Uluslararası İlişkilerde Teorilere Göre Anarşi Kavramının Anlamı ve Mantığı

Okunma Süresi: 19 dk 5 sn

Notice: Trying to access array offset on value of type null in /home/stratejikortak/public_html/wp-content/plugins/js_composer/include/autoload/vc-shortcode-autoloader.php on line 64

Uluslararası İlişkilerde Teorilere Göre Anarşi Kavramının Anlamı ve Mantığı

Uluslararası ilişkiler teorisi bir anlamda uluslararası anarşi veya egemen devlet üzerine yapılan siyasal bir söylemdir. Uluslararası ilişkiler kuramında “anarşi” kavramı egemen devletlerin üzerinde merkezi bir siyasal otoritenin bulunmamasını tanımlar. Anarşik uluslararası sistem disiplinin gerek çalışma alanını, gerekse geleneksel teorik yaklaşımların başlangıç noktasını oluşturmaktadır. Bu anlamda iç politika ile dış politika, hiyerarşi ile anarşi keskin ve derin bir ayrım yaparak egemen devletin sınırları dahilinde bir otorite ve düzen, dışında ise sadece ilişkilerden oluşan bir anarşik sistemin varlığını baştan kabullenir. Siyasal teori devletin sınırları içindeki ideal yaşamı konu alırken, uluslararası teori ise beka teorisidir (Küçük, 2016).

Yerleşik uluslararası ilişkiler teorisi anarşiye sadece kurumsal bir açıdan bakmakta, anarşiyi tanımlamak için devletler arası ilişkileri temel almanın yeterli olacağı varsayımından hareket etmektedir (Yalvaç, 2011).

Yerleşik Uluslararası İlişkiler Kuramı anarşi söylemi etrafında şekillenmiştir. Anarşi, uluslararası ilişkilerin hem tarihini hem de uluslararası sistemin yapısını açıklamak için kullanılmış en temel kavramlardan birisidir. Brian Schmidt’in belirttiği gibi, anarşi kavramı “akademik uluslararası ilişkilerin” en temel söylemini oluşturur ve uluslararası ilişkiler disiplini tarihinin anarşi söylemi tarafından şekillendirildiği söylenebilir. Bunun gibi, İngiliz Okulu’nun en önemli temsilcilerinden ve “anarşik toplum” kavramının yaratıcısı Hedley Bull’a göre de “anarşinin uluslararası yaşamın en temel gerçeği ve uluslararası ilişkiler hakkında kuram geliştirmenin başlangıç noktası olduğunu söylemek mümkündür.” Buzan ve Little uluslararası ilişkilerin incelenmesinde anarşi sorunsalının bu sürekliliğine anarchopilia adını verirler. Uluslararası ilişkiler kuramında anarşi kavramının bu kadar önemli bir yeri olmasının temel nedeni, çağdaş sosyal bilimler içinde uluslararası ilişkilerin bir disiplin olarak varlık nedenini oluşturmasını sağlayan bir özelliğinden kaynaklanır: iç politikadan farklı olarak uluslararası politika, merkezi bir otorite, bir hükümet ya da yönetici olmayan bir alanda yapılmaktadır. Anarşi en genel tanımıyla uluslararası sistemde merkezileşmiş bir otoritenin yokluğunda, egemen devletlerin varlığından doğan siyasal sorunları ifade eder. Geleneksel olarak uluslararası ilişkiler disiplini, devletler üstü bir devletin ya da uluslararası bir Leviathan’ın yokluğunda, anarşik bir sistemin sorunlarını inceleyen bir disiplin olarak tanımlanır (Yalvaç, 2011).

Stratejik Ortak Dergisi 3. Sayı E-Dergi
Brian Schmidt

Realizm Açısından Anarşi

Realizm, kuramsal temelini devletlerin uluslararası sistemdeki temel aktörler olduğu, devlet davranışlarının kontrolsüz bir anarşik ortamda yer aldığı, ulusal çıkarların güç açısından tanımlanıp rasyonel bir davranış biçimi olarak anlaşılabileceği tezleri üstüne inşa etmiştir (Yalvaç, 2011).

Realist teori geleneğinin en temel kabullerinden biri, uluslararası ilişkilerin cereyan ettiği ortamın başlıca vasfını, bu ortamda, egemen devletler üzerinde nihai bir karar alıcı ve kararlarının devletleri bağlayıcı olduğu merkezi bir iktidarın mevcut olmamasıdır. Diğer bir ifadeyle uluslararası sistemin anarşik olmasıdır (Ersoy, 2016). Uluslararası ortamın bu temel vasfını bu anlamda ilk defa Lowes Dickinson “anarşi” olarak tanımlamıştır. Realist teori geleneğinde anarşi olgusunu teorik yaklaşımının merkezine ilk yerleştiren ise Leviathan adlı eseriyle Thomas Hobbes olmuştur (Ersoy, 2016).

Realistler kaynağı ister insan doğasını, ister iç politikayı, isterse de uluslararası sistemin yapısını düşünsünler, uluslararası ilişkilerin tabiatının mücadele ve rekabet olduğundan hemfikirdirler (Ersoy, 2016).

Thomas Hobbes

Bu kuramda devletler birbirlerinin bağımsız bir varlık olarak yaşam hakkına saygı göstermeyen düşmanlardır. Şiddet kullanmayı sınırlandırmak üzere uluslararası kuralların gelişmediği uluslararasında savaşların her an yüksek bir olasılık olması anarşik yapının özelliğidir (Küçük, 2016).

Hobbes, devletin şiddet ve çatışmadan türediğini belirtir. Ona göre insanların bireysel çıkarları için yaşadıkları dünya bir düzensizlik ve savaş halidir. Devlet ise bu durumu önleyebilecek tek kurumdur çünkü insanları korku içinde tutabilecek bir yetkiyle donatılmıştır. Devlet de insanlar gibi kendi çıkarına en uygun eylemi sergileme özgürlüğüne sahiptir. Bu özgürlük hali uluslararası sistemi devamlı bir savaş durumu içerisine sokar, böylece devletin icadıyla beraber devletler arası anarşi de kendiliğinden ortaya çıkmıştır. Sonunda anarşinin devletleri, devletlerin de anarşiyi meşrulaştırdığı ve beslediği bir tablo ortaya çıkar (Özpek, 2016).

Hobbes’a göre bir merkezi egemen iktidarın bulunmadığı doğa durumunda, herkesin herkese karşı olduğu bir savaş hüküm sürer çünkü insan tabiatında, üç ana çekişme sebebi bulunur. İlk olarak, rekabet; ikinci olarak, güvensizlik; üçüncü olarak, şan.” Bunların “birincisi insani kazanç için, ikincisi emniyet için, üçüncüsü itibar için başka toprakları işgal ettirir (Ersoy, 2016).

Kenneth Waltz‘da aynı şekilde, anarşi olgusunu, geliştirdiği ve “Yapısal Realizm” adını verdiği realist teorinin merkezinde olmak üzere, uluslararası sistemin üç düzenleyici ilkesinin ilki olarak değerlendirmiştir (Ersoy, 2016).

Kenneth Waltz

Waltz, anarşiyi tartışırken “merkezi ve hiyerarşik olan ulusal siyasi sistemlerde, sistemin parçaları alt-üst ilişkisi içinde olmasına karşın, merkezi olmayan ve anarşik uluslararası siyasi sistemlerde her bir parça diğer parçalara resmi olarak eşittir ve “kimse buyurmaya yetkili değildir, kimse itaat etmeye mecburi değildir.” Kısacası, uluslararası sistemin düzenleyici ilkesi; anarşidir (Ersoy, 2016).

Waltz’a göre, uluslararası yapı münferit devletlerin kendi menfaatlerini düşünen davranışlarından kendiliğinden ortaya çıkar ve onların davranışlarını etkileyen ve kısıtlayan bağımsız bir varlığı ve gücü vardır. Ayrıca Waltz bu anarşik uluslararası yapıda devletler için öncelikli saikin beka yani hayatta kalma olduğunu varsayar. Beka, devletlerin sahip olabileceği diğer tüm amaçlara ulaşmak için bir ön şarttır (Özpek, 2016). Waltz, anarşik/uluslararası düzenlerde her bir birim “kendi başının çaresine bakabilecek bir konuma sahip olmak zorundadır, çünkü bunu yerine getirebilecek başka hiç kimse bulunmaz” der (Donnelly, 2012).

Realistlere göre uluslararası siyasi ortamın ulusal siyasi ortamlar gibi hiyerarşik değil de anarşik olmasının bir neticesi olarak uluslararası ilişkilerde her bir aktör “kendi başının çaresine bakabilecek bir konuma sahip olmak zorundadır, zira bunun için güvenilebilecek başka hiçbir kimse yoktur. Bu zorunluluk “kendine yardım” kavramı ile ifade edilir (Ersoy, 2016).

Anarşi yani merkezi yönetimin yokluğu, uluslararası ilişkilerde insan doğasının en kötü yönlerinin ifade edilmesine izin verir ve hatta bunu teşvik eder. John Herz‘in belirttiği gibi anarşi “saldırganlık veya benzer faktörlerin yokluğunda dahi” güç mücadelesinin belirleyici olmasını sağlar (Donnelly, 2012).

Hobbes, insanların eşit olduğunu ve insanların birbirleriyle etkileşime girmelerinin, bir anarşi ortamında gerçekleştiğini belirtir. İnsanların rekabet, güvensizlik ve gurur tarafından harekete geçirildiğini ifade eder. Bütün bu etkenlere bir de merkezi yönetimin yokluğu eklenince durum daha da kırılgan ve kötü bir hal alır. Bu üç koşulun birleşmesi ile de herkesin herkesle karşı karşıya geldiği bir savaşa yol atığını belirtir (Donnelly, 2012). Anarşi ortamında kendi kazanç ve gurur arzularını denetim altında tutabilenler dahi, korku nedeniyle herkese düşman gibi davranmaya itilebilir. Bir başka deyişle anarşi, realistlere göre nadiren sahip olduğumuz en iyi niyetlerimizi dahi yenebilir (Donnelly, 2012).

Realist kurama göre anarşi ve güvensizliğin süreklilik kazandığı bir uluslararası ortamda Realizm, güvenlik kavramını “güvensizlik” temelinde devletin bekasını göz önünde bulundurarak ele alır ve güvensizlik algısını anarşik yapının yol açtığı yalnızlık sendromu ile ilişkilendirir. Realist bakış açısında her devletin aslında yalnız olduğu varsayımı uygulamada hiçbir devletin diğer bir devlete tamamen güvenemeyeceği prensibini ortaya çıkarmıştır. Devlet, uluslararası anarşik düzende varlığını sürdürme mücadelesi vermekte, diğer devletlerden kaynaklanan tehditleri değerlendirerek en kötü senaryoya hazırlık yapmaktadır. Anarşik uluslararası düzen devletleri kendi tercih ve iradesini diğer devletlere kabul ettirmeye, bu istikamette silahlı güç kullanmaya ve silahlı güç tehdidinde bulunmaya sevk etmektedir. Bu nedenle uluslararası politikaya sürekli güçlenme hedefi doğrultusunda siyaset geliştiren devletlerin karşılıklı nüfuz mücadelesi yön vermektedir (Sandıklı & Kaya, 2012).

Devletlerarası karşılıklı bağımlılık ve ticari ilişkilerde uluslararası anarşinin neden olduğu güvensizliği izale edemez. Realizm, ekonomik ilişkilerin siyasi algılara bağlı geliştirildiğini veya kısıtlandığını varsaymaktadır. Devlet muhtemel düşmanlarının savunma kabiliyetlerine dolaylı destek teşkil edebileceği mülahazası ile tehdit algıladığı devletlerle ekonomik ilişkilerini sınırlı tutmaya çalışır (Sandıklı & Kaya, 2012).

Liberalizm Açısından Anarşi

Liberal teori geleneği, uluslararası sistemin anarşik olduğunu kabul eder. Fakat, bu anarşik sistemde, rekabet ve mücadele kadar işbirliğinin de çeşitli şekilleriyle mümkün olduğunu iddia eder. Bu liberal teori geleneğinin temel kabulüdür. (Ersoy, 2016) Soğuk Savaş döneminde iki kutuplu sistem yumuşama sürecine girdikten sonra devlet dışı aktörler ön plana çıkmaya başlamıştır. Ayrıca, uluslara­rası sistemde karşılıklı bağımlılık temelinde oluşturulan ilişkilerin hız kazanması ve askeri odaklı güvenlik anlayışından farklı konular da dünya gündemine taşınmaya başlamıştır. Bu gelişmeler doğrultusunda liberalizm düşünceleri ivme kazanmıştır (Uğuz, 2016).

Robert Nozick

Liberalizm, realizmin tasvir ettiği anarşi kavramının aksine kendine özgü bir kişiliği olan devletin ortaya çıkmadan insanların birbirlerinin kurdu olduğu düşüncesinin doğru olmadığını öne sürer. Nozick‘e göre Hobbes, olabilecek en kötü anarşi durumunu devlete meşruluk kazandırmak için öne çıkartmış ve bunu da devleti tercih edilebilir kılmak için yapmıştır. İnsan grupları bir araya gelmeye ve işbirliği yapmaya müsaittir (Özpek, 2016).

İş birliği odaklı güvenlik anlayışına sahip olan liberalizme göre, mutlak kazanç varsayımı doğrultusunda aktörlerin işbirliğini tercih etmeleri taraflara kazanç sağlamaktadır. Savaşla­rın uluslararası sistemin anarşik yapısından kaynaklanmadığını ileri süren liberalizme göre çatışmalar yanlış algılamalardan kaynaklanmaktadır. Liberalizm uluslararası hukuk kuralla­rının tesis edilmesi sonucunda kolektif güvenliğin sağlanabileceğini öne sürmektedir. Zira uluslararası hukuk, sistemin anarşik yapısına düzen getirerek barışı sağlayabilir. Bu doğrul­tuda liberalizm, uluslararası düzeni uluslararası kurumların sağlayabileceğini savunarak ku­rumsallaşmaya önem vermektedir (Uğuz, 2016).

Liberalizm, realizmden farklı olarak devlet dışı aktörleri de dikkate almaktadır. Uluslararası kurumların anarşi durumunu ortadan kaldırmayacağını belirterek en azından anarşi durumunun olum­suz etkilerini azaltabileceğini savunmaktadır. Bu manada liberalizm, uluslararası kurumların iş birliğini geliştirdiğini ve devletler arasında güvensizliği ve kuşkuyu azalttığını savunmaktadır. Kurumsallaşma yoluyla, uluslararası anarşik yapının sebep olduğu sorunlar ve devletlerin karşılıklı olarak duydukları korku azal­maktadır. Kurumsallaşma yoluyla devletler birbirlerini daha yakından takip edebilmektedir. Devletler arasında mutlak kazanca bakılarak oluşturulan iş birlikleri, yeni iş birliklerinin önü­nü açmakta ve güvenliğin sağlanmasına katkıda bulunmaktadır (Uğuz, 2016).

Bu açıdan bakıldığında da Kant, Montesquieu ve Voltaire, savaşları önlemek için mutlakiyetçi yönetimlere son verilmesi ve demokratik idealler ile halk egemenliğinin geçerli hale gelmesi gerektiğini savunmuşlardır (Arı, 2013). Montesquieu barışı, uluslararası ticaretin doğal bir sonucu olarak değerlendirmiş, aralarında bağımlılık bulunan devletlerin birbiriyle savaşmayacağını farz etmiştir (Sandıklı & Kaya, 2012).

Montesquieu

Liberalizmin temelini oluşturan özgürlüğün geliştirilmesi de uluslararası işbirliğini gerektirmektedir. İşbirliği, uluslararası etkileşimin ve karşılıklı bağımlılığın doğuracağı olası zararları azaltmak ve kazançları artırmak için gerekli olduğu gibi barış, refah ve adaletin sağlanması içinde zorunludur (Arı, 2013).

Savaş kaçınılmaz bir şey olmadığı gibi uluslararası yapının anarşik özelliği ortadan kaldırılması halinde savaş önlenebilir veya azaltılabilir. Uluslararası toplumun, savaş ve benzeri sorunlara yol açan anarşi ortamını ortadan kaldırmak için kurumsal düzenlemelere gitmesi gerekir (Arı, 2013).

Liberaller insanlık tarihinde ilerlemenin, küresel çatışmanın sona ermesi ve iç siyasi alanda meşruiyeti sağlayan ilkelerin uluslararası alana taşınmasıyla ölçülebileceğine inanmaktadırlar. Bu durum realizmin uluslararası sistemin anarşik doğasının devletlerin bir güç ve güvenlik mücadelesine sıkışıp kaldığı anlamına geldiği iddiasını reddeden Doyle’un “sadece liberal demokrasiler birbirleriyle olan ilişkilerinde güç kullanmaktan imtina ederler” görüşüne götürmektedir (Burchill, 2012).

İşbirliği odaklı bir güvenlik anlayışı ortaya koyan liberalizm, uluslararası ilişkileri “sıfır toplamlı bir oyun” olarak görmemekte ve “mutlak kazanç” varsayımından hareketle aktörlerin işbirliğine yönelmeleri halinde tarafların kazanç sağlayacaklarını ileri sürmektedir. Çünkü liberalizm, rekabet ve çatışmanın uluslararası sistemin anarşik yapısından ya da devletlerin kötü niyetlerinden değil, yanlış algılamalardan kaynaklandığını öne sürmektedir. Bu konuda uluslararası kurumların uluslararası düzeni sağlayacağını belirterek kurumsallaşmaya özel bir rol atfetmektedir. Uluslararası hukuk, anarşik topluma düzen getirerek barışı tesis edeceği için kolektif güvenliği de oluşturacaktır (Sandıklı & Emeklier, 2012).

Liberalizmde anarşi ve çatışmanın önlenmesi konusunda bir diğer görüş olarak, ekonomik karşılıklı bağımlılığın devletlerarası çatışma ihtimalini azaltacağı görüşü karşımıza çıkmaktadır. Bu görüşe göre bir çatışma öncesinde, ekonomik alandaki götürü ekonomik/politik alandaki getiriden fazla ise devletler çatışmadan uzak durur. Devletlerin temel amacı güvenlik değil, refahı artırmak olmalıdır. Pakistan ile Hindistan arasında yaşanan siyasi gerginlikte her iki ülkede de önemli yatırımları olan Dell Şirketi’nin arabuluculuk girişiminde bulunmuş olması kayda değer bir örnektir. Şirketin iki ülke arasındaki siyasi gerginliğin sona ermesinde etkin rol oynaması karşılıklı ekonomik bağımlılığın tesiri açısından “Dell etkisi” olarak tanımlanmaktadır (Gürcan, 2012).

Yukarıdaki görüşlerden yola çıkıldığında, herhangi iki devlet arasında bir anarşik durumun ya da savaşın  olup olmayacağı:

  • Bu devletler arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın derecesine,
  • Bu iki devletin demokrasiyi bir rejim olarak benimseme derecesine,
  • Bu devletlerin uluslararası teşkilatlara ve normlara olan bağlantı düzeyine bağlıdır sonucuna ulaşılabilir (Gürcan, 2012).

Sonuç olarak; Liberal öğreti, anarşik yapısına karşın uluslararası ortamın; değerler, karşılıklı çıkarlar ve yaptırımlar tarafından düzenleneceği, “Toplumsal Mutabakat” ve “Görünmez El” kuramlarının temelinde yatan öğelerin bu ortamı şiddet ve kargaşadan (kaos) kurtaracağı varsayımına dayanmaktadır. Kurama göre kuvvet kullanılmasını önleyecek uluslararası kuruluşların, hukuk kurallarının ve rejimlerin tesis edilmesi hallinde, kuvvete başvurma nedenleri de ortadan kalkacaktır (Varlık & Demir, 2013).

İnşacılık (Constructivizm) Açısından Anarşi

Uluslararası ilişkiler kuramlarından İnşacı teori geleneği, uluslararası sistemin anarşik olduğunu kabul eder. Fakat, anarşinin de, devletler tarafından inşa edildiğini iddia eder. Bu, inşacı teori geleneğinin temel kabulüdür (Ersoy, 2016).

Bu noktada uluslararası ilişkilerde anarşi sorunsalını inşacı bir yaklaşımla ele alan Alexander Wendt, bir “sosyal inşa” olarak anarşinin farklı kültürel yapılarını keşfetmiştir (Gözen, 2016). Wendt’in ifadesiyle anarşi “devletlerarası ilişkilerden bağımsız olarak kendiliğinden ortaya çıkmış, uluslararası dünyanın doğal ve değişmez bir gerçekliği veya yapısı değildir (Küçük, 2016).

Alexander Wendt

Anarşinin devletlerin kaderi olmadığını, devlet failleri aracılığıyla anarşinin barışçıl toplumsal yaşam biçimlerine dönüşebileceğini belirtmiştir. Wendt’e göre “anarşi, devletlerin ondan ne anladığı ile ilgilidir” (Gözen, 2016).

Wendt, bu şekilde maddeci ve bireyci ana akım rasyonalist uluslararası ilişkileri teorilerine kendi çalışma alanlarında ve düzeylerinde meydan okumayı ve böylece modern uluslararası teorinin en temel sorunsalı olan anarşiye yeni bir analitik ve kuramsal açılım/açıklama getirerek sosyal inşacılığın entelektüel gücünü göstermeyi amaçlamıştır (Küçük, 2016).

İnşacı bakış açısına göre anarşinin mantığı kendinden menkul değildir, sosyal yapılarda aranmalıdır. Anarşik sistemde kendine yardım mantığının her zaman geçerli ve açıklayıcı olmaması da anarşinin tek bir mantığa indirgenemeyeceğine işaret eder. Farklı mantıkların ortaya çıkması farklı uluslararası kültürel yapılara, kimlik ve çıkar oluşum süreçlerine ve etkileşim dinamiklerine bağlıdır (Küçük, 2016).

John Ruggie, feodal ortaçağdan modern uluslararası sisteme geçişin mülkiyet haklarının gelişmesi bağlamında devletlerin karasal egemenliklerini iddia etmeleri ve etkili bir şekilde savunmaları ile gerçekleştiğini göstermiş ve böylece kurumsallaşan mülkiyet haklarının anarşinin mantığını değiştiren yapısal bir dönüşümü sağladığını göstermiştir. Dolayısıyla devlete ait bir özellik olan karasallık, egemen devlet kimliğinin ortaya çıkmasını ve uluslararası sistemin bu kimlik temelinde yeniden şekillenmesini sağlamıştır (Küçük, 2016).

Devletler yüksek düzeyde kurumsallaşmış yapılardır ve anarşik bir görünüme sahip olan dünyada amilleri vasıtasıyla faaliyetlerde bulunmaktadırlar. Konstrüktivist mantığa göre anarşi kavramı aslında hiçbir devletin ya da devlet grubunun diğerleri üzerinde egemen olmadığı başka bir kural durumuna işaret etmektedir. Yani anarşi, devletlerin üzerinde ve onlara egemen olacak herhangi bir kurumun bulunmadığı anlamına gelmektedir. Bu açıdan anarşi, aslında amillerin ilişkilerini yürütme biçimlerinden dolayı doğrudan sorumlu olmadıkları bir ‘kural’ durumudur. Dolayısıyla anarşi, hiç kimseye özgü olmayan ve bu nedenle herkesin içinde birlikte yer aldığı, koordine edilemeyen çok sayıdaki faaliyetin istenmeyen bir sonucu olarak ortaya çıkmış bir kural durumudur. Buna göre, eğer anarşi herhangi bir amilin niyetleri ile alakası olmayan bir kural durumu ise, uluslararası ilişkiler de gerçekte anarşik değildir. Onuf’un da belirttiği üzere, anarşi de bir kural durumudur; herhangi bir kuralın olmamasıysa anarşi değil, kaostur (Kaya, 2008).

Konstrüktivist yaklaşıma göre anarşide savaşın mümkün olması, her an savaş olabileceği anlamına gelmez. Yine kendi kendine yardım ve güç politikası gibi olgular da mantıksal ve nedensel olarak anarşiden kaynaklanmaz. Wendt’e göre kendi kendine yardım da güç politikası da birer uluslararası kurumdur; anarşinin temel özellikleri değil. Bu haliyle anarşi, aslında “devletlerin o’nu yaptıkları şeydir”. Bu bakış açısından anarşinin yapısal sınırlamaları da her zaman ve her yerde aynı olmak zorunda değildir. Kendi kendine yardım yerine işbirlikçi bir oluşum da geliştirilebilir. Söylendiği gibi, anarşi belki de bir kendi kendine yardım sistemdir; fakat bir ortak güvenlik sistemi de olabilir. Ben ve öteki konusunda hangi mantığın geçerli olduğu, burada oldukça önem kazanmaktadır. Dostlardan oluşan bir anarşi, düşmanların oluşturduğu anarşiden elbette farklı olacaktır. Devletler dostlarına kendilerini tehdit eden düşmanlarından farklı davranırlar (Kaya, 2008).

İşte tamda bu noktada, Konstrüktivizme göre aktörlerin uluslararası yapıdaki davranış biçimlerini belirleyen değişkenlerin başında kimlikler gelmektedir. Devletleri çatışma ya da uzlaşmaya iten ana unsur kimliklerdir; devletlerarası güven ilişkilerini de kimlikler şekillendirmektedir. Konstrüktivizm, bir devletin diğer bir devleti tehdit olarak değerlendirmesini ya da değerlendirmemesini kendi kimlik tanımlaması üzerinden oluşturduğu öteki algısına bağımlı kılmaktadır (Sandıklı & Emeklier, 2012).

Konstrüktivist kuramcılara göre devletlerin “dost” ya da “düşman” kategorizasyonları, kimlik temelli inşa edilen ötekileştirme süreçleri ve tehdit algılamaları ile orantılı oluşturulmaktadır. Konstrüktivist kuramın güvenlik yaklaşımında bir aktörün güvende olma veya olmama durumu, ötekini nasıl algıladığıyla ilgilidir. Nitekim 11 Eylül saldırılarından sonra Batı’da Müslüman kimliğe karşı artan önyargılar ve uygulanan politikalar, kimlik ve algılamaların güvenlik üzerindeki etkisini ortaya koymaktadır (Sandıklı & Emeklier, 2012). Konstrüktivist mantık açısından egemenlik de bir kurumdur ve bu kurum, anarşi tehlikesini azaltıcı bir işlev görür (Kaya, 2008).

Özetlemek gerekirse İnşacı yaklaşıma göre uluslararası ortamda iki aktör arasındaki çatışma veya işbirliği ihtimali için ilk bakılacak kavram “kimliktir.” Bir devletin diğer devletleri değişik biçimlerde algılaması ve diğer devletlerin tercihlerine farklı tepkiler vermesinin temel nedeni kimliktir. Bu konuda Kanada’nın bir ABD işgaline yönelik en son savunma planlarını 1930’larda yapması, sonra bir daha bu planları güncellememesi, İngiltere’nin Fransa’nın nükleer programını, İran’ın nükleer programından farklı olarak algılaması örnek olarak verilebilir (Gürcan, 2012). Netice itibariyle İnşacı yaklaşım içerisinde kimlik anarşinin bir sebebi ya da engeli olarak ortaya çıkabilir.

Yapısalcılık (Structuralism) Açısından Anarşi

Yapısalcı yaklaşımlar, diğer teoriler ve bilgi üretim süreçlerinin hangi alternatif yaklaşım ve değerlendirme imkanlarını engellediği; temelci bir uluslararası ilişkiler anlayışını nasıl modern devletin ana söylemi haline getirdiğini bize gösterir. Genel olarak yapısalcılığa göre herhangi bir şey ne olduğuyla değil, bir yapı içinde ne olmadığıyla anlamını bulur (Kardaş & Erdağ, 2016).

Yapısalcılığa göre devletler kimliklerini sürekli düşman aramak durumunda kalarak inşa ederler. Halkı istikrarsız kimliklere sahip bir devlet, içteki istikrarsızlığın ve düzensizliğin önünü almak için dış politikasını sıklıkla “dışarıdaki düşman devletlerin” veya “dış tehditlerin” varlığına dayandırır. Zira bu dış tehditler ve düşmanlar, içeride bir “ortak biz”in inşasında temel girdi ve gereçlerdendir (Kardaş & Erdağ, 2016).

Yapısalcılık içinde yer alan bir kavram olan “yapısöküm”, sağlam ve değişmez olarak görülen bir metin, teori, söylem, yapı, tasavvur, topluluk, kurum ya da herhangi bir şeyin, hem inşa hem de yıkımı ile ilgilidir. Bunu kavram ve karşıtlıkların etkilerini ve zararlarını göstererek karşıt kavramların aralarındaki parazitsel ilişkiyi açığa çıkararak ve yıkarak yapmaktadır (Kardaş & Erdağ, 2016).

Bu itibarla yapısalcı yaklaşıma göre metin içinde yer alan terimler arasında bir hiyerarşi söz konusudur. Terimlerin bir kısmı diğerlerinden üstün tutulmaktadır. Kavramların ya da terimlerin birbirine üstün olması, üstün olanın diğerine bağımlı olması sonucunu doğurmaktadır. Örneğin egemenlik, anarşi ve güvenlik arasında bağımlı bir ilişki vardır. Bu bağımlılık ilişkisinde üstün durumda kabul edilen egemenlik kavramına bir varoluş atfedilirken, diğer kavram olan anarşi eksik olarak algılanır (Kardaş & Erdağ, 2016). Yapı sökümün yanında diğer bir strateji olan Derrida’nın çifte okuma yöntemi, bir metnin iki farklı okumadan geçirilmesi anlamına gelmektedir. Metnin ilk okuması hâkim yorumlamaların tekrarından oluşur. İkinci okuma ise metindeki iç çatışmalara, istikrarsız noktalara ve bunların metinde nasıl örtbas edildiğine odaklanır (Aydın-Düzgit, 2015).

Ashley, Derrida’nın “çifte okuma” yöntemini kullanarak uluslararası ilişkilerde anarşi kavramına ve bunun kavramsal ve pratik etkilerine odaklanır. Ashley de ilk okumasında Uluslararası İlişkilerde anarşi konusunu bilinen kuramsal yaklaşımlar çerçevesinde ele alır. Bu bağlamda anarşi kavramı, birçok devletin var olduğu uluslararası sistemde herhangi bir merkezi otoritenin yokluğu olarak tanımlanır. İkinci okumasında ise Ashley, hâkim okumalarda doğal olarak var olduğu kabul edilen anarşi ve egemenlik karşıtlığını hedef alır. Derrida’nın ikili karşıtlıkların eşitsiz ilişkiler barındırdığı varsayımından hareketle egemenlik ve anarşi arasında egemenliğe normatif üstünlük tanındığı bir ikili karşıtlık kurulduğunu ifade eder. Bu ikili karşıtlığın kurulmasındaki en temel varsayımın ise, devlet sisteminde egemenlik ve anarşi ikiliğinin kurulabilmesi için öncelikle devletlerin içindeki çatışmaları giderecek ve devletin tek bir varlık halinde temsilini sağlayacak hegemon bir iç karar alma merkezinin varlığına dair varsayımın kabul edilmesi gerekmektedir (Aydın-Düzgit, 2015).

Bu yaklaşım ile Richard Ashley anarşi problemini ilk okumasında anarşi probleminin verili halini kabul ederek problemin temel unsurlarını bir araya getirmektedir; fakat burada kuşatıcı bir üst otoritenin olmamasından bahsetmekle kalmaz, aynı zamanda uluslar arası sistemde kendi çıkarları, gücü, kaynakları ve toprağı olduğu halde kendi kurallarını sistemin tümüne dayatamayan birden fazla devletin olduğunu da belirtir. İkinci okumasındaki ilk hedefi ise; egemenliğin düzen sunan bir ideal iken anarşinin egemenliğin olmaması durumu olarak sunulmasındaki egemenlik ile anarşi karşıtlığıdır. Ashley anarşi probleminin devamını ve egemenlik ve anarşi arasındaki karşıtlığı içindeki kimlik, homojenlik, düzenlilik ve ilerlemenin hakim olduğu sınırları net egemen bir merkezi birimin varlığına; dışında ise farklılık, heterojenlik, düzensizlik ve tehdit, değişmezlik ve kendini tekrarın hakim olduğu anarşik bir ortamın var olduğu kabulüne bağlamaktadır. Ashley, egemen iç alanı istikrarlı modern bir toplumun meşru temeli gösterirken, egemenliğin dışındaki alanı tehlikeli ve anarşik göstermesini “çifte dışlama” olarak adlandırmaktadır (Kardaş & Erdağ, 2016).

Ashley de, Walker gibi anarşiyle ilgili kuramsal söylemin iç ve dış toplum arasında yaptığı ayrıma dayandığını ancak böyle bir farklılığın nedeninin sorgulanmadığını, sadece varsayıldığını belirtir. Bu varsayım incelendiğinde, anarşi söyleminin, hiç sorgulanmayan “her zaman için veri olan, eleştiri ötesinde ve siyasetten bağımsız” bir egemenlik paradigmasına dayandığı ortaya çıkar (Yalvaç, 2011).

Yapısöküm ve çifte okuma teknikleri uluslararası alanda yaşanan her olayın kendi içinde karşılaştırmalı ve eleştirel şekilde yorumlanması gerektiğini vurgulamaktadır. Örneğin 11 Eylül saldırılarını salt saldırı yönü ile değil, El-Kaide’nin ortaya çıkış hikayesi ve ABD’nin uluslararası iktidarını tahkim etme eğilimleri ile birlikte anlamak gerekir. Bu bağlamda yapısöküm ile 11 Eylül’ün nasıl kurgulandığı, içerdiği ikili ve saklı anlamlarını, nasıl adlandırıldığını inceleyerek farklı bir açıdan anlamak mümkündür (Kardaş & Erdağ, 2016).

Yapısalcı yaklaşıma göre hegemonik güçler, ürettiği bilgi ve söylemlerle kendi menfaatleri doğrultusunda işleyen mevcut sistemi idame etmektedir. Anarşinin önlenebilmesi için öncelikle hâkim aktörler tarafından sunulan bilginin ve kullanılan söylemlerin sorgulanması ve hegemonyanın çözülmesi gereklidir (Sandıklı & Kaya, 2012).

Sonuç

Realizm ve liberalizm yaklaşımları uluslararası ilişkileri merkezi bir otoriteden yoksun, en temelde maddi güç unsurlarının ve bölüşümün belirleyici olduğu anarşik bir sistem, rasyonel devletleri ise bu sistemi oluşturan en temel aktörler olarak varsayar. Anarşik uluslararası dünyada rasyonel oldukları varsayılan devletler, güç, güvenlik, refah arayışı içinde bencil ve stratejik davranan aktörlerdir (Küçük, 2016). Bir diğer ifadeyle realistlere göre anarşi devletler sisteminin değişmeyen yapısal bir özelliğidir. Liberal kuramsalcılar da, anarşi gerçeğini kabul ederler ancak anarşi içinde işbirliğinin olanaklarını ararlar (Yalvaç, 2011). Realist ve liberal yaklaşımlar uluslararası sistemin başat aktörleri kabul ettikleri devletlerin genelde değişmez ve süreklilik arz eden milli çıkarlarının hareket tarzlarını belirleyen temel faktör olarak nitelemektedir (Gürcan, 2012).

Uluslararası ilişkiler çalışmalarında bu iki yaklaşım uluslararası ilişkilerin tarihsel, sosyal ve kültürel boyutunu önemli ölçüde göz ardı etmiş, sonuçta ne uluslararası anarşinin sosyo-kültürel altyapısını, ne de aktörlerin kimlik ve çıkarlarını sorgulamış veya teorik çerçevelerine katmıştır (Küçük, 2016).

İnşacı (constructivist) yaklaşım ise devletin tercihlerini kimlik, idealler, normlar gibi çeşitli sosyal olgularla anlamlandırmak çabasındadır. Bu nedenle, bu yaklaşıma göre uluslararası ilişkilerde “anarşi,” “devlet çıkarları,” “iç işlerine karışmama ve bağımsızlık” gibi geleneksel realist ve liberal okullarca kabul edilen çoğu olgu aslında sosyal olarak zihinlerde inşa edilmiş ve neticede değiştirilmesi mümkün olgulardır. Kimlik, cinsiyet, etnisite, idealler, normlar, kültür gibi bu inşa sürecinde önemli rol oynayabilecek sosyal olgular da bu nedenle dünya siyasetinde önemlidir. Uluslararası ilişkilere bu açıdan bakan inşacı yaklaşıma göre, uluslararası düzeyde varsayılan “anarşi” olgusu aslında bir gerçek olmaktan öte zihinlerde inşa edilen ve karar alıcıların gerçek olduğuna inandığı bir olgudur. Bu nedenle “anarşi,” “güç” gibi mefhumlar dünya siyasetinde kullanılan her kavram gibi inşa edilmiş bir olgu olduğundan yeni bir inşa süreci ile bu kavramlar değiştirilebilir (Gürcan, 2012).

Bunun yanında ana akım teorik yaklaşımların uluslararası alanda önemli gelişmeleri, özellikle soğuk savaşın sona ermesini kestirmek bir yana açıklamaktan bile aciz kalması, kimlik ve normlar gibi bilişsel, düşünsel ve kültürel unsurlara vurgu yapan sosyal inşacıların eleştirilerine haklılık, açıklamalarına ise entelektüel güç ve meşruluk kazandırmış, sosyal inşaacılığın disiplinde ortaya çıkışından kısa bir süre sonra önemli bir konum elde etmesini sağlamıştır  (Küçük, 2016).

Yapısalcı düşünce ise, anarşi kavramının Batı merkezli niteliğini vurgular ve yerleşik uluslararası ilişkiler kuramının anarşi/düzen ve iç/dış arasında yapmış olduğu ayrımın, bu iki alanı birbirinden ayırarak sabitleştirdiğini ve uluslararası sistemin yapısının anlaşılmasını ve dolayısıyla değişmesini engellediğini ortaya koyar (Yalvaç, 2011).

Bu kuramın öncelikli hedefi ekonomik adaletin sağlandığı gerçekçi bir barış projesinin oluşturmaktadır. Yoksul ülkelerde yoksulluktan kaynaklanan sorunların zengin ülkeleri de olumsuz etkilediği, azgelişmiş ülkelerin kalkındırılmasıyla gelişmiş ülkelerin refahının artacağı yönünde varsayımlar düşünülebilir. İstikrarlı kalkınmanın süreklilik arz etmesi için ise uluslararası ve bölgesel entegrasyon süreçlerinin sürdürülmesi, devletlerarası işbirliklerinin yönetişim ilkesi korunacak şekilde kurumsallaştırılarak ilerletilmesi gereklidir (Sandıklı & Kaya, 2012).

Sonuç itibariyle bu araştırma yazısında; incelenen bu dört kuramda da, bu kuramların ve bu kuramların teorisyenlerinin uluslararası ilişkilere ve dünyaya bakış açılarından anarşi kavramına ve bu kavramın anlamlandırılması noktasında farklı farklı yaklaşımlar ortaya koydukları görülmüştür.

Aynı şekilde anarşi olgusunun kaynağını değişik unsurların oluşturduğu ve bu olgunun analizinde ulusal ve uluslarararası boyutta farklı öznelerin ve özelliklerin göz önüne alınmasıyla anarşi kavramının uluslararası ilişkilere tesiri ve bu tesirin de ortadan da kaldırılması ya da en azından olabildiğince etkisinin azaltılmasına dönük fikirler ve çözümler üretmeye çalıştıkları tespit edilmiştir.

KAYNAK



KAYNAKÇA

Arı, T. (2013). Uluslararası İlişkilere Giriş. MKM Yayıncılık.

Aydın-Düzgit, S. (2015). Post-Yapısalcı Yaklaşımlar ve Uluslararası İlişkilerin Temel Kavramları. Uluslararası İlişkiler, 12(46).



Burchill, S. (2012). Liberalizm. S. Burchill içinde, Uluslararası İlişkiler Teorileri. Küre Yayınları.

Donnelly, J. (2012). Realizm. J. Donnelly içinde, Uluslararası İlişkiler Teorileri. Küre Yayınları.

Ersoy, E. (2016). Realizm. R. Gözen içinde, Uluslararası İlişkiler Teorileri. İletişim Yayınları.

Gözen, R. (2016). Uluslararası İlişkiler, Teori ve Türkiye Tecrübesi. R. Gözen içinde, Uluslararası İlişkiler Teorileri. İletişim Yayınları.



Gürcan, M. (2012). Savaşın Evrimi ve Teorik Yaklaşımlar. A. Sandıklı içinde, Teoriler Işığında Güvenlik, Savaş, Barış ve Çatışma Çözümleri. Bilgesam Yayınları.

Kardaş, T., & Erdağ, R. (2016). Postyapısalcılık ve Uluslararası İlişkiler. R. Gözen içinde, Uluslararası İlişkiler Teorileri. İletişim Yayınları.

Kaya, S. (2008). Uluslararası İlişkilerde Konstrüktivist Yaklaşımlar. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 63(3).

Küçük, M. (2016). Uluslararası İlişkilerde Sosyal İnşacılık. R. Gözen içinde, Uluslararası İlişkiler Teorileri. İletişim Yayınları.



Özpek, B. B. (2016). Liberalizm ve Uluslararası İlişkiler. R. Gözen içinde, Uluslararası İlişkiler Teorileri. İletişim Yayınları.

Sandıklı, A., & Emeklier, B. (2012). Güvenlik Yaklaşımlarında Değişim ve Dönüşüm. A. Sandıklı içinde, Teoriler Işığında Güvenlik, Savaş, Barış ve Çatışma Çözümleri. Bilgesam Yayınları.

Sandıklı, A., & Kaya, E. (2012). Teoriler Işığında Türk-Yunan İlişkilerinde Ege Sorunu. A. Sandıklı içinde, Teoriler Işığında Güvenlik, Savaş, Barış ve Çatışma Çözümleri. Bilgesam Yayınları.

Sandıklı, A., & Kaya, E. (2012). Uluslararası İlişkiler Teorileri ve Barış. A. Sandıklı içinde, Teoriler Işığında Güvenlik, Savaş, Barış ve Çatışma Çözümleri. Bilgesam Yayınları.



 Sandıklı, A., Kaya, E.  (2012). Ululuslararası İlişkiler Teorileri ve Barış. A. Sandıklı içinde, Teoriler Işığında Güvenlik, Savaş, Barış ve Çatışma Çözümleri (s. 138-139). Bilgesam Yayınları.

Uğuz, A. (2016). Liberalizmde Güvenlik Kavramı ve Uluslararası Güvenliğe Getirilen Çözümler. V. Türkiye Lisansüstü Çalışmaları Kongresi – Bildiriler Kitabı II.

Varlık, A. B., & Demir, S. (2013). Realist ve Liberalist Teorilerde” Güç” Anlayışı. H. Çomak, & C. Sancaktar içinde, Uluslararası İlişkilerde Teorik Tartışmalar. Beta Yayınları.

Yalvaç, F. (2011, Bahar). Uluslararası İlişkiler Kuramında Anarşi Söylemi. Uluslararası İlişkiler, 8(29).



Yalvaç, F. (2011). Uluslararası İlişkiler Kuramında Anarşi Söylemi. Uluslararası İlişkiler, 8(29).

E-BÜLTENE ABONE OLUN

Stratejik Ortak yazarlarının makalesi ve haritalar ücretsiz e-postanıza gelsin.

Abone oldunuz, teşekkürler.

Bir şeyler yanlış oldu. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.





İLİŞKİLİ MAKALELER



https://stratejikortak.com/2021/05/sosyal-yapilandirmaci-insaci-teori-ve-arap-bahari.html

E-BÜLTENE ABONE OLUN

Stratejik Ortak yazarlarının makalesi ve haritalar ücretsiz e-postanıza gelsin.

Abone oldunuz, teşekkürler.



Bir şeyler yanlış oldu. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.



E-BÜLTENE ABONE OLUN

Stratejik Ortak yazarlarının makalesi ve haritalar ücretsiz e-postanıza gelsin.

Abone oldunuz, teşekkürler.

Bir şeyler yanlış oldu. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

Yorum Yaz

Lütffen yorumunuzu giriniz!
Please enter your name here