münih Konferansı’na paralel olarak Brüksel’de yapılan NATO Savunma Bakanları zirvesinde de NATO ile Rusya ilişkilerinin geleceğini etkileyebilecek önemli bir karar alındı. ABD’nin, NATO’nun Karadeniz’deki askeri varlığının arttırılması teklifinin kabul edilmesi ile bundan sonra Karadeniz’e daha fazla NATO gemisi giriş yapacak. Bu gemilerin komuta kontrolü ise İngiltere’de bulunan Marcom Üssü’nden yürütülecek. Türkiye bu kararın Rusya ile bir gerginliğe sebep olmaması için gemilerin tüm hareketliliğinin önceden Türkiye’ye bildirilmesini şart koştu. Bu uygulamaya Mayıs 2017’den itibaren başlanması öngörülüyor.

NATO Savunma Bakanlarının Ekim 2016 toplantısında kabul ettiği, ittifakın doğu sınırını Rusya’ya karşı güçlendirmek amacıyla Estonya, Letonya, Litvanya ve Polonya’ya 4 tabur konuşlandırılması planı Şubat 2017 itibarıyla devreye girdi. Rusya’da Putin yönetimi aslında NATO’nun 2004 yılından sonra Baltık ülkelerinde askeri üsler kurmasından rahatsızlık duyduğunu ilan ettiğinde bugünleri görmüş ve buna yönelik tedbirlerini almıştı.

Putin’in güvenlik doktrini

AB/ABD, 2000’li yıllardan itibaren Gürcistan, Ukrayna, Kırgızistan’daki yeni siyasi yapılanmalar üzerine odaklandı. Rusya ise bu stratejiyi Rusya’yı zayıflatma politikaları olarak değerlendirdi. Çünkü Rusya’nın oluşturmaya çalıştığı Avrasya medeniyeti içerisinde bu üç ülkenin önemli bir yeri vardı. Bu ülkelerin NATO ve AB’ye taraf politikalar benimsemesi Avrasyacılık fikirlerini zayıflatacaktı. Putin, 10 Şubat 2007 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşmayla yeni bir Rusya dış politika çerçevesi çizmişti. Bu konuşma daha sonra “Münih Doktrini” olarak adlandırıldı. Bu yeni doktrine göre; “Dünyadaki tek kutupluluk asla kabul edilmeyecektir. ABD’nin küresel hegemonyası ve dayatmalarına karşı durulacaktır. Bundan sonra dünyada güç kullanımı sadece BM Güvenlik Konseyi’nin alacağı kararlar çerçevesinde gerçekleştirilebilecektir.”

Putin, Münih Doktrini’nde, “bin yıllık tarihi ile her zaman bağımsız dış politika yürüten Rusya’nın tehditlere ve kuşatmalara asla boyun eğmeyeceğini, bu tehditlere gerekli karşılıkların verileceğini” ilan etmişti. Putin’in Münih konuşması günümüzde Rusya merkezli sorunların da ilk işaretlerini vermişti. Fakat ABD ve AB, Putin’in bu konuşmasını her zamanki Rus tehdidi olarak algılayıp buna yönelik tedbirleri almadı.

Putin’in 10 Şubat 2007’de Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma Rus dış politikasının günümüzdeki işleyişinin de başlıca doğrultularını tayin etmişti. Putin bu konuşmadan sonra aktif eyleme geçerek başta Gürcistan olmak üzere Ukrayna, Kırım ve Suriye’ye müdahale etti. Zaten bu konuşmadan sonra 15 Temmuz 2008 tarihinde Rusya’da yeni dış politika konsepti açıklandı. Rusya bu konsept ile 17 Şubat 2008’de Sırbistan’dan ayrılan Kosova’nın bağımsızlığını ilan etmesine, Gürcistan krizi sonrası bağımsızlıklarını ilan eden Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlıklarını tanıyarak cevap verdi. Böylece Rusya, ABD ve AB ülkelerine bir anlamda ültimatom verdi.

NATO’nun genişlemesi ve Rusya’nın karşı hamleleri

Rusya 2008 yılı sonrası ABD’de Başkan Obama’nın pasif Rusya politikasından yararlandı. Putin, Obama yönetimindeki ABD politikalarını ‘etkisizlik’ ve ‘çaresizlik’ olarak nitelendirerek kendisine alan açmaya başladı.

Rusya’nın 2008 yılında Gürcistan’a müdahalesi hem Batı’da hem de Rusya’da yeni stratejilerin belirlenmesine yol açtı. Rus tarafı 5 Şubat 2010 tarihinde Rus Askeri Doktrini’ni kabul etti. Bu doktrin çerçevesinde Kuzey Kafkasya’daki ayrılıkçı hareketler, NATO’nun doğu genişlemesi en büyük tehditler olarak sıralandı. Rusya, NATO’nun genişlemesine karşı Avrasya Ekonomik Birliği, Kolektif Güvenlik Örgütü, Tek Ekonomik Saha vb. organizasyonların kurulmasına öncülük etti. Rus askeri doktrini, NATO’nun doğu genişlemesini ve Rusya sınırlarına dayanmasını açık bir güvenlik riski olarak değerlendirdi. Putin, Çarlık Rusya ve Sovyetler Birliği’nin etki alanlarını coğrafi kazanımlar üzerinden şekillendirdiğini hatırlayarak tıpkı geçmişte olduğu gibi yakın çevresine hâkim olmak istiyor.

Rusya, Kırım ve Tartus limanından vazgeçmeyecek

Putin’in 2007’de Münih konuşmasında açıkladığı öncelikler doğrultusunda Rusya, Karadeniz’de varlık sebebi olarak gördüğü Kırım’ı kendi topraklarına katmaktan çekinmedi ve devamında da Suriye’deki krize müdahale ederek Tartus’taki limanı garanti altına aldı. Doğu Avrupa, Karadeniz, Hazar ve Orta Asya’daki jeopolitik üstünlüğünü yitirmek istemeyen Rusya, coğrafi bir meydan okumayla tüm güçleri uzaklaştırmayı amaçlıyor.

Rusya için sıcak deniz limanlarına erişim, Rus jeopolitiğinin vazgeçilmez bir ideali. Rusya, jeopolitik kaygılarında haksız da sayılmaz. Putin Rusya’sı uluslararası sistemdeki jeopolitik ve jeostratejik pozisyonunu yeni güç dengesi oluşturmak üzerine kurmuş durumda. Rusya’yı tüm dünyada küresel bir güç olarak gösterme çabası Rus stratejisinin enstrümanlarını ve argümanlarını da ortaya çıkarıyor.

Karadeniz ve Ukrayna yeniden ısınıyor

Rusya, ABD ve AB’nin Doğu Avrupa ülkeleri için ortaya koyduğu ‘Doğu Ortaklığı’ (Eastern Partnership) girişimine karşı önlemler almaya çalışıyor. Bu kapsamda AB ve ABD’nin uydusu konumundaki Polonya’nın Ukrayna ve Belarus üzerindeki siyasi, iktisadi, sosyal ve kültürel etkilerinin azaltılmasına yönelik politikalar üretiliyor. Ayrıca Doğu Ortaklığı Projesi sonucunda Rusya’nın enerji politikaları ve enerji güvenliği zarar gördü. Rusya, aslında Türk Akımı projesi ile enerji güvenliğini garanti altına almaya çalışıyor.

SSCB döneminde Batı’nın Karadeniz’deki tek müttefiki NATO üyesi olan Türkiye iken, sonrasında Bulgaristan ve Romanya’nın 2004’te NATO’ya ve 2007’de AB’ye katılmalarıyla Karadeniz, Batı’nın etki sahasına girdi. NATO’nun Karadeniz’e kıyısı olan Romanya, Bulgaristan gibi bölge ülkelerini de içine alacak şekilde genişlemesi Rusya’yı rahatsız etti. Rusya bu duruma ekonomik ve askeri anlamda güçsüz olduğu 2008 yılına kadar tepki vermedi. 2008 yılında ise Gürcistan ile birlikte Karadeniz politikasını yeniden aktif hale getirdi.

Putin’in Karadeniz’deki stratejik öncelikleri

Rusya, ABD’nin manevralarıyla Avrupa’dan kendisine yapılan çevreleme ve sıkıştırmayı Suriye operasyonuyla aşmak istedi ve bunu Obama döneminde başardı. Rusya, Irak savaşından sonra Ortadoğu’da ABD’nin imajının kötüleştiği bir ortamda Suriye’de ‘terörizmle mücadele eden kurtarıcı devlet’ olarak kendisini takdim etti. Rusya, Ortadoğu’da yeni perspektifle hareket ederken İran’ın yayılmacılık zafiyetinden de faydalanarak İran/Rusya stratejik müttefiklik olgusunu bölgede taraf/taraf olmayan devletler oluşmasına neden olabilecek seviyeye taşıdı. Aslında bu politika Rusya’yı bölgede her ülke için mutlaka münasebet kurulması gereken bir devlet haline getirdi ancak Trump’ın başkan olmasıyla dengelerin yeniden değişmesi de ihtimal dahilinde.

Rusya, ABD’nin Karadeniz politikasına karşılık Avrasya satranç tahtasında jeopolitik mihver olarak Ukrayna’yı görüyor. Özellikle Kırım’daki Rus donanma üssü Karadeniz’in güvencesi olarak nitelendiriliyor. ABD ve AB ise Rusya’ya karşı kendilerine Türkiye’yi miğfer yapmak istemişlerse de Ankara ile Rusya arasında son dönemdeki yakınlaşma buna engel oluyor. Hem Putin’in hem de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Batı kaynaklı bu kadar saldırıya uğramasının asıl nedeni bu işbirliğini bozmaya yönelik. Fakat Rusya ile Türkiye ilişkilerinin önündeki asıl tehlike iki ülkenin dostluğunun Erdoğan/Putin inisiyatifiyle sınırlı olması. Gelecekte iki ülkeyi nelerin beklediğini kimse tahmin edemiyor.

Rusya’nın gaz ve petrol satışı için Karadeniz’e ihtiyacı var

Ukrayna ve Kırım sadece Karadeniz’in güvenliği için değil aynı zamanda Rusya’nın doğalgaz sevkiyatı için de hayati öneme sahip. Rusya’nın Karadeniz’e ilgisinin en büyük nedenlerinden birisi de hiç şüphesiz gaz ve petrol kaynaklarının bu bölgeden geçmesi.

Rusya’ya göre Karadeniz’in güvenliği aynı zamanda Kafkasya’nın da güvenliği demek. Rusya, Karadeniz’i koruma altına alamaması halinde Batı’nın krizi Kafkasya’ya taşıyacağından endişe ediyor.

Rusya, ABD’nin Gürcistan’daki askeri varlığını arttırarak İran ile bir gerilim durumunda burayı kullanabileceği ihtimalinden de endişeli. Rusya, 2008 Gürcistan müdahalesiyle NATO’nun genişleme çalışmalarının hızla devam ettiği, ABD’nin Karadeniz’e kıyısı olan Romanya ve Bulgaristan’da askeri üs arayışında olduğu süreci sabote etmişti. Fakat 2016 yılında NATO Devlet Başkanları Zirvesinde ve Savunma Bakanları Zirvesinde alınan, Baltık ülkelerindeki üslere asker sevkiyatı ile Karadeniz’e takviye kararları, yeni gerginliklere yol açacak önemde. Nitekim İran da NATO’nun Karadeniz’e yapacağı askeri sevkiyat sonrası, olası İran harekâtında bu üslerin kullanılacağını iddia ediyor.

Sonuç olarak, kampanya dönemindeki vaatleri doğrultusunda Trump döneminde Rusya ile ABD ve NATO ilişkilerinde belirli bir iyileşme öngörülmekle beraber son gelişmeler, önümüzdeki sürecin, özellikle Karadeniz odağında yeni gerginliklere yol açabileceğinin işaretlerini veriyor.

Kaynak: AA

Suriye’nin Kuzeyinde YPG Bünyesindeki Yabancı Örgütler

PKK’nın Suriye kolu YPG’nin bünyesinde tıpkı IŞİD gibi birçok yabancı terörist yer alıyor. 2014’ten günümüze ABD desteğiyle Suriye’nin kuzeyinde topraklarını genişleten YPG’nin içerisinde çok sayıda yabancı örgüt yer alıyor. Bu örgütlerin çoğu sosyalist komünist mottosuyla hareket eden Türkiye içerisinden bölgeye giden terör unsurları.


YPG içerisindeki gruplar:

Uluslararası Özgürlük Taburu (IFP)

– Aziz GÜLER Özgürlük Gücü Milis Örgütü

– Devrimci Karargâh (DK)

– Devrimci Komünarlar Partisi (DKP)*

– Kader Ortakaya Timi

– Kadın Özgürlük Gücü (KÖG)

– Kızılbaş Timi

– Mahir Arpaçay Devrimci Savaş Okulu

– Marksist Leninist Silahlı Propaganda Birliği (MLSPB

– Necdet Adalı Müfrezesi

– Proleterya Devrimci Kurtuluş Örgütü (PDKÖ)

– Şehit Bedreddin Taburu

– Sosyal İsyan

– Spartaküs Timi

– Türkiye Devrim Partisi (TDP)

– Bob Crow Tugayı

– Brigade Henri Krasucki

– MLKP Rojava

– Türkiye Komünist Emek Partisi/Leninist (TKEP/L)

– Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist (TKP/ML)

– Türkiye İşçi ve Köylü Kurtuluş Ordusu (TIKKO)

– Rus Επαναστατικός Σύνδεσμος Διεθνιστικής Αλληλεγγύης (ΕΣΔΑ)

– Halkların Birleşik Devrim Hareketi (HGDH)

– Marksist Leninist Silahlı Propaganda Birliği (MLSPB)

– MLKP Rojava

– Türkiye Komünist Emek Partisi/Leninist (TKEP/L)

– Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist (TKP/ML)*

Kaynak: cartercenter