Home İÇ POLİTİKA Ekilen rüzgârlar fırtınaya dönüşüyor

Ekilen rüzgârlar fırtınaya dönüşüyor

168

Devletlerin aralarındaki ilişkiler tarih boyunca her daim önemini korumuştur, özellikle de birbirleri ile komşuluk ilişkisi için de bulunanlar arasında bu durum daha da belirgindir. Devletler-arasında ki uzaklık boyutu; ulaşım ve iletişime bağlı olarak ortaya çıkan ortak çıkar alanlarındaki sınırlanmış etkileşimin bir sonucudur ve bu gerçek bugün de geçerliliğini korumaktadır. Bununla birlikte, gelişen teknolojinin bir sonucu olarak her geçen gün daha da küçülmekte olan dünyamızda, söz konusu ilişkiler alanı genişlemekle birlikte içeriği de çeşitlenmektedir.

Ekonomileri güçlü gelişmiş ülkelerin sahip oldukları yaşam standartlarını iyileştirmek, en azından koruyabilmek için diğer ülkelerin doğal kaynaklarına ve ürettiklerini buralarda pazarlamalarına gereksinimleri vardır. Bu gereksinimler de bir yığın siyasi ve askeri unsurlu diplomasiyi ve bunların uygulamalarını beraberinde getirmektedir.

Bu duruma merkez ülkeleri belirleyici olurken orta ölçekteki ülkeleri de bu belirlemelere uyumun sancılarını yaşamaktadır. Hele ki bu ülkeler jeopolitik konumu itibariyle önemli bir konuma sahip stratejik kaynakların petrol ve enerji- su gibi geleceğin stratejik silahı üzerindeyse ya da geçiş güzergâhındaysalar…

Dünyada ideolojik kamplaşmanın egemen olduğu soğuk savaş dönemi ve sonrasındaki yumuşama dönemlerinde; dış politikalar, yerel sorunlar dışında, çoğunlukla ait olunan siyasal ve askeri kampın küresel anlamdaki yaklaşımlarına uygun olarak gelişmişti. Bu dönemin sona ermesiyle birlikte ağırlık kazanan yeniden yapılanma içinde dış politika alanında çok sayıda çeşitlilik ve hareketlilik yaşanmaktadır.

Adından başka hiçbir şeyin yeni olmadığı bu küresel operasyonlarla şekil verilmek istenen yenidünya düzeni ve post modern dünya savaşı sürecinden olumsuz etkilenmemek için ülkeler kendi dış politikalarına yeni boyutlar; yeni tanımlar; yeni duyarlılıklar ve yeni yaklaşımlar getirmişlerdir. Bu yeni paylaşım düzeninin farkında olamayan ya da geç fark eden ülkeler de yanlış dış politika stratejileri ile ülkelerini bir beka sorunu ile karşı karşıya getirmişlerdir.

Dünyanın mevcut yapısı ile bu mevcut yapıdan hoşlanmayan ve yeni bir düzen ve paylaşım iklimini yaratan güçler, bu konuya yeterince önem vermeyen ve onun gerektirdiği enerjik yaklaşımı gerçekleştiremeyen ülkelerin gelişme, kalkınma, egemenlik haklarını ve çıkarlarını koruma konularında önemli sıkıntıları yaşamak zorunda kalacakları çok açıktır. Bunun örneklerine dünyanın her coğrafyasında rastlamak mümkündür.

Ekilen ve Fırtınaya Dönüşecek Rüzgâr

Terör, kendi sorunlarını çözecek bir araç olarak kullandığı sürece, İslam sadece kendine zarar vermiş olur. Bu terörü kullanan ve imal edenin Batı olduğunu düşünürseniz, terör eylemleri sadece Batının çıkarlarını sürdürmeye yaramaktadır. ABD’nin, Ortadoğu politikasının temelinde Vahabiliğin kullanılması ile Müslüman ülkelerin terörü üretmek için başvurulan halk ayaklanmaları ve iç savaşlara insan kaynağı üzerine kuruludur. Radikal İslamcı örgütlere silah, insan ve para desteği sağlanmaktadır. Malumunuz ABD’nin, 1900’lü yılların başından günümüze, dünyanın pek çok coğrafyasında sözde çıkarları için hedef ülkelerin iktidarlarını devirdiğini, askeri müdahaleler yaptığını, etnik-dini-mezhepsel konuları kaşıyarak ulus devletleri ayrıştırdığı ve etnik-bölücülere destek verdiği bilinir.

11 Eylül ve ardından başlayan süreçte ABD, sözde küresel terörizmle mücadele adı altında, kendi ürettiği/beslediği terör örgütlerini şimdilerde açıkça desteklediği, sözde çıkarları için çıkarlarının olduğu coğrafya, hedef ülkelerde kullanmaya devam etmekte, bunun için de müttefiklerini yani ‘koalisyon güçlerini’ taşeronluğa ikna (co-optation stratejisi) etmektedir.

Terör, özellikle ABD, AB ve müttefik ülkeleri için adeta küresel hegemonyalarının devamı için bir ön koşul niteliği taşımaktadır. ABD ve AB için terörle mücadele, çıkarlarının bulunduğu coğrafyalarda, terör yolu ile istikrarsızlıklar yaratarak (etnik, dinsel, mezhepsel) bir birine kırdırmak için örgütlere/gruplara/oluşumlara silah, para ve eğitim vermek ve el konulan doğal kaynaklar (petrol, enerji, maden ve su kaynakları) ile bu parayı fazlasıyla tahsil etmek anlamına gelmektedir.

Bölgesel terör, giderek yerini ulus aşırı teröre devretmiştir. Küresel/ulus aşırı terörün geldiği aşama ve stratejilerinde; dini motifli terör örgütü El-Kaide ve türevleri, özellikle parçalanmış El-Kaide atomunun güçlü çekirdeği IŞİD’in eylemleri sınırlanmış gibi gözükse de, militanlarının büyük bir kısmı ve beyin takımı büyük ölçüde yeni büyük eylemlerin planlarını yapmaktadırlar. Son aylarda ülkemizde yakalanan IŞİD militanlarından yola çıkıldığında, örgütün sosyal medya kanallarında Türkiye’yi hedef gösteren yayınlar yapmış olmaları; olası yeni terör eylemlerinin merkezinde Türkiye’nin olduğu anlaşılmaktadır.

Terör örgütleri, söylemleri ve eylemleri, teröre destek vermeden din, mezhep ve etnik konumları birbirine karışmış girift bir hâl almış durumdadır. Örneğin; Şii İran, Şii Azerbaycan’a karşı Hıristiyan Ermenistan ile işbirliği yaparken, Afganistan’da Sünni Taliban’ı desteklemektedir. ABD Libya’da uyguladığını, Suriye’de rejimi devirmek için sözde terörizmle küresel mücadele olduğunu iddia ederek; Sünni Cihatçılara, El Kaide’ye ve IŞİD’e yardım ve lojistik destek sağlamaktadır.

Terörü dış politika malzemesi ve unsuru olarak kullanan ABD ve AB, terörle mücadele etmekten ziyade, terör örgütlerini kurup bölgesel istikrarsızlıklar yaratarak ve bundan nemalanarak her seferinde isimlerini, elbiselerini hatta cihat yaklaşımlarına da yön vererek bir yerden diğerine terör örgütlerini naklederek ya da değişime tâbi tutarak ve kurmuş olduğu bu dış politika temelli terör örgütlerinin asla bitmesine/bitirilmesine müsaade etmeyerek bazen sevimli terör örgütü (PKK/PYD) bazen de kötü terör örgütü (IŞİD) tanımlaması yapmaktadır. Bütün bunların ortak özelliği, bir türlü bitmek bilmeyen ve ABD’nin amaçlarına hizmet eden kargaşa ortamı ile el konulacak değerli maden, petrol bölgeleri ve enerji kaynakları bulunmaktadır.

Fark etmişsinizdir, terör örgütü IŞİD gerek Suriye’de, gerek Irak’ta petrol bölgelerinden ve sulak arazilerden başka yerlere saldırmamış ve kendisine tevdi edilen amacına ulaşmıştır. IŞİD, kendisine biçilen görevi Avrupa’dan örgüte katılan gönüllü 2.000’den fazla kişi ile birlikte gerçekleştirmiştir. Avrupa ülkeleri ve istihbarat servislerinin hiçbiri buna tedbir almadığı gibi İngiliz, Alman ve Hollandalı yetkililer, ne IŞİD saflarında yer alacak göçmenlerin ne bölücü terör örgütü yanlısı Kürtlerin sözde IŞİD ile mücadele adı altında PKK/YPG saflarına katılmalarına ses çıkarmamışlardır. İsveç güvenlik servisi SAPO’nun sözcüsü Fredrik Miller: PKK’ya katılanların yasak silahlar kullanmak gibi bir savaş suçu işlemedikçe ülkeye geri döndüklerinde haklarında işlem yapılmayacağı garantisi vermiştir.

Bölücü terör örgütü PKK’nın, Türkiye’deki unsurları IŞİD’ e karşı savaşmak için Irak ve Suriye’ye geçerken, Türkiye’nin terörle mücadelesi söz konusu olduğunda ambargo/yaptırım uygulayan Almanya (Steinmeier’den sonra muhtemel Cumhurbaşkanı olacak Angela Merkel); bölücü örgüte Alman silahları gönderilmesi kararını vermiştir. Sahnede IŞİD elbisesi giydirilmiş, El-Kaide uzantısı ve İslamcı cihatçı olarak tanımlanmış, Batı ve bölgesel oyuncuların desteklediği ve kullandığı bir örgüt ile oynanan oyunun son perdesi oynanmaktadır. Libya örneği, Suriye ve IŞİD operasyonuna model olmuştur.

ABD, Irak’tan asker çekerken Saddam’ın arkasındaki halk tabanı Sünnilere bir şey veremediğini ancak IŞİD ile birlikte bir Sünni Arap devleti kurulması hayali yaratmıştı. ABD, Suriye’de IŞİD’e karşı “Ilımlı Müslümanlar” olarak tanımladığı Özgür Suriye Ordusunu (ÖSO) desteklemişti. ABD, bu stratejinin adına Cihat’ı Arkadan İdare Etmek anlamına gelen (Lead the Jihad From Behind) tanımını kullanmıştı.

Bugün millî sınırlar içinde yaşıyor gibi gözüken çoğu İslamcılar, Müslüman Kardeşler ya da diğer cihatçı gruplar, deyim yerindeyse Ortaçağ’a dönme hayallerinin baskısı altındadırlar. Vahhabi-Selefi terörün geldiği aşamayı anlamak için El-Kaide’nin 20 yıllık stratejik aşamalarına bakmakta fayda vardır; 2010-2013; Ortadoğu’da dönme devletlerin çöküşü, 2013-2016; Müslüman güçlerin seferberliği, 2016-2020; İnanmayanlara karşı toptan savaş.

Halifelik/emirlik hayalleri geri döndüğü günümüzde modern ulus-devletler içinde, demokratik ve ekonomik sistemler kurma ideali bizzat Batılıların arkasında olduğu “İslamcılar” tarafından akamete uğratılmıştır. Batı kavramı olan Radikal İslam’ın, Batılılar tarafından tüm İslam dünyasının başına bela edilmesi projesi başarıya ulaşmaktadır. Diğer yandan radikal İslam (El-Kaide stratejisi), parçalanmış El-Kaide atomunun güçlü çekirdeği IŞİD ile belirlenen hedefler doğrultusunda ilerlemiş/ilerlemesi sürdürülmektedir.

Günümüzde terör örgütü El-Kaide, Afganistan-Pakistan sınırında 150-200 kişilik bir çekirdek yapıdan ibarettir. Ancak El-Kaide ile aynı ideolojik düşünceyi paylaşan dünyada yaklaşık 400 kadar irili ufaklı örgütün varlığı söz konusudur. Tüm bu grupların toplamına El-Kaide uzantısı veya türevleri dense de, esasen bu terör örgütlerinin hemen hiçbirinin El-Kaide ile organik bağı yoktur ve bu ilişki daha çok ortak/benzer ideolojik düşünce ve ortak hedefler doğrultusunda paylaşmak ile ilintilidir. Yani bir nevi günümüzde dini, etnik, bölücü terör örgütleri, farklı ya da benzer ideolojik güdülerle hareket etseler de ortak hedef/çıkarlar doğrultusunda işbirliğine gitmekteler; Kolektif eylemler gerçekleştirmektedirler.

Kendi devlet/iktidarlarının yetersizliğini ve Batının kuklası olduğunu gören, kaygısını, Batının sömürüsüne ve gücüne bağlayan büyük çoğunluktaki gençlik, kendilerini bir nebze olsun feraha ve bir şeyler yapabilmek adına bu tür örgütler içinde yer almakta ve bunu kutsal bir görev (Allah yolunda savaş-cihat) bilmektedirler.

“Siyasal İslam” olarak önümüze atılmış ideoloji, tamamen Batılılar tarafından yazılmış ve partilerden siyasi hareketlere, ılımlısından, terörist gruplara değişen bir görevli grubunun eline verilmiş öğretidir. Bu öğreti, Müslüman Kardeşlerden AKP’ye, El-Kaide’den IŞİD’e, Orta Doğu’da her gün yeni ve farklı gruplar ortaya çıkmasına ve çatışmaların kaynağı olmasına sebep olmuştur. Barışçıl gözükenden terörist olanlara bu grupların her biri bir kısım insanları içine çekmekte, onları aynı öğretinin altında toplamaktadır.

Tüm bunların ortak özellikleri geçmişin hayalleri ile gelecek kurmaktır. Dine dayalı dogma toplum anlayışını, modern hayata adapte edemedikleri için herkesle çatışmak, acımasız olmak ve bir kez iktidarı ele geçirince diktatörlüklerini kurmak istemektedirler. Ortalığa gelecekte pek çok İslamcı grup çıkacak ve kendi devlet, emirlik, halifeliklerini ilan etmek isteyeceklerdir. Bu durum, cihatçı mücadele heveslerini de geride bırakıp, birbirleri ile çatışmanın önünü açacaktır. Geçmişin halifeleri, emirleri ve sultanları bugün suni ve zayıf İslam devletleri içinde yaşamaktadırlar ve bu devletler hiçbir zaman ulus-devlet olamamış ve olamayacaktırlar. Ülkemiz ise; hem etnik hem dini hem de sığınmacı ve kaçakların ne zaman kolektif eyleme geçecekleri belli olmayan tehdit riski yüksek bir sürece evirilmiştir.

Orta Doğu’ da, insanları Tanrı’ya yaklaştıran unsur olarak beliren ve kabul gören halifeler de, bu anlayışta her daim yerini korumaya çalışacaktır. İslam toplumlarında ”devlet” anlayışı sadece dinin içinde yer buluyorsa ki görünür tablo öyle, o zaman bu coğrafya sömürülmeye uzun bir süre daha maruz kalacaktır. Orta Doğu’daki bu anlayış, İslam ülkelerinde hemen hemen aynıdır. Özgürlük dediğimiz şey buralara uğrar mı sorusunun cevabını toplumların alacağı kararların siyasi anlamda işlerlik kazanıp kazanmaması belirleyecektir ki, bu da İslam coğrafyasında hele ki, hâlâ mezhepsel ayrılıklarla, dinin uygulanış biçimleriyle uğraşılıyorken ve batılı güçlerin elleri üzerlerindeyken çok zordur. Ortadoğu halkları, “en iyi” kavramının uygulanırlığını beklemiyor belki ancak böyle bir söyleme niyetlenmiş iktidarı da görmek isteyeceklerdir.

Dolayısıyla, devlete karşı İslam kurallarının yürürlükte olduğu bir coğrafyada, anayasal süreç inanca başkaldırı olarak görüldüğü sürece, buradaki şiddet de mezhepsel kıyım da devam edecektir. Öyle görünmektedir ki, Batı’nın, sadece sanayii devriminde ilerlemediğini, aynı zamanda da sömürdüğü ülkelerdeki kin ve nefretin yoğunlaşması ve Müslümanları salt terör konusunda amaçlarına yönelik kullanması konusunda ve algı politikalarında da bir hayli ilerlediğini ve yetenekli olduğu aşikârdır.

İslam ülkelerinde eksik olan nokta, belki de inanmayan kesime karşı kayıtsız kalamaması; öncelikle bunu kabullenmeli sonra da şunu sorgulamalı: neden bu olaylar doğu dünyasını cephe alır nitelikte Batı’da yer buluyor? Yani asıl hedef yine Ortadoğu üzerinden dönüyor. Diğer bir husus, Batı’nın Ortadoğu’da gözünü karartarak beslediği PKK/YPG, El-Kaide, IŞİD ve türevleri terörist gruplar. Kendi emperyalist amaçları uğruna Ortadoğu’da yuvalanan bu örgütler istedikleri zaman neler yapabileceklerini, kendilerini böyle geniş çapta yankı bulacak bir olayla hatırlattılar.

Sonuç Olarak;

Dış politika; Türkiye gibi binlerce yıllık devlet geleneği olmasına karşın kurumsallaşmasını, siyasal ve demokratik manada geleneklerini tam anlamıyla gerçekleştirememiştir. Dolayısıyla bu konularda önemli eksiklikleri olan orta boy devletlerde, ya iç politikanın bir tüketim malzemesi olarak algılanmış/uygulanmış, ya da iktidarı elinde tutan erkler tarafından şekillendirilmeye çalışılmıştır. Dış politika ulus üstü bir diplomatik savaş olmakla birlikte tamamen ülke/millet çıkarları esas alınarak yapılması elzem olan bir milli siyaset anlayışıdır.

Devleti yönetmeye talip olan erk, özünde insanı temel almadan bir siyaset uyguluyorsa bu siyaset ne ilahi ne de beşeri bir anlam taşımadığı gibi bir ümit de vadetmeyecektir. Türkiye’de, siyasal harekete dönüştürülmüş sosyolojik aidiyetler, ciddi bir kültürel/tarihi bakış açısına ve gelecek idrakine sahip olamadıklarından siyasi alanda kısa vadeli başarılar yakalanmış olsa da; Türk milletinin tarihi de siyasi çıkar öbekleri arasında simgesel şiddetin bir aracı haline dönüşmektedirler.

Dolayısı ile temelinde milletin hafızasını teşkil eden gerçek tarihten yoksun siyasiler, ülke ve millet çıkarlarına yönelik siyaset izlemekten ziyade şahsi heves ve çıkarları noktasında gayri-milli politikalar uygulamaya devam ederlerse bu durum, ülkeleri içinden çıkılması güç bir beka sorununa götürecektir.

                                                                                               Ömer KALAYCI

E-BÜLTENE ABONE OLUN

Stratejik Ortak yazarlarının makalesi ve haritalar ücretsiz e-postanıza gelsin.

Abone oldunuz, teşekkürler.

Bir şeyler yanlış oldu. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

İlk Yorumu Sen Yap!

Yorum Yaz

Lütffen yorumunuzu giriniz!
Please enter your name here