Örtülü İttifaktan Resmi İşbirliğine: ABD-PKK/YPG Stratejik ilişkileri

Türkiye, özellikle 1850’li yıllardan itibaren günümüze kadar etnik, ayrılıkçı/bölücü, din motifli/ideolojik terör örgütlerinin hedefi olmuştur. Ermeni terör örgütü ASALA, bölücü terör örgütü PKK ve uzantıları, Hizbullah, Dev-Sol, DHKP-C, El-Kaide ve “Türkiye Karargâhı” kurduğunu ileri süren IŞİD gibi örgütlerin tehdit ve eylemleriyle karşı karşıya kalmıştır. Türkiye’ye ve Türk coğrafyasına yönelik tehdit riski 2011 Suriye İç Savaşından itibaren bir nevi açık kapı politikası ile alınan sığınmacı/kaçaklarla giderek artış göstermiştir.

Türkiye, deyim yerindeyse, bölgesel çıkarları ve ülkemizi hedefe sokan bu bağlamda terör-terörizmi araç olarak kullanan devletler tarafından kuşatılmak; Türklük minimize edilmek, çok kültürlü, çok halklı bir yapıya sürüklenmek istenmektedir. Türkiye’nin, özellikle 2003 yılından itibaren terör-terörizmle mücadele anlayışı ve politikaları değişime uğratılmıştır. Türkiye, özellikle 2003 Irak’ın işgali sonrası ve 2011 Suriye İç Savaşı ile birlikte, hiç olmadığı kadar milli güvenlik ve terörizm alanında yeni riskler, tehlikeler ve tehditlerle karşı karşıyadır. Türkiye’yi, terörle kuşatma altına almak isteyen devletler ve bunların ülkemizde pek çok alana çöreklenmiş sevicileri, bölgesel çıkarları uğruna araç olarak kullandıkları terör örgütlerini, ülkemiz siyasal sisteminin de bir unsuru haline getirilmesinde baskıcı rol oynamışlardır.

Terör örgütlerinin; anayasal sistemi pek çok alanda zayıflatmak, ideolojik ve dini esaslara göre devletler kurmak, etnik kimliklerin egemenliği, bağımsızlığı için mücadele etmek gibi temel amaçlar doğrultusunda örgütlenerek devletleşmeye dönük çabalar içine girdikleri gün gibi açıktır. İçinde bulunduğumuz yüzyılda terör örgütleri, emperyalistlerin küresel/bölgesel hegemonyaları ve çıkarları uğruna kullanıldıkları birer aparat olmalarının da ötesinde; başta uyuşturucu-silah kaçakçılığı ve trafiği olmak üzere pek çok yasadışı elde ettikleri gelirlerle uluslararası şirketlere dönüşmüşlerdir.

TERÖR ÖRGÜTLERİ VE BTÖ

Terör örgütleri şirket gibidir, çıkarlarını gözetir. Çıkarları da varlıklarının temel sebebini oluşturan alan hâkimiyeti ve sağladığı bu alanda varlığını devam ettirebilmek için ihtiyacı olan mali kaynaktır. Terör örgütlerini, ideolojilerinden ziyade ayakta tutan finans kaynaklarıdır. Bu finans kaynakları büyük çoğunlukla; uyuşturucu kaçakçılığı ve trafiği, silah kaçakçılığı, insan kaçakçılığı, beyaz kadın ticareti gibi geliri yüksek olanlar olarak ön plana çıkar. Terör örgütlerinin eylem yapamadıkları dönemlerde, daha çok bu finans gelirlerini elde etmek için kaçakçılık ve organize suç örgütleriyle ilişkiler geliştirirler.

Terör örgütleri, gözettikleri ideolojiden öte örgütün ve lider kadrosunun devamlılığını ve çıkarlarını esas alır. Örgüt, gerek finans temininde gerek örgüte eleman kazanımında sıkıntılar yaşıyorsa bu örgütün alan hâkimiyetini kaybettiğini göstermektedir. Burada ideoloji pek işe yaramamaktadır. İdeoloji, daha çok örgüte yeni eleman kazandırma ve ulus aşırı ülkelerde örgüt yapılanmalarında farklı ya da benzer ideolojideki siyasi parti, sivil toplum kuruluşu, vakıf, dernek gibi oluşumlarla ilişkilere girerek; örgütün yasaklı listeden çıkarılması ve örgütün lider kadrolarına yaşam alanı genişletme noktasında etkin olmaya çalışmaktadır. Silahlı anlamda etkin olamayan ve yeni eleman kazanma noktasında sıkıntı yaşayan terör örgütleri, çareyi ideolojilerine ve söylemlerine yeni eklemeler yaparak faydalanmak isterler. Örnek olarak Bölücü Terör Örgütü ve uzantılarını ele aldığımızda; Türkiye’ye karşı açmış oldukları silahlı mücadelelerinde hiçbir başarı elde edememişlerdir. Günün sonunda teröristler Türk silahlı güçleri tarafından etkisizleştirilmişlerdir.

Terör örgütleri hâkimiyetini kaybettiğinde, örgütün ikmal yollarının kapatılması neticesinde gerek uyuşturucu gerek kaçakçılık gerekse enerji kaynakları üzerindeki kontrolünü de kaybetmiş demektir. Bu durum örgütlerin kıskaca alındığını ifade eder ki, bölücü terör örgütü de bu anlamda kıskaca alınmış, ikmal ve lojistik yolları kapanmış, varlıklarını devam ettirebilmek için olmazsa olmaz olan gereksinimlerini elde edemiyor demektir. Örgüte eleman kazandıramayan, lojistik ve ikmal yolları ablukaya alınmış bir örgüt; elindeki tüm kozu yeni ve çok ses getirecek eylemlere harcayacaktır.

Tabi ki, terörle mücadelede etkin olabilmek, sadece güvenlik kurumlarıyla sağlanamaz. Başarılı ve etkin bir Terörle Mücadele için gerekli olan sağlam istihbarat, ülke içinde tüm yönleriyle yeniden revize edilmiş etkin bir Terörle Mücadele Yasası (TMY), elbette terörizmin dış destek boyutunda da etkin ve zoraki diplomasi yoluyla terör örgütlerine sağlanan dolaylı ya da doğrudan desteklerin kesilmesi gerekmektedir. Pek çoğunuzun malumu olduğu gibi, terör örgütlerine sağlanan dış destek olmasa hiçbir terör örgütü varlığını sürdüremez. Özellikle BTÖ’ye, pek çok ülkenin birçok alanda doğrudan ya da dolaylı destek verdiğini biliyoruz. Destek veren ülkeleri ve destek sağladıkları dönemlere göre ayrıca doğrudan ya da dolaylı destek sağlayan ülkeler olarak ele almak sağlıklı sonuçlara götürür.

BTÖ’ye değişik alanlarda destek sağlayan ülkeleri iki ana grupta değerlendirmek mümkündür. Birinci grupta yer alan ülkeler; PKK’ya açık veya gizli, doğrudan veya dolaylı olarak her türlü desteği sağlayan devletlerdir. Zaman içinde ilişkilerin gelişmesine bağlı olarak göreceli olarak değişse de bu devletler; Suriye, Yunanistan, GKRY, Rusya Federasyonu, İran, Ermenistan, Irak ve Libya idi. Bu ülkeler; eğitim, sahte kimlik, finansman temin, kamp, örgüt evi tahsis etme, havayolu ile geçişlerde kolaylık, tedavi, silah ve mühimmat yardımı gibi aktif destekler sağlamışlardır.

İkinci grupta bulunan ülkeler ise, PKK’yı terörist olarak nitelemekle birlikte örgütün paravan kuruluşlarına geniş müsamaha göstererek destek veren ülkelerdir. Bu ülkeleri Almanya, Fransa, İngiltere, Avusturya, ABD, Finlandiya, Norveç, Danimarka, İsveç, Hollanda, Belçika, İsviçre, İspanya, İtalya, Bulgaristan ve Romanya şeklinde sıralamak mümkündür. Bu ülkelerde de politika üretme ve strateji belirleme, siyasi destek, barınma imkânı, eğitim, finans, silah- teçhizat-personel temini, propaganda, teşkilatlanma gibi destekler sağlanmaktadır.İlk grupta yer alan ABD’nin, özellikle 2003 Irak’ın işgali ve 2011 Suriye İç Savaşı’ndan sonra, bölücü terör örgütü PKK’yı tamamen güdümüne alarak bölgesel çıkarlarında bir aparat olarak kullandığı ve sözde IŞİD ile mücadele adı altında Suriye’de PKK’nın uzantısı ve “kara gücüm” dediği YPG’yi binlerce tır silahla desteklediği tüm çıplaklığıyla ortadadır.

ABD’NİN İLK TEMASLARI VE İLİŞKİLERİ

Her ne kadar 2003 Irak’ın işgali ile Irak’ın kuzeyinde oluşan otorite boşluğu ve 2011 Suriye İç Savaşı ile sözde IŞİD ile mücadele adı altında örgütün Suriye uzantısı YPG desteklenmiş olsa da ABD’nin bölücü Kürtler ve PKK ile olan ilişkileri çok eskilere dayanmaktadır. Açık kaynaklardan elde ettiğimiz bilgiler doğrultusunda ABD’nin bölücü Kürtler ile ilk temasının 1950’li yıllarda başladığını görmekteyiz. ABD’nin Irak ile diplomatik ilişkilerinin henüz olmadığı dönemlerde “Kürt Uzmanı” olarak tanınan William Eagleton, uzun yıllar Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde pek çok çalışmalar yürütmüştür. Bu bölgelerdeki çalışmalarını ise Irak’taki Belçika Büyükelçiliği içindeki ABD misyonunda gerçekleştirmiştir.

William Eagleton, 1954-55’te Kerkük’teki ABD misyonunda enformasyon görevlisi olarak görev yapmıştır. 1950 yılında ise ABD’nin Şam Büyükelçiliği’nde Siyasi Müsteşar göreviyle çalışmıştır. Eagleton, Suriye denetiminde bulunan Bekaa Vadisinde üslenen bölücü terör örgütü PKK’nın 1984-1988 yılları arasında ülkemize yönelik gerçekleştirdiği terör eylemleri sırasında ABD’nin Şam Büyükelçisi olarak görev yapmıştır.

ABD’nin, kimi zaman doğrudan kimi zaman da dolaylı olarak bölücü terör örgütü PKK ile olan temas ve görüşmelerinin en başından itibaren süregeldiği görülmektedir. Açık kaynaklardan elde ettiğimiz bilgiler doğrultusunda ABD’nin örgüt lideri Öcalan ile ilk temasının 1998 yılında Şam’da “CIA’nın en önemli Kürt analizcilerinden biri” olarak kabul gören Prof. Michael Gunter ile Öcalan arasında gerçekleşen görüşmedir. CIA’nın Kürt analizcisi, ABD yönetiminin bilgisi dâhilinde 13-14 Mart 1998’de örgüt lideri Öcalan ile Şam’da görüşme gerçekleştirmiştir . Bu görüşmenin yapıldığı tarih de bir o kadar ilginçtir zira 1998 yılına kadar örgüte ve liderine ev sahipliği yapan Şam yönetimine her hangi bir yaptırımda bulunmayan Ankara, Şam yönetimine önce Atilla Ateş Paşa’nın sınırdan yaptığı açıklama ardından TBMM’de Demirel’in de destekleyen açıklamaları ile “bölücü terör örgütü lideri Öcalan’ı topraklarından çıkart” uyarısından tam altı ay öncesine denk gelmektedir.

Uluslararası güvenlik ve terörizm çalışan bazı araştırmacılar, NATO’nun dönüşümü ile BTÖ’nün de dönüştüğünü ileri sürerler. Haklıdırlar da zira özellikle 1990’lı yıllardan itibaren BTÖ’ne bağlı ya da iltisaklı pek çok yayın organında ABD – NATO “özgürlük getirecek tek kuvvet” olarak neşredilmiştir. Örgütün yayın organlarından Serxwebun dergisinin Kasım 1991 tarihli sayısında, “NATO, halkların taleplerinin çözülmeye çalışıldığı bir kuruma dönüşüyor” ifadesine yer verilmiştir. Yanı sıra ABD’nin ayrılıkçı ve bölücü örgütlerle özellikle PKK ile en başından itibaren iletişimde olduğu gerçektir. BTÖ’nün 1980’li yıllardaki geniş çaplı ve çok ses getiren eylemleri dikkate alındığında (örgüt öncesinde de terör eylemlerinde bulunmuştur) ABD-PKK stratejik ilişkisi: 12 Eylül 1980-Şemdinli-Eruh Baskınları ve Birinci Körfez Savaşı, ikincisi; Körfez Savaşı ve Öcalan’ın yakalanması, üçüncüsü; Öcalan’ın Türkiye’ye teslimi ve Irak’ın ABD tarafından İşgali, dördüncüsü ise Irak işgali sonrası ve günümüze kadar gelen süreç olarak değerlendirmek mümkündür.

Bölücü Terör Örgütü PKK açısından en önemli gelişme şüphesiz 12 Eylül 1980 darbesidir. Toplamda 100 militandan çok olmayan örgüt, lideri Öcalan ile birlikte darbeden dokuz ay gibi bir süre önce Suriye’ye gitmiş ve Şam merkezli üstlenmiştir. Bu dönemden itibaren Öcalan liderliğindeki PKK, uluslararası güçlerin bölgedeki çıkarlarına yönelik hizmet eden bir araç haline gelmiştir.

Irak-İran Savaşı sırasında, İngiltere ve ABD’nin desteklediği Irak’ın kuzeyinde oluşan otorite boşluğundan başta Barzani ve Talabani kuvvetleri olmak üzere bölücü terör örgütü de yararlanmıştır. Nisan 1982’den Ekim 1982’ye kadar KDP ile anlaşan PKK, Barzani kontrolündeki kamplara yerleşmiştir. 1984’de Başkan Reagen yönetimi, Irak ile 1967 Arap-İsrail Savaşı’nda kesilen diplomatik ilişkileri yeniden kurmaya başlamış; Barzani kamplarında üslenen BTÖ’nün Türkiye’ye karşı çok ses getiren büyük eylemleri başlamıştır.

Silahlı hiçbir eylemiyle başarı elde edememiş bölücü terör örgütü, özellikle Birinci Körfez Savaşı’ndan sonra ABD’nin güdümüne girmiştir. BTÖ, 1991 Körfez Harekâtı ile Irak’ın kuzeyinde meydana gelen otorite boşluğundan faydalanarak deyim yerindeyse yeniden palazlanmış, özellikle ABD’nin 2003 Irak işgaliyle beraber pek çok imkân ve kabiliyetlere kavuşturulmuştur. 1950’lerde başlayan ayrılıkçı/bölücü Kürt yanlıları ile başlayan ilk temaslar ve 2003 Irak işgaliyle birlikte şimdilerde Suriye’de “kara gücüm” dediği stratejik ilişkilerin temelleri atılmıştır. BTÖ, güdümüne girdiği ABD tarafından özellikle Irak’ın işgalinin akabinde Türkiye’de siyasal sistemin bir unsuru haline getirilmiştir. 1980’den Öcalan’ın yakalanmasına kadar terörün merkez üssü konumuna gelen Suriye ve Şam yönetimine yaptırım uygulamayan yöneticiler ve “Öcalan’ı bize ne diye verdiler hala anlamış değilim” sözlerini sarf edenler; ABD’nin, bölücü örgütü Türkiye’deki siyasal sistemin bir unsuru yapacaklarını görememiş olamazlar.

Pek çok kere TSK tarafından başı ezilen bölücü terör örgütü, özellikle Irak’ın işgali sonrası yeniden palazlanmış ve Türkiye’ye karşı 2004 yılı ile birlikte yeniden terör eylemleri gerçekleştirmiştir. Ardından İngiltere gözetiminde, Erdoğan hükümeti tarafından Oslo’da gerçekleştirilen “Oslo Görüşmeleri”,sözde “Kürt Sorunu” “Çözüm Süreci”, “Habur Rezaleti” ve “Dolmabahçe Mutabakatı” ile sürmüş; BTÖ’nün yeniden eylem gerçekleştirmesi ile “Dolmabahçe mutabakatı” terk edilmiş, BTÖ tarafından “Hendek Savaşları” ile devam eden; Türkiye’ye ve insanımıza ağır bedeller/sarsıntı süreci yaşanmıştır.

Türkiye, gerek ülke genelinde terörle mücadelede, gerek sınır ötesinden ülkemizi tehdit eden terör örgütlerine yönelik özellikle PKK’ya karşı askeri operasyonlara kalkışsa örgütün çaresizliği ABD ve Avrupa ülkelerinin siyasetçilerinden sözde “insan hakları” masalları okumakla karşılık bulmuştur. Avrupa ülkelerinin, kendi ülke iç güvenlikleri tehdit altına girdiğinden bölücü terör örgütü PKK’yı yasaklı terör örgütleri listesine dâhil eden pek çok AB ülkesi, tıpkı ABD gibi PKK’yı bir terör örgütü olarak görmekte ancak sahada bu söyleminden oldukça farklı davranmaktadır. Örgütün, ülkemize ve insanımıza karşı terör eylemlerini silik ifadelerle kınayan emperyalist ülkelerin bölgesel çıkarları sürdüğü müddetçe bölücü terör örgütüne yönelik her askeri ya da siyasi mücadele “insan hakları” adı altında değerlendirilmektedir.

ABD-PKK STRATEJİK İLİŞKİLERİ

ABD, yazılı ve sözlü olarak PKK’yı bir terör örgütü olarak benimsemesine karşın, yazının dışında sahada bu söylemden daha ileriye taşımamış; BTÖ’nün Suriye uzantısı PYD’ye siyasi YPG’ye ise binlerce tır silah ve askeri malzeme yardımları yapmıştır. ABD’yi bu bölgede en çok rahatsız eden; Türkiye’nin, bölgesel bir güç olmasıdır. ABD, 2001 yılında PKK’yı “terör örgütü” olarak kabul etmesine karşın, Türkiye’nin bu probleminin güvenlik kaygısına sebep olmayacağını ileri sürmüştür. ABD, BTÖ hakkında Türkiye ile birlikte iş birliği yapıyor gibi görünmüş ve Türkiye’deki sözde Kürt probleminin bazı düzenlemelerle beraber çözüme kavuşturulmasını istemiştir. Bu söylemler BTÖ’nü, Türkiye’ye karşı kullanılabilecek bir fırsat olarak göstermiş ve bu görüntüyü yok edememiştir. BTÖ’nün lider kadrosu, ABD’nin bölge üzerinde önemli bir statüsü olduğunu, Kürtlerin, tüm bu problemlerin çözümünde süreç dışında bulunması gerektiğini ve ABD’nin bir lider olarak etkili bir rol oynaması gerektiğini belirtmişlerdir. ABD, PKK’nın gerçekleştirdiği eylemleri hem kınamış hem de PKK’nın silah edinmesine yol vermiştir.

ABD’nin sergilediği bu tutum, bölgede İsrail devletini korumaya yönelik olduğu ifade edilmiştir. Bu tutum Bush’un önermiş olduğu “Ortadoğu Ortaklık Girişimi” projesiyle de uyumludur. ABD, çıkarları için PKK ile olan ilişkisini sürdürmüş ve 2016 senesinde örgütün Suriye uzantılarından PYD/YPG’yi desteklemiştir. Avrupa ülkeleri gibi ABD de bölücü terör örgütüne yardımcı olmayı sürdürmektedir. Genel Kurmay Başkanlığı’nın 1984-2007 seneleri arasında teröristlerden sağlanan silahların nereden geldiği hakkındaki istatistiğe göre, ilk sırada ABD yer almaktadır. Listede ayrıca SSCB’nin ardılı Rusya Federasyonu, Macaristan, İngiltere, Çin, İtalya, Almanya, İsveç ve Irak’ın da içlerinde bulunduğu toplam 34 ülke yer almaktadır.

Bölücü terör örgütüne destek konusunda ABD’li askerler, YPG üniformalarını giymişler veya YPG peçleri takmışlardır. Yanı sıra askeri araçlara taktıkları Amerikan bayraklarıyla YPG’li teröristleri TSK’ya karşı koruma altına almışlardır. Türkiye, PKK ve uzantılarını terör örgütü olarak görmekte, örgütün Suriye uzantısı olan YPG’nin de terör örgütü olduğunu kanıtlarıyla ileri sürmektedir. ABD, terör örgütü IŞİD ile sözde mücadele konusunda YPG’ye yardım etmiş ve her türlü desteği sağlamıştır. PKK/YPG’li teröristlerin yakalanmaları esnasında ABD’nin elinden çıkan pek çok silahın da ele geçirilmesi bu desteği ispatlamaktadır. Zaten bu noktada Obama yönetiminden günümüze ABD yönetimleri PKK/YPG’ye binlerce tır dolusu silah, mühimmat desteği sağladıklarını gizlememekte, alenen bu yardımları devam ettirmektedirler. Dış işleri bakanı Hakan Fidan’ın “üçüncü taraflar dikkat etsin” uyarısı örgüte pek çok desteği sağlayan ülke yönetimlerine yönelik bir sözlü uyarıdır.

2011 SURİYE İÇ SAVAŞI SONRASI IŞİD İLE MÜCADELE

ABD’nin Irak’ı işgal etmesinden kısa bir süre sonra dönemin Ulusal Güvenlik Danışmanı ve sonrasında Dışişleri Bakanı olan Condoleezza Rice, 7 Ağustos 2003 tarihinde Waşington Post’ta “Ortadoğu’yu Dönüştürmek” adlı makale kaleme alır. Rice makalesinde, Ortadoğu’daki 22 ülkede rejimleri değiştireceklerini ilan eder . Bu açıklamaların ardından “yaratıcı kaos” ya da “yaratıcı tahrip” olarak da ifade edilen bir doktrin uyarınca bahsi geçen 22 ülkeye yönelik kontrollü kaoslar çıkartılacak, ABD’nin, bu ülkelerde çıkan kaoslara müdahale imkanlarının oluşmasının ardından rejim ve sınır değiştirme hamleleri hayata geçirilecekti.

CIA Başkanı olarak Libya ve Suriye operasyonlarının başrolünde yer alan dönemin ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı David Petraeus, Eylül 2009’da yedi sayfalık direktife göre CENTCOM’un sorumlu olduğu bölgede dost ve düşman ülkelere özel operasyon timleri yollanacak ve örtülü operasyonlara hız verilecekti. Dolayısıyla bölgeye ABD ve müttefiklerinin askeri operasyonu için bir nevi hukuki zemin hazırlanmış; CIA ve diğer istihbarat teşkilatlarıyla ABD yönetimi, doğrudan askeri müdahaleler yerine örtülü operasyonlar ve özel harp yöntemlerine ağırlık vererek buna bağlı olarak da vekâlet savaşları denilen “Proxy War” hayata geçirilecekti.

CIA ve MOSSAD ile birlikte ABD Özel Operasyonlar Komutanlığı (SOCOM), Rice’ın açıkladığı hedefe uygun olarak, bölücü terör örgütü PKK’ya Suriye’de PYD/YPG’yi, İran’da da PEJAK terör örgütlerini kurdurtmuştur. PKK ise Ayrılıkçı Kürt Hareketlerinin başat konumuna getirilecekti. CIA, 2011 Suriye Operasyonlarının ilk günlerinden itibaren PYD üzerinde de etkili bir şekilde çalışma yürütmüştür. Açık kaynaklardan elde edilen ABD Dışişleri Bakanlığı yazışmalarında, ABD’nin son Şam Büyükelçisi Robert Ford Suriye’deki görevi sırasında PKK’nın Suriye kolu PYD ile pek çok sefer görüşme gerçekleştirmişti. Dünyanın farklı coğrafyalarından toplanan militanlar Suriye güvenlik güçlerine saldırdılar.

Şam başta olmak üzere Halep, Dera, Hama, Humus’ta saldırılar düzenlendi. Şam rejimi orduyu büyük şehirlerin güvenliğini sağlayacak şekilde görevlendirince Türkiye sınır bölgelerinden güçlerini çekti. Sınır bölgelerinde oluşan bu boşluğu IŞİD, El Nusravd dini ideolojik örgütler doldurarak etkinlik kazandılar. Dini ideolojik güdülü bu örgütlerin etkinlik kazandığı alanlarda ABD, Fransa, İngiltere istihbarat servislerinin de desteğiyle göstermelik çatışmaların ardından bölücü terör örgütü PKK (PYD/YPG) kontrolüne terk edildi.

PKK/PYD/YPG, güney sınırlarımızda yer alan Halep vilayetine bağlı Ayn el-Arap’ı 19 Temmuz 2012’de, Halep’in 65 km kuzey batısındaki Afrin’i 20 Temmuz 2012’de, Haseke vilayetine bağlı Malikiye’yi 21 Temmuz 2012’de ele geçirdi. PYD/YPG, Kasım 2012’de de kamışlı, Derik, Amuda ve Dirbesiye’de askeri ve polis kontrol noktalarını ele geçirdi.

SURİYE’DE ABD-PKK/YPG ÖRTÜLÜ İTTİFAKINDAN İŞBİRLİĞİNE

ABD’nin IŞİD stratejisi ve IŞİD bahane edilerek sözde IŞİD ile silahlı mücadele edecek diye PKK YPG’ye yol verilmesinin yol taşları The White House, “ISIL STRATEGY, The U. S. StrategyToGefeat ISIL and Combat the TerroristThreat” isimli makalede yer almaktadır. 9 Haziran 2014 tarihinde Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) Musul’u işgal etmesi, ABD’nin BOP stratejisindeki ikinci atağına yol açtı olarak yorumlanmaktadır. IŞİD, haziran başında Irak içlerine saldırıya girişti. IŞİD’in Musul’u herhangi bir dirençle karşılaşmadan işgal etmesi büyük yankı uyandırmıştı. Örgüt ağustos ayında bu sefer Irak’ın kuzeyine yönelerek Sincar ve Telafer’e girip kadim Türk yurdu Kerkük ve Erbil’i tehdit etmeye başladı. İşte tam da bu dönemde ABD ile PKK/YPG arasındaki temasların en açığı gerçekleşti.

ABD güçleri 8 Ağustos 2014’ten itibaren Irak’ta IŞİD’e yönelik hava saldırılarına başladı. 10 Eylül 2014’te Obama, “IŞİD’e karşı mücadele” stratejisini açıkladı. Başkan Obama’nın IŞİD’e karşı mücadele stratejisini açıklamasının hemen akabinde IŞİD, PKK’nın Suriye uzantısı olan PYD/YPG’nin kontrolündeki Ayn el Arap kentine saldırı başlattı ve PKK ile ABD arasındaki örtülü ittifak, aleni işbirliğine dönüştüğünü tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktaydı. 23 Eylül tarihinden itibaren de Suriye’de IŞİD gerekçesi ileri sürülerek hava bombardımanları başlatıldı.

ABD’nin, “The U. S. StrategyToGefeat ISIL and Combat the TerroristThreat” IŞİD stratejisi üç sacayağından oluşmaktaydı: İlki ABD ve müttefiklerinin Hava Operasyonları, ikincisi; PKK/YPG ve Irak’taki peşmerge kuvvetleri ile yerel kuvvetlerin silahlandırılması ve bölgeye sevk edilen Amerikan özel kuvvet unsurlarınca eğitilip donatılması, üçüncüsü; IŞİD’e karşı mücadele gerekçesiyle eğitilen silahlı güçlerle kurtarılmış bölgeler oluşturmak. ABD’nin askeri şemsiyesi altına alınan bölücü terör örgütü PKK/YPG fiilen işgal ettiği bölgelerde faaliyetlere başladı.

Başta Ayn el Arap olmak üzere IŞİD’in ele geçirdiği toprak ve bölgeleri IŞİD’den kurtarma fikri tamamen PKK / YPG’ye Suriye’de özerk bölge kurdurmak için tertiplenmişti. Bu esnada PKK/PYD/YPG’nin fiili durumu meşru zemine çekilmesi için örgütün ismi Suriye Demokratik Güçleri (SDG) yapıldı. ABD ve müttefiklerin hava operasyonları sonucu örgüt giderek alan genişletti. PKK, ABD’nin desteğiyle, 2014’te Suriye’de özerk kanton yönetimleri kurulduğunu ilan etti. 17 Mart 2016’da ise bu kantonları birleştirerek sözde özerk yönetimlerin kurulduğunu ilan etti.

SONUÇ OLARAK;

ABD yönetimleri, sözde IŞİD ile mücadele stratejisinin açıklandığı Obama döneminden Biden dönemine kadar devletin resmi bütçesinden bölücü terör örgütü PKK’/YPG’ye milyonlarca dolar harcadı. 15Aralık 2023 tarihli kabul edilen 2024 savunma bütçesinde Irak ve Suriye’de DEAŞ ile mücadele fonuna toplamda 398 milyon dolar ayrılmış ve PKK/YPG’nin faydalanacağı tutarın ise 156 milyon dolar olduğu ifade edilmektedir . ABD, tüm dünyanın gözleri önünde “kara gücüm” dediği bölücü terör örgütü PKK/YPG’ye aralarında anti tank silahların da bulunduğu binlerce tır silah, mühimmat ve askeri malzeme ulaştırmıştır.

ABD’nin Suriye’de konuşlu silahlı unsurları Türkiye sınırında pek çok kere PKK/YPG’li teröristlerle ortak tatbikat yaptılar. Ayrıca PKK/YPG’li teröristlerin, ABD’li askerler tarafından kısa ve orta menzilli hava savunma sistemlerinin kullanımı konusunda eğitildikleri de ortaya çıktı . ABD ile bölücü terör örgütü PKK/YPG örtülü ittifakı açıktan işbirliğine dönüşmüştür. Bölücü terör örgütü Suriye’de çapından büyük alanın kontrolüne ABD sayesinde sağlamıştır. Irak’ın kuzeyindeki Barzani yönetimi, yine ABD sayesinde 1991 Körfez Savaşı’ndan günümüze hak iddia ettiği kadim Türk yurdu Kerkük dâhil olmak üzere bazı bölgelerde kontrolü ele geçirmiştir.

Türkiye’nin Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı ve Pençe Kilit Askeri harekâtları ile sözde “dört ayaklı büyük kürdistan” planı şimdilik akamete uğratılmış olsa da ABD ile bölücü örgüt PKK/YPG arasındaki açık-resmi işbirliği devam etmektedir. ABD’nin bölge politikaları ve çıkarları Türkiye’nin ulusal güvenlik ve çıkarları ile ters düşmektedir. Bu uzlaşmaz ve çelişkili durum da bölgesel çıkarları olan İran, Rusya Federasyonu ve şimdilik uzak da olsa Çin ile ilişkilerini ABD’den bağımsız geliştirmesini, dolayısıyla Ankara merkezli çıkarları açısından da tehlikeli görmektedir.

                                                                                           Ömer KALAYCI

Yararlanılan Kaynaklar

  • Uluslararası Güvenlik ve Terörizm, oemerkalayci34@gmail.com
  • Hande Ortay ve Ömer Kalaycı, PKK’nın Siyasallaşma Çabaları: Almanya İsveç Örneği, 2022, İstanbul, Cinius Yayınları.
  • Turan Yavuz, ABD’nin Kürt Kartı, Otopsi Yayınları, 2. Basım, İstanbul, 2003, s. 132 vd.
  • Bkz. Gunter, M. M. (1988), An InterviewwiththePKK’sOcalan, Journal of ConflictStudies, 18(2). https://journals.lib.unb.ca/index.php/JCS/article/view/11697 ve Fikret Akfırat, Kukla Devlet, ABD Kürdistan’ı Nasıl Kurdu, Kaynak Yayınları, 1. Basım, İstanbul, s. 342.
  • Fikret Akfırat, “PKK-ABD İlişkisinde Dört Dönem”, Ed. Fahri Erenel& Ahmet Gedik, Terörizm Üzerine Güncel Yaklaşımlar, Nobel Akademik Yayıncılık, 2023, s. 201-214
  • Yemenici, a.g.e.,s. 72
  • Akmaral, a.g.e., s. 255
  • Condoleezza Rice, “TransformingTheMiddle East”, The Washington Post, 7 Ağustos 2003, http://www.iraqwatch.org/government/US/WH/us-wh-rice-wp_oped-080703.htm
  • Fikret Akfırat, Erdoğan’ın Suriye Seferi, Kaynak yayınları, İstanbul, Kasım 2015, s. 80 vd.
  • Fikret Akfırat, 2015.
  • The White House, “ISIL STRATEGY, The U. S. StrategyToGefeat ISIL and Combat theTerroristThreat”, Bkz. http://obamawhitehouse.archives.gov/isil-strategy
  • BBC, https://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/03/160317_suriye_federasyon Erişim tarihi: 17 Mart 2024.
  • AA, http://www.aa.com.tr/tr/dunya/abdden-2024-savunma-butcesinde-pkk-ypgnin-faydalanacagi-fona-156-milyon-dolar/3083088 , Erişim tarihi: 15 Aralık 2023.
  • Haber 7, teröriste hava kalkanı, ABD hava savunma sistemi gönderdi, 23 Kasım 2023.

Sovyetler’den Bağımsız Devletler Topluluğu’na: Doğu Bloku’nun Dağılışı

1. Berlin Duvarı Aşılıyor

13 Haziran 1961 yılında 120 km uzunluğundaki Berlin Duvarı, Almanya’yı kontrol altında tutmak isteyen ideolojiler tarafından yapılmıştır. Berlin Duvarı’nın batı kısmı kapitalist ideolojilerin hâkim olduğu İngiltere, Fransa ve ABD gözetiminde şekillenirken, duvarın doğu kısmı komünist ideolojinin hâkim olduğu Sovyet gözetimde şekillenmiştir. 9 Kasım 1989 yılına gelindiğinde dünya kutupları arasındaki çözülmeler; Doğu Avrupa’nın ve Sovyetler’in son 15 yılda gerçekleştirdiği değişim politikaları üzerinden hız kazanması, duvarın geçişe açılması ve Alman halklarına göç-gezi serbestisi tanınması ile sonuçlanmıştır (Uçarol, 2015: 1114).

Gorbaçov

Berlin duvarının yıkılışı ve iki Almanya’nın birleşmesi, Gorbaçov’un uyguladığı yeniden yapılanma politikalarının istenilmeyen şekilde sonuçlanmasına sebebiyet vermiştir. Etnik temellere dayalı milliyetçilik, özerklik fikirlerinin oluşturduğu krizlerin arttırmasına karşılık, Gorbaçov’un yumuşak ve isteksiz müdahalelerde bulunması yeniden yapılanma politikalarını istenilmeyen şekilde sonuçlandırmıştır. Ayrıca Doğu Almanya, yakınında bulunan Polonya’nın ve Macaristan’ın liberal gelişmelerinden etkilenerek kendi içindeki dinamikleri harekete geçirmeye başlamıştır. Doğu Almanya’da Erich Honecker’ın 1989’daki istifası; duvarın yıkılması ve Almanya’nın birleşmesi önündeki engelleri kaldırmıştır (Sander, 1994: 430). Berlin Duvarı üzerine geliştirilen ve dünyaya yeni bir pencere açılması olarak görülen politikaların Sovyetler tarafından isteksizlikle yerine getirilmesi Batı Almanya’da rahatsızlık oluşturmuştur. Batı Almanya Berlin Duvarı üzerinden geliştirilen politikaların Sovyetler tarafından daha istekli desteklenmesi adına, içinde bulunduğu mali sıkıntıları düzeltebilmesi için Sovyetlere 5 milyar mark tutarında kredi açabileceğini açıklamıştır (Uçarol, 2015: 1115).

Erich Honecker

1990 yılına’da 2 Almanya’nın tam anlamıyla birleştirilmesi adına; İngiltere, Fransa, ABD, Sovyetler Birliği ve 2 Almanya’nın katılımıyla 2+4 görüşmeleri başlamıştır. Görüşmeler devam ederken Doğu Almanya’da yerel seçimler gerçekleştirilmiştir. Haziran ayına gelindiğinde 2 Almanya’nın idari anlamda personel ve sosyal birliğinin sağlanması için çeşitli çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Doğu Almanya markı bire bir batının para birimi ile eşitlenerek parasal anlamda da birlik sağlanmıştır.

Vergi sistemleri gibi çeşitli idari, ekonomik düzenlemeler üzerinden yapılan değişiklikle sistemlerin birbirleriyle dengelenmesi sağlanmıştır. Gerçekleştirilen hazırlıkların sonucunda 2+4 görüşmeleri nihayetlendirilerek 2 Ekim 1990 gecesi saat 24.00’te tek bir Almanya doğmuştur (Sander, 1994: 431).

2. 1990: Partili Gorbaçov ve Darbe

Batı Avrupa ve ABD tarafından, 1960 yılında başlayıp 1990 yılına kadar süren ve devam eden sosyal, siyasal, ekonomik ve yönetsel dönüşüm gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Gorbaçov politikalarını uzun vadeler üzerine planlasa da 5 yıllık çok kısa bir süre içerisinde gerçekleştirmek için mücadele vermiştir. Gorbaçov’un politikaları üzerinde beklenmedik ve istenmeyen sonuçların ortaya çıkması, geliştirilen politikaların toplumsal tabanda tam anlamıyla dönüşümünü tamamlayamayışı, Sovyetlerin Doğu Avrupa’da sürdürmekte olduğu Komünist yönetim sisteminin beklenmedik şekilde çöküşüne uygun zemini hazırlamıştır.

Yeniden yapılanma politikalarının Sovyet rejimi üzerinde, milliyetçilik ve bağımsızlık hareketleriyle oluşturmaya başladığı meşruiyet krizi, Gorbaçov’ un birlik yönetimi üzerindeki hakimiyetini yitirmeye başladığının göstergelerini ortaya koymuştur. Gorbaçov hakimiyeti yitirdiğinin farkına vardığında demokratik düşüncelerini bir kenara bırakarak tekrardan partili yapısına bürünmüştür. Kongrede alınan kararla Sovyetler Birliği’nin adı “Eşit ve Egemen Devletler Topluluğu” olarak değiştirilmiştir. Gorbaçov OHAL yetkilerini kuşanarak diktatörlüğünü tesis etmiştir (Armaoğlu, T.Yok: 948).  Ancak Gorbaçov’un tekrardan partili bir anlayışla yönetim üzerinde hamleler geliştirmesi, çığırından çıkan hareketlerin önüne geçebilmesine yardımcı olmamıştır. Letonya’da, Estonya’da ve Litvanya’da daha önceden başlamış olan bağımsızlık ve ulusçuluk hareketlerini (Uçarol, 2015: 1108); Romanya’da şiddete dayalı bir ayaklanmayla Çavuşesku diktatörlüğünün ortadan kaldırılması izlemiştir. Zincirleme halk protestolarının devamında Polonya, Macaristan ve Çekoslovakya da demokratikleşme akımına kapılmıştır (Daniels, 2003: 260).

Gorbaçov yönetimi planlı ekonomiyi ve Sovyet ulusal azınlıklarını kontrol etme yeteneğini kaybetmiştir. Ekonomik açıdan enflasyonist açıklar, Sovyet uluslarının kendi aralarındaki ve dış ülkelerle ticari ilişkilerinin güçleşmesi gibi etkenler ve işçi hareketlerindeki artışlar, yönetsel anlamdaki bunalıma ekonomik bunalımların eklenmesine sebebiyet vererek sorunları önü alınamaz bir hale getirmiştir (Daniels, 2003: 266).

Sovyetlerdeki bunalımların ve ayrılıkçı hareketlerin orduyu rahatsız etmesiyle birlikte, 19 Ağustos 1991 tarihinde gelen darbenin hazırlıklarını, Yeltsin dışında Gorbaçov dahil hiç kimse fark edememiştir. Demokrasi güneşi batarken parti içindeki muhafazakâr kuvvetler ordu ile harekete geçme hazırlıklarına başlamıştır. Gorbaçov’un Kırım “Daça” da tatilde olduğu 19 Ağustos günü öğleye doğru tanklar Sovyet parlamentosuna çevrilmiştir. Yetsin ile etrafındakiler olanların farkına vardıklarında parlamentonun önündeki bir tankın üzerinden halka seslenerek, halkı darbeye karşı greve çağırmıştır. Yeltsin’in seslenişiyle halkın darbeye karşı birleşmesi darbe girişiminin 48 saat sürmeden sonuçlanmasını sağlamıştır (Armaoğlu, T.Yok: 948). Gorbaçov reformları karşısında başlangıçta bir kısım ordu mensubunun desteğinin bulunması ve halen ordu içinde destekçilerin bulunması, darbenin kararsızlık içinde amacına ulaşamayarak sonuçlanmasında önemli bir noktayı oluşturmaktadır.

3. Sovyetler Birliği’nden Rusya Federasyonu’na

Sovyetler’de ekonomik ve askeri anlamda COMECON ve Varşova Paktı gibi yapıların 1991’de çözülmeye başlaması, Sovyet uluslarının Sovyetler’den bağımsızlığının göstergeleri olmuştur. Gorbaçov 16 Mart 1991’de Sovyetler Birliği’nin geleceği ile ilgili halk oylaması yaptırmıştır. Halka “Eşit egemen devletler arasında yeni federasyon istiyor musunuz?” diye sorulmuştur. 8 federe devlet olumlu cevap verirken 3 Baltık ülkesi (Gürcistan, Estonya, Moldova) oylamayı boykot etmiştir (Uçarol, 2015: 1108).

Beyaz Rusya’daki Belovezhjk devlet av partisinde gizlice toplanan Yeltsin, Ukrayna Devlet Başkanı Leonid Kravçuk ve B. Rusya Devlet Başkanı Stanslav Şuşkevik, 8 Aralık 1991’de Sovyetler Birliği’nin tasfiye edilmesi ve yerine Bağımsız Devletler Topluluğu’nun getirilmesi gerektiğini planlamıştır. Gorbaçov’a karşı planlanmış asıl darbe Bağımsız Devletler Topluluğu kurularak gerçekleştirilmiştir (Daniels, 2003: 269). Bağımsız Devletler Topluluğu kurulduktan sonra 21 Aralık 1991 tarihindeki Kazakistan’ın Alma-Ata (Almatı)  şehrindeki toplantısına Gorbaçov karşı çıkmasına rağmen 15 ülkeden 11 tanesi katılım göstermiştir (Uçarol, 2015: 1109).

Bağımsız Devletler Topluluğu’nun kurulmasının ardından Gorbaçov’un başkanlıktan çekilmekten başka şansı kalmamıştır. 25 Aralık 1991’de Gorbaçov istifasını vererek görevini sonlandırmıştır. 26 Aralık tarihinde Sovyet Parlamentosunun Sovyetler Birliği’nin sonuna gelindiğini resmen onaylamasıyla Sovyetler Birliği son bulmuştur (Uçarol, 2015: 1113). Sovyetler Birliği’nin resmen sona ermesi, Bağımsız Devletler Topluluğu’nun oluşturulması ve Sovyet bağlantılı diğer ulusların bağımsızlığını elde etmesi sonucunda Doğu Bloku resmen dağılmıştır.

Rusya Federasyonu 26 Aralık 1991
11 Mart 1990 Litvanya 27 Ağustos 1991 Moldova
28 Nisan 1991 Gürcistan 31 Ağustos 1991 Kırgızistan
20 Ağustos 1991 Estonya 1 Eylül 1991 Özbekistan
21 Ağustos 1991 Letonya 9 Eylül 1991 Tacikistan
23 Ağustos 1991 Ermenistan 18 Ekim 1991 Azerbaycan
24 Ağustos 1991 Ukrayna 27 Ekim 1991 Türkmenistan
25 Ağustos 1991 Beyaz Rusya 16 Aralık 1991 Kazakistan

Tablo 1. Sovyet bağlantılı ulusların bağımsızlık tarihleri

Bağımsızlıklarını kazanan ülkeler içinden Letonya, Litvanya, Estonya hariç olmak üzere diğerleri Bağımsız Devletler Topluluğu’na dahil olmuştur. Ancak 2005 yılında Türkmenistan, 2008’de Gürcistan ve 2014’te Ukrayna’nın topluluktan ayrılmasıyla Bağımsız Devletler Topluluğu; Azerbaycan, Beyaz Rusya, Ermenistan, Moldova, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan ve Rusya olmak üzere 9 üye devlet tarafından şekillenmeye başlamıştır.

Sonuç

Sistemlerdeki değişimler, kendi içinde dönüşüm sancıları geçirirken çok etnikli toplumlarda bir takım fikir ayrılıklarının ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Gorbaçov’un gerçekleştirmeye çalıştığı politikalar; Sovyet uluslar üzerinde milliyetçilik ve bağımsızlık fikirlerinin hızla geliştiği, yayılmaya başladığı bir ortam oluşturmuştur.

Dünyadaki döşümün hareketlerinin liderliğine soyunan ideolojilerin varlık mücadelesi üzerinden şekillendirmeye çalıştığı sistemsel dönüşüm süreçleri, yalnız kalan ideolojinin dünya hakimiyetini yitirmesine sebebiyet vermektedir. Örneğin; Bağımsızlık hareketlerinin dünyanın geri kalanı tarafından da desteklenmesiyle Gorbaçov’un hedeflediği politikalar karşısında yalnız kaldığını göstermektedir. Sovyetler Birliği’ni dağılmaya götüren süreçte Berlin Duvarı’nın yıkılıp iki Almanya’nın birleşmesi ile dünyadaki komünist ideolojiler geri planda kalmış ve dünya tek kutuplu bir yapıya bürünmüştür. Bağımsız Devletler Topluluğu’nun oluşturulmasıyla Sovyetler Birliği’nin dağılması daha da hızlı gerçekleşmiştir. Sovyetler Birliği’nin toplumsal fikir ayrılıklarından kaynaklı olaylarla Doğu Avrupa’nın haritasını yeniden şekillendirmesi, komünist ideolojinin kapitalizm karşısındaki yenilgisini perçinler niteliktedir.

Sovyetler Birliği’ndeki dönüşümün toplumsal tabanda tam anlamı ile karşılık bulamaması, dönüşümlerin gerçekleştirilememesine sebep olmuştur. Bu durum Sovyetler Birliği’nden sonra oluşan yönetim anlayışlarında da olumsuz sonuçlarını ortaya koymuştur. Mevcut durumda Rusya ve dağılan Doğu Bloku’nun oluşan yeni uluslarında, demokratikleşme yönünde hamleler geliştirilirken parti temeline dayalı yönetim anlayışının devamı niteliğindeki izlere de rastlanmaktadır.

https://stratejikortak.com/2016/06/alman-derin-devleti.html

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA 

Armaoğlu, F. (T.Yok); 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi 1914-1990. Türkiye İş Bankası Kültür Yay., Ankara.
Uçarol, R. (2015); Siyasi Tarih (1789-2014). Der Yayınları, İstanbul.
Sander, O. (1994); Siyasi Tarih (1918-1994). İmge Kitapevi Yayınları, Ankara.
Daniels, R.V. (2003); “Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’da Anti Komünist Devrimler: 1989-1991”, Batı’da Devrimci Gelenek: 1560-1991 (çev. K. İnal), Dost Kitapevi Yay., Ankara.
[/vc_toggle]

Sıradaki Ülke Lübnan

İsrail’in İran’ın Şam’daki konsolosluk binasına 1 Nisan’da gerçekleştirdiği hava saldırısı karşısında dünya devletleri sessizliğini korudu. Ancak Birleşmiş Milletler (BM) Antlaşması’nın 51. maddesine göre “Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliğin korunması için gerekli önlemleri alıncaya dek İran’ın bireysel ya da ortak meşru savunma hakkı” bulunmakta.

Dolayısıyla Devrim Muhafızları Ordusu’ndan 2’si general rütbesinde 7 kişinin hayatını kaybettiği saldırıya karşılık Tahran geçtiğimiz gün yüzlerce kamikaze insansız hava aracı, balistik ve seyir füzesiyle misilleme yaptı.

Ancak İran’ın saatler ve günler öncesinde atacağı adımları haberdar etmesi ve İsrail’den önce Amerika-İngiliz uçaklarının bunları yakalaması bir hayli düşündürücü. İsrail de Lübnan’daki Hizbullah hedeflerine yönelik hava saldırısı düzenledi. Gazze’de yaşanan insanlık dramından sonra İsrail’in İran saldırısına da gözlerini kapayan Batı, yarın bir gün bir başka devletin bu duruma maruz kalmasına da sesini çıkarmayacak.

Bugün Lübnan’ın içinde bulunduğu durum aslında 24 Nisan 1920 tarihli San Remo Konferansı’yla hazırlanmıştı. Nitekim Fransız yönetimi Suriye ve Lübnan’da etnik, dini ve mezhepsel farklılıkların derinleşmesine neden olan bir sistem kurarak İsrail’in güvenlik stratejisi için bölgede zayıf bir Lübnan’ın kurulmasına hizmet etmiş oldu. Son gelişmeler ise Amerika Birleşik Devletleri’nin(ABD) BM’yi kararları uygulanmayan bir çöplüğe dönüştürdüğünü gösteriyor; lakin sokakların vicdanı huzursuz.

Maalesef İsrail ne yaparsa yapsın cezalandırılmayacak bir mağdur rolü biçildiği için mağrur hale geldi. Kaldı ki nükleer güce kavuşturulan Tel Aviv Ortadoğu ve dünya barışını bozacak tehlikeli bir güce dönüştü. Ancak bu haliyle ABD’nin ne bölge ne de dünya barışını sağlayamayacağı açık, net ve ortada.

Lübnan’ın bugünkü zayıflığı üzerinde uluslararası hesaplaşmaların cereyan ettiği bir ülke olması büyük etken. Söz konusu hesaplaşmalar hiç şüphesiz ki Ortadoğu’yu şekillendirmekte. Bu kapsamda yeni dünya düzeninde Ortadoğu üzerinde bazı gelecek projeksiyonlarının ele alınması Lübnan’ı nasıl bir geleceğin beklediği öngörüsünde bulunmamızı sağlayacak. Örneğin bölgenin önemli aktörlerinden İran İslam Cumhuriyeti için Ortadoğu’da Lübnan’ın da dahil olduğu bir Şii hilali oluşturulması güvenlik stratejisinin bir ürünü.

Diğer yandan Sykes-Picot Anlaşması’yla Ortadoğu ülkelerinin sınırları çizilirken Kürdistan’ın Türkiye, İran, Irak ve Suriye olmak üzere dört ülkede dört parçaya bölündüğünü savunan bazı Kürtlerin günümüzde Büyük Kürdistan projesini gerçekleştirme hedefi bulunmakta. Tüm bunlara ilaveten ABD’nin vazgeçilmez müttefiki İsrail’in bölgede gerçekleştirilmek istenen projelere karşı tutumu oldukça önemli. Şüphesiz ki İsrail’in Şii hilali stratejisi karşısında nasıl bir yol izleyeceği bölgenin şekillenmesinde etkili olacak.

Buna mukabil İsrail’in bölgede oluşturulmaya çalışılan Kürt Şeridi’ni destekleyerek Davut Yolu projesini başarıya ulaştırma çabası Türkiye tarafından titizlikle izlenmektedir. Tüm bunlara ilaveten dış politikada ekonomik çıkarlarını ön planda tutan ve Kuşak-Yol Projesi kapsamında limanlar satın alan Çin’in 2020 yılında Beyrut limanındaki patlamadan sonra Lübnan için neden böyle bir girişiminin olmadığı dikkatlerden kaçmamalı. Dolayısıyla tüm bu gelişmelerin incelenmesi Lübnan’ın geleceğini okuyabilmemiz bakımından önem arz ediyor.

Lübnan Hem İran Hem de İsrail için Hayati Öneme Sahip

Bugün Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’da yer alan çoğu devlet birçok sorunla karşı karşıya. Jeostratejik konumu itibariyle oldukça önemli bir ülke olan Lübnan da bunlardan biri. Nitekim kurulduğundan bu yana din ve mezhep temelli anlaşmazlıklar dolayısıyla iç çatışmalara sahne oldu ve Ortadoğu’daki uyuşmazlıkların çekişme alanına dönüştü. Bunda özellikle Suriye, İran gibi devletlerin yanı sıra Filistin-İsrail sorunu büyük rol oynadı. ABD’nin Özel Temsilcisi Philib Habib tarafından hazırlanan barış planıyla 1982 yılında sona erdiği sanılan Lübnan’daki Filistin-İsrail sorunu, Beyrut’tan ayrılan Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) yerinin Şii örgütlerce doldurulmasıyla sorunların devam etmesine neden oldu.

Lübnan içindeki adaletsiz ortam ülkedeki Şîîlerin de siyasi ekonomik yönden haklarının gasp edilmesine neden oldu. Ayrıca Lübnan Şîîlerinin en yoksul kesim olması, ülkedeki Şîî hareketleri hazırlayan zemini oluşturdu. Diğer taraftan Arap milliyetçiliği ve sosyalizminin güç kaybetmesinin yanı sıra Filistin meselesinde Şîî harekete hız kazandırdığını söylemek mümkün.

Böylelikle 1975’te kurulan Suriye destekli Lübnan Direniş Tugayı [EMEL (AMAL: Afwaj Al-Muqawmat al Lubnaniyya)] içerisinden bir grup daha sonra İran Devrimi’nden etkilenerek 1982 yılında Hizbullah’ı kurdu. 2006 yılında İsrail’e büyük prestij kaybı yaşatan Lübnan Şîîlerinin askeri-siyasi örgütü Hizbullah, İran ile yakın ilişkileri sayesinde Tahran’ın nüfuzunu bölgeye taşıyor.

Lübnan’da EMEL ve Hizbullah gibi örgütlerin tarih sahnesinde görülmesinde İsrail’in önemli ölçüde etkili olduğu belirtilmeli. Öyle ki EMEL hareketi Şîîlerin çoğunlukta yaşadığı ve İsrail’in saldırılarını yoğunlaştırdığı Güney Lübnan’da Şîî askeri bir güç olarak sahneye çıktı. Diğer yandan İsrail devleti dini gerekçeler nedeniyle zamanında İngiltere’nin Uganda teklifini reddetmiş ve Batı desteğiyle Ortadoğu’ya yerleşmiş bir ülke.

Bu hedefini gerçekleştiren ve 1948 yılında sürgün edildiği topraklara yeniden dönen İsrail devleti, dini ve tarihi kökenlerini Tevrat’ta bahsedilen “İsrail toprakları”na (EretzIsrael) kadar götürmekte. Modern Siyonizmin kurucu babası olarak kabul edilen Theodor Herzl’e göre, Yahudi devletinin sınırları Mısır nehrinden Fırat’a kadar uzanmakta. Kaldı ki sağ-kanat revizyonist Siyonizmin kurucusu Vladimir Jabotinsky Yahudi sorununun çözümü için Büyük İsrail projesini öneriyor.

Ayrıca İsrail Dışişlerinde uzun süre stratejik değerlendirme uzmanı olarak çalışmış Oded Yinon’un, 1982 yılında yazdığı rapor, İsrail’in basına servis ettiği stratejilerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Bu raporda İsrail’in kendi bekası için, başta Ortadoğu’daki Müslüman ülkeler olmak üzere bütün Müslüman ülkeleri parçalayarak, sınırları yeniden çizmeyi, bölgeyi ve dünyayı İsrail için güvenli bir konuma getirmeyi, Büyük İsrail’i kurmayı hedeflendiğini gösteren ibareler yer alıyor.

Sonuç olarak;

Geçmişte Hizbullah’ın Lübnan’da hiçbir baskı görmemesi ve yaptıklarına engel olunamaması sebebiyle İsrail, olaylardan Lübnan Hükümeti’ni sorumlu tutmuş ve bunu meşru savaş gerekçesi saymıştı. Lübnan Başbakanı Fuat Sinyara ise, saldırıdan hükümetin haberinin olmadığını ve sorumlu tutulamayacağını söylemişti. Aslında İsrail, Lübnan’la değil Hizbullah’la savaşmıştı. Yani Lübnan ordusu tamamen by-pass edilmişti. Lübnan silahlı kuvvetleri de İsrail birlikleri ile bir çatışmaya girmekten kaçındı. Aynı şekilde Hamas’ın 7 Ekim saldırısından sonra Lübnan Hizbullahı ile İsrail arasındaki çatışmalar devam etti.

Özellikle geçtiğimiz aylarda başkent Beyrut’ta Hamas’ın siyasi kanadının üst düzey isimlerinden Salih Aruri’nin öldürülmesi Hizbullah-İsrail arasındaki gerilimi tırmandırıcı etki yarattı. Bir şekilde birileri patlama ve suikastlarla Lübnan’da oyun kuruyor ve ayağa kalkmasına izin vermiyor gibi. Örneğin 2005 yılında iç savaşlardan sonra Lübnan’ı ayağa kaldıran adam olarak tanınan Lübnan’ın eski Başbakanı Refik Hariri bombalı bir suikasta kurban gitmişti.

Mart 2023 tarihinde Çin’in arabuluculuğunda İran ve Suudi Arabistan ilişkileri düzeltme ve diplomatik temsilcilikleri yeniden açma konusunda anlaştı. Bu durum Yüzyılın Anlaşması Projesi’nin aksi yönde bir düzene gidilebileceğinin sinyali olarak değerlendirilebilir. Diğer taraftan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 6 Aralık 2023 tarihinde Körfez’in iki büyük gücü ve ABD’nin geleneksel müttefikleri olan BAE ve Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiği ziyaret dikkat çekmekte.

Buna karşın Ürdün’ün başkenti Amman’da 18 Ekim 2023 tarihinde düzenlenmesi planlanan dörtlü zirveye Ürdün Kralı Abdullah, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, ABD Başkanı Joe Biden ve Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas katılacaktı. Fakat İsrail’in Gazze’deki el-Ehli Baptist Hastanesi’ne saldırısında 500 kişinin hayatını kaybetmesi nedeniyle söz konusu Arap ülkeleri Biden ile yapılacak toplantıyı iptal etmişti.

Bununla birlikte Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda(BMGK) Gazze’de acil insani ateşkes çağrısında bulunulan ve ses getiren oylamada 153 lehte oy, 10 karşı oy ve 23 çekimser oy kullanıldı. Burada alınan karar bağlayıcı olmasa da ABD’nin uluslararası sistemde prestij kaybı yaşamasıve yalnızlaşmasına rağmen neden hala İsrail politikalarına mahkum olduğu sorgulanmalı.

Tüm bunlar yaşanırken ABD’de “Hristiyan Siyonizmi” İsrail’e özel önem atfediyor… Dolayısıyla aslında İsrail’in varlığı ve sınırlarını genişletme çabaları da Hizbullah gibi örgütlerin ortaya çıkması da inançla doğrudan bir ilişki içerisinde. Bu gruplar bir bakıma Tanrı adına savaş veriyor. Bu kapsamda Hristiyan Siyonizmi ve Evanjelik Hristiyanların end-times teolojilerinin satır aralarında, Ortadoğu’nun geleceğine dair ipuçlarını yakalamak kuvvetle muhtemel.

Yararlanılan Kaynaklar:

  • Thomas L. Friedman, “Lebanon Approves of Habib Plan; Pullout Likely to Start at Weekend”, The New York Times, 19 August 1982, https://www.nytimes.com/1982/08/19/world/lebanon-approves-of-habib-plan-pullout-likely-to-start-at-weekend.html
  • Marius Debb, “Shia Movements in Lebanon: Their Formation, İdeology, Social Bases and Links with Iran and Syria”, Third World Quarterly, Cilt: 10, Sayı: 2, Nisan 1988, s. 688.
  • Theodor Herzl, Complete Diaries, Vol. II, p. 711.
  • Madeleine Tress, “Fascist Components in the Political Thought of Vladimir Jabotinsky”, Arab Studies Quarterly, Vol. 6, No. 4, Fall 1984, p. 312.
  • IsraelShakak,JewishHistoryandJewishReligion, Trans. Ahmet Emin Dağ, Anka Yayınları, İstanbul, 2004, p. 54.
  • Ahmet Bağlıoğlu, “TheSectarianFactors in theHistorialStructureandPerceptiveness of Administration of Lebanon”, Journal of theFaculty of Theology, 13:1, 2008, p. 29.

Türk Siyasetinde “Neo-Osmanlıcılık”

Kavramsal Olarak Osmanlıcılık ve Neo-Osmanlıcılık

Bilindiği gibi Osmanlıcılık, Osmanlı’nın son döneminde devletin içinde bulunduğu kötü durumdan devleti bir şekilde kurtarma ve özellikle Müslüman tebaanın devletle arasındaki vatandaşlık bağını yeniden tanımlayarak Osmanlı’ya karşı sadakatlerini pekiştirme amacıyla ortaya atılan bir düşünceydi. Dolayısıyla Osmanlıcılık düşüncesi, kavramsal ve teorik bir ideolojiden öte mevcut koşullar içerisinde geliştirilen fikri bir tezdi diyebiliriz. Osmanlıcılık aynı zamanda, katı bir ideolojik çerçeve değil, farklı kesimler tarafından çeşitli biçimlerde yorumlamalara açık İslamcılık fikri ile de iç içe geçen noktaları olan bir anlayıştı.

Yusuf Akçura

Osmanlı’nın son dönem aydınlarından Yusuf Akçura 1904 yılında kaleme aldığı “Üç Tarz-ı Siyaset” isimli eserinde Osmanlı’nın yeniden ayağa kalkması ve içinde bulunduğu durumdan kurtulması için tartışılan Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük düşüncelerini irdelemiş ve hangisinin kurtuluş yolu olabileceğini tartışmaya açmıştı. Akçura, Osmanlıcılık düşüncesinin Fransız ihtilaliyle Avrupa’da yayılan ulus olma bilinci ve milliyetçilik akımlarından esinlenilerek bir Osmanlı milleti oluşturma çabası olduğunu bu bağlamda Osmanlı milleti oluşturma fikrinin mantıklı bir seçenek olabileceğini ifade etmiştir. Akçura, Fransız milletinin Cermen, Selt, Grek, Latin gibi toplulukların bir araya gelmesiyle meydana geldiğini dolayısıyla Osmanlı milletinin de farklı soylardan bir araya gelen topluluklardan oluşabileceğini savunmuştur. Nitekim bununla ilgili olarak ” Muntazam, şık hülasa modadaki bir tabir ile “bloc” teşkil eden bir millet ahalisi daimi ihtilaf ve kavga halinde bulunup ayrışmakta olan bir devletten şüphesiz daha kuvvetlidir.” cümlesini kullanmıştır. Fakat tam bu noktada bir sorun olduğundan söz etmektedir. “Lakin asıl mühim mesele, muhtelif cins ve dine mensup olup şimdiye kadar birbirleriyle kavga ve savaştan hali kalmayan unsurların şimdiden sonra kaynaşmalarının mümkün olup olmadığıdır.”(1)

Makalemizin ana konusu olan Neo-Osmanlıcılık ise; Osmanlıcılık fikrinin yeniden canlandırılması ve günümüze uyarlanması olarak ifade edilebilir. Esasen Neo-Osmanlıcılık tartışmalarını Tanzimat dönemine kadar dayandıranlar olsa da, burada bahsedilen Osmanlıcılık fikrinin bir çeşidi sayılabilecek çoğulcu ve ortak İslami motiflerin Osmanlı öznesini oluşturarak devlete sadık kalmalarını sağlayacak ortak bir tarih, kültür ve gelenek vurgusunu görmemiz gerekir. İkinci aşama olarak addedilen ve Aydınlar Ocağı süreciyle Türk-İslam sentezine yoğunlaşan bu bakış açısında Neo-Osmanlıcılık düşüncesinin yeniden tanımlandığını söyleyebiliriz.

Teorik olarak Neo-Osmanlıcılık kavramını incelediğimizde literatürde farklı tanımlamalar söz konusu olsa da bu kavramın kendi muğlak sınırlarının aksine daha net çerçevesi olan İslamcılık, Muhafazakarlık, Milliyetçilik gibi ideolojilerle birlikte anıldığını görmekteyiz. Fakat ne var ki Neo-Osmanlıcılık sınırları net olan bir ideoloji olmaktan öte içinde Osmanlı’ya ilişkin birtakım yeni yorumlar ve tanımlar içeren geçmişte var olan bir gerçekliğin yeniden tahayyülüdür.

Bir başka deyişle Neo-Osmanlıcılık, Sartori’nin ideolojiler için kullandığı totalistik bir çerçeve olmaktan çok geçmişte var olan bir gerçekliğin ve örneğin yeniden yorumlanmasıdır. Bu sebeple Neo-Osmanlıcılık günümüz ideolojilerinin aksine ampirik temelli bir yaklaşımdır.

Neo-Osmanlıcılık ifadesi ilk kez 1970’lerde Kıbrıs Türkleri’ne yapılan zulüm ve baskılar neticesinde Türkiye’nin Kıbrıs harekâtını düzenlemesiyle birlikte Yunanlar’ın bu harekâtı Türkler’in sınırlarını genişleterek yeni bir Osmanlı Devleti kurma ideali içinde olduğu şeklinde yorumlamasıyla Yunanistan tarafından kullanılmıştır.(2)

Neo-Osmanlıcılık görüldüğü üzere kimi zaman ülkeyi kurtaracak bir düşünce biçimi, kimi zaman diğer ülkeler için tehdit olarak da algılanan bir dış politika doktrini kimi zaman da milliyetçilikle iç içe geçen fakat etnik milliyetçilikten öte kültürel ve tarihsel bağları esas alan İslami argümanları da içinde yoğun şekilde barındıran bir milli birlik ve beraberlik idealidir. Öte yandan Neo-Osmanlıcılık birbirinden farklı görüş ve fikirlerin nüksettiği parçalı ve eklektik bir dünya görüşüdür de denilebilir.

Tek Parti Dönemi

Türkiye’nin İslam’a ve Osmanlı’ya ait olan birçok argümanı dışladığı Batılılaşma serüveninde erken Cumhuriyet dönemi aydınları ve savunucuları Osmanlı’ya ilişkin kültürel ve tarihi mirasını reddederek Türklerin İslamiyet öncesi tarihini odak noktası olarak görmüş ve öne çıkarmışlardır. Tarihsel süreklilik bağlamında 620 yıllık Osmanlı döneminden ve Osmanlı’ya ait olan hemen her şeyden bir kopuşu ifade eden Türkiye’nin Batılılaşma sürecinde Osmanlı bir gurur ya da iftihar unsuru olarak görülmemiş, aksine “Avrupa’nın hasta adamı” metaforuyla değersizleştirilerek ötekileştirilmiştir. Cumhuriyetin modernleşme anlayışının cumhuriyet öncesi dönemle tam tersi bir çizgide ilerlemesi toplumda Osmanlı düşüncesiyle birlikte mirasının da gerek siyaset, gerek kültür-sanat, gerekse de gündelik yaşamdan büyük ölçüde silinmesine neden olmuştur.

Cumhuriyet’in kuruluş aşaması olan tek parti dönemine bakıldığında, her ne kadar farklı unsurlar üzerinden yürütülse de kimlik inşâsı yine rasyonalist bir devlet projesi olarak gündeme gelmiştir. Buna göre, kalkınmacı ve dayanışmacı bir Cumhuriyet için; İslam öncesi Türk tarihini işaret eden bir ulusçuluk, bireyselleştirilmiş ve İslam medeniyeti ile bağları kopartılmış vicdan temelli bir Müslümanlık; Batı aydınlanmasının pozitivist değerleri, yüksek Batı sanatı, onu dengeleyen dini öğelerden arındırılmış Anadolu folk kültürü ve kapitalizm ürünü Batılı yaşam tarzları gibi unsurlar, ideal vatandaşı tanımlayacak öğeler olarak öne çıkarılmıştır.

Türk Tarih Kurumu toplantısından kare

Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki bu kimlik tahayyülü, bir yandan özcü bir nitelik sergilerken; diğer yandan vatandaşlık bağıyla belirlenen siyasi ve hukuki bir kimlik görünümüne de sahiptir. Bununla birlikte Cumhuriyet’in kurucu kadrosu, ülkeyi siyasal ve toplumsal düzen açısından baştan aşağı yeniden yapılandırma çalışmalarında; laiklik ve ulus devlet temelinde siyasal yapılanma arayışlarında bulunmuş, Osmanlı-İslam geleneğini “karanlık çağ” olarak niteleyerek, onu tarih öğretiminin dışında tutmuştur. Bu şekilde Türk ulusal kimliğinin ötekisi Osmanlı olarak sunularak, milletle duygusal buluşma noktasında sorunların ortaya çıkmasına neden olunmuştur. Özellikle resmi ve toplumsal düzlemde İslami gündelik pratiklerle bağlantıların koparılmasıyla, Cumhuriyet yönetimi yüzünü tamamen Batı’ya çevirmiştir. Bu amaçla 1930’lı yıllarda Türk Tarih Kurumu vasıtasıyla yeni bir tarih ve mitoloji geliştirme çalışmaları yapılarak, Osmanlı tarihi ve kültürünü yok sayan, onun yerine İslam öncesi Orta Asya ve Anadolu merkezli “Türk Tarih Tezi” ve “Güneş Dil Teorisi” gibi bir geçmiş anlatısı ile Osmanlı ve İslam geçmişi, Batılı idealler çerçevesinde dizayn edilen yeni kimliğin karşıtı ve ötekisi olarak sabitlenmiştir. Diğer bir ifadeyle, Cumhuriyet’in ilk dönem Türkçü tarih yazımı; Müslüman, Arap-İran kültürüne uzak, kozmopolit Osmanlı kültürünün reddi üzerine kurulu rasyonalist ulusal bir anlayışa dayalı olarak inşâ edilmeye çalışılmıştır. Yapılan bu çalışmalar hatırlamanın asla mümkün olmayacağı bağlantılar üzerinden yürütüldüğünden, Tek Parti Dönemi içindeki kültür çalışmaları, genelde unutmak ve unutturmaktan yana olmuştur. (3)

Çok Partili Dönem

1950 ile 1980 arasına uzanan otuz yıllık dönemde, Cumhuriyet’in katı ulusal kimlik kurgusu, gerek Osmanlı-İslam geçmişini sahiplenmekte ısrar eden entelektüellerin, gerekse siyasal alanda ilk kez kendisini ifade alanı bulan İslami geleneğin eleştirileri aracılığıyla bir nebze aşınmıştır. Bu eleştiriler, ilerleyen yıllarda ortaya atılacak alternatif ulusal kimlik kurgularının siyasal ve toplumsal alanda karşılık bulması ve Osmanlı geçmişi anlatısının siyasal jargonun başat unsurlarından biri haline gelmesinin zeminini oluşturması bakımından önemli olmuştur. Diğer bir ifadeyle 1950 ile 1980 arası, Osmanlı-İslam geçmişine tarihsel söylem içindeki yerini geri verme ve onu Türk ulusal kimliğinin temel bir bileşeni kılma çalışmalarının olduğu dönem olmuştur. DP döneminde Cumhuriyet rejimine yönelik ortaya konulan tüm bu eleştiri noktaları, Türkiye’nin sonraki yıllarında da siyasal söyleme kuvvetli bir biçimde etki ederek Yeni Osmanlıcı anlatının omurgasını oluşturacaktır.(4)

Özal ve Sonraki Dönem

Özal’a göre Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi kimlik tanımında, etnik ve dinsel unsurlar yeterince dikkate alınmadığı için toplumsal bir aidiyet sorunu ortaya çıkmıştır. Haliyle de farklı kimliklerin ifade alanı bulabileceği bir üst kimlik arayışını gerekli görmüş, bu da Özal’ı yeniden Osmanlıcılık fikrine gidecek bir çizgiyi takip etmeye yöneltmiştir. Bu bakımdan Özal dönemi Yeni Osmanlıcılığın, Osmanlı yönetimi uygulamalarını çoğulculuk ve hoşgörü perspektifinden sahiplenen bir yorum üzerine kurulu olduğunu ifade etmek mümkündür. Diğer bir ifadeyle, Özal dönemi Yeni Osmanlıcılık; Osmanlı mirasının kolektif hafızayı uyandırmak, ulusal kimliği yeniden tanımlamak ve şimdiyi yeniden inşâ etmek için siyasal düzlemde kendine ilk kez geniş yer bulduğu bir dönem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu dönemde Osmanlı geçmişinin, milletin ortak tarihine ilişkin görkemli bir anlatı olarak hatırlanması ve Osmanlı’nın çoğulcu ve hoşgörüye dayalı bir düzen olarak olumlanması, miladını doldurduğu düşünülen ve dönüştürülmesi hedeflenen Kemalizm eleştirisiyle paralel bir seyir takip etmiştir.

Chien Yang Erdem

Chien Yang Erdem bu noktada Ottomentality (Osmanlılık) kavramını ortaya atmıştır. Foucault’un governmentality kavramından esinlenen Erdem, iktidarların kültür ve sanatı, dış politikayı Osmanlı’dan esinlenerek ve Osmanlı’yı bir bileşen olarak kullanarak yönetmelerini anlatır ve buradaki iktidar güç sahibi olanı çağrıştırır. Ona göre; Sadece siyasal iktidar değil, popüler kültürü üreten ve tüketen toplum da bu iktidarın paydaşıdır. Erdem, Ottomentalite kavramını neo-liberal politikalarla uyumlu şekilde toplumu yönetmenin ve günümüzdeki vatandaşla Osmanlı’daki tebaa arasında kalan bir topluluk oluşturmanın enstrümanı olarak görmektedir.

Aslına bakılırsa Özal dönemini Yeni Osmanlıcı anlatı açısından önemli kılan temel unsur, seksen yıldır devlet söyleminde üzeri örtülen, kendine yer bulamayan ama hissedilen, bilinen ve dillendirilmeyen bir geçmiş özleminin yeniden uyanışıdır. Bu özlem beraberinde bir tür duygu iklimi değişikliğini de getirmiştir. Bu şekilde 1980’li yıllarda Osmanlı geçmişi sadece hatırlanmakla kalmadı, şimdiye ve geleceğe yönelik bir umutta yaratmış oldu. Nitekim dış politika bağlamında bu zamana kadar çok önemsenmeyen eski Osmanlı coğrafyası, tekrar ülkenin ilgi alanına girmeye başlamıştır. Özal döneminde ilk kez kuvvetli bir biçimde dile gelen Yeni Osmanlıcı anlatı, ayrıca Cumhuriyet’le yüzleşme ve hesaplaşma girişimlerinin devlet düzleminde gerçekleşmesine vesile olmuştur. Uzun yıllar boyunca belli belirsiz görünüp kaybolan bu görkemli geçmiş anlatısının, 1980’li yıllarda yoğun bir biçimde dile getirilip ulusal kimliğin bir bileşeni olarak tedavüle sokulması, sonraki zamanlarda bu anlatının giderek daha da güçlenmesine yol açmıştır. Ancak Özal’ın öncülük ettiği Yeni Osmanlıcı anlatı, onun 1993 yılında ani ölümüyle birlikte bir ara rafa kaldırılmıştır. Bu dönemde ülke içerisinde PKK sorunu gerekçe gösterilerek, laikçi siyaset görünümündeki anti demokratik uygulamalar yeniden siyasetin merkezine oturmuştur.

Turgut Özal

Özellikle 1990’ların ikinci yarısında Refah Partisi-RP’nin iktidara gelmesiyle, Özal döneminde canlanan Yeni Osmanlıcı anlatının Millî Görüş çevreleri tarafından daha da İslamileştirilerek programa alınması, alttan altta işleyen Kemalizm’le hesaplaşma arzuları, RP döneminde otoriter laik siyaset anlayışının güç kazanmasına yol açmıştır. Her ne kadar RP döneminde Özal’ın Yeni Osmanlıcı vizyonunun İslami rengi daha çok öne çıkarılmış olsa da RP’nin Yeni Osmanlıcılığı’nın Özal’ınkinden esas farkı, aynı zamanda rövanşizmi de içermiş olmasıdır. Nitekim 1990’ların ikinci yarısında RP’nin öncülüğünde ülkenin Osmanlı-İslam geçmişinin yeniden hatırlanması için ilk kez seküler Cumhuriyet törenlerine alternatif resmî törenler organize edilmesine tanık olmaktayız. Özellikle şehir olarak İstanbul, Yeni Osmanlıcılık vizyonu içinde bir sembol olarak Türklerin Osmanlı-İslam geçmişinin yuvası ve İslami tonu baskın olacak biçimde, Cumhuriyet’in Ankara’sına karşı yeniden kimliklendirilmeye çalışılmıştır. Ayrıca İstanbul’un fethi kutlamalarının yeniden fetih şiarıyla gerçekleştirilmesinin, sadece Türkiye bağlamında değil, bütün İslam devletlerini kapsayacak şekilde genişletilmesiyle, Osmanlı mirası ve Cumhuriyet’in kurucu kültürel öğeleri arasında açıktan bir karşı çıkışın yürütülmeye başlandığı dönem olarak karşımıza çıkmaktadır. Kısaca RP anlayışı nezdinde köklerini Osmanlı geçmişinde bulan din, Türkiye’nin gerçek ulusal kültürü olarak sunulmuş ve bu çizgide bir ulusal kalkınma tahayyül edilmiştir. Bu farklılıklara rağmen RP döneminin Yeni Osmanlıcılığı, dış siyaset bağlamında “Lider Türkiye”, “Yeniden Büyük Türkiye” gibi sloganların çağrıştırdığı emperyal vizyon yönünden Özal dönemiyle benzerlikler taşımaktadır. (4)

Ak Parti Dönemi

Daha önce çok partili siyasal hayata geçişle cılız bir şekilde başlayan Osmanlı nostaljisi, AK Parti’nin 2002’deki iktidarından sonra giderek daha yoğun bir şekilde görülmeye başlanmıştır. Nitekim 2002 seçim sonuçlarından sonra İslamcı siyasi görüş, küresel ümmet fikrine daha az önem vermeye, bunun yerine Osmanlı zamanında olduğu gibi, Müslüman ülkelerle Türkiye’nin lider pozisyonunda olduğu bir ilişki kurmaya dönük yaklaşımı öne çıkarmıştır. Böyle bir yaklaşım içerisinde din ya da İslam, mevcut sistemi değiştirerek yerine şeriat getirmeye yönelik bir ideolojik pozisyon olarak değil, siyasetçilerin işlerine etik değer katan bir unsur olarak tabloya dâhil edilmiştir. Müslümanın iç dünyasına yönelik dini bir anlayış, siyasal hedef ve eylem arayışlarını öteleyerek bireysel Müslümanlık anlayışını öne çıkarmış, çoğulcu bir İslami kamusal alan söylemi baskın bir konuma gelmiştir. Özetle, İslami kimliğin kişiselleştirilmesi, Türk medeniyetine ve Müslüman inancına dayanan yeni bir ulus anlayışı getirmiştir.(5)

Yeni bir ulus anlayışı aynı zamanda geçmiş dönemdeki Osmanlı ile ilgili siyasal tartışmaları daha güçlü bir şekilde kamuoyunun gündemine taşımıştır. Nitekim bu dönemde Osmanlı-İslam düşüncesine ilişkin Tek Parti Dönemi’ne yönelik eleştiriler genelde dört dayanak üzerine kurulmuştur. Bunlardan ilki, Türkiye tarihinin Osmanlı ve Cumhuriyet dönemleri arasında bir kopuş olarak kurgulanmasıdır ki, bu durum eleştiri konusu yapılmıştır. İkinci olarak Cumhuriyet elitlerinin modernite algısıyla, Batı ve Batılılaşma arasında tahayyül ettikleri yakın ilişkinin aslında Türkiye tarihini sekteye uğratan ve güçten düşüren bir bakış açısı olduğu değerlendirmesidir. Üçüncü olarak, bu durumdan kurtulmak için dinden uzaklaşmak yahut Batılılaşmayı yüceltmekle değil, bizi birbirimize sıkı sıkıya bağlayan ortak vatan ve tarih bilincinin güçlendirilmesiyle sağlanabileceğinin ifade edilmesidir. Son olarak bu dönemin öncülerinin, kendilerini Osmanlı dönemindeki öncüllerinden Türklük kimliğini benimseyerek ayırmalarıdır. Ancak resmî ideolojinin savunucularından farklı olarak; Türklüğün Osmanlı’daki kültürel köklerini (özel olarak İslam’ı) tanıyıp sahiplenmeleriyle ayrılmaktadırlar. Bu durum en güzel Necip Fazıl’ın “Bizim için Türk, Müslümansa Türktür” sözünde billurlaşmaktadır.(6)

Recep Tayyip Erdoğan – Arkada Abdülhamid Han’ın portresi

Nitekim AK Parti’nin genel başkanı, başbakan ve şimdiki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan konuşmalarında sık sık Necip Fazıl, Mehmet Akif Ersoy, Arif Nihat Asya gibi sağ muhafazakâr kesimin önemli düşünürlerine referans yaparak, bu söylemi ve Osmanlı duygusallığını öne çıkarmaya çalışmaktadır. Artık soya dayalı Türk kimliğinden ziyade, büyük ölçüde kültürel Türkçülüğe dayanan, ulusu da tarihsel olarak Cumhuriyet’in sınırlarına sıkıştırmak yerine, Osmanlının ve Müslüman Türk dünyasının daha esnek sınırlarına sahip olacak şekilde genişleten bir yaklaşım söz konusudur.(5)

Diyebiliriz ki, AK Parti 2002’den bu yana, yoğunluklu olarak 2009 yılı ve sonrasında, Yeni Osmanlıcı anlatıyı tesis edip dolaşıma sokmasıyla, temelde yeni bir ulusal tarih anlatısı ve ulusal kimlik duygusunu büyük oranda yerleştirmiştir. Dolayısıyla bu gelişmeler sonucu AK Parti hükümetleri dönemlerinin devlet içerisinde Osmanlılık özleminin daha fazla yerleşiklik kazanarak hem dış politika bağlamında hem de ulusal kimliğin şekillenmesinde etkili olduğunu söyleyebiliriz.

https://stratejikortak.com/2022/07/bir-portre-ziya-gokalp-ve-turkculuk-dusuncesi.html

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA

  1. Gamze Can, “OSMANLICILIK DÜŞÜNCESİ VE ÜÇ TARZ-I SİYASET’TE OSMANLICILIK”, Uluslararası Ekonomi ve Siyaset Bilimleri Akademik Araştırmalar Dergisi- C:2-S:6 Yıl: 2- 2018
  2. KARPAT, K. (Mayıs 2009). Osmanlı’dan Günümüze Kimlik ve İdeoloji, Timaş Yayıncılık, İstanbul
  3. Öğün, S.S. (1998). Türk Milliyetçiliğinde Hâkim Millet Kodunun Dönüşümü Türkiye Günlüğü, S.50, Mart-Nisan 1998.
  4. Şenol Durgun, “TÜRK ULUSAL KİMLİĞİNİN DÖNÜŞÜMÜ VE YENİ OSMANLICILIK”, Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Dergisi, C:4-S:2, S. 305-315, 2020
  5. White, J. (2013). Müslüman Milliyetçiliği ve Yeni Türkler. Fuat Güllüpınar ve Coşkun Taştan (Çev.). İstanbul: İletişim Yayınları.
  6. Tokdoğan, N. (2018). Yeni Osmanlıcılık-Hınç, Nostalji, Narsizm. İstanbul: İletişim Yayınları

[/vc_toggle]

Türkiye: “İran ve İsrail Savaşı Başlarsa”

İran acaba İsrail’e “göstermelik olarak sizi vuracağız, hazırlıklı olun” mu dedi yoksa bu sefer İsrail’e ait stratejik noktalar vurulacak mı?

Açıkçası gerim gerim gerilen dünya, adeta savaş naraları atıyor. ABD, İsrail’e karşı safları sıkıştırırken, bugün Lübnan’dan İsrail’e yönelik (İran destekli gruplar tarafından) roket saldırıları yapıldı. Birçok Avrupa ülkesi vatandaşlarına İsrail ve İran’dan ayrılın çağrısı yaparken, birçok havayolu şirketi uçuşları durdurdu.

1 Nisan’da İran’ın Suriye’deki büyükelçiliğine saldırıp üst düzey 7 asker ve bürokratı öldüren İsrail, alenen savaş suçu işledi. Aslında bu göz ardı edildi ancak uluslararası toplum açısından diplomatik temsilciliklerin dokunulmazlığı ilkesi çiğnendi. Bunu da anca İsrail yapabilirdi ki yaptı. Her ne kadar İran, Türkiye ve bölge için tehlikeli bir aktör olsa da İsrail’in amacının tamamen İran’ı kışkırtmak olduğunu düşünüyorum. (Diazepam) İran, İsrail topraklarına saldırdığı anda cevap hakkı olarak ABD ile birlikte İsrail İran’ın stratejik nükleer tesislerini vurabilir. Savaş’ın büyümesi ki zor bir ihtimal, bu Türkiye’yi de çok zora sokacaktır.

İran’daki rejime zerre saygım olmasa da 22 milyonluk Suriye’nin parçalanmasının Türkiye’ye yansımasını düşününce, 90 milyonluk İran’da yaşanacak savaş veya iç savaş tehlikesinin Türkiye’nin güvenliğini perişan edeceğini düşünüyorum. Olaya, “İran’da milyonlarca Türk var” savunmasıyla bakmayın. Geniş perspektiften bakın.

Yıllardır İran da İsrail de hep birbirine “hırlar” ama bir şey yapmaz. Bu artık alay konusu bile olmuştur. Her ihtimal masada kendisine yer bulduğunda “savaş başlarsa ne olacak?” diye düşünmeden edemiyorum. İsrail’e bölgede doğrudan veya dolaylı rakip olabilecek ülkeler (Irak, Suriye, Libya) bir bir parçalanırken, sırada İran ve Türkiye’nin olabileceğini düşünmek komplo teorisi değil, tamamen Ortadoğu gerçeği olarak yerini koruyor. Takipte kalın, gidişatı yazacağım.

Kanada ve İspanya Yabancılara Konut Satışını Yasakladı

İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, 2013’ten bu yana yürürlükte olan, yabancıların ev satın almaları ya da yatırım yapmaları halinde geçici veya kalıcı oturma izni verilmesini öngören “Altın Vize” uygulamasının kaldırılacağını açıkladı. Bakın vatandaşlık değil, sınırsız vize. Ama 500 bin Euro verip ev alan yabancıların ülkedeki konut krizine neden olduğunu söyleyen İspanya Başbakanı Sanchez, “Altın Vize uygulamasının etkisiyle ülkede artan konut fiyatlarını kontrol altına almayı hedefliyoruz” dedi. Haberi duyunca geçen ay Kanada’nın da benzer karar verdiği aklıma geldi.

Kanada’da hükümet, geçen yıl artan ev fiyatları ve konut yetersizliği nedeniyle yabancılara konut satışını yasaklamıştı. Şubat ayında bu yasağın 2027’ye kadar uzatıldığını açıkladı. Kanada sadece yabancılara ev satışını yasaklamadı, aynı zamanda uluslararası öğrenci izinlerinin iki yıl süreyle sınırlandırılacağını ve bazı öğrencilere mezun olduktan sonra çalışma izni verilmeyeceğini duyurdu.

Daha önce yazdım ama tekrar belirteyim. Türkiye’de de yabancılara konut satışı yasaklanmalı ya da kısıtlanmalı. Ülkemizdeki ev fiyatlarının artmasının sebebi sadece enflasyon ya da döviz krizi değil. 2011’den bu yana ülkemize gelen Suriyelilerle başlayan göçmen krizi, Afganlarla devam etti. Göz ardı edilse de rejimden kaçan İranlıların gelişi. Ten rengi nedeniyle göz ardı edilen Ukraynalılar ve Ruslar…

Kaçak göçmenler alt tabakadaki evlere oturur ya da alırken, vatandaşlık veya farklı teşvikler için yabancılar üst tabakadaki evleri satın alıyor. Piramitte de bu ülkenin fertleri Türkler sıkışıp kalıyor. Antalya’da yörükler köylerini terk eder hale geliyor…

Biz ırkçıysak, Kanada gibi kozmopolit bir ülke de mi ırkçı? Biz ırkçıysak İspanya’da Sosyalist İşçi Partisi lideri Başbakan Sanchez de mi ırkçı? Hepsi kendi ülkesini düşünürken, biz ülkemizi düşünmeyelim mi? Yoksa bu sorunu dile getirdiğimiz için suçlu biz miyiz?

Türkiye’nin AKKA’dan Çekilmesi Ne Anlama Geliyor?

Soğuk Savaş sonrası Batı ülkeleri ile Rusya arasında 1990’da imzalanan Avrupa’da Konvansiyonel Kuvvetler Antlaşması (AKKA), Türkiye’de 1992 yılından bu yana yürürlükteydi. Bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzaladığı kararnameyle Türkiye anlaşmadan çekildi. Ama ‘o’ detayı bilmekte fayda var…

Temelde asker sayılarını ve askeri ekipmanların belli bir bölgeye yoğunlaştırılmasını engellemeyi amaçlayan AKKA, böylece gerilimin düşürüleceğini öngörüyor. En dikkat çeken detayı ise zırhlı araç, muharebe tankları ve hava unsurlarına sayılarla sınırlandırma koyması. Örneğin anlaşma 1000’den fazla tank, 2000 topçudan fazlasını üretemezsin diyor. En fazla 153 tankı şu kadar alana konuşlandırma sınırı koyuyor. Sayılar örnek tabi. Ama artık Türkiye ne tank sayısını ne da hava araçlarının sayısını paylaşmayacak. İstediği gibi istediği alana istediği kadar silah yığabilecek.

Ama gözden kaçan bir detay var…

Varşova Paktı dağıldıktan sonra 1999’da İstanbul’da anlaşmanın yenilenmiş hali yayınlanmıştı. Ancak 2007 yılında Rusya; ABD ve NATO’nun Romanya, Bulgaristan, Polonya ve Çekya’ya füze kalkanı projesi nedeniyle anlaşmaya katılımını askıya aldı ve bir yıl sonra Gürcistan’a girdi. Fiilen Kasım 2023’te Rusya’nın anlaşmadan resmen çekilmesi, anlaşmayı kadük bıraktı. Sonrasında da NATO ve birçok ülke anlaşmayı askıya aldı.

Sosyal medyada afilli başlıklarla paylaşılan haber aslında tam olarak bu. İnsanlar anlaşma metnine göre yorum yapıyor ama zaten ortada bir anlaşma yok. “Artık her türlü silahı üreteceğiz ve kimseye söylemeyeceğiz” gibi söylemler doğru ancak bu karar “Türkiye anlaşmadan çekilerek bir şeyler hedefliyor” şeklinde yorumlanamaz. Öyle olması havalı oluyor ama şimdilik böyle bir şey yok. Olursa ben yazarım zaten, takipte kalın

Suudi Arabistan’da Kadın Hakları İlk Ne Zaman Verildi?

Yıl 2024 ve Suudi Arabistan’da kadınlar ‘insan’ yerine koyuluyor, toplumsal hayatta kendilerine yer veriliyor. Tek başına araç kullanmalarına izin veriliyor, üst düzey devlet bürolarında (kısıtlı kadrolarla da olsa) boy gösteriyor. Türkiye’de ilk kez 1934’te elde edilen kadınların seçme ve seçilme hakkı, Suudi Arabistan’da çok değil, 9 yıl önce 2015’te tanındı.

İslam dinini kendi için eviren, Vahhabi anlayışına göre kalıplara sokan Suudilere ne oldu? Bu değişimin öncüsü rolündeki Veliaht Prens Selman gerçekleri çok güzel itiraf ediyor. Selman, kadınlara uygulanan baskıcı yönetimin İslam ile ilgili olmadığını, kelime aralarında Vahhabi anlayışı ile ideolojik bir mesele olduğunu söylüyor.

Selman’a göre Suudi Arabistan, “Soğuk Savaş döneminde müttefiklerin talebiyle komünizme karşı Vahhabiliği yaydık” diyerek ilk gerçeği dile getiriyor. İkinci ve en etkili olay ise İran’daki İslam Devrimi’nin (1979) yarattığı korku. “Aman bu akım ülkemize gelmesin” diye katılaşarak bu süreci geçirdiğini dile getiren Selman, baskıcı kanunların ortadan kalkacağını söylüyor. Aslında bu, Selman’ın ifadesiyle “Suudi Arabistan’ın 1980 sonrası geçirdiği olağanüstü hal durumunu normalleştirilmeyle” ilgili bir mesele.

Peki her şey Selman ile mi başladı? Tabi ki hayır. İlk kadınlara yönelik hakların tanınması 1980 öncesi, “Filistin için Batı’ya meydan okuyan ve sonrasında suikast ile öldürülen” Kral Faysal döneminde oldu. Özellikle de İstanbul doğumlu, Türk kökenli kralın eşi Kraliçe İffet ile birlikte. Kadın haklarını ilk gündeme getiren kişi Faysal’ın Türk kökenli eşi oldu. Faysal sonrası İran’da İslam Devrimi yaşanmış ve 1983 yılı itibariyle kadınlara yönelik yasaklar başlamıştı.

Veliaht Prens Selman değişim rüzgarını başlatmadı, değişimini sırtlayan isim oldu. Çünkü ilk ateş Arap Baharı ile yakıldı. Din adamları, “kadınların tek başına araba kullanmasının hiçbir zaman günah olmadığını” belirterek önceki fetvalarını güncelledi. Muhalefet eden katı Vahhabi hocaların sesi kesildi.

Suudilerde kadınlara dair iyi şeyler oluyor. Vahhabiliği de bir kenara bırakırlarsa hem onlar hem de İslam dünyası adına çok iyi olacak. Ama zor, çok zor.

Türkiye, İsrail ile Ticareti Neden Kesmemeli?

Türkiye, İsrail ile ticari ilişkilerini kesmeliymiş…

Bu söylem iç politikada partiler arası kullanılınca umursamadım, klasik sürtüşmeler dedim ama dün akşam Filistin destekçisi yabancı bir gazetecinin yukarıdaki karikatürü paylaştığını görünce yazmak istedim. Tepkisinin nedeni de Türkiye’nin İsrail ile ticareti kesmemesiymiş. Bu söylemi destekleyenler için bir iki kelam edeceğim.

Filistin’e yapılanlar karşısında İsrail’e tepki gösteren Türkiye, Mavi Marmara olayında bile ticareti kesmedi. Eleştirilerin dozu ne kadar artarsa artsın, arka planda bu devam etti. Şimdi olay şu. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve genel olarak hükümet, Filistin ve diğer birçok konuda (Mısır darbe, Körfez vd.) tepkilerini o kadar uçta yaşadı ki insanlar da “medyada bağırıyorsun, arkada iş birliğine devam ediyorsun” demeye başladı. Ama zaten tepkilerin uçlarda olması bile dış politika açısından büyük bir kayıp ve hatayken, her kriz yaşadığımız ülkeyle ticareti mi sonlandıralım? Şayet böyle bir şey yapsaydık; 2020 yılına kadar Mısır, BAE, Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri, Avrupa Birliği ülkeleri ve ABD’yle ticaret yapmayacaktık. Bu da ihracatın yüzde 80’i demek, yani iflas demek. (Ayrıca Türkiye, ambargo ve yaptırım gibi bir yaklaşımı, dış politika açısından da kabul etmediği için mümkün değil.)

Mescid-i Aksa, Müslüman olan bizler için önemli. Buna hiç şüphe yok ama şunun da farkına varılması lazım. Yanı başımızda bir milyon Iraklıyı katleden ABD ile müttefikiz. Askerlerimizi şehit eden Rusya ile iş birliğini sürdürüyoruz. PKK’ya destek veren, Avrupa’da örgüte her türlü desteği vererek Türkiye’nin en büyük kanayan yarası terörü destekleyen Avrupa Birliği ülkeleriyle tüm ticaret hacmimizin yarısını gerçekleştiriyoruz. Kimle ticareti kestik de İsrail ile keselim? Irak’ta ölen bir milyon insandan daha mı değerli Filistinliler? Mazlum kanının farkı mı var? Zalim mi ayırt ediyoruz? Biz kendi meselelerimizde ülkelerle ticareti sonlandırmazken, Filistin için bunu yapınca rahatlayacak mısınız?

Gerçekçi olalım; her kriz anında ülkelerle ticaret kesilseydi, şu an ülkenin hali ne olurdu?

Japon Ekonomisinde Son Durum: Rekor Zam, Faiz Artışı ve Resesyon

‘Enflasyonun olmadığı’ Japonya, 17 yıl sonra ilk kez faiz artırdı ve oran yüzde 0,1’e yükseldi. Özel sektörde yüzde 5 ile son 33 yılın en büyük zam oranı verildi. Ekonomik terimlerle kafanızı yakmadan Japonya’da olanları özet geçeyim.

Japonya Merkez Bankası (BoJ), politika faizini yüzde eksi 0,1’den yüzde 0 ile yüzde 0,1 aralığına yükseltti. Türkiye’de bu oran dünkü karar ile yüzde 50’ye yükseltildi.

Japonya’nın 2016’da başlattığı negatif faiz politikasının amacı ekonomiyi canlandırmaktı. Japonya Merkez Bankası BoJ’un farklı bir stratejisi var. Mesela ABD Merkez Bankası, yüksek faiz oranlarıyla enflasyonda artışın önüne geçileceğini düşünürken, BoJ tam tersini düşünerek faiz artışının yarardan çok zarar getireceğini söylüyor. Japonya’da büyümeyi sağlamak için düşük faiz oranlarıyla yatırımları artırma hedefleniyor(du). Ama olmadı. 90’lardan bu yana nüfus yaşlanıyor, büyüme oranları geriliyor. Ama öyle güçlü ve istikrarlı bir ekonomi ki sarsılsa da yıkılmıyor. Enflasyon yüzde 3’ü zor aşıyor. Yani Japonya’da şu an bir ürünü 100 liraya aldıysanız, seneye aynı ürün 103 TL. Bizdeki günlük enflasyon, onların yıllığı…

ABD’de faiz oranı yüzde 5.25, Türkiye’de yüzde 50. Japonya’da ise 17 yıl sonra ilk kez faiz artışı gerçekleşti ve (pozitife geçerek) oran yüzde 0,1 oldu. Bu politika sonrası Japon Yeni de dolar karşısında değer kaybetti. BoJ’a göre bu politika görevini tamamladı ve farklı stratejiler kurgulanacak. Böylece dünyada negatif faiz uygulayan Danimarka, İsveç, İsviçre ve ECB’nin ardından son kale Japonya da buna son vermiş oldu.

Japonya’nın bu kararı da bu ayın başlarında Japonya’nın en büyük şirketlerinin maaşlara yüzde 5.28 oranında zam yapmasından sonra gerçekleşti. Bu zam oranı, ülke tarihinin son 33 yılının en yüksek seviyesi. Ekonomist Mağfi Eğilmez’e göre enflasyonun düşük, reel faizin de negatif olması Japonya’ya bir yarar sağlamamış tam tersine zarar getirmiştir. Şu anki tabloya baktığımızda 2023’ün son çeyreğinde ekonomisi daralmaya giren Japonya, teknik olarak resesyona girdi ve dünyanın en büyük üçüncü ekonomisi unvanını Almanya’ya kaptırarak dördüncülüğe geriledi.

Yugoslavya’nın Dağılması: Fayda mı Sağladı Yoksa Zarar mı?

0

Yugoslavya’nın dağılmasından sonra bağımsızlıklarını ilan eden Slovenya, Hırvatistan, Sırbistan, Kosova, Kuzey Makedonya, Karadağ ve Bosna Hersek, aradan geçen yıllara ve gerginliklere rağmen Yugoslavya’nın varlığını tartışabiliyor. Yedi ülke vatandaşlarıyla yapılan ankette, halka “Yugoslavya’nın dağılması ülkenize fayda mı sağladı yoksa zarar mı?” şeklinde bir soru yöneltilmiş.

 

Görüldüğü gibi Avrupa Birliği üyesi olan Hırvatisyan ve Slovenya’da Yugoslavya’nın dağılması iyi karşılanırken, doğuya gittikçe bu durum tam tersine dönmüş.

Karabük’te Yaşananlar: Kontrolsüz Yabancı Öğrenci Akını

Üç-dört gündür sosyal medyada konuşulan konu dün adeta patlak verdi ve birçok bilinmeyen bilgi ortaya çıktı. Karabük’te siyahi öğrencilerin çok fazla olduğunu biliyorduk ancak sayılarının (Ortadoğu ülke vatandaşları dahil) 12 bin civarında olduğunu ve 100’den fazla ülkeden öğrencinin Karabük gibi 250 bin kişinin yaşadığı küçük bir şehirde olduğunu bilmiyorduk. Biraz kaba olacak ama siyahi erkek ya da kadın meraklısı Türklerin, yaşadığı ilişkiler sonrası farklı hastalıklarla karşılaştığını duymamıştık.

Herkes cinsel hastalık konusu sonrası bu konuya yükseldi ama meselenin yine görünmeyen tarafı göz ardı edilmesin. Karabük’ün nüfusu 250 bin. Resmi verilere göre Karabük Üniversitesi’nin mevcudu 45 bin. Yabancı öğrenci sayısı ise 12 bin. Yani üniversitede her 4 kişiden biri yabancı. Sizce şu tabloyu hangi ülke kendi halkına yapar? Devlet üniversitesi olmasına rağmen Karabük Üniversitesi eski rektörünün okulla ilgili ticari işletme gibi bahsetmesi ve yabancı öğrenci alımlarını normalleştirmesi, kasıtlı bir kötülük. Kontrolsüz bir şekilde artan Afrikalı öğrenci nüfusu, küçük şehirlerin dengesini altüst eder.

Burada yine sapla samanı karıştırmamak lazım. Türkiye, çeşitli devlet vakıflarıyla birlikte özellikle Afrika ülkelerindeki orta ve zengin üçüncü dünya ülke öğrencilerini yabancı uyruklu öğrenci sınavı (YÖS) ile ağırlıyor ve çok büyük bir kısmına imkan sağlıyor. Burada herhangi bir yanlış yok. Yanlış olan şey, pilot üniversite olarak Karabük’ün kendini seferber edip başarılı-başarısız tüm öğrencilere kollarını açması. Kontrolsüz bir şekilde üniversite demografisinin değiştirilmesi.

Aslında bu yaşananlar, tıpkı Türkiye’nin mülteci politikasında yaptığı saçmalığın mikro hali. Yani abartı ve kontrolsüzlük. 2014 yılına kadar yüz binlerce Suriyeli geldiğinde, kamplarda ve kontrollü bir şekilde şehirlerde olduğunda kimse ses çıkarmıyordu. Ancak sonrasında kevgire dönen sınır ve kontrolsüz bir şekilde her yerde görünen Suriyeliler, tehlikenin büyüdüğünü ve geleceğimizi tehdit eder hale geldiğini bize gösterdi. Karabük’te yaşananlar da bu seviyelere ulaşmaya başladığında, geri dönüşü olmayacak. Farkında mısınız?